29 Kasım 2013 Cuma

Türkiye ambalajlı turşuyu sevdi.


Sektörün büyüklüğü 400 milyon TL’yi geçti. İhracat 150 milyon doları buldu. Büyük üreticiler, yeni yatırım hazırlıkları yapıyor. Avrupa’nın turşu merkezi olma yolundayız...
Turşunun hası nasıl yapılır? Limonla mı, yoksa sirkeyle mi? Bu soru insanın aklına hemen, Türk sinemasının klasikleri arasında yer alan, Adile Naşit ve Münir Özkul'un başrollerini paylaştığı "Neşeli Günler" filmini getiriyor. Bu doyumsuz filmdeki aile kavgasının sebebi turşunun yapılış şekliyle ilgiliydi. Peki kim haklı dersiniz? Sirke diyen Adile Naşit mi, limon diyen Münir Özkul mu? Bu soruyu halk arasında sorsak muhtemelen limon diyenler çoğunlukta olacaktır. Ancak işin ticari boyutunda sirkeli turşular tercih ediliyor. Turşu üreticileri ağırlıklı olarak sirkeyi tercih ediyor…

Önümüz kış. Turşular kuruldu ama henüz sofralara çıkarılacak kadar keskinleşmedi. Fırsattan istifade kış sofralarının vazgeçilmezi arasında yer alan turşunun pazarını masaya yatıralım istedik. Turşuyu ülke olarak çok seviyoruz. Birçoğumuzun evinde büyüklerimizden öğrendiğimiz usulle turşu yapma adeti hala sürüyor. Ancak çalışan kadın sayısı arttıkça evde turşu kurma yeteneği de terk ediliyor. Bugün bu ihtiyaca cevap vermek için çok sayıda markalı turşucu üretim yapıyor. Bu alanda yerli yabancı bir dizi firma büyük yatırımlar yapıyor. Turşu üreticileri 10 binlerce çiftçiyle sözleşmeli çalışarak tarım sektörüne önemli katkıda bulunuyor.

Sektörde üretim küçük turşu dükkanlarından sanayi tipi üretime kadar geniş bir yelpazede yapılıyor. Sadece sokak arasında değil, halk pazarlarında da açıkta turşu satışı çok yaygın. Bu nedenle turşu sektörüyle ilgili resmi üretim rakamlarına ulaşmak neredeyse imkansız. Sadece ambalajlı, markalı üretimle ilgili bilgiler kayıtlı. Sanayicilerin yaptığı araştırmaya göre, yıllık ambalajlı turşu tüketimi yaklaşık 36 bin ton düzeyinde. Bunun maddi karşılığı ise 60 milyon TL. Yıllık kavanozlu turşu ihracatı ise 150 milyon doları aşıyor. Bu rakamlardan, toplam ambalajlı
üretimin 400 milyon TL'ye dayandığını hesaplamak mümkün. Büyük markaların üretimlerinin yüzde 60'ı ihracata gidiyor.


100 MİLYON TL CİRO HEDEFİ

Turşu piyasasının önemli aktörlerinden biri Euro Gıda, bu yılın haziran ayında İzmir Kemalpaşa'da 17 milyon euro'luk fabrikasında üretime start verdi. 44 bin metrekare kapalı alana sahip olan fabrika, kendi sektöründe Türkiye'nin en büyüğü. 650 kişiyi istihdam eden Euro Gıda, 2 bin 500 çiftçiyle de kontrat imzalamış. Euro Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Önen, Melis markasıyla hem iç piyasada hem de ihracatta iddialı olduklarını söylüyor.

İngiltere'de Kipa raflarında Melis markasıyla satış yaptıklarını söyleyen Haluk Önen, 10 Avrupa ülkesinde de yaygın satış ağları olduğu bilgisini veriyor. 2013 yılında 100 milyon TL ciro hedeflediklerini söyleyen Önen, "Bu yıl yüzde 15 büyüme hedefliyoruz. 

Toplam ciromuzun yüzde 60'ı ihracattan, yüzde 40'ı iç piyasadan gelecek. Gelecek yıl da yüzde 15-20 arasında büyüme hedefimiz var. İhtiyaca göre yeni yatırımlarımız olacak" diyor. Melis markasını Avrupa'da bilinir bir marka haline getirmek için çalıştıklarını söyleyen Önen, "Amerika ve Japonya pazarına girmek için çalışmalar yapıyoruz. 2014 yılında Amerikalılara da Türk turşusu yedirmek istiyoruz" diyor. Haluk Önen'in verdiği bilgiye göre, Euro Gıda 15 çeşit turşu üretiyor. 


86 YILLIK MARKA RİFAT MİNARE

Türkiye'de turşunun ticari öncüsü kim sorusunun yanıtı, Rıfat Minare olacaktır. Yunanistan'ın Laros kentinde 1899 yılında doğan Rifat Minare, Birinci Dünya Savaşı sonrasında mübadil olarak Bursa Gemlik'e gelmiş. Bir süre sonra erkek kardeşleriyle ortak Minarezadeler adıyla şirket kurarak turşu üretmeye başlamış. Sonraki yıllarda kardeşleri şirketten ayrılınca firma ismi 1927 yılında "Rifat Minare Konserve Fabrikası" olarak değiştirilmiş.Türkiye'nin en eski turşu firması olan Rifat Minare, getirdiği kornişon salatalık tohumlarını köylülere dağıtarak üretim yaptırmış. Gedelek'te başlayan kornişon salatalık üretimi Afyon, İzmir Ödemiş, Bursa, Balıkesir, Ankara gibi şehirlere yayılmış. Kornişon türü turşu salatalığını da Türkiye'ye Rifat Minare getirmiş. Bugün şirketin başında ikinci ve üçüncü kuşak temsilciler bulunuyor.

Rifat Minare Konserve Fabrikası Yönetim Kurulu Başkanı Adem Minare, turşu sektöründe öncü bir aile olduklarını söylüyor. Bugün üretimlerinin ağırlık noktasını konserve üretiminin oluşturduğunu söyleyen Adem Minare, Türkiye'nin ilk enginar konservesini de kendilerinin yaptığını söylüyor. Minare, "Biz turşu üretimini Gedelek'te kurulu Berrak markasına yaptırıyoruz. Biz de onlara konserve üretimi yapıyoruz. Turşuyu artık dışarıda ürettiriyoruz" diyor. Marka, turşu yapımında sirkeyi tercih ediyor. Minare, "Limonla baş etmek büyük üretim miktarı söz konusu olduğu için zor. Asit dengesini korumak için sirkeyi tercih ediyoruz" diyor. 

Türkiye'de yabancı sermayeli şirketler de turşu yatırımı yapıyor. Bunlardan biri de Alman turşu devi Kühne. Mart ayında İzmir'de 10 milyon TL'lik yatırımını faaliyete geçiren Kühne, Türkiye'de 71 milyon TL ciro yapıyor. Firmanın yıllık üretimi 18 bin 900 ton seviyesinde. Kühne, İzmir fabrikasında 15 çeşit turşu üretiyor. Üretimde kullandığı malzemelerin yüzde 60'ını sözleşmeli üreticilerden, geri kalanını ise piyasadan temin ediyor.


TURŞUDAN ZENGİN OLAN KÖY

Turşu denince ilk akla gelen yer hiç kuşkusuz Bursa'nın Gedelek Köyüdür. Köylülere turşuculuğu öğreten de Rifat Minare'dir. Köy sakinleri 1930-1950 yılları arasında Rifat Minare için kornişon salatalık üretimi yapmışlar. Köyün bugünkü muhtarı Osman Tırak'ın babası Raşit Tırak 1948 yılında Rifat Minare fabrikasına işçi olarak girmiş. İki yıl sonra da fabrikadan ayrılmış. Gedelek'te kornişon turşuluk salata üretimine devam ederken bir yandan kendisi de turşu üretmeye başlamış. Ürettiklerine talep yüksek olunca, komşuları da turşu üretimine başlamış. 

Özetle, Gedelek Köyü'nün turşuculuk tarihi 1950'lerde başlamış. Evlerde başlayan üretim, 1980 yılına gelindiğinde izinli ruhsatlı işletmelerde yapılır hale gelmiş. 460 haneli köyde bin 800 kişi yaşıyor. Köyde işsiz olmadığı gibi civar köylerden çalışmaya gelenler de oluyor. Köyde bugün 48 adet ruhsatlı turşu üreticisi bulunuyor. Gedelek'ten Türkiye çapında markalar da çıkmış. Berrak, Yaman, Topbaş, Gözde Murat gibi öne çıkan markalar var. 48 işletmenin
tümünün kendi markaları olduğunu belirtelim. Gedelek turşuları hem iç piyasada market zincirlerinde satılıyor hem de ihracatla dünyanın birçok ülkesine ulaşıyor.

Gedelek Köyü muhtarı Osman Tırak, köyde 20 çeşit sebzeden 50 çeşit turşu üretildiğini söylüyor. Osman Tırak, şu bilgileri veriyor: "Gedelek Türkiye'nin örnek köylerinden biridir. Gelir seviyesi en yüksek köylerindendir. Bizim geçmişteki işimiz zeytin idi. Bugün turşu ve salatalık üretimi zeytini geçti. Gedelek turşusunu diğerlerinden ayıran özelliği suyudur. Diğer bölgelerde üretilen turşularda kıtırlık sağlasın diye katkı maddeleri kullanılır. Bizde ise Allah vergisi bir suyumuz var. Suyun kireç oranı yüksek. Hiçbir katkı kullanmadan turşularımız kıtır kıtır oluyor. Tadı da bu nedenle diğerlerinden ayrılıyor. Yöremizde turşu üretiminde limon da kullanılır ama ağırlıklı olarak sirke tercih ediliyor." 

Turşusuyla ünlü Gedelek'ten çıkan markalardan biri de Zey-Tur-San Gıda'ya ait Berrak Turşuları. Marka 1983 yılından bu yana faaliyet gösteriyor. 2 bin metrekare alanda kurulu olan firma, 2013 yılı ortasında 12 bin metrekare
kapalı alana sahip yeni fabrikasına taşınmış. Yılda 7 bin 500 ton sebze işleyen tesisin yıllık turşu üretimi 9 bin ton. Zey-Tur-San Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Turgay Tüfekçioğlu, üretimde kullandıkları sebzelerin yüzde 40'ını kendi seralarında ürettiklerini vurguluyor. Geri kalan kısmı ise Bursa, Afyon, Balıkesir, Çanakkale bölgelerinden temin ediyor. Tüfekçioğlu, ilk pastörize turşuyu ürettiklerini vurguluyor. Berrak ağırlıklı olarak salatalık, karışık, biber, acı biber, biberiye, jalapeño, pancar, sarımsak, soğan, lahana, mısır, kapari, yaprak turşu üretimi yapıyor.

Penguen markası turşu pazarında sekiz çeşidiyle yer alıyor. Bursa'da 75 bin metrekarelik fabrikada yılda 15 bin ton turşu üreten Penguen Gıda, üretimin yüzde 80'ini Avrupa Birliği ülkelerine ihraç ediyor. Ürün yelpazesini tüketici beklentileri doğrultusunda çeşitlendirdiklerini söyleyen Penguen Gıda Genel Müdürü Aykan Sözüçetin, "Son olarak
acılı kornişon turşuyu iç pazara sunduk. İhracat için ballı turşu üretiyoruz. Geçen yıl 500 bin kavanoz ballı turşu göndermiştik, bu yılki ihracatımız 5 milyon kavanoz oldu" diyor. Turşu üretiminde sirkeyi tercih eden Penguen, üretimde kullandığı sebzeleri 10 bine yakın çiftçiye sözleşmeli olarak ürettiriyor. Sebzeler, Güney Marmara ve İç Ege'de yetişiyor. Sözüçetin, iç pazar talebinde ciddi bir ivme olduğunu belirterek, 2013 yılını yüzde 15 büyüme ile kapatacaklarını söylüyor. 


ÇEŞİT ÇOK

Turşu üretiminde 20 çeşit sebze kullanılıyor. Kornişon salatalık turşusu ise en çok tercih edilenlerden biri. Beş boy olan turşu salatalığının en küçüğüne kornişon deniyor. En çok kornişon satılıyor gibi görünse de ciroda aslan payını karışık turşu oluşturuyor. Salatalık, biber, domates, lahana, acur, kelek, havuç, fasulye, kırmızı biber, patlıcan, pancar turşuda en çok tercih edilen sebzelerin başında geliyor. Peki bu sebzeler nerelerden geliyor? Kornişon salatalık Gedelek, Bursa Yenişehir, İzmir Ödemiş, Afyon, Balıkesir'den geliyor. Lahana ise Afyon ve Bursa Yenişehir menşeli. Domates Karacabey'den, pancar Afyon'dan, acı biber Çanakkale Biga, Balıkesir, tatlı biber Bursa Orhangazi ve Yenişehir'den temin ediliyor.

Tanınmış turşu markaları
Ankara Çubuk
Berrak
Bursa Gedelek
Frigo Pak
Gözde Murat
Kemal Kükrer
Kühne
Melis
Penguen
Rifat Minare
Toptaşı
Ünal
Yaman
Zavrak

Kornişon salatalık turşusu nasıl yapılır?

Bir litrelik kavanoz için malzemeler: 1 kilo kornişon salatalık, su (mümkünse kaynak suyu), 4-5 çorba kaşığı kaya tuzu, 1 çorba kaşığı toz şeker, 10 diş sarımsak, 2 çay bardağı sirke, 10-12 al maydanoz. 

Yapılışı: Taze, sert yapılı, küçük boy ve aynı kalınlıktaki salatalıklar kullanın. En uygun çesit "kornişon"dur. İçlerinde ezik, çürük ve küflü olanları ayırın; üzerlerindeki çamur, toprak v.b. kirleri yıkayın. Salatalıkları kavanoza doldurun. Tuzunu üzerine ilave edin, sarımsaklarını kavanoza yerleştirin.Sirkeyi içine boşaltın. Suyunu salatalıkların tümü salamuranın içinde kalacak şekilde ilave edin. Maydanozu kapak yapın ve kavanozun kapağını kapatın. Tezgah üzerinde, düz bir zeminde iki gün bekletin, suyu azalacaktır, üzerine biraz daha su ilave edin. Kapağını sıkıca kapatıp, serin bir yerde dört beş hafta bekletin.

Kaynak: İDRİZ ÇOKAL - PARA

Aflatoksin kabusuna son


Yediğimiz birçok kurutulmuş gıda maddesinde olma riski bulunan ve ihracatta sanayiciyi gümrük kapılarında zora sokan zehirli küf mantarı aflatoksin, Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) bilim adamlarının çalışmasıyla artık kabus olmaktan çıktı. Bilim adamları, Türkiye'de bir ilke imza atarak, aflatoksin (zehirli küf mantarı) ayrıştırma makinesi icat etti.
İhracatçı firmalar ve ülkelerin ekonomilerine darbe vuran aflatoksinin tespit edilebilmesi için yıllarca pek çok çözüm yoluna başvurulduğu biliniyor. Hatta bazı firmalar, ürünlerinde aflatoksin olup olmadığını anlayabilmek için kurdukları büyük tezgahlarda yüzlerce insan çalıştırıp UV ışınları altında elle ayrıştırma yöntemine giderek zaman ve işgücü kaybına uğruyordu.

Ancak bu zehir, Çukurova Üniversitesi bilim adamlarının icat ettiği 'Aflatoksin Ayrıştırma Makinesi' sayesinde artık kabus olmakta çıktı. Çünkü bir üründe zehir olup olmadığı bu makine sayesinde hemen anlaşılıyor ve hastalıklı ürünler ayrıştırılabiliyor. ÇÜ Ziraat Fakültesi Tarım Makineleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emin Güzel'in başkanlığında oluşan ekip tarafından hayata geçirilen projeye Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve Akyürek Teknoloji Firması da destek veriyor.

Önemli bir buluşa imza atan ekipten Prof. Dr. Emin Güzel, aflatoksinli ürünlerin ayrıştırılması için günümüzde yoğun işgücü gerektiren geleneksel yöntemler kullanıldığını belirterek, "İşçiler karanlık bir odaya kurulan UV lambalı tezgahlarda günde 8-12 saat arasında ayakta çalışarak bantlardan geçen ürünlerde aflatoksin olup olmadığını tespit etmeye çalışıyor. El yordamıyla yapılan bu ayırma tekniği çalışma verimini düşürdüğü gibi, uzun süre ışığa maruz kalan işçilerin sağlığını olumsuz etkiliyor. Ayrıca yorgunluğun yarattığı dikkat dağınıklığına bağlı olarak da ayrılması gereken hastalıklı ürünler gözden kaçabiliyor. Zehirli ürünlerin gözden kaçmaması, daha seri ayrıştırma yapılması ve insan gücünün az kullanılacağı UV ışık esaslı ayrıştırma makinesi geliştirdik. Bu makine sayesinde birçok olumsuz koşul ortadan kalkacak" dedi.

AFLATOKSİN KANSERE NEDEN OLUYOR

Kuru gıda ürünlerin güneş ve hava temasıyla oluşan aflatoksinin başta kanser olmak üzere birçok tehlikeli hastalığa neden olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Güzel, Türkiye'de 'ilk' olma özelliği taşıyan 'Aflatoksinli Ürün Ayrıştırma Makinesi' sayesinde bu hastalıkların önüne geçilebileceğini ifade etti.

Prof. Dr. Emin Güzel ile birlikte çalışan ve tez konusu olarak 2009 yılında projeye başlayan tez öğrencisi Dr. Barış Özlüoymak, kamera sistemleri ve yazılımlarla geliştirdikleri bu çalışma sonucunda gümrük kapılarından dönen aflotoksinli ürünlerin ortadan kalkacağını belirtti.

Patent aşaması sürecinde olan makinenin çalışma prensibiyle ilgili de bilgi veren Dr. Barış Özlüoymak, "Aflatoksin Ayrıştırma Makinesi, gelişmiş kameralar, görüntü işleme, otomasyon yazılımları, pnömatik ayırma ünitesi ve ürünün taşındığı bant sisteminden oluşuyor. Oluşturduğumuz sistemle, UV ışıklı bant üzerinde uygun hızda ilerleyen ürünler arasından aflatoksin tespit edilirse cihazın ayrıştırma kolu devreye girerek ürün banttan uzaklaştırılıyor. Böylece hata yapma oranınız sıfıra inmiş oluyor" diye konuştu

27 Kasım 2013 Çarşamba

Sükrü Saracoglu kimdir?




Şükrü Saraçoğlu ismini daha çok Fenerbahçe'nin ünlü stadından dolayı hatırlarız. Bir süre Fenerbahçe spor kulübünün başkanlığını yapan bu zatın ismi başkan Aziz Yıldırım tarafından stada verilmiş. Bunun haricinde-umumiyetle- hakkında pek bir şey bilmeyiz.

Hâlbuki bu memlekette yirminci yüzyılın ilk yarısında başbakanlık yapmış ve değişik bakanlıklarda bulunmuş olan Mehmed Şükrü Saraçoğlu(1887 Ödemiş, 1953 İstanbul) imanını kaybetmiş nesillerin ibretlik bir belgesidir. (Özgeçmişi hakkında bkz; Büyük Larousse, cilt; 20, Milliyet Gazetecilik A.Ş, İst. 1986)


1923'de milletvekili olan Saraçoğlu, CHP ideolojisine gönülden inanmış eski bir ittihatçı olarak çeşitli makamlara yükselmiş, 1950'de CHP'nin yenilgisinden sonra siyasi hayattan çekilmiştir.

Kendisi –devrin pek çok CHP'li diğer simaları gibi- dine hayat hakkı tanımayan, baskıcı, dayatmacı laiklik anlayışını benimsemiştir. Öyle ki, merhum Eşref Edip Fergan'ın Kara Kitap adlı eserinde(s: 52) yazdığına göre; "Otuz sene daha işi böyle sürdürebilirsek, din meselesini tamamen bertaraf etmiş oluruz" demiştir.

Yine Fergan'ın belirttiğine göre, Millet meclisi kürsüsünden "din zehirdir!" diyebilecek kadar cüret ve küstahlıkta bulunabilmiştir. (Fergan, a.g.e. s: 44) Üstad Bediüzzaman da onun bu saçmalamasından bir vesileyle şöyle bahsetmektedir; "Dine ve terbiye-i Muhammediyeye zehir diyen Saraçoğlu'nu bırakıp, hakikat-ı Kur'aniyeyi güneş gibi gösteren ve nev'-i beşerin yaralarına tam tiryak olduğunu isbat eden Siracünnur ile münakaşa ederek, Nur'un o mecmuasının âhirine ilhak edilen bir risalede zayıf hadîslerin tevilleri var diye, o mecmuanın müsaderesine yardım etmek çıkmaz mı?" (Şualar s: 404 )

Şükrü Saraçoğlu'nun dili, İnsanlığın İftihar tablosuna söz söyleyebilecek kadar uzundu. Yine merhum Eşref Edip beyin nakline göre, Meclis kürsüsünden Celal Bayar'a şöyle hitap etmişti; "Şuna emin olunuz ki, memlekete kızıl tehlike bu sefer Muhammed'in bayrağı altında sokulacaktır."(Fergan, a.g. e. s:55)

Eşref Edip Bey onun din düşmanlığını şu ifadeleriyle resmeder; "CHP'nin ünlü başvekili, işte böyle din düşmanı bir zattı. CHP'nin din aleyhtarı bozuk zihniyet ideolojisini tastamam temsil ediyordu. Saraçoğlu'nun din aleyhtarlığı taassup içerisinde idi. O "kendisinin din aleyhtarlığının taassup derecesinde olduğunu" söylemekle iftihar eden bir zattı."(Fergan, a.g. e. s. 55-56)

Yakın tarihimizin canlı şahitlerinden, şu anda 86 yaşında olan Hafız Enver Gâlip Ceylan Hocaefendi, bu zatın ölümüyle alakalı şu enteresan hatırayı bendenize anlatmıştır, ibret nazarlarınıza arz ediyorum; " Saraçoğlu diye bir herif vardı. Bu adam hastaymış. Nişantaşı'nda oturuyormuş. Bir gün biz Şişli Camiinde müezzin arkadaşlarla otururken bir kadın geldi. "Rica ediyorum, bir hafız efendi istiyorum. Çok ağır vaziyette bir hastamız var, başında Yasin okumasını istiyoruz" dedi.

Bizim birader Mehmet Ali de o sırada beni ziyarete gelmişti. Kendisi hafızdır. Şu an Ankara'da oturuyor. Müezzin arkadaşlardan Tahsin Efendi ona; "Mehmed Ali sen git de, biz vazifeliyiz, buradan ayrılamayız" dedi. Kadına söyleyince o da "buyursun" dedi. Mehmed Ali gitti.

Çok kalmadı, geri döndü. Biz ne olduğunu sorduk. "Adam öldü" dedi ve şunları anlattı; "Ben ömrümde böyle bir şey görmedim. Adamın öyle korkunç, simsiyah, kömür gibi bir suratı var ki, bakılamıyor. Öyle bir ızdırap içinde, öyle bir bağırıyordu ki, heyecandan ben bir şey okuyamadım. Biz içeri girdikten beş dakika sonra öldü.

Daha sonra aşağıya indim. Kapıcı "Hafız Efendi, yoksa öldü mü" diye sordu. "Evet" dedim. Bunun üzerine ellerini açarak "Hey ya Rabbi, bu apartman kurtuldu ya. İğneler vuruluyor, ilaçlar veriliyor, ama adam sabahlara kadar danalar gibi bağırıyor. Kimse uyku uyuyamaz oldu" dedi.

"Kim bu adam?" diye sordum. "Aaa..Okumaya geliyorsun, kim olduğunu bilmiyor musun? Bu meşhur Şükrü Saraçoğlu" dedi.

Mehmed Ali gelip bunu bize anlatınca, cami imamımız Cevdet Soydanses(meşhur Hafız Sami Efendi'nin yeğeni) hoca dedi ki; "Çocuklar, büyük bir ibret bu. Bakın, tabiri caizse, Allahu Teâlâ kendisine isyan eden Firavun'un, Nemrud'un ve sairenin cezasını ahirete bırakır. Ama Peygambere (aleyhissalatu vesselam) dil uzatanı dünyada rezil etmeden, dünyada azabını göstermeden, ibret için öldürmez. Tabirimi hoş görün-Hâşâ-Allahu Teâlâ Peygamberine karşı çok kıskançtır. Rasulullah'a (Sallalahu aleyhi ve sellem) dokunanı hiç affetmez. Evvela azabı burada başlar. Rasulullah'a dil uzatan böyle inlemeden ölmez. Bunlar tecrübelerle sabittir" dedi, gözleri yaşardı." 

26 Kasım 2013 Salı

TUSKON'un düzenlediği 19. Türkiye – Dünya Ticaret Köprüsü


TUSKON'un düzenlediği 19. Türkiye – Dünya Ticaret Köprüsü'nün ikinci günü ikili görüşmeleriyle devam etti. 130 ülkeden gelen yabancı iş insanları, Türkiye'den milyon dolarlık alımlar yaptı.
Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu'nun (TUSKON) düzenlediği, Ekonomi Bakanlığı koordinasyonunda ve Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) desteğiyle tarım ve gıda sektörlerine yönelik 'Türkiye-Dünya Ticaret Köprüsü 2013' programı tüm hızıyla sürüyor. 130 ülkeden 1.450 iş insanı, Türkiye'den 1.500 iş insanı ile bir bugün ikili iş görüşmeleri gerçekleştirdi. Yaklaşık 25 bin görüşmenin yapıldığı organizasyonda yabancı iş adamları Türkiye'den milyon dolarlık alımlar yaptı. Senegal'in medya devi D-Media, Türk dizisi satın almak için görüşmelere başladı.
'TÜRK DİZİLERİ BİZİM KÜLTÜRÜMÜZE DAHA UYGUN'
Senegal'in en büyük medya gruplarından D - Media'nın CEO'su Bougane Gueye, Türkiye'de olmaktan ötürü mutlu olduğunu söyledi ve şunları söyledi: Türkiye'de daha önce bulundum ama TUSKON'un bu organizasyonuna ilk kez katılıyorum. Bugün iyi ki katılmışım diyorum. Burada dünyanın her bölgesinden iş insanı ile tanışıp ticaret yapma imkânınız oluyor. Biz, Senegal'in en büyük medya gruplarından biriyiz. Senegal'de diziler oldukça popüler. Biz, bugüne kadar Güney Amerika'dan dizi ithal ediyorduk. Ancak şunu söylemeliyim ki Güney Amerika kültürü ile bizim kültürümüz pek uyuşmuyor. Türk dizilerinin küresel başarısı bugün herkes tarafından bilinen bir gerçek. Ben de, Türkiye'den bazı firmalarla dizi satın alma konusunda görüşmeler gerçekleştiriyorum. Çok az bir zaman sonra Senegal'de Türk dizileri bizim ekranlarımızdaki yerini alacak.'
ZULU KRALI'NIN OĞLU 10 MİLYON LİRALIK MAL ALMAYA GELDİ
Güney Afrika Cumhuriyeti sınırları içinde krallık olarak bulunan 7 milyon nüfuslu Zulu bölgesinin kralının oğlu Thokozani Zulu ile Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Gautang Eyaleti Başbakanı'nın yeğeni Leoroy Sidembe de TUSKON Türkiye – Dünya Ticaret Köprüsü'ne katılan isimler arasındaydı. Ortak iş yapan iki önemli isim, 300 çalışanlı İmagination Motor Clinic adlı firmaları için 10 milyon liralık mal alımı yapmayı hedefliyorlar. Bu iki isim ayrıca, Türk firması Tatlı Bereket'e ait olan Chicken House zincirleri için franchaise anlaşması yaptılar. Thokozani Zulu, ' Para her zaman lazım ancak bizim asıl amacımız ülkemizdeki insanlarımıza iş imkânları yaratmak. Türkiye ve Güney Afrika birbirine benzer ülkeler. Türk insanlarının dürüstlüğüne güvendik ve TUSKON sayesinde onlarla tanıştık' dedi.
1 MİLYON DOLARLIK UN ALDI
TUSKON Türkiye – Dünya Ticaret Köprüsü'nde ikili iş görüşmeleri milyon dolarlık ticaret anlaşmalarının yapılmasına zemin hazırlıyor. Paraguay'da ekmek üretimi yapan DVC firmasının Yönetim Kurulu Başkanı Daniel Villacorta, ' Bu benim ticaret köprülerine ikinci katılışım. Burada, Türkiye'deki müthiş ticaret potansiyeli yakından görme şansım oluyor. Ben hammaddemi Türkiye'den satın almak istiyorum. Bu gelişimde yaptığım görüşmelerde 1 milyon dolarlık un alımı yaptım. Bu, 100 konteynerden fazla un anlamına geliyor. Ben, Türkiye ile ticaretimi daha da geliştirmek istiyorum. TUSKON'un ticaret köprüleri, bunun için en uygun zemini hazırlıyor' dedi.
'AFRİKA'NIN TÜRKİYE'YE İHTİYACI VAR'
Fildişi Sahiller'nin büyük tekstil firmalarından olan Maxıtrade Sarl'ın CEO'su Moctar Chafi ise, Türkiye'den iki yıldır mal alımı yaptığı söyledi ve şöyle devam etti: ' Ben Türkiye ile 2 yıldır ticari ilişkiler yürütüyorum. Her ay Mersin'den mal çekiyorum. Bu organizasyonda Türk firmalarıyla çok samimi ilişkiler geliştirdik. Bu bir süreç. Gelecek yıl şirket olarak tekstil dışındaki sektörlerde de faaliyet göstermek istiyoruz. Türkiye'yi ve Türk insanını çok seviyorum. TUSKON'un bu organizasyonunun bir eşi daha dünyada yok. Afrika'nın Türkiye'ye ihtiyacı var.'

Türkiye'ye milyar dolarlık imza


Son yıllarda Japonya - Türkiye ilişkilerinde yaşanan olumlu gelişmelerin yansımalarının en belirgin göstergesi de Japon firmalarının Türkiye'de yaptığı yatırımlar ve üstlendikleri projelerde kendini gösterdi.
Japon firmaları 2013 yılında satın alma, ortaklık ve doğrudan yatırım için yaklaşık olarak 1,5 milyar dolarlık imza attı. Bununla birlikte Türkiye'nin hayata geçirdiği Marmaray, Körfez Geçişi Köprüsü ve 2. nükleer santral gibi stratejik ve milyar dolarlık projelere de Japon firmaları katkı sağladı ya da sağlayacak. 2013 yılında Japon firmalarının yatırımlarına bakıldığında iki lastik üretici firmanın yatırımları dikkati çekti. Japon Sumitomo Rubber İndustries firması Çankırı'da 2015 yılında tamamlanması planlanan yerli bir ortak ile 516 milyon dolara mal olması ve 2015 te üretime başlaması beklenen bir lastik firması yatırımına başladı. Yine Türkiye'de lastik üretimi yapan Brisa'da Aksaray'a 300 milyon dolar tutarında ilave lastik fabrikası yatırımı yapacağını açıkladı.
TÜRKİYE VE JAPONYA ARASINDAKİ ORTAKLIKLAR ARTIYOR
Bununla birlikte geçen ay açıklanan dikkati çeken ortaklıkta ise Japon Panasonic firması anahtar ve priz sektöründe faaliyet gösteren Türk firması VİKO ile ortaklık yaptığını duyurdu. Firma, duyurusunda ortaklığın finansal boyutu ile ilgili ilgili rakam açıklamasa da büyükelçilik tarafından açıklanan rakamın 460 milyon dolar olduğu ifade edildi. Bu sene önemli bir yatırım da bankacılık sektörüne yapıldı. The Bank of Tokyo-Mitsubishi UFJ, BDDK'dan, 300 milyon dolar sermayeli banka kurma izni aldı. Japon ve Türk firmaları arasında gerçekleşen diğer bir ortaklık da sos üreticisi Türk firması Kemal Kükrer ile konusunda dünyanın en büyük gıda şirketleri arasında yer alan AJINOMOTO arasında gerçekleşti. AJINOMOTO, 60 milyon TL'ye Kükrer AŞ'ye yüzde 50 ortak oldu.

21 Kasım 2013 Perşembe

Ser eksenleri ve politikalari

Suriye'deki iç savaş, kimyasal silahlar, enkaza dönen şehirler, muhalifler, Cenevre görüşmeleri, düşürülen helikopter, sınırdaki binlerce sığınmacı, kaçakçılar, Ankara'nın kararlılığı...
Hepsi konuştuğumuz konular!
Hepsinin de arkasında IRAK politikası var!
Türkiye tohumu dışarıda atılan resmi ideolojiyi bir kenara atıp bölge ile ilgilenmeye başladıktan sonra ortalık toz duman oldu!
Ankara'daki makas değişikliği İngiliz-
Musevi 
ittifakını sinir krizlerine soktu!
Defalarca yazdığım gibi GEZİ bu bloğun işiydi! Amaç, başka bahanelerle sahneye çıkıp Türkiye'nin istikametini saptırmaktı! YERLİ maske takanlarla üzerlerimize geldikleri için arka planı çok kişi ıskaladı! Zaten böyle yaparlardı!
İçeridekilerin onların adamı olduğunu bilmezdik! Birçoğu emanetçiydi ama biz ZENGİN zannederdik...
Rothschild, Rockefeller, Warburg, Morgan, Oppenheimer gibi dev Musevi aileler dünya üzerindeki varlıkların çoğunun sahibidir...
Merkezleri Londra'dır!
Ama sakın oraya sıkışıp kaldıklarını sanmayın! Dünyanın her yerinde varlar!
MADENLER ve özellikle ALTIN bunların elinde! Rothschildler altını kimseye bırakmadı, bırakmaz!
Dünyadaki 10 gram altının 7 gramını bunlar çıkarır! Altın çıkarmak önemli bir iştir ancak yetmez! Altında üretim, rafinasyon, ticaret ve stokçuluk çok ama çok önemlidir! Dördünü birden yapan tek şirket NEWMONT'dur! O daRothschildler'indir! Bu nedenle 3 gramı çıkaranlar da bu şirkete muhtaçtır!
Bu şirket şaşkınlık verecek kadar gizemli kurallarla yönetilir! Maden devi olan Rio Tinto'da görev yapmayan hiç kimse buraya alınıp yönetici yapılmaz!
Rio Tinto'yu belki bizler pek bilmeyiz ama Çin'i ayakta tutan şirkettir! Dünya üzerindeki DEMİR ve ÇELİK'i Çin'e yağdırır!
Eğer Rio Tinto olmasa Çin, bırakın Amerika ile rekabet etmeyi tencere bile yapamaz!Bu aileler sadece yer altı zenginlikleriyle ilgilenmiyorlar tabii ki!
Bankacılık, Sigortacılık, Yatırım fonları, Emeklilik fonları, Hizmet bedeli tahsilatı (su, hava gazı, elektrik, telefon tahsilatı), Milli ve özel piyangolar, At yarışları, spor faaliyetleri, Aracı kurumlar, v.s. başta olmak üzere insanların para ile buluştuğu ya da nakit paranın döndüğü meşru-gayri meşru her yerde bunlar var! Bu paralarla da firmaları satın alır piyasalara yön verirler! İngiliz-Musevi ortaklığı o kadar büyüktür ki görülmez!
Parçalardan bütünü göremediğimiz bu gizli imparatorluğun en hassas olduğu yer Türkiye'dir! Çünkü bu aileler ENERJİkonusunda çok hassastır! Anavatanları olan AVRUPA'nın petrol ve gazdan uzak olmasını istemezler! Bu nedenle bizi resmi ideoloji ile yapay TÜRKÇÜLÜK ile içe kapatırken, Araplar'ı da MİLLİYETÇİLİK dalgası ile bizden koparmışlardır! Kürtler de böyledir!
Oysa Osmanlı TÜRK İMPARATORLUĞU olmasına rağmen "Türk" kelimesini bilerek isteyerek kullanmazdı! Bir ırkı öne çıkardığınızda aynı topraklarda yaşayan diğer unsurların rahatsız olacağını bilirdi!
Dünya üzerinde Kuzey Kore, İran ve Türk Merkez Bankaları dışında her yere girebilmiş olan bu aileler Ankara'nın 100 yıldır tıkır tıkır işleyen bölgedeki çarkı kırıp çöpe atmasına deli oluyor!
En büyük korkuları Türkler'in Irak'a inmesi! Ne zaman böyle bir hamle yapıldığıysa başımıza gelmeyen kalmadı!
Biraz geriye gidelim...Abdülmecit Efendi'nin kızı Dürrişehvar Sultan, Haydarabad Nizamı ile evlendirilmişti! Oğulları Bereket Şah bu nedenle İstanbul'dan çıkmazdı!
Tıpkı Bereket Şah gibi Irak Kralı II. Faysal da İstanbul'u mesken tutmuştu! Türk derin devleti bu iki gencin de SARAYsoyundan gelen Türk kızları ile evlenmesini istiyordu!
Bunun için düğmeye bastı. Bereket Şah, Menemencioğlu'nun kızıyla evlendi! Kral Faysal da Osmanlı hanedanından Hanzade Sultan ile evlendirilmek üzereydi!
Özellikle Faysal'ın damat olması ayrı bir anlam taşıyordu! Kral İstanbul'da, evlilikten sonra ülkesini Türkiye'ye bağlayacağına söz vermişti! Yani bir nikahla Misak-ı Milli dışına çıkacaktık!
Plan son ana kadar işledi! Ancak hazırlıklar sürerken bir anda İNGİLİZ İSTİHBARATI önce Selanik'te sonra da Beyoğlu'nda ortaya çıkıp 6-7 Eylül olaylarını başlattı! Amaç Türkiye'nin Irak'la olan temasını kesmekti! Petrolle buluşmasını engellemekti!
Ama tıpkı GEZİ olayları gibi Taksim'de başlatılan gösterilerin altında bambaşka gerekçeler yatıyordu!
Kimse gerçeği göremiyordu!
Atatürk'ün evinin yakıldığı dedikodusu ile çıkan olaylar İstanbul'u kasıp kavuruyordu!
Kimse bir şey anlamıyordu!
Hep böyle olmuştu çünkü! 
Şimdi de başka planlarla gelecekler!Ama gerçek amaçları Türk-Kürt buluşmasını engellemek!
Çünkü Ankara, Kürt kardeşiyle el ele tutuştuğu an Araplar da arkasından gelecek!
Bu, her sektöre hakim olan ailelerin iflası demek!
Kurdukları tiyatronun yıkılması demek!
Osmanlı torunlarının tekrar sahne alması demek!
Bütün motivasyonlarını Müslüman karşıtlığı üzerine kuran şer ekseni işte bu nedenle hiç beklemediğimiz kadar kuvvetli gelecek!
Çünkü onlar için hayat-memat meselesi!
Türkiye'nin Türkler'e geçmesine katlanamazlar!
Abdülhamit'ten kalan hesabı Erdoğan görecek!
Ağırlarına giden bu!
Türkler'in yok olmayıp tekrar ayağa kalkmaları kimyalarını bozmuş durumda!
Parayı, madenleri, merkez bankalarını ve istihbarat örgütlerini idare edenler çarklarının Türkler tarafından bozulmasını istemiyor! Savaş bu nedenle İstanbul'da olacak!
Türk kimliği taşıyanlarla İTTİFAK kurup gelecekler!
Devletin bir kanadı, siyaset, dini grupların bazıları, iş adamları ve bazı bürokratlar bunların yanında yer alacak!
İmzalar atıldı bile!
Türkiye'nin önünde tek engel kaldı!
Kürtler tarafını seçtiğinde işlem tamamlanmış olacak!
Geri sayım başladı!
55 yıllık hesabı bir günde göreceğiz!
Az kaldı!

NOT: İttihat ve Terakki'yi MASON localarında dünyaya getiren Emanuel Karasu'nun Lozan'da ne yaptığını bilmeden, görevini anlamadan, 6-7 Eylül olaylarının Kıbrıs'ta İngilizler'e ne kazandırdığını göremeyiz! Adamlar düne kadar bir taşla en az iki kuş vurdu!

19 Kasım 2013 Salı

Aytunç Altındal

Küresel sermaye'nin gözü Ortadoğu'daydı.
PARADOR ve PETRODOR'du hepsi.
Ve de Tapınak şövalyelerinin liderleriydiler.
İngilizleri hemen ikna etmişlerdi.
Londra hazırdı.
ABD'yi yönetenler de seçimlerde parayla besledikleriydi.
Localardan geliyordu hepsi.
Düğmeye basıldı.
ABD, İngiltere ile Irak'a girdi.
Başkan Bush "Bu bir Haçlı savaşıdır" dedi.
Musevi sermayesi Irak'a girin diyordu.
Hristiyan ABD ve İngiliz dalıyordu.
Milyonlarca Müslüman ölüyordu.
Ortada bir ittifak vardı.
Bunun adı; "Gül ve Haç kardeşliği" idi. O bir yazardı. nDergi çıkardı yıllar önce.
Masonları anlatıyordu dergisinde Büyükelçiler geldi ziyaretine.
Devlet adamları da çaldı kapısını. "Napıyorsun, yapma öldürürler seni" dediler.
Dinlemedi, devam etti.
12 Eylül günleriydi o zamanlar.
Bir Albay aradı en son. "Durdur yayını" dedi.
Durdurmadı. O Albay askerlerle geldi baskına.
Elinde mahkeme kararı vardı.
Dergileri toplayıp, yayınevini de kapatıp gitti. Mahkemeye koştu masonların iç yüzünü yazan.
Mahkemeden "Böyle bir kararımız yok" dediler.
Baskına gelenlerin elindeki karar düzmeceydi.
Gitti araştırdı. Kitabına yazdı daha sonra; "Baskın ve yayınevi kapatma onayı ve emrini verenlerin o zamanın Başbakanı Bülent Ulusu ile Sıkıyönetim Komutanı General Haydar Saltuk olduğunu öğrendim.
Hayret (mi?). İki Paşa da Mason'du"
Yazarımız o dönemde "Devlet ve Masonlar" diye yazı dizisi yapıyordu dergisinde. Dizide Masonların nihai hedefini açıklıyordu. "Avrupa Birliği'ni kendi inançları doğrultusunda kurmak istiyorlar" diyordu.
Fransız Büyük Doğu Mason Locası'nın çıkardığı dergiyi kaynak gösteriyordu.
Avrupa Birliği'nin kurulması yönünde "Mason-Hristiyan ittifakı"nı anlatıyordu.
Bu ittifaka isim de koymuştu. Adı; "Gül ve Haç kardeşliği" idi.
Zaten Fransa Büyük Doğu Mason Locası'nın mühründe Avrupa'daki en esrarengiz gizli örgütün simgeleri vardı.
Yazarımız "Gül ve Haç kardeşliğinin anayasası sayılan FAMA'nın baş harfi 'F' ve bunun üzerine oturtulduğu bir Haç'tı o simge" diyordu.
Avrupa Birliği'nin ilk kuruluş döneminde bayrağını da hatırlatıyordu.
İlk bayrakta dört köşeli bir HAÇ vardı.
Kurucu üye olmasına rağmen bir türlü asil üye yapılmayan Türkiye itiraz etmişti bu bayrağa.
Yazarımız AB Bayrağı'nın bu itiraz üzerine değiştiğini söylüyordu.
Kitabına da "Gül ve Haç kardeşliği" adını veriyordu.
O kitabın yazarı Aytunç Altındal'dı.
Hayatını kaybetti dün.
Nişantaşı'nda bir cafede otururdu sürekli.
Sırtını hep duvara yaslardı.
Dostları ona "Seni öldürecek olan böyle de halleder" dediler. "Olsun karşılığını" verdi. "Beni öldüreceklerse, vuracak olanın yüzünü görmek istiyorum" diye ekledi.
Aniden rahatsızlandı. Birden kanser çıktı ortaya.
Bunun zehirleme yöntemiyle yapıldığını tahmin ediyordu. "Yapabilecek gizli örgütler var" diyordu.
Bir gün evini bastı birileri. Ne var ne yok yaktı.
Bir gün de eve girdiğinde koltukta bir şey dikkatini çekti.
Üzerinde üç delik olan kanlı bir gömlek koymuştu birileri.
Mesaj açıktı; "Öldürürüz" diyorlardı. "Kansız ama kanser enjekte ederek" öldürülmek üzere olduğunu düşünerek geçirdi son zamanlarını.
Ve son yolculuğuna bugün çıkıyor!!!

1962 yılında, Sovyetler Birliği’nde Müslümanlara yönelik yayınlar yapılması ve Müslümanlara yönelik Komünist örgütlenmeyi temin edebilmek için 'Müs-Büro' diye bir büro kurdular.

Yani Müslüman`ın Müs`ü ve büro... 'Müs Büro' kurulur kurulmaz bir sene geçmeden, dokuz ay sonra Amerikalılar da 'Minared' diye minare diye bir örgüt kurdu 'Müs Büro'ya karşılık... Bu 'Minared' Türkiye`ye konuşlandırıldı. İşte bundan sonra Türkiye`de değişik işler olmaya başladı.
MK-Ultra ilk proje. Bu projede beyin yıkama diye bir şey var, 'brain washing' dedikleri, bunu Vietnam`da uyguladılar, Kore`de uyguladılar... Bu proje o kadar gelişti ki artık beyin yıkama önemsiz kaldı, uzaktan kontrol, 'remote kontrol' denilen sisteme geçildi.

KUŞ GRİBİ TÜRKİYE'YE SALDIRI MIYDI? 

Bilebildiğim kadarıyla Türkiye'ye yönelik ve Proliferation silahları (Kimyasal ya da biyolojik silahlar) kullanılarak yapılması planlanmış üç girişim olmuştur. Bu üç girişim de zamanında yapılan müdahalelerle önlenebilmiştir.

Bu saldırı girişimlerinin fail, tarih ve kaynakları aşağıda sıralandığı şekildedir. Bu somut bilgiler çerçevesinde şu soruyu sormak sanırım zorunludur:

“Madem ki son 14 yıl içinde Türkiye'ye yönelik üç Proliferation saldırısı planlanmıştır acaba 2006 yılında ortaya çıkan Kuş Gribi de bu saldırı tiplerinden biri olabilir mi?”

Psikolojik ve asimetrik savaş tiplerinin özellikle Bio ve Kimyasal silahlarla yönlendirilmekte olduğu tüm gizli istihbarat ve güvenlik örgütlerince bilinen bir gerçektir. Türkiye kuş gribi nedeniyle başta tarım ve turizm sektörlerinde çok büyük zararlara uğratılmıştır. Bu nedenle yukarıda yer alan soru anlamlı ve önceliklidir. 1970'lerden başlayarak Mavi Küf hastalığı bahane edilerek Türkiye'nin tütünü, sonra benzer bahanelerle Türkiye'nin pamuğu, sonra da Pancar'ı yok edilmiştir. Şimdi de kümes hayvancılığı ve tavukçuluk yok edilmektedir. Dikkat çekmek istediğim husus budur. 
ÖZAL'I KİMİN ZEHİRLEDİĞİNİ ALMANLAR BİLİYOR

Turgut Özal'ın raporunda “zehirlenmiştir” denilmeyecek. “Mezarında yoğun miktarda falan maddeye rastlanmıştır, bu da ölüme yol açabilecek bir maddedir ama, kesin olarak bu madde ile zehirlenmiştir denilemez” yazılacak. “Mutlaka bundan oldu” demesi Türkiye'de pek kolay değil. Ayrıca “Bu iş bir suikasttir” demeleri de mümkün görünmüyor.

Türkiye, kimin zehirlediğini bulabilir. Ülkemizde bütün istihbarat teşkilatları var. Bunların hiçbirinin haberi olmadan bu işi yürütebilecek bir tek istihbarat örgütü var. Türkiye'deki en yaygın ve en iyi, en sessiz çalışan Almanlardır. Alman istihbaratı burada nasıl bir töhmet altındadır? Bu olayı bildiği halde intikal ettirmemek. Yani böyle bir olaydan haberdar olmuştur ama bilgi verilmemiştir. Bunu bir tek Almanlar bilebilir. Organize etmediyse bile kesinlikle haberdardır.
TÜRKİYE'Yİ VE DÜNYAYI KİMLER YÖNETİYOR? 

Sadece Türkiye'yi değil, dünyayı gizli örgütler yönetiyor. Bir üst tasarım var. Diyor ki, “Biz yeni insan tipi oluşturacağız.” Türkiye'de de kendine bağlı olan, kullandığı kişiler, örgütler, topluluklar var. Diyor ki, “sen bunu yapacaksın.” O “yapmam” derse bütün ilişkileri bitiyor. Çünkü bütün ekonomik ve siyasi güç bunların elinde.

İlk yerli piyade tüfeğini


Türkiye’nin ilk yerli piyade tüfeğini üreten Sarsılmaz Silah Sanayi’nin Yönetim Kurulu Başkanı Latif Aral Aliş, Ar-Ge çalışmalarında TÜBİTAK’tan büyük destek aldıklarını söyleyerek “2014’te 5 ülkeyle ihracata başlıyoruz, bu sayı zamanla artacak.” dedi.
Sarsılmaz Silah Sanayi’nin Yönetim Kurulu Başkanı Latif Aral Aliş, ‘Türkiye’nin ilk yerli piyade tüfeği’ diye nitelenen SAR223’ü ocak ayında ihraç etmeye başlayacaklarını söyledi. 4 yıl süren Ar-Ge çalışmaları esnasında TÜBİTAK’tan ciddi destek gördüklerini kaydeden Aliş, “Türkiye’nin ilk ve tek yerli piyade tüfeğini her yere satacağız. İlk yıl hedefimiz 5 ülkeye ihraç etmek. Yaptığımız ürün emsallerinin en iyisi ve en üstü.” dedi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) SAR223’ü şu ana kadar almaya yanaşmadığını aktaran Aliş, devlet lisansıyla Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nda (MKE) üretilen MPT’nin tercih edildiğini vurguladı. Aliş, bu çerçevede TSK için MPT lisansıyla fason üretimde yapabileceklerini kaydederek “İlla bizim ürettiğimiz alınsın diye bir ısrarımız yok. Sevindirici olan ithal alalım gitsin zihniyetinin yerine içeride ürettiğimiz silahı hem TSK’da hem de Emniyet Genel Müdürlüğü’nde kullanalım hassasiyetinin olmasıdır. Yıllarca bunun mücadelesini verdik. Yerli sanayi çok zorluklar yaşadı. Hükümetin destekleri çok önemli. Savunma Sanayi İcra Kurulu tarafından alınan kararın akabinde biz hem kendi tüfeğimizi hem de devletin kendisinin sahip olduğu projedeki tüfeği imal edebiliriz. Devlet kuruluşunun imalatıyla birlikte bu özelliğe sahip kuruluşlara da imal etme hakkı verilmesi öngörülüyor.” değerlendirmesinde bulundu. Aliş, savunma sanayiindeki son gelişmeleri SKYTÜRK360’ta Zaman Ekonomi Editörü Turhan Bozkurt’un hazırlayıp sunduğu Üç Nokta’da anlattı. Aynı zamanda Savunma ve Havacılık Sanayi İhracatçı Birlikleri Başkanı olan Aliş, Türkiye’nin 4,5 milyar dolar savunma sanayi bütçesi olduğunu belirtti. Dünyada 200’den fazla ülkenin savunma ihracatını yaptığına dikkat çeken Aliş, bu kadar ülke içinde sadece 7 ülkenin pastanın yüzde 74’ünü elinde bulundurduğunu söyleyen Aliş, “Bunlar; Amerika, Rusya, İngiltere, Çin, Fransa, İtalya, Almanya’dır. Yani dünyaya 7 ülke hâkim, bu hâkimiyeti hiç kimse kaybetmek istemez. Dolayısıyla bizim yerli sanayiciler olarak ciddi rakiplerimiz var.” şeklinde konuştu. Savunma sanayii ile teknolojik gelişmeler arasında kuvvetli bir bağ olduğunu ifade eden Aliş, “Dünyadaki bütün büyük gelişmeler savaşlarda olmuştur. İnternet, Körfez Savaşı’nda bulundu. Dünyadaki bütün kimyasal ve elektronik atılımlar savaşlardan sonra oluştu.” dedi.
    Türkiye’nin savunma sanayii ihracatı 1 milyar 370 milyon dolara ulaştı, 2023’teki hedefi ise 25 milyar dolar. Savunma ve Havacılık Sanayi İhracatçı Birlikleri Başkanı Aliş, ihracat kalemi içinde en hızlı artışın kendi sektörlerinde olduğunu bildirdi. Aliş, Milli Savunma Bakanlığı’nın ihracatı önemsemesi, Ekonomi Bakanlığı’nın da ihracatı ayağa kaldırmak için yapmış olduğu katkılarla şu an savunma sanayii ihracatının önemli noktalara geldiğini söyledi.
    Ülkemizde tabanca almak isteyenlerin çok büyük bürokratik zorluklar yaşadığını söyleyen Aliş, Türkiye’nin silaha ilgi duyma konusunda son sıralarda yer aldığını ifade etti. “Amerika’nın nüfusu 300 milyon, Amerika’daki silah sayısı 285 milyondur. Almanya Türkiye’nin 5 misli, İtalya’da Türkiye’nin silah sayısının 10 misli.” bilgisini veren Aliş, ruhsatlı silahlarla suç işleme oranı düşük olduğundan dolayı Türkiye’de magandaların arttığını söyledi Aliş, emniyetin verilerine göre ruhsatlı silahla yapılan suçun yüzde 1’den daha düşük, ruhsatsız silahta ise yüzde 10 olduğunu aktardı.