30 Mayıs 2017 Salı

Fetönün Islami tahrif ettigi zamanlar

Kadir Mısırlıoğlu, İslam’da Tahrif Hareketleri kitabında Hilmi Türkmen’in kendisine Fethullah Gülen’le ilgili anlattığı oldukça dikkat çekenbilgileri paylaştı.
İşte kitaptan yer alan Hilmi Türkmen ve Kadir Mısıroğlu’nun arasında (F.Gülen ile ilgili) geçen konuşma:
Kadir Bey, sen Fethullah Gülen’i bir de benden dinlemelisin. Ben O’nu çok eski tanırım. Kendisi vaktiyle İskenderun’da askerlik yaparken ben de orada vaizdim. Bir gün benimde bulunduğum bir camide vaaza çıktı ve orada millete Kur’an-ı Kerim’in kıymetini bilmedikleri yolunda nasihatte bulunurken o mukaddes kitabı, ”Siz işte böyle yaptınız” diyerek kürsüden attı (bu vak’a daha sonra Salihli’de de bir kere daha aynen cereyan etmiştir ki, buna dair bir teyp kasetini dilemişimdir) ve cemaat arasında büyük bir galeyan husule gelmişti. Ben orada olmasaydım ihtimal büyük bir hadise cereyan edecekti, milletigüçlükle yatıştırdım. Fethullah’ı alıp evime götürdüm. Genç ve tecrübesiz olduğu için böyle bir hata işlediğini düşünerek O’nu teselli ettim ve nasihatler verdim. Aradan yıllar geçti. Ben Manisa’da kurs müdürü idim. Zannediyorum 1965 ve 66 yıllarında idi. Bu gayet perişan bir halde bana geldi. İstanbul’daki arkadaşlarının kendisini beş parasız sokağa attığını ve bundan dolayı gayet sıkıntılı olduğunu söyleyerek benden iş istedi.
İskenderun’daki vaka dolayısıyla ihtiyatlı davrandım ve Müftü’ye müracaatla o sırada izinli olan bir vaizin yerine onu vazifelendirmesini istedim. Bir gün vaaz ederken kürsüde düşüp bayıldı doktorlar depresyon geçirdiğini söyleyerek onu Manisa’daki Akıl Hastanesine sevk ettiler. Bundan bir iki ay sonra çıktı. Yine iş istedi. Kendisine Manisa’nın küçük bir yer olduğunu akıl hastanesinde yatmış olmasının şüyu bulduğunu orada vazife yaparsa adının ”deli hoca” ya çıkacağını ve kendisini civar vilayetlerden iş armasının daha doğru olacağını söyledim.
O zaman İzmir’in Kestane Pazarı’ndaki Kur’an-ı Kerim kursunun idarecilerini tanıyordum. O’nu çocuk okutmak üzere oraya yerleştirdim. Beş on gün sonra halini hatırını sormaya gittiğimde baş başa bir kimseyle fiskos ettiğine rast geldim. Konuştuğu adam beni görünce yaydan çıkmış ok gibi fırlayıp kaçtı.
Kendisine: Bu kimdir? diye sorduğumda:
Bir talebe velisi!… diye cevap verdi.
Bu söz doğru değildi. Tahkikatım da onu göstermiştir. Bu adam beş altı ay evvel bana gelmiş ve MİT’çi hüviyetini gösterdikten sonra, benimle bir meseleyi konuşmak istediğini söylemişti. Söylediği söz şuydu: ”Bizim teşkilat(MİT),Müslümanların M. Kemal Paşa’ya menfi bir tavır almasından rahatsızdır. İstiyoruz ki bu münafereti giderelim. Sen en büyük dini cemaatlerden biri olan Süleymancı cemaatinde söz sahibi bir insansın. Sizin cemaat de Kemal Paşa hakkında ”deccal” ithamında bulunmakta ve ağza alınmayacak sözler söylemektedir. Sen bunu düzeltebilirsin. Bunu yaptığın takdirde bizden ne istersen iste seni Diyanet İşleri Başkanı yapalım!…
Kendisine yanlış kapı çaldığını benim bahsettiği cemaat içinde böyle bir şey yapacak gücüm olmadığını, bunu ancak Kemal Kaçar beyin yapabileceğini söyledimse de ikna olmadı ve: ”Sen bilirsin, biz seni seçmiştik. Anlaşılan sen bunu yapmak istemiyorsun. Amma biz bu işin peşini bırakmayacağız bu işi, birisini bularak muhakkak yapacağız!” diyerek ayrılmıştı.
Şimdi anlıyorum ki buldukları adam Fethullah Gülen’di. Fakat o sıralarda sapı silik bir adamdı. Bunu nasıl becerebileceklerdi? İşi takip ettim. MİT güdümlü olarak nasıl nafiz bir mevkiye getirildiğine safha safha şahit oldum.
Bütün bu nakledilenlere, Yeni Şafak gazetesinin 23 Mayıs 1998 tarihli nüshasında Aytunç Altındal’ın ”Papa’nın gizli kardinalleri” ünvanlı yazısını da tetkikten sonra insaf ile bakmak gerekmez mi? Bu kadar adam yalan söylüyor da yalnız Fethullah Gülen’in arkasına taktığı ve kendisini ”mehdilik”e kadar yükselten kimseler mi doğru söylüyor?
İslam’da Tahrif Hareketleri Cild:3 sayfa:325-326

Ermeni olan dedesinin pasinlerli
Ibrahim bey'in hizmetkarligini yaptigi yillarda, Rus isgali sirasindaki ermeni
ayaklanmasinda Ibrahim bey ve ailesi ermeni hizmetkarlarinin tasallutuna
...ugrayinca, Ibrahim bey hizmetkarini ve onun ailesinin bir bolumunu oldurur.
Ardindan, intihar eder. Olaydan sag kurtulan Fethullah gulen'in babasi, 18-19
yaslarindayken, ispire gelir ve yerlesir. Fethullah GULEN: Musluman adi alir ve
bir Turk kizi ile evlenir. gulen'in babasinin, 'Oyle bir evlat yetistiriyorum
ki, bunlari kendi dinleri ile vuracak' dedigi de rivayet olunur." (E.M.H., 2
Haziran 1999) Cumhuriyet'ten Deniz som, 16 haziran 1999 tarihli"Vaziyet"te
okuyuculardan Veli Yildirimin agzindan su bilgileri aktariyor: "ABD'de
Turkiye'deki 'Sizinti' Dergisinin karsiligi olan 'The Fountain' isimli bir dergi
var. Bunu Washingtondaki Katolik universitesi'nden Cizvit papazi Sidney Griffith
ve Abdulaziz Sachadina. Bunlardan Griffith, bir ara Gulen'i New Jersey'de
ziyaret etmis. Sachedina ise Tanzanyada dogmus;Hindistan,iranve kanad'da okumus;
Siilik davasinda hizmet icin uzun yillar ABD, kanada, urdun, pakistan ve
Afrika-Avrupa ulkelerinde ders vermis; halen de Virginia universitesi'nde
profesor olarak gorev yapan bir kisi. Sachedina, mesaisinin bir bolumunu
ABD'deki Stratejik ve Uluslararasi Arastirma Merkezinde (CSIS)'din, politika ve
insan haklari uzmani olarak calismaya ayirmis; ayni zamanda, 'Mehdilik'
konusunda uzman kabul ediliyor ve bu konudaki konferanslariyla da taniniyor.
1962'de Georgetown Universitesi bunyesinde kurulan CSIS, dunyanin muhtelif
ulkeleri ve bolgeleri uzerinde politik-ekonomik arastirmalar yapiyor ve
hazirladigi senaryolari ABD yonetimine ve sirketlerine sunuyor .CSIS'in Orta
Dogu Masasi'ndaki yoneticilerden biri olan Edward R.M.Kane
Kahire,Bagdat,Beyrut,Tripoli, Dakar ve Ankarada CIA gorevlisi olarak da
calismis. Dolayisiyla, CSIS ile CIA arasinda baglanti kurmak mumkun."Som,
Yildirimin bilgilerini aktardiktan sonra, su yorumu yapiyor: "The Fountain'in
son sayisinda 'The Restoration of Balance' (dengenin onarimi) baslikli bir yazi
var; yazari, M.Fethullah Gulen. Yoneticisi olarak Isa saracin, murahhas aza
olarak Cherly Pearson'in ve genel koordinator olarak Mustafa K.Sungurun
gorundugu derginin yazi kadrosunda, kimligi acikca belirtilmemis bir kisi daha
bulunuyor; M.F.Sahin.bilindigi gibi, Fethullah Gulen, bazi yazilarinda
Abdulfettah Sahin adinida kullaniyor. Turkiyedede satilan The Fountain, Internet
ortaminda da mevcut ve'islamiyette yeni bir ses' olarak Gulenin gorusleri
veriliyor. Fethullah Gulen ABD'de 'tedavi oluyormus' diyorlar,'entegrasyon
tamamlaninca' donecektir." Gulenin, "sahabe efendilerimize cinnet derecesinde
sevgisi vardir" seklinde tanimladigi babasi Ramiz, cocuklarina, Sahabelerle hic
ilgisi olmayan isimler vermistir: Fethullah, Sibgatullah ve Mesih. Gulenin
babasinin ogullarindan birine, samimi Musluman ailelerde rastlanmayan ve ama
Yehova Sahitlerinin propoganda yayinlarinda sik sik kullanilan"Mesih" adini
vermis olmasi dikkat cekicidir.(Ankara Emniyet Muduru Cevdet Saral ve ekibince
hazirlanan Fethullah Gulen Raporu, s.18'e atfen,star gazetesi, 14 haziran 1999)
Nedendir bilinmez, Fethullah Gulen babasinin Alvar koyunden ayrilmasi ile ilgili
olarak "Kucuk Dunyam" kitabinda hic bir aciklamada bulunmamaktadir. Oysa bu, son
derece ciddi ve aciklama gerektiren bir konudur.Gulenin suskunlugu akla,"neleri
ve nicin gizledigi" sorusunu getirmektedir. (Ankara Emniyet Muduru Cevdet Saral
ve ekibince hazirlanan Fethulleh Gulen Raporu, s.20'ye aften, star gazetesi, 14
haziran 1999) Cumhuriyetten Deniz Som, 22 haziran 1999 tarihli "Vaziyet"te,
okuyuculardan Veli Yildirimin agzindan su bilgileri aktariyor: "Turkiyedeki
'Sizinti' dergisinin ABD deki karsiligi olan 'The Fountain'in ust yonetiminde
gorevli kisilerden biri de Islam-Hiristiyan iliskileri ve ortadogu konularinda
uzman olan Ibrahim M. Abu Rabi .Rabi ayni zamanda ,Hartford Universitesinde
'Mcdonald Centre for the study of Islam and Christians'da gorev yapiyor...
Said-i Nursi'nin talebesi oldugu soylenen Vatikan dinler arasi enstitusu'nden
Kardinal Thomas Michel ve ABD'deki Georgetown Universitesinden Barbara
Stowasser, Istanbula geldiklerinde Fethullahcilarin konugu olmuslar. Gulenin
Vatikanda Papyi ziyareti sirasinda acikladigi, Sanli Urfada uc dini bir araya
getirecek bir okul acma dusuncesinin de ABD de hazirlanan planlar dogrultusunda
degerlendirilmesi gerekiyor. Kurtulus Savasinda Istanbulda faaliyet gosteren
Misyonerler ile Islamcilarin isbirligi incelenirse, gunumuzdeki senaryolar daha
iyi anlasilacaktir." = kaynak: http://www.milliyetcile.de/

FETÖ'nün soru hırsızlığı .


FETÖnün soru hırsızlığını tek tek anlattı

Fetullahçı Terör Örgütü'nce () 2012 Polis Akademisi Giriş Sınavı sorularının sınavdan önce elde edilerek aynı yapılanmaya mensup kişilere verildiği iddiasıyla ilgili 80 kişinin yargılandığı dava, sanık savunmalarıyla devam etti.
"Etkin pişmanlık" hükümlerinden yararlanmak isteyen tutuksuz sanık M.V.O, Polis Akademisinin yanı sıra harp okulları sınav sorularının da cemaat abileri tarafından önceden kendisine gösterildiğini itiraf etti.
Arkadaşının tavsiyesi üzerine ders çalışmak amacıyla cemaat evine gittiğini, burada "Tarık" kod adlı Aykut C'nin kendisiyle ilgilenmeye başladığını anlatan M.V.O, ilerleyen zamanlarda bir başka cemaat abisi Abdurrahim M. ile tanıştırıldığını ifade etti.
Üniversiteye giriş sınavı hazırlıkları kapsamında cemaatin dershanesine kayıt yaptıracağı sırada cemaat abileri tarafından engellendiğini belirten M.V.O, "Harp okulları ile Polis Akademisi sınavlarında bu dershaneye gitmemiz sorun olmasın diye böyle yaptıklarını anladım. Bunun üzerine cemaatin olmayan bir dershaneye kayıt yaptırdım." dedi.
"GÜLEN'İ HALİFE OLARAK GÖRÜYORDU"
Lise son sınıfta dini sohbetlerin yapıldığı başka bir cemaate ait vakfa gitmeye başladığını, bunu öğrenen cemaat abisi Aykut C'nin buraya gitmemesi için kendisine uyarıda bulunduğunu aktaran M.V.O, "Bana, 'Senin geçmişin belli, bizimle temas halindesin, oraya gitme.' dedi. Cemaat evine gitmeyi aksatınca bu sefer Ömer kod adlı Hamza Ö. benimle görüştü. Söz konusu vakfa gitmem gerektiğini yineledi. Cemaatin çok büyük bir hareket olduğunu, burada kalanların 'kazançlı' olacağını söyledi. Gülen'i 'müceddid' ve 'halife' olarak gördüğünü anlattı." ifadelerini kullandı.
Üniversite sınavına az bir süre kala FETÖ'nün kendisi gibi öğrencilerle ilgili emelini fark etmeye başladığını dile getiren M.V.O, "Zannediyorduk ki biz üniversite sınavına çalışıyoruz, abilerimiz de sırf Allah rızası için bize yardımcı oluyor. Ama gerçeğin öyle olmadığı sonradan ortaya çıkacaktı." dedi.
"MÜLAKATLAR İÇİN AYNI ORTAMI HAZIRLAMIŞLARDI"
Cemaat abilerinin yönlendirmesiyle harp okulları ve Polis Akademisi sınavlarına başvurduğunu anlatan M.V.O, sınavlara örgütün evlerinde hazırlanmaya başladığını söyledi.
Akademi sınavına az bir süre kala cemaat abilerinin kendisinin de aralarında bulunduğu bir grubu psikolojik olarak mülakata hazırladığına dikkati çeken M.V.O, "Cemaat evinde bize mülakat yaptırıyorlardı. Mülakat heyetinde 'Tarık' ve 'Akif' abinin olduğunu hatırlıyorum. Akademide yapılacak mülakatın provasıydı. Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerinin köşe yazarlarının isimlerini ezberlettiriyorlardı. Güncel konuları hangi gazetelerden takip ettiğimize yönelik soru gelirse bu gazeteleri ve yazarlarının isimlerini verecektik." diye konuştu.
Polis Akademisi sınavına başvurmak için 350 taban puanı şartı olduğunu, kendisinin de 360 puanının bulunduğunu söyleyen M.V.O, 10 puan fazla almasına rağmen sınava giremeyeceği için endişelenmeye başladığını ancak Tarık kod adlı Aykut C'nin kendisine taban puanın düşürüleceğini söylediğini aktardı. Kısa bir zaman sonra Aykut C'nin söylediği gibi taban puanların 330'a çekildiğini vurgulayan M.V.O, şöyle devam etti:
"Bu duruma şaşırdım, daha doğrusu işkillendim. Onun dediği gibi oldu ve akademi için taban puan 350'den 330'a indi. İstihbarata bakar mısınız? İçerden bilgi olmazsa Tarık abi bunu nasıl bilecek? Daha sonra akademinin fiziki mülakatına hazırlık için cemaatin bir kurumunun spor salonuna gittik. Akademideki ortamın aynısının hazırlandığı bu yerde fiziki mülakat için çalıştık. 'Hizmet', 'cemaat', 'İslam' gibi dini çağrıştıracak kelimelerden uzak durmamızı istediler. Buna anlam veremedim ilk başlarda, ilginçtir ki akademideki herkes onlardandı."
ÖNCE YEMİN, SONRA SORULAR
Akademinin yazılı sınavından birkaç gün önce "Tarık" kod adlı Aykut C'nin kendisini FETÖ'ye ait Hafız Ali Yurdu'na çağırdığını belirten M.V.O, burada tanımadığı bir cemaat abisinin Kuran-ı Kerim'e yemin ettirerek sınav sorularını kendisine gösterdiğini söyledi.
Tutuksuz sanık M.V.O, o gün yaşananları şöyle anlattı:
"Tarık abi, Kuran-ı Kerim'e el bastırmak suretiyle bana yemin ettirerek sadakatimi kendisince test etti. Daha sonra beni yan taraftaki odaya aldı. Orada daha önce görmediğim bir şahıs bana abdestimin olup olmadığını sordu. Yazılı bir yemin metni çıkardı. İçerisinde çok tehlikeli ve ağır ifadelerin bulunduğu bir metindi. Çekindim ama o yemin metnini okudum. Akabinde çantasından kağıtları çıkardı, bana uzattı. Kalem ile soruları çözmeye başladım. Biraz uğraştıktan sonra bana, 'Abiciğim çözmene gerek yok, şıklar işaretli, ezberle' dedi. Hepsini ezberledim, yaklaşık 90 soru vardı. Bitirip teslim ettiğim sırada o şahıs, 'Biraz daha bak, buradan çıktıktan sonra bu kağıtları imha edeceğiz.' açıklamasını yaptı. Bir daha baktım, emin olduktan sonra kağıtları ona geri verdim. Bu tarzda soruların çıkacağını söyleyen cemaat abisine, bu yaptığımızın vebal olduğunu söyledim. O da 'Kafirler, ateistler gireceğine sizin gibi dinine düşkün, samimi, ihlaslı çocuklar girsin.' dedi."
"BİREBİR AYNI SORULAR ÇIKTI"
Sınava girdiğinde, cemaat yurdunda kendisine gösterilen soruların aynısıyla karşılaştığını ifade eden M.V.O, Mahkeme Başkanı Muhammed Karaca'nın "Bütün sorular aynı mıydı?" sorusuna, "Eminim efendim, sorular aynıydı. Bazı soruları bilerek yanlış yaptığımı hatırlıyorum. Korktum çünkü bu kadar etkin ve güçlü olacaklarını düşünmemiştim. Soruları aldığım halde 160. kişi olarak akademiyi kazandım. Soruları aldığım halde bu sıralamayla akademiye girdiysem, soruları almadan orayı kazanmanın mümkün olmadığını anladım." cevabını verdi.
Sınavdan çıktıktan sonra huzursuz olmaya başladığını, vicdan azabı çektiğini dile getiren M.V.O, ettiği yemine rağmen yaşadıklarını annesine anlattığını söyledi. Annesini duydukları karşısında yıkıldığını savunan M.V.O, "O günkü koşullarda cemaati eleştirmediğimiz, sorgulamadığımız için bu duruma geldik. Sağlık mülakatlarına gittim, göğüs bölgemde kitle tespit edildi ve Allah'a şükürler olsun ki elendim." savunmasını yaptı.
ASKERİ OKULLARIN SORULARINI DA GÖSTERMİŞLER
Yaşadıklarından sonra 2012'den itibaren terör örgütü FETÖ ile irtibatını kestiğini, bu yapının evlerine ve kurumlarına gitmediğini iddia eden M.V.O, "Vicdanen rahatsız olduğum için üzerimdeki sorumluluğu yerine getirme adına emniyete gittim. Kimlik bilgilerimin gizli kalması şartıyla ifademi aldılar. Daha sonra bilgime başvurmak üzere yeniden çağırdılar, peyderpey bildiklerini anlatmak için gittim. İnsan tabiatı bu yaşananlara dayanamıyor, kul hakkı büyük bir vebaldi. Bizleri hiçbir zaman amaç olarak görmediler, bizleri amaçlarına ulaşmak için araç yaptılar." diye konuştu.
Sanık M.V.O, Polis Akademisi sınav sorularının önceden verilmesi olayının bir benzerini yıllar önce askeri liseler giriş sınavında da yaşadığını belirterek, savunmasını şöyle tamamladı: "2008'deki sınavdan önce 100 soruluk bir deneme verilmişti. O zamanki abimiz sürekli bu soruları çözmemizi istemişti. Bu soruların benzerlerinin 30'u sınavda çıkmıştı."
Sanıklardan Mustafa U, Mustafa M, Erkin E, İbrahim E. ve Ense Ş'nin de savunmalarını alan mahkeme, duruşmayı yarına erteledi
.

Org. Akar'ın Darbe Komisyonu'na verdiği cevaplar

Orgeneral Akar, "Her şeyi göze alarak darbecilere şiddetle karşı çıktım. Konuşma özgürlüğümü komutan tavrı içinde sürdürdüm. İlk andan itibaren hiçbir pazarlık söz konusu olmadı" dedi. Orgeneral Akar, "MİT'e yapılan ihbarda darbe söz konusu değildi. Alınan tedbirlerle darbe öne çekildi" diye konuştu.
Orgeneral Hulusi Akar'ın kendisine yöneltilen 10 soruya verdiği yanıtların şöyle:
SORU 1 : 15 Temmuz 2016 günü MIT’ten gelen istihbaratta MİT’e yönelik bir operasyondan söz edildiği, bunun mahiyeti üzerine MİT Müsteşarı ile görüşme yaptığınız ifade edilmektedir. Kamuoyuna intikal eden bu bilgilerden hareketle nasıl bir kanaate ulaştınız ve hangi önlemleri aldınız?
CEVAP 1:
Tarafıma tevcih edilen sorular için gerekli cevaplar savcılık ifademde mevcut olmakla birlikte, komisyonunuzca yöneltilen soruları bir kez daha aşağıda cevaplarken, o talihsiz gecede şehit olan sivil, polis, asker tüm vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı, gazilerimize acil şifalar diliyorum.
15 Temmuz tarihinde öğleden sonra makam odasında çalışırken, Genelkurmay II nci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler yanıma gelerek;
- “Sayın MİT Müsteşarının telefon ile kendisini aradığını,
- Bir binbaşının müsteşarlığa gittiğini ve bir takım bilgiler verdiğini,
- Önemine binaen konunun teferruatını anlatması için Müsteşar Yardımcısını Genelkurmay Karargâhına göndermek istediklerini,
- Daha sonra, MİT Müsteşar Yardımcısının Gnkur. II nci Başkanmm makamına geldiğini,
- MİT Müsteşar Yardımcısının kendilerine bilgi vermek için müracaat eden Kara Pilot Binbaşının ‘O gece bir faaliyet olacağını ve MİT Müsteşarının alınacağını’ bildirdiğini söylediğini ve müteakiben MİT Müsteşar Yardımcısının Genelkurmay Karargâhından ayrıldığını” söyledi.
Konunun ehemmiyetine binaen, derhal telefonla MİT Müsteşarını arayarak Genelkurmay Karargâhına davet ettim. Ben, YAŞ çalışması için Genelkurmay Karargâhında bulunan Kara Kuvvetleri Komutanı ve Gnkur II nci Bşk. ile görüşürken Sayın MİT Müsteşarı Genelkurmay Karargâhına geldiler. MİT Müsteşarı; olayı tekrar anlattı ve bir Kara Pilot Binbaşının MİT Müsteşarlığına gelerek “Beni dün izinden çağırdılar. Bugün sabah birliğime katıldım. Önce Tabur Komutanımla görüştüm. Sonra Tabur Komutanımla birlikte bir Albayın yanma gittik. Albay “Bu gece bir uçuşumuz olacak ve sonunda da Hakan Fidan’ı alacağız.” dediğini ve ilaveten ihbarcının MİT tarafından tanınmadığını, dolayısıyla bilginin teyit edilemediğini bu nedenle Gnkur. II nci Bşk.m haberdar ettiklerini söyledi. Konuşmalar sonrasında ihbar edilen olayın daha büyük bir planın parçası olabileceği mütalaa edildi. Öncelikle saat 18.30’da Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezine (SKKHM) Ankara hava sahası ile birlikte tedbiren tüm Türkiye
hava sahasında bulunan askeri helikopter ve uçakları da kapsayacak şekilde “havada
-1- bulunan askeri uçak ve helikopterlerin üslerine dönmesi, yeni kalkışlara da izin verilmemesi” direktifini verdim. Daha sonra emrimin 19.06’da Hava Kuvvetleri Komutanı ile Hava Kuvvetleri Komutanlığına ve başta helikopterlerin bulunduğu Kara Havacılık Komutanlığı olmak üzere diğer ilgili adreslere ulaştığını öğrendim.
(Kara Kuvvetleri Harekat Merkezi, Kara Havacılık Komutanlığı Harekat Merkezi, Deniz Kuvvetleri Harekat Merkezi, Hava Kuvvetleri Harekat Merkezi, Jandarma Genel Komutanlığı Harekat Merkezi, Özel Kuvvetler Komutanlığı Harekat Merkezi, Başbakanlık Koordinasyon Merkezi, Devlet Bilgi Koordinasyon Merkezi).
Bu esnada MİT Müsteşarı, Sayın Cumhurbaşkanını bilgilendirmek istediğini söyledi. Müteakiben Cumhurbaşkanı Koruma Müdürü ile bir telefon görüşmesi yaptı.
MİT’ten gelen bilginin teyidi ve netleştirilmesi bakımından ve bilgide belirtilen uçuş faaliyetinin somutlaşması ihtimaline binaen, bu hususun açıklığa kavuşturulması için Genelkurmay Karargâhında bulunan Kara Kuvvetleri Komutanına derhal;
Kurmay Başkanı İhsan UYAR Paşa ile gerekiyorsa olay yerinde tutuklama veya gözaltı yapılması için Adli Müşavir ve Merkez Komutanlığından personel de alarak Kara Havacılık Komutanlığına gitmesini, Şüphe uyandırmadan başka bir gerekçe göstererek hangarlarda uçakların ve helikopterlerin durumuna bakmasını, Gelen istihbaratın doğruluğunu tetkik etmesini ve gerekli gördüğü her tedbiri almasını emrettim.
Kara Kuvvetleri Komutanı derhal hareket etti. Bu sırada Genelkurmay II. Başkanı da Hava Kuvvetleri Harekât Merkezini arayarak uçuşların durdurulmasına dair vermiş olduğum emrin yerine getirildiğini teyit ettiğini bildirdi.
Ayrıca, alman bu tedbirlerle yetinmeyerek, Ankara Garnizon Komutanı Korgeneral Metin GÜRAK’ı telefonla aradım. Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Merkez Komutanlığına gitmesini, hiçbir tankın ve zırhlı aracın birlik dışına çıkmasına müsaade edilmemesini emrettim.
Yukarıda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bu ihbar en başından itibaren çok ciddi bir şekilde ele alınmış ve gerekli tedbirlerin tereddütsüz alınması ve icra edilmesi sağlanmıştır. Kanaatimce, alınan bu tedbirlerden dolayıdır ki, hainler paniğe kapılarak, daha sonra sanık ifadelerinden öğrendiğimize göre geç saatlerde yapmayı (saat 03.00) planladıkları işi öne almak suretiyle erkenden ifşa olmuşlar ve böylelikle darbe girişiminin akamete uğramasındaki önemli bir faktör gerçekleşmiştir.
SORU 2 : MİT’ten size ulaşan istihbarat bir darbe girişimi kuşkusu yönünde mi yoksa MİT’e yapılacak bir operasyon muydu?
CEVAP 2: Bu soruya ilişkin açıklama Cevap-l’de verildiği üzere MİT’ten gelen istihbaratta darbe söz konusu olmayıp MİT Müsteşarına karşı yapılacağı iddia edilen bir operasyon ile ilgiliydi. Ancak son zamanlarda adam kaçırma, suikast gibi bazı kişilere operasyon yapılacağı hakkında duyumlar alınmaktaydı. Bu duyumlarla ihbar konusu olay birlikte değerlendirildiğinde daha büyük bir planlama olabileceği şüphesiyle yukarıda belirtilen tedbirler alınmıştır.
SORU 3 : İstihbaratı bir darbe girişimi/kalkışma olarak değerlendirdiniz mi? Bu değerlendirmeyi yaptıysanız gerekli önlemlerin alınması için Kuvvet Komutanlarına bildirdiniz mi? Bu istihbarat ile ilgili Sayın Başbakan ve Sayın Cumhurbaşkanı ile ya da özel kalemleri ile bir görüşmeniz oldu mu? Olayın tüm yönleriyle aydınlatılması için bu konuda size ulaşan bilgiler ve aldığınız tedbirlerle ilgili bilgi verebilir misiniz?
CEVAP 3: Bu soruya ilişkin açıklama Cevap-1 ve 2’de yapılmıştır.
SORU 4 : Genelkurmay Başkanlığının MİT’ten gelen istihbarat üzerine alman tedbirler kapsamında yaptığı “Türk hava sahasını askerî uçak ve helikopterlere kapatmayı ve havadakileri indirme emrinin Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi Amiri vasıtasıyla verildiği” şeklindeki açıklaması çerçevesinde, Türk hava sahasının kapatılması emrini doğrudan Hava Kuvvetleri Komutanı’na ve Muharip Hava Kuvvetleri Komutanı olan Korgeneral Mehmet ŞAN VER’e doğrudan ilettiniz mi? İletmedinizse niçin? Emrin, doğrudan Mehmet ŞANVER’e iletilmesinin önemli bir zaman kazancı olacağı ifade edilmektedir. Bu denli önemli bir olayda doğrudan sorumlu komutanların aranmaması TSK’nın hiyerarşik yapısı ve emir komuta sistemi açısından mümkün müdür?
CEVAP 4: TSK’da birlik ve karargâhlar arası haberleşme ve bilgi alışverişi için temel ve en hızlı mekanizma harekât merkezleridir. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıklarının dışarda bulunan birlikleri/uçakları/gemileri için en hızlı, en güvenilir ve en etkili iletişim mekanizmasıdır.
a. TSK tarafından yürütülen cari askeri faaliyetler, yürürlükteki mevzuat, düzenleme ve emirler doğrultusunda, 24 saat esasına göre;
Genelkurmay Başkanlığı seviyesinde, Silahlı Kuvvetler Komuta Harekât Merkezi (SKKIIM),
Kuvvet Komutanlıkları (Kara, Deniz, Hava), Jandarma Genel Komutanlığı, Sahil Güvenlik Komutanlığı ve Özel Kuvvetler Komutanlığı Harekât Merkezleri,
Müstakil Alay/Tabuı* seviyesine kadar tüm ast birliklerde kurulu Harekât Merkezleri tarafından sevk ve idare edilmektedir.
b. SKKIIM, Genelkurmay Başkanı adına, 72 saatlik (Dün, bugün ve yarın) süreyi kapsayan zaman dilimindeki tüm cari askeri faaliyetleri, diğer harekât merkezleri ile koordineli olarak yürütür. Harekât merkezleri, kendi komutanları adına emir komuta hiyerarşisi içerisinde ve 24 saat esasına göre kesintisiz işlem yürütecek şekilde iletişim ve bilgi sistemi alt yapısı ile donatılmıştır. Bu sistem sayesinde, cari tüm askeri faaliyetler; etkin bir şekilde, kesintisiz ve başarı ile yürütülmekte, bu yapı TSK emir ve komuta sisteminin esasını oluşturmaktadır.
Bunun en somut örneği olarak; 15 Temmuz 2016 günü, “Havadaki askeri uçak ve helikopterlerin meydanlara indirilmesi” emri SKKHM’ne verilmiş ve bu emir en hızlı şekilde ilgili tüm komutanlıklara iletilerek, o an itibariyle havada bulunan uçak ve helikopterler (33 uçak ve helikopter) gecikmeksizin meydanlarına indirilmiştir. Saat 18.30’da SKKHM’ne verdiğim emir 19.06’da ilgili harekât merkezlerine ve bizzat İstanbul’da bulunan Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin ÜNAL’a da ulaşmış ve 19.26 itibariyle işlemler tamamlanmıştır. Alınan raporlar ve ceride kayıtları bu hususu teyit etmektedir.
c. Ayrıca, alman bilgi helikopterler tarafından bir eylem yapılabileceği yönünde olmasına rağmen; Kara Kuvvetleri başta olmak üzere Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı uçak ve helikopterlerinin an itibariyle havada olabileceği veya herhangi bir nedenle kalkış yapabileceği değerlendirilerek direktifin kapsamı tedbiren genişletilmiştir. Bu meyanda, ilgili tüm komutanlıklar ile en hızlı irtibat ve koordinasyonu sağlayarak süreci en etkin şekilde takip edebilecek tek merkez SKKIIM’dir. Bu olayda bu husus açıkça görülmüştür.
ç. Özetle ve en basit şekliyle ifade etmek gerekirse; SKKHM, verilen bir emri en kısa sürede en güvenli ve etkili şekilde Türkiye’nin en uç noktasındaki birden fazla birliğe/üsse/hava meydanına/hava araçlarına/gemilere kadar ulaştıran en süratli ve etkili bir araçtır. Dolayısıyla direktifin, Hava Kuvvetleri Komutanı’na ve Muharip Hava Kuvvetleri Komutanına zamanında iletilmesi konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Bugüne kadar Muharip Hava Kuvvetleri Komutanına operasyonel bir emri ilettiğim vaki ve söz konusu değildir. Böyle bir usûl ve teamül de yoktur.
d. Söz konusu emrim aynı zamanda ve aynı yöntemle ilgili/yetkili diğer merkezlere de zamanında ulaştırılmıştır.
SORU 5 : Görev süreniz içerisinde, FETÖ/PDY örgütünü güvenlik açısından tehdit olarak gören herhangi bir rapor ya da bilgi size sunuldu mu? TSK içinde FETÖ/PDY örgüt mensupları olduğunu tespit ettiniz mi? Bu konuda istihbari çalışma için MIT’ten talepte bulundunuz mu? Bunların dışında nasıl bir girişiminiz oldu? Bu örgütle mücadele kapsamında herhangi bir girişiminiz oldu mu?
CEVAP 5 : Bilindiği üzere TSK sadece FETÖ ile değil her türlü aşırı akım ile mücadele içinde olmuştur.
Devletimizin bir süredir FETÖ/PDY ile yürüttüğü mücadele bizim de kurumsal olarak azami dikkat ve hassasiyetle içinde yer aldığımız bir mücadeledir.
Bu çerçevede YAŞ’ta değerlendirmeye girecek bütün general/amiraller, tüm kurmay ve sınıftan albaylar, hassas kaynak ve iltisak araştırması kapsamında MİT’e ve EGM’ye sorulmak suretiyle devletin ilgili makamlarından elde ettiğimiz bilgiler doğrultusunda kapsamlı, ciddi ve titiz çalışmalar yapılmıştır.
Bunlara ilave olarak, yapılan çalışmalar Kuvvet Komutanları ile paylaşılarak kendi personeli ile ilgili yazılı kanaat ve değerlendirmeleri alınmış ve Kuvvet Komutanları ile bire bir görüşülerek, emekliye sevk edilecekler, göreve devam edecekler ve terfi ettirilecekler üzerinde detaylı çalışmalar yapılarak en iyi sonucu alabilmek için her türlü gayret gösterilmiştir.
SORU 6 : MİT Müsteşarı tarafından olağanüstü bir ihbar iletilmesi sonucu bazı tedbirler aldığınız değerlendirilmektedir. Bu konuya açıklık getirir misiniz? Gelen ihbar neydi? Hangi tedbirleri aldınız?
CEVAP 6 : Bu soruya ilişkin açıklama Cevap-1 ve 2’ de yapılmıştır.
SORU 7 : FETÖ’nün en önemli hedeflerinden birisinin TSK olduğu kamuoyunda sürekli gündemdeydi. FETÖ’nün TSK’ya sızmasının fark edilemeyişinin sebebi kanaatinizce nedir?
CEVAP 7: FETÖ/PDY’nin tarafımızdan fark edilmemesi söz konusu değildir, tabi ki fark edilmiş ve hatta en üst seviyede risk olarak tanımlanmıştır. Bu kapsamda alman tedbirler 5’inci soruya verilen cevapta ayrıntılı olarak izah edilmiştir.
Ayrıca yakın geçmişe kadar bu yapılanma (FETÖ) ve dini motifli hareketin tüm kamuoyunca malum olduğu bir gerçektir. Bu yapılanmanın devletin sivil, asker ve polis tüm kurumlarına uzunca bir süredir yavaş ve sistematik bir şekilde kendisini gizlemek suretiyle sızarak, işi bir darbe ile seçilmiş hükümeti devirmeye, TSK’yı ve Türkiye’yi kontrol altına alma noktasına getirmeye cüret etmesi, devletin diğer kurumlan da dâhil pek çok kimsenin beklemediği bir durumdu.
Ancak, yakın geçmişte yaşanan gelişmelerin (07 Şubat, MİT tırları ve 17-25 Aralık vb.) böyle bir hainliğin varlığının somut bir şekilde ortaya çıkmasını sağlamasıyla birlikte, yukarıda 5’inci soruya verilen cevapta ifade edilen tedbir ve çalışmalarımız tereddütsüz olarak alınmış ve uygulanmış ve TSK’nm kendi içerisindeki hainleri temizleme gayretleri en üst seviyeye çıkarılmıştır. Genelkurmay Başkanlığı görevine başladığım günden itibaren etkili ve süratli kararlar alınmasına çalışılmıştır. Bu konuda Kuvvet Komutanlarına ve ilgili personele müteaddit emirler tarafımdan verilmiştir.
SORU 8 : Darbe girişiminde sizin etkisiz hale getirilişiniz, Akıncı Üssirne götürülmeniz ve Çankaya Köşkü’ne getirilişinizi anlatır mısınız? Zorla götürülme sırasında boğazınızın kemerle sıkılması ve görüntülere yansıyan yaralanma iddialarına ne dersiniz? Bir kurtarma operasyonuyla mı kurtarıldınız, darbecilerin başarılı olamayacaklarını anladıktan sonra sizi serbest bırakmalarıyla mı serbest kaldınız? Akıncı Üssü’nden nasıl çıktığınızı anlatır mısınız?
CEVAP 8 : Odamda çalışmakta iken zorla alıkonuldum. İçeriye girenlerden birisi ayağa kalktığım esnada beni iterek sandalyeye oturmamı sağladı ve o sırada arkadan bir başkası elinde el havlusu tarzında bir şeyle hem ağzımı hem burnumu kapatarak nefes almamı engelledi. Bu esnada kolunu boğazıma doladı ve sıktı, muhtemelen boğazımdaki yara bu esnada oluştu. Ellerimle burnumu açmaya çalışırken bir başkası ise plastik kelepçeyi bileklerime taktı. Kelepçe özellikle sol bileğimi aşırı sıktı ve yaraladı. Bu arada tekrar bağırmaya başladım ve kelepçeyi açmalarını istedim. Bunun üzerine tahminen Mehmet DİŞLİ’nin onayıyla ağzı kör bir komando bıçağı ile kelepçeyi kesmeye çalıştılar, fakat kesemediler. Tekrar bağırmam üzerine epey uğraştıktan sonra kesmeyi başardılar. Bu mücadelenin ardından çok kısa bir süre sonra kendimi misafir koltuklarının olduğu yerde otururken buldum.
Tüm bu yaşananlar esnasında hareket özgürlüğümü kaybetmekle birlikte konuşma özgürlüğümü sonuna kadar Komutan tavrı içinde sürdürdüm.
Darbe girişiminin başladığı saatten itibaren sabah Akıncı Üssü’nden ayrıldığım saate kadar hiçbir pazarlık söz konusu olmadı, bunun yerine gayet açık, sert, öfkeli yorumlarımı sürekli ifade ettim. Türkiye’yi Suriye’ye, Mısır’a çevirdiklerini, Balkan Savaşı’ndan beter ettiklerini, hendeklerdeki asker-polis kardeşliğini tahrip ettiklerini sabaha kadar birçok kez tekrar ettim.
İlk andan itibaren her şeyi göze alarak veya hiçbir kazancı-kaybı düşünmeden darbecilere şiddetle karşı çıktım ve yaptıklarının çok büyük bir yanlış olduğunu, bu işten derhal vazgeçmeleri gerektiğini, yanlış yolda olduklarını tekrar tekrar söyledim.
Hatta Emir Subayımın Genelkurmay makam odasında alnıma silah dayadığı anda dahi inandıklarımı ve karşı görüşlerimi tavizsiz olarak söyledim, bu işe son vermelerini ve teslim olmalarını defaatle telkin ettim.
Sayın Cumhurbaşkanımızın, Sayın Başbakanımızın konuşmalarının ve nihayet Sayın Cumhurbaşkanımızın Atatürk Havalimanında toplanan kalabalığa canlı yayında yapmış oldukları hitabın, darbeci hainlerin bütün ümitlerini yok ettiğini değerlendiriyorum. Ümitleri yok olan darbecilere sabah 08.00 civarında sabaha kadar söylediğim hususları bir kez daha tekrarlayarak “Kendilerinin battığını, bir erkeklik yapıp daha fazla insanın zarar görmesini önlemek üzere bu rezaleti durdurmalarını ...” ifade ettim. Sabaha kadar birçok kez beni Sayın Cumhurbaşkanı ile Sayın Başbakan ile telefon ile görüştürmelerini, bu hareketi durdurmalarını, güneş doğmadan birlikleri kışlalarına döndürmelerini, böylece rezilliğin bitirilmesini söylemiştim. Ancak görüştürmemişler ve menfur girişimlerini durdurmamışlardı.
Bu sefer, başarılı olamayacaklarını anlayan darbeciler, cep telefonu vasıtasıyla beni Sayın Başbakan ile görüştürdüler. Sayın Başbakanımıza hiçbir pazarlık söz konusu olmadan, askeri savcı, cumhuriyet savcısı, polis ve inzibata teslim olacaklarını ifade ve kabul ettiklerini söyledim.
Üssün bombalanmaya başlamasıyla birlikte yaptıkları hainliğin içinden çıkılmaz bir hâl aldığını gören darbeciler, beni serbest bırakmaya mecbur kalmışlar ve sonrasında bir helikopterle Başbakanlığa götürmüşlerdir.
SORU 9 : Akıncı Üssü’nden Çankaya Köşkü’ne geldiğinizde yanınızda darbeci General Mehmet DİŞLİ’nin de bulunduğu görülmektedir. Mehmet DİŞLİ, ifadesinde “Ben başından itibaren Sayın Genelkurmay Başkam’nın yanındaydım. Bu işin tarafı değil mağduruyum. Beraber başından sonuna kadar krizi yönettik. En son, kendisiyle Çankaya’ya Sayın Başbakanımızın talimatıyla gittik. Oradan da krizin kapanmasını birlikte yönettik.” şeklindeki sözleriyle Sayın Başbakan tarafından çağrıldığını iddia etmektedir. Sizi taşıyan helikopter pilotu da darbecilikten tutuklandı. Bu hususlara açıklık getirir misiniz?
CEVAP 9: Bir önceki cevapta da ifade ettiğim üzere, darbeciler bu noktada artık bir şey başaramayacaklarını sanırım gördüler ve sizi görüştüreceğiz dediler. Bir cep telefonu getirip Sayın Başbakan ile görüştürdüler. Daha sonra bir araçla helikopter pistine gittik. Bir çok helikopterin olduğu pistte yoğun bir hareketlilik vardı. İşaret ettikleri bir helikopteri çalıştırdılar. Fakat içlerinden birisi “üsten kalkan helikopterlere ateş edilebileceğini” söyleyince, “Genelkurmay Başkanın içerisinde olduğunun belirtilmesi gerekir” gibi bir şey söylendi. Hatta helikoptere binerken, Mehmet Dişli’ye “Sen de kal” dediğim halde, bu hususu belirterek “ben telefon ile irtibat kuracağım” dedi. Helikopter hareket ederken telefon ile bu durumu bir yerlere iletti. Helikopter havadayken de bir yerler ile irtibat halindeydi. Helikopterin Çankaya Köşkünde Başbakanlığa inmesinden sonra Başbakanlık Müsteşarı tarafından karşılandım ve müteakiben Başbakanlık binasına girdik. Müsteşar Bey ile başbaşa iken, bana peşimden gelenin kim olduğunu sordu, cevaben; Mehmet Dişli olduğunu söyledim ve yaşadığım olayları kısaca özetleyerek onun da göz altına alınmasının uygun olacağını değerlendirdim. Zaten bilahare gözaltı işlemi yapıldığını öğrendim.
SORU 10 : Komisyonumuzun çalışma alanıyla ilgili başkaca tespit ve önerileriniz var mıdır?
CEVAP 10 : FETÖ/PDY silahlı terör örgütü, hiç kimsenin tahayyül edemeyeceği gözü dönmüşlük ve alçaklıkla; sivil insanları katletme, TBMM’yi bombalama, kendi silah arkadaşlarına ve birliklerine taarruzda bulunma, emniyet birimlerini bombalama gibi akıl almaz eylemlere girişip, özellikle Güneydoğu’da bölücü terör örgütüne yönelik; siyaset kurumu, valilikler, emniyet teşkilatı, istihbarat ve silahlı kuvvetler ile mükemmel bir koordinasyon içerisinde başarılı sonuçlar elde etmekteyken, Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetine yönelik tertiplenen bu alçak darbe teşebbüsüyle tarihimize kara bir leke sürmüştür.
TSK’nın, şehit ve gazilerin kanı ve teri pahasına büyük kahramanlık ve fedakârlıkla kazandığı haklı itibarına bir günde kara bir leke süren bu hainlerin yaptıklarının asla unutulmayacağına ve hak ettikleri en ağır cezayı alacaklarına dair inancım tamdır.
Hulusi AKAR Orgeneral
Genelkurmay Başkanı

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Binlerce Türk askerinin esir tutulduğu Nargin Adası

Birinci Dünya Savaşı'nda Rusların işgali sırasında 10 binin üzerinde Türk askerinin esir tutulduğu Hazar Denizi'ndeki Büyük Zire Adası (Nargin adası) ilk kez Türkiye'nin Bakü Büyükelçisi Erkan Özoral ve beraberindekiler tarafından ziyaret edildi.



Birinci Dünya Savaşı'nda Rusların işgali sırasında 10 binin üzerinde Türk askerinin esir tutulduğu, büyük eziyet gördüğü Hazar Denizi'ndeki Büyük Zire Adası (Nargin adası) Türkiye'nin Bakü Büyükelçisi Erkan Özoral ve beraberindekiler tarafından ziyaret edildi. Adada Türk pilot Vecihi Hürkuş da esir tutulmuş, yöre halkının yardımlarıyla kurtulmuştu
Ziyaret Azerbaycan Deniz Kuvvetleri'ne ait askeri gemiyle dün gerçekleştirildi. Ziyarete Askeri Ateşe Tuğgeneral Zafer Ocak, Azerbaycan Deniz Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Natig Bağırov, Kars Serhat Boyları Derneği Başkanı Muharrem Yıldız, büyükelçilik çalışanları ve basın mensupları katıldı.
Bakü açıklarında sahile yaklaşık 11 kilometre mesafede bulunan adaya giden büyükelçi ve beraberindekileri askeri yetkililer karşıladı. Duygusal anların yaşandığı alanda şehitler için karanfil bırakılarak, dualar edildi. Öte yandan Kars Serhat Boyları Derneği Başkanı Muharrem Yıldız da Sarıkamış şehitliğine götürmek bölgeden bir miktar toprak aldı.
Türkiyenin Bakü Büyükelçisi Erkan Özoral "Burası Hazar denizinin ortasındaki Bakü açıklarındaki Nargin adası. Nargin Adası, 1'nci Dünya Savaşı sırasında Ruslar tarafından Anadolu'dan esir alınan ama özellikle Sarıkamış'ta donarak şehit olmaktan kurtulup da Rusların eline esir düşen askerlerimizin getirilip esir tutuldukları bir kamp. Şu anda da askerlerimizin toplu olarak büyük ihtimalle öldürüldükleri bir sahada bulunuyoruz. Buraya 12 bin ile 20 bin arasında esirin getirildiği söyleniyor. Bizlerin tarihten büyük dersler çıkarmamız lazım. Dersi çıkartmak için de neler yaşadığımızı bilmek lazım. Sarıkamış'tan alınan askerlerin buraya getirilmelerini hatta buradan bir kısmının Sibirya'ya götürülmelerini maalesef biz yeterince bilmiyoruz. Özellikle genç kuşakların bu yaşananları öğrenmeleri ve iyice bilmeleri lazım ki biz bir daha bu felaketleri yaşamayalım" dedi.
Özoral, şöyle devam etti: "O da buradaki esirlere  karşı Azerbaycan halkının göstermiş olduğu misafirperverlik. Adadaki esirlerin durumunun öğrenilmesinden sonra Bakü halkı, Rus makamları nezdinde ısrarlı girişimlerde bulunuyor. Ondan sonra adaya yiyecek göndermeye başlıyorlar. Esirlere çamaşır getirmeye başlıyorlar. Bir aşamadan sonra onlar için hafta sonu izni almaya başarabiliyorlar. Hafta sonu aldıkları izinlerde de esir askerlerimizi kendi evlerinde yatırıp misafir ediyorlar, yıkıyorlar, temizliyorlar. Bu adadaki esirlerin kurtulmasın için ellerinden ne geliyorsa onlardan esirgemiyorlar. Kendi hayatlarını tehlikeye atıp onların kaçmalarına neden oluyorlar"Azerbaycan'ın başkenti Bakü'nün karşısında, Hazar Denizi'nde bulunan Nargin Adası, 3.1 kilometre uzunluğu ve 900 metre eni ve yaklaşık 900 dekarlık yüzölçümüyle bölgenin en büyük adası. Su kaynağı ile bitki örtüsü bulunmayan ada, yılanlarıyla ünlü. Bu yüzden tarihte Yılan Adası olarak da anılıyor.Nargin, Sovyetler döneminde de askeri amaçlarla kullanılmış ve buraya hava savunma birlikleri yerleştirilmişti. Sovyetlerin dağılmasıyla ada boşaltılmıştı. Artık Azerbaycan Savunma Bakanlığı kontrolündeki adada sadece tarihi deniz feneri işlevini sürdürüyor ve sivillerin adaya gelmesine izin verilmiyor.Türk esirlerin bölümü susuzluk, açlık ve yılan zehirlemesinden hayatını kaybetmiş, bir kısmı da Rus askerlerince kurşuna dizilmiştiRusların uzun yıllar "hapishane ada" olarak kullandığı Nargin'de ilk yapılaşma, 1814'te yapılan bir deniz feneriydi. Nargin Adası, I. Dünya Savaşı sırasında Türkiye ve Azerbaycan arasında trajik olaylara ev sahipliği yapmıştı. Doğu Anadolu'nun Ruslar tarafından işgali sırasında tutuklanan asker ve sivil adada esir olarak tutulmuştu.VECİHİ HÜRKUŞ DA ESİR TUTULDU Esirler açlık, yılan ısırması ve hapishane görevlilerinin işkenceleri nedeni ile yaşamlarını yitirmişti. Ayrıca, Türk pilot Vecihi Hürkuş da adada esir tutulanlardan idi ve yöre sakinlerinin yardımları ile kurtulmuştu.Kars Serhat Boyları Derneği Başkanı Muharrem Yıldız, Nargin adasının, Sarıkamış'tan gelen askerlerimizin hangi şartlarda yaşadığının ve akıbetinin ne olduğunun iyi bilinmediğini belirterek, "Sarıkamış törenlerine benzer ve Sarıkamış törenlerinin öncesinde ya da sonrasında yılda 1 kez de olsa bir anma töreni yapılmasını arzu ediyoruz. Geçen yıl Cumhurbaşkanımızdan bu adada şehitleri anma ile alakalı bir abide olması konusunda bir talebimiz de olmuştu. İnşallah Büyükelçimiz bu işe el koydu. Buraya bize benzer farklı grupların ve derneklerin geldiği olmuştu. Bu ziyaret devletin resmi olarak geldiği bir başlangıç bu çok önemli. Türkiye Cumhuriyeti devleti bu resmi ziyareti yaptı ve başlattı bundan sonra devam edecek" diye konuştu.

28 Mayıs 2017 Pazar

7 bin yıllık buğday. tohumu

Metin Öztürk, 4 yıl önce  Çamlı Mahallesi Ilıca Mevkisi'inde 10 dönüm arazi kiralayıp organik tarıma başladı. Arazide hiçbir zirai ilaç kullanmadan organik olarak domates, biber, patlıcan, bamya, börülce, fasulye, salatalık, kavun, karpuz, çilek, dut, yer fıstığı üretmeyi başardı. Yetiştirdiği ürünlerin bir kısmını tohum olarak ayırıp, geriye kalanları da hem kendisi tüketti ve hem de komşları ve dostlarına verdi.
KÜLTEPE'DEN MARMARİS'E
Üç yıl önce de, Kayseri Kültepe kazıları sırasında bulunan küplerden birinin içinden  ve arpa taneleri çıktığını duyan Metin Öztürk, bu tohumların peşine düştü.
Uzun uğraşlar sonunda, geçmişi 7 bin yıl öncesine dayanan ata yadigarı hakiki Anadolu buğdayı 'Siyez'den birkaç tohum alabildi. Bunları tarlasına ekip, çoğaltmak için kolları sıvadı. Üç yıl boyunca ekip, tek bir buğday tanesinden yüzlerce ürün elde eden Metin Öztürk bu yıl farklı bir yöntem denedi.
HER GÜN SULAMAK GEREKLİ
Metin Öztürk bu yıl tek bir Siyez buğday tanesini ayrı bir yere ekerek, her gün suladı. Her geçen gün diğerlerine oranla bu buğdayın çok daha fazla büyüdüğünü, tek buğday tanesinin topraktaki kökünden 20 ayrı sürgün kardeş ve çok sayıda başak çıktığını gördü. Bu buğday ile özel olarak ilgilendiğini kaydeden Öztürk şunları anlattı:
"Diğer ürünlerde olduğu gibi buğdayda da hiçbir kimyasal kullanmadan organik gübre, keçi gübresi, solucan ve yarasa gübresi kullandım. Normalde yağmur sularıyla kendi kendine büyüdüğünde bire 2- 3 bin verirken, özel olarak her gün sulama yöntemiyle bu buğday bire 8 bin verdi. Tane buğday, toprakta ortalama 20 kardeş sürgünle dışarıya çıktı. 2 metreyi geçen her sürgün üzerindeki başakların ise en az 40 taneden oluştuğunu gördüm. Bazı başaklar o kadar büyük oluyor ki, dalı dayanmadığından, aşağıya bile sarkıyor."
Metin Öztürk devlet desteği ve biraz daha bilgi donanımı ile bu buğdayın üretilmesi halinde Türkiye'nin buğday ihtiyacını bir iki yıl içinde karşılanabileceğini önemli miktarda ihraç bile yapılabileceğini sözlerine ekledi.
TARIM MÜDÜRÜ: YAKINDAN İZLİYORUZ
Marmaris İlçe Tarım Müdürü Ziraat Mühendisi Nejmettin Kaya, Metin Öztürk'ün büyük bir başarı elde ettiğini vurgulayarak şunları söyledi:
"Ülkemiz buğdayın anavatanı. Önce son yıllarda ülkemizde buğday ile ilgili yanlış tartışmaları açıklamakta yarar var. Ülkemizde GDO'lu buğday kesinlikle yok. Ülkemizde 14, 28 ve 42 kromozomlu buğdaylar var. Bunlar hiçbir zaman 49 veya 51 kromozomlu (Tek sayı kromozomların hatalı ayrılması sonucu oluşmuş genetik bozukluk) olmamıştır. Metin Öztürk beyin çalışmalarını yakından izliyoruz. Şu andaki durumu gerçekten çok iyi. Bu arkadaşımız bir gram bile ilaç kullanmıyor. Bundan sonraki durumunu da tespit etmek istiyoruz. Eğer başarı sürerse, ülkemiz adına gerçekten mükemmel olacak.
.

İnsan gibi davranmak,Cahide Sonku

Altan’la evlenmişim, Dormen Tiyatro’sunda çalışmaktayım. Ses Tiyatrosu’nun arka kapısı ( şimdilerde Ferhan Şensoy Tiyatrosu oldu) Abanoz’un (genelev sokağı) az ötesindeydi. Bu evler artık kapandı ama sokaktaki tüm kapıların üzerlerinde gözetleme delikleri hala duruyor.
Şakır, Şakır yağmur yağıyor; hani İngilizlerin gökten kedi köpek düşüyor dedikleri cinsten. Ben kulisteyim; oyun oynanıyor bir yandan. Eskiden Fransız Tiyatrosu olan Ses’te genelde yabancı dansözler oyun sonrası erkeklerle de buluşurlarmış. Hatta içlerinden biri, ‘’ Ayfer Hanım’ı görmek istiyorum’’ dediğinde, Ayfer Feray’ı çağırmıştık ama tanımadığı biriydi. Yani arka kapıyı dikkatlice açmak gerekiyordu.
Kapıyı araladım. Uzun, karmakarışık saçlı yüzünde derin hatları olan maksi bir etek giymiş, sırtında yerlere kadar uzanan yün şalıyla bir kadın duruyordu karşımda... Sırılsıklamdı... İçeri girmesini, kapının arasına ayağımı koyarak engelledim.
-Altan Erbulak’ı görmek istiyorum, dedi.
Hayli sinirlenmişti.
"Ben Altan’ın karısıyım, siz kimsiniz?" diye sordum.
Ben Cahide Sonku’yum.
Bayılacak gibi olup kapıyı ardına kadar açtım. Kendimi bir sinek gibi hissediyordum.
-Buyrun ablacım çok özür dilerim.
-İnsan gibi davranmak için adımı öğrenmen mi gerekliydi? Sen de oyunsusun, öyle mi?
Onu buyur ettikten sonra koşarak sahne katına çıkıp Altan’ı buldum. Perde arası olmuştu. Aşağıya indi; sarılıp öpüştüler.
-Altan’cım bana 1000 lira gerekiyor. Meyhaneye çok borçlandım.
-Ne demek , daha fazlasını getiririm.
-Sen ne biçim komiksin? Komikler, palyaçolar insan halinden anlar. Sadaka istemiyorum. Yeniden içebilmek için borcumu ödemek istiyorum.
Haldun Dormen de indi aşağıya. Gayet kibar ve mesafeli bir şekilde selamlaştı.
Eğer istersen birlikte çalışabiliriz, gibisinden bir şeyler geveledi.
Cahit Irgat ile evliyken, Haldun bey onlarla Küçük Sahne’de çalışmış.
Ben tiyatroyla vedalaştım; teşekkür ederim, dedi.
Kızı, ölümünden sonra tiyatrolarda oynanan Cahide Sonku uyarlama ya da denemelerini hoş karşılamamış, engel olmuştu. Son günlerde Fatoş Güney’e miras davası açan, Yılmaz Güney’in kızını da hem anlamak mümkün hem de kanımca oldukça zor.
Cahide abla çayını içti, etrafı süzdü, oyun resimlerine, duvardaki panoda asılı yeni oyun düzenlemelerine baktı.
-Hiç kimseyi tanımıyorum artık; eskiden bunca oyuncu yoktu. Hele kadın oyuncu hiç yoktu. Maşallah pıtrak gibi çoğalmışlar dedi.
Gözgöze gelmek için çırpındım bakmadı bir daha... Notumu vermişti.
Parayı alıp arka kapıya yöneldi. Dedim ki ;
-Cahide ablacım, Cahide Hoca, ... Ben kendimi çok kötü hissediyorum. İzin verirseniz ziyaretinize gelmek isterim. İnanın duyarsız biri değilim. Ama bu ayıbımı yaşadığım sürece unutmayacağım. Sizden öğrenebileceğim pek çok şeyim var. Gelebilir miyim?
- Senin insan olmak ya da iddia ettiğin gibi duyarlı olmak için pek çok fırın ekmek yemen gerekiyor. Ömrüm kifayet ederse ki hiç sanmıyorum; o zaman gelirsin. Önce insan sonra oyuncu olunmalıdır. Nice ünlü ve ne yazık ki iyi oyuncu, insanlık vasfını taşımaz. Kimi belli bir süre kimi de ölümüne dek...
Hızlı çıkıp gitti.

19 Mayıs 2017 Cuma

ipek böceği yetiştiriciliği ile 40 günde 15 bin lira kazanıyor

Antalya'nın Gazipaşa ilçesinde 8 yıldır ilkel şartlarda ipek böcekçiliği yapan çiftçi, Gazipaşa Kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının ipekböceği ile ilgili destekleri olduğunu duyunca başvuru yaptı. Başvurusu olumlu yanıtlanan Gültekin Demiral, 90 metkerake büyüklüğünde ipekböceği evindeki 2 kutuluk üretimini 5 kutuya çıkardı. Demiral ailesi tohumu devletten, hastalıkta bakımı devletten , alımı yine devlet tarafından yapılan ve sadece 40 gün süren üretim safhasından 15 bin TL gelir bekliyor.
 
Daha önce 1-2 kutu ile üretim yapan Demiral, aldığı destek ile yaklaşık 100 bin ipekböceğine tekamül eden 5 kutuluk tohum ile üretime başladı. Şu an üretimin son evresi olan koza örme aşamasında olan çalışmalardan 10 gün sonra yaklaşık 200-250 kilogram ipekböceği kozası elde edilecek. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının projesini duyup yararlanmak istediklerini ve başvurusunun olumlu sonuçlandığın söyleyen Gültekin Demiral , " Aldığımız destek ile bu ipekböceği evini yaptık. Daha sonra gördük ki Türkiye'nin en kapsamlı ipek böceği yetiştirilen yeri burasıymış. Biz 40 gün içinde 200-250 kg koza üretiyoruz. Bu da 15 bin liraya tekamül ediyor. Riski yok. Tohumları kooperatif devlet yoluyla getiriyor. Herhangi bir hastalık olduğunda bir telefonla gelip tedavi ediyorlar. Yetiştirdiğinde de satma sıkıntısı yok. Hazır olduğunda gelip kapında alıyorlar. Ödeme banka yoluyla yapılıyor. Kısa sürede 40 günde 15 bin lira bir gelir çok iyi. Önceki sistemde en fazla 5 bin lira yapabildik. Dut fidanlarımız tam büyümediği için 5 kutu yaptık. Bunu ilerde 10 kutu olarak yapmayı istiyoruz. Herkese tavsiye ederim" dedi.
 
Sırtında bebeğiyle sabah ilk işi ipek böceklerinin karnını doyurmak olan Gültekin Demiral'ın eşi Ayşe Demiral, ipekböceği üretiminin zevkli ve sera işlerine oranla daha zahmetsiz olduğunu söyledi. Parasının da diğer işlere oranla daha güzel olduğunu ifade eden Ayşe Demiral, "Kısa sürede elimize güzel para geçiyor. Eşime yardımcı oluyorum, evime katkı sağlıyorum. Bunları sonraya koyarsan aç kalıyorlar ve hastalanıyorlar. Önce bunlarla ilgileniyorum. Çocuğumu sırtıma alıp bu işleri yapabiliyorum. Allah devletten razı olsun" diye konuştu.
Demiral ailesinin yaptığı üretimi yerinde görmek isteyen Gazipaşa Kaymakamı Nurullah Kaya ise aileyi tebrik etti. Unutulmaya yüz tutmuş bir sektörün yeniden dirilmeye başlamasını görmenin mutluluğunu yaşadığını belirten Kaya, "40 günlük bir süreçte üreticimizin ciddi kazanım sağladığı bir sektör bu. Sosyal Yardımlaşma Vakfımız ile Gıda Tarım ve Hayvancılık İlçe Müdürlüğümüzün ortak yürüttüğü bu proje Türkiye'de tektir. Bu projenin ülkemize örnek olmasını ve çoğalmasını temenni ediyoruz" dedi.
 
Riski olmayan ve pazarı hazır olan bir sektör olan ipekböceği üretiminin ilçede yaygınlaşmaya başladığını dile getiren Kaya, 67 üreticinin 112.5 kutu ile toplamda 3 bin 200 kg üretim yaptığını belirtti. İçinde bulundukları tesisin tek başına 500 kilogram üretim yapma kapasitesi olduğunu ancak şu an yarı kapasiteyle faaliyet gösterdiğini söyleyen Kaya, "Devletlerimizin imkanlarıyla gelene yok demiyoruz. Üretim yapmak isteyen her bireye limit koymaksızın destek veriyoruz. 40 günde yaklaşık 15 binin üzerinde bir geliri elde edebilecek. Riski yok, ürünümü satamam diye bir kaygısı yok. Canlı bir sektör. Biz de görevimiz gereği mahallelerimizde her bireyimize anlatıyoruz. Her geçen gün davetimize icabet eden çayımızı içen vatandaş sayısı artıyor. Artacağına inanıyorum" şeklinde konuştu.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Atıl arazi yüzlerini güldürdü

İstanbul'da yaklaşık 18 yıl çalıştıktan sonra memleketleri Ordu'ya dönen Hülya ve Ümit Öz çifti, Altınordu ilçesi Terzili Mahallesi'ndeki evlerinin yakınındaki 900 metrekarelik fındıklık araziye sera kurmaya karar verdi.  Naylon çadır ve demir profillerle oluşturdukları serada 2015 yılında gül yetiştirmeye başlayan Öz çifti, atıl durumdaki arazilerini değerlendirmenin yanı sıra yıllık ortalama 50 bin liralık kazançla aile ekonomisine ciddi katkı sağladı.
2 çocuk annesi Hülya Öz, 900 metrekarelik alan üzerine kurdukları seraya Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğünün desteğiyle 6 bin kök fidanı diktiklerini belirterek yılın 12 ayı hasat yaptıklarını ve güllerin tanesini 50 kuruştan satışa sunduklarını söyledi. Seradan geçen yıl verim almaya başladıklarını aktaran Öz, geçen yıl 100 bin gül hasat ettiklerini ve mahsulden çok memnun olduklarını anlattı. Öz, bu sene şu ana kadar 20 bin gül hasat ettiklerini dile getirerek hedeflerinin geçen yıl olduğu gibi 100 bin rakamını yakalamak olduğunu ifade etti. Gelecek yıl ikinci serayı kurmayı amaçladıklarına işaret eden Öz, "Biz bu işi hiç bilmiyorduk ancak Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğümüzün uzman personeli sayesinde işin inceliklerini öğrendik. Kendilerine çok teşekkür ediyoruz. Bizi hiç yalnız bırakmadılar." dedi.
Arazisi müsait olan herkese böyle bir serayı kurmayı tavsiye eden Hülya Öz, "Özellikle ev hanımlarının rahatlıkla yapabileceği bir iş ancak düzenli ve disiplinle şekilde güllerin bakımını yapmak gerekiyor. Fındıktan daha karlı bir ürün olduğu gerçek ama fındıktan daha çok çalışmak gerek." diye konuştu.
Hülya Öz, işlerinin özel günlerde yoğunlaştığına işaret ederek önlerinde Anneler Günü olduğunu ve şu anda bunun yoğunluğunu yaşadıklarını sözlerine ekledi.
"Pazar sorunu yok"
Ümit Öz ise eşinin çiftçilik yapmayı çok istediğini, araştırmaları sonunda kesme çiçekçilikte karar kıldıklarını anlatarak geçen yıl ilk mahsulü aldıklarını, bu yıl da verimin çok iyi olduğunu söyledi.
Pazar sorunlarının kesinlikle olmadığına dikkati çeken Öz, "Ürettiğimiz gülleri rahatlıkla satabiliyoruz. Bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamıyoruz. Hem Ordu hem de il dışındaki toptancılara gül gönderiyoruz. Hatta daha fazla olsa bunu da satabilecek potansiyelimiz var." dedi.
Ümit Öz, günlerinin neredeyse tamamını gül serasında geçirdiklerini, eşiyle böyle bir alanda çalıştıkları için çok mutlu olduklarını belirtti.
"Ürün çeşitliliğinin artırılması gerekiyor"
Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürü Kemal Yılmaz ise Ordu'daki tarım alanlarının büyük bölümünde fındık yetiştirildiğini anımsatarak tek ürüne bağlı kalmanın belli riskleri beraberinde getirdiğini, bu riskleri azaltmak için ürün çeşitliliğin artırılmasına yönelik çalışmalar yapılması gerektiğini ifade etti.
Özellikle sahil alanlarda müsait arazilerde fındığın yanında üreticilere ek gelir sağlayacak ürünleri benimsetmeye çalıştıklarını anlatan Yılmaz, "Bunlardan biri de kesme çiçekçilik adı altında gül yetiştiriciliği. İlimizin iklimi gül yetiştiriciliğine oldukça uygun." dedi.
Yılmaz, Ordu'da kesme çiçekçiliğin daha da yaygınlaşması durumunda Rusya ve Gürcistan pazarına rahatlıkla girebileceklerini dile getirerek bunun için cesaretli üreticileri kesme çiçek yetiştirmeye davet ettiklerini, bu konuda kendilerine her türlü desteği sağlamaya hazır olduklarını kaydetti. AA