1.dünya savasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1.dünya savasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Binlerce Türk askerinin esir tutulduğu Nargin Adası

Birinci Dünya Savaşı'nda Rusların işgali sırasında 10 binin üzerinde Türk askerinin esir tutulduğu Hazar Denizi'ndeki Büyük Zire Adası (Nargin adası) ilk kez Türkiye'nin Bakü Büyükelçisi Erkan Özoral ve beraberindekiler tarafından ziyaret edildi.



Birinci Dünya Savaşı'nda Rusların işgali sırasında 10 binin üzerinde Türk askerinin esir tutulduğu, büyük eziyet gördüğü Hazar Denizi'ndeki Büyük Zire Adası (Nargin adası) Türkiye'nin Bakü Büyükelçisi Erkan Özoral ve beraberindekiler tarafından ziyaret edildi. Adada Türk pilot Vecihi Hürkuş da esir tutulmuş, yöre halkının yardımlarıyla kurtulmuştu
Ziyaret Azerbaycan Deniz Kuvvetleri'ne ait askeri gemiyle dün gerçekleştirildi. Ziyarete Askeri Ateşe Tuğgeneral Zafer Ocak, Azerbaycan Deniz Kuvvetleri Komutan Yardımcısı Natig Bağırov, Kars Serhat Boyları Derneği Başkanı Muharrem Yıldız, büyükelçilik çalışanları ve basın mensupları katıldı.
Bakü açıklarında sahile yaklaşık 11 kilometre mesafede bulunan adaya giden büyükelçi ve beraberindekileri askeri yetkililer karşıladı. Duygusal anların yaşandığı alanda şehitler için karanfil bırakılarak, dualar edildi. Öte yandan Kars Serhat Boyları Derneği Başkanı Muharrem Yıldız da Sarıkamış şehitliğine götürmek bölgeden bir miktar toprak aldı.
Türkiyenin Bakü Büyükelçisi Erkan Özoral "Burası Hazar denizinin ortasındaki Bakü açıklarındaki Nargin adası. Nargin Adası, 1'nci Dünya Savaşı sırasında Ruslar tarafından Anadolu'dan esir alınan ama özellikle Sarıkamış'ta donarak şehit olmaktan kurtulup da Rusların eline esir düşen askerlerimizin getirilip esir tutuldukları bir kamp. Şu anda da askerlerimizin toplu olarak büyük ihtimalle öldürüldükleri bir sahada bulunuyoruz. Buraya 12 bin ile 20 bin arasında esirin getirildiği söyleniyor. Bizlerin tarihten büyük dersler çıkarmamız lazım. Dersi çıkartmak için de neler yaşadığımızı bilmek lazım. Sarıkamış'tan alınan askerlerin buraya getirilmelerini hatta buradan bir kısmının Sibirya'ya götürülmelerini maalesef biz yeterince bilmiyoruz. Özellikle genç kuşakların bu yaşananları öğrenmeleri ve iyice bilmeleri lazım ki biz bir daha bu felaketleri yaşamayalım" dedi.
Özoral, şöyle devam etti: "O da buradaki esirlere  karşı Azerbaycan halkının göstermiş olduğu misafirperverlik. Adadaki esirlerin durumunun öğrenilmesinden sonra Bakü halkı, Rus makamları nezdinde ısrarlı girişimlerde bulunuyor. Ondan sonra adaya yiyecek göndermeye başlıyorlar. Esirlere çamaşır getirmeye başlıyorlar. Bir aşamadan sonra onlar için hafta sonu izni almaya başarabiliyorlar. Hafta sonu aldıkları izinlerde de esir askerlerimizi kendi evlerinde yatırıp misafir ediyorlar, yıkıyorlar, temizliyorlar. Bu adadaki esirlerin kurtulmasın için ellerinden ne geliyorsa onlardan esirgemiyorlar. Kendi hayatlarını tehlikeye atıp onların kaçmalarına neden oluyorlar"Azerbaycan'ın başkenti Bakü'nün karşısında, Hazar Denizi'nde bulunan Nargin Adası, 3.1 kilometre uzunluğu ve 900 metre eni ve yaklaşık 900 dekarlık yüzölçümüyle bölgenin en büyük adası. Su kaynağı ile bitki örtüsü bulunmayan ada, yılanlarıyla ünlü. Bu yüzden tarihte Yılan Adası olarak da anılıyor.Nargin, Sovyetler döneminde de askeri amaçlarla kullanılmış ve buraya hava savunma birlikleri yerleştirilmişti. Sovyetlerin dağılmasıyla ada boşaltılmıştı. Artık Azerbaycan Savunma Bakanlığı kontrolündeki adada sadece tarihi deniz feneri işlevini sürdürüyor ve sivillerin adaya gelmesine izin verilmiyor.Türk esirlerin bölümü susuzluk, açlık ve yılan zehirlemesinden hayatını kaybetmiş, bir kısmı da Rus askerlerince kurşuna dizilmiştiRusların uzun yıllar "hapishane ada" olarak kullandığı Nargin'de ilk yapılaşma, 1814'te yapılan bir deniz feneriydi. Nargin Adası, I. Dünya Savaşı sırasında Türkiye ve Azerbaycan arasında trajik olaylara ev sahipliği yapmıştı. Doğu Anadolu'nun Ruslar tarafından işgali sırasında tutuklanan asker ve sivil adada esir olarak tutulmuştu.VECİHİ HÜRKUŞ DA ESİR TUTULDU Esirler açlık, yılan ısırması ve hapishane görevlilerinin işkenceleri nedeni ile yaşamlarını yitirmişti. Ayrıca, Türk pilot Vecihi Hürkuş da adada esir tutulanlardan idi ve yöre sakinlerinin yardımları ile kurtulmuştu.Kars Serhat Boyları Derneği Başkanı Muharrem Yıldız, Nargin adasının, Sarıkamış'tan gelen askerlerimizin hangi şartlarda yaşadığının ve akıbetinin ne olduğunun iyi bilinmediğini belirterek, "Sarıkamış törenlerine benzer ve Sarıkamış törenlerinin öncesinde ya da sonrasında yılda 1 kez de olsa bir anma töreni yapılmasını arzu ediyoruz. Geçen yıl Cumhurbaşkanımızdan bu adada şehitleri anma ile alakalı bir abide olması konusunda bir talebimiz de olmuştu. İnşallah Büyükelçimiz bu işe el koydu. Buraya bize benzer farklı grupların ve derneklerin geldiği olmuştu. Bu ziyaret devletin resmi olarak geldiği bir başlangıç bu çok önemli. Türkiye Cumhuriyeti devleti bu resmi ziyareti yaptı ve başlattı bundan sonra devam edecek" diye konuştu.

19 Ocak 2016 Salı

I. Dünya Savaşının başlaması



Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Franz Ferdinand ve esi arabaya giderken

1914 yılı ortalarına doğru,Avusturya-Macaristanİmparatorluğu veliahtı,Bosna-hersek'in merkezi Saraybosna'yı ziyaret etti.Burası;Avusturya-Macaristan imparatorluğu sınırları içindeydi ama nüfusunun çoğunluğu Slavdı.Ziyaret sırasında veliaht,Sırp 
Gavrilo Princi tarafından öldürüldü. Bu kıvılcım,kısa sürede
büyüdü.Rusya,Sırbistan'ın yanında savaşa girdi.Fransa'da Rusya'yı destekledi.Bunun üzerine Avusturya-Macaristan
imparatorluğunun bağlaşığı olan Almanya,Rusya ve Fransa'ya savaş açtı.
Bir süre sonrada İngiltere,Fransa'nın yanında savaşa katıldı.Böylece 1.Dünya savaşı başlamış oldu.


Archduke Franz Ferdinand of Austria and his wife descend the steps of the City Hall,
Sarajevo, to their motor car a few moments before their assassination, 28 June 1914.



Avusturya-Macaristan veliahtı Franz Ferdinand, arabada son anlarında..

Austrian archduke Francis Ferdinand and his wife, Sophie, riding in an open carriage at Sarajevo 

Avusturya Macaristan veliahtını öldürüp I. Dünya Savaşının başlamasına sebep olan Sırp. Suikastin hemen akabinde çekilmiş olmalı. yani tarih 28 haziran 1914 

25 Nisan 2015 Cumartesi

"NUSRET" olmasaydi Çanakkale olmazdi


Çanakkale’de ilk ateş, 3 Kasım 2014’te İngiliz ve Fransız donanmalarıtarafından Seddülbahir Kalesi’ne açılır...
O gün; “81 er ve 5 subayımız şehit” düşer... Bu “ilk ateş”tir ama,“Çanakkale Cephesi”nin açılışı 19 Şubat 1915 günü olacaktır!..
O gün ve müteakip günlerde, İngiliz donanması; boğazı koruyan tabyalarısusturmak ve mayınları temizlemek için harekata başlar... Hedef, peyderpey boğazı koruyan tabyaları susturmak ve asıl Çanakkale Muharebeleri’nin nihai hedefi İstanbul’u ele geçirmektir. Tabiî, sadeceİstanbul’u değil, daha sonra da Bağdat’ı, Şam’ı, Mekke ve Medine’yi ele geçirip, “İslâm toprakları”na hakim olmayı plânlamaktadırlar!..
19 ve 25 Şubat’taki bu bombardımanlarda boğazın dışındaki Kumkale veOrhaniye Tabyaları ile karşılarındaki Ertuğrul ve Seddülbahir Tabyalarısusturulacaktır. Hedefin ikinci aşamasında ise Boğaz’ın iç tabyalarını susturmak için harekat devam eder. 
NUSRET OLMASAYDI
Hemen her gün Boğaz’a girip bombardıman yaparlar, işte bu Çanakkale Muharebeleri’nde denizden saldırı aşamasında “dönüm noktası” olarak tanımlayabileceğimiz çok büyük bir hadise gerçekleşir...
İngiliz ve Fransız donanması, boğaza her girişinde Erenköy Koyu’nda“manevra” yapar... Bu durum; boğazı savunan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa ve kurmay subaylarının gözünden kaçmaz... Öyle ya; “hep aynı yerde manevra” yapmaktadırlar!..
Görürler ve anlarlar ki; bu durumda, Nusret Mayın Gemisi’ne büyük görev düşmektedir.
İngiliz donanması batırılacaktır!..
Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi Bey ve Nusret Mayın Gemisi Komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, kendilerine verilen görevi yerine getirmek için, “7 Mart’ı, 8 Mart’a bağlayan gece” harekete geçerler...
“Boğaz’ın, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği” noktasına, yani İngiliz veFransız donanmalarının hemen her gün “manevra” yaptıkları Erenköy Koyu’na “26 mayın” döşerler!..
Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği o 26 mayın, “savaşın seyri”ni değiştirir... Çünkü, İngilizlerin 3 büyük zırhlısı; 18 Mart günü, Nusret’in döşediği o mayınlara çarpar ve batar... Diğerleri de, “ağır yara” alarak çekilirler!..
Doğrusunu söylemek gerekirse; Nusret, o gün; “Türk ve dünya tarihine geçecek çok önemli bir vazife” ifa etmiştir...
Eğer Nusret; o gün “mayın”ları döşememiş olsaydı; kara muharebelerimuhtemelen olmayacak, müstahkem mevkinin her iki tarafındaki savunma düşecek, mayınlar temizlenecek ve İngilizler kendilerine belirledikleri hedefe yani İstanbul’a ulaşabilecekti!.. Tabiî oradan da Bağdat, Şam, Mekke ve Medine’ye!..
1915'de Çanakkale Deniz Savaşında İngiliz gemileri Irresistible ve Ocean, Fransız savaş gemisi Bouvet'i Çanakkale'ye gömen Nusret mayın gemisi 1955 yılında terhis edildi. Dahasonra çeşitli firmalar tarafından kuru yük gemisi olarak faaliyet gösterdi. Mersin limanında kaderine terk edilip yarı batık halde İskenderun Demir Çelik fabrikasına parçalanıp eritilmek için gönderilecekken Tarsus Belediyesi tarafından alınıp restore edildi, şu an şehrin girişinde güzel bir park alanının içerisinde müze olarak hizmet veriyor.

"Onlar" şimdi huzur içinde...

