Ingiliz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ingiliz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2017 Cuma

itiraf ama Diana`yi öldür emrini veren???

Temmuz 1961'de dünyaya geldi. Adı Diana Spencer'di. 1981'de yaptığı evlilikle Kraliyet Ailesi'ne girdi. Çünkü o artık Prens Charles ile evliydi. Bu evlilikten Prens William ve Prens Harry dünyaya geldi. Ancak peri masalı gibi başlayan bu hayat, 1996 yılında sona erdi. Prenses Diana, Charles'ten boşanmaya karar verdi. Gerekçe Charles'in ihanetiydi. Diana, Kraliyet Ailesi'nden ayrılsa da hayatı ile gündemden hiç düşmedi. Mısırlı iş adamı Dodi El Fayed ile yaşadığı aşk ise bu gündemin ilk maddesiydi. Ancak Diana ile El Fayed'in aşkı, bir kazayla sona erdi. Diana ile sevgilisi, 31 Ağustos 1997'de Fransa'nın başkenti Paris'te geçirdikleri trafik kazasında yaşamını yitirdi. Olay kaza gibi görünse de tartışması ve suikast iddiaları hiç bitmedi. Ve bu iddialara bir itiraf eklendi. Ölüm döşeğinde İngiliz ajan Diana'yı öldürdüğünü itiraf etti. 80 yaşındaki emekli MI5 ajanı John Hopkins, bir itirafta bulunarak gündemi değiştirdi. Doktorların birkaç hafta ömrü kaldığını belirttiği Hopkins, şunları söyledi:


MI5 ajanı, Diana'yı öldürdüğü için çok üzgün olduğunu söyledi.

TEK KADIN KURBANIMDI 
"38 yıl M15 için çalıştım. Hem makine mühendisi hem de mühimmat uzmanı olarak eğitildim. 1973-1999 yılları arasında İngiliz istihbarat servisi için Prenses Diana dahil olmak üzere 23 suikast girişiminde bulundum. Zehirleme de dahil olmak üzere suikast yapmak için konvansiyonel yöntemler konusunda kapsamlı deneyime sahiptim. Diana tek kadın kurbanımdı. Ayrıca o Kraliyet Ailesi'nde öldürdüğüm tek kişiydi. Prenses Diana'ya suikast için çok kararsız kaldım. Diana hayatının baharında ölmeyi hak etmeyen güzel, kibar bir kadındı..."



Prenses Diana, 1985 yılında Buckingham Sarayı'nda Kraliyet Ailesi ile halkı selamlamıştı. Eşi Charles'ın kucağında henüz 1 yaşında olan oğlu Harry, onun yanında ise 3 yaşındaki oğlu William vardı.



TAHTSIZ GÖNÜL
, 29 Temmuz 1981 yılında Prens Charles ile evlenerek Kraliyet Ailesi'ne girdi. Ancak bu onun için mutluluğun değil ölümün işaretiydi. Diana ile evli olması Prens Charles için yok hükmündeydi. Prens Charles, evli bir kadın olan Camilla Parker Bowles ile olan ilişkisine devam etti. Bunu öğrenen Diana BBC kanalına röportaj verdi. "Bu evlilikte biz üç kişiydik. Yani biraz kalabalıktı!" dedi. Bu röportaj boşanmayı da beraberinde getirdi. Özgürlüğüne kavuşan Diana, Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan'la aşk yaşayıp tüm dikkatleri üzerine çekti. Ancak aradaki kültür farkı Khan'ın ailesinin tepkisini çekti. İkili ayrılmaya karar verdi. Diana daha sonra Mısırlı İşadamı Dodi El Fayed ile büyük bir aşka yelken açtı. Ancak bu aşk, soru işaretleri ile dolu olan bir kazayla sonlandı
.

8 Haziran 2017 Perşembe

Katar’da 100 yıllık hesap

Katar’da 100 yıllık hesap

Katar’ın teröre destek vermekle suçlanarak bölge ülkeleri tarafından abluka altına alınmasıyla ortaya çıkan kriz, Orta Doğu’daki eski hesapları hatırlattı

Körfez’de patlak veren krizin ikinci gününde arabuluculuk çalışmaları başladı. Ancak uzmanlara göre, bu durum Orta Doğu’da yeni bir başlangıç. Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, “Katar her yönüyle bölgede hem ihtirasların hedefi ve hem de istikrarın kilidi durumunda. Bu yüzden ya kaderine rıza gösterip paylaşıma konu olacak ya da farklı davranıp varlığını sürdürecektir. Katar ikincisini seçmiştir. Bu yüzden sahnelenen bu son oyunlar, daha uzun yıllar tekrarlanacaktır” dedi.
DEDESİ İKNA EDİLEMEMİŞTİ
Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneğinin (ORDAF) başkanlığını da yürüten Kurşun, İngilizlerin 19. yüzyılda Körfez’de yayılmaya ve Körfez şeyhleri ile anlaşmalar yapmaya başladığını hatırlatarak, “İkna edemedikleri tek kişi, Şeyh Temim’in büyük dedesi Muhammed Al Sani ve oğlu modern Katar’ın kurucusu olan Casim (Kasım) Al Sani olmuştur. Onlar Osmanlı Devleti ile iş birliğinden yana oldular. Bu birliktelik de onlara bölgede yaşanan kabile çekişmeleri ve rekabetlere rağmen Katar yarımadasında tam bir egemenlik sağlama imkanı sağladı. Suudi Arabistan’ın kuruluşuna giden süreçte ise Abdulaziz bin Suud, Katar’ı da kendi nüfuzuna almak sevdasındaydı. Bu yüzden Katar Emiri Şeyh Casim oğlu Abdullah’a Osmanlı askerlerini asla Katar’dan çıkarmama vasiyetinde bulunmuştu” diye konuştu.
OSMANLI KATAR’DA TUTUNDU
Osmanlı askerlerinin savaşın ağır şartlarına rağmen 1916 yılına kadar Katar’da tutunabildiğini kaydeden Kurşun, bu tarihten itibaren bölgenin İngiliz işgaline girdiğini hatırlattı. İngilizlerin 1960’lı yılların sonunda bölgeden çekilirken Katar’a da BAE konfederasyonunun içinde yer almasını teklif ettiklerini söyleyen Kurşun, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ancak bunu kabul etmeyerek bağımsızlığı tercih eden Katar, bir kere daha bölgede farklı davranan ülke oldu. İşler burada kalmadı. Katar çetin pazarlıkların ve ihtirasların muhatabı oldu. Suudi Arabistan, bölgeyi tabii uzantısı olarak görüyordu. Üstelik bölgede Vehhabi mezhebinin en çok etkilediği yerdi aynı zamanda Katar. Dolayısıyla doğrudan ilhak olmasa bile Suudi Arabistan’ın nüfuzu altında yaşamalıydı. Aynı şekilde BAE kurulup, Şeyh Zayed güçlü bir lider olarak ortaya çıkınca sınırlarını eski bir meseleye dayanarak Katar aleyhinde genişletmek istiyordu. Zira bugün ABD üssünün yer aldığı Udeid bölgesinin kendi inci avı bölgesi olduğunu iddia ediyordu. Nitekim stratejik müttefiki ABD’nin burada üs kurması BAE’yi hiçbir zaman mutlu etmedi ve bunu Katar’ın kendisine karşı bir taktiği olarak gördü.”
BAHREYN BOŞ DURMADI
Katar’ın en yakın komşusu Bahreyn ile en eski tarihî ve dolayısıyla en problemli ilişkilere sahip olduğunu belirten Kurşun, Bahreyn’in de boş durmadığını, iki ülke arasında önce altı zengin gaz yatağı olan Havar Adaları’nın problem teşkil ettiğini anlattı. Uzun uğraşlar sonucu bu adaların, Uluslararası Adalet Divanının kararıyla 2001’de Bahreyn’e devredildiğini ve Katar’ın denizden hayli sıkıştırıldığını hatırlatan Kurşun, “Bahreyn, elde ettiği bu üstünlükle yetinmeyeceğe benziyor. Zira Katar’ın kuzeybatısında en uç noktası olan Zubara, bir zamanlar Bahreyn yönetici ailesinin ikametgahı olmuştu ve hâlâ burada hakları olduğunu düşünmektedirler. Katar ile dayanışma göstermek, bölgenin güvenliği ve geleceği açısından önemlidir. Katar ile dayanışma içinde olmak dünya barışı açısından da önemlidir. Katar ile dayanışma içinde olmak, Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn’e karşı olmak demek değildir. Bilakis onların zihinlerinde şekillendirdikleri ve silah tüccarlarının da istifade ettiği İran tehdidinin azaltılması açısından önemlidir” dedi.
UZMANLAR NE DEDİ?
 Oxford Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Körfez ülkeleri uzmanı Dr. Cemal Abdullah:  Suudi Arabistan ve bazı Arap ülkeleri Katar’ın bağımsız dış politikasından rahatsız. Katar, zıt kutuplar arasında denge politikası yürütüyor
 Moritanyalı siyaset bilimci Muhammed Muhtar Şankiti:  Katar’a yönelik saldırılar, uzun zamandır planlanıyordu. Ama bu işten en fazla kendileri zarar görecek. Suudi Arabistan, dış politika ve diğer uluslararası alanlarda BAE’nin etkisi altında.
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Doç. Dr. Özpek:  Yeni dönemde Orta Doğu devletleri, ulus aşırı hareketlerin finansmanını sağlayan Katar’a karşı bir cephe alma pozisyonuna girdiler. Yeni dönem Orta Doğu politikası da böyle şekillenecek.
 SETA Dış Politika Araştırmacısı Can Acun:  Burada temel hedef, İhvan’ın tamamen bölgeden sökülüp atılması. Hamas’ın tamamen etkisizleştirilmesi, mümkünse Gazze’nin kontrolünün tekrardan Fetih hareketinin kontrolüne geçirilmesi. Türkiye’nin izole edilmesi ve İran’a karşı yapılacak hamleler.

OSMANLI’NIN KATAR KAZASI KAYMAKAMININ TORUNU

Yazdır
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 12-15 Şubat 2017 tarihlerinde Körfez ülkelerinden Bahreyn, Suudi Arabistan ve Katar’a resmî ziyaretlerde bulundu. Osmanlı bakiyesi topraklarda 100 sene önce ortaya çıkmış bu ülkelerin emir ve krallarıyla yapılan görüşmelerde, ülkeler arası ikili ilişkilerin tüm yönleriyle ele alındığı, ayrıca, bölgesel ve uluslararası gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunulduğu, resmi makamlarca bildirildi.
Asırlarca hükmümüz altında bulunan imparatorluk topraklarındaki bu petrol zengini ülkelerle çok yakın ilişki ve işbirliği içinde olmanın, pek çok ortak payda sebebiyle dünyadaki diğer ülkelerden daha fazla Türkiye’ye yakıştığı bir gerçektir. Hatırlanacağı gibi, daha on sene önce eski bir Cumhurbaşkanının ağzından “Başı örtülü olarak üniversite okumak isteyenler Suudi Arabistan’a gitsin!” talihsiz sözleri dökülmüştü. Bu sözler aslında, yıllarca bu kabil ülkelere karşı neden “mesafeli” bir dış politika izlendiğinin de dışavurumuydu. “Laikliğimize” bir zarar gelebilir endişesiyle onları hep ihmal etmiş, hatta yok saymış, Batı ve ABD’nin “şefkatli” kollarına terk etmiştik. Şimdi artık durum değişiyor. Aradan geçen yüz senede yaşananlar, bizim de onların da aklını başına getirmişe benziyor.
Biz tarihçi olarak konuya başka bir açıdan yaklaşalım ve 1328 mali yılı (1912) için 67’ncisi basılan Salname-i Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye yani Osmanlı Devleti Yıllığı’na bir göz atalım. 987 sayfalık bu kitapta, Hicaz vilayeti valisi ve Mekke şeyhülharemi olarak Hacı Reşid Paşa’yı; Basra vilayeti, Necid Sancağı, Katar kazası kaymakamı olarak da Câsim es-Sânî Efendi’yi görüyoruz. Sonraki 5 sene (1913-1917) savaş sebebiyle çıkarılamayan devlet salnamesi, Osmanlı döneminde son olarak ve 68’inci defa 1333-1334 mali yılları için 1918’de basılmıştır. Bu son Osmanlı salnamesinde Bağdad ve Basra valisi Halil Paşa olarak görünse de Ortadoğu’daki eyaletlerimiz ne yazık ki İngiliz işgali altındadır. Çoktan elden çıkan Katar ve Kuveyt gibi kazalar nedense salnamede hâlâ yer alsa da altı boştur, herhangi bir yönetici belirtilmemiştir.
Biz şimdi Sayın Cumhurbaşkanı’nın geçen hafta ziyaret ettiği bu üç ülkeden Katar’a odaklanalım. Katar’ın Osmanlı topraklarına katılması, Osmanlıların Basra Körfezi’nde Portekizlilere karşı üstünlük sağladığı 1559 yılına rastlar. Bu tarihte Lahsa Beylerbeyiliği kurulmuş, Katar bir sancak olarak buraya bağlanmıştı. Sonraki asırlarda Katar, Osmanlı İmparatorluğu’nun idari yapısında, Basra vilayetine bağlı Necid sancağının bir kazası idi. İlk Osmanlı birliği 1852’de, Doha’daki hâlâ Kal’atü’t-Türk denen garnizona yerleşti. En son, İngilizlerin Körfez’deki yoğun faaliyetlerine rağmen 1871’de Katar’da kontrol tekrar sağlanıp Şeyh Muhammed bin Sânî Katar kaymakamı olarak tayin edildi. Bu şeyh 1876’da yönetimi oğlu Şeyh Câsim’e bırakmış ve 1878’de 90 küsur yaşında ölmüştür.
II. Meşrutiyet’in ilanından sonra koca imparatorluğun, tecrübesiz, ihtiraslı, kanun ve nizam tanımaz İttihat ve Terakki’nin elinde rahmetli Turgut Özal’ın deyimiyle “bozuk para gibi harcandığı” talihsiz bir dönem başlamıştı. Batılı devletler ve özellikle İngiltere, bu “acemi” ve “ihtirastan gözü kapalı” devlet adamlarıyla, kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu. İşte bunlardan biri de Sultan Reşad’ın 1910-11 yıllarındaki İttihatçı sadrazamlarından ve Libya’nın elimizden çıkmasının sorumlusu İbrahim Hakkı Paşa idi. Kendisine İngiltere ile Osmanlı Devleti adına antlaşma imzalama yetkisi verilerek 1913’te Londra’ya gönderilmişti. Artık imparatorluğun devamının mümkün olmadığına ve ancak İngiltere’nin Almanya ile birlikte devleti koruyup kollamasıyla ayakta kalınabileceğine inanan bu zat, İngiliz Hariciye Nazırı Sir Edward Grey ile sürdürdüğü müzakereleri tamamlayarak 29 Temmuz 1913’te beş antlaşmanın altına imza attı. Devletin tamamen aleyhine olan bu antlaşmalarda, Katar ve Bahreyn Adaları’ndaki haklarımızdan vazgeçerek bu ülkelere istiklal verdiğimiz de zikrediliyordu. Yine de 1915 Ağustosuna kadar Katar’da Türk askeri bulundu. 3 Kasım 1916’da İngiltere’ye tabi olan Katar, 1971’e kadar İngiltere himayesinde kaldı. 3 Eylül 1971’de bağımsızlığını kazandı.
İşte 1912’ye kadar basılan pek çok devlet salnamesinde adı yazılı Câsim bin Muhammed es-Sânî Efendi kapıcıbaşı rütbesiyle Osmanlı’nın Katar kaymakamı idi. Câsim Efendi 1913’te 90 yaşına yakın vefat etti ve yerine oğlu Şeyh Abdullah bin Câsim geçti. Şeyh Abdullah 35 yıllık saltanattan sonra 1948’de oğlu Şeyh Ali lehine tahttan feragat etti. Şeyh Ali bin Abdullah kendi oğlu Şeyh Ahmed lehine tahttan feragat ettiği 1960’a kadar Katar prensi oldu. Şeyh Ahmed bin Ali 1972’ye kadar tahtta kaldı. Bu arada Katar, 3 Eylül 1971’de İngiltere’den bağımsızlığını kazandı ve Katar prensleri “emir” unvanını aldı. 1972’de amcasının oğlu olan selefini tahttan indiren Şeyh Halife bin Hamad bin Abdullah bin Câsim yeni Katar emiri oldu. Bunu da, oğlu Şeyh Hamad 1995’de tahttan indirerek yerine kendi geçti. Şeyh Hamad 25 Haziran 2013'te oğlu Temim lehine emirlikten feragat etti. Şeyh Temim hâlen Katar emiridir. Yani şu anki Katar emiri, Osmanlı’nın son Katar kaymakamı Câsim Efendi’nin torununun torununun oğludur. Câsim Efendi’nin dedesinin ismi sebebiyle Katar hanedanına Sânî (Âl Sânî) Hanedanı denir. Hanedanın erkek üyelerine şeyh, kadın üyelerine şeyha deniyor. 
Katar 11 bin 586 kilometrekarelik bir yarımada. Yani Marmara Denizi kadar bir büyüklüğe sahip. Sadece Suudi Arabistan ile 87 kilometrelik bir sınırı var. Ülkede 2 milyon 250 bin kişi yaşıyor. Petrol ve doğal gaz zengini ülkenin IMF verilerine göre 2016 Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) rakamı 156,6 milyar dolar ve dünyada 55. sırada. Biz 755,7 milyar dolar ile 18. sıradayız. Katar’ın kişi başına GSYİH rakamı 129 bin 700 dolar ve dünyada ilk sırada. Biz de 21 bin 100 dolar ile 85. sıradayız.
Bu makale, 21 Şubat 2017 tarihli Yeni Çağrı ve 22 Şubat 2017 tarihli Önce Vatan Gazetelerinde yayınlanmıştır.

Trabzon’un yetiştirdiği değerlerden biri olan gazeteci, yazar ve hukukçu Osman Ataman, Katar ile ilgili önemli bilgiler paylaştı. Ataman, ‘Katar'ı bir de 1998-2002 yılları arasında Büyükelçilik yapmış Uğur Ergun'un kaleminden okuyalım’ dedi.
Büyükelçi Ergun’un kaleminden işte Katar:
‘Katar'da dört güzel sene geçirdim. Barışçı ve dost bir ülkede kendi evimde gibiydim.
Katar'a atandığımda ilk olarak Türk-Katar ilişkilerinin geçmişine odaklandım.
Katar, Körfez Ülkeleri arasında Osmanlı himayesinden en son ayrılan ülkeydi, 1914.
Bu bağlamda önemli bir bilgiyi arkadaşım Mehmet Çalıka'nın bana hediye ettiği Amerikalı bir tarihçi tarafından yazılan The Ottoman Gulf adlı kitaptan edindim.
Katar, tarih boyunca Suudilerin saldırılarına uğramış, Suudiler Katar'ı kendi topraklarına katmağa çalışmışlardır.
Katar'ın günümüzdeki emirinin büyük dedesi Suudilerle baş edemeyince bir mektupla Babıali'den Suudi Arabistan'a karşı yardım istemiş ve bunun üzerine Osmanlı Katar'a dört Türk bayrağı göndermiştir.
Bu dört bayrağın Katar'da dört noktaya dikilmesiyle birlikte Suudilerin Katar üzerindeki baskıları sona ermiştir.
Katar şeyhine ayrıca Osmanlı Kaymakamı unvanı verilmiştir.
Bu bilgiler ben Katar'a gittiğimde kimsenin malumu değildi.
Bunları ilk önce Katar Emiri ile daha sonra da Katar'a yapacağı bir seyahat öncesinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in danışmanlarıyla paylaşarak günümüzdeki Türk-Katar ilişkilerinin bu tarihi dostluk temeli üzerine bina edilmesini öngördük.
Katar, o yıllarda, dünyanın en sürdürülebilir doğalgaz kaynakları sayesinde dünyanın en zengin ülkelerinden biri haline gelmesiyle birlikte mütevazi bir yol izliyor, kendisi kadar varlıklı olmayan Dubai gibi şeyhliklerin abartılı, gösterişli yaklaşımları yerine yalınlığı tercih ediyor ve bu haliyle takdirimizi kazanıyordu.
Öte yandan, eğitime, sanata önem veriliyordu. Bu bağlamda ABD'nin ünlü üniversiteleri Cornell ve Georgetown, tasarım okulu Parson's Katar'da da faaliyete geçtiler.
Katar, Osmanlı'dan sonra İngiltere'nin himayesi altına girdi. 1971'de bağımsız oldu.
Bu tarihten sonra, Fransızlar Katar'daki büyük zenginliğin bilincinde olarak Katar'la başta askeri alanda olmak üzere önemli ilişkiler geliştirdiler.
Katar'ın nüfusu 500.000 idi ve bunun sadece 200.000'i çoğu bedevi olmak üzere Katarlıydı.
Çok zengin ve böylesine cılız bir ülkenin ABD güdümünde olmaksızın yaşayabilmesi tabiatıyla beklenilemezdi ve sonunda Katar ABD'nin bölgedeki ileri üssüne dönüştü.
ABD'nin etkisi sonucu, Katar İsrail ile diplomatik ilişkiler kurdu. Doha'da İsrail Temsilciliği diğer Arap ülkelerinin tepkilerine rağmen açıldı.
Yine ABD'nin etkisiyle halkın ilk kez oy kullandığı seçimlerin yapılması bölgede bir ilk oluşturdu ve bu gelişim de başta S.Arabistan olmak üzere totaliter Arap ülkelerinin hoşuna gitmedi.
Bardağı taşıran ise Katar'ın Al Jazira Televizyonunu kurması ve komşu Arap ülke yönetimlerinin bu televizyonda yoğun biçimde eleştirilmeye başlanması oldu.
Günümüzde yaşanan sorunun odak noktasını ve başlangıcını bu konu oluşturur. ABD Katar'a demokrasi aşısı verirken Katar'ın dengeleri biraz da acemice bozduğu anlaşılmaktadır.


Katar’da Emirlik Geleneği

Katar tıpkı diğer Körfez ülkeleri gibi kabilevî toplum yapısına sahiptir. Bu tür toplumlarda idare geleneksel tarzda yani “el hükmü limen galebe/idare galip olanındır” şeklinde  yürütülür. Buna rağmen bölgede kurulan idare ve hanedanlıklar (emirlikler) sağlam geleneksel temellere bağlı olduğu için el değiştirmeden asırlarca devam edebilmektedir.  El değiştirmesi halinde de kolay kabul görmektedir. Körfez’de (gerek büyük devletlerin egemenliği ve gerekse ulusal devletlerin oluştuğu süreçte) birbirine rakip aileler mağlubiyeti kolay/normal kabul ederek, galibin hakimiyetini benimserler. Dolayısıyla çoğu kere  aileler/kabileler  arasındaki çekişmeler aile içi çekişmelerden daha az olur.
Katar, El-Sânî ailesinden önce asırlar boyu el-Musellem ailesi tarafından idare edilmişti (1555 tarihli Osmanlı kayıtlarında aile yönetici olarak görülmektedir). Ancak bu idare bir kabileler konfederasyonu idi. Zira el-Musellem ailesinin gerçek hükmü Katar yarımadasının limanı durumunda olan el-Bida ve etrafından ileriye gitmiyordu. Hatta Bahreyn şeyhlerine de vergi ödüyorlardı.
Eski Arap kabilelerinden Beni Temim’e mensup El-Sâni ailesi ise Necid ortalarından 18. yüzyıl başlarında Katar’a gelerek Fuvayrit bölgesine yerleşti. 19. Yüzyılın ortalarında ise  aile, Şeyh Sani’nin liderliğinde el-Bida etrafına göç etti ve bir süre sonra da idareyi ele geçirdi. Arap yarımadası ve Körfez tarihine bakıldığında bedevî kültür ile ilişkisi olup, kısmen erken dönemde hazerî yani yerleşik hayata geçenler daima yönetici olma avantajını elde etmişlerdir. Burada durum değişik olmamıştır. Önce yerleşik hayata adım atılmış, ardından bölge kabileleri üzerinde egemenlik sağlanmıştır.
El-Sâni ailesi, İngilizler’in Basra Körfezi’nde etkinlik kurduğu yıllarda öne çıkmıştır. Bu süreçte onları Fuvayrit’ten el-Bida (Devha/Doha) taraflarına getiren sebepler bilinmemektedir. Ancak, aynı süreçte Körfez şeyhlikleri ile anlaşmalar yapan İngilizler’in Katar’ın bu yeni yöneticileri tarafından pek hoş karşılanmadıkları bilinen bir gerçektir. Buna rağmen Bahreyn üzerinden Katar’ı etkilemeye çalışan İngilizler, ailenin ikinci yöneticisi olan Muhammed b. Sânî (öl. 1878) üzerinde baskı kurmaya çalışmışlardır.
Aynı sıralarda İngilizlerin bölgedeki faaliyetlerini İstanbul’a bildiren Osmanlı Devleti’nin Basra mutesellimi Katar’a dikkatleri çekmekteydi. Muhammed b. Sânî’nin Osmanlı Devleti ile doğrudan ne zaman ilişkiye geçtiği bilinmemekle birlikte O’nun, İngilizler ile yakınlık kuran Bahreyn şeyhlerine karşılık, Osmanlı Devleti’nin kaymakamı olan Necid kaymakamı Faysal b. Türki ile 1850-60larda yakınlık kurduğu bilinmektedir. Necid bölgesinden gelmiş olmaları ve aynı köklere sahip olmaları bu ilişkinin kolay kurulmasını sağladığı gibi, Faysal b. Türki o sıralarda Vehhabi mezhebini yayma siyaseti ile de uyum göstermekteydi. Aslında bu ilişki ona hem İngilizlere karşı bir himaye sağladı ve hem de Suudilerin öncülük ettiği Vehhabi mezhebini benimsemesine vesile oldu. Faysal b. Türki’nin ölümü akabinde oğulları Abdullah ve Suud arasındaki anlaşmazlıklar bölgeye istikrarsızlık, İngilizlere de müdahale fırsatı verdi. Hatta Faysal’ın oğlu Suud’un kardeşine karşı İngilizler ile yakınlık kurması sahilde bulunan Katar’ı da etkiledi. Aslında bu durum Osmanlı Devleti’nin dikkatinden kaçmadı ve İngilizleri durdurabilmek için bölgede operasyon yapma ihtiyacı duydu.
İngilizlerin baskısının arttığı 1868 yılında Katar emiri Muhammed b. Sânî arayış içindedir. Aradığı fırsat, Midhat Paşa’nın 1869 yılında Bağdat valisi olarak tayin edilmesi ile ortaya çıkacaktır. Midhat Paşa Körfez’de İngilizlerin faaliyetlerini anlama ve ardından önlemek maksadıyla yaptırdığı keşif faaliyetleri sırasında Muhammed b. Sânî ile de irtibata geçmiştir. Nitekim, uzun hazırlıklardan ve sosyal ve siyasal zemini keşfettikten sonra, Osmanlı nüfuzunu Körfez’de güçlendirmek ve İngilizleri durdurmak için 1871’de yapılan Necid/Ahsa askeri seferi sırasında, Muhammed b. Sânî Osmanlı askerlerini Katar’a davet edecektir. Midhat Paşa 1871 sonlarında Katar’a bir tabur asker göndererek Katar’da Osmanlı bayrağını Muhammed b. Sânî’nin evine astırmıştır. Aynı sıralarda Bahreyn’de bir devrim yaptırarak kendilerine El- Halife ailesinin içinden kendilerine taraftar olacak birini emir tayin eden İngilizler, Osmanlı’nın askeri harekatından rahatsız olarak hemen nüfuz alanlarını genişletmek istediler. Eski uygulamalara istinaden Katar emirine de baskı yaparak Bahreyn adına vergi almak istediler. Böylece burada da varlıklarını meşrulaştırarak Osmanlı müdahalesini önlemek istediler. Bu baskı karşısında Muhammed b. Sânî, İngilizlere Osmanlı bayrağını göstererek “burası Osmanlı toprağıdır, bir talebiniz varsa Osmanlı Devleti’ne başvurun” diyerek İngilizlere karşı tavrını net olarak ortaya koymuştur. Osmanlı Devleti de onu fahri kaymakam olarak tayin ederek onurlandırmıştır.
Muhammed b. Sânî gerek yaşı ve gerekse ortaya çıkan yeni durumları dikkate alarak yönetimi 1872 yılından itibaren Katar’ın asıl kurucusu olarak kabul edilen oğlu Şeyh Casim’e devretmiştir. Dolayısıyla bugünlerde Şeyh Hamed’in görevi oğluna devretmesi değil bölge tarihinde, aile tarihinde de bir ilk değildir. Şeyh Casim 1878 yılında babasının ölümünden sonra Osmanlı’nın Katar kaymakamı olarak görevini ölümü olan 1913 yılına kadar sürdürmüştür. Oldukça zeki olan ve siyaseti iyi bilen Şeyh Casim b. Sânî iki büyük gücün arasında (Osmanlı Devleti ve İngiltere) siyaset yapmasını bilmiş, Osmanlı Devleti ile siyasi ve idari ilişkilerinde taviz vermeden; İngilizler ile de kurduğu ticari ortaklıklar ile de bölgenin en zengin inci tüccarları arasına girmiştir. Ölmeden önce de oğullarına İngilizlere karşı Osmanlı Devleti ile dayanışma içinde olmaları vasiyetinde bulunmuştur.
1912-13 yıllarında Osmanlı Devleti ile İngilizler arasında başlayan bölgede nüfuz alanlarının belirlenmesi sürecinde Osmanlı Devleti’nin Kuveyt’ten taviz verirken, Katar’dan taviz vermemesi Şeyh Casim’e duyulan güvenden kaynaklanmaktaydı. Nitekim 1913 Osmanlı-İngiliz anlaşmasında Katar, Osmanlıya bağlı “özerk kaymakamlık” olarak tescil edilmiştir. Bu anlaşma aslında Katar’ın gelecekte bir devlet olarak ortaya çıkmasını sağlamıştır. Zira bu tarihe kadar El-Sânî ailesinin Katar’ın bütünü üzerindeki egemenliği tartışmalı idi. Özellikle Zubara üzerinde Bahreyn’e bağlı kabileler, önemli bir inci avı merkezi olan Udeid üzerinde de Ebu Dabi Şeyhi Zayed’in iddiaları bulunuyordu.
Temmuz 1913’de ölen Seyh Casim yeni gelişmelere şahit olamamıştır. Her ne kadar geleneksel bir şekilde oğlu Abdullah Katar emiri olmuş ise de, aynı zamanda Katar kaymakamlığını üstleneceği için bu durum Osmanlı Devleti’nin onayına sunularak gereken onay da alınmıştı. Aslında Osmanlı-İngiliz anlaşmasının sunduğu bütün Katar üzerindeki egemenlik Şeyh Abdullah’a nasıp olmuştu fakat birinci dünya savaşı dengeleri yeniden alt üst etti. Katar İngiliz işgaline uğradı ve 1916 yılında Katar emirini de diğer Körfez Şeyhliklerinin sistemi (Trucial System) içine almak için bir anlaşma yaptılar; tabii ki buna anlaşma denirse. Anlaşma, Şeyh Abullah’ın İngiltere’den habersiz olarak başka devletler ile ilişkiye girmesini engellemekteydi. Buna karşılık, İngiliz himayesi tesis ediliyor ve “denizden gelebilecek tehditlere karşı koruma” garantisi veriliyordu. Oysa Katar’ın İngilizler’in tahrik ettiği Bahreyn dışında denizden aldığı ciddi bir tehdit bulunmamaktaydı. Bu tehdit de Osmanlı Devleti’nin oradaki küçük bir müfrezesi ile engellenebilmekteydi. Her ne kadar bu müfreze askeri bir güç sayılmıyor ise de orada Osmanlı egemenliğinin sembolü olarak Katar’ı himayeye yetiyordu. Bu açıdan bu anlaşmanın aslında Osmanlı Devleti’ne karşı yapıldığını söylemek mümkündür. Savaş sonrası bölgede etkin bir İngiliz kontrolü kurulduğu gibi, Amerikalıların Suudi Arabistan’da başlattıkları petrol faaliyetlerine paralel olarak İngilizler de  1935 yılında Katar ile petrol imtiyazı anlaşmasını imzaladılar ve 1938 yılında ilk petrol kuyusunu kazmaya başladılar fakat II. Dünya Savaşı’nın başlaması nedeni ile petrol faaliyetleri durduruldu.
Bu sırada ilk defa daha önce Katar tarihinde olmayan bir gelişme oldu. Kabilevî toplumda veliaht ilan edilmez. Onu gelenekler belirler. Oysa İngilizlerin etkisi ile Şeyh Abdullah’ın ikinci oğlu Şeyh Hamed veliaht ilan edildi. Muhtemelen bu da petrol imtiyazı ile ilgilidir. Zira bu tür kaygan zeminlerde elde edilen imtiyazların korunması zordur. Bu yüzden sistem içinde kendilerine medyun birinin  olması önemliydi. Ancak veliaht babasından kısa bir süre önce 25 Nisan 1948’de öldü. Şeyh Abdullah da yerine diğer oğlu Şeyh Ali’yi Katar’ın yeni veliahdı ilan etti (27 Mayıs 1948). Aynı yılın Ağustos ayında ise oğlu lehinde idareden feragat ederek Katar’ın yeni emiri Şeyh Ali oldu. Bu durum Katar tarihinde oğul lehine yapılan feragatin ikincisidir. Şeyh Ali petrol üretiminin başlaması ile Katar’da etkili bir idare kurmaya gayret etti. Ayrıca İngilizler ile petrol imtiyazını yeniledi. Kendisi de Ekim 1960 yılında oğlu Şeyh Ahmed lehine idareden çekilerek bu geleneği uygulayan üçüncü kişi olacaktır.

Katar Hanedanında Kol Değişikliği

Şeyh Ahmed, dönemi Katar’da modern devlet dönemine girişi temsil eder. İlk bakanlıklar onun zamanında oluşmaya başladı. Bu arada İngiltere’nin bölgeden çekilme kararı sırasında Birleşik Arap Emirlikleri oluşturma faaliyetlerinin dışında kalarak 1971 yılında bağımsızlığını ilan etti. 1972 yılında yeğeni Şeyh Halife bin Hamed idareyi ele geiçirince ailede yönetim soy ağacı da değişmiş oldu. Şeyh Halife geçmişte Maliye ve Dışişleri bakanlıkları gibi önemli görevlerde bulunmuş ve Katar’ın bağımsızlık döneminde İngilizler başta olmak üzere diğer devletler ile ilişkiler tesis ettiğinden, idareyi ele geçirmesi ve kabul görmesi de oldukça kolay olmuştu. Onun zamanında 1991 yılındaki petrol aramaları sırasında bir tek alanda bulunan dünyanın en zengin gaz rezervleri keşfedildi. Tabii olarak imtiyaz avcıları yine aktif idi. Petrolden bağımsız bir yapılanma kuran Katar’da Emir’in oğlu Şeyh Hamed (bugünlerde idareyi devreden) babasına karşı bir devrim yaparak 1995 yılında idareyi ele geçirdi. Aslında o 1977 yılında veliaht olarak ilan edilmişti ve belki de uzun yıllar babasının kendi lehinde idareden çekilmesini beklemişti. Savunma Bakanlığı görevini yürütüyordu. 1995 yılında resmi törenle babasını yurt dışına uğurladıktan sonra idareye el koydu. Elbette bu konuyu açıklamak için yeterli belgeler yoktur veya bunlar açıklanmamıştır. Ama bir gün tarih bu konuyu da yorumlayacaktır.

Şeyh Hamed İdareyi Neden Bıraktı?

Şeyh Hamed, İngiltere’de Sandhurst Askeri Akademisi’nden mezun olmuştu ve batıyı çok iyi tanıyordu. 1992 yılından itibaren de ülkesinin idaresinde oldukça etkili idi. Ülkesinin sahip olduğu imkanların önemini biliyor ve bunlar üzerinden dünyada nüfuz kazanma peşinde koşuyordu. Ülkesindeki geleneksel sistem Suudi Arabistan’ı takip ederken; bir taraftan da Anglo-Amerikan sisteminin de yerleştirilmesine imkan hazırlıyordu. Sportmen bir kişiliği olan Şeyh Hamed ülkesine daha ziyade dünyada seçkin zümrelerin yaptığı sporların (tekne yarışları, tenis, golf vs) şampiyonluk yarışmalarını taşıyarak Amerika, Avrupa sosyetesi içinde yer almaya ve uluslararası kulüplerin desteğini sağlamaya çalıştı. Bütün bunlara rağmen  Şeyh Hamed 2000li yılların başında büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Bahreyn ile aralarında sürmekte olan Havar adaları meselesinde Uluslararası Adalet Divanı Katar aleyhinde karar vererek, altı petrol ve gaz dolu adaları Bahreyn’e terk etti. Bu tarihten sonra Şeyh Hamed siyasi ilişkilerini İngilizlerden ziyