Osmanli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2017 Pazar

Barzaniler’in isyan belgeleriyle ihanetleri

Barzaniler’in 1800’lerin başından buyana genellikle devlete başkaldırıdan ibaret olan faaliyetleri, aşiret liderlerinin Osmanlı İmparatorluğu, Rusya ve İran arasında gidip gelmeleri, yabancı diplomatlar ile temasları, diğer aşiretlerle ve askerî birlikler ile girdikleri çatışmalar, tutuklanmalar, cinayetler, baskılar, ihbarlar, vesaire...
“Bağımsızlık” ifadesi bölgede o devirde pek kullanılan bir kavram olmadığı için arşivlerde muhafaza edilen belgelerde sadece “isyan” sözü geçer ve Barzan Aşireti’nin İstanbul’a karşı seneler boyunca devam etmiş olan başkaldırısı ile alâkalı bilgiler yeralır.
Sözünü ettiğim belgelerden 280 küsuru da hiç hoş olmayan bir başka hadise, 1914 Kasım’ında infaz edilen bazı idam kararları hakkındadır...

AŞİRETİN GÜCÜ ARTIYOR
Şimdi kısaca, başkaldırıdan darağacına uzanan bu acı hadiselerden bahsedeyim:
20. yüzyılın ilk senelerinde, Barzan Aşireti’nin başına, Şeyh Abdüsselâm geçti. Abdüsselâm’ın babası Şeyh Muhammed devlete başkaldırdığı gerekçesi ile Sultan Abdülhamid’in emri ile Hamidiye Alayları tarafından ailesi ile beraber bugünkü Kuzey Irak’tan alınıp Bitlis’e sürgün edilmişti, memleketine dönebildiğinde de fazla yaşamamıştı.
Şeyh Muhammed’in Abdüsselâm, Ahmed, Babo, Muhammed Sıddik ve Mustafa isimlerinde beş oğlu vardı. Abdüsselâm’ın liderliğe gelmesi ile beraber Nakşibendî olan Barzan Tekkesi’nin gücü artmaya, aşiretler de daha fazla silâhlanmaya başladılar ve neticede Barzanî ailesinin bugünkü gücü o senelerde başladı.
Abdüsselâm Barzani (soldan ikinci).
RESMÎ DİL TALEBİ
Abdüsselâm diğer aşiretlerin yanısıra siyasî alanda faaliyet gösteren Kürt cemiyetleri ve partileri ile temasa girişti ve 1907’de Bâbıâlî’den Kürtçe’nin bölgede resmî dil kabul edilmesi, mahallî idarecilerde Kürtçe bilme şartının aranması, mahkeme kararlarının şeriat hükümlerine göre verilmesi ve bölgeden toplanan vergilerin yine bölgeye harcanması taleplerinde bulundu.
Bu talepleri silâhlı hareketlerin de takip etmesi üzerine Bâbıâlî bölgeye Dağıstanlı Mehmed Paşa’nın komutasında birlikler sevkedince Abdüsselâm hâkim olduğu toprakları bir seneliğine terketti. Barzan’a giren birlikler Abdüsselâm’ın ailesi ile beraber kardeşi Mustafa’yı da tutuklayarak Musul’a götürdüler.
O sırada üç yaşında olan Mustafa, sonraki senelerde “Molla Mustafa Barzani” diye tanınacaktı...
Molla Mustafa Barzani.
YABANCILARLA TEMASLAR
Abdüsselâm’ın Barzan’a dönmesinin ardından bölgedeki çatışmalar tekrar başladı ama düzeni tekrar sağlamak isteyen Osmanlı Hükümeti ile ayaklanan aşiret arasında anlaşmaya varıldı ve hükümet geçmişte yaşanan tatsızlıkları unutmaya karar verdi. Hattâ, 17 Ağustos 1913’te Sultan Reşad, sonraki senelerin “Talât Paşa”sı olan zamanın İçişleri Bakanı Talât Bey ile Sadrazam Said Halim Paşa’nın talebi ile Abdüsselâm Barzani’ye bir de nişan gönderdi: Dördüncü rütbeden Osmanlı Nişanı...
Sultan Reşad.
Ama, gerginlik Abdüsselâm’a padişah tarafından nişan verilmesi, yani madalya takılması ile de son bulmadı ve Türk Edebiyatı’nın çok önemli isimlerinden birinin, Süleyman Nazif’in Musul Valiliği sırasında çatışmalar yeniden başladı. Süleyman Nazif, İstanbul’a gönderdiği şifreli telgraflarında “isyancılara madalya verilmesinin başkaldırılarından doğan ümitlerini arttırdığını” söylerken kendisini yakalamak için gönderilen birliklerden kaçan Şeyh Abdüsselâm bir ara Ermenistan taraflarına gitti, orada Rus Çarı Nikola’nın temsilcileri ile görüştü, sonra gizlice döndü ama misafir olarak kaldığı bir köyde kendisini ağırlayan evsahibinin ihbarı üzerine tutuklanıp Musul’a götürüldü.
Süleyman Nazif.
‘UNUTTUK, BUNLARI DA ASIN!’
Musul’da 16. Kolordu Askerî Mahkemesi’nde yargılanan Şeyh Abdüsselâm ile adamları 15 Kasım 1914’te idama mahkûm edildiler. Sultan Reşad, Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın 24 Kasım’da tasdik için kendisine gönderdiği mahkeme kararını iki gün sonra, 26 Kasım 1914’te onayladı ve Şeyh Abdüsselâm ile adamları Musul’da idam edildiler. Bu idamlardan sonra bir de tuhaflık yaşandı: Harbiye Nezareti’nden Musul’a bir başka yazı gönderilerek “Daha önce yollanan idam kararına bazı isimlerin yazılmasının unutulduğunun farkedildiği” söylendi, birkaç kişinin daha darağacına gönderilmesi talimatı verildi ve emir yerine getirildi...
Musul Askerî Mahkemesi’nin Abdüsselâm Barzani ve adamları hakkında verdiği idam kararının ilk sayfası.
Şeyh Abdüsselâm’ın idamının ardından Barzan Aşireti’nin başına o sırada 18 yaşında olan kardeşi Ahmed geçecek, onun yerini sonraki senelerde Mustafa Barzani alacak ve Mustafa Barzani’nin oğlu Mesud Barzani de babasının ardından Barzan Aşireti’nin lideri olacaktı.
Sultan Reşad’ın Abdüsselâm Barzani ve adamları hakkındaki idam fermanı.
MADALYA YERİNE PASAPORT
Devlet ile Barzan Aşireti arasında bir buçuk asırdan buyana yaşanan tatsızlıkların geçmişi kısaca işte böyle ve gördüğünüz gibi değişen pek birşey yok! Barzanlar’ın liderlerine geçmişte önce madalya takıyor ve ardından idam ediyoruz; seneler sonra da Turgut Özal’ın talimatı ile diplomatik pasaport veriyor ama Mesud Barzani’nin referanduma kalkışması üzerine Meclis’i tezkere için toplantıya çağırıyoruz.,
Abdüsselâm Barzani’ye madalya verilmesi hakkında Sultan Reşad’ın iradesi.
Ve, bütün bu öngörüden yoksun işler arasında tek bir görüş doğru çıkıyor: Süleyman Nazif’in bundan bir asır önce söyledikleri; yani madalya takma, vesaire gibi hareketlerin başkaldırıdan kaynakların ümidleri arttırmaktan başka bir işe yaramadığı...
Mesud Barzani

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Callisto Guatelli (Guatelli Paşa)



Callisto Guatelli (Guatelli Paşa; 26 Eylül 1819, Parma – 1899, İstanbul), İtalyan müzisyen.



1840'ların ikinci yarısında İstanbul'a gelerek Osmanlı sarayında dört padişah döneminde görev yapan, Mûsikâ-i Hümâyûn'un şefliğini uzun süre yürüten Guatelli, gerek devrin Türk musikisi eserlerini armonize ederek, gerekse Türk makamlarıyla çok sesli marşlar besteleyerek çok sesli müziğin Osmanlı topraklarında gelişimine katkı sağlamıştır. Mehmet Ali Bey, Klarnetçi Zati Bey, Saffet Bey gibi Tür müzisyenleri yetiştirmiştir Osmaniye Marşı, Aziziye Marşı, Osmanlı Sergi Marşı gibi popüler eserlerin bestecisidir.
26 Eylül 1819’da İtalya’nın Parma şehrinde dünyaya geldi. 1830’da şehrin müzik okuluna girdi; Francesco Hiserich'ten kontrabas ve Antonio de Cesari'den şan dersleri aldı. 1838 yılında mezun olarak bir süre aralarında meşhur Teatro Cario Felice'nin de bulunduğu değişik İtalyan tiyatrolarında koro şefi olarak çalıştı.
İstanbul’a Naum Tiyatrosu’nda görev yapmak üzere 1840’ların ikinci yarısında gittiği düşünülür. 18 Aralık 1846 tarihinde Sultan Abdülmecid huzurunda bir piyano resitali verdi.
1856’da Donizetti Paşa'nın ölümü üzerine kaymakam rütbesiyle Mûsikâ-i Hümâyûn komutanlığına atandı. İki yıl sonra d’Aranda Paşa ile anlaşmazlığı sebebi ile bu görevden ayrıldı; saray bandosunun başına getirildi.
Batı müziğini Osmanlı sarayına ve halkına tanıtmayı ve sevdirmek için Türk motiflerinin sıklıkla kullanıldığı popüler tarzda eserler besteledi. Abdülmecid devrinde “Arie Nazionali e Canti popolari Orientali antichi e moderni” (Eski ve Yeni Millî Havalar ve Popüler Oryantel Şarkılar) başlıklı İtalyanca şarkı kitabı yayımladı. İki ciltlik eser, Sultan Abdülmecid’in ve kızlarının isimlerini taşıyan piyano için yazılmış 24 şarkıdan oluşur. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi’nde iki ciltlik kitabın birer nüshası mevcuttur.
Polka, vals, marş gibi salon parçalarının yanı sıra 1860’da “Korno için Konçertino” adlı eserini besteledi. Eser, 2003 yılındaki bir arşiv taraması sonucu ortaya çıkarılmıştır.
Sultan Abdülaziz’in tahta çıkması üzerine besteleyip yeni padişaha ithaf ettiği Aziziye Marşı (Sultani Marşı olarak da bilinir) nedeniyle rütbesi mirvalığa yükseltildi. Paşa unvanını böylece alan Guatelli’nin 1861’de bestelediği Osmaniye Marşı adlı solo piyano eseri, bir süre milli marş olarak kullanıldı. Milano’da Luca Yayınevi tarafından basılan bu eserde Türk musikisi usulü olan “düm teke tek tek düm tek düm tek” usulünü kullanmıştı. Bu ritmi, diğer marşlarında da sıklıkla kullandı. Osmaniye Marşı’na benzer bir marşı 27 Şubat 1863’te Sultanahmet Meydanı’nda açılan Sergi-i Umumi-i Osmani için besteledi. Sergi Marşı adlı bu marş, Sadrazam Mehmed Fuad Paşa’ya ithaf etti. 3-24 Nisan 1863’te padişah Abdülaziz’le birlikte saray bandosunun şefi olarak pâdişahın Mısır seyahatine katıldı.
1868’de yeniden Mûsikâ-i Hümâyûn komutanı oldu. Görevi V. Murad ve II. Abdülhamid dönemlerinde de devam etti. Besteci Rifat Bey’in V. Murad’ın tahta çıkışı hatırasına bir Hicazkâr şarkı olan Priere (Dua) isimli eserini armonize etti; eserin notası Hacı Emin Efendi tarafından İstanbul'da basıldı. V. Murad’a ve Abdülhamid’e müzik dersleri verdi.
Saray bandosunda yetiştirdiği öğrenciler arasında Plevne veİzmir marşlarının bestecisi Mehmet Ali Bey, Klarnetçi Zati Bey, Pembe Kız Operetinin bestecisi Flütçü Haydar Bey, Saffet Bey vardır.
Guatelli Paşa, 1899’da İstanbul’da hayatını kaybetti.

Bazı besteleri

  • Osmanli Kasidesi “Sultan Abdulmecit” 1850.,
  • Refia sultan (Rafie sultana) 1850.,
  • Korno için Konçortino 1860.,
  • Aziziye Marşı (Aziziye march) 1861.,
  • Osmaniye Marşı (Osmanie marche) 1861.,
  • Osmanlı Sergi Marşı (Marche de l'exposition Ottomane) 1863.

Giuseppe Donizetti Paşa

6 Kasım 1788 Bergamo (Lombardiya ) İtalya da doğmuş, 12 Şubat 1856 da İstanbul’ da ölen İtalyan Müzisyen
Türkiye’yi 19. yüzyılda batı müziği ile tanıştıran ve ilk Türk bandosu olan Mûsikâ-i Hümâyûn’un (günümüzde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) gelişmesinde en büyük katkıyı sağlamış olan kişidir.
28 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin hizmetinde çalışan ve kendisine “Paşa” unvanı verilen Donizetti, hükümdarın kurduğu modern ordunun bando teşkilatını hayatı boyunca yönetti ve ikinci vatanı olan İstanbul’da hayatını kaybetti.
Giuseppe Donizetti’nin, II. Mahmut için bestelediği “Mahmudiye Marşı” onbir yıl, II. Mahmut’un ölümünden sonra tahta çıkan oğlu Sultan Abdülmecit için bestelediği “Mecidiye Marşı” da (1839) 22 yıl boyunca Osmanlı Devletinin marşı olarak çalınmıştır.
Hayatı ve Çalışmaları
Giuseppe Donizeetti 6 Kasım 1788’de Bergamo (günümüzde Lombardiya, İtalya) doğdu. Çoğu müzisyen olan bir aile ortamı içinde yetişti. Sonradan tanınmış bir opera bestecisi olan Gaetano Donizetti (1797-848) onun küçük kardeşi idi.
Bergamo’da amcası Carini Donizetti’den flüt dersleri aldı. İlk müzik derslerini için Bergamnoi’da yeni açılan Lezioni Caritatevoli di Musica adlı okula devam etmek istedi ama 17 yaşında idi ve yaşının büyük olması nedeniyle konservatuvarlara kabul edilmedi. Kardeşi sonradan opera bestecisi olarak ün yapacak Gaetano’nun müzik hocası Bergamo’da yerleşik Alman besteci Johann Simon Mayr’dan bir süre ücretiz müzik dersi aldı.
resim-1-1.jpg
1808’de 20 yaşında iken Napolyon Bonapart’ın Fransa ordusuna kayıt oldu. Fransa ordusunda 1808-1813 arasında asker olarak Avusturya ve İspanya seferlerine katıldı. 1813’de Cenevre’de “Elba Adsai Taburu Bandosu”‘na girdi. 1814 Napolyon Elba adasına sürüldüğünde onunla birlikte Elba’ya gitti. Napolyon Mart 1815’de Fransa’ya dönüp Yüz Gün tekrar imparator olarak hüküm sürmesi döneminde bando şefi olarak Napolyon’nun yanında idi. O yıl Angela Toki ile evlendi. Napolyon’un 19 Haziran,1815’de Waterloo Muharebesinde yenilmesinden sonra Fransa ordusundan ayrıldı. Ardından Sardınya-Piyemonte Krallığı ordusunun “Casale Ili Alayi (Reggimento Provinciale Casale” alayına bando üyesi olarak katıldı, 1821’de bu alayın müzik direktörü ve bando şefi oldu.
Osmanlı İmparatorluğunda yeni kurulan Mûsıkâ-i Humâyûn adlı saray bandosunun şefi olmak üzere İstanbul’a davet edildi. Osmanlı Sultanı II. Mahmut, Vakay-i Hayriye adiı ile Yeniçeri Ocağını kaldıran reform yapmış ve eski orduyu dağıtmış; yerine kurduğu yeni ordu (Asakir-i Mansure-i Muhammediyye) ile birlikte Avrupa asıllı asker eğitim programı uygulanmaya başlamıştı. Bu dönemde Mehter eğitimi için Mehterhane ve Mahter tipi askeri müzik sistemi yeni ordu için yetersiz ve uygunsuz görülüp kaldırılmış; Mûsikâ-i Hümâyûn adlı yeni bir saray bandosu kurulmuştu. Koca Hüsrev Mehmed Paşa ve Sardınya Krallığı İstanbul elçisi Markı Groppallo vasıtasıyla Fransız müzisiyen Manguel yerine Mûsıkâ-i Humâyûn bandosunun başına bir deneyimli bir İtalyan müzisyen bando şefi aranmış ve Markı’nın tavsiyesi ile Fransa ve Sardinya ordusunda bando şefliği deneyimi olan Giuseppe Donizetti bu görev için davet edilmiştir. II. Mahmut’un daveti ile İstanbul’a gelen Giuesppe Donizetti 17 Eylül 1828’de görevine başladı. Donizetti İtalya’dan gemi ile gelirken Batı Avrupa tipi bir askeri bando için gerekli müziksel çalgıları da birlikte getirmişti. Ayrıca yanında askeri bando deneyimi olan ve müzik öğretmenliği yapacak kabiliyetli birkaç İtalyan da gelmişti. İstanbul’a varınca ilk iş olarak askeri bando Mûsikâ-i Hümâyûn’u yapılandırdı ve bir ay içerisinde padişaha ilk konserini verecek hale getirdi.
Donizetti Paşa
Bundan sonraki 28 yıl boyunca Osmanlı Devletinin hizmetinde çalışan Giuseppe Donizetti’ye 1841’de miralay (albay) ve daha sonra mirliva (tuğgeneral) rütbesi ile “Paşa” unvanı verilmiş; hükümdarın kurduğu modern ordunun bando teşkilatını ölümüne kadar yönetmiştir. İstanbul, Donizetti için ikinci bir vatan olmuş ve 12 Şubat 1856’da ölene dek İstanbul’da yaşamıştır.
Sultan Abdülmecit tarafından Paşa unvanı ile taltif edilen Donizetti’nın çalışmaları sadece askeri bando kurulması ile sınırlı kalmadı. Bazı Türk musikisi eserlerini Klasik Batı müziği sistemine uydurarak çok sesli hale getirdi. Türk musikisi makamlarını kullanarak bazı eserlerin bestelemesini yaptı. Sarayda Osmanlı hanedan ailesinin fertleri ve harem halkına (örneğin Sultan Abdülmecid, Dürrinigar Kalfa) müzik dersleri verdi. Türkiye’de Batı müziğinin öğretimi ve kurumlaşması için gayet ciddi çabalar sarf etti. Yetiştirdikleri arasında Nacib Paşa, Hacı İbrahim Paşa, Süleyman Paşa, Neşet Paşa, Miralay Halil Bey, Kaymakam Atıf Bey ve Dürrinigar Kalfa gibi Türk müziğinin sonraki gelişmelerini ilerleten öğrencileri vardı.
Müzik alanında yaptığı başarılı çalışmalar dolayısıyla Sultan II. Mahmut tarafından “İftihar”; Sultan Abdülmecit tarafından “Mecidi” ve Fransa tarafından “Légion d’honneur” nişanları ile ödüllendirilmiştir.
Donizetti Paşa, Pera’da (Beyoğlu ve çevresinin eski adı) her yıl düzenlenen İtalyan opera gösterilerini desteklemiş, sarayda konserler düzenlemiş ve İstanbul’u ziyaret eden Franz Liszt, Parish Alvars ve Leopold de Meyer gibi zamanın önde gelen virtüözlerine ev sahipliği yapmıştır. 1848’de İstanbul’u ziyaret eden Lizst Sultan Abdülmecit’e sunmak üzere Grande Paraphrase de la marche de Donizetti composée pour Sa Majesté le Soultan Abdül Mejid-Khan adlı bir beste yapmış ve bu bestenin notaları 1848’de Berlin’de basılıp yayımlanmıştır.
Donizetti’nin kendisi gibi müzisyen olan iki kardeşi daha vardır. İçlerinden en yetenekli ve ünlüsu bir opera bestecisi küçük kardeşi Gaetano Donizetti idi. Geatano uzun zamandır ağabeyini hiç görmemekle beraber onu sevgi ile “Benim Türk kardeşim” diye andığı belirtilmektedir.
Donizetti’nin cenazesi, ölümünden sonraki üç hafta boyunca Beyoğlu’ndaki Santa Maria Kilisesi’nde muhafaza edilmiş ve 6 Mart 1856’da Santa Esprit Kilisesi’inin mezarlığına nakledilerek defnedilmiştir.
Ölümünden sonra yerine Callisto Guatelli Paşa atanmış ve 1856-1858 ile 1868-1899 yılları arasında Mûsikâ-i Hümâyûn bandosunu yönetmiştir.
Hakkında Yapılan Çalışmalar
Müzikolog Emre Aracı tarafından kaleme alınan kapsamlı bir biyografisi Donizetti Paşa Osmanlı Sarayının İtalyan Maestrosu adı altında 2006 yılında bir kitap halinde ve kısaltılmış biyografisi bir makale olarak “The Musical Times” dergisinde 2002-2003’te yayımlanmıştır.
4 Ocak 2007’de “Bergamo Müzik Festivali”‘nde “Teatro Donizetti”‘de Türk müzikolog Emre Aracı ilk kısmı “Donizetti Paşa’nın batı müziği besteleri” ve ikinci kısmı “Donizetti Paşa’nın klasik Osmanlı müziği” adlı iki kısımdan oluşan bir lirik-senfonik konseri hazırlayıp ve orkestra şefliği yapmıştır.
Anısına Beyoğlu’nun Pera Bölgesinde “Palazzo Donizetti Hotel” bulunmaktadır

21 Haziran 2017 Çarşamba

Viyanadaki Türk izleri

"İtalyanların ulusal yemeği nedir?" diye sorsanız, çoğunluk hiç düşünmeden "Makarna!" diyecektir. Aynı soru Fransızlara sorulsa, onlar büyük olasılıkla onlar "croissant" diye yazdıkları, bizim pastacılık literatürümüze de "kruvasan" olarak giren bir çöreğin adını söyleyeceklerdir. Paris'te sabah kahvaltısı da veren bir barın önünden geçtiyseniz, büyük olasılıkla fırından yeni çıkan, yağlı hamurundan yapılmış kruvasan ile taze çekilmiş kahvenin insanın başını döndüren koku beraberliği ile tanışmışsınızdır. Nitekim bir Fransız için sabah keyfi, çanak büyüklüğünde bir fincan sütlü kahveye batırılarak yenen hilal şeklinde, tereyağlı taptaze kruvasandan ibarettir. Kruvasanın şatobriyan, makaron, fuagra gibi bir Fransız icadı olmadığını kim iddia edebilir? Çoğu Fransız kruvasanın ilk kez kendi ataları tarafından yapılmış bir çörek olduğunu sanır. Fransızları ve Fransız hayranlarını hayal kırıklığına uğratacağımı bile bile işin doğrusunu açıklayayım: Kruvasan bir Fransız çöreği değil. İlk kez Viyana'da ortaya çıkmış ve onun ilk yapılışı Osmanlı savaşlarıyla geçen 17. yüzyıla dayanıyor. 

BİRÇOK EFSANE VAR 
Bugün Türkleri Avrupa Birliği'nde görmek istemeyenlerin genlerinde, o dönemde yaşayan atalarından kendilerine kadar ulaşan, Türklerin bütün Avrupa'yı ele geçirmelerine ramak kaldığı 1529'daki birinci ve 1683'deki ikinci Viyana kuşatmalarının korkusu gizli. Özellikle ikinci kuşatmada kent sadece abluka altına alınmakla kalmadı. Tepeden tırnağa silahlı Osmanlı ordusu Viyana'nın dünyayla bağlantısını kestikten sonra, top ateşiyle kent surlarında gedikler açmaya da başladı. Viyana halkı kıtlık ve yorgunluktan bitkin düşmüş, cephaneleri iyice suyunu çekmişti. Batı dünyasının karabasanı gerçekleşiyordu; Türk orduları Hıristiyanlığın doğudaki son önemli üssünü ele geçiriyordu. Ama Viyana düşmedi. Polonya Kralı Jan Sobiyeski yönetimindeki Alman-Polonya kuvvetleri Köprülü Kara Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunu geri püskürttü. Buraya kadarı gerek bizde, gerekse Avrupa'nın bütün ülkelerinde tarih derslerinde öğretiliyor. Ancak kruvasanın tarihçesi bu kadar kesin değil. Daha doğrusu bu hilal şeklindeki çörekle ilgili birden çok efsane var; kimse tam olarak gerçeğin ne olduğunu bilmiyor. Ben sizlere onunla ilgili akla en yakın öyküleri aktarayım, artık hangisini daha çok yakıştırırsanız, o versiyonu kabul edin. 

1. ÖYKÜ
Türkler Viyana'yı kuşattıklarında şehir surlarının altından bir tünel kazarlar, buradan gizlice içeri sızıp bir baskınla kenti ele geçirmeyi planlamaktadırlar. Viyana'nın sabaha kadar ekmek yapan fırıncıları gecenin sessizliğinde yeraltından sesler duyarlar ve nöbetçileri uyarırlar. Kuşatma kalktıktan sonra da fırıncılar bu olayın anısına Türk sancaklarındaki hilalden esinlenerek ay şeklinde çörek yapmaya başlarlar. 

2. ÖYKÜ

Kuşatma sırasında kenti kurtarmak üzere gelmesi beklenen Polonya ordusuna bilgi götüren Sırp casusu Kolçinski, Osmanlı ordusunun geri çekilmesinden sonra Viyana'da açtığı kahvehanede ilk kruvasanı yapar. 

3. ÖYKÜViyanalı pasta ustası Leo Navrantil kuşatma sırasında Viyana'nın ilk kahvehanesini açar ve burada hilal şeklindeki ilk çöreği üretir. 

4. ÖYKÜ
Kuşatmadan sonra Viyanalı fırıncı ustası Peter Wender, Osmanlı sancağındaki hilali alaya almak amacıyla onun hamurdan bir taklidini yapar. Ona bugün Avusturya'da kruvasan için kullanılmakta olan Kipferl adını verir. 

5. ÖYKÜ
Hilal şeklinde çörek Viyana'da değil, yakınlardaki Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de ilk kez yapılmıştır. Görüldüğü gibi, bizim yoğurdumuzun, beyaz peynirimizin üstüne konanlar gibi kruvasana da sahip çıkanlar çok. Kuşkusuz kruvasanın geçmişine ilişkin daha başka öyküler de var. Ancak hemen bütün öyküler kaynak olarak Viyana'yı gösteriyor ve Osmanlı kuşatması bu kenti hedef aldığına göre, Osmanlı tehlikesinin kalkmasına en çok sevinenlerin de Viyanalılar olması doğal. Nitekim sadece kruvasan değil, ortası haşhaş tohumlu bugün bizde de satılan ayçöreği, yine hilal şeklindeki değişik hamur çeşitleriyle yapılan kurabiyeler 17. yüzyıldan sonra Viyana'dan Avrupa'nın diğer merkezlerine yayıldı. Öte yandan kahve gibi kaliteli kruvasanların yapıldığı milföy hamurunu da Viyanalılar büyük olasılıkla Türklerden öğrenmişlerdi. Kuşatmanın kalktığı 1683'ten 1770 yılına kadar Fransızların kruvasanla ilgileri yok. 1770'de Avusturya İmparatoriçesi Marie Theresa'nın 15. çocuğu Marie Antoinette, Fransız Veliahtı Louis August ile evlendi ve Paris'e taşındı. 1774'te ise Kral XV. Louis çiçek hastalığından ölünce, Marie'nin kocası XVI. Louis adıyla tahta çıktı. Avusturya asıllı yeni kraliçenin hilal şeklindeki çöreği önce Fransa saray çevrelerine tanıttığı konusunda tarihçiler görüş birliği içindeler. Buna önce Türk çöreği denmiş, ardından büyüyen ay anlamına gelen croissant olarak adlandırılmış. Kruvasan sadece sarayda sevilmekle kalmamış. Sıradan halk da onun bağımlısı olmuş. Bugün Fransız kahvaltısının simgesi haline gelen bu çöreği kendilerine armağan eden Avusturyalı prensese Fransa halkı teşekkürlerini nasıl ifade etti dersiniz? İhtilalde onu ve kocasını giyotine çıkarıp ikisinin de kellesini keserek!.. Kruvasanı sevseler de Avusturyalı gelinlerini sevememişti Fransızlar. Ne diyeyim, insanlar bazen nankör olabiliyor... Fransızların ulusal çörekleri, hilal şeklindeki kruvasanın yanında içtikleri kahvenin Paris'e geliş öyküsünü ise artık haftaya ele alırız.
Viyana’dan söz açıldığında ya da bu güzel başkenti gezerken aklımıza ilk gelenler arasında her an havaya karışan, burun deliklerimize girdikten sonra ruhumuzun rafine zevk merkezlerini okşayan, bizi kendine çeken kahve ve kokusu yer alır. Oysa beş yüz sene öncesine kadar kahveden habersiz yaşayan Viyana’da geleneğin başlangıcını Osmanlı ordularının yaklaşık yüz elli sene ara ile iki kez şehri kuşatmasında aramak gerekiyor.
Arzu ederseniz önce kısaca kuşatmalara değinelim. Çünkü çocukluğumuzdan beri bize öğretilenlerde bazı yanlışlık ve eksiklikler var. Okuldaki tarih derslerimizi anımsayın. Viyana Kuşatmaları her zaman ‘Osmanlı’ya tüm Avrupa yolunu açacak kilit’ olarak anlatıldı. Oysa Viyana’yı alsaydık, sonrasında Avrupa’da hangi noktaya kadar ilerleyebilirdik, düşünmek gerekiyor. 1529’da Kanuni Sultan Süleyman tarafından gerçekleştirilen Birinci Viyana Kuşatması ile, 1683 yılında IV. Mehmet ile gerçekleştirilen ikincisini, kahramanlık edebiyatını bir kenara koyup akademik yöntemlerle değerlendirelim.
Osmanlı yönetiminde, planlama ve politik kurguların en azından Duraklama Dönemi sonlarına kadar gerçekten benzersiz olduğunu görürüz. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman gibi bir deha, danışmanları ile verdiği önemli kararlarda her türlü değişkeni dikkate almakta idi. Viyana bir şekilde alınsaydı bile büyük bir olasılıkla fetihler daha Batı’ya doğru devam etmeyecekti. Çünkü Kanuni Avusturya Arşidükü Ferdinand’a yalnızca bir ders vermek, Osmanlı’nın gücünü göstermek için Viyana’ya gelmişti. Daha Budin merkezli Macaristan’daki askeri yapıyı sağlamlaştırmadan Viyana ve devamına yürümek stratejik ve lojistik açıdan doğru olmayacaktı.
Osmanli Ordusu Kahlenberg TepesindeOsmanlı Orduları Kahlenberg Tepesi’nde
Zaten umulandan çok daha sağlam bir direniş ilk kuşatmayı başarısız kılmış ve Ordu-yi Hümâyûn İstanbul’a dönmüştü. İkinci kuşatma ise buna ön ayak olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın kendi yaşamına mal olmuştur. Bu başarısızlık psikolojik savaş taktikleri açısından da, Osmanlı Ordusu için çok büyük kayıptır. Bugün Avusturya’nın başkentinde ‘Her Viyanalı Türkleri durdurduğu için gurur duyar’ denir. Doğrudur, kuşatmanın dayandığı duvarlar günümüzde Osmanlı gülleleri ile yan yana duran ve benzer cümlelerin yazılmış olduğu plaketlerle doludur. Yıllar önce de bir Viyana tramvayında yaşlı bir hanımın torununu uslu durmazsa, gelecek olan Türklere vermekle tehdit ederek susturmaya çalışıtığına kulak misafiri olmuştum.
platesViyana Duvarlarında Kuşatmanın 300. Yılı Plaketi  ve Osmanlı Gülleleri
Bu kuşatmalar beraberinde doğru yanlış efsaneleri ve hikayeleri de beraberinde getirmiştir. Örneğin son çare olarak Osmanlı ordusundaki lağımcıların patlayıcı yerleştirmek üzere gece sur altlarını kazmaya başlamaları, bu gürültüleri duyan ve yerin altında sabah ekmek yapan fırıncıların durumu komutanlara haber vererek kahraman olmaları anlatılanların başında gelmektedir. Kuşatma öncesi pide gibi düz hazırlanan ‘Croissant’ (Krosan Çöreği) Viyanalı fırıncılar tarafından kuşatma sonrası kahraman ilan edilen Polonya Kralı Sobieski’ye Osmanlı Sancağı üzerindeki hilali andıran şekli ile sunulmuş ve sonrasında tüm Avrupa’ya ‘Viyana Çöreği’ (Viennoiserie) olarak yayılmıştır. Hatta eşi XVI. Louis ile giyotin kurbanı olan Viyanalı Marie Antoinette, tam adı ile Maria Antonia Josepha Johanna de Habsbourg-Lorraine, Fransa’ya gelin giderken bu alışkanlığı da yanında götürmüş ve Fransızları bu tat ile tanıştırmıştır. Düşünüyorum da aslında tuzlu Bagel bile, şeklini simitlerimizden almış olabilir.
Croissant Viennoiserie Viyana Ay ÇörekleriCroissant Viennoiserie (Viyana Ay Çörekleri)
Kuşatmalarla ilgili bir diğer söylence de müzikle ilgili. Geri dönerken ağırlıklarını bırakan Osmanlı Ordusu’nun ganimetleri arasında Mehter Takımı simballeri, kös davulları, hatta üçgen ziller (triangle) bulunmakta. Bu aletler kuşatma sonrası Batı Müziği’ne girmiş. Aslında ağır, taşınması zor simbal ve davullar anlaşılabilir de, küçücük ve hafif üçgen zilin cebe konularak geri götürülebileceğini düşününce gülümsemekten kendimi alamıyorum.Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’nin zimmetli demirbaşını bırakmak hoş değil.
Sözü artık kahveye getirecek olursak, gerçekten de Osmanlı Ordusu geri dönerken diğer tüm gereksiz ağırlıklarla beraber çekilmemiş kahve çuvallarını da bırakmıştır geride. Surların dibindeki kahve çuvalları da göstermiş olduğu kahramanlıklar nedeni ile kuşatma sonrası Ukrayna asıllıPolonyalı Jerzy Franciszek Kulczycki’ye verilmiştir.
Ukrayna - Polonyali Jerzy Franciszek KulczyckiUkrayna – Polonyalı Jerzy Franciszek Kulczycki
Kulczycki’nin kahramanlığı da ilginç aslında. Ukrayna’da doğan ve Belgrad’da bir süre çalışan bu genç akıcı bir Türkçe öğreniyor. Daha sonra Viyana’da yaşamaya başlayan bu tüccar, şehir kuşatmanın sonlarına doğru açlıktan kırılırken bir gece Türk giysileri ile surlardan gizlice dışarı çıkıyor ve Mehter Marşları mırıldanarak şehrin hemen dışındaki Kahlenberg Tepesi üzerinde konuşlanmış Osmanlı Ordusu’nun uzağında bekleyen Lorraine Dükü Charles’a ulaşıp son haberleri alıyor. Dük’ten çok yakında büyük bir Haçlı Ordusu’nun kuşatmayı kırmak üzere yardıma geleceğini öğreniyor ve hemen geri dönüp bu bilgiyi Viyana’ya ulaştırıyor. Tam şehrin anahtarını Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya vermeyi düşünen Şehir Konsül Heyeti de, savunmaya son güçleri ile devam etme kararı alıyor.
Kuşatma sonrası bu tüccar da, kendisine verilen çuval çuval kahve ile Avrupa’nın üçüncü, Viyana’nın ilk cafesini Schlossergasse’de açıp adını ‘Hof Zur Blauen Flasche’ yani ‘Mavi Şişenin Altındaki Ev’ koyuyor. Bu arada Cappuchin rahip arkadaşı Marco d’Aviano da acı kahveyi bal ve süt ile tatlandırıp köpürttüğünde elindeki karışımın rengi kendi elbisesini andırdığından, hemen isim babalığı yapıyor ve  Kutsal Roma İmparatoru I. Leopold’e sunulan bu özel sunuma ‘Cappuchino’ denmeye başlıyor.
CappuchinCappuchino’ya Adını Veren Viyana Manastırı ve Rengini Veren Cappuchin Rahibi 
Kulczycki iyice tanınmaya başladığında işi abartıp büyük bir pazarlama taktiği ile kahveyi Yeniçeri giysileri ile sunmaya başlıyor. Osmanlı’nın hiç kullanmadığı sütü de bol tutuyor farklı tatlar bulabilmek için. İşte o günlerden sonra kahve Viyana’nın adeta bir parçası oluyor.
Kolschitzky CaddesiViyana Merkezindeki Kulczycki Caddesi ve Yeniçeri Giysileri ile Kahve Sunumu
Karlı bir 20 Şubat 1694 sabahı Kulczycki yaşama veda etse de günümüzde tüm Viyana Café  sahiplerince ‘Pir’leri sayıldığından, anısı her sene Ekim ayında yapılan bir festivalle yaşatılıyor ve café camlarına resimleri asılıyor. Bugün Viyana merkezde yer alan Kulczycki Caddesi’nin başındaki bir binanın köşesinde de büstü yer almakta. Viyana’da iseniz en azından bir kere adeta sanat eseri gibi pastalar yapan, kahve için onlarca seçeneği menüsünde sunan tarihi café’lerden birine mutlaka gidin. En güzelleri arasında Sacher, yaya yolu ve lüks alışverişin merkezdeki kilise ile kesiştiği noktaya yakın Kohlmarkt’taki DemelBelediye Sarayı yanında Cafe EinsteinCafe Mozart, bohem havası ile Cafe Hawelka ve Central Cafe sayılabilir.
Günümüzde tarih bilen her Viyanalı, kahvesinden ilk yudumu alırken mutlaka bu ilginç, kahramanlıklarla dolu, renkli ve hüzünlü hikayeleri anar


İki bin on üç yılının bir bahar günü, Avusturya Bilim ve Teknoloji Enstitüsü'nde, öğle yemeğinde Murat Tuğrul'la bir araya geldik. Biyolojiden matematiğe, akademiden politikaya uzanan pek çok başlıkta görüş alışverişinde bulunduk. O gün başlayan arkadaşlığımızın devamında güzel bir ürün ortaya çıktı. Viyana Kahvelerinde Bilim Tarihi adlı e-kitabımız, Aralık 2015'te, Bilim ve Gelecek Kitaplığı bünyesinde okuyucularla buluştu.
Freud, Gödel, Boltzmann ve Schrödinger'le ilgili araştırmalar yaparken kentin kahveleri ve kahve kültürü üzerine de bilgi toplamıştık. E-kitap projesi tamamlandıktan sonra bu konulara yönelik kaynakları taramayı sürdürdüm. UNESCO tarafından 2011 yılında Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne alınan Viyana Kahve Kültürü (Die Wiener Kaffeehauskultur) artık dünya çapında tanınmaktaydı.

Kuşatma, Osmanlılar ve kahve çuvalları

Mekke'de henüz 12. yüzyılda kahveler varken Avrupa'daki ilk kahvenin 1647'de, Venedik'te açılmış olması şaşırtıcıdır. Viyana'nın kahveyle tanışması ise 1683 yılını bulmuştur. 2. Viyana Kuşatması yalnızca kruvasanın ortaya çıkışının değil, aynı zamanda Viyana'da kahve döneminin başlamasının da sebebidir.

Mısır'ı fetheden Osmanlıların 1517'de bölgeden kahve getirdiği bilinse de 1. Viyana Kuşatması'nda (1529) ordunun buraya kahve taşıyıp taşımadığı konusunda maalesef bir netlik yoktur. Bilinen bir diğer şey, 7 Temmuz 1683'te Viyana'ya ulaşıp kenti ikinci kez kuşatan Osmanlı ordusunun bol miktarda kahve getirmiş olmasıdır.

Çevirmen Kolschitzky ve savaş ganimeti

Kuşatma nedeniyle Viyana'nın dünyanın geri kalanıyla bağlantısı kesilince Kont Rudiger von Starhemberg bir gönüllü aramaya koyulmuştur. Görevi gereği bu kişi Osmanlı askerlerine yakalanmadan yardım çağrısını ilgili yerlere ulaştıracaktır. Osmanlıların dilini ve geleneklerini bilen, çevirmenlik yapmış olan Georg Franz Kolschitzky (1640-1694)* gönüllü olur. Bir Osmanlı üniforması giyen Kolschitzky, 13 Ağustos'tan itibaren birkaç defa kuryelik yapar ve yakalanmaz. Sonunda Polonya Kralı Jan Sobieski komutasındaki kuvvetler Kahlenberg'de toplanıp saldırıya geçer. 12 Eylül'de bozguna uğrayan Osmanlılar geride 25.000 çadır, 10.000 öküz, 5.000 deve, tonlarca tahıl, bol miktarda altın ve çuvallar dolusu kahve bırakır.

Savaş ganimeti paylaşılırken Avusturyalılar kahveyle ilgilenmez. Kolschitzky kahve çekirdeklerini alır ve bir barakada Türk kahvesi servisine başlar. İddialara bakılırsa bir yer kiralamadan önce ev ev dolaşıp kahve satmış, Viyanalılara kahvenin nasıl yapıldığını öğretmiştir.

Kolschitzky Viyana kahvelerinin koruyucu azizi olarak onurlandırılmış** olsa da kimi kaynaklara göre kentteki ilk kahveyi açan kişi, İstanbul doğumlu Ermeni ajan Johannes Diodato'dur (1640-1725). Hatta 4. Viyana'daki Johannes Diodato Parkı'nın girişindeki tabelada böyle bir bilgi yazılıdır. Kolschitzky'nin Osmanlı ordusundaki deneyimlerinin aksine, Diodato çekirdeklerin nasıl işleneceğini memleketinde öğrenmiştir.

18. ve 19. yüzyılda Viyana kahveleri

Kent merkezindeki Kramersches Kaffeehaus'un 1720'de, müşterilerinin okuması için gazete bulundurmaya başlaması bir ilktir. Sıcak yiyecekler ve alkol servisiyle birlikte gazetelerin varlığı büyük bir adımdır. 1808'de Napolyon'un yürüttüğü savaşlar kahve çekirdeği fiyatlarını artırınca iş yeri sahipleri yemeğe ağırlık vermiştir. 1814/1815 Viyana Kongresi'nin ardından gelişmeye devam eden Viyana kahveleri, Avrupa'da kaliteli bir hayatın somut göstergesi olmuş; Venedik, Prag, Zagreb gibi kentlerde bu tip kahveler yaygınlık kazanmıştır.

Piyano dinletileri, geniş odalar, kırmızı kadifeyle kaplı koltuklar, sandalyeler ve görkemli şamdanlar iyi bir kahvenin işaretleridir. Viyana'da kahvenin yanında su getirilmesi, kimi mekânlarda kâğıt oyunları ve bilardo oynanabilmesi, insanların rahatsız edilmeden saatlerce oturabilmesi buraları daha da özel kılmıştır. 1839'da kent merkezinde 80, kenar mahallelerde 50 tane kahve hizmet vermektedir. 1856'ya kadar kahvelerde sadece kasiyer olarak görülen kadınlar sonrasında ziyaretçiler arasında da yerlerini almıştır.

Michaelerplatz'a bakan Café Griensteidl 1890 yılı civarında edebiyatçıların toplanma yeri hâline gelmiştir. Jung Wien (Genç Viyana) isimli grupta Karl Kraus, Arthur Schnitzler gibi şöhretli isimler vardır. Yazarlar elbette tek bir mekânla sınırlı kalmamıştır. Öne çıkan diğer iki yer Café Central ve Café Herrenhof'tur. Café Museum ise ressamların ilk tercihidir.

Savaş ve sayılar

Küçük evlerde yaşayan Viyanalılar için kahveler bir nevi oturma odası ve buluşma noktasıdır. 1. Dünya Savaşı'nın ardından dans etme imkânı taşıyan kahveler de açılmıştır. Ekonomik krizin etkisini iyice hissettirdiği 1930'larda, rağbet gören ürünler kahvelerde gizlice takas edilmektedir.

Nazilerin 1938'de Avusturya'yı ele geçirmesiyle birlikte, özellikle 2. Viyana'da Yahudiler tarafından işletilen kahvelere el konulmuştur. O yıllarda Yahudi aydınları ve sanatçılarının ikinci evleri bu mekânlardır.

Viyana kahvelerinin eski moda olarak görülmesiyle beraber 1950'lerde bir kriz yaşanmıştır. İtalyan tarzı espresso barlar daha popüler hâle gelmiş, 1980'lere varıncaya dek pek çok geleneksel kahve kapanmıştır.

2. Viyana Kuşatması'nın ve kahvelerin 300. yılında (1983) bu kültür yeniden değer kazansa da 2012-2016 rakamları karşılaştırıldığında bir düşüş söz konusudur. 2012'deki kahve, kafe-restoran, espresso bar ve kafe-tatlıcıların yaklaşık sayıları sırasıyla 900, 800, 680 ve 120 imiş. 2016 sonundaki rakamlar ise yine sırasıyla ancak bu kez tam olarak şöyle: 809, 647, 385 ve 97. Görüldüğü gibi her kategoride, özellikle espresso barlarda ciddi bir kayıp var. Modern bir kafeden çok daha fazlasını ifade eden geleneksel Viyana kahveleriyse inatla ayakta durmaya çalışıyor.

Miras

Klasik müziğin başkenti unvanını taşıyan Viyana için uluslararası alanda mother of cafés şeklinde bir tanımlama daha yapılması şaşırtıcı değildir. Dünyanın dört bir yanından gelen turistler bu ifadenin farkındaymışçasına soluğu Viyana kahvelerinde almaktadır. Café Central'de Kurt Gödel'in formüllerini, Café Hawelka'da Nâzım Hikmet'in dizelerini bulmak isteyenlere davetimdir: Gelin, piyano eşliğinde bir kahve içelim… 
* Kolschitzky'nin Polonyalı mı Ukraynalı mı olduğu tartışması hâlâ devam etmektedir.

** Kolschitzky ile ilgili Viyana'daki ev, heykel vb. anılar Avusturya Bilimler Akademisi'nin aşağıdaki sayfasında listelenmiştir. 4. Viyana'daki ünlü heykeli, avluyu ve duvar çizimini gördükten sonra Johannes Diodato Parkı'na uğrayabilir, ardından Café Sperl'de kahvenizi yudumlayabilirsiniz.

Avrupa'nın kalbi sayılan şehirlerden Viyana'yı Osmanlılar iki defa kuşattılar. 1529 ve 1683 tarihli bu iki kuşatmadan netice alınamadı. Ancak Viyanalılar bunları hiç unutmadı. Her sene şehirlerinin Türklerden kurtuluşunu kutlamaktadırlar. Üstelik şehrin her yanında, o devirden kalma hatıralar vardır. Asırlarca Osmanlı hâkimiyetinde kalmış Balkan şehirlerinde bile bu kadar Türk izine rastlamak mümkün değildir
 

Sultan I. Mahmud'un elçİsİnİn resmİ bulunan saray
Osmanlıları yenen meşhur kumandan Prens Eugene, elde ettiği servet ile şimdi resim galerisi olan bu Viyana'nın sembollerinden  Belvedere Sarayı'nı yaptırmıştır. Duvarında Prens Eugene'i, Sultan I. Mahmud'un elçisi ile görüşürken tasvir eden bir resim asılıdır.
 

O GÜNÜ HÂL UNUTAMADILARViyana'ın en eski ve büyük parklarından olan Prater'de, 1920'lerden kalma bir dönme dolap hâlâ çalışmaktadır. Bunun müzesinde, Viyana tarihini tasvir eden resim ve biblolar vardır. En dikkat çekici olanı ise Osmanlı İmparatorluğunun 1683'teki II. Viyana Kuşatmasıdır. Kuşatmanın 200. yıldönümünde Stefan Katedrali'nde mermerden bir âbide yaptırıldı. Türkenbefreiungsdenkmal (Türklerden Kurtuluş Âbidesi) adlı anıtta  üzerinde Türklerden kurtuluşa yardımcı olan tarihî şahsiyetler tasvir edildi.
 

“ALLAH ALLAH”SESLERİ
Fırıncı Josef Schulz, kuşatma sırasında bir gece fırının bodrumundan ses geldiğini işitir. Bu, şehre doğru tünel kazan Osmanlı lağımcılarının “Allah Allah” sesleridir. Mesele anlaşılınca, bodrumu suyla doldurarak teşebbüsü engellerler. Baba Schulz böylece bir halk kahramanı olur. Fırıncıların bu kahramanlığı hatırına 1783'te Innungshaus yaptırıldı.
 

KALEYİ DELEN ÇERKEZ DAYI
Evliya Çelebi'nin anlattığına göre 1. Kuşatma sırasında surlarda açılan bir gedikten şehre dalan Osmanlı askeri Çerkez Dayı, neden sonra içeride tek başına olduğunu fark eder ve şehid olana kadar çarpışır. Kral Ferdinand bu büyük kahramanı şehid olduğu eve defnettirir. Gâvur Sokağı'ndaki (Strauchgasse) bu evin köşesinde Çerkez Dayı'nın kılıç sallayan bir heykeli bulunmaktadır.
 

UYANIK LEH KAHVEMİZİ KAPTI!
Osmanlı çadırlarında bulunan çiğ kahve çekirdekleri sayesinde, Viyanalılar kahve tiryakisi olmuş, Viyana da kahvesi ve kahvehaneleriyle tanınmıştır. Kuşatma sırasında tercümanlık maksadıyla Osmanlı hatlarına girip çıkan Leh Yahudisi Kolschitzky, herkesin deve yemi zannettiği çuval içindeki çekirdekleri tanıyıp satın alarak çeşitli tecrübelerden sonra süt ve şeker eklemek suretiyle bugün Melange denilen an'anevî Viyana kahvesini bulmuş; şehirdeki ilk kahvehaneyi açmıştır.
 

“TÜRKLER GELİYOR” ÇANI! 
Osmanlılardan kalma 200 kadar top ve diğer metal silahlar eritilip 1711'de Pummerin adı verilen büyük bir bronz çan yapılarak Stefan Katedrali'ne asıldı. Yaklaşan Osmanlı tehlikesi kiliselerde çalınan çanlarla haber verilirdi. Papa III. Calixtus'un emriyle 1456 tarihli Belgrad Kuşatması'ndan beri Avrupa'da Türk çanı adıyla bütün kiliselerde muayyen zamanlarda çan çalınmakta; muayyen dualar okunmaktadır. St. Stefan Katedrali'nin dışında kuzey duvarında bulunan Capistrankanzel adı verilen heykelde,  Türklerin gazabı hakkında vaazlar veren Johannes von Capistrano'nun ayakları altında ezilen bir yeniçeri tasvir edilmiştir. Fransisken rahipleri yaptırmıştır.
 
 

VEZİRİAZAMIN OTAĞI SERGİDE
Viyana'daki Arsenal Harp Tarihi Müzesi'nde kuşatmadan kalma sancaklar, tuğlar, tolgalar ve silahlar ile veziriazama ait olduğu sanılan otağ teşhir edilmektedir.
 

 
HİLALİ KRUVASAN YAPIP YEDİLER
Almanların kipferl (hilâl) dedikleri kruvasan da Viyana kuşatmasından kalmadır. Şehir kurtulunca, bunun sevinciyle pastacılar, Türklerden öğrendikleri milföy hamuruyla hilâl şeklinde bir çörek yapmış ve Viyana kahvesi yanında yenmesi âdet olmuştur. Alman prensesleri vasıtasıyla Fransa'ya getirilmiş; adına kruvasan (mukaddes haç) denilmiş ve buradan dünyaya yayılmıştır.

Türkler de Viyana’yı unutamadı
Viyana, hiç Osmanlı hakimiyetine girmedi. Ama nice Anadolu şehrinden fazla Osmanlı izini barındırıyor. Viyanalılar iki defa kapılarına gelen Osmanlıları hiç unutmadı. Ama Türkler de Viyana'yı yüreklerinden çıkaramadı.

Viyana, hiç Osmanlı hakimiyetine girmedi. Ama nice Anadolu şehrinden fazla Osmanlı izini içinde barındırıyor. Viyana’ya çeşitli seyahatlerin her birinde bu izlerden yenilerini keşfettik. Avrupa’nın bu en eski ve güzel şehirlerinden biri, Türk tarihinde bu kadar yer tutsun, olur şey değil. Şurası bir gerçek ki, Viyanalılar iki defa kapılarına gelen Osmanlıları hiç unutmadı. Ama Türkler de Viyana’yı yüreklerinden çıkaramadı. Meşhur Viyana kahvehanelerinde, Osmanlılardan öğrendikleri kahvenin mis gibi kokusunun peşinden eski sokakları dolaştık. Her köşebaşında bize ait nişanlara rastladık. Bunlardan bazılarını sizinle paylaşıyoruz...


 
SCHÖNBRUNN SARAYI
Avusturya İmparatorlarının yazlık sarayıdır. 1867’de Viyana’yı ziyaret eden Sultan Aziz burada misafir edilmişti.

 
VİYANA’NIN ÇAMLICASI: KAHLENBERG TEPESİ
Viyana’nın en güzel manzarasının seyredildiği tepedir. Kahlenberg’e eskiden “Sauberg (Domuz Dağı)”; komşusu Tuna manzaralı tepeye ise “Kahlenberg” denirdi. Jan Sobieski, bu iki tepenin ardından dolaşıp, Osmanlı ordusunun sağ kanadını mağlup etmişti. Taarruzun yapıldığı 12 Eylül sabahı buradaki Kapusen Manastırı’nda Sobieski’nin de katıldığı bir âyin tertiplenmişti. Şimdiki Kahlenberg’de Viyana’nın Türklerden kurtuluşu şerefine St. Joseph Kilisesi yapılmıştır. Duvarında Osmanlı ordusunu yenerek şehri kurtaran Polonya Kralı Jan Sobieski’ye şükran tabelası vardır. Şimdi Sauberg’e “Kahlenberg”, öteki tepeye ise “Leopoldsberg” deniyor.


 
TÜRKENSTEİN (TÜRK TAŞI)
Viyana yakınında Mauerbach ormanında Osmanlılardan kalma mezar taşları ve büyük bir tuğra vardır. Rivayete göre Belgrad’ı düşüren Avusturyalı kumandan Laodon, zafer nişanesi olarak buradan vali İbrahim Paşa’nın mezar taşını söküp Viyana’ya getirip arazisi içindeki bir duvara monte ettirdi. Sonradan tarihçi Hammer, yazıları okuyarak bu İbrahim Paşa’nın vali değil, elçi olduğunu tespit etti. Osmanlıca bilmedikleri için tuğrayı ters koymuşlardır.


 
TÜRKENSCHANZPARK (TÜRK TABYASI PARKI)
Kuşatma sırasında Osmanlı tabyasının bulunduğu yerde, İmparator Franz Joseph’in emriyle 1888’de güzel ve büyük bir park yaptırılmıştır. Girişte ay-yıldızlı süslemeler vardır. 1991 senesinde bu parkta Osmanlı üslubunda bir çeşme inşa edilmiştir.

 


 


 
TÜRKENRİTTHOF 
(TÜRK GEZİNTİSİ AVLUSU)
Kuşatmadan sonra her yıl burada Osmanlılardan kurtulmanın şerefine 24 Ağustos’tan (Aziz Bartelemi Yortusu) sonraki Pazar günü bir festival tertiplenir; Kara Mustafa Paşa’yı temsil eden birisi eşeğe ters bindirilip gezdirilerek güya Osmanlılar aşağılanmış olurdu. Taşkınlıklar sebebiyle Kral I. Leopold tarafından yasaklandı.

 
TÜRKENKOPF (TÜRK BAŞI)
Avusturya’da pek çok evin girişinde çatık kaşlı, pala bıyıklı, sarıklı bir Türk başı tasvir edilmiştir. Lenau Sokağı 3 numaradaki baş en dikkate değer olanıdır.


 
TÜRKENREİTER (TÜRK SÜVARİSİ)
Kuşatma sırasında Kara Mustafa Paşa’nın çadırının bulunduğu yerde, bu hatırayı yaşatmak üzere elinde pala sallayan sarıklı bir Osmanlı süvarisi heykeli yaptırılmıştır.