12 Eylül 2014 Cuma

Ertugrul faciasi


ERTUĞRUL ve OSMAN isimlerinin, Osmanlı Imparatorluğunun kuruluşunda ne kadar önemli rolü olduğu bilinse de, imparatorluğun çöküşünde de büyük bir dönüm noktası oldukları az bilinen bir hikayedir.
ertugrul 3
1887 yılında, Japon Imparatoru Meiji’nin yeğeni Prens Akihito Komatsu, bir Avrupa gezisi dönüşünde Istanbul’da II. Abdülhamit’i ziyaret eder. Japonya, shogun döneminde yaklaşık 300 sene dunyaya kapalı kaldıktan sonra, Imparator Meiji ile dunyaya açılmaya başlamış, gözünü açar açmaz karşısında bulduğu ABD, Ingiltere, Çin ve Rusya dışındaki ülkeleri de tanımak istemektedir. The Last Samurai filmi o dönemi iyi yansıtır.
II. Abdülhamit, bu ziyarete karşılık vermek istemektedir. O dönemde hızla güçlenen Japonya ile iyi ilişkiler kurulması, iki Imparatorluğun da ortak tehdidi Rusya’ya iyi bir gözdağı verecektir. Nitekim Japonya, birkaç sene sonra bir deniz savaşında Rus donanmasını perişan etmiş, bu zafer 50 yıl sürecek Asya’daki Japon emperyalizminin (ve vahşetinin) gaza getiricisi olmuştur.
Ancak, bu ziyaretin ikinci bir gündem maddesi daha vardir. Daha önceleri Rusya’ya karşı bir müttefik sayılabilecek Ingiltere, birkaç yıl önce Mısır’ı işgal etmiş, Arapları da Osmanlıya karşı kışkırtmaya başlamıştır. Hilafeti Osmanlı’nın zorla Araplardan aldığını, ve müslüman dünyasının Osmanlı hilafetini kabul etmemesi gerektiğini öne sürmektedir.
Garp cephesinde kaybetmesi kesin görünen Osmanlı için Abdülhamit’in kafasında bir çıkış planı vardır; Asya’da kök salan Ingiliz Imparatorluğu’nun idaresi altındaki müslüman toplumlarında bir nabız yoklamak, Islam dünyasının sadece Araplardan ibaret olmadığını, Asya’daki müslümanların da Ingiliz sömürgesindense, Osmanlı hilafetini benimseyebileceğini göstermek.
Bu amaç için, Japonya’ya bir “iadeyi ziyaret” heyeti göndermek çok iyi bir fikirdir. Japonya ile ilişkiler kuvvetlendirilirken, geminin yolda ikmal için uğrayacağı müslüman limanlardaki atmosfer, Imparatorluğun geleceği için önemli bir gösterge olacaktır.
Sıra, geminin ve heyetin seçimine gelmiştir. Ilk akla gelen seçenekler, yeni yapılmış, modern ve zırhlı gemilerdir. Ancak, sadece kömürle yol alacak böyle bir geminin Japonya yolculuğu çok masraflı olacaktır ve Hazinede de kuruş para yoktur. Osmanlı, o dönemde dolmabahçe sarayını yaptırabilirken, imparatorluğun belki de tek kurtuluş şansı olan bir misyon için parayı kısmaktadır.
ertugrul 2
Bu görev için, 30 yıllık, sadece iç denizlerde yüzebilecek, hem kömür hem de yelken donanımı olan ERTUĞRUL fırkateyni seçilir. Bir iddia da, %100 yerli yapımı olduğu için bu geminin seçildiğidir; ancak geminin okyanuslar aşmaya mecali olmadığı alenen bellidir.
Nitekim, geminin başçarkçısı, Ertuğrul’un makina ve kazan donanımının böyle bir seyehati kaldiramayacağını rapor etmiştir. Ama başçarkçı, bu görevinden alınıp adalara işleyen bir yandan çarklı vapura çarkçıbaşı olarak atanmıştır.
Nazır ise, geminin komutanlığına ve Abdulhamit’i temsil edecek heyetin başkanlığına kendi damadı Albay Osman Bey’i atayarak, gemiye güvenini göstermiştir. Gemi kaptanlığına da Hint Okyanusu tecrübesi olan Süvari Ali Bey getirilmiştir. Gemiye, Imparator Meiji’ye sunulacak hediyeler ile birlikte, o dönem Bahriye Mektebi’nin (Deniz Harp Okulu) en iyi mezunları da bindirilmiş, böylece uzun seyir tecrübesi kazanmaları amaçlanmıştır.
Gemiye çoğu marangoz ustası yaklaşık 500 tayfa verilmiş, yol boyunca çürümesi beklenen tahtaları değiştirerek, yamayarak gemiyi desteklemeleri istenmiştir.
ertugrul 1
Gemi, bu şekilde 1889 Temmuz’unda yola çıkmıştır. Gemiye çok az bir kömür tahsisatı verilmiş, sadece limanlara girip çıkarken görüntüyü kurtarmak için  buhar kullanılması, açık denizde yelken açılması emredilmiştir. Gemi bu şekilde birkaç küçük kaza ile Süveyş kanalını geçmiş, Aden’de bir mola verdikten sonra Bombay’a doğru yelken açmıştır.
Geminin yolculuğunu en dikkatle takip edenler ise, tek amacın Japon Imparatoru’na hediyeler vermek olmadığını bilen Ingiliz’lerdir. Ancak, usta denizci Ingiliz’lerin bir bakıma gönlü ferahtır, çünkü Ertuğrulun batacağından yana kuşkuları yoktur. Ingiliz denizcileri arasında açılan bahisler, geminin en fazla hangi limana kadar dayanabileceği üzerinedir; bazıları ise, geminin Japonya’ya varabileceğini, ancak dönüşü tamamlayamayacağını iddia etmektedir.
Ertuğrul, 1889 Ekiminde Ingiliz sömürgesi altında, ancak nüfusunun yarısı Müslüman olan Bombay’a ulaşır. Ertuğrul’un Hindistan’a geleceği, müslüman toplum arasında bir efsane gibi yayılmıştır ve Lahor’dan, Delhi’den, Haydarabad’dan onbinlerce müslüman Bombay’a akın eder. Gemi limanda ziyarete açılır ve bir hafta içinde 150,000 kişi gemiyi ziyaret eder ki, aralarında müslüman olmayan, ama Ingiliz’lerden illallah etmiş mihraceler de vardır.
Gemi yoluna devam edip Kasımda Seylan’ın başkenti Kolombo’ya ulaşır. Yolda çeşitli  yerlerinden su almaya başlasa da, ziftli bezler ve kalaslarla durum idare edilir. Gemi, bir cuma sabahı Kolombo’ya varır ve mürettebat cuma namazını kılmak için topluca gemiden inince halkta müthiş bir coşku uyanır.
Seylan Genel Valisi, 300.000 nüfusu olan Kolombo’da 200,000 kişinin gemiyi ziyaret etmek istediğini söyler. Izdiham şeklindeki halk ziyaretlerinin gemiyi yıprattığı bilinse de, ses çıkarılmaz.
Gemi buradan yola çıkıp Kasım sonlarında yine bir Cuma günü Singapur limanına varır. Singapur’da gemiyi, Osmanlı sancaklarıyla donanmış küçük tekneler halife lehine sloganlar atarak karşılar. Singapur yakınlarındaki ufak müslüman devletçiklerinden olduğu kadar, Çinhindinden, Sumatra’dan, Java’dan gelerek toplanan müslümanlar, cuma namazını halifenin memuru olan gemi imamının kıldırmasını isterler. Ertuğrul ve komutanı Osman Bey, umduğunun ötesinde olumlu sinyaller almaya başlamış, Singapur’a gelen bir telgraf ile Osman Bey tuğamiralliğe terfi ettirilmiştir.
Ancak, uzayan seyahat sonucu harcırah tükenmiş, Imparatorluk Galata Bankeri Ohannes efendiye rica minnet, Singapura 2000 altın göndertmiştir. Gemi birçok onarımdan daha geçmiş, güverte tahtaları değişmiş, ite kaka ayakta durmaktadır.
