edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2017 Cuma

Özdemir Asaf in Laviniasi kim?

Şiirlerin ortaya çıkışı, onu yaratan şairlerin yaşamla kurdukları ilişkiyle doğrudan ilişkilidir. Ne yaşamdan ne de onu yaratan insanın varlığından bağımsız olmayan bu eserler, aslında edebiyat metninin yaratımındaki sonsuzluğu perçinleyen, ilerleten, ayakta tutan temel düzlemlerdir. Edebiyatımızda öyle metinler vardır ki yazılma hikayeleri de en az kendileri kadar önemli ve kıymetlidir. Yaşanmışlık taşıyan ve bu yaşanmışlığın etrafında hayat bulan eserler, edebiyat tarihimizin de en kıymetli hatıraları olarak var olmaktadır.
Usta şair Özdemir Asaf‘ın ünlü Lavinia şiirinin de hüzünlü bir hikayesi bulunuyor.

Lavinina, Özdemir Asaf‘ın okul yıllarında aşık olduğu bir kıza yazdığı şiir olarak bilinir. Öyledir de. Karşılıksız bir aşkı anlatır.

2

Şair, Lavinia şiirini yazdıktan sonra şiir yarışmalarından birine göndermeye karar verir ve şiirinin beğenilmesiyle birlikte yarışmayı birincilikle kazanır.

2

Sonuçlar açıklandıktan hemen sonra şairden şiirini kürsüde okuması istenir. Özdemir Asaf bu teklifi geri çevirmez. Salondaki misafirler arasında Asaf’ın aşık olduğu kız da vardır ve salonu terk ettiği söylenir.

4

Özdemir Asaf’ın büyük bir tutkuyla aşık olduğu ve karşılık alamadığı kişi Mevhibe Meziyet Beyat’tır.

1

Ancak Mevhibe Hanım’ın Özdemir Asaf’a karşı en ufak bir ilgisi yoktur. Asaf’a yıllar sonra dillere destan olacak bir şiir yazdıran bu aşk, karşılıksız ve umutsuzdur.

2

Mevhibe Hanım’ın gönlünde ise bir başkası; ressam olan hocası Edip Hakkı Köseoğlu vardır.

23

Ve bir de usta gazeteci İlhan Selçuk. Ancak İlhan Selçuk o yıllarda hareketli bir gençlik yaşamaktadır ve Mevhibe Hanım’a göre biri değildir.

4

En sonunda Mevhibe Hanım’ın dünya evine girdiği kişi oyuncu Öztürk Serengil olur. Ancak evlilikleri uzun ömürlü olmaz ve ayrılırlar.

2

Mevhibe Hanım’ın en yakın dostları arasında olan Melda Kaptana, arkadaşına olan bu yoğun ilgi hakkında şunları söylemiştir:

mevhibe-meziyet-beyat
“Korkunç bir sezgi gücü vardı Mevhibe’nin. Yüzünüze bakar bakmaz, sizi tanır, anlar, ruhunuzun en derin köşelerine kadar kavrardı. Küçücük bir bakıştan, mimikten, jestten tüm karakter haritanızı çıkarabilirdi. Özdemir Asaf bu yüzden ona ‘Öldürmekten daha beter anlıyorsun insanı’ demişti. Çok keskin gözleri vardı.”

Ve talih, Özdemir Asaf’la Lavinia’yı hiçbir zaman bir araya getirememiş, yalnızca şiirde ve şairin yüreğinde yaşatmıştır.

2
Özdemir Asaf, Lavinia
Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia

24 Kasım 2016 Perşembe

Yeni bir planım var: Deli olmak / Dostoyevski


Dostoyevski’den kardeşi Michael’e
Petersburg, 9 Ağustos, 1838
(Mektup, Dostoyevski’nin kardeşine neden uzun süredir yazmadığının açıklamasıyla başlar: Meteliği yoktur.)
Tembel olduğum bir gerçek-çok tembel. Eğer benim hayata karşı yegane davranışım bu süregelen tembellikse, sonum ne olacak? Bilmem ki benim bu kasvetli halim beni asla bırakacak mı? Ve böyle bir haleti nahiyenin yalnız bir adama musallat olmasını düşünmek ki- onun ruhunun havası dünya ve ahretin bir karışımı gibi görünmektedir. Ne tabiat dışı bir ürün, ta başından beri içindeki ruhsal yasalarına tecavüz edilmiş. Bu dünya bana, günahkar düşüncelerle kaplanmış olan, ilahi ruhların arınması gereken ıstırap yeri gibi görünüyor. Hissediyorum ki, dünyamız gep geniş bir olumsuzluğa eğilmekte ve her güzel, asil ilahi şey bir hiciv olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve böylesine bir tabloda, kişi olagelirse, ki, o, ne fikirde ne de bir etkinin bütünüyle dengesindedir -o aslında tek kelimeyle, tamamen kopmuş bir kişidir- o zaman tabloya ne olacak? Tahrip edilmiştir ve bundan böyle devam edemez.
Ve kutsalın altında sefilleştiği bu kaba maskeyi sadece görebilmek ne müthiştir. Bir isteğin tek gücünün bu maskeyi paralamaya kafi gelip insanın ebede varabileceğini bilmek- bütün bunları bilmek ve hala yaratıkların en küçüğü en sonu gibi hayata devam etmek. Ne korkunç! Ne aşağılıktır insan! Hamlet! Hamlet! Bütün bu uyuşuk ve aciz alemin iniltilerini aksettiren kaypak ve vahşi dilini düşündükçe, ruhumdan en ufak bir iç çekmesi, en ufak bir sitem kopmuyor.
Kaderin o keskince baskısının, acısının altında olan bu ruh, bütün üzüntüyü kapsayıp, sadece kendi kalbini kırmaktadır. Düzenin zavallı talihi.
Pascal der ki: Felsefeye karşıt olan kişinin kendisi filozoftur.
Kafi derecede saçmaladım. Sonuncunun dışında mektuplarından sadece iki tanesi elime geçti. Yoksulluğumdan bahsediyorsun kardeşim. Ben de zengin değilim. İnanır mısın ki, kamptan ayrıldığım zaman bir Kopek’im bile yoktu. Üstelik yolda soğuk aldım. (Bütün gün yağmur yağdı ve barınacak bir yer bulamadık.) Nerede ise açlıktan hasta olduğum gibi, boğazımı ıslatacak bir yudum çay içecek bile param yoktu. Zamanla iyileştim ama, babamdan para gelinceye kadar, kamptaki en çetin ihtiyaçlar kıvrandırdı beni. Borçlarımı ödeyip gerisini sarf ettim.
(Dostoyevski bu kısımda kardeşinin durumu ve kendi mali güçlükleri hakkında bazı açıklamalar yapar.)
Her neyse. Artık başka şeylerden bahsetmenin zamanı geldi. Okuduğun kitapların çokluğundan böbürleniyorsun. Bu yüzden sana gıpta ettiğimi sakın aklına bile getirme. Peterhof’da en azından senin kadar ben de okudum. Bütün Hoffmann’ları Almanca ve Rusça olarak (Yeni “kater murr” henüz Rusça’ya çevrilmiş değil) ayrıca Balzac’ların da hemen hepsini (Büyük kişi Balzac!) onun kişileri hep zekayı kucaklayan yaratıklar. Sadece zamanının ruhunu değil, binlerce yılın bütün çabalarını, insan ruhunun gelişip kurtulmasını belirtmek için çalışmıştır. Bunların dışında Goethe‘nin Faust’unu ve kısa şiirlerini, Polevios’un tarihi “ugolino” ve “undine”yi okudum. (Başka bir zaman Ugolino’dan uzun uzun bahsedeceğim.) Ve nihayet “cromwell” ve “hernani” hariç Victor Hugo’yu.
Yeni bir planım var: Deli olmak. Bu, insanların akıllarını kaybettikten sonra tedavi olarak tekrar, akıllanmaları için yegane çıkar yoldur. Eğer bütün Hoffmann’ları okuduysan, Alban’ı hatırlayacaksın. Nasıl buluyorsun onu? Anlaşılmazlığı avuçlarının içine aldığı halde, onunla ne yapacağını bilmeden, Allah denen bir oyuncakla oynayan kişiyi seyretmek ne kadar müthiş.
Hoşça kal. Bana mümkün olduğu kadar sık yaz. Zira mektupların benim için bir zevk ve teselli kaynağı oluyor. Hemen cevap ver. Mektubunu en geçinden on iki gün içinde bekliyorum. Yaz bana ki tamamen çökmeyeyim.
Kardeşin F. Dostoyevski.

13 Haziran 2016 Pazartesi

Ziya Paşa

17 Mayıs 1880 tarihi, ünlü şair ve devlet adamı Ziya Paşa'nın vefat ettiği tarihtir. Günün önemi doğrultusunda, onun hayatını kısa bir derlemeyle izah etmek gerekmektedir.

***

Ziya Paşa, 1825 yılında İstanbul'da doğdu. Asıl ismi Abdülhamid Ziyaeddin'dir. Babası Galata Gümrüğü'nde katiplik yapan Erzurumlu Ferideddin Efendi'ydi. Ziya Paşa, İlk ve Orta öğreniminin bir bölümünü Süleymaniye'deki Edebiye Mektebi'nde yaptıktan sonra Bayezid Rüştiyesi'ne geçti ve bir yandan da özel derslerle Arapça ve Farsça öğrendi. Henüz 15 yaşında iken Aşık GaripAşık Keremve Aşık Ömer gibi halk şairlerinin eserlerini okumaya başladı. Şiir ile ilgisi okul çağlarında başladı. Bir süre Sadaret Mektub-i Kalemi'nde çalıştıktan sonra 1855 yılında Mustafa Reşid Paşa'nın aracılıyla sarayda Mabeyn Katipliği'ne getirildi. Bir yandan Fransızca öğrenmeye başladı.

Sultan Abdülmecid'in vefatından sonra Ali Paşa'nın sadrazamlığa atanması üzerine saraydaki işinden uzaklaştırldı. Bir süre Zaptiye Müsteşarlığı yaptı. 1861 yılında Kıbrıs mutasarrıfı oldu. Bir süre Atina'da büyükelçilik görevini yerine getirdi. Ardından Sultan Abdülaziz'in kendisini istanbul'a çağırması üzerine geri döndü. Abdülaziz tarafından Bosna'nın denetimi ile görevlendirildi. Ancak İstanbul'a dönmesinden kıa bir süre sonra Bab-ı Ali, Ziya Paşa'yı Amasya Musarrıflığı görevi ile İstanbul'dan uzaklaştırdı.

1865 yılında Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne katıldı. Sultan ıII.Abdülhamid yönetimine karşı geldiği için tekrar Kıbrıs Mutasarrıflığı'na atandı. Ancak aynı dönem Erzurum Vali Muavinliği'ne atananNamık Kemal ile birlikte Avrupa'ya kaçtı. Londra'da Namık Kemal ile birlikte Yeni Osmanlılar'ın yayın organı olan "Hürriyet" gazetesini çıkardılar. Namık Kemal'in ayrılmasından sonra gazetenin başına geçti.

1870 yılında Cenevre'ye gitti, ertesi yıl Ali Paşa'nın ölümünü öğrendi ve İstanbul'a döndü. 1872 ile 1876 yılları arasında Şura-yı Devlet ve Maarif Müsteşarlığı yaptı. II.Abdülhamid'in isteği üzerine Kanun-i Esasi'nin hazırlanması için oluşturulan kurulda yer aldı. 1876 yılında I. Meşrutiyet'in ilanı ile önce Suriye Valiliği'ne ardından Adana Valiliği'ne atandı. 17 Mayıs 1880 tarihinde Adana'daki görevi devam ederken vefat etti.

Özellikle fikir bakımından J.J Rousseau'nun etkisinde kalan Ziya Paşa, buna rağmen Divan Edebiyatı'ndan kopmamıştır. Yazdığı "Harâbât" adlı antolojisi ile eski geleneği devam ettirmiştir. Şiirlerinde daha çok siyasi ve sosyal konulara ağırlık vermiştir. Bir süre beraber çalıştığı Namık Kemal ile geleneksel edebiyat alanında zaman zaman tartışmalara girmişti. Makale, şiir, antoloji ve edebiyat tarihi alanlarında eserler veren Ziya Paşa, nazım şekli ve dil olarak da eskiye bağlıydı. Nesirlerinde açık ve anlaşılır bir konuşma dili kullanmış olsa da şiirlerinde dili daha ağırdır.

Namık Kemal ve İbrahim Şinasi ile birlikte Türk Edebiyatı'nın temellerini atmış olan şair, kullandığı geleneksel usluba rağmen batılılaşma ve yenilikçi Tanzimat Edebiyatı'nın öncüleri arasında yer almaktadır. "Tercih-i Bend" ve "Terkib-i Bend" adlı şiirlerinde ilk kez insan yazgısı ve metafizik konular üzerinde durmuştur. 1874-1875 yılları arasında Arap, Fars ve Türk şairlerin eserlerinden oluşan "Harâbât" adlı eserini hazırlamıştır.

Ünlü Beyitleri:

"Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde."

"İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh,
Yardımcısıdır doğruların hazret-i Allah."

"Taklit ile aslını unutma,
Milliyetini hâkir tutma."

"Eşşek alim olmaz taş taşımakla tekkeye,
Adam insan olmaz, gitmek ile Mekke'ye."

"Bed-asla necabet mi verir hiç üniforma,
Zerduz palan ursan eşşek yine eşşektir."

"Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir."

22 Kasım 2014 Cumartesi

Arif Nihat Asya

“Hasan Ali Yücel kudretli Milli Eğitim Bakanı’dır. Yolu Malatya’ya düşmüştür. Hazır Malatya’ya gelmişken, adını duyduğu bir lise müdürünü teftiş etmek ister ve haber gönderir lise müdürüne. Müdür Arif Nihat Asya’dır.  
Yıl 1943, aylardan mart, yollar çamur… 
Lise müdürü aldığı emir gereğince bisikletine atlar ve bakanın yanına gider. Yollar çamurdur, çamur şairin paçalarına bulaşmıştır.  
Yolculuk biter, lise müdürü Bakan’ın yanına çıkartılır.  
Müdürün sırtında bir pardösü vardır ve elleri cebindedir.  
Bakan yanında şehrin valisi ve diğer bürokratlarla beraber, elleri cebinde karşısında duran müdürü tahkir etmek amacıyla sorar: 
Paçaların neden çamur? 
İçinde şiir fırtınaları kopan şair-müdür, ellerini cebinden çıkarmadan ve hiç sarsılmadan şöyle der: 
Benim paçalarım neden sizin ağzınızda? 
Bakan bozulur ve Arif Nihat Asya’yı görevden alır. “


Arif Nihat Asya, 7 Şubat 1904 Çatalca/ İnceğizde doğmuş. Ölümü ise, Mevlevilerin deyimiyle, Hakka Yürümesi çok sevdiği Adana’nın kurtuluş günü olan bir 5 Ocak… 5 Ocak 1975 Ankara… Şimdi Ankara’da yatıyor. Oysa mensubu olduğu Mevleviliğin piri Hazreti Mevlana’nın şehrinde Konya’ya defin edilmeyi sağlığında çok arzuladığını Yavuz Bülent Bakilerle olan sohbetlerinden ve şiirinden öğreniyoruz.
Arif Nihat Asya, çok zor bir başlangıç yapmış bu dünya hayatına. Hatıralarının en dipte kalanlarından hatırladıklarını şöyle anlatıyor:
“İnceğizdeki evimizin dört büyük odası vardı. Odaların zemini topraktı. Bir odada dedemle babaannem kalıyordu. Bir odada kızları: Gülfem, Asiye, Nuriye, Şadiye halalarım. Bir odada annemle ben kalıyordum. Bir oda da gelen olursa misafirler içindi.
Bir odada annemle ben kalıyorduk, diyorum ama onun yüzünü çok net olarak hatırlayamıyorum. Hani karışık rüyalar görürüz ya, hani uyandıktan sonra gördüklerimizi tam olarak çıkaramayız ya, öyle işte. Annemi 1947 yılına kadar, hep sisler arasından bin bir türlü incelikler, güzellikler arasından seçmeye çalıştım. Ve nedendir bilmiyorum ne zaman burnuma taze ekmek kokuları gelse, ben hep annemi hatırladım. Ekmek kokusu ve annem!  Bu neden böyle? Bilemiyorum…
Ben daha 7 günlükken babam ölmüş. Yetim kalmışım.4 yaşıma girdiğim zaman annem yeni bir evlilik yapmış. Eşi, onu İstanbul’dan alıp Akka’ya  ( bugün bir İsrail şehri)  götürmüş. Anneme hiç kırılmadım, kızmadım. Yeni kocasıyla Akka’ya gitmeden önce, beni de yanına almak istemiş. Ama dedem katiyen razı olmamış. O arada annemin bir çocuğu daha olmuş. İstanbul’dan ayrılmadan önce, dedeme çok yalvarıp yakarmış: Arif’imi bana verin diye çok gözyaşı dökmüş. Dedem şiddetle itiraz edince İnceğizden boynu bükük ayrılmış ve beni yanına alamadığı için o kadar çok üzülmüş ki süt düğümlenmesi olmuş. Gemide çocuğunu emzirememiş. O zamanın şartları malûm! Çocuk bakımsızlıktan ölmüş. Çocuğu ancak Mersin’de toprağa vermişler. Düşünebiliyor musun o annenin çilesini. Ben anneme nasıl kızabilirim?” 
Hayatının başladığı yer olan İnceğiz bir rubaisinde şöyle dile getirecektir kendisini:
Gelmez bana kimse, yok kıyım, yok denizim
Yoktur tanınan tek çocuğumdan da izim.
Arif Nihat Asya, gel ki ben koynunda
Altmış sene önce doğduğun İnceğizim. 
Arif Nihat, bir edebiyat öğretmeni. Ülkenin değişik yerlerinde ve Kıbrıs’ta görev ifa etmiş. DP iktidarında milletvekilliği de yapmış. Kıbrıs Rubaileri de Kıbrıs’taki öğretmenliğinin eseri. Bu arada ömrü boyunca verdiği eserlere bakarsak oldukça velut bir şair ve nesir ustasıyla karşı karşıya kalırız. Hali hazırda, Aramak ve Söyleyememek, Ayın Aynasında, Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor, Fatihler Ölmez ve Takvimler, Rubaiyatı Arif 1-2, Ses ve Toprak, Dualar ve Aminler, Kanatlarını Arayanlar, Kökler ve Dallar, Kubbeler, Top Sesleri, Sevgi Mektupları kitaplarının sahibidir kendisi… 

Anne

İlk kundağın
Ben oldum, yavrum;
İlk oyuncağın
Ben oldum.

Acı nedir
Tatlı nedir... bilmezdin
Dilin damağın
Ben oldum.
Elinin ermediği
Dilinin dönmediği
Çağlarda, yavrum
Kolun kanadın
Ben oldum
Dilin dudağın
Ben oldum.

Belki kıskanırlar diye
Gördüklerini
Sakladım gözlerden
Gülücüklerini...
Tülün duvağın
Ben oldum!

Artık isterlerse adımı
Söylemesinler bana
'Onun Annesi' diyorlar...
Bu yeter sevgilim bu yeter bana!

Bir dediğini
İki etmiyeyim diye
Öyle çırpındım ki
Ve seni öyle sevdim sana
O kadar ısındım ki
Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim
Gün oldu kırdın...
İncinmedim;
İlk oyuncağın
Ben oldum.. Yavrum
Son oyuncağın
Ben oldum...

Layık değildim
Layık gördüler
Annen oldum yavrum
Annen oldum!
Arif Nihat Asya