Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2016 Perşembe

Yeni bir planım var: Deli olmak / Dostoyevski


Dostoyevski’den kardeşi Michael’e
Petersburg, 9 Ağustos, 1838
(Mektup, Dostoyevski’nin kardeşine neden uzun süredir yazmadığının açıklamasıyla başlar: Meteliği yoktur.)
Tembel olduğum bir gerçek-çok tembel. Eğer benim hayata karşı yegane davranışım bu süregelen tembellikse, sonum ne olacak? Bilmem ki benim bu kasvetli halim beni asla bırakacak mı? Ve böyle bir haleti nahiyenin yalnız bir adama musallat olmasını düşünmek ki- onun ruhunun havası dünya ve ahretin bir karışımı gibi görünmektedir. Ne tabiat dışı bir ürün, ta başından beri içindeki ruhsal yasalarına tecavüz edilmiş. Bu dünya bana, günahkar düşüncelerle kaplanmış olan, ilahi ruhların arınması gereken ıstırap yeri gibi görünüyor. Hissediyorum ki, dünyamız gep geniş bir olumsuzluğa eğilmekte ve her güzel, asil ilahi şey bir hiciv olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve böylesine bir tabloda, kişi olagelirse, ki, o, ne fikirde ne de bir etkinin bütünüyle dengesindedir -o aslında tek kelimeyle, tamamen kopmuş bir kişidir- o zaman tabloya ne olacak? Tahrip edilmiştir ve bundan böyle devam edemez.
Ve kutsalın altında sefilleştiği bu kaba maskeyi sadece görebilmek ne müthiştir. Bir isteğin tek gücünün bu maskeyi paralamaya kafi gelip insanın ebede varabileceğini bilmek- bütün bunları bilmek ve hala yaratıkların en küçüğü en sonu gibi hayata devam etmek. Ne korkunç! Ne aşağılıktır insan! Hamlet! Hamlet! Bütün bu uyuşuk ve aciz alemin iniltilerini aksettiren kaypak ve vahşi dilini düşündükçe, ruhumdan en ufak bir iç çekmesi, en ufak bir sitem kopmuyor.
Kaderin o keskince baskısının, acısının altında olan bu ruh, bütün üzüntüyü kapsayıp, sadece kendi kalbini kırmaktadır. Düzenin zavallı talihi.
Pascal der ki: Felsefeye karşıt olan kişinin kendisi filozoftur.
Kafi derecede saçmaladım. Sonuncunun dışında mektuplarından sadece iki tanesi elime geçti. Yoksulluğumdan bahsediyorsun kardeşim. Ben de zengin değilim. İnanır mısın ki, kamptan ayrıldığım zaman bir Kopek’im bile yoktu. Üstelik yolda soğuk aldım. (Bütün gün yağmur yağdı ve barınacak bir yer bulamadık.) Nerede ise açlıktan hasta olduğum gibi, boğazımı ıslatacak bir yudum çay içecek bile param yoktu. Zamanla iyileştim ama, babamdan para gelinceye kadar, kamptaki en çetin ihtiyaçlar kıvrandırdı beni. Borçlarımı ödeyip gerisini sarf ettim.
(Dostoyevski bu kısımda kardeşinin durumu ve kendi mali güçlükleri hakkında bazı açıklamalar yapar.)
Her neyse. Artık başka şeylerden bahsetmenin zamanı geldi. Okuduğun kitapların çokluğundan böbürleniyorsun. Bu yüzden sana gıpta ettiğimi sakın aklına bile getirme. Peterhof’da en azından senin kadar ben de okudum. Bütün Hoffmann’ları Almanca ve Rusça olarak (Yeni “kater murr” henüz Rusça’ya çevrilmiş değil) ayrıca Balzac’ların da hemen hepsini (Büyük kişi Balzac!) onun kişileri hep zekayı kucaklayan yaratıklar. Sadece zamanının ruhunu değil, binlerce yılın bütün çabalarını, insan ruhunun gelişip kurtulmasını belirtmek için çalışmıştır. Bunların dışında Goethe‘nin Faust’unu ve kısa şiirlerini, Polevios’un tarihi “ugolino” ve “undine”yi okudum. (Başka bir zaman Ugolino’dan uzun uzun bahsedeceğim.) Ve nihayet “cromwell” ve “hernani” hariç Victor Hugo’yu.
Yeni bir planım var: Deli olmak. Bu, insanların akıllarını kaybettikten sonra tedavi olarak tekrar, akıllanmaları için yegane çıkar yoldur. Eğer bütün Hoffmann’ları okuduysan, Alban’ı hatırlayacaksın. Nasıl buluyorsun onu? Anlaşılmazlığı avuçlarının içine aldığı halde, onunla ne yapacağını bilmeden, Allah denen bir oyuncakla oynayan kişiyi seyretmek ne kadar müthiş.
Hoşça kal. Bana mümkün olduğu kadar sık yaz. Zira mektupların benim için bir zevk ve teselli kaynağı oluyor. Hemen cevap ver. Mektubunu en geçinden on iki gün içinde bekliyorum. Yaz bana ki tamamen çökmeyeyim.
Kardeşin F. Dostoyevski.

10 Kasım 2015 Salı

Arakanlı Müslümanların bilmediğimiz hikayesi: Cevapsiz mektuplar

Myanmar'daki Osmanlı şehitliğinin hazin öyküsü

Myanma temaslarını sürdüren Emine Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu, Myanmar'da bulunan Osmanlı şehitliğini de ziyaret ettiler. Türkiye'nin gönderdiği para ile restore edilen şehitliğin hikayesi İngilizlerin esir ettikleri Osmanlı askerlerini buraya göndermesi ile başlar. Balkan savaşında Osmanlı'ya yardım gönderen ve Hicaz demiryolu madalyası ile ödüllendirilen Arakanlı Müslümanların bilmediğimiz hikayesi:

PDF: http://www.turkishstudies.net/Makaleler/1807318176_15ÇakırÖmer-edb-207-223.pdf

TİMETÜRK / NEVZAT ÇİÇEK

Arakanlı mültecilerin yaşadığı kampları ilk kez gezdiğimizde, o büyük drama ilk kez tanık olduğumuzda bize eski adı Burma yeni adı Myanmar’da bir Osmanlı mezarlığı olduğunu ve Türk nesli dedikleri insanların bulunduğunu anlattıklarında hayret etmiştik. 
Türkiye dönüşünde bunu bir yazıya döktüğümde, Türkiye’den bölgeye ilk gidenlerden(1997) İHH Başkan Yardımcısı Hüseyin Oruç, “Arakanlı Müslümanlar kendilerine Abdülhamit Han tarafından madalya verildiğini söylüyorlar” deyince, hem merakım hem de şaşkınlığım kat kat arttı. Aslında basit düşünceyle her şey normaldi; Eskiden bu ülkeler arasında bu kadar sınır yoktu ve bu insanlar Hint kıtası Müslümanları olarak geçiyordu.


Türkiye’de gerek internet gerekse de Arakan’ı yakından tanıyan ve Arakan’lı olup Türkiye’de yaşayan insanlarla yaptığım görüşmede karşıma bambaşka gerçekler çıktı. Evet Myanmar’da bir Osmanlı mezarlığı vardı ve Burma Müslümanlarına madalya verilmilmiş. Peki nasıl gerçekleşmişti bütün bunlar.

Önce filmi başa alıyoruz,  Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Irak, Filistin cephesinde çarpışan askerlerimiz İngilizler tarafından esir edildiğinde ülkelerine gönderilmesin diye çok uzak yerlerde esir tutulmuşlardır. Örneğin; Sarıkamışta esir düşen 2000 askerimiz Sibirya ya sürülmüş diğer cephelerde İngilizlere karşı savaşan askerlerimiz ise Burma, Birmanya, Hindistan ve Hindiçin (Hindiçin, Güneydoğu Asya'da, kabaca Hindistan'ın doğusu ve Çin'in güneyinde kalan bölge) ülkelerindeki esir kamplarına yollanmış ve bu kamplarda sadece çok az kişi yaşayabilmiş kalanı ise açlıktan ve hastalıktan can vermiş, inşallah şehitlik mertebesine ulaşmıştır. 

Şehitliğin hikayesi İngilizlin Osmanlı askerlerini esir almasıyla başladı:
Bugün Burma'da bulunan "Thayet Myo Türk Şehitliği"nin hikâyesi ise İngilizler’in Osmanlı askerini esir almasıyla başlıyor: İngilizlere tutsak düşerek İngiltere'nin bir sömürgesi olan Burma'ya getirilen 12 bin askerimiz yol, demiryolu, köprü ve suni göl yapımında işçi olarak çalıştırılmışlar.Bugün bile Burma'yı baştanbaşa geçen iki ana hattan biri olan başkent Yangon ile Thayet arasındaki 300 millik (9 bin km) demiryolu esir düşen Osmanlı askerleri tarafından yapılır. İnşaat biter ama salgın hastalıklara ve zor çalışma şartlarına dayanamayan 2 bin asker hattın son durağı Thayet kampında şehit düşer. Çalışmayı reddeden birçok asker de öldürülmüştür. Geriye kalanlar ise ancak Mondros Mütarekesi'nden sonra ülkelerine geri dönme fırsatı bulurlar. Ancak rivayetlere göre askerlerin bir kısmı gemilere bindirilip gönderilirken evlenip geride kalmayı seçenler de olur. Burma'da şehit olan esirler için İngiliz hükümeti bir mezarlık yaptırır. Mezar taşlarının üstündeki künye bilgileri bugün hâlâ okunabilecek kadar canlı duruyor. İsimleri İngiliz alfabesiyle yazılan şehitlikte Kerküklü Muhammed, 20 Ekim'de ölen Şaban gibi pek çok asker yatıyor.



Gömü alanının yerini belirten, Türkçe ve Burmaca bir kitabe ve çoğu 1916 Mart ve Nisan ayları tarihli mezar taşları bulunmaktadır. Şehitlik kitabesinin Türkçe (Latin harfleri ile) kısmında bugün zor okunabilen, "Birinci Dünya Savaşı'nda Irak, Suriye, Filistin ve Arabistan cephelerinde Osmanlı ve İngiliz Orduları arasındaki çarpışmalar sırasında İngilizlere tutsak düşerek Burma'ya getirilen ve burada vefat eden aziz Türk askerlerinin anısına" ifadesi yer almaktadır. O dönem yöre halkının anlattığına göre esir Türk askerlerinin orada bulundukları süre içinde hiçbir şekilde disiplinini yitirmediğini, pejmurdeleşmediklerini, hepsinin çalışma dışındaki saatlerde yerli halkın arasına girmek için birer takım elbise edindiğini hatırlıyor. Genelkurmay arşivlerinde de onların Milli Mücadele sırasında aralarında topladıkları cüz'i yardımı akıl almaz kanallar bularak Ankara'ya gönderdikleri bilgisi var. 

Osmanlı ailelere gönderilen “Savaş esiri” damgalı mektuplardan haberdar oldu
Peki Osmanlı uzun süre haber alamadığı bu askerlerden nasıl haberdar oluyor; Murat Bardakçı yazdığı yazıda Osmanlının bu askerlerden gönderilen mektuplar vasıtası ile haberdar olduğunu ifade ediyor: “İstanbul, Basra’da İngilizler’e esir düşen birliklerimizin âkıbetinden haftalarca haber alamadı ve askerlerin nerede oldukları ailelerine Burma’dan yollanan ve üzerinde “POW-Prisoner of War” yani“Savaş Esiri” damgası bulunan mektuplar sayesinde öğrenilebildi.İngilizler, esir ettikleri askerlerimizi o zaman idareleri altında olan Hindistan’ın vilâyeti yaptıkları Burma’ya götürmüş, adları haritalarda bile geçmeyen ve en büyüğü “Tayetmo” olan “Meiktila”, “Munklon” ve “Şivebo” kamplarına koymuşlardı. Askerlerimizin çoğu Burma’nın alışık olmadıkları tropik iklimine ve salgınlara dayanamayarak vefat edince kampların bir köşesine defnedildiler. Sağ kalmayı başaranlar ise evlerine ancak 1918’de, Mondoros’taki o meş’um mütarekeyi imzalamamızdan sonra dönebildiler ama orada can verip şehid olanların mezarları kamplarda kaldı.”


Şehitlik ilk 1961 yılında fark edildi


Myanmar’daki Osmanlı mezarlıkları hakkında ilk bilgi, 1961 yılında Yeni Delhi (Hindistan) Büyükelçiliği’nden geldi. O dönemdeki adı "Birmanya" olan ülkeyi ziyaret eden Türkiye Büyükelçisi, Ankara’ya Thayet Myo ve Mekthla’da Türk askerlerine ait mezarlıklar bulunduğunu bildirdi. Myanmar halkının büyük çoğunluğu Budist. Ülkede az sayıda bulunan Müslümanların liderleri, 1982 yılında Dakka Büyükelçiliği’ne sadece Thayet Myo’da 800 kadar Türk şehit mezarının olduğunu söylemiş. Yeni Delhi Büyükelçiliği ise yıllar önce uzun uğraşlar sonucu Türk askerlerine ait olduğu kesinlik kazanmış 221 mezar taşı tespit etmiş. Yine aynı büyükelçilik Mekthla’da 760 kabir bulunduğunu, ancak İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz ve Japon askerleri arasındaki çatışmalarda mezarların çoğunun tahrip olduğu bilgisine ulaşmış. Büyükelçilik, Shewoba’da 100, Aungban’da 18-20, Kyautse’deki Müslüman mezarlığında ise Yusuf Efendi isimli bir Türk subay şehidini belirlemiş.

Gezgin Albay tanıttı

Myanmar’daki Osmanlı şehitleri kamuoyunun gündemine, 2002 yılında Türkiye’nin bilinen gezginlerinden emekli albay Faruk Budak’ın bu ülkeye yaptığı seyahatle geldi. Budak, ziyareti sonrası internette Thayet Myo kentinde şehitlere ait mezarların harabe olduğunu gösteren fotoğraf ve yazılar yayınladı ve onarım için kampanya başlattı.

Emekli albay Faruk Budak, 2002 yılında bu ülkeye yaptığı ziyarette adı geçen şehitlikleri de ziyaret eder. Şehitlikler içler acısı bir haldedir. Tarlayı andıran derecede yeşillenmiş arazi ve insan boyu otlarla çevrelenmiş mezar taşlarını gören Budak, bazı fotoğraflarla durumu görüntüler. Döndüğünde Dışişleri ve Genelkurmay'a başvuruda bulunur ve bir de kampanya başlatır. Çeşitli basın organları da konuya ilgi gösterirler. Dışişleri Bakanlığı konuya hassasiyetle yaklaşır ve Uzakdoğu uzmanları konuyla ilgilenmeleri için görevlendirilir. Budak'ın çabalarıyla Genelkurmay Başkanlığı'ndan restorasyon için gerekli bütçe 2002'de tahsis edilir…Bu arada 2004 yılında Genelkurmay Başkanlığı da kendi bütçesinden tadilat için bir ödenek aktararak Dışişleri Bakanlığı'na iletir. Dışişleri Bakanlığı da ödeneği kullanarak tadilatı yaptırması için Türkiye'nin Bangkok Büyükelçiliği'ne gönderir. 

Faruk Budak, 2005 yılında tekrar bölgeyi ziyaret ettiğinde öncesine nazaran daha acı verici bir manzarayla karşılaşır; bölge, tarım arazisi olarak kullanılmaktadır. Dönüşünde konuya tekrar ve daha sıkı takiple eğilir.Bu yıpranmışlık yanında, mezarlığı çevreleyen taş sınırın ve mezar taşlarının da tropik iklimde yetişen yoğun bitki örtüsü altında okunamaması, kimliksel ve anlamsal tanım eksikliği oluşturmaktadır.

Dışişleri Bakanlığı'nın Burma hükümeti nezdindeki yoğun diplomasisi sonucu gerekli restorasyon izni ancak geçtiğimiz yıl alınabilmişti

Türk kolinisi de var
Ülke genelinde Thayet şehitliği dışında birçok küçük Türk Mezarlığı olduğunu belirten Burma Fahri Başkonsolosu Ercan Aygün, bir süre önceki Birmanya ziyaretinde de yeni hikâyelerin izine rastladığını ve bunların da araştırılması gerektiğine işaret ediyor. "Yaşlıca bir profesörle tanıştım. Büyük dedesinin Türkleri tanıdığını ve orada bir Türk kolonisi olabileceğini anlattı" diyen Aygün, bugün kimse bilmese de rivayet edildiği gibi evlenip Burma'da kalan askerlerin izini sürmeyi planlıyor.

 şehitlik, Türkiye’den giden bütçeyle yapılmıştır.

Arakanlılara Hicaz demiryolu madalyası verildi

Arakanlıların ifade ettiği Osmanlı bize madalya verdi sözlerini tarihçi Erhan Afyoncu, “Arakan'da katledilen Müslümanlar'ın dedelerinin Türkiye'ye yardımı” başlıklı yazısında Osmanlının Arakanlı Müslümanlara neden madalya verdiğini şöyle anlatıyor:”Osmanlı İmparatorluğu bizim zayıf zannettiğimiz dönemlerde bile dünyanın en önemli devletlerinden biriydi ve dünyadaki bütün Müslümanlar'ın şemsiyesi konumundaydı. Afrika'dan Asya'ya bütün Müslümanlar'ın gözü kulağı hilafetin merkezinde, yani İstanbul'daydı. Asya Müslümanları özellikle de Hindistan Müslümanları, hilafetin merkezi olduğu için Osmanlı İmparatorluğu'nu yakından takip ediyorlardı. Madagaskar'dan Myanmar'a kadar her taraftaki Müslümanlar halifeyle ilişki kurmuşlardı. 1870'te Birmanya'daki (Myanmar) Ava sultanının sadrazamı Osmanlı yönetimiyle ilişki kurmak için mektup göndermişti.


II. Abdülhamid döneminde Osmanlı'nın Asya'daki faaliyetleri neticesinde padişah Hindistan, Çin veMyanmar Müslümanları arasında popüler olmuştu. 1897'de Türk-Yunan Savaşı çıkınca Asya'daki Müslümanlar hemen yardım toplayarak Türkiye'ye gönderdiler. Savaş kısa bir süre sonra Osmanlı'nın zaferiyle sona erdi.

Osmanlı İmparatorluğu'nda 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren birçok demiryolu yapılmıştı; ancak bunların çoğu Avrupalı sermaye çevreleri tarafından inşa edilmişti. Kutsal hac yolculuğunu kolaylaştıracak Hicaz demiryolu dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlar'ın yardımlarıyla inşa edildi. Başta Hindistan, Mısır, Rusya ve Fas'tan olmak üzere Endonezya'dan, Singapur'dan, Güney Afrika'dan, Tunus, Cezayir, İngiltere ve Amerika'dan bağışlar yapıldı. Hicaz demiryoluna yardım edenler arasında Myanmarlı Müslümanlar da vardı. Osmanlı yönetimi Myanmar'dan yardım gönderenlere Hicaz demiryolu madalyaları göndererek teşekkür etti.


Balkan savaşında bize yardım gönderdiler

II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra hükümdar olan Sultan Mehmed Reşad'ın tahta çıkışı; dünyanın her tarafındaki Müslümanlar'ın yanı sıra, Myanmar'daki Müslümanlar tarafından da telgraf gönderilerek kutlandı.

1911'de İtalyanlar'ın Libya'yı işgali üzerine dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlar'dan yardım gönderildi ve İtalya değişik ülkelerde protesto edildi. 1912'de Balkan savaşları sırasında Hindistan, Çin, Singapur ve Myanmar'daki Müslümanlar'dan maddi yardımlar geldiği gibi, sağlık eki¬pleri de teşkil edilerek Türkiye'ye gönderilmişti.

O dönemde Myanmar'ın adı Birmanya (Burma) idi. Birmanya'daki Müslümanlar topladıkları yardımları konsolosluk, Osmanlı Bankası ve Avrupa bankaları aracılığıyla Türkiye'ye gönderdiler. Örneğin, İbrahim Ali Molla ve Abdurrahman efendiler topladıkları 800 İngiliz lirasını Rangoon'daki fahri Osmanlı şehbenderliğine teslim etmişlerdi. Yine savaş yardımı olarak Birmanya Hilâl-i Ahmer'i, yani Kızılay'ı üyelerinden İbrahim Ali Molla ve Abdurrahman ve Cemal efendiler topladıkları 3000 İngiliz lirasını göndermişlerdi. Rangoon'un yanı sıra Birmanya'nın önemli şehirlerinden Mandalay'daki Müslümanlar da para toplayarak Osmanlı İmparatorluğu'na gönderdiler. Moulmein şehrindeki Müslümanlar da yardıma katıldılar. Birmanyalı Müslümanlar fakir ve ülkede azınlıkta olduklarına bakmadan ellerinde ne varsa Türkiye'ye yollamışlardı.”


Bugün Budist Myanmar cuntası atında ezilen Arakanlı Müslümanlarının dertleriyle dertlenirken, o topraklarda, buradan gitmiş insanların mezarlarına Fatiha okumaktan başka bir şeyler yapmaksanırım hepimizin boynunun borcu.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Yahudi bir annenin mektubu

Çarlık Rusya’sında Yahudi bir annenin oğlunu 1877 Osmanlı-Rus Savaşı için cepheye yollarken yaptığı nasihatlere benziyor. Anne, oğluna şu öğütte bulunuyor: 
-“Canım oğlum, sakın kendini fazla yorma. Cephede bir Türk öldür, dinlen... Bir Türk öldür, soluklan... Gücünü toplayınca bir Türk daha öldür, yine dinlen...” Oğlu, -“Ama anne, ya Türk beni öldürürse?” karşılığını verince dehşete düşen anne, 
-“Aman Allah’ım... Türk’ün seninle ne alıp veremediği var ki?” diyor.

30 Haziran 2015 Salı

Nil Karaibrahimgil ölen emzirme hemşiresine duygusal mektup


Ünlü sanatçı Nil Karaibrahimgil oğlunun doğumunun ardından kendisine emzirme hemşiresi olarak yardımcı olan Zeynep Aydın'ın vefatının ardından duygusal bir yazı ile veda etti.



Komik kızdın Zeynep.
Gecenin dördünde, çocukluğundan anlattığın hikâyelere gülmekten, sezaryen yaralarım sızlardı.
Yeni anneydim daha, sana da çok ihtiyacım vardı. 

Sen ne iyi bir hemşireydin.
Bebekler eline doğardı. Hani bir tanesi o kadar büyük doğmuştu ki, çarşafla zapt edememiştin, ona da ne gülmüştük.
İçimi rahatlatırdı başka doğum hikâyeleri dinlemek. 

Sende çok vardı onlardan.
İki de kedin vardı. Birinin adını Çapul koymuştun. Vicdanın vardı.
Seninle kısa zamanda arkadaş olduk. 

O yaz, bağıra çağıra Whitney Houston şarkıları
söyleyip denizlere baktık.
Dolmalar sardın, saçlarımı boyadın, düğümlerimi taradın.
Oğlumun gazını çıkardın, yanına yattın, üstünü örttün.
İlk karşılaşmamızı hiç unutmuyorum. 

Ben yürüyüşten gelmiştim. Paniktim.
Bebek süt içmiyordu. Sesim titriyordu. Hastaneyi arıyordum.
Bir bebeğe nasıl bakılıyordu? Aç mı kalıyordu?
Sen gelmişsin, salonda bekliyormuşsun, iyi bir hemşireymişsin, emzirme konusunu iyi biliyormuşsun.
Bebek kucağımda ağlıyordu. Bana baktın ve ilk cümleni kurdun: "Her şeyden önce şu omuzları indirin, derin bir nefes alın, bir rahatlayın."
Bu cümlenle sana teslim oldum ben. 

Omuzlardan bahsetmen iyi olmuştu.
Öyle omuzlar kulakta, gergin gergin, bebek mi emzirilirdi canım.
Sonra bitmez, uzun gecelerimiz başladı seninle. 

Uyumuyorduk, konuşuyorduk. 
Ben uykusuzluğu, yorgunluğu, sızlayan bakamadığım yaramı, senin hayatına girerek unutuyordum.
"Anlat Zeynep" diyordum, "Çanakkale'nin Yenice köyünde geçen çocukluğunu anlat.
Bahçenizde hangi meyve ağaçları vardı?"
Yanında yedi-sekiz fotoğraf taşırdın. 

Biri erken yaşta kaybettiğin, gül yüzlü annen,
kardeşinle seni leğende yıkarken. Bakıp bakıp gülerdik, böyle de yıkanıyor işte diye.
Ama en çok kardeşinin doğumunu anlatmanı severdim. 

O çok komikti.
Annen kardeşini evde doğurmak üzere, sana diyor ki: 

"Zeynep koş ebeye haber ver. Annem doğuruyor de."
Sen de küçücüksün. Ebe ne, ne yapacak onu bile bilmiyorsun. Başlıyorsun aheste aheste yürümeye...
Sonra yolda bir şeftali ağacı görüyorsun, durup bir güzel şeftali yiyorsun.
İşte burası beni mahvediyordu hikâyenin. 

Doğumdan yeni çıktığım için, benim canım
hikâyemdi bu.
3 ay, 24 saatim seninle geçti. Hayatımı biliyordun işte. 

Ben de seninkini.
Kendimce sana moraller veriyor, 

"Barış, affet" diyordum kalbini kıranları.
Söylemesi kolaydı. Hep kolaydır söylemek. 

Ama sen koca yürekliydin. Affettin,
barışlar yaptın. Seninle gurur duydum ben.
Sen giderken ağlamayacağım demiştim, öğle vaktiydi, güneş tepemizdeydi. Üç ay 
dolmuştu işte gidecektin, yüreğinde seni sevebilecek bir erkeğin heyecanı vardı.
İkimiz de ağladık. Ne güzel yazdı. Ne güzel arkadaşlıktı. 
Ne kolay geçti seninle o günler.
Keşke şu mide küçültme ameliyatını olmasaydın da, aramızda olsaydın, bunu okuyup
beni arasaydın, telefonda o günleri anıp ağlaşsaydık.
Ama şimdi tek başıma ağlıyorum ben. Çünkü sen artık yoksun. Olsan da olmasan daben seni çok seviyorum.
Mekânın cennet olsun canım arkadaşım. Güzel hemşire.
O tatlı annenin omzuna daya başını, huzur bul yeni sonsuzluğunda...

6 Şubat 2015 Cuma

Paralel örgütün, kalpazanlık kumpası deşifre oldu!


Paralel Yargı, sahibi olduğu Hâkimiyet Gazetesi'nde, ucu Paralel Yapı'ya dokunan yolsuzluk ve vergi dosyalarını haber yapan Gaziantep Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Abdullah Sabri Kocaman'ı, bir telefon konuşmasına dayanarak 8 yıl 4 ay hapse çarptırdı
PARALEL ÖRGÜTÜN, KALPAZANLIK KUMPASI DEŞİFRE OLDU!

Kocaman, 3 yıl önce, Paralel Yapı'nın MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı tutuklamak istediği dönemde, açılan bir kalpazanlık soruşturmasında 6 sanıkla birlikte tutuklandı. Mahkeme, 15 yıldır Gaziantep Gazeteciler Cemiyet Başkanlığı'nı yapan Kocaman ve diğer sanıkları 8 yıl 4 ay hapis ve 6666 gün adli para cezasına çarptırdı. Hükümlülerden Abdullah Sabri Kocaman, tutuklanmadan önce Gaziantep'teki yolsuzlukları Hâkimiyet gazetesinde yayımlıyordu. Kocaman, tutuklanmadan hemen önce vergi kaçıran 120 firmayı Vergi Dairesi ve Gelir İdaresi'ne yazılı olarak bildirmişti. Son olarak da Hatay'da stratejik konumda olan bir araziyi, bir grubun devletten değerinin çok altında satın almasını engelleyince Paralel Yapı'nın hedefi haline geldi. Araziyi almaya kalkışan kişilerin de "Seninle hesaplaşacağız" tehditlerine maruz kaldı.

CEZAEVİ MEKTUPLARI KUMPASI ORTAYA ÇIKARDI !

Kocaman'a yönelik kumpas için önce bir 'fuhuş' dosyası açıldı, ancak mahkeme takipsizlik kararı verdi. Ardından uyuşturucu suçundan bir soruşturma açılmaya çalışıldı, ancak bunda da sonuç alamayan Paralel Yargı, Kocaman ve beraberindeki sanıklar hakkında sahte Suriye parası bastığı gerekçesiyle işlem başlattı. Savcılık, soruşturma sırasında teknik takibe takılan "Nasıl gidiyor işler?", "Ne var ne yok?" türünden konuşmaları kalpazanlığın delili gösterdi ve dosyaya ekledi.Mahkeme 5 ayrı mekânda yapılan aramalarda suç unsuru bulunmamasına rağmen Gaziantep Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Abdullah Sabri Kocaman'ı, bir telefon konuşmasına dayanarak 8 yıl 4 ay hapse çarptırdı.Bu arada Abdullah Sabri Kocaman ile birlikte kalpazanlıkla suçlanan diğer sanıkların ceza evinden yazdığı mektuplar kumpası ortaya çıkardı.İşte O Mektuplar…

DETAYLAR A HABER'DE
Görüldüğü anda tutuklanıp cezaevine konulacak olan Abdullah Sabri Kocaman kendisine kurulan kumpası tüm detayları ile Deşifre Genel Yönetmeni Mehmet Ali Önel'e anlattı... 
Detaylar, bu akşam 22.00'de A Haber'de… 

İŞTE O MEKTUP:









27 Ekim 2014 Pazartesi

ölmeden hemen önce annesine yazdığı mektub

Mektubun tam metni şöyle:
Jabbari’nin annesinden son isteği organlarının bağışlanması..

Sevgili Sholeh,

Öğrendim ki bugün kısasla tanışma sırası benimmiş. Yaşam kitabımın son sayfasına geldiğimi senden öğrenemediğim için kırgınım. Bilmem gerektiğini düşünmüyor muydun? Üzgün olduğun için ne kadar mahcup olduğumu biliyorsun. Neden senin ve babamın elini öpme şansını bana vermedin?

Dünya bana yaşamak için 19 yıl verdi. O uğursuz gecede ölmeliydim. Bedenim şehrin bir köşesine atılmalı ve birkaç gün sonra polis beni teşhis etmen için seni tecavüze uğradığımı da orada öğreneceğin adli tıp doktorunun ofisine götürmeliydi. Biz onların gücü ve servetine sahip olmadığımız için, katilim asla bulunamayacaktı. Hayatına utanç ve ızdırapla devam edecek, birkaç yıl sonra da bu ızdırap seni öldürecekti.

Her nasılsa bu lanetlenmiş hikaye değişti. Bedenim bir köşeye atılmadı, ama Evin Hapishanesi ve onun tek kişilik hücresine gömüldü, şimdi de mezarlığa benzeyen Şehr-e Ray hapishanesine. Ama kaderim buymuş, şikayet etme. Sen benden iyi bilirsin ki ölüm yaşamın sonu değildir.

Sen bizlere okula giderken bir kavga ya da şikayet karşısında bir hanımefendi gibi olmamızı öğretmiştin. Nasıl davranmamız gerektiğinin altını ne kadar çok çizdiğini hatırlıyor musun? Senin deneyimlerin yanlıştı. O kaza başıma geldiğinde, öğrendiklerimin bana yardımı olmadı. Mahkemede beni soğukkanlı ve zalim bir suçlu gibi anlattılar. Hiç gözyaşı dökmedim. Hiç yalvarmadım. Kanunlara güvendiğim için ağlamadım.

Ama kayıtsız olmakla suçlandım. İşte, sivrisinek bile öldüremez, hamam böceklerini antenlerinden yakalayıp dışarı atardım. Taammüden cinayetle suçlanıyorum. Hayvanlara yaptığım muamele bir erkeğe eğilim olarak yorumlandı ve hakim kazanın yaşandığı sırada tırnaklarımın uzun ve ojeli olduğu gerçeğine bile bakma zahmetine katlanmadı.

Kendisinden adalet beklenen bir hakim için ne kadar da iyimser! Ellerimin sporcu kadınlar gibi, özellikle de boksörler gibi, iri olmadığını sorgulamadı. Ve içime sevgisini ektiğin bu ülke beni hiçbir zaman istemedi, beni sorgulayanların hakaretleri yüzünden ağlarken, en adi sözlerini dinlerken hiç kimse bana destek olmadı. Güzelliğimin son işareti saçlarımı kazıdığımda 11 gün hücre cezasıyla ödüllendirildim.

Sevgili Sholeh,

Duydukların yüzünden ağlama. Karakoldaki ilk günümde, yaşlı bekar bir görevli canımı yakmak için tırnaklarımı kullandığında, güzelliğin burada aranan bir şey olmadığını anlamıştım. Güzel görünmek, güzel düşünce ve dilekler, güzel el yazısı, güzel gözler ve görüş, hatta hoş bir sesin güzelliği…

Anneciğim, düşüncelerim değişti ve bunun sorumlusu sen değilsin. Sözlerimin sonu gelmeyecek; onları, senin yokluğunda ve senden habersiz beni infaz ederken sana ulaştırması için birine veriyorum. Sana miras olarak pek çok el yazımı bırakıyorum.

Yine de ölmeden önce senden bir şey istiyorum. Aslında bu dünyadan ve bu ülkeden bir tek isteğim var. Biliyorum bunun için zaman lazım. Ama lütfen ağlama ve dinle…

Senden mahkemeye gidip bu arzumu anlatmanı istiyorum, hapisteyken böyle bir mektup yazamazdım. Bir kez daha benim yüzümden acı çekeceksin. Eğer yalvarman gerekirse, bunun için sana kızmam. Gerçi sana yapmamanı söylememe rağmen infaz edilmemen için onlarca kez yalvarmıştın.

İyi kalpli annem, sevgili Sholeh, canımdan daha çok sevdiğim, toprağın altında çürümek istemiyorum. Gözlerimin, genç kalbimin toza dönüşmesini istemiyorum. Ben asılır asılmaz bunu ayarlamanı; kalbimin, böbreğimin, gözlerimin, kemiklerimin, vücudumdan ne nakledilebilirse onları ihtiyacı olanlara hediye etmeni istiyorum. Organlarımı alanların ismimi bilmesini, bana bir buket çiçek almalarını hatta benim için dua etmelerini bile istemiyorum.

Şunu çok içten söylüyorum, gelip yas tutarak acı çekeceğin bir mezar istemiyorum. Benim için siyahlar giymeni istemiyorum. Zor günlerimi unutmak için elinden geleni yap. Rüzgar beni alıp götürsün.

Dünya bizi sevmedi. Kaderimi istemiyorum. Ve şimdi ölümü kucaklayarak buna bir son veriyorum. Çünkü Allah'ın mahkemesinden, beni sorgulayanlardan ben davacı olacağım. Hakimden; beni taciz etmekten geri durmayan Yüksek Mahkeme'nin hakimlerinden davacı olacağım.

Yaratıcının mahkemesinde Dr. Farvandi ve Kasım Şabani'den davacı olacağım; tüm o bilgisizlerden, yalanlarıyla bana haksızlık eden, benim haklarımı çiğneyen ve gerçeğin bazen görünenden farklı olduğuna dikkat etmeyenlerden davacı olacağım.

Sevgili iyi kalpli Sholeh, diğer bir değişle sen ve ben suçlayanlar, diğerleri ise sanık. Bekleyip Allah'ın ne istediğini görelim. Ölene dek seni kucaklamak isterdim. Seni seviyorum.

Reyhaneh

20 Temmuz 2014 Pazar

Mimar Sinan dan 400 Sene Sonrasına Mektup


400 Sene Sonrasına Mektup
Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami´nin 1990´li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı tv´de şöyle anlatmıştı.
Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık.
Kalıbı yaptık.
Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık.
Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kâğıt vardı. Şişeyi açıp kâğıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu:
"Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum."
Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu´nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.
Bu mektup bir inşanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insanüstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kâğıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.

22 Haziran 2014 Pazar

Somali diasporasından teşekkür mektubu


Mektup, şu şekilde:
"Sayın Recep Tayyip Erdoğan
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı
Ekselansları ve sevgili kardeşimiz,
Somali Diaspora mensupları olarak, yirmi yıllık huzursuzluk ortamından iyileşmeye doğru ilerleyen Somali halkına verdiğiniz destek ve kararlılığınız için, en derin şükranlarımızı Somali halkı adına sunmak istiyoruz.
2011 yılının Ağustos ayında eşiniz, çocuklarınız ve gönüllüler eşliğinde kuraklığa karşı destek olmak amacıyla Mogadişu'ya gerçekleştirdiğiniz ziyaret, sadece sembolik bir değer değil aynı zamanda orada, koşulları önemli ölçüde iyileştirmeye neden olan bir ziyaret olmuştur. Mogadişu'ya gerçekleştirdiğiniz ziyareti unutmadık, unutmayacağız.
Sizin liderliğinizde Türk halkı, insani yardımlarını ulaştırmış, yollar, hastaneler, okullar inşa ederek kritik önemi haiz kalkınma desteği sunmuştur. Binlerce Somalili öğrencinin burs programları kapsamında yükseköğrenim için desteklenmeleri, ülkemizin iyileşme sürecinde fevkalade olumlu etkiler oluşturacaktır. Siz Somali'de insani yardımı yeniden tanımladınız.
Biz, burada Somali halkı için yapmış olduğunuz herşeyi sıralayamayız ancak tüm dünyadaki Somalililer şunu bilmektedir ki; sizin politikalarınız insanlarımızın hayatları ve geleceği üzerinde eşsiz olumlu etkiler bırakmıştır. Bunun için de sonsuz minnettarız. Bugün, Türk Hava Yolları, Somali'yi dünyanın geri kalanına bağlayan tek uluslararası hava yolu şirketidir. Sizin elçiliğiniz, Mogadişu içindeki tek büyükelçiliktir ve onlarca Türk kurumu halen Somali'nin kalkınmasına, gelişmesine ve büyümesine yardım etmeye devam etmektedir.
Ekselansları, ziyaretinizden 3 yıl sonra, Somali daha iyi bir durumdadır ve bu sizin cesur ziyaretiniz olmadan mümkün olmazdı. Somali halkı, Somalili insanlar arasındaki uzlaşma sürecinde oynadığınız bu büyük rolü, sonsuza dek hatırlayacaktır. Ayrıca kardeş Türk veSomali halkını birbirine bağlayan liderliğinizi de hatırlayacaktır. Somali diasporasının temsilcileri olarak, daha etkili olma adına kurumsallaşma çabalarımıza verdiğiniz desteklerden ötürü de minnettarız. Allah Türk halkını, hükümetini ve liderliğini korusun."

24 Nisan 2014 Perşembe

Anzak askerinin mektubu 99 yıl sonra ortaya çıktı!


Birinci Dünya Savaşı yıllarında Gelibolu’da Türklere karşı savaşan Avustralyalı asker Sydney Harrie Skinner’in 1915’te ailesine yazdığı mektup, Çanakkale Savaşı’nın dehşetini bir kez daha ortaya koyuyor.
Avustralya basınında ilk kez yayınlanan mektupta, o dönem 22 yaşında olan Sydney Harrie Skinner’ın gözlemleri trajik ifadelerle yer alıyor. Skinner, mektupta 25 Nisan 1915’te, saat 04.00 sıralarında, Gelibolu’daki Kabetepe açıklarında demirleyen 15 numaralı Avustralya nakliye gemisi ‘Star of England’da bulunduğunu belirtiyor.
“SAĞIR EDİCİ PATLAMA SESLERİ GELİYORDU”
Skinner, “Anne ve baba” şeklinde başlayan mektubunda şu ifadeleri kullanmış: “Gün aydınlandığında, ışık arttıkça önümüzdeki araziyi görmeye başladık. 15 savaş gemisi korkunç bir sessizlikle, sahildeki bataryaların ateşini bekliyordu. Saat 05.00’te üzerimize ateş açıldı. Her yerimizde şarapneller patlıyordu.”
“Savaş gemilerimiz, sahildeki Türk bombardıman noktalarına doğru döndü. Top mermileri, limanın sağ tarafındaki bölgeleri vuruyordu. Sağır edici patlama sesleri geliyordu. Tonlarca toprak ve kaya, havaya yükseliyordu. Bu sırada askerlerimiz destroyerlere ve sonra çıkarma botlarına geçiyorlardı.”
“ŞARAPNELLER ÖNÜNE ÇIKAN HER ŞEYİ BİÇİYORDU”
“Çıkarma sırasında botlar dolu yağmuru gibi mermi atışıyla karşılaştı. Makineli tüfeklerden şakır şakır mermi yağıyordu. Havada sadece şarapneller vardı. Bu şarapnellerin verdiği hasar korkunç. Yoluna çıkan her şeyi biçiyordu. Yüzlerce askerimiz sahile ulaşamadan ya öldü ya da yaralandı. Sahile ulaşmayı başaranları ise makineli tüfekler yere indiriyordu. Orada birilerinin canlı kalabileceğini düşünmek imkansız gibi görünüyordu. Sahilden üzerimize ateşlenen şarapneller gemimizin etrafındaki sulara düşüyordu.”
“TOPRAK VE İNSAN PARÇALARI GÖĞE YÜKSELİYORDU”
“O gün akciğer zarımda sıvı biriktiğini hissediyordum. Gemimize geri getirilen yaralı askerlere yardım etmekle görevlendirildim. Yaralı askerleri geri getirmeye başladılar. Karada ise manzara korkunçtu ve bir tanesini hayatım boyunca unutmayacağım. Toprak araziye baktığınızda üzerinde sürekli top patlayan o siperleri görebilirdiniz. Patlamalar sırasında insan, toprak ve top parçaları göğe yükseliyordu.”
“YARALI ASKERLERİN DURUMUNU HAYAL BİLE EDEMEZSİNİZ”
“Saat 12.30 sıralarında, bir mavna ile daha fazla yaralı asker getirildi. Bu askerleri böyle bir halde görmek berbattı. Orada olmadan neler gördüğümü hayal bile edemezsiniz. Yaraları korkunç durumdaydı. Türkler dom dom adı verilen patlayıcı ve sakat bırakıcı kurşunlar kullanıyordu.”
“4 TOPTAN 3’Ü TÜRKLERİ ATOMLARINA AYIRDI”
“Öğleden sonra, karaya çıkmayı başaran bizim topçular, etkili olabilecekleri bir bayırdan Türklerin üzerine ateş açtılar. Gün kararmadan önce, Türkler sahilde bizim askerlere karşı üstünlük sağlamaya çalışıyorlardı. Queen savaş gemisi onların hareketini tespit edip üzerlerine top yağdırmaya başladı. Attığı 4 toptan 3’ü Türklerin üzerine düştü. Toprak ve üzerindeki Türkler atomlarına ayrıldı. Bu Lyddite toplarının etkisi inanılmaz. Topların sebep olduğu duman bile 27 metre çapındaki bir alanda bulunan herkesi öldürebilir.”
SYDNEY HARRİE SKİNNER
Mektubunda o gün İngiliz General Sir Ian Hamilton idaresindeki Queen Elizabeth gemisinde bulunan Avustralyalı askerlerin iyi iş çıkardığını savunan Sydney Skinner, kendi taraflarından 6 bin askerin öldüğünü ya da yaralandığını ifade ediyor.
Skinner’in kızı Robin Oliver, savaş gazisi olarak ülkesine dönen babasının 79 yaşında hayatını kaybettiğini söyledi. Robin Oliver, Çanakkale Savaşı’nın 100. yıl anma etkinlikleri kapsamında 2015’te Gelibolu’ya gelecek

26 Şubat 2014 Çarşamba

Sultan Abdülhamid'in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat'a gönderdiği mektup


"Yâ Hû…

Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.

İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamât Hazretlerine ref ediyorum:

Mübarek ellerini öperek ve duâlarını rica ederek selâm ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selâmette daim olduğunuzdan dolayı Allah'a hamd ve şükürler ettim… Efendim, evrâd-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah'ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edâya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teâlâ Hazretlerine hamd ederim ve dâvet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilâfet-i İslâmiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim.

Ancak ve ancak 'Jön Türk' ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti'nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: 'Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye'ye ve Ümmet-i Muhammediye'ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem' diye kat''î cevap verdikten sonra hal'imde ittifak ettiler.

Ve beni Selanik'e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla'ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm'a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Bu mühim meselede şu maruzatım kâfidir.

Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selâmlar ederim.

Ey benim muazzam üstadım! Bu bâbda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin mâlûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.
Veselâmualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.