11 Ocak 2017 Çarşamba

Ihanet itaraflarindan hikayeler

FETÖ/PDY çatı davası kapsamında tanık olarak ifadesi dinlenilen cemaatin eski eğitimcilerinden Çetin Acar, 15 Temmuz darbe girişiminde rol oynayan 80 civarında generalin FETÖ’nün kaset şantajıyla darbe girişimine karıştığını belirterek, "FETÖ’cüler 3 bin kişilik fuhuş ordusu kurmuş. Ben bunu duyduğumda ölesim geldi" dedi.

FETÖ/PDY çatı davası kapsamında tanık olarak ifadesi dinlenilen Çetin Acar, 15 Temmuz darbe girişiminde rol oynayan 80 civarında generalin FETÖ’nün kaset şantajıyla darbe girişimine karıştığını belirterek, "FETÖ’cüler 3 bin kişilik fuhuş ordusu kurmuş. Ben bunu duyduğumda ölesim geldi" dedi.
Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın 7. celsesinde tanıklardan cemaatin eski eğitimcilerinden Çetin Acar dinlenildi.

Konuşmasına bu davayı  "Bu Türk milletini ortadan kaldırma, Türk ordusunu ele geçirme ve ABD ile İsrail’in oyunu olduğunu düşünüyorum. Birinci ifademde 78 sayfa ifade verdim. Arkasından birkaç ifade daha verdim. Bütün ifademin arkasındayım. Ben verdim kimsenin zorlaması ile bunu yapmadım" dedi.

Acar, orta 1’e giderken ağabeyinin yönlendirmesi ile cemaate dahil olduğunu belirterek, 1980 darbesinin olmasıyla birlikte evlerinin basıldığını ve böylelikle cemaat ile bağının kesildiğini kaydetti. Liseyi bitirdikten sonra üniversiteye hazırlık aşamasında tekrardan cemaat ile irtibat kurduğunu anlatan Acar, "Üniversiteyi kazanıp Hacettepe Üniversitesine geldiğimde hazır yetişmiş eleman olarak geldiğimden dolayı doğrudan bana ’askeri hizmetler’ görevi verildi. Ben bu örgütün 1986 yılında üniversiteye başladığım günden bu yana Fetullahçı Terör Örgütü’nün askeri görevini üstlendim" diye konuştu.

"CEMAAT ASKERİ OKUL SINAV SORULARINI BANA VERDİ"

Askeri okul sınav sorularının cemaat tarafından kendisine ulaştırıldığını ifade eden Acar, "Sınav soruları bana geldi, gösterildi. Gençliğime verin soruları kullandık. Benim öğrencilikte ikinci yılım. Fen lisesi soruları bize geldi. Ben gelen soruları şuanda deniz kuvvetlerinde yarbay rütbesinde olan Buser Tok’a ve, karacı olduğunu bildiğim Oğuz Karaduman’a verdim. O gün fen lisesi soruları geldi, ben bunların her ikisine verdim. Abiliğim dönemimde benim kod adım ’Ammar’dı. İsmin söylenmesi sıkıntı olunca örgüt bana ’Yıldırım’ kod adını verdi.

Beni Çetin Acar diye bilmezler. Son dönemlerde ’Yıldırım’ olarak bilirlerdi. Daha sonra Kazım Avcı ile samimi oldum. Beraber gezdiğim dönemlerde o tarihlerde Milli Eğitim Bakanlığının soru hazırlama fen lisesi komisyonu idarecisi Latif Çiçek isimli arkadaşı ile birlikte soruları ele geçirip örgüte verdiğini söyledi. Ben 2009’da bunlar tarafından atıldım. 2002-2009 yılları arasında Kazım Avcı ile birlikteydim. Kazım Avcı, o zamanlarda Türkiye imamı olan Mustafa Özcan ve ekibine karşı başka şeyler düşünüyordu.

Ben de o zamanlar Fetullah Gülen’i masum, Mustafa Özcan ve ekibini hain bilip onların aleyhine yazı yazıyordum. Daha sonra ben Fetullah Gülen’in hain olduğunu öğrendim. Mavi Marmara olayı olduğunda Fetullah Gülen hakkındaki düşüncelerim bardağın taştığı noktadır " diye konuştu. Tutuklu sanıklara doğru dönüp seslenen Acar, "Ben burada yeminlen söylüyorum. Eğer ben yazdığım ifadelerde yalan söylüyorsam kafirliği kabul ediyorum. Siz de var mısınız inkar etmeye? Ben Müslümanlığımı, ahiretimi ortaya koyuyorum" dedi.

"GÜLEN, METİN’E ’SENİN YILDIZINI GELECEKTE BEN TAKACAĞIM’ DEDİ"



Acar, "Askeriyeden atılan Metin Çetiner önce askeri lise harp okulu örgütlenmesi, daha sonra mezun olan subayların abiliğini yapmıştır. Fetullah Gülen’in TSK’ya soktuğu en kritik isim Metin Çetiner. Metin Çetiner’in babasının evinde ilk yıldız takma töreni yapıldığında, Gülen ilk yıldız taktığında askeriyeden atıldığı için Metin hüzünlendi. Fethullah Gülen, Metin’e ’Senin yıldızını gelecekte ben takacağım’ dedi. Allah’a şükür takamayacak. Geçti o günler" ifadelerini kullandı.

Kimi İslam ülkelerindeki hareketlilikler uzmanların dilini sonunda çözmüş görünüyor. Yerlisi yabancısı aynı şeyi vurguluyor: Bu olaylar, Osmanlı'nın arkasında bıraktığı büyük boşluğun hâlâ doldurulamadığını gösteriyor.
Peki Osmanlı Devleti 90 küsur yıl önce tarih sahnesine veda etmemiş miydi? 21. yüzyılda hâlâ Osmanlı'nın tasfiyesinden nasıl söz edilebilir? Yoksa bir hayalet midir karşımıza ikide bir çıkan?
Çağdaş Fransız filozofu Jacques Derrida'nın sözünü ettiği türden bir hayalet belki. Filmlerden biliyoruz: Cenazesi kurallara uygun defnedilmemişse ölünün ruhu vârislerine musallat olur. Ta ki usulüne uygun olarak defnedilinceye ve rahatsızlık duyduğu unsur ortadan kaldırılıncaya kadar.
Osmanlı'nın hayaleti de benzer bir sıkıntı içerisinde olmalı ki, terk ettiği evin çeşitli odalarında sık sık karşımıza çıkmakta.
En iyisi, siz 'İslam'da hayalet var mı?' sorusunu sormadan ben asıl konuma geçeyim. Size anlatacağım, Osmanlı'ya ihanet etmiş bir ailenin, son kalıntısı Ürdün'de yaşayan Haşimîlerin başında esen lanet fırtınası.
1916 yılında Arap isyanını, yakınlarda Suudiler tarafından yıktırılan Ecyad Kalesi'ne ilk kurşunu sıkarak başlatan Mekke Şerifi Hüseyin'in oğlu Kral Abdullah'ın hatıratında Sultan II. Abdülhamid'i şu çarpıcı satırlarla anması ilginç olmanın ötesinde çarpıcıdır:
"Bence Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra meydana gelen olaylar, Kufe ve Mısırlıların Hz. Osman'a yaptıklarından sonra meydana gelenlere benzer. Hz. Osman nasıl fitneyle Müslümanlar arasındaki sınır idiyse, Abdülhamid de bu çağda insanlarla fitne arasındaki perdeydi. Bu perde yırtılınca fitneler ortaya çıktı." (Çeviren: Halit Özkan, Klasik: 2006, s. 19).
Sultan Abdülhamid'in tarih karşısında acımasız bir şekilde haklı çıkmasındaki inceliğe bir başka yazımızda değiniriz. Biz şimdi Osmanlı'nın yıkılmasından sonraki 30 yılda Haşimî sülalesinin başında esen lanet fırtınasına gelelim.
Abdülhamid'in gözünün tutmadığı adamlardan biriydi Şerif Hüseyin. Onu ailesiyle birlikte İstanbul'a getirip Boğaz'da bir yalıda gözaltına aldırır. İttihatçılar ise Abdülhamid'in "ak" dediğine "kara" demeyi marifet bildiklerinden onu serbest bırakırlar. Hüseyin de Hicaz'a döner ve İngilizlerle anlaşarak Arap isyanının pimini çeker.
İngilizler onu sözde Büyük Arap Krallığı'nın başına geçireceklerdir. Casus Lawrence de danışmanı olacaktır. Güya artık Arap dünyasında Osmanlı'nın değil, Arapların ve tabii Haşimîlerin sözü geçecektir. Siz öyle sanın. İngiliz oyununun kaç perde sürdüğünü bilmeyen Şerif Hüseyin, sadece Hicaz bölgesine Kral yapılır ama tahtı garantide değildir. İngilizler onu çoktan gözden çıkarıp Suud ailesiyle anlaşmışlardır. Nitekim Eylül 1924'te Abdülaziz b. Suud'un develerle hücumu üzerine krallığını oğlu Ali'ye devretmek zorunda kalacaktır. (1958'de parçalanarak öldürülecek olan Ali'nin oğlu Abdülilah bu defa Irak'ta karşımıza çıkacaktır) Ali'nin krallığı da ancak bir yıl sürecek, sonra Hicaz-Necid bölgesi Suudîlere teslim edilecektir.
Muazzam Arap Krallığı'nın başına getirildiğini zanneden Şerif Hüseyin ise uyandığında soluğu Kıbrıs'ta almıştır. Çocukluğunda bayramlarda babasıyla birlikte Şerif'i ziyaret ettiğini anlatan Rauf Denktaş, emekli kralın kendilerini görür görmez Osmanlı'yı hatırladığını ve "Ah ben Osmanlı'ya nasıl ihanet ettim? Şimdi ihanetimin cezasını çekiyorum" diye iki gözü iki çeşme ağladığını anlatır. Nitekim 1931'de Amman'da ölürken bin pişmandır. (Ziyaret ettiği Yemen'de Osmanlı marşlarıyla karşılanmasına ise tarihin istihzası demek gerekiyor.)
Ancak Şerif Hüseyin'in Osmanlı'ya ihanetinin laneti kendisiyle sınırlı kalmayacak, oğullarına, hatta torunlarına da bir hastalık gibi geçecektir.
Oğullarından Faysal önce Suriye Kralı yapılmıştı. Ancak Fransızlar istemeyince İngilizler tarafından mecburen Irak kralı ilan edildi. Tabii İngiliz danışmanlarla birlikte. Ne var ki, Faysal'ın mutluluğu da uzun sürmeyecekti. Devasız bir hastalığa tutulacak ve bir mum gibi eriyerek babasından 2 yıl sonra ölecektir.
Yerine oğlu Gazi'yi kral ilan ettiler. Ancak Gazi İngilizlerin ülkesinin kaynaklarını nasıl soyduğunu görmüş ve Türk yanlısı bir politika izlemeye kalkmıştı. Tabii cezasını çok geçmeden görecek, Bağdat'ta bomboş bir yolda giderken otomobili bir direğe toslayacak ve hayatını kaybedecekti. (1939)
İngilizler onun yerine çocuk yaştaki oğlunu II. Faysal adıyla tahta geçirdiler. Amca oğlu Abdülilah da onun "nâib"i yapıldı. İkisi birlikte Irak'ta yapmadıkları rezalet bırakmayınca 1958'deki halk ayaklanmasında parçalanarak öldürüldüler.
Şerif Hüseyin'in öbür oğlu Abdullah'ın nasibine ise Ürdün düşmüştü. Önce Emir, sonra kral oldu. Hatıratını yazacak kadar uzun yaşadığına bakılırsa en şanslıları sayılabilir. Ne var ki, o da İsrail'in kurulmasından 3 yıl sonra bir Filistinli tarafından öldürülecektir. İşin garibi, Şerif Hüseyin'in Zeyd adlı oğlu, kendisine münhal (boş) bir taht bulunamadığı için en uzun ömürlüleri olmuş ve 1970'te eceliyle ölmüştür.
Baba, tahtını kaybedip sürgüne gönderiliyor. Bir oğlu hastalıktan, diğeri suikastta ölüyor, üçüncüsü tahtını kaybedip köşesine çekiliyor. Torunlarından ikisi parçalanarak öldürülüyor, biri de sözde trafik kazasına kurban gidiyor.
Osmanlı'ya ihanet eden bir ailenin 30 yıl içinde ne hale geldiğinin ibretlik hikâyesi böyle.Az kalsın casus Lawrence'i unutuyorduk. O da görevini yaptıktan sonra gözden düşmüştü. Londra'da unutulmuş biri olarak yaşarken 1935 yılında bir motosiklet kazasında ölmüştü.Böylece lanet halkası tamamlanmış oluyor. Şimdilerde Başbakan David Cameron'un, vaktiyle işlediği suçlardan dolayı dünyadan özür dilemek zorunda kaldığı emperyalist İngiltere'nin "kullan, at" çarkı bütün acımasızlık ve kusursuzluğuyla işlemiş görünüyor.Öte yandan Kral Abdullah'ın feryadı hâlâ kulaklarda çınlamaya devam ediyor:"Eğer Arap isyanının bu şekilde sona ereceğini bilseydik hiçbir şekilde Osmanlı'ya isyana kalkışmazdık."Mısırlı Dr. Fehmi Şinnavi ise o gür sesiyle şöyle haykırıyor:"Günümüz Arap zirvelerinde temel mesele, İsrail'e ne kadar boyun eğileceği. Eğer Osmanlı'ya bunun binde biri kadar boyun eğebilseydik, şimdiye kadar elimize geçenlerin milyon katını kazanırdık."

KISSADAN HİSSE...

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafetle Kuşlar Çarşısı'nı gezer. Burada, avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.

Bir ara gözü kekliklere ilişir Padişahın. Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın" yazıyor. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın. Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır.

"Hayırdır" der satıcıya, "Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"

Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor" der. "Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekler.
"Satın alıyorum" der Padişah, "Al sana 500 altın..." Parayı verir ve hemen oracıkta kekliğin kafasını keser.

Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken;

Padişah gürler: "Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geç ölümdür..."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder