canakkale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
canakkale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2016 Cumartesi

Karadenizli fedailer

AH CANAKKALE AH!!!      pdf INDIR
Yıl 1915; Karadeniz’ in Zonguldak’ ından Rize’ sine kadar, herhangi bir kasabasında yaşı 18-19 yaşından yukarı genç bulmak mümkün değildir. Çünkü hepsi savaşa gitmişlerdi.
Peki, geride kalanlar?
Giresunlu Rıza; Çanakkale’ de savaş var deyip ortaya çıkmış. Hem de nasıl biliyor musunuz? Köy köy gezip cepheye gönüllü ararmış. Kendisi niye cepheye gitmiyor da böyle bir yolu seçmiş? Çünkü Giresun’ lu Rıza’ nın yaşı 49 imiş. Askerlik Şubesi Giresun’ lu Rıza’ nın müracaatını kabul etmemiş.
Karadeniz’ li yolundan döner mi? O da bu yolu seçmiş.
Kendisi gibi sevdalı, kendisi gibi fedai dört Karadeniz’ li daha bulmuş. Bu dört Karadenizli’ nin yaşları da Giresun’ lu Rıza’ dan aşağı değilmiş. Ver elini Çanakkale deyip yollara düşmüşler. Yayan gitmişler, vasıta bulmuşlarsa binmişler. Aç kalmışlar, susuz kalmışlar, yollarından dönmemişler. İnadım inat İstanbul’ a varmışlar.
İstanbul’ un o büyülü havasına kapılıp, ne sağda, ne solda eğlenip kalmamışlar…
Sirkeci’ de, Çanakkale’ ye gidecek olan 64 numaralı Şirket-i Hayriye Hastane Gemisi’ ne gelmişler. Ne çare ki, gemiye binememişler… Ne dedilerse de kabul edilmemiş. Son çare: Biz denizciyiz, kazanlara kömür atarız, mazgal temizleriz, cimacılıkta yaparız demişler. Ama nafile…
Bu kahramanlarımızın niyetleri halis olduğundan, karşılarına geminin makinisti, hemşehrileri çıkmış. Onları üzmeden, gizlice gemiye almış ve kazan dairesinde saklamış.
Gemi akşam ezanından sonra hareket etmiş. Sessiz ve sakin bir havada bütün gece Marmara’ yı geçmişler. Sabahın ilk ışıklarında Kilye iskelesi’ ne yanaşmışlar. ..
Ben bu menkıbeyi yıllarca evvel, Ankara’ da dinlediğim zaman; bu Karadenizliler’ in beş kişi olduklarını, üzerine basa basa not ettirmişlerdi. Halbuki diğer bir kaynaktan edindiğim bilgilere göre, bu Karadenizliler’ in Kilye Limanı’ na geldiklerinde on kişi oldukları ifade edilmişti. Demek ki, beşi Arıburnu Cephesi’ ne, bizim anlatmak istediğimiz diğer beş kişi ise, Seddülbahir Cephesi’ ne intikal ettikleri anlaşılıyor.
Fedailerimiz, Gelibolu Yarımadası’ nın topraklarına ayak basmışlardı. Rıza’ nın etrafına baktığı zaman gördüğü manzaradan bütün benliği alt üst olmuş, yüreği parçalanmıştı. Çünkü yüzlerce asker kanlı elbiseleri içinde, yere bir yaygı serilmiş, kimisi yatıyor, kimisiyse oturuyordu.
Bir yaralının yanına sokuldu, hatırını sordu. Karadeniz’den buraya hizmet için geldiklerini söyledi. Acaba hangi cepheye gitsek uygun olur? Diye sorduğu suale şöyle karşılık geldi:
-‘’Seddülbahir Cephesi’ nin insana ihtiyacı var. Varın oraya gidin, iyi olur!’’ dediler.
Bu arada Rıza, Trabzon’ lu Hüseyin Avni’ ye döndü:
‘’Eyvah, eyvah!’’ diyerek feryat ediyordu. ‘’Ben bu topraklara artık pabuçlarla basamam, yalın ayak olmam gerek’’ dedi… Pabuçlarını çıkardı.
‘’Görmüyor musunuz kanları? Bu topraklara pabuçla basmak caiz değildir! Ne iyi ettikte geldik. Ben ölmeden, benim de kanım karışsın bu kanlı toprağa? Onun için çıkardım pabuçları.’’ Ve yola koyuldular.
Görev yerleri: 7. Fırka, 21. Alay, 1. Tabur, 1. Bölük olarak tespit edilmiş. Gözetleme ve keşiflerde çalışıyorlardı. On gün içinde ikisi düşman avcıları tarafından vurularak Şehit edildi.
Üçü dedi ki:
‘’Biz düşmanın avcı yerlerini, şu kan yiyen makinelerinin yuvalarını tespit ettik… Arkadaşlarımızın kanı yerde kalmayacak, aşacağız tel örgüleri, siperlerine ulaşacağız.’’
Yüzbaşı onların bu arzularına hayır dediyse de, dinletemedi.
Bir gece ayın karanlığında kasaturalarını, kamalarını ve beşer de el bombası aldılar. Saat: 01.30, karanlıkta yok oldular. İngiliz siperlerine doğru kayıp gittiler. Ortalıkta büyük bir sessizlik sürüyordu. Aradan bir zaman geçti. Sonra 02.45’ te bombalar patlamaya başladı. Bağrışmalar, feryatlar ayyuka çıktı. Tam 15 dakika sürdü. Bizim siperdekiler göz kesilip kulak kabarttılar. Biraz sonra sürüne sürüne Giresun’ lu Rıza, kucağında düşman makinelisi, üstü başı kan içinde kendisini siperin içine bıraktı.
‘’Bombalardan sonra, arkadaşlarımı düşmanla gırtlak gırtlağa boğuşurken gördüm. Şehit oldular. Ben de bu makinelinin başındaki dört İngiliz’ i kamaladım, aldım getirdim… Tekmilim budur çocuklar!’’

25 Nisan 2015 Cumartesi

"NUSRET" olmasaydi Çanakkale olmazdi


Çanakkale’de ilk ateş, 3 Kasım 2014’te İngiliz ve Fransız donanmalarıtarafından Seddülbahir Kalesi’ne açılır...
O gün; “81 er ve 5 subayımız şehit” düşer... Bu “ilk ateş”tir ama,“Çanakkale Cephesi”nin açılışı 19 Şubat 1915 günü olacaktır!..
O gün ve müteakip günlerde, İngiliz donanması; boğazı koruyan tabyalarısusturmak ve mayınları temizlemek için harekata başlar... Hedef, peyderpey boğazı koruyan tabyaları susturmak ve asıl Çanakkale Muharebeleri’nin nihai hedefi İstanbul’u ele geçirmektir. Tabiî, sadeceİstanbul’u değil, daha sonra da Bağdat’ı, Şam’ı, Mekke ve Medine’yi ele geçirip, “İslâm toprakları”na hakim olmayı plânlamaktadırlar!..
19 ve 25 Şubat’taki bu bombardımanlarda boğazın dışındaki Kumkale veOrhaniye Tabyaları ile karşılarındaki Ertuğrul ve Seddülbahir Tabyalarısusturulacaktır. Hedefin ikinci aşamasında ise Boğaz’ın iç tabyalarını susturmak için harekat devam eder. 
NUSRET OLMASAYDI
Hemen her gün Boğaz’a girip bombardıman yaparlar, işte bu Çanakkale Muharebeleri’nde denizden saldırı aşamasında “dönüm noktası” olarak tanımlayabileceğimiz çok büyük bir hadise gerçekleşir...
İngiliz ve Fransız donanması, boğaza her girişinde Erenköy Koyu’nda“manevra” yapar... Bu durum; boğazı savunan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa ve kurmay subaylarının gözünden kaçmaz... Öyle ya; “hep aynı yerde manevra” yapmaktadırlar!..
Görürler ve anlarlar ki; bu durumda, Nusret Mayın Gemisi’ne büyük görev düşmektedir.
İngiliz donanması batırılacaktır!..
Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi Bey ve Nusret Mayın Gemisi Komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, kendilerine verilen görevi yerine getirmek için, “7 Mart’ı, 8 Mart’a bağlayan gece” harekete geçerler...
“Boğaz’ın, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği” noktasına, yani İngiliz veFransız donanmalarının hemen her gün “manevra” yaptıkları Erenköy Koyu’na “26 mayın” döşerler!..
Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği o 26 mayın, “savaşın seyri”ni değiştirir... Çünkü, İngilizlerin 3 büyük zırhlısı; 18 Mart günü, Nusret’in döşediği o mayınlara çarpar ve batar... Diğerleri de, “ağır yara” alarak çekilirler!..
Doğrusunu söylemek gerekirse; Nusret, o gün; “Türk ve dünya tarihine geçecek çok önemli bir vazife” ifa etmiştir...
Eğer Nusret; o gün “mayın”ları döşememiş olsaydı; kara muharebelerimuhtemelen olmayacak, müstahkem mevkinin her iki tarafındaki savunma düşecek, mayınlar temizlenecek ve İngilizler kendilerine belirledikleri hedefe yani İstanbul’a ulaşabilecekti!.. Tabiî oradan da Bağdat, Şam, Mekke ve Medine’ye!..
1915'de Çanakkale Deniz Savaşında İngiliz gemileri Irresistible ve Ocean, Fransız savaş gemisi Bouvet'i Çanakkale'ye gömen Nusret mayın gemisi 1955 yılında terhis edildi. Dahasonra çeşitli firmalar tarafından kuru yük gemisi olarak faaliyet gösterdi. Mersin limanında kaderine terk edilip yarı batık halde İskenderun Demir Çelik fabrikasına parçalanıp eritilmek için gönderilecekken Tarsus Belediyesi tarafından alınıp restore edildi, şu an şehrin girişinde güzel bir park alanının içerisinde müze olarak hizmet veriyor.

"Onlar" şimdi huzur içinde...

İngiliz Generali Oglander'in "Çanakkale-Gelibolu Askeri Harekatı" (Military Operations Gallipoli, Official History of the Great War)adlı eserinin 1. cildinden: "Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez."

Sir Ccolyen Corbet'in, "Deniz Harekatı" adlı eserinin ikinci cildinden: "Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Gerçek şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyu'na paralel olarak 20 mayın dökmüşler ve keşif gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyata rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır."

Bahriye Nazırı Winston Churchill 1930'da "Revue de Paris" dergisinde olayı şöyle yorumlamıştır: "Birinci Dünya Harbi'nde bu kadar insanın ölmesine, harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde onca ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından o gece atılan o incecik çelik halat ucunda sallanan yirmi demir kaptır."

20 Mart 2015 Cuma

Çanakkale'nin baş komutanı kimdi? Amiral Liman Von Sanders


Çanakkale'nin baş komutanı kimdi? Amiral Liman Von Sanders
Çanakkale'nin baş komutanı kimdi? Amiral Liman Von Sanders


Otto Liman Von Sanders

1915’te, Çanakkale Savaşlarında Osmanlı kuvvetlerini yöneten Alman Deniz generali(amiral).

Çanakkale'yi savunan Osmanlı 5. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders Osmanlı Devleti'ndeki Alman Danışma Kurulu Başkanıydı.
...
Bakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı makamlarından sonra, cephe içerisindeki en yetkli komutandı.
Bu yönden bakıldığında Çanakkale Savaşında Başkomutandı..

Miralay (Alay komutanı, albay) Mustafa Kemal ise O'nun emrine bağlı albaylardan sadece biriydi ve 19. ihtiyat (yedek) tümen komutanıydı. Liman paşa, Esad paşa ve Enver paşa ile sıkı bir iletişim halinde Çanakkale'de ki savaşlarımızı yönetmiştir. O tarihlerde Osmanlı ordusu ve donanması içerisinde 40.000 e yakın Alman subayının görev aldığı bilinmektedir.

Almanlarla bu derece içli dışlı olmamız ve
1. Dünya savaşında yanlış bir kararla Almanlarla müttefik olup, tamamen onların menfaatine uygun olarak savaşmamız, Talat, Enver ve Cemal paşa üçlüsünün gafleti yada ihanetidir.


Otto Liman Von Sanders:
17 Şubat 1855 senesinde Pomeranya’da, Stolp şehrinde dünyâya geldi. 1913 senesinde Kasel’deki 22’nci Piyade Alayında Orgeneral iken Balkan Savaşlarında yıpranan Osmanlı ordularını ıslah etmek için Türkiye’ye gönderildi. Rusya, Osmanlı kuvvetlerine bir Alman generalinin gönderilmesini şiddetle protesto etti. Liman, askerî yönetimde yaptığı reformlar yüzünden Enver Paşa ile anlaşamadı. 1915 senesinde Beşinci Ordunun başında, Çanakkale ve Gelibolu’yu İngiliz ve Avustralya donanmalarına karşı başarılı bir şekilde savundu. İngilizlerin câsusluk faaliyetleri sonucu, verdikleri büyük zâyiatı, istihbârât tedbirleri aldırarak önledi. Câsusluk faaliyetlerini Padişah’a rapor etti. Liman, bu başarısından sonra 1 Mart 1918’de Suriye ve Filistin’deki Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci ordulardan meydana gelen Yıldırım Orduları grubunun başına getirilerek, İngilizlerin daha fazla ilerlemesini durdurdu. Ancak İngiliz generali Edmund Allenby, başarı göstererek bu cepheyi çökertti (Eylül 1918). Liman, Birinci DünyâSavaşı sona erip Mondros Mütârekesi imzâlanınca Almanya’ya döndü ve 22 Ağustos 1929 senesinde öldü.

İngiliz Generali Hamilton, Liman’ın Gelibolu’daki başarısını Hâtırât’nda övmüştür.Türkiyede Beş Sene (Fünf Jahre in Türkei) ve Silahlanmış Millet adlı iki eseri vardır.

18 Mart 2015 Çarşamba

Çanakkale'nin kadın keskin nişancıları


Zümrüt Sönmez’in kaleme aldığı yazıda Keskin nişancı kadınlarla ilgili verdiği bilgiler şöyle:
Şehit kadınların şahidi: Günlükler
Avustralyalı piyade er J.C. Davies, annesine yazdığı mektupta, “Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü, keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyunca ateş etti ve çok sayıda ada­mımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulması­na gene de üzüldüm. Güzel, yapılı ve tahminen 19-21 yaşlarında genç bir kızdı. Ölü olarak ele geçirdiğimizde yanında başka bir Türkün ölüsünü de bulduk. Genç kızın bedeninde tam 52 kurşun yarası vardı… Bu savaş korku­tucu” diye yazmaktadır.
Yeni Zelanda’dan gelen Otago Birli­ği’ne bağlı bir asker ise savaştan sonra ülkesine döndüğünde kendisiyle yapı­lan ses kayıtlı görüşme sırasında: “Bir keskin nişancı Türk savaşçısını yaka­lamak için operasyon düzenledikleri­ni ve bu nişancıyı sonunda ele geçir­diklerinde şaşırarak kadın olduğunu gördüklerini” anlatır.
İngiliz askeri Percy Brown da Ça­nakkale’de muharebeler sırasında tuttuğu günlüğünde keskin nişancı kadınlardan bahseder. Günlüğün 28 Nisan 1915 tarihli sayfasında, “Bir­çok keskin nişancıyı yakaladık, bir­çoğunu da öldürdük. 18 yaşlarından bir kızı keskin nişancılık yaparken ele geçirdik. Çok iyi atışlar yapıyor­du. Üstünde 30 kadar askerin kimlik künyesi çıktı. Keskin nişancılardan biri de bizim hatlarımızın gerisine sızıp, yaralılar kumsaldaki yerleşim yerlerine dönerken vuruyordu. Onu da yakaladık ve hakladık. O gece gü­neş batarken mevzilerimize sığındık” diye yazmaktadır
‘Dokuz yerimden yaralandım’
Kadınların 1. Dünya Savaşı’nda cephede silah başında bulunmalarına ilişkin eldeki veriler sadece yabancı kaynaklarla sınırlı değil.
Zafer-i Milli gazetesinin 20 Mart 1926 tarihli nüshasında, 1. Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı’na silahıyla bizzat iştirak eden Mücahide Hadice Hanım’la yapılmış bir röportaja yer verilmiştir. Mücahide Hadice Hanım yaşadıklarını bakın nasıl aktarıyor:
“İzmir’in Kemalpaşa (Nif) kazasının Ahmetli köyün­den Hacı Halilzadelerdenim. Babam merhum Mehmet Efendi’dir. Çanakkale Anafar­talar’da 56. Fırka’da silahımla muharebelere iştirak ettim. (Savaştaki) adım Ahmet idi. Benim kadın olduğumu kimse bilmiyordu. Şarapnel ve kur­şunlarla dokuz yerimden yara­landım.”
Silahıyla savaşa iştirak eden kadınlardan biri de Çanakka­le’de şehit düşen Zeynep Ça­vuş’tur. Kosova’nın Dragaş’a bağlı Brod köyünde yaşayan 53 yaşındaki İsmet Dırda, annesinin teyzesinin kızı olan Zeynep Mido Çavuş’un savaşa bekâr olarak ka­tıldığını ve savaşta şehit düştüğü­nü belirterek baba ismi Mustafa olan Zeynep Çavuş’un İzmit’te bir heykelinin dikili olduğunu da ifade etmiştir.
Gerek sözlü kültürümüzün derle­melerinde, gerekse yazılı kaynakla­rın satır aralarında hikâyeleri kayıtlı bulunan bu kadınlar, isimleri henüz gün ışığına çıkmamış onlarca sessiz kahramanın varlığından haber verir gibi. Canlı tanıkları gittikçe azalan bu önemli dönemin zaferle anılmasına katkıda bulunan kadın kahramanla­rımız sessiz hafızalardan ve tarihin yitik sayfalarından çıkarılıp tekrar tekrar hatırlanmayı hak etmiyorlar mı sizce de?
Tamamı Derin Tarih Özel sayı 2’de.

15 Şubat 2015 Pazar

X- Men Ben Osmanlıyım


Türkiye'de oynadığı X- Men filmleriyle tanınan Hollywood'un dünyaca ünlü yıldızı Hugh Jackman, Hürriyet'e verdiği röportajda ilginç bir detayı açıkladı. Dedesinin göç ettiği toprakların Yunanistan değil Osmanlı toprağı olduğunu söyleyen ünlü aktirist "Ben Osmanlı torunuyum" dedi.
İşte o röportajdan bazı kesitler:
Bu yıl Çanakkale Savaşı’nın 100’üncü yılı. Bir Avustralyalı olarak bu savaş size ne ifade ediyor?
- Bak bu çok ilginç çünkü o savaş Avustralya için bir dönüm noktası. İngiltere’nin kolonisi olmaktan bir çeşit büyümeye, olgunlaşmaya, ülke olmaya geçişimizi ifade ediyor. İngiltere’ye karşı bir hırs... Bu savaşın saçmalığı, her iki taraftan da onca insanın ölmüş olması... Bir de ne için? Hangi amaç için? ‘İngiltere Ana’mızı körü körüne her şeyde takip etmememiz gerektiğini anladığımız bir trajedi. O savaş bize kendi kararlarımızı kendimiz almamız gerektiğini öğretti.
100. YIL İÇİN ÇANAKKALE'YE GELEBİLİR
O zaman ANZAK günlerinden birinde gelseniz ya Çanakkale’ye...
- Avusturalya’da anma etkinliklerine çok katıldım. Ama Türkiye’dekine gelmek de başka bir heyecan olurdu. Çünkü Avustralya’da doğmuş büyümüş biri için, Çanakkale’de Türklerle yaşananlar, aslında kim olduğumuzun, bizi biz yapan şeylerin en önemli parçası. O yüzden gelmek isterim. Sanırım 100. yıl olduğu için bu kez her zamankinden kalabalık olacak.
Büyük babanız Yunanistan'dan göç etmiş doğru mu?
"BEN OSMANLI'YIM, TÜRK'ÜM"
- Her yerde öyle yazıyor ama değil. İstersen gel şuna ‘Osmanlı’ diyelim. Çünkü babamla dayım, dedemin göç ettiği o yere gittiler. Anlattıklarına göre bugün Yunanistan’da bulunan o bölge, o zaman Osmanlı İmparatorluğu’na aitti. Yani Osmanlı bir büyük dededen geliyorum. Sakın Türkiye’ye geleceğim diye bunu söylediğimi düşünmeyin ama ben Türk’üm. Evet evet, sanırım Türk olduğumu söyleyebilirim.

8 Şubat 2015 Pazar

Canakkale Mevlevi Alayi

Mevlevi Alayı fikri, Birinci Dünya Savaşı'nın ilk günlerinde, kendisi de Mevlevi olan ve tahta çıktığında Mevlevi Şeyhi Abdülhalim Çelebi'nin kılıç kuşattığı Sultan Reşad, bu savaşta Mevlevîlerin manevî desteklerini önemsemekle birlikte, bizzat savaşa iştiraklerinin Osmanlı ordusunun başarıya ulaşmasına önemli katkı sağlayacağını düşünerek, Filistin cephesine gönderilmek üzere bir "Mücâhidîn-i Mevleviyye Alayı", Kafkas cephesine gönderilmek üzere de "Mücâhidîn-i Bektâşiyye Alayı" kurulmasını arzu etmişti. Bunun için İstanbul'daki Mevlevîlere bir alay sancağı ile bir kılıç göndermiş, kurulacak alaya bütün Mevlevîlerin kayıt olmasını arzu ettiğini bildirmişti.



Görev, "Cihâd-ı Mukaddes" ilanını takip eden günlerde bütün Mevlevîlerin kendisine bağlı olduğu Konya Mevlânâ Dergâhı Şeyhi Veled Çelebi verildi, ondan bir "Gönüllü Mevlevi Alayı" teşkili istendi. Veled Çelebi, Mücahid-i Mevleviye Kumandanı olarak miralay (albay) rütbesiyle bu alaya komuta etti ve üç yıl Şam'da yaşadı.
İttihat ve Terakki'nin üç önemli isminden Cemal Paşa'nın, hatıralarında kendine aitmiş gibi anlattığı Mevlevi Alayı fikri, kısa zamanda diğer Mevlevi dergahlarında da destek bulmuştu. Ülkedeki bütün Mevlevi dergahları, savaşa katılmak üzere gönüllüler toplamaya başladı. Aynı şekilde, Bursa Mevlevihanesi şeyhi de gönüllüler topluyordu. Alay sancağının Veled Çelebi'ye teslimiyle birlikte, katılan gönüllü dervişlere ve şeyhlere de çeşitli rütbeler verilmişti. Alayın mevcudu, 47 Mevlevihaneden muhtelif sayıda gönüllü katılımıyla 1026 kişiye ulaşmıştı. Birlik gerçekte bir tabur büyüklüğündeydi ama, adı "Mevlevi Alayı" olarak kaldı... 
Alaya en fazla gönüllü, 138 Mevlevi ile şeyhliğini Abdülbaki Efendi'nin yaptığı İstanbul Yenikapı Mevlevihanesi'nden katılmıştı. Kıbrıs gibi uzak ve ulaşımı zor veya düşman işgaline uğramış bölgelerdeki Mevlevihaneler dışında Anadolu'nun hemen hemen her tarafından Mevlevi şeyhleri önderliğinde birer ikişer kişi de olsa alaya katılmıştı. Bunu Konya izledi. Konya Mevlana Dergahı'ndan 110, Bursa'dan 67 şeyh, derviş ve mürit iştirak eti. Alayda, şeyhi Burhanettin Efendi olan Gelibolu Mevlevi Dergahı'ndan ise 7 kişi vardı.
Teşkil olunan alaya askerî anlamda müşavirlik yapmaları için Harbiye Nezareti tarafından Kolağası Hüseyin Hüsnü ve Doktor Kıdemli Yüzbaşı Behçet ve Eczacı Zühdi beyler görevlendirilmişti. Alay, başlarında Mevlevi sikkesi, sırtlarında derviş cübbesi, elleri kılıçlarının kabzalarında olduğu hâlde Harbiye Nezâreti önünde toplandı. Yapılan tören ve dualardan sonra Mevlevi alayı, Şeyh Abdülbâki Efendi başkanlığında Haydarpaşa tren istasyonundan Konya'ya uğurlandı. Alayın sancaktarı Ankara Mevlevîhanesi Şeyhi Mustafa Nureddin Dede (Nuri Dede), idi. Yol boyunca diğer tekke ve zaviyelerden de katılımlar oldu ve uğranılan istasyonlarda bu gönüllülere büyük ilgi gösterildi.
Alay, Afyon'da bir iki gün kaldı. 8 Şubat 1915'te Afyon'dan ayrılan Mevlevi Alayı Konya'ya ulaştı. Birkaç gün içinde diğer Mevlevîhanelerden gelen Mevlevi şeyhleri ve maiyetlerindeki dervişler de katıldılar. Konya'da alayın teçhiz işlemleri başladı. Harbiye Nezâreti tarafından organize edilen teçhiz işlemlerinde; alayın komutanı olan Veled Çelebi için komutan çadırı, şeyhlere subay çadırları, er sıfatındaki dervişler için de yine çadırlar, kaput, karavana, matara, fıçı vb. malzemeler temin edildi. Alay 26 Şubat Cuma gününe kadar gerekli tüm hazırlıklarını tamamladı. Aynı gün Cuma namazını müteakip Mevlânâ Dergâhı önünde uğurlama merasimi yapıldı. Mevlânâ Dergâhı mescidine konulan sancak dualarla çıkartıldı. Dergâhın Ser-tarîki Âdil Çelebi dua etti ve Mevlevi gülbânkı okudu. Burada gönüllülere silahları dağıtıldı. Resimler çektirildi ve gönüllü alayı; Kumandan Çelebi Efendi; ellerinde silahları, başlarında sikkeleriyle Mevlevi şeyhleri, binlerce ahâli ile birlikte kışlaya doğru yola çıktı. Mevlevi Alayı kışlada askerî heyet tarafından karşılandı, daha sonra vilayet önüne hareket edildi. Mülkî erkânla vedalaşıldı ve alay, Konya'dan ayrılmak üzere tren istasyonuna ulaştı ve trenle Şam'a hareket etti. Şam'a ulaşan Mevlevi Alayı, daha önce gelen diğer gönüllü Mevlevîlerle birleşerek yolculuğunu tamamladı.
Şam'da toplanan alay, Cebel-i Lübnan'da karargâh kurmuş olan 4. Ordu'nun emrine verilmiş ve hemen talimlere başlamıştı. Alay mensuplarına zaman zaman yürüyüş ve atış talimleri yaptırıldı, fakat tam bir savaş eğitimi verilmedi. Mevlevi şeyh ve müritlerinin tabiatlarının savaşmaya uygun olmadığı düşünülerek cepheye gönderilmediler. Cepheye gitmeyen Mevlevi gönüllüler de hem merkez karargahta, hem de bazı birliklerde çeşitli görevler yaptılar. Bu görevlerden belki de en mühimi, ojistik ve sıhhiye hizmetleri yanında askerlere moral desteği vermeleriydi. Mevleviler Şam'da kaldıkları yaklaşık 3 sene zarfında, dergahlarında olduğu gibi sema törenlerine ve musiki ziyafetlerine devam etmişler, halkın ve askerlerin maneviyatlarını yüksek tutmaya çalışmışlardır. Bu esnada alay mensuplarından bazı yaşlı ve hasta dervişler vefat etti. Suriye bozgunundan sonra ordunun kuzeye çekilmesi ile birlikte 3 seneye yakın kaldıkları Şam'dan ayrılan alay mensubu Mevlevi şeyhleri ve dervişleri tekrar Mevlevihanelerine döndüler.
Birinci Dünya Savaşı'nda teşkil edilen Mevlevi Alayı, Çanakkale cephesinde hiç bulunmadığı gibi, Gelibolu Mevlevihanesi de zaten o günlerde faal değildi... Mevlevihanenin şeyhi veya müritleri de başka kentlere göçmüşlerdi. Mevlevihanenin bulunduğu bölge Balkan Savaşı'nın patlamasından itibaren askeri bölge içine alınmış, ve yapıları hastane, depo, koğuş olarak kullanılmıştı... Bu işlevini Birinci Dünya Savaşı sırasında da sürdürdü... Dolayısıyla, Gelibolulu 6 mürit ve postnişin Burhaneddin Efendi de alaya başka kent ve kasabalardan katılmışlardı...

 
CEMAL PAŞA'NIN HATIRALARINDA MEVLEVİ ALAYI
Mısır'daki İngiliz ordusuna karşı Filistin ve Kudüs'ü savunan, ayrıca Kanal Harekatını gerçekleştiren IV. Ordu Komutanı Cemal Paşa, hatıralarında Mevlevi Alayı hakkında şunları yazmıştı:
''İstanbul'dan hareketimizden 36 saat sonra Konya'ya varmıştık. Veled Çelebi Hazretleri ile tanıştım. Bir gönüllü müfrezesi ile Mısır seferine iştirak edecek olurlarsa ordunun, Hazret-i Mevlana'nın ruhaniyetinden istifade edeceğini söz arasında söylemiştim. Benim hareketimden bir müddet sonra kendisi 'Mevlevi Gönüllü Alayı' adlı askeri bir birlik tertip ederek Suriye'ye geldi. Uzun süre Suriye'de bana refakat etmekten geri durmadığı gibi, maiyetine aldığı Türk gençlerinden meydana gelen ordu, muhtelif hususlarda pek çok hizmet gördü. Çeşitli kolordularımı ve diğer birliklerimi Çanakkale, Bağdat ve Bitlis bölgelerine gönderdikten sonra nihayet öyle bir hale geldim ki, elimde Türk birliği olarak Şam'da bulunan Mevlevi Alayı ile ordu karargahı için Dobruca gönüllülerinden teşkil ettiğim bir piyade bölüğünden başka hiçbir şey bulunmuyordu.''

24 Nisan 2014 Perşembe

Anzak askerinin mektubu 99 yıl sonra ortaya çıktı!


Birinci Dünya Savaşı yıllarında Gelibolu’da Türklere karşı savaşan Avustralyalı asker Sydney Harrie Skinner’in 1915’te ailesine yazdığı mektup, Çanakkale Savaşı’nın dehşetini bir kez daha ortaya koyuyor.
Avustralya basınında ilk kez yayınlanan mektupta, o dönem 22 yaşında olan Sydney Harrie Skinner’ın gözlemleri trajik ifadelerle yer alıyor. Skinner, mektupta 25 Nisan 1915’te, saat 04.00 sıralarında, Gelibolu’daki Kabetepe açıklarında demirleyen 15 numaralı Avustralya nakliye gemisi ‘Star of England’da bulunduğunu belirtiyor.
“SAĞIR EDİCİ PATLAMA SESLERİ GELİYORDU”
Skinner, “Anne ve baba” şeklinde başlayan mektubunda şu ifadeleri kullanmış: “Gün aydınlandığında, ışık arttıkça önümüzdeki araziyi görmeye başladık. 15 savaş gemisi korkunç bir sessizlikle, sahildeki bataryaların ateşini bekliyordu. Saat 05.00’te üzerimize ateş açıldı. Her yerimizde şarapneller patlıyordu.”
“Savaş gemilerimiz, sahildeki Türk bombardıman noktalarına doğru döndü. Top mermileri, limanın sağ tarafındaki bölgeleri vuruyordu. Sağır edici patlama sesleri geliyordu. Tonlarca toprak ve kaya, havaya yükseliyordu. Bu sırada askerlerimiz destroyerlere ve sonra çıkarma botlarına geçiyorlardı.”
“ŞARAPNELLER ÖNÜNE ÇIKAN HER ŞEYİ BİÇİYORDU”
“Çıkarma sırasında botlar dolu yağmuru gibi mermi atışıyla karşılaştı. Makineli tüfeklerden şakır şakır mermi yağıyordu. Havada sadece şarapneller vardı. Bu şarapnellerin verdiği hasar korkunç. Yoluna çıkan her şeyi biçiyordu. Yüzlerce askerimiz sahile ulaşamadan ya öldü ya da yaralandı. Sahile ulaşmayı başaranları ise makineli tüfekler yere indiriyordu. Orada birilerinin canlı kalabileceğini düşünmek imkansız gibi görünüyordu. Sahilden üzerimize ateşlenen şarapneller gemimizin etrafındaki sulara düşüyordu.”
“TOPRAK VE İNSAN PARÇALARI GÖĞE YÜKSELİYORDU”
“O gün akciğer zarımda sıvı biriktiğini hissediyordum. Gemimize geri getirilen yaralı askerlere yardım etmekle görevlendirildim. Yaralı askerleri geri getirmeye başladılar. Karada ise manzara korkunçtu ve bir tanesini hayatım boyunca unutmayacağım. Toprak araziye baktığınızda üzerinde sürekli top patlayan o siperleri görebilirdiniz. Patlamalar sırasında insan, toprak ve top parçaları göğe yükseliyordu.”
“YARALI ASKERLERİN DURUMUNU HAYAL BİLE EDEMEZSİNİZ”
“Saat 12.30 sıralarında, bir mavna ile daha fazla yaralı asker getirildi. Bu askerleri böyle bir halde görmek berbattı. Orada olmadan neler gördüğümü hayal bile edemezsiniz. Yaraları korkunç durumdaydı. Türkler dom dom adı verilen patlayıcı ve sakat bırakıcı kurşunlar kullanıyordu.”
“4 TOPTAN 3’Ü TÜRKLERİ ATOMLARINA AYIRDI”
“Öğleden sonra, karaya çıkmayı başaran bizim topçular, etkili olabilecekleri bir bayırdan Türklerin üzerine ateş açtılar. Gün kararmadan önce, Türkler sahilde bizim askerlere karşı üstünlük sağlamaya çalışıyorlardı. Queen savaş gemisi onların hareketini tespit edip üzerlerine top yağdırmaya başladı. Attığı 4 toptan 3’ü Türklerin üzerine düştü. Toprak ve üzerindeki Türkler atomlarına ayrıldı. Bu Lyddite toplarının etkisi inanılmaz. Topların sebep olduğu duman bile 27 metre çapındaki bir alanda bulunan herkesi öldürebilir.”
SYDNEY HARRİE SKİNNER
Mektubunda o gün İngiliz General Sir Ian Hamilton idaresindeki Queen Elizabeth gemisinde bulunan Avustralyalı askerlerin iyi iş çıkardığını savunan Sydney Skinner, kendi taraflarından 6 bin askerin öldüğünü ya da yaralandığını ifade ediyor.
Skinner’in kızı Robin Oliver, savaş gazisi olarak ülkesine dönen babasının 79 yaşında hayatını kaybettiğini söyledi. Robin Oliver, Çanakkale Savaşı’nın 100. yıl anma etkinlikleri kapsamında 2015’te Gelibolu’ya gelecek