23 Mart 2015 Pazartesi

Edzard Reuter in hayat hikayesi


“TÜRKİYE benim ikinci vatanım” diyen Edzard Reuter’i yıllardır tanırım. Geçen ay 87 yaşına girdi.

Edzard Reuter, Berlin’in ilk Anakent Belediye Başkanı (1948-1953) Ernst Reuter’in oğlu.
Edzard Reuter, “Babam, Batı Berlin’in ilk Türk Belediye Başkanı’ydı” diyor.
Çünkü o günlerde Berlin’de yayınlanan Vorwaerts gazetesi “Bir Türk Berlin’in Anakent Belediye Başkanı mı olacak?” manşetini atmış.
Ernst Reuter, Sosyal Demokrat Parti (SPD) Reich Meclisi milletvekiliymiş.
Aynı zamanda da Magdeburg Anakent Belediye Başkanı.



1933 yılında Naziler tarafından görevden alınıp toplama kamplarına gönderilmiş.
Serbest bırakıldıktan sonra Hannover’e gitmiş, ancak yeniden tutuklanma tehlikesi görünce kaçıp Londra’ya yerleşmiş.
Londra’da bir süre iş aramış ama bulamamış.
İşte o günlerde imdadına Türkiye yetişmiş.
Nazilerden kaçan Alman bilim adamlarına kapılarını açan Türkiye, Erst Reuter’e de sahip çıkmış.

* * *

O dönemde Ankara’da çalışan Alman bilim adamı Fritz Baader, Türkiye’deki Ekonomi Bakanlığı’nda Ernst Reuter’e bir iş bulmuş.
Ankara’ya yerleşen Ernst Reuter, sonra da eşi ile oğlu Edzard’ı yanına almış.



Berlin’in Doğu Yakası’nda kalan Unter den Linden caddesi üzerinde bir kafede yaklaşık 7 yıl önce buluştuğumuz Edzard Reuter’e o ilk Türkiye seyahatini sormuştum.
Uzun uzun anlatmıştı: 
“Oreint Expres treniyle seyahat ettik. Annem için bu çok büyük bir stresti. Çünkü sahip olduğumuz her şeyi geride bırakmak zorundaydı. Götürebileceğimiz kadar şeyi paketleyip doldurdu. Ama bu aynı zamanda vatanı da terk etmek anlamına geliyordu. Belirsiz bir geleceğe gidiyordu annem. Türkiye o dönemde bize çok uzak bir ülkeydi. Benim gibi o zaman 7 yaşında olan bir erkek çocuk için ise durum çok daha farklıydı. Ben başka bir ülkeye gitmekten ve yeni ortamla karşılaşmaktan mutluluk duyuyordum. Bu benim için bir maceraydı. Arkadaşlarımdan ayrıldığım için tabii ağladım ama beni yeni bir macera beklediği için de sevindim. Belgrad’dan sonra trene farklı giyimli insanlar bindi. Köylü kıyafetli insanlardı. Ellerindeki kafeslerde tavuklar vardı. Ellerinde büyük bavullar vardı. Ben daha o güne kadar hiç öyle şeyler görmemiştim. Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaştık. Babam bizi Sirkeci Garı’nda bekliyordu. Babamı nihayet görebildiğime çok sevindim. Sirkeci’den vapurla Haydarpaşa’ya geçtik. Camiler, saraylar, eski yapılar, bunlar beni çok etkiledi. Bu görüntü hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Andolu Expresi ile de Haydarpaşa’dan Ankara’ya hareket ettik. Bütün gece yolculuk ettik. Kapının önüne çıkınca ıssız bir Ankara ile karşılaştım...”

* * *

Evet, henüz 7 yaşında Ankaralı olan Edzard Reuter’e ilk izlenimlerini, çocuk olarak zorlanıp zorlanmadığını da sormuştum.
Yanıtı çok çocuksu ve doğaldı: “Ev sahibimizin benim yaşlarımda iki çocuğu vardı. Ben ilk kişisel tecrübelerimi benim yaşımdaki bu iki Türk çocuğuyla birlikte kazandım. Onlar Almanca bilmiyordu, ben Türkçe bilmiyordum. Ama çok iyi anlaşıyorduk. Kısa bir süre sonra Türkçe öğrenmeye başladım. Bir Türk mühendisle evli bir Alman kadından Türkçe öğrendim. O benim tüm gençliğimi şekillendirecek biçimde etkin rol oynadı.”

* * *

“Leyla Kudret Erköken, çok iyi Türkçe biliyordu. Bana ilk öğrettiği şey Latin alfabesiydi. Önce Latin alfabesini, sonra da Türkçe grameri öğrenmeye başladım. Kelimeleri öğrenmek kolaydı. Çünkü derste öğrendiğimiz her kelimeyi Türk arkadaşlarla  konuşurken tekrar ediyordum ve daha iyi, daha kolay öğreniyordum. Daha Ankara’daki ilk günden itibaren Türk arkadaşlarım olduğu için ben Türkçeyi daha kolay öğrendim. Onlarla futbol oynadım, çocuklar ne yaparsa akla gelen her şeyi yaptım... Kendimi Türk olarak hissetmedim. Zaten ailem de Nazi rejiminin çöküp, bir gün yeniden Almanya’ya döneceğimize inanıyordu. Ben de tabii ailemle birlikte geri dönmek istiyordum. Ama Türkiye’de kaldığım sürece kendimi hep oralı, o toplumun bir parçası hissettim. Ben Türkiye’deki zamanı bir yabancı olarak değil, oranın bir parçası olarak geçirdim. O nedenle bugün hala şunu söylüyorum: Türkiye benim ikinci vatanım.”

* * *

Türkiye ile ilişkilerini içeren sorumu da şöyle yanıtlamıştı: “Ben yaşlı bir insamın. Bir ilişkiden bahsedilemez. Ama ben o ülkeyi seviyorum. Almanya ile Türkiye arasında geleneksel bir ilişki var. İki ülkenin inasanları arasında geleneksel bir ilişki var. Bu ilişki sürdürülmeli...”

* * *

1935-1946 yılları arasında Türkiye’de yaşayan ve hala iyi derecede Türkçe konuşan Edzard Reuter’e “Hiç Türkçe rüya gördünüz mü?” diye de sormuştum.
Yanıtı çok dürüstçeydi: “Sanıyorum evet. Türkçe rüya görmemiş olmam bir mucize olur sanırım. Biraz kendini methetmiş gibi olacak ama ben Almanya’ya döndüğümde çok iyi Türkçe konuşuyordum. Birden fazla ama en az bir Türk kızını çok içten sevdim. Bu nedenle Türkçe rüya görmemiş olmam gerçekten çok acayip olur.”

* * *

Evet, 1987-1995 yılları arasında Almanya’nın otomotiv devi Daimler’in Yönetim Kurulu Başkanlığını yapan Edzard Reuter ile eşi Helga, 1995 yılında Helga ve Edzard Reuter Vakfı’nı kurdular.
Amaç halklar arası ilişkilerin geliştirilmesi ve uyuma katkı.
Başarılılar da...



Nasyonal Sosyalizm döneminde bazı Yahudiler’in Türkiye’ye göç edişi 75. yılında Berlin'de Konrad Adenauer Vakfı'nın düzenlediği bir toplantıda bir kez daha hatırlandı. Berlin'den Jülide Danışman'ın haberi...
Nasyonal Sosyalizm döneminde çok sayıda Yahudi Almanya'yı terk etmişti
Türkiye ile Almanya arasında Osmanlı dönemine dayanan köklü kültürel ve siyasi ilişkilerin olduğu bilinir. Ancak iki ülke arasındaki ilişkilerin üzerinde pek fazla konuşulmayan bir dönemi bulunuyor: 1933-1945 yılları arasında Alman Yahudiler’in ve rejim karşıtlarının Türkiye’ye göç etmesi. Almanya’da Nasyonal Sosyalizm döneminde işlerinden atılan, çalışmalarına izin verilmeyen, hatta göçe zorlanan Yahudiler’in ve rejim karşıtlarının gittiği ülkelerden biri de Türkiye oldu.
1933-1945 yılları arasında Almanca konuşulan ülkelerden gelen yaklaşık bin kişi Türkiye’de kendine yeni bir vatan buldu. O dönemde Alman vatandaşlığından atılan bu kişilerin çoğu, Türkiye’de bir mülteci gibi değil, adeta bir konuk gibi karşılandı. Zira Türkiye bu dönemde Atatürk’ün öncülüğünde kapsamlı bir eğitim reformuna hazırlanıyordu. Kendi ülkelerinde işsiz kalan bilim insanları ve sanatçılar, eğitim reformunun hayata geçirilmesine katkı sağlamak üzere Türkiye’ye davet edildiler.
Yüzlerce bilim insanı Türkiye'ye yerleşti
75. yılında Almanlar’ın Türkiye’ye zorunlu göçü, geçtiğimiz günlerde Berlin’de Konrad Adenaeur Vakfı’nın düzenlediği toplantıda konuşan 
Türk-Alman Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Thomas Kossendey ilk etapta 30 bilim insanın davet edildiğini belirtti.
Kossendey, imzalanan anlaşmayı şu şekilde dile getirdi: "1993 yılının temmuz ayında Prof. Philipp Schwartz’ın Zürih’te kurulan Dayanışma Derneği adına imzaladığı anlaşma ile en az 30 bilim insanının Türkiye’de çalışması sağlanır, ancak bu sayı 30 ile sınırlı kalmaz. Almanca konuşulan ülkelerden yüzlerce bilim insanı Atatürk’ün de açık daveti üzerine 1945 yılına kadar Türkiye’ye yerleşir."
Türkiye'nin gelişmesine katkıları
Hristiyan Demokrat politikacı Kossendey, aralarında bilim insanlarının, ekonomistlerin, sanatçıların, doktorların, idari işler, trafik düzenlemesi gibi alanlarda uzmanların bulunduğu bu göçmenlerin Türkiye’nin modernleşmesine katkı sağladığını vurguladı.
Kossendey, bu kişilerin Batı’yı örnek alarak bakanlıkların kurulmasına, kentlerin planlamasına, yüksek okulların modernleştirilmesine, müzik ve tiyatroda Avrupa standartlarının yerleştirilmesine yardımcı olmaları öngörüldüğünü söyledi.
Ünlü isimler
Alman Savunma Bakanlığı Müsteşarı Kossendey, bu kişiler arasında savaş sonrasında Almanya’da da ün kazanmış isimler olduğunu belirtti. Sonraki dönemde Batı Berlin Belediye Başkanlığı yapan Ernst Reuter, sürgünde 12 yıldan fazla kalır ve Ankara Üniversitesi’nde siyaset, yerel politika ve kent planlaması dersleri verir.
Hukuk uzmanı Hirsch, 10 yıl boyunca Ankara ve İstanbul Üniversiteleri’nde dersler verir, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin kurulmasına öncülük eder, Türk ticaret yasasının oluşturulmasına büyük katkı sağlar. Müzisyen ve besteci Paul Hindemith, Ankara Devlet Konservatuarı’nın kurulmasında önemli bir rol oynar,
Ernst Reuter Türkiye'ye giden en ünlü isimlerden biri
nomist Fritz Neumark o dönemde Türk hükümetine danışmanlık yapar.
Pataloji alanında öncü Yahudi doktor
1933 yılında ailesi ile birlikte İstanbul’a sürgüne giden Münihli doktor Siegfried Oberndorfer, tıp alanında öncü çalışmalar yapar. Oberndorfer’in hikayesinden yola çıkarak o dönemi anlatan ”Münih ve İstanbul” adını taşıyan bir sergi hazırlayan küratör Jutta Fleckenstein, Oberndorfer’in 11 yılda 75 makale ve kitaba imza attığını söyledi.
Bunlar arasında önem taşıyan temel eserler de bulunmakta; örneğin Türkçe olarak da yayımlanan genel patoloji ve tümörlerle ilgili ders kitapları. Oberndorfer, 1938 yılında İstanbul Üniversitesi bünyesinde kanser çalışmaları enstitüsünü kurararak, yöneticiliğini üstlenir.
Türkler'in Avrupa'ya katkısı
Alman hükümetinin baskılarına rağmen Türk hükümeti, bu bilim insanlarının, uzmanların ve sanatçıların görevlerine son vermez. Ernst Reuter’in oğlu Edzard Reuter, o yıllarda üniversitelerde ve idari işlerde görevli olan Almanlar’ın etkilerinin hala görüldüğünü belirtiyor.
Çocukluğunu Türkiye’de geçiren Reuter, ancak madalyonun arka yüzünü de görmek gerektiğini vurguladı. Reuter "Almanya’da bizim şunu öğrenmemizin artık zamanının geldiğini düşünüyorum; bizim Türkler’e ne verdiğimizi değil, Türkler’in bize ne verdiğini, Türk tarihinin, Türk kültürünün Avrupa’daki gelişimi nasıl etkilediğini artık görmemiz lazım" şeklinde konuştu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder