yahudi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yahudi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2017 Salı

Fetönün Islami tahrif ettigi zamanlar

Kadir Mısırlıoğlu, İslam’da Tahrif Hareketleri kitabında Hilmi Türkmen’in kendisine Fethullah Gülen’le ilgili anlattığı oldukça dikkat çekenbilgileri paylaştı.
İşte kitaptan yer alan Hilmi Türkmen ve Kadir Mısıroğlu’nun arasında (F.Gülen ile ilgili) geçen konuşma:
Kadir Bey, sen Fethullah Gülen’i bir de benden dinlemelisin. Ben O’nu çok eski tanırım. Kendisi vaktiyle İskenderun’da askerlik yaparken ben de orada vaizdim. Bir gün benimde bulunduğum bir camide vaaza çıktı ve orada millete Kur’an-ı Kerim’in kıymetini bilmedikleri yolunda nasihatte bulunurken o mukaddes kitabı, ”Siz işte böyle yaptınız” diyerek kürsüden attı (bu vak’a daha sonra Salihli’de de bir kere daha aynen cereyan etmiştir ki, buna dair bir teyp kasetini dilemişimdir) ve cemaat arasında büyük bir galeyan husule gelmişti. Ben orada olmasaydım ihtimal büyük bir hadise cereyan edecekti, milletigüçlükle yatıştırdım. Fethullah’ı alıp evime götürdüm. Genç ve tecrübesiz olduğu için böyle bir hata işlediğini düşünerek O’nu teselli ettim ve nasihatler verdim. Aradan yıllar geçti. Ben Manisa’da kurs müdürü idim. Zannediyorum 1965 ve 66 yıllarında idi. Bu gayet perişan bir halde bana geldi. İstanbul’daki arkadaşlarının kendisini beş parasız sokağa attığını ve bundan dolayı gayet sıkıntılı olduğunu söyleyerek benden iş istedi.
İskenderun’daki vaka dolayısıyla ihtiyatlı davrandım ve Müftü’ye müracaatla o sırada izinli olan bir vaizin yerine onu vazifelendirmesini istedim. Bir gün vaaz ederken kürsüde düşüp bayıldı doktorlar depresyon geçirdiğini söyleyerek onu Manisa’daki Akıl Hastanesine sevk ettiler. Bundan bir iki ay sonra çıktı. Yine iş istedi. Kendisine Manisa’nın küçük bir yer olduğunu akıl hastanesinde yatmış olmasının şüyu bulduğunu orada vazife yaparsa adının ”deli hoca” ya çıkacağını ve kendisini civar vilayetlerden iş armasının daha doğru olacağını söyledim.
O zaman İzmir’in Kestane Pazarı’ndaki Kur’an-ı Kerim kursunun idarecilerini tanıyordum. O’nu çocuk okutmak üzere oraya yerleştirdim. Beş on gün sonra halini hatırını sormaya gittiğimde baş başa bir kimseyle fiskos ettiğine rast geldim. Konuştuğu adam beni görünce yaydan çıkmış ok gibi fırlayıp kaçtı.
Kendisine: Bu kimdir? diye sorduğumda:
Bir talebe velisi!… diye cevap verdi.
Bu söz doğru değildi. Tahkikatım da onu göstermiştir. Bu adam beş altı ay evvel bana gelmiş ve MİT’çi hüviyetini gösterdikten sonra, benimle bir meseleyi konuşmak istediğini söylemişti. Söylediği söz şuydu: ”Bizim teşkilat(MİT),Müslümanların M. Kemal Paşa’ya menfi bir tavır almasından rahatsızdır. İstiyoruz ki bu münafereti giderelim. Sen en büyük dini cemaatlerden biri olan Süleymancı cemaatinde söz sahibi bir insansın. Sizin cemaat de Kemal Paşa hakkında ”deccal” ithamında bulunmakta ve ağza alınmayacak sözler söylemektedir. Sen bunu düzeltebilirsin. Bunu yaptığın takdirde bizden ne istersen iste seni Diyanet İşleri Başkanı yapalım!…
Kendisine yanlış kapı çaldığını benim bahsettiği cemaat içinde böyle bir şey yapacak gücüm olmadığını, bunu ancak Kemal Kaçar beyin yapabileceğini söyledimse de ikna olmadı ve: ”Sen bilirsin, biz seni seçmiştik. Anlaşılan sen bunu yapmak istemiyorsun. Amma biz bu işin peşini bırakmayacağız bu işi, birisini bularak muhakkak yapacağız!” diyerek ayrılmıştı.
Şimdi anlıyorum ki buldukları adam Fethullah Gülen’di. Fakat o sıralarda sapı silik bir adamdı. Bunu nasıl becerebileceklerdi? İşi takip ettim. MİT güdümlü olarak nasıl nafiz bir mevkiye getirildiğine safha safha şahit oldum.
Bütün bu nakledilenlere, Yeni Şafak gazetesinin 23 Mayıs 1998 tarihli nüshasında Aytunç Altındal’ın ”Papa’nın gizli kardinalleri” ünvanlı yazısını da tetkikten sonra insaf ile bakmak gerekmez mi? Bu kadar adam yalan söylüyor da yalnız Fethullah Gülen’in arkasına taktığı ve kendisini ”mehdilik”e kadar yükselten kimseler mi doğru söylüyor?
İslam’da Tahrif Hareketleri Cild:3 sayfa:325-326

Ermeni olan dedesinin pasinlerli
Ibrahim bey'in hizmetkarligini yaptigi yillarda, Rus isgali sirasindaki ermeni
ayaklanmasinda Ibrahim bey ve ailesi ermeni hizmetkarlarinin tasallutuna
...ugrayinca, Ibrahim bey hizmetkarini ve onun ailesinin bir bolumunu oldurur.
Ardindan, intihar eder. Olaydan sag kurtulan Fethullah gulen'in babasi, 18-19
yaslarindayken, ispire gelir ve yerlesir. Fethullah GULEN: Musluman adi alir ve
bir Turk kizi ile evlenir. gulen'in babasinin, 'Oyle bir evlat yetistiriyorum
ki, bunlari kendi dinleri ile vuracak' dedigi de rivayet olunur." (E.M.H., 2
Haziran 1999) Cumhuriyet'ten Deniz som, 16 haziran 1999 tarihli"Vaziyet"te
okuyuculardan Veli Yildirimin agzindan su bilgileri aktariyor: "ABD'de
Turkiye'deki 'Sizinti' Dergisinin karsiligi olan 'The Fountain' isimli bir dergi
var. Bunu Washingtondaki Katolik universitesi'nden Cizvit papazi Sidney Griffith
ve Abdulaziz Sachadina. Bunlardan Griffith, bir ara Gulen'i New Jersey'de
ziyaret etmis. Sachedina ise Tanzanyada dogmus;Hindistan,iranve kanad'da okumus;
Siilik davasinda hizmet icin uzun yillar ABD, kanada, urdun, pakistan ve
Afrika-Avrupa ulkelerinde ders vermis; halen de Virginia universitesi'nde
profesor olarak gorev yapan bir kisi. Sachedina, mesaisinin bir bolumunu
ABD'deki Stratejik ve Uluslararasi Arastirma Merkezinde (CSIS)'din, politika ve
insan haklari uzmani olarak calismaya ayirmis; ayni zamanda, 'Mehdilik'
konusunda uzman kabul ediliyor ve bu konudaki konferanslariyla da taniniyor.
1962'de Georgetown Universitesi bunyesinde kurulan CSIS, dunyanin muhtelif
ulkeleri ve bolgeleri uzerinde politik-ekonomik arastirmalar yapiyor ve
hazirladigi senaryolari ABD yonetimine ve sirketlerine sunuyor .CSIS'in Orta
Dogu Masasi'ndaki yoneticilerden biri olan Edward R.M.Kane
Kahire,Bagdat,Beyrut,Tripoli, Dakar ve Ankarada CIA gorevlisi olarak da
calismis. Dolayisiyla, CSIS ile CIA arasinda baglanti kurmak mumkun."Som,
Yildirimin bilgilerini aktardiktan sonra, su yorumu yapiyor: "The Fountain'in
son sayisinda 'The Restoration of Balance' (dengenin onarimi) baslikli bir yazi
var; yazari, M.Fethullah Gulen. Yoneticisi olarak Isa saracin, murahhas aza
olarak Cherly Pearson'in ve genel koordinator olarak Mustafa K.Sungurun
gorundugu derginin yazi kadrosunda, kimligi acikca belirtilmemis bir kisi daha
bulunuyor; M.F.Sahin.bilindigi gibi, Fethullah Gulen, bazi yazilarinda
Abdulfettah Sahin adinida kullaniyor. Turkiyedede satilan The Fountain, Internet
ortaminda da mevcut ve'islamiyette yeni bir ses' olarak Gulenin gorusleri
veriliyor. Fethullah Gulen ABD'de 'tedavi oluyormus' diyorlar,'entegrasyon
tamamlaninca' donecektir." Gulenin, "sahabe efendilerimize cinnet derecesinde
sevgisi vardir" seklinde tanimladigi babasi Ramiz, cocuklarina, Sahabelerle hic
ilgisi olmayan isimler vermistir: Fethullah, Sibgatullah ve Mesih. Gulenin
babasinin ogullarindan birine, samimi Musluman ailelerde rastlanmayan ve ama
Yehova Sahitlerinin propoganda yayinlarinda sik sik kullanilan"Mesih" adini
vermis olmasi dikkat cekicidir.(Ankara Emniyet Muduru Cevdet Saral ve ekibince
hazirlanan Fethullah Gulen Raporu, s.18'e atfen,star gazetesi, 14 haziran 1999)
Nedendir bilinmez, Fethullah Gulen babasinin Alvar koyunden ayrilmasi ile ilgili
olarak "Kucuk Dunyam" kitabinda hic bir aciklamada bulunmamaktadir. Oysa bu, son
derece ciddi ve aciklama gerektiren bir konudur.Gulenin suskunlugu akla,"neleri
ve nicin gizledigi" sorusunu getirmektedir. (Ankara Emniyet Muduru Cevdet Saral
ve ekibince hazirlanan Fethulleh Gulen Raporu, s.20'ye aften, star gazetesi, 14
haziran 1999) Cumhuriyetten Deniz Som, 22 haziran 1999 tarihli "Vaziyet"te,
okuyuculardan Veli Yildirimin agzindan su bilgileri aktariyor: "Turkiyedeki
'Sizinti' dergisinin ABD deki karsiligi olan 'The Fountain'in ust yonetiminde
gorevli kisilerden biri de Islam-Hiristiyan iliskileri ve ortadogu konularinda
uzman olan Ibrahim M. Abu Rabi .Rabi ayni zamanda ,Hartford Universitesinde
'Mcdonald Centre for the study of Islam and Christians'da gorev yapiyor...
Said-i Nursi'nin talebesi oldugu soylenen Vatikan dinler arasi enstitusu'nden
Kardinal Thomas Michel ve ABD'deki Georgetown Universitesinden Barbara
Stowasser, Istanbula geldiklerinde Fethullahcilarin konugu olmuslar. Gulenin
Vatikanda Papyi ziyareti sirasinda acikladigi, Sanli Urfada uc dini bir araya
getirecek bir okul acma dusuncesinin de ABD de hazirlanan planlar dogrultusunda
degerlendirilmesi gerekiyor. Kurtulus Savasinda Istanbulda faaliyet gosteren
Misyonerler ile Islamcilarin isbirligi incelenirse, gunumuzdeki senaryolar daha
iyi anlasilacaktir." = kaynak: http://www.milliyetcile.de/

12 Ağustos 2016 Cuma

Mesih Rabb Yahudi Mason Fetullah G." Ne ararsan var "


fethullah gülen ihanet abraham foxman adl tayyip erdoğan


Ailemde, akrabalarımda, komşularımda, mahallemde, lise hayatımda, üniversite hayatımda, iş çevremde, müşterilerimde ve nihayet şu sanal alemdeki çevremde ismi "Mesih" olan bir tanıdığım olmadı ama bunca taktiklerle Misyonerlik yapan Fethullah Gülen'in dokuz kardeşinden birinin adı "Mesih"...

Bir de yıllardır kulağıma deyip durur "Fethullah'ın kimlikteki kaydında İsminin önünde bir şey yoktur ama o her yerde adını "M. Fethullah Gülen" diye yazar. Buradaki "M." Mehmet değildir. "Mesih" manasına kullanır." şeklindeki iddia...

Şimdi bu "Mesih" neye vurgu yapıyor? Yahudilerin beklediği Meşiah'a mı? Hıristiyanların beklediği İsa Mesih'e mi?

Gülen'in, Papaya yazdığı mektubunun başında "Papalık konseyi misyonunun bir parçası olarak buradayız." deyip, mektubunun sonunda da "Rabb'in aciz kulu M. Fethullah Gülen" dediğini biliyoruz. Hıristiyan ilahiyatında "Rabb" denilince "Tanrı'nın oğlu yani oğul Tanrı: İsa" nın anlaşılıdığını da... Mesih deyince akla İsa'nın geldiğini de...


Zaman Gazetesinin baskı makinelerini CHP'li Kasım Gülek'in Amerikan misyoner teşkilatı MOON'dan getirdiğini de, Gülek'in cenaze namazını Gülen'in kıldırdığını da biliyoruz...

MOON tarikatının seçtiği isimlerin, Samanyolu, Gökkuşağı, Ay, Prizma, Yüzyıl, Burç, Feza, Dünya ve benzeri isimler olduğuna da biliyoruz...

Gülen'in dünyaya dağıttığı hocalarının ellerinden, daha önce dünyaya dağılmış Katolik Misyonerler olan Cizvit tarikatının tuttuğunu da, Gülen'in okullarının pek çok ciddi devlet tarafından CIA ajanlığı suçlaması ile kapatıldığını da...

Dinler arası diyalog'un bir misyonerlik taktiği olduğunu da, Papalık konseyinin "Dinler arası diyaloğu misyoner teşkilatı olarak yapıyoruz." dediğini de...

Dahasını da... Dahasını da biliyoruz da hala nasıl bu adamı Müslüman biliyoruz? Hala nasıl oluyor da hak ettiği toplumsal tepkiyi göstermiyoruz?


| Mehmet Fahri Sertkaya

ADL ve ABRAHAM FOXMAN


Abraham Henry Foxman (d. 1 Mayıs 1940, Baranoviçi), merkezi ABD'de bulunan, Yahudilerin kurduğu İftira ve İnkârla Müdacele Birliği'nin (ADL) başkanı Amerikalı avukattır.

1940 yılında Beyaz Rusya Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak Baranoviçi şehrinde dünyaya geldi. Polonyalı Katolik Hıristiyan dadısı tarafından sahip çıkılarak toplama kampına gönderilmekten kurtuldu ve Katolik Kilisesinde vaftiz edildi. 1944 yılında gerçek ailesine (Helen ve Joseph Foxman) verilene kadar Polonyalı dadısının yanında yetişti.


Foxman'ın babası Revizyonist Siyonizmin kurucusu Vladimir Jabotinsky'yi desteklemekteydi. Genç Foxman, aralarında siyonist gençlik grubu BetarJabotinsky Gençlik Hareketi, sol görüşlü Habonim ve politik olmayan Genç Judaea gibi siyonist gençlik hareketlerine katıldı.

Ailesi ile birlikte 1950 yılında Amerika Birleşik Devletlerine göç etti. Modern ortodoks Musevi okulu Yeshivah of Flatbush'dan mezun oldu. New York Şehir Kollejinden siyasal bilimler dalında lisans diploması aldı. New York Üniversitesi Hukuk Fakültesinden hukuk derecesi aldı.

Foxman 1965 yılında İftira ve İnkarla Mücadele derneğine(ADL) katıldı. Uzun yıllardır ADL'nin başkanlığını yapan Nathan Perlmutter'in ölümü üzerine, 1987 yılında başkanlık görevine yükseltilmiştir. (Wikipedi)


Abraham Foxman
Abraham Foxman
"Fethullah Gülen ile Papa II.Jean Paul 1998 Şubat'ında Vatikan'da buluştular. Bu buluşmayı CIA organize etti. Gülen'in basın önündeki itirafından da anlaşılacağı üzere ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz buluşmada başrolü oynadı. 

Fethullah Gülen 8 Şubat 1998 günü Vatikan'a hareketinden önce yaptığı açıklamada "Birkaç ay önce Abramowitz cenaplarının yardımıyla bu buluşma gerçekleşti" dedi. ABD eski Savunma Bakan yardımcısı Richard PerleFBI ve MOSSAD'ın paravan Yahudi örgütü Ayrımcılıkla mücadele Birliği (Anti-Defamation League/ ADL) ve Moon Tarikatı buluşmayı organize edenler arasındaydı. 

Vatikan buluşmasının temelleri, Gülen'in sağlık (!) kontrolü gerekçesiyle bulunduğu New York'ta atıldı. Bu günlerde görüştüğü Amerikalılardan biri de , 1996 yılında CIA BAşkanlığına aday gösterilen Carnaige Vakfı başkanı Morton Abramowitz idi. Morton Abramowitz ile görüşmesinin ortak dostları Kasım Gülek vasıtasıyla tanışmasından sonra gerçekleştiğini açıklayan Gülen, "Abramowitz ile toplum hadiselerinin sebepleri ve sonuçları hakkında konuştuk. Daha sonra teşekkür mektubu yazdı." diyordu. 

Gülen, Abramowitz'e Ortadoğu ve Türkiye konusunda yazdığı kitap için yardım etme sözü verirken, Amerika'daki Siyonist lobisinin en güçlü kolu ADL, Gülen'in bir kitabını Amerika'da İngilizce olarak yayınlama garantisi veriyordu. Zamanın İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'ya yakınlığı ile tanınan ADL başkanı Abraham H. Foxman, Zaman Gazetesindeki açıklamasında kitap olayını şöyle anlatıyor: "Kendisinden İslam'da hoşgörüyü anlatan bir kitap yazmasını rica ettik." Gülen'in ABD yönetiminde ve BM'de etkiye sahip Papa'nın sağ kolu kardinal John O'Connor ile Eylül 1997'de New York'ta gerçekleşen görüşmesinde, Roma ziyaretinin tarihi kararlaştırıldı. 

ADL'nin Türkiye'de MOSSAD'a yakın Yahudi çevrelerle yakın bağlantıları bulunuyor. ADL'nin kuruluş yılı 1913... Kurulduğu günden itibaren, yine aynı dönemde kurulan Amerikan iç istihbarat örgütü FBI ile işbirliği içinde oldu. FBI, Edgar Hoover'in başkanlığı döneminde ADL'yi kanatları altına aldı ve geliştirdi. Klu Kux Klan örgütü ADL kanalıyla finanse edildi. Dernek gibi örgütlenen ve otuza yakın şubesi bulunan ADL, görünüşte konferanslar düzenliyor, ödüller dağıtıyordu. Ancak ADL'nin gerçek kimliği 1992 yılında iki ajanının yakalanmasıyla belgelendi.Ajanlar Tom Gerard ve Roy Bullock'un evlerinde çıkan bilgiler ve ifadeler ADL'nin kirli ilişkilerini su yüzüne çıkardı. New York'lu gazeteci John Ross'un haberine göre; "ADL'nin MOSSAD, CIA, Güney Afrika ırkçı rejimi ve İngiliz istihbaratıyla bağlantıları ortaya serildi." 

Yakalanan kimi üyelerin istihbarat faaliyetleri yaptıkları ortaya çıktı. ADL ajanları, muhalif örgütler ve kişileri fişlediklerini itiraf ettiler. ADL ajanları bu faaliyetlerinde ilginç bir olayı da gerçekleştiriyorlar, FBI'ın istihbarat kayıtlarından yararlanıyorlardı. Abramowitz'in yakın arkadaşı Perle, bir Yahudi ve ADL yönetimiyle ilişki içinde. Uzun seneler Pentagon'un Türkiye sorumluluğunu yürüten Perle bir süre önce Irak'ı bölme planlarını Washington Post'a açıkça yazdı. Bosna'yla ilgili olarak ABD'de kurulan kriz merkezi ekibi içinde de yer alan Perle, Türkiye İran arasında savaş kışkırtıcılığında da başroldeydi. Fethullah Gülen'in hamiliğine soyunan ADLMoon Tarikatı ile de çok yakın ilişki içinde. Wahington'daki iki büyük gazeteden biri olan Wahington Times'ın sahibi Moon Tarikatı...

ADL ve Moon Tarikatı bu gazete içinde birlikte çalışıyor. Gazete CIA'ın yayın organı olarak tanınıyor. 1981'de kurulan gazete, Reagan ve Bush'a olan yakınlığı ile tanınıyor. Moon Tarikatı, Kore'nin bölünmesinden hemen sonra kuruldu. Kurucusu CIA'nın yan kuruluşu gibi çalışan , Kore İstihbarat Teşkilatı. Kore nüfusunun yüzde onunun Budizm'den Hıristiyanlığa geçişini organize edenlerden. Bu çalışmalar sonucu bugün Güney Kore nüfusunda Hıristiyanların oranı yüzde 35'i buldu. Moon Tarikatı, CIA'ın dünya çapında kullandığı etkili bir kamuflaj aracı. 1980'li yıllarda tarikatın adı İrangate skandalına karıştı. Moon Tarikatı'nın bir süre önce ölen Türkiye temsilcisi Kasım Gülek, Fethullah Gülen'in sağ koluydu.

(Ergun Poyraz- Fethullah'ın Gerçek Yüzü, Otopsi Yayınevi)

10 Kasım 2015 Salı

“Pakraduni”ler kimlerdir?


Pakraduniler, ilk olarak MS 30 yılında Yenanos adlı İspir kralı ile tarih sahnesine çıktılar. Yenanos'un ardından kral olan Bagarat'dan ötürü Pakraduni olarak anıldılar. Hanedanlık 885 yılında Ashot I tarafından kuruldu. Başkenti bügünkü Ermenistan sınırları içinde bulanan Divin olmasına karşın 961 yılından itibaren Ani başkent olmuştur. Pakraduni Krallığı'nın güneyinde Abbasilere bağlı Kürt bir emirlik olan Mervaniler ve Abbasiler, Kuzeyde Gürcü Pakraduni krallığı, batısında ise Bizans bulunmaktaydı."
 Ermeni Görüntülü gizli Yahudiler; PAKRADUNİLER
 
“Pakraduni”ler, Anadolu’nun İslamlaşması ve Türklere vatan yapılması üzerine, özellikle Ermenilerin rağbet gördüğü Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Musevilikten Ermeniliğe geçen, 1915 olayları sonrası ve Cumhuriyet sürecinde ise Müslümanlığı seçen, ama Yahudi zihniyetini nesilden nesile gizlice sürdüren bir topluluk olmaktadır. Fanatik Ermeni karşıtlığıyla Türk ırkçılığını (Turancılığı) savunmak, her fırsatta İslam’a saldırarak, sosyalist ve Kemalist bir tavır takınmak bunların alameti farikasıdır. Ama sadece solcu değil, sağcı partilere; hatta Milli Görüş’e de sızanların varlığı söyleniyor.

En azından Türkiyede Pakradunilerin olduğunun, bazılarının mühim nüfuz ve tesire sahip olduğunun, önemli roller oynadıklarının bilinmesi…

Pakradunilerin 2500 yıllık tarihi ve macerası hakkında yabancı dillerde yazılmış birkaç araştırma kitabı var. Doğu Anadoluda bağımsız devletler bile kurmuşlar.

Sonra izleri silinmiş… Dıştan Ermeni görünürken bir kısmı Kürt ve Müslüman kimliğine bürünmüş. Kürtlükleri, Müslümanlıkları samimî midir?

Pakraduniler iki kimlikli değil, üç kimlikli bir gizli cemaat. Birinci gizli kimlikleri Yahudilik, ikinci gizli kimlikleri Ermenilik, üçüncü açık kimlikleri Müslümanlık.

Sultan Abdülhamid zamanında patlak veren Ermeni isyanlarını bu Pakradunilerin çıkarttığı söyleniyor.

Pakraduniler günümüzde en çok Fransa, İsrail, İngiltere, ABD ve Vatikan’dan destek almaktadır. Özellikle Yahudi oldukları halde Vatikan’dan destek almaları gayet düşündürücü bir hadisedir.

Günümüzde sözde Ermeni soykırımının sürekli gündemde tutulmaya çalışılması ve bununla ilgili çalışma yapılması da Pakradunilerin yaptığı planlı bir faaliyetten geçmektedir. Vatikan ve özellikle Papa Türkiye’de önemli mevkilere gelmiş Kripto Pakradunilere yoğun bir destek vermektedir.

Ayrıca baktığımız zaman Terör örgütü PKK’nın da arkasındaki gizli gücün Pakraduniler olduğu bilinmektedir. Şuan TBMM’de bu Kripto Pakraduni sayısı bir hayli fazladır. Bunların bazılarını biraz araştırma yaparak öğrenmek ve en azından fikir sahibi olmak mümkündür.

Aksi halde içimizde kanımızı emen, iç dinamiklerimiz ile borsa kağıdı gibi oynayan, Dış Politika’da hissettirmeden gerekli doneleri vererek Türkiye’yi yanlış yönlendiren bu Kripto Teşkilatları deşifre etmenin zamanı geldi de geçiyor. Bu ülke maskelenmiş yüzleri, kirli ilişkileri çözmeden özgür olamayacak. Türkiye vicdanı ile Tarihi ile ve ezberleri ile yüzleşmek zorunda.
Kripto Pakraduniler’in uzantılarını bu zamanda iyi analiz etmek gerekir. Bu Kripto Yahudi teşkilat aynı zamanda Kripto İranlı Yahudiler ile de birçok zaman beraber hareket etmektedir. Daha önceki Kripto Yahudiler yazımda Türkiye’de bazı önemli makamlara gelmiş siyasiler ve bürokratların bu Kripto İranlı Yahudilerden burs aldıklarını yazılmıştı...

İRANLI KRİPTO YAHUDİLER VE BİLİNMEYENLER

İran Yahudilerinin tarihi çok eskilere dayanır hatta bugünkü tahrif edilmiş İncillerde bile sıklıkla zamanın Pers ülkesindeki Yahudilerden bahsedilir. Yahudilerin İran’da ne aradıklarına gelecek olursak, Babil kralı Nebukadnazar Kudüs’ü ele geçirdiği zaman Yahudilerin sürekli isyan çıkartmalarına çok sinirlenerek onları toplu halde bugünkü Irak topraklarına sürmüştür.

Daha sonra Pers kralı Cyrus gelerek Babil’i ortadan kaldırır ve Yahudilere özgürlüklerini kazandırır ve hatta Kudüs’te yıkılan tapınaklarını yapmaları için izin bile verir. Bu demokratik ortamdan çok memnun kalan Yahudilerde İran’ı baş turistik gezi ve yerleşim alanları yaptılar ve o zamandan beri çocuklarına verdikleri isimler arasına ‘’Cyrus’’ ismini de katmışlardır. Bugün İsrail’de İran kökenli Yahudiler ‘’Mizrahim’’ adı verilen grup içinde yer alırlar. Mizrahim ‘’Doğulu’’ demektir ve sıklıkla soyadı olarak kullanılır. İsrail’de İran Yahudileri son derece etkindir. Mesela yanında çalışan kızlara tecavüz ettiği suçlamaları sebebiyle sinir buhranları geçiren, eski İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katsav, gerçek adı Musa Ghassab olan bir İran Yahudi’sidir. İran’ın Yezd kentinde doğmuş ve beş yaşında ailesiyle İsrail’e göç etmiştir ve Farsçası ileri derecede iyidir.
Yine baktığımız zaman, Eski İsrail Savunma Bakanı ve yine İsrail’de Ulaştırma Bakanı olarak görev yapan Shaul Mofazda, Tahran doğumlu bir İran Yahudi’sidir. Hatta geçen senelerde Lübnan’da sivillerin üzerine bomba yağdırılması emirlerini veren ama Hizbullah karşısında maskara olduğu için görevden alınan eski İsrail Genelkurmay Başkanı Dan Halutzda bir İran Yahudi’sidir.

Kısacası bugün İsrail’de İran’a karşı savaş planları hazırlayanların büyük çoğunluğu aslında İran doğumludur. Aslında bütün bunlar karşılıklı danışıklı dövüştür. Çünkü iki ülke de güçlerini birbirlerinden almaktadır. Psikolojik savaşı iyi yürütüyorlar. Zıtmış gibi duruyorlar, söylemleri birbirlerine karşı çok sert ama gerçekte masa başında önemli pazarlıklar yapılıyor. Tıpkı geçmişte ‘’İrangate’’ skandalının ortaya çıkması gibi… Özellikle son dönemde ABD’nin, İran ile yapılan diplomatik ilişki hamleleri iyi analiz edilmelidir.

Kripto Yahudiler buralara kadar yükselmek için İran’da çok çalıştılar. Gizliden ve derinden çalışmalar yapıldı.
Bu arada İran Yahudilerinin etkin olduğu Ülkelerden biri de Amerika Birleşik Devletleridir. Mesela bugün Amerika’nın en zengin ve ünlülerinin ikamet ettiği Los Angeles’in Beverly Hills şehrinin belediye başkanı ‘’Cemşid’’ yani Jimmy Delshad isimli bir İran Yahudi’sidir.

Seçim başarısının sebebi ise Amerika’nın bu en lüks şehrinde oturan ensesi kalın vatandaşların yarısının İran Yahudi’si olmasıdır.

Peki, bu müthiş zenginliğin sırrı nedir derseniz onun da cevabı kolaydır. Humeyni’nin İran Şahı’nı mat etmesinden önce ki dönemde İran’ın zenginlerinin ve önde gelenlerinin çoğunun İran Yahudi’si olmasıdır.
Yahudilerinden ne kadar var ve bunlar hangi mevkilerde. Hangi stratejik kurumun başındalar veya siyasi uzantıları ne kadar kuvvetlidir. 
Asırlarca Ermeni toplumunu yöneten Yahudi asıllı ‘Pakraduniler’in hikâyesi yeni yeni günışığına çıkmaktadır.

Selanikli Sabetaycılar, İspanyol Maranolar ve İranlı Meşhedilerden sonra Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi M.Ö 730 yılında başlayıp günümüze kadar uzanmaktadır.

Bu iddianın sahiplerinden birisi de araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan’dır. Yahudi asıllı Pakradunilerin M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri “acımasızca” yönettiğini ifade ederek, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante’yi gösteriyor. Galante, “Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı” adlı kitabında, “Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu’nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20’nci yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir” saptaması yapmaktadır.

Bizans’ın kendi krallıklarına son verdiği Pakraduniler, Selçukluların hakimiyetine girdikten sonra yüzyılımıza kadar hayatiyetini cemaat içinde devam ettiriyor.
Hikâye milattan önce 730 yılında başlıyor. O tarihte, Ermeni Kralı Sannasar, Filistin’e yaptığı seferde İsrail Kralı Osee’yi öldürerek, 10 Yahudi kabilesini esir alıyor. Sonra onları Fırat’ın ötesine, Güney Ermenistan’a yerleştiriyor. M.Ö. 700’lerde, bu kez Babil Kralı Nabukadnezar, Mısır Kralı Necho ile Kudüs Kralı Yoachim’e karşı bir savaş açıyor. Söz konusu sefere, Doğu Ermenistan Kralı Hıraçya da büyük bir ordu ile katılıyor. Hıraçya’nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü başarı, Nabukadnezar’ı fazlasıyla memnun ediyor ve esir aldığı 10 bin Yahudi’nin yarısını Kral Hıraçya’ya hediye veriyor. Bu esirler arasında İsrailoğulları’nın önemli şahsiyetlerinden Prens Şampat (Smbat/Shampat) da bulunuyor. Şampat, kısa zamanda Hıraçya’nın takdirlerine mazhar oluyor. Devlet hizmetine alınıp, önemli mevkilere yükseliyor.

Esirlikten soyluluğa: Pakraduniler (Ermeni Görüntülü gizli Yahudiler)

M.Ö. l5O’lerde soyunun Hz. Davud’a (as) dayandığını iddia eden ve adı “Pakarad Şampa” olan bir Yahudi, zamanın Ermenistan Kralı Vağarşak’a başvurarak, saray hizmetine girebilme talebinde bulunuyor. Dikkat çekme ve kendini sevdirme açısından Prens Şampat’ı dahi gölgede bıraktığı kaydedilen Pakarad Şampa, Kral Vağarşak’ın en yakın bendeleri mevkiine erişiyor. Sonunda şaşırtıcı bir şekilde, Ermeni Kralları’na taç giydirme imtiyazı ile 10 bin süvariye komuta etme hakkını elde ediyor. M.Ö. 90-36’larda Ermeni krallarından Dikran II. (Büyük Dikran) İsrailoğullarına yönelik yeni bir sefer düzenliyor.

Bu sefer sırasında esir aldığı binlerce Yahudi’yi o da ülkesine götürüyor. Esirler arasından seçtiği “Aşod” adında bir asil Yahudi’yi özel hizmetine alıyor. Bu olaylar sonucunda Ermenistan’a yerleşen ve zamanla nüfusları hızla artan esir Yahudiler, sürgün yıllarının sembol ismi Prens Şampat’ın hatırasını kendilerine rehber edinerek, teşkilâtlanıp millî varlıklarını koruyabilme mücadelesine girişiyor. Zamanla Ermenilerin yönetimini ele geçiren Pakraduniler M.S. 1045’e kadar Ermenistan’da saltanat sürmeyi başarıyor.

Dabağyan, Bizanslı tarihçi Pavstos’un, 3. Asır’da bölgede iskân edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400 bin olarak verdiğini de kaydediyor.
Konunun uzmanı Gad Nassi: “Pakraduniler domuz eti yemezler, oysa Ermenilerde serbesttir” diyor

Sabetaycılık, Ladino ve Kripto Yahudi cemaatleri konusunda uzman isimlerden araştırmacı-yazar Dr. Gad Nassi, Pakradunilerin 20. yüzyılın ilk yarısına kadar özel gelenekleriyle Sivas/Divriği ile Erzincan/Eğin (Yeni adı Kemaliye) arasındaki bölgede varlıklarını sürdürdüklerini belirtiyor. Nassi’ye göre cemaatin yayılımı, Arapkir, Hekimhan Kapadokya ve Kilikya/Çukurova’ya kadar uzanıyor.
Nassi, Pakraduni soyundan gelenlerin fiziki görünüşlerinin Ermenilerden ayrıldıklarını, kafa yapısı olarak Yahudiler gibi Dolikosefal olduklarını kaydediyor.

Bir Yahudi-Ermeni’nin evinde vefat gerçekleştiğinde, evin içini tamamen değiştirdiklerini, evde asla su kullanmadıklarını, çünkü ölüm meleğinin kılıcındaki kanı bu suyla temizlediğine inandıklarını belirtiyor. 7 gün iş yapmayıp Yahudilerde olduğu gibi yas tuttuklarını da belirtiyor.

Nassi, Pakradunilerin Yahudiler gibi asla domuz eti yemediklerini, cumartesi günü çalışma yasağına riayet ettiklerini, genelde cemaat içinden evlendiklerini ve soyadlarının da Yahudi kökenlerini anlatacak şekilde verildiğini ifade ediyor. Bunun da Ermeniler arasında “Yahudiliğin bir uzantısı” olarak değerlendirildiğini söylüyor. Nassi, Pakradunilerin, siyaset, ticaret ve finans alanında çok becerikli olduklarını kaydederken, benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19’uncu yüzyıla kadar Gürcistan’da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdiğini ifade ediyor.

Aleviliği istismar eden Rafızî Ermeniler kimlerden oluşuyor?

Ermeni asıllı Türk vatandaşı yazar Torkom İstepanyan ise Pakradunilerle ilgili şu değerlendirmede bulunuyor: “Türk-Ermeni kardeşliğinin başlangıcı 11’inci yüzyıl ortalarına dayanır. 1064’te Pakraduni Ermeni Krallığına Bizanslılar tarafından son verilince, Bizans zulmüne dayanamayan Ermeniler Türklerin himayesine sığınmışlardır. Bu devre onlar için huzurlu yıllardır. Vatanlarına sımsıkı bağlanmışlardır. Türkler tarafından bunlardan bazılarına “Paşa”lık unvanı bile takılmıştır. Böylece ilk Türk-Ermeni dostluğunun temeli atılmıştır.

Bu kardeşliğin en güzel kanıtı da bugün dünyanın dört bucağına serpilmiş olan Ermeni toplumunun günümüze dek varlığını sürdüren Türkçe kökenli soyadlarıdır. Örneğin, Romanya doğumlu olduğu halde dünya Ermenilerinin Ruhani Reisi Gatogigos Vazgen I’in soyadı ‘Balcıyan’dır.”

Ermeni isyanlarının arkasında Pakraduniler yatıyor!

Yazar Levon Panos Dabağyan, Ermeni meselesinin can damarını teşkil eden “1. Zeytun İsyanı’nın” arkasında Fransa ve Vatikan’ın bulunduğunu, isyanın düzenleyicilerinin Pakraduniler olduğunu ileri sürüyor. Dabağyan, Zeytunluların kökeniyle ilgili olarak şöyle diyor: “Ani Beldesi’nin Bizanslılara geçmesinden ve Bizanslıların Ermeni katliamından sonra, Anadolu’nun muhtelif bölgelerine dağılan ‘Pakraduni Hanedanı’ mensupları Haçin ve Zeytun havalisine yerleşmişlerdi. Dolayısıyla (Fransa’nın gönderdiği Katolik Ermeni) maceracı Leon, Ermenileri isyana teşvik için gerçekten en münasip bölgeleri seçmiş demekti. Zira, Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsur idi” diyor.
Dabağyan 1862 ve 1895’te iki kez denenen isyanın ise Türkiye’ye sadık Gregoryan Ermenilerin destek vermemesi üzerine akamete uğradığını kaydediyor. Pakradunilerin de hâlâ var olduğunu belirtiyor: “Hâlâ varlar tabii; ama sayıları ne kadardır ve hangi organizeler içinde yer almışlardır bilemem. Sanmıyorum. Ancak, bizde birine ‘Pakraduni!’ dedin mi, bu hakaret için kullanılırdı.

Çocukken birine kızdığımızda, ‘Pakradunisin ulan sen!’ derdik. Onların ırklarından gelen bir zekâları, müztehzi bir bakışları, hesapçı, işini bilir bir yapıları vardır. Tarım ve zenaattan çok hep ticaretle, para/finans işleriyle uğraşmışlardır.”
PAKRADUNILER HANEDANI VE ERMENİLER

“Selçuklular ve Öncesi Devirleri” (859-1045)

Tarihi kaynaklarda ve tarihi yeni kitaplarda, “Ermeniler ve Ermenistan” konusuna temas eden bölümlere dikkatle bakılarak olursa, şu garip durumla karşı karşıya gelinir. Şöyle ki; hayırlı işler yapmış olan Ermeni büyükleri kötülenir ve bilhassa “Türklere ihanet etmiş” olanlar ise, “doğrudan Ermeni gösterilir.” Bu durum ise Ermeni kavmini Türklere karşı ve düşman oldukları intibaını uyandıran bir taktiktir!.

Zira Kakik II’nin saltanat sürdüğü dönem olan (1042-1045) tarihleri arası, “Doğu-Ermenistan”ın külliyen “PAKRADUNİLER HANEDANI HAKİMİYETİ”nde olduğu tarihi kaynaklarca sabittir.

Kral Kakik II ise; tam iki asır Ermenistan’a hükümran olan ve aslen Ermeni asıllı olmayan, Pakraduniler Hanedanının son hükümdarı idi.

PAKRADUNILER’İN MENŞEİ VE SAHNEYE ÇIKIŞLARI

M.Ö. 730 tarihinde Kral Sannasar, Beni İsrail’e yaptığı seferde; Beni İsrail Kralı Osee’yi öldürerek, Samarie’de taş üstünde taş bırakmamış ve “10 Musevi kabilesi’ni esir alarak, Fırat’ın ötesine, Güney-Ermenistan’a yerleştirmişti ve bu bir başlangıçtı.
Yine M.Ö. 700’lerde Kral Nabukadnezar; Mısır Kralı Necho ve Kudüs Kralı Yoachim’e karşı bir sefer açmış ve bu sefere, Doğu-Ermenistan Kralı Hıraçya da büyük bir ordu ile iştirak etmişti.

Hıraçya’nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü dövüş gücü, sadakat ve kahramanca saldırıları, Kral Nabukadnezar’ın pek hoşuna gitmiş ve Kral Hıraçya’yı takdirle, esir almış olduğu 10.000 Musevi’nin yarısını ona hediye etmişti ve bu esirlerin arasında ilerde Ermenileri külliyen hâkimiyetleri altına alacak olan bir esrarengiz kavmin ünlü prenslerinden Şampat da bulunuyordu.

Zeki ve becerikli olan bu Prens, zamanla Kral Hıraçya’nın sevgi ve takdirini kazanarak, “Devlet Hizmeti’ne alınarak önemli mevkilere yükseltildi ki, bu durum bizzat bir Ermeni Kral tarafından, bilemeden kendi milletine yaptığı bir yanlışın doğrudan kendisi idi!..
Daha sonra M.Ö. 150-128’lerde; aile menşeinin Hz. Davud Peygambere dayandığını iddia eden ve adı PAKARAD ŞAMPA olan bir Yahudi, Ermeni Kralı Vağarşak’a müracaat ile, saray hizmetine girebilme dileği ile bin bir dil dökerek, kabul edilmesi için adeta yalvardı…

Bu garip ve son derece esrarengiz yabancının nasıl birisi olduğunu ve söylediği gibi gerçekten hayli maharetli olup olmadığını merak eden Kral Vağarşak, Kral Hıraçya’ya hizmet veren Prens Şampat’ın, kralı son derece memnun kılmış olduğunu da dikkate alıp, bu yabancıya bir şans tanımayı uygun bulmuştu. Zira, kendisine müracaat eden yabancı da aynı ırka yani diğerinin ırkına mensuptu. Dolayısıyla bu esrarengiz Prens, Pakarad Şampa da böylece hizmete alınmış oldu.
Ne var ki, bu yabancı Prens, diğer ırkdaşından daha atak ve daha cüretkârdı. Nitekim, devlet hizmetindeki üstün başarıları o derece fayda temin etmişti ki, Kral Vağarşak bu Yahudi Prensini kendi gözdeleri arasına kattı ve böylece Pakarad Şampa Ermeni Krallarına taç giydirme imtiyazı ile “10.000 Süvariye” komuta etmek hakkını elde etmişti.[2]

Bütün bu hadiselerin zuhur ettiği dönem içinde Kral Vağarşak, yeni bir Mabet inşa ettirmiş ve Mabedin iç dizaynı çalışmalarında duvar süslemelerinde “Güneş, Ay ve atalarının tasvirleriyle” bazı konularla alakalı motifler işletmişti ve inşası iç tezyinatla birlikte tamamlandıktan sonra, Mabedin açılışı göz kamaştırıcı bir muhteşemlik içinde icra edildiğinde, Mabede gelen Kral Vağarşak, sevinç ve gururla ilerlerken, önünde yürüyen merasim kıtası, son derece nefis bir sanat eseri olan “altın bir kartal” taşımaktaydı ki, bu adet ananevi idi. Ermeni krallarının önünde muhakkak altından imal edilmiş bir kartal taşınırdı.

Muhteşem bir merasimle Mabede giren Kral Vağarşak, Pakarad Şampa’ya; “Kendisi ile birlikte tanrılarına ibadet etmesini teklif etti.”Ne var ki, Pakarad bu isteği kesinlikle reddedince, Kral Vağarşak bu bendesini daha ziyade sevdi. Zira, karşısındaki bir kral dahi olsa, dininden dönmeyi kabul etmemişti. Bu onun son derece dürüst olduğunu tekrar tekrar ispat etmekteydi. Dolayısıyla O’nu affetti.
Ancak, bu durum zaman içinde bir başka boyuta dönüşünce, karşılıklı saygının yerini sinsi bir düşmanlık almıştı. Şöyle ki, Kral Vağarşak’ın mahdunu, Arsak I, babası ile aynı düşünceye sahip değildi ve bu esrarengiz Yahudi’den hiç mi hiç hoşlanmıyordu. Dahası, onu gördüğü zaman, manasını bir türlü kavrayamadığı garip bir sıkıcı his bütün benliğini kaplamaktaydı!.

Böylesi karmaşık hisler içinde bocalayan Arsak I, mezkûr Pakraduni’nin mahdunlarına aynı teklifi tekrarladı ve kendi inandığı tanrılara tapınmalarını emretti. Ancak, Pakarad’ın mahdunları emri şiddetle reddettiler. Bunun üzerine gazaba gelen Kral Arsak I, gözlerinde şimşekler çakarak, kızgınlık içinde şunları söyledi, daha doğrusu adeta haykırdı:

– Güneş ve Ay Tanrılarına tapınmayanlar dinsizdir ve ölümü hak etmişler demektir! diyerek her iki Musevi gencin başlarını vurdurdu.

(M.Ö. 128-115)
Kral Arsak I’den sonra ise aynı şiddeti gösteren, ünlü Ermeni Krallarından, Dikran II (Büyük Dikran diye bilinir), İsrail’e yeni bir sefer hazırladı ve bu sefer esnasında (M.Ö. 90-36) aynen Kral Hıraçya gibi, binlerce Musevi’yi tutsak alarak ülkesine götürdü ki, ülkesine döndüğü zaman atının iki tarafında yürüyen Musevi Prensleri, onun muzaffer dönüşünü müjdeleyen birer belge nişanesini temsil etmekteydiler. Bunların içinden seçtiklerini kendi hizmetine alan Kral Dikran II hizmetinde bulunan Aşod adındaki Musevi’ye:

– Şahsın ve soydaşların, benim milletimin inandıkları tanrılara inanıp, tapınacaklar. Emrim derakap uygulanacak! dedi. Ne var ki, Aşod da diğerleri gibi, dinini değiştirmeyi kabul etmedi ve kesinlikle reddetti.
Bunun üzerine gazaba gelen Büyük Dikran; Aşod’un dilini kestirdi ve ülkesinde bulunan bütün Musevileri, kendi adına inşa ettirmeye başlattığı, “DİKRANAKERD” – “DİYARBAKIR SURLARI” inşaatında çalıştırmaya karar verdi ki; mevzubahis surların ve şehrin inşasında, Kapadokya seferinden getirmiş olduğu 300.000 esir çalıştırılmaktaydı.

Tutsak Museviler Teşkilatlanıyor

Ancak, o asırlarda belki geçerli olan ve fakat tamamen vahşeti temsil eden bu trajik vakalar, Musevileri bir yerde aralarında birleşmeye doğru gitmiş ve böylece teşkilâtlanmaya başlamışlardı…

Hani hakları da yok değildi. Bu diyarlara gönül azalarıyla gelmemiş, tutsak olarak getirilmişlerdi. Dolayısıyla, yurtlarından edildikleri yetmezmiş gibi, bir de “sadece kendilerine özgü, müstakil dinlerinden de olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktaydılar!.. Böylece her birisi, yekdiğerine tam bir içtenlikle sarılarak; İsrail Prensi Şampad’ın hatırasını kendilerine başlıca rehber edindiler ve Pakarad Şampad’ın liderliğinde, gizlice teşkilâtlanmaya başladılar.

Teşkilâtlandıktan sonra, kin ve intikam hırsı içinde öylesine zekice bir plân hazırladılar ki, plânın mükemmelliği karşısında kendileri dahi adeta şaşkına dönmüşlerdi!.

Plâna göre, kademe kademe ilerleyerek, Ermenistan Sarayını külliyen ele geçirecek ve böylece devletin kilit noktalarına erişerek, ülkeyi tamamen hâkimiyetleri altına alacaklardı.

Ermenilere gelince, onlar bu durumun hiç mi hiç farkında değildi ve son derece temkinli hareket eden Musevilerin hizmetlerinden son derece memnundular. Ancak, bu memnuniyetleri ve Musevilere karşı umursamaz bir tavır almaları, daha sonraki yıllarda Ermenilere pek pahalıya mal olacak ve Ermenistan’ı külliyen ele geçiren Museviler; tamamı tamamına “İki Asır”, Ermeni milletine adeta kan kusturacak ve de Ermenistan’ın sükutuna kadar, Ermenilere; kendi vatanlarında tutsak hayatı yaşatacaklardı…

Pakraduniler’in Hakimiyete Geçiş Devri Başlıyor (M.S. 859-885)
Kral Vağarşak döneminde başlayarak, sistemli şekilde ve hiç mi hiç sezdirmeden, tüm tasavvurların fevkinde servet edinip, ülkenin “iktisadiyatına” tesir edebilecek seviyeye yükselen Museviler, yine kendilerine has bir sabırla hemen her engeli bertaraf ederek, zamanla elde ettikleri muazzam servet sayesinde “ARARAT’-TAYK VİLAYETLERİ’nin yarısından fazlasını satın almışlardı. Mesela Durperan’da, yüksek Ermenistan’da ve Gugark’ta gayet muazzam ve şaşaalı mülkleri bulunuyordu. Sekizinci asırda ise, Pakraduni zürriyetinin emlâkine: “Bâyezid, Bagaran, Muş, Kulb, Kars, Shirakavan, Ani, ispir, Ahısha, Artvin ve Ardahan şehirleri” de ilave edilmişti.[3]

(M.S. 637 tarihinden itibaren “Arap hâkimiyetine” giren Ermenistan, o tarihlerde tam bir kargaşalık ve anarşi içindeydi. Gerçi hakiki Ermeni halkı henüz çoğunluktaydı ama, Ermenistan’da gerçek mânâda söz sahibi olanlar “PAKRADUNİLER” yani, “Musevi dönmeleri” idi.
Velhasıl, Ermeni milleti çoktan hükümranlığını yitirmiş; fukaralık ve sefalet içinde kıvranarak, kendi ülkelerinde adeta tutsak hayatı yaşamaktaydılar. Bir başka ifadeyle de; “Doğu-Ermenistan, Ermenistan olmaktan çoktan çıkmış; “Yahudistan” şekli almıştı!.. İşin en enteresan ve hazin tarafı da, Ermenilerin bu durumun farkında olmayışlarıydı ve acı gerçeği öğrendikleri zaman ise, iş işten çoktan geçmiş olacaktı…
Böylesi bir garip şerait içinde Araplarla anlaşan Pakraduniler, Araplara ağır vergiler vermeyi kabullendiler. Zira, nasıl olsa bu ağır vergileri kendi keselerinden ödemeyip, sahipsiz halkın sırtından elde edeceklerdi. Yani bu ağır yükün altına giren, doğrudan doğruya “Turan-Ermenileri” olacaktı.. Nitekim bin bir yokluk içinde kıvrım kıvrım kıvranan bu zavallı ahaliye; “Pakraduniler ve Araplar” adeta kan kusturacaklardı…
Vergileri toplama görevi Araplar tarafından, “Aşod Pakraduni’ye verildi ve “Prensler Prensi” unvanı ile Ermenistan’a vali tayin edilen Aşod Pakraduni, bu görevinde beklendiğinden ziyade başarılı oldu ve böylece; değil vergi ödemek, yiyecek ekmeğini zor temin edebilen Ermeniler’in, ellerinde, avuçlarında her ne var ise alındı, daha doğrusu cebren gasp edildi…

Asırlarca Ermeni toplumunu yöneten Yahudi asıllı 'Pakraduniler'in hikâyesi günışığına çıkıyor...Selanikli Sabetaycılar, İspanyol Maranolar ve İranlı Meşhedilerden sonra Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü ortaya çıktı. Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi M.Ö 730 yılında başlıyor ve günümüze kadar uzanıyor. İddianın sahibi, araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan. Yahudi asıllı Pakradunilerin M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri "acımasızca" yönettiğini ifade ederken, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante'yi gösteriyor. Galante, "Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı" adlı kitabında, "Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'nci yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir." diyor.

Bizans'ın krallıklarına son verdiği Pakraduniler, Selçukluların hakimiyetine girdikten sonra yüzyılımıza kadar hayatiyetini cemaat içinde devam ettiriyor. 

Hikâye milattan önce 730 yılında başlıyor. O tarihte, Ermeni Kralı Sannasar, Filistin'e yaptığı seferde İsrail Kralı Osee'yi öldürerek, 10 Yahudi kabilesini esir alır. Sonra onları Fırat'ın ötesine, Güney Ermenistan'a yerleştirir. M.Ö. 700'lerde, bu kez Babil Kralı Nabukadnezar, Mısır Kralı Necho ile Kudüs Kralı Yoachim'e karşı bir sefer açar. Söz konusu sefere, Doğu Ermenistan Kralı Hıraçya da büyük bir ordu ile katılır. Hıraçya'nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü başarı, Nabukadnezar'ı fazlasıyla memnun eder ve esir aldığı 10 bin Yahudi'nin yarısını Kral Hıraçya'ya hediye eder. Bu esirler arasında İsrailoğulları'nın önemli şahsiyetlerinden Prens Şampat (Smbat/Shampat) da vardır. Şampat, kısa zamanda Hıraçya'nın takdirlerine mazhar olur. Devlet hizmetine alınıp, önemli mevkilere yükselir.

ESİRLİKTEN SOYLULUĞA

M.Ö. l5O'lerde soyunun Hz. Davud'a (as) dayandığını iddia eden ve adı "Pakarad Şampa" olan bir Yahudi, zamanın Ermenistan Kralı Vağarşak'a başvurarak saray hizmetine girebilme talebinde bulunur. Dikkat çekme ve kendini sevdirme açısından Prens Şampat'ı dahi gölgede bıraktığı kaydedilen Pakarad Şampa, Kral Vağarşak'ın en yakın bendeleri mevkiine erişir. Sonunda şaşırtıcı bir şekilde, Ermeni Kralları'na taç giydirme imtiyazı ile 10 bin süvariye komuta etme hakkını elde eder. M.Ö. 90-36'larda Ermeni krallarına Dikran II. (Büyük Dikran) İsrailoğullarına yönelik yeni bir sefer düzenler.

Bu sefer sırasında esir aldığı binlerce Yahudi'yi o da ülkesine götürür. Esirler arasından seçtiği "Aşod" adında bir asil Yahudi'yi özel hizmetine alır. Bu olaylar sonucunda Ermenistan'a yerleşen ve zamanla nüfusları hızla artan esir Yahudiler, sürgün yıllarının sembol ismi Prens Şampat'ın hatırasını kendilerine rehber edinerek, teşkilâtlanıp millî varlıklarını koruyabilme mücadelesine girişirler. Zamanla Ermenilerin yönetimini ele geçiren Pakraduniler M.S. 1045'e kadar Ermenistan'da saltanat sürmeyi başarır.

26 YÜZYILDIR YAHUDİLİKLERİ DEVAM EDİYOR

"Kripto Yahudilik"konusunda uzman olan Türkiyeli Yahudi Prof. Abraham Galante, "Les Pacradounis ou Une Secte Armeno-Juive/ Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı / Baskı: 1933, Fransızca İst." adlı eserinde bu konuda hayli enteresan bilgiler veriyor: "Pakraduniler varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'inci yüzyıla kadar sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir. Eğin'de, 'Erzurum-Sivas arasında', Marmara Denizi'nin Avrupa yakasında ve İstanbul Hasköy'de yaşamış oldukları bilinen Pakraduniler, 26 yüzyıldır Yahudi yönlerini sürdürmekte gösterdikleri kararlılık nedeniyle Portekizli Marano'lar, Selanikli Dönmeler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılabilirler."

Dabağyan, Pakradunilerin kullandığıisimlerin Ermenilerden farklı olabildiğini söyleyerek; Ermeni tarihçi Gatoğigos Ğorenazi'den şu nakilde bulunuyor: "Simpat adını, 'Pakraduniler' oğullarına verirler. Bu isim İbranice'den geliyor ve aslı 'Şampat'tır. Ermeniler arasında asırlarca pek revaç görmüş olan 'Pakrat, Simpat, Aşot, Kakik, İsrael, Tavit' gibi isimlerin Ermeni menşe'li olmadığı bariz şekilde meydana çıkmaktadır."

Dabağyan, Bizanslı tarihçi Pavstos'un, 3. Asır'da bölgede iskan edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400 bin olarak verdiğini de kaydediyor. 

NASSİ: DOMUZ ETİ YEMEZLER

Sabetaycılık, Ladino ve Kripto Yahudi cemaatleri konusunda uzman isimlerden araştırmacı-yazar Dr. Gad Nassi, Pakradunilerin 20. yüzyılın ilk yarısına kadar özel gelenekleriyle Sivas/Divriği ile Erzincan/Eğin (Yeni adı Kemaliye) arasındaki bölgede varlıklarını sürdürdüklerini belirtiyor. Nassi'ye göre cemaatin yayılımı, Arapkir, Kapadokya ve Kilikya/Çukurova'ya kadar uzanıyor.

Nassi, Pakraduni soyundan gelenlerin fiziki görünüşlerinin Ermenilerden farklı olduğunu, kafa yapısı olarak Yahudiler gibi Dolikosefal olduklarını kaydediyor. Bir Yahudi-Ermeni'nin evinde vefat gerçekleştiğinde, evin içini tamamen değiştirdiklerini, evde asla su kullanmadıklarını, çünkü ölüm meleğinin kılıcındaki kanı bu suyla temizlediğine inandıklarını belirtiyor. 7 gün iş yapmayıp Yahudilerde olduğu gibi yas tuttuklarını da kaydediyor. Nassi, Pakradunilerin asla domuz eti yemediklerini, cumartesi günü çalışma yasağına uyduklarını, genelde cemaat içinden evlendiklerini ve soyadlarının da Yahudi kökenlerini anlatacak şekilde olduğunu ifade ediyor. Bunun da Ermeniler arasında "Yahudiliğin bir uzantısı" olarak değerlendirildiğini söylüyor. Nassi, Pakradunilerin, ticaret ve finans alanında çok becerikli olduklarını kaydederken, benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19'uncu yüzyıla kadar Gürcistan'da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdiğini ifade ediyor.

RAFIZÎ ERMENİLER KİM?

Fransız Mareşali Horace Sebastiani, Türkiye Ermenileriyle ilgili 1814 tarihli raporunda Ermenileri normal Ermeniler ve "Rafiziyyun/Rafiziler" olarak ikiye ayırır. Dabağyan "Osmanlı İmparatorluğunda Şer Akımlar" kitabında bu raporu değerlendirirken, Fransızların Türkiye'deki etnik yapıya daha 1800'lü yılların başında bile ne kadar hâkim olduklarının anlaşıldığını ifade ederek şöyle tepki veriyor: 

"Selçuklular devrinde, Alparslan'ın saflarına geçerek, Bizans'a karşı savaşan ve sonradan İslam dinini kabul eden Ermenilerin büyük bir kısmı, bilâhere 'Alevi Mezhebi'ne geçmiş ve öyle kalmışlardır. (...) Demek ki, Mareşal Horace Sebastiani, Fransa'nın Türkiye üzerinde taşıdığı gizli emellerin tahakkuk sahasına aktarılacağı zaman, Osmanlı topraklarında yaşayan bilumum unsurlardan istifade edebilmek için Anadolu topraklarında yaşayanları da iyiden iyiye tetkik etmiş veya ettirmiş!"

Ermeni asıllı Türk vatandaşı yazar Torkom İstepanyan ise Pakradunilerle ilgili şu değerlendirmede bulunuyor: "Türk-Ermeni kardeşliğinin başlangıcı 11'inci yüzyıl ortalarına dayanır. 1064'te Pakraduni Ermeni Krallığına Bizanslılar tarafından son verilince, Bizans zulmüne dayanamayan Ermeniler Türklerin himayesine sığındılar. Bu devre onlar için huzur oldu. Vatanlarına sımsıkı bağlandılar. Türkler tarafından bunlardan' bazılarına 'Amiral'lik unvanı verildi. Böylece ilk Türk-Ermeni dostluğunun temeli atılmış oldu. Bu kardeşliğin en güzel kanıtı da bugün dünyanın dört bucağına serpilmiş olan Ermeni toplumunun günümüze dek varlığını sürdüren Türkçe kökenli soyadlarıdır. Örneğin, Romanya doğumlu olduğu halde dünya Ermenilerinin Ruhani Reisi Gatogigos Vazgen I'in soyadı 'Balcıyan'dır." (Sorun olan Ermeniler / Suat Akgül, Ali Güler, Türkar Yay. İst. 2003. s: 402)

"ERMENİ İSYANLARININ ARKASINDALAR!"

Yazar Levon Panos Dabağyan, Ermeni meselesinin can damarını teşkil eden "1. Zeytun İsyanı'nın" arkasında Fransa ve Vatikan'ın bulunduğunu, isyanın düzenleyicilerinin Pakraduniler olduğunu ileri sürüyor. Dabağyan, Zeytunluların kökeniyle ilgili olarak şöyle diyor: "Ani Beldesi'nin Bizanslılara geçmesinden ve Bizanslıların Ermeni katliamından sonra, Anadolu'nun muhtelif bölgelerine dağılan 'Pakraduni Hanedanı' mensupları Haçin ve Zeytun havalisine yerleşmişlerdi. Dolayısıyla (Fransa'nın gönderdiği Katolik Ermeni) maceracı Leon, Ermenileri isyana teşvik için gerçekten en münasip bölgeleri seçmiş demekti. Zira, Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsur idi." 

Dabağyan 1862 ve 1895'te iki kez denenen isyanın Türkiye'ye sadık Gregoryan Ermenilerin destek vermemesi üzerine akámete uğradığını kaydediyor. Pakradunilerin de hâlâ var olduğunu belirtiyor: "Hâlâ varlar tabii; ama sayıları ne kadar, organizeler mi bilemem. Sanmıyorum. Ancak, bizde birine 'Pakraduni!' dedin mi, bu hakaret için kullanılırdı. Çocukken birine kızdığımızda, 'Pakradunisin ulan sen!' derdik. Onların ırklarından gelen bir zekâları, müztehzi bir bakışları, hesapçı, işini bilir bir yapıları vardır. Tarım ve zenaattan çok hep ticaretle, para/finans işleriyle uğraşmışlardır."

2 Temmuz 2015 Perşembe

Yahudi bir annenin mektubu

Çarlık Rusya’sında Yahudi bir annenin oğlunu 1877 Osmanlı-Rus Savaşı için cepheye yollarken yaptığı nasihatlere benziyor. Anne, oğluna şu öğütte bulunuyor: 
-“Canım oğlum, sakın kendini fazla yorma. Cephede bir Türk öldür, dinlen... Bir Türk öldür, soluklan... Gücünü toplayınca bir Türk daha öldür, yine dinlen...” Oğlu, -“Ama anne, ya Türk beni öldürürse?” karşılığını verince dehşete düşen anne, 
-“Aman Allah’ım... Türk’ün seninle ne alıp veremediği var ki?” diyor.

7 Mart 2015 Cumartesi

Kim kaybetti,Kim Kazandi?


On dokuzuncu yüzyıl başında Fransa İmparatoru Napolyon'un sonunu getiren Waterloo savaşının, yaygın
bilinenler dışında farklı bir sonucu daha vardır…
İngiltere ve Fransa'dan hayli uzakta günümüz  Belçika topraklarında geçen savaşın sonucunun iki tarafın halkları
tarafından öğrenilebilmesi, o zamanki şartlar gereği ancak aradan birkaç gün geçtikten sonra mümkün olabilirdi!
Napolyon, muharebe öncesi tüm kesimler tarafından favori olarak
gösteriliyordu!  Ancak…
İngilizler ile Fransızlar arasındaki savaş tüm hızıyla sürerken,
Napolyon ordusundaki süvarilerin yanlış manevraya girişip tamamen yok edilmeleri sonucu Fransızların
kaybedeceği de hemen hemen ortaya çıkmıştı…
İşte tam o sırada, Avrupa'da yeni yeni palazlanmaya başlayan Rothschild ailesi ferdi Nathan'ın savaş alanında
gözlemci olarak görevlendirdiği ulak, hiç vakit kaybetmeden harekete geçti!
Önceden kurulmuş kurye zinciri sayesinde sık sık at değiştirerek, hızla durumu Londra'da sabırsızca bir bekleyiş içerisindeki Nathan'a iletti; Fransızların kaybettiği, İngilizlerin
savaşı kazanmak üzere olduğu kesinleşmişti…
Nathan, Amschel'in oğluydu…
İngiliz Yahudisi Amschel Moses Bauer ise kısa süre önce soyadını
değiştirmiş, bugün Amerika'dan Çin coğrafyasına kadar her taşın altından çıkan, tüm savaşların-ayaklanmaların
perde gerisindeki, artık 'Rothschild' diye anılan ailenin kurucusuydu…
Nathan, Londra'da (bugün 'medya' olarak niteleyebileceğimiz) güçlü enformasyon ağı sayesinde, savaş alanından kuryenin getirdiği haberi anında yaydı ama tümüyle çarpıtarak;
İngiltere yenildi!
Fransa kazandı!
Oysa malûm, gerçek durum bunun tam tersiydi!
Bunun üzerine, İngilizler ellerinde bulunan devlet tahvillerini çarçabuk satma yarışına giriştiler…
Tahvillerin değeri bir gün içerisinde çok büyük hızla ve tamamen düştü!
Tahmin zor değil… Tahvilleri tamamıyla toplamayı
başaran da elbet 'Nathan' oldu…
Birkaç gün sonra aslında kazananın İngiltere, kaybedenin Fransa olduğu öğrenildiğinde piyasayı saran müthiş
şaşkınlığın hemen ardından, İngiliz tahvillerinin değeri de bir anda tavanı bile deldi, zirve yaptı…
Rothschild ailesi bu 'Keriz Silkelemeoperasyonuyla akıl almaz
servetin bir anda sahibi oldu ve dünya ekonomisinin kontrolünü de böylece eline geçirdi!