İngiliz Generali Oglander'in "Çanakkale-Gelibolu Askeri Harekatı" (Military Operations Gallipoli, Official History of the Great War)adlı eserinin 1. cildinden: "Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez."

Sir Ccolyen Corbet'in, "Deniz Harekatı" adlı eserinin ikinci cildinden: "Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Gerçek şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyu'na paralel olarak 20 mayın dökmüşler ve keşif gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyata rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır."

Bahriye Nazırı Winston Churchill 1930'da "Revue de Paris" dergisinde olayı şöyle yorumlamıştır: "Birinci Dünya Harbi'nde bu kadar insanın ölmesine, harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde onca ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından o gece atılan o incecik çelik halat ucunda sallanan yirmi demir kaptır."

28 Mart 2015 Cumartesi

1.Dünya savasinda savasa niye sürüklendik?


Tarihçi Erdoğan Aydın "Bu toprakların ilk derin devleti bizi vahim bir savaşa sürükledi" derken Kürt meselesinin çözümü ile 'Osmanlı'nın son savaşı' arasındaki bağlantıyı Radikal gazetesinden Ezgi Başaran'a anlattı.
Tarihçi Erdoğan Aydın'ın yaz başında çıkan kitabı"Osmanlı'nın Son Savaşı", Enver Paşa dönemini, Osmanlı'nın neden I. Dünya Savaşı'na girdiğini anlatıyor. Aydın, ilk derin devlet organizasyonunu ve bu savaşı anlamanın, bugünkü Türkiye'yi anlamak için neden çok mühim olduğunu anlattı.

"1. DÜNYA SAVAŞI DERİN DEVLETİN İŞİ"

Kitabınızın önsözünde Osmanlı'nın I. Dünya Savaşı'na girmesini bir derin devlet faaliyeti olarak yorumlamışsınız. Ne demek bu?
Dönemin parlamentosunun, resmi hükümet kurumunun, padişahının haberi olmadan savaşa sürüklenen bir devlet pratiğinden söz ediyorum. Bu defaatle yinelenen bir dizi uygulamanın sonucu hayata geçiyor. Örneğin Almanlarla gizli bir savaş anlaşması yapılıyor. Bundan hükümetin, parlamentonun ve padişahın haberi yok. Yine aynı şekilde savaşa girmenin ilk adımı olan Rusya'nın limanları bombalanıyor. Bundan da kimsenin haberi yok. Sadrazam'ın dahi yok. Keza başta Rusya olmak üzere komşu devletlerin sınırları içinde bir dizi askeri operasyon gerçekleştiriliyor. Bunu da kimse bilmiyor. Öyle bir pratikle karşı karşıyayız ki, dönemin bir görüntüdeki devlet uygulamaları var, bir de hakiki devlet uygulamaları var.

"DERİN DEVLET İTTİHAT VE TERAKKİ'NİN MERKEZ KOMİTESİ"

Hakiki devlet derken İttihat ve Terakki'den mi söz ediyorsunuz?
İttihat ve Terakki'nin derin bir çekirdek kadrosu diyelim. Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa ve Halil Bey gibileri. Bu arada hükümetin haberdar olmadığı her şeyden dönemin Alman Elçisi Weingenheim haberdar. Yani derin devlet bir anlamda İttihat ve Terakki'nin merkez komitesi. Çünkü sözünü ettiğim uygulamaların büyük kısmından Ziya Gökalp'in haberdar olduğunu ve organizasyonun doğrudan yapıcılarından biri olduğunu biliyoruz. Fakat dönem dönem merkez komitesinde de konuşulmayan bir dizi uygulamayla karşılaşıyoruz.

"DERİN DEVLET İTTİHAT TERAKKİ'YLE BAŞLAYAN BİR MEKANİZMA"

Bu manada ordunun bilgisi hangi seviyede?
Kazım Karabekir ve Ali İhsan Sadis gibi dönemin üst rütbeli ve yetkili subaylarının da haberi olmadan bir dizi savaş planı yapılmıştır. Derin devlet zaten böyle bir şeydir. Sistematik olarak kendilerini devletin yerine koymuş bir güç odağı, bir çekirdek söz konusu. Bugün Ergenekon davasında tartıştığımız derin devlet de böyle bir şey. Osmanlı parlamentodan ve anayasadan söz etmeye başladığında devlet dediğimiz mekanizma padişah ve saray olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla sarayın devlet olduğu dönemde derin devlet kavramı çok anlam taşımıyor. Çünkü zaten devletin kendisi seçilmişlikten, yasadan uzak. O nedenle bu topraklarda derin devlet 1911'den sonra, İttihat ve Terakki'yle başlayan bir mekanizma.

"BU OLAYIN BEYNİ ENVER VE TALAT PAŞA"

Bu ilk derin devletin ideolojisi ne?
1911-1914 arasında ideoloji Osmanlıcılık üzerinden şekilleniyor. Osmanlıcılık ise sadece Türklerin değil, farklı etnik ve inanç gruplarının bu ülkenin meşru vatandaşları olduğundan söz ediyor. Oysa gerçek durum öyle değil. Örneğin Celal Bayar anılarında şunu söylüyor: Her ne kadar Osmanlıcı görünüyorsak da aslında Türkçüydük ve Türkçülüğe karar verdiğimiz andan itibaren de memleketin nüfus yapısını da buna göre planlamaya başladık. Örneğin İzmir'deki İttihat ve Terakki'nin genel sekreteri olarak oradaki Rumların boşaltılmasında doğrudan görev aldığını anlatıyor. Ve bu operasyondan devletin haberi yoktu. Olayın beyni Enver ve Talat Paşa.

"MİLLİYETÇİLİK PARÇALANMA YARATIYOR"

Türkçü olmaya nasıl karar veriyorlar?
1908 Osmanlı'da meşruiyetin, halkların kardeşliğinin, Fransa'da esen eşitlik rüzgârının bir ifadesi. Fakat bir müddet sonra kâh emperyalistlerin girişimleri kâh Osmanlı içinde halkların kardeşliğini savunabilecek demokratik dinamizmin kurumsallaşamaması sonucunda halklar birbirine yabancılaşıyor. İmparatorluk içinde de baş gösteren milliyetçilik hissiyatı parçalanma yaratıyor. Her ne kadar Krikor Zührap gibi bir dizi Ermeni veya Rum yönetici halkların kardeşliğini savunsa da bu hava süremiyor. Zaten bir süre sonra İttihat ve Terakki içindeki Türkçü kanat giderek bütün bir Osmanlı coğrafyasının değiştirilmesi ve Müslümanlaştırılması üzerine bir politika izliyor. Bu politika 1911'de kesinleşiyor. Ziya Gökalp daha o günlerde hem içeride Türkçüleştirmeyi hem de dışarıda Turan'ı fethetmeyi planlayan bir derin devlet ideolojisi şekillendiriyor.

"DERİN DEVLETİN İDEOLOJİSİNİN ÖNDERLERİ"

Ve bu ideoloji bugüne kadar sirayet ediyor...
Evet çünkü o dönemde başlayan bu derin devlet sadece operasyonel bir aygıt değil aynı zamanda bir ideolojik mekanizma. Bugün pek çok eğitim düzeyinde çoğunluğun büyük şair, edebiyatçı olarak bildiği Ömer Seyfettin'ler, Ziya Gökalp'ler derin devlet ideolojisinin önderleri.

"DERİN DEVLETİN BİR NUMARASI"

Enver Paşa hangi pozisyonda?
İlk başlarda sıradan, özgürlükçü bir subayken, sonradan Almanların desteğiyle giderek Türkçüleşen derin devletin bir numarası oluyor. Dönem dönem Türkiye'deki Alman askeri misyonunun başındaki Von Sanders bile "Enver keşke bizden çok kralcı olmasaydı, arada bir bize direnseydi" demişti. Enver, dünyanın yeni paylaşımında Almanların Rusları ve Fransızları yeneceğini, ıngilizlerin de tarafsız kalacağını, dolayısıyla bizim karlı çıkacağımızı düşünüyor. Çünkü o dönemin bir dizi ekonomik ve askeri sorunu var. Sırtımızı Almanlara dayarsak kurtarırız diyor. İşte bu mantık yüz binlerce Anadolu evladının nasıl sorumsuz ve pervasızca ölüme sürüklendiğinin cevabını veriyor.

"İLK DERİN DEVLET, BİZİ VAHİM BİR SAVAŞA SÜRÜKLEDİ"

Başlıca sorun öngörüsüzlük mü?
Bir de işbirlikçilik. Sihirli bir formül bulduğunu zannetme. Ki dönemin aydınları, kâh Kazım Karabekir kâh Hüseyin Yalçın bu formülün tutmayacağını anlatmaya, uyarmaya çalışıyor ama etkili olmuyor. Ve sonuçta bu toprakların ilk derin devleti sihirli bir formül bulduğunu sanarak bizi vahim bir savaşa sürükledi. Bu kadar pervasız olmalarının sebebi elbette anti-demokratik kurumsallaşma. Ve aydınların ve gayrimüslimlerin Abdülhamit öncesindeki Panislamist politika nedeniyle zayıflatılmış ve korkutulmuş olması. Enver'lerin Türkçü politikalarının çok kısa bir süre içinde hâkimiyet kurabilmesinin sebebi budur. Ermenileri, Rumları ortadan kaldırmayı düşünen bu zihniyet aynı zamanda Türk gençlerini de Turancı hayallere kurban ediyor. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı sadece Rumların ve Ermenilerin değil, Türklerin de felaketi oluyor. Enver dönemi tipik bir diktatörlük rejimidir. Muhaliflerin, gazetecilerin yasaklandığı, ihanetle suçlandığı, dış politikanın halkın iradesi dışında yürütüldüğü, savaşa girdiğimizi sadrazamın Rusların nota vermesiyle öğrendiği bir dönemdir.

"ENVER TAM BİR İŞBİRLİKÇİ"

Kitabınızda temel olarak I. Dünya Savaşı'na girmemiz şart değildi, diyorsunuz değil mi?
Maalesef Cumhuriyet'in okulları bize yıllarca başka türlü öğretti. Bu savaşa kurtuluş amacıyla girdiğimiz, Enver'lerin, Talat'ların birer yurtseverlik sembolü olduğu söylendi. Halbuki durum öyle değil. Dönemin Cumhuriyet nezdinde çok muteber kişilikleri olan Mustafa Kemal ve İsmet İnönü'ye kulak kabarttığımızda Enver'in tam bir işbirlikçi gibi davrandığını görüyoruz. Örneğin biz Kafkasya'ya niye saldırdık? Çünkü Almanlar o sırada Avrupa cephelerinde sıkışmışlardı ve Alman Genelkurmayı Osmanlı askerlerini bir an önce Kafkasya'da ve Süveyş Kanalı'nda saldırtıp İngiliz ve Rusların Avrupa cephelerine asker yığmasına engel olmak istiyordu. Halbuki Osmanlı o dönemde ne Kafkasya'ya ne de Süveyş'e saldırabilecek altyapıya sahipti. 1914'te Kafkasya'ya saldırmak büyük bir maceracılıktı. Bunu sadece Mustafa Kemal'ler değil, Von Sanders bile söylüyor. Mustafa Kemal'in Bulgaristan'a ataşe yapılmasından sonra merkez, Alman askerleri ve Enver'den müteşekkil kalıyor. Dönemin genelkurmayında harekât daire başkanı olan Ali İhsan Sabis şöyle diyor: "Bir süre sonra savaş planları dahil her şey bizim dışımızda yapılmaya başlandı." Her şeyi Enver ve çevresindeki Alman askerler düzenliyor. Böyle bir tablo görülmemiştir.

"GİZLİ YAZIŞMALAR ÖYLE DEMİYOR"

"Ruslar boğazı alacaktı, tehlike büyüktü, savaşmaktan başka çare yoktu"argümanına ne diyorsunuz?
Dönemin gizli yazışmalarını incelediğinizde Rusya'nın boğazları ele geçirme gibi bir planı olmadığını görüyorsunuz. İngiliz ve Fransızların da böyle bir planı yok. Aksine itilaf Bloku dediğimiz bu ülkeler Osmanlı'ya savaşa girmemesi durumunda toprak güvenliğini teminat altına alacaklarını resmi olarak beyan ediyorlar. Ayrıca Almanların Bağdat demiryolu hattı dahil olmak üzere Osmanlı'daki tüm yatırımlarının Osmanlı'ya hibe edilmesini taahhüt ediyor. Ve kapitülasyonların ekonomik kısmını kaldırmayı kabul ediyor. Ama bu önerilere Osmanlı derin devleti cevap vermediği gibi, Osmanlı hükümetinin bu konuda karar almasını da engelliyor. Yani ingilizler, Fransızlar bizi paylaşmıştı, savaşmaktan başka çaremiz yoktu iddiasının tarihsel hiçbir kanıtı yok.
Bu savaşa girmesek ne olurdu?
Savaşın tarafları yenişemediği ölçüde Osmanlı'ya verecekleri tavizler artacaktı. Kapitülasyonlardan kurtulma şansı elde edilecekti. Emperyalist güçler birbirleriyle kavga ederken Osmanlı toparlanma, ekonomisini ayağa kaldırma, üretimini istikrarlı hale getirme sürecine girecekti.

"SARIKAMIŞ'A SALDIRMAK ZORUNDA MIYDIK?"

Siz Osmanlı'nın son savaşını anlamanın bugün için çok önemli olduğunu söylüyorsunuz. Neden?
Özellikle son 10 yılda Çanakkale ve Sarıkamış'ın kahramanlık destanı olarak her yıl daha yaygın kutlanıyor. Bu aslında sorunlarını demokratik yöntemlerle çözemeyen egemenlerin başvurduğu yol. Bir toplumu ne kadar çok milliyetçilik ve din eksenli kontrol ederseniz, 'neden-niçin-nasıl' sorması zorlaşır. Kaderine razı olma eğilimi artar.

"OSMANLI'NIN SON SAVAŞINI BİLSEYDİK KÜRT SORUNU ÇÖZÜLÜRDÜ"

Çanakkale ve Sarıkamış kutlamaları böyle bir araç mı?
Bir Türk'ün yedi düvele bedel, devleti yönetenlere kayıtsız şartsız tabi ve kahraman olduğunu anlatmak için araç. Kahramanlık menkıbeleri icat etmek, toplumun sessiz kalması için birebirdir. Halbuki Sarıkamış'a saldırmak zorunda mıydık diye sormalıydık? Veya Anadolu'nun niye 'Askeri kırdıran Enver Paşa' türkülerinin unutulduğunu... Çanakkale'de yedi düvel bize saldırmış da biz kahramanlık yapmışız gibi anlatılır. Halbuki gerçek hiç de öyle değildir. Biz Sarıkamış'a saldırmasaydık, Ruslar İngiliz ve Fransızlara "Batıdan Osmanlı'ya saldırın, yoksa Avrupa'daki askerlerimi çekmek zorunda kalırım" demezdi. Ve Çanakkale saldırısı gerçekleşmeyecekti. Ve eğer bu tarihi gerçekleri bilseydik, kafalara yerleştirilen 'Herkes bize düşman' fikri de yeşermeyecekti. Osmanlı'nın son savaşındaki gerçekleri bilseydik Kürt meselesini de başka türlü algılardık. "Dış güçlerin maşası onlar" demek yerine, doğal haklarını talep ettiklerini görebilirdik. Yani Kürt meselesini çoktan çözmüş olurduk. Bu savaşı anlamak birçok konuda doğru soruları sormamıza da yarar.
Ne gibi?
Tarihle yüzleşmek yöneticilerimizin kâh Kardak'ta kâh Suriye'de bizi oldu bittiye getirmesine engel olacak bilgilere sahip olmaktır. 'Vatan sağ olsun'la gençleri savaşa sürükleyen egemenlere hesap sorabilmektir. Türkiye'nin ezici çoğunluğunun niçin Sünni olduğunu, Ermenilere, Rumlara, Alevilere neler yapıldığını bilmeden kabullenmek tarihini bilmeyen toplumlara özgüdür. Bugün Türkiye'nin Ortadoğu'da hâkim güç olabileceğini söylemek, savaşı istemektir. Halkın bunu fark etmesi için tarihini, en azından Osmanlı'nın bu son dönemini iyi bilmesi gerekir