Ertuğrul, Nisan başında Saygon’a ulaşmış, burada da Çin müslümanları tarafından karşılanmıştır. Daha sonra Hong Kong’a giden gemi ve heyet, Çin deniz kuvvetleri yetkilileri ile tanışarak temaslarda bulunmuştur.
Temaslar sırasında, Çinlilerden gemideki fare problemi için yeni teknikler öğrenilmiştir. Kedilerle çözülmeye çalışılan sorun, farelerin girdiği deliklere girememeleri ve uzun süre toprağa ayak basmadıklarında denize atlayip intihar etmelerinden dolayı sonuçlanmamıştır.
Bunun üzerine gemide un ve alçı karışımı, yem olarak kullanılmaya başlanmış. Yanına ufak bir kapta su konulunca, unlu alçıyı yiyen fareyi hararet basıyor, suyu içince de alçı midesinde donup, hayvanı öldürüyor, ölüsünün de kokmasını önlüyormuş, ama fareler bu tuzağı öğrenmişler.
Çinliler ise, 5-10 adet güçlü fare yakalıyorlar, bunları hapsedip sadece su veriyorlarmiş. 3-5 gün açlığa dayanan fareler birbirlerini yemeye başlıyorlar ve on gün sonra sadece yamyamlığa alışmış 2-3 fare hayatta kalıyormuş. Bu yamyam fareler serbest kalınca hemcinslerini yiyiyorlar, kaçabilenler denize atlıyormuş.
Fareleri de alteden Ertuğrul, Hong Kong’dan Nagasaki’ye ulaşmış, yola çıktıktan 11 ay sonra da Yokohama limanına varmış. Limanda gemiyi, Abdülhamit’i ziyaret eden Prens Komatsu’nun temsilcisi karşılamış.
O günlerde halen yabancıların Japonya içinde dolaşması serbest olmadığından, Yokohama’da kendilerine tahsis edilen yere yerleşmişler. Birkaç gün sonra komutan Osman Bey, kaptan Ali Bey ve üst düzey heyet, Imparatoru ziyaret amacıyla Tokyo’ya götürülmüşler. 12 Haziran için planlanan ziyaret, son anda bir gün sonraya ertelenince, heyet 12 Haziran gününü Tokyo’da üçüncüsü düzenlenen Endüstri Fuarını gezerek geçirmişler.
Sene 1890, ve o günün Japon gazetelerine göre, imparatorluk tarafından 500,000 Japon Yeni bütçe ayrılan ve 1,5 hektarlık bir alana kurulan bu Sanayi Fuarındaki tüm standları gezmek 16 Millik bir yürüme gerektirmekteymiş. Nisan başından beri açık olmasına rağmen, fuarın günlük ziyaretçi sayısı 10,000’in altına inmemekteymiş.
Gosterişli kıyafetleri, kibar ve saygılı tavırları ve içki içmemeleri (ki o zamanın Japonyası için çok acaip bir durum) ile ilgi toplayan heyetin fuar ziyareti, zamanın Japon basınında büyük yer almış.
Osman Beyin ertesi günkü saray ziyareti ve resmi temasları da çok başarılı geçmiş ve Osman Bey, Imparator, Prensler ve Savaş Bakanı ile görüşmüş. Daha sonra Yokohama’ya dönen heyet günlerini Ingiliz’lerin ve diğer yabancıların da bulunduğu Yokohama’da çeşitli sosyal faaliyetler ve Japon donanması yetkilileri ile görüşmelerle geçirmiş. Japon’ların savaş gemisi ve silahlarındaki teknolojilerine hayran kalan Osman Bey ve Ali Bey, bazı siparişlerde bile bulunmuşlar.
Temmuz ayında, birkaç hafta sonra yaşanacak trajedinin jenerikleri belirmeye başlamış. Tayfalardan birisi koleraya yakalanarak hayatını kaybetmiş; Japonya’da kolera görülmediği için gemi hemen kontrole alınmış ve cesedin yakılması istenmiş. Osman Bey, dinen cesedin yakılamayacağını, gömülmesi gerektiğini, ama denize de defnedebileceklerini söylemiş.
Japon yetkililer, cesedin ancak körfez dışında denize atılmasını kabul etmişler. Nitekim, tayfanın cesedi  Yokohama körfezinin dışında denize atılmış, ancak olay Japon balıkçılar tarafından öğrenilmiş ve büyük bir infiale sebep olmuş.
Osmanli heyeti lehinde esen olumlu rüzgar birden tersine dönmüş, üstüne üstlük balik fiyatlari keskin bir düşüş yaşamiş, faizler fırlamış. Yokohama balık piyasasını sarsan kolera vakası, gemide yayılıp 36 kişi daha hastalanınca, gemi uzak bir bölgede karantinaya alınmış, ama salgının önü alınana kadar da 12 denizci şehit olmuş ve cesetleri yakılmış.
Bu arada, kolera salgını yüzünden, Yokosuka’da bulunan tersaneler (bugün ABD Donanmasının üssü) Ertuğrul’un dönmeden önceki tamirat istemini reddetmişler. Iş başa düşünce, gemide ki marangozlar var güçleriyle tamirata girişmişler ve Eylülde gemi sefere hazır hale gelmiş, hazırdan ne kastedildiği meçhul.
Ancak Eylül, Japonya ve civarinda tayfun dönemidir. Osman bey, bu konuda uyarılar aldıysa da, kolera salgınının moral bozukluğu, “harcırah”ın dibini bulmaları ve dönüş yolunda kendilerini bekleyen misyon yüzünden denize açılma kararı almış.
Nitekim, açıldıktan iki gün sonra tayfuna yakalanan gemi, Oshima adasındaki Kashinozaki deniz fenerinin açıklarında, 19 eylül 1890 sabaha karşı, kayalıklara çarparak parçalanmıştır. Kashinozaki deniz fenerindeki Japon balıkçılar, tayfunun gürültüsünden uyumaya çalışırken,  kapıları çalınır. Karşılarında bitkin, perişan durumda değişik giysili, pala bıyıklı insanlar durmaktadırlar.
Hemen civardaki tüm Japon köyleri seferber olur, ve o fırtınada büyük bir arama kurtarma çalışması başlatırlar. Bu dilini bilmedikleri insanlardan sadece 69 tanesini sağ salim kurtarabilirler, Osman Bey ve Ali Bey’in de aralarında bulunduğu 500 küsürünün ise ancak cesetlerini denizden toplayabilirler.
Yaralıların tedavisi ve bakımı için Japon köylülerin gösterdiği çaba göz yasartıcıdır; fakir balıkçılar, tayfun sezonunda avlanamayacakları için stokladıkları balık ve tavukları kazazedelere verirler.
Olay Tokyo’da duyulur duyulmaz da, Imparator Meiji gemilerinden birini hemen olay yerine gonderir, bu gemi hem köye doktor, hemşire ve yiyecek getirir, hem de ceset arama çalişmalarina yardim eder.
Sonuçta, 500 küsür Türk denizcisi, Japonya’da yaşanmiş en büyük deniz facialarından birinin kurbanı olarak, Kushimoto yakınlarındaki bir şehitlikte yatmaktadır. Japonya’da bile bir şehitliğimiz olabileceği kaçınızın aklına gelirdi?
ertugrul 4
Büyük bir trajedi, aynı zamanda iki halkın arasındaki dostluğun temelini de atmıştır. Imparator Meiji, kazadan kurtulanları, hediyelerle beraber iki kruvazörünü tahsis ederek Istanbul’a gonderir. Abdulhamit’e de hediyeler getiren bu kruvazörler bir ay Istanbul’da kalır.
Trajediden çok etkilenen bir Japon, Torajiro Yamada, çeşitli gazetelerin de yardım ettiği bir kampanya ile halktan topladığı yardımları Istanbul’da kazazedelerin ailelerine verir. Herhangi bir afette Turkiye’ye ilk yardım eden ülke olan Japon’lar, bu adetlerini 100 küsür sene önce başlatmışlar. Yamada, hazır gelmişken 22 sene Istanbul’da kalarak, Japon kültürünü tanıtmaya, iki ülke ilişkilerini geliştirmeye çalışır.
Abdülhamit tarafından bazı subaylara Japonca öğretmesi de istenen Yamada, Beyoğlu’nda ilk Japon hediyelik eşya dükkanının da ortaklarından olmuş.
Zamanına göre, stratejik bir öngörü ve misyon ile yola çıkan Ertuğrul, hiç bir amacına ulaşamadı. Göz göre göre yapılan basit hatalar sonucu, Ertuğrul gemisi tarihin en büyük denizcilik facialarından birisinde başrol oynadı ve sadece iki ülke arasında sıcak, aynı zamanda hüzünlü bir dostluğun başlamasına neden oldu. Herhalde bu acemice kaza, Osmanlı’yı Japonya gözünde güvenilir bir müttefik olmaktan uzaklaştırdı.
Bombay’da, Singapur’da, Kolombo’da müslüman halk ise, boşu boşuna Ertuğrul’un dönerken limanlarını ziyaret etmesini, Islam halifesinin görevlendirdiği imamın arkasında namaz kılmayı beklediler; Ingiliz’ler derin bir “oh” çekerken, “gidişi olur, dönüşü olamaz” diyen bahisçiler ceplerini doldurdu.
Gemi Kaptanı Ali Bey de şehitler arasındaydı; kurtulanların şöylediğine gore, geminin  batacağını çok önceden anlamış, sadece törenlerde giydiği sırmalı elbisesini kefen olarak üstüne geçirmişti. Kaptan Ali Bey, kızı Neyyire’yi 3 yaşındayken son kez kucaklayıp Istanbul’dan yola çıkmıştı.
Neyyire ise babasını unutmamıs olmalı ki, oğluna da Ali ismini koydu. Bu Kaptan Ali Bey’in torunu, köy enstitülerini kuran Milli Eğitim Bakani Hasan Ali Yücel, torununun oğlu da, Can Yücel’dir.
Işin enteresan tarafı Türkiye’de bu konuyu bilen az sayida insan varken, Japon’lar bu tarihi hikayeyi iyi bilirler. Japon-Türk ilişkilerinde bir başka enteresan olay da 1985 yılında Japon diplomatların Tahran’dan kurtarılışıdır.
1985, Iran-Irak savaşı sürerken, bir gün Saddam’ın aklına eser ve 24 saat sonra Tahran hava sahasının sivil uçaklar için dahi güvenli olmadığını ilan eder. Iran’da vatandaşları bulunan tüm Avrupa ülkeleri, derhal uçak göndererek vatandaşlarını 24 saat içinde Tahran’dan tahliye eder.
Iran’daki Japon büyükelçisi de durumu merkeze bildirir, hükümet hemen JAL (Japan Airlines)’dan uçak göndermesini ister. Ancak, Japon pilotlardan olumsuz cevap gelir; süre dolana kadar Japonya’dan bir uçağin Tahran’a gitmesi, yolcuları alıp hava sahasını terketmesi çok zordur, bu riske giremeyeceklerdir.
Japon büyükelçisi, olan biteni ümitsizlikle yakın arkadaşı Türk Büyükelçisine aktarır, o da durumu Ankara’ya bildirir ve haber anında Turgut Ozal’a ulaşır. Aynı anda, Itochu’nun eski Türkiye yetkilisi ve Ozal’in şahsi yakın arkadaşı Mr.Morinaga da Özal’ı telefonla arayarak yardım ister.
Düşünecek vakit yoktur, Ozal hemen THY’ye talimat verir, cengaver bir pilotun kumandasında bir uçak Tahran’a iner, 250’ye yakın Japon vatandaşını alır ve Saddam’ın tanıdığı sürenin dolmasına dakikalar kala Türk hava sahasına girer.
Kaynak : Onur Ataoğlu makalesi
Not: Sanki bu Japonları alma olayı biraz abartılmış. O dönem ben de iş icabı sıkça Tahran’a uçakla gittim geldim. Tamam savaş bölgesi idi ama öyle fazla bir risk yoktu. Sadece uçuşta rota biraz değiştirilip Hazar denizine kadar kuzeyden gidip sonra güneye dönülüyordu.
Aşağıdaki resimlerde bu uçuşu gerçekleştiren cengaver Kaptan Ali Özdemir’in 1985’deki resmini ve 2006 yılında 76 yaşında iken Japonya Başbakanı’yla buluşmasını görüyorsunuz. 20 sene insanı ne kadar değiştiriyor değil mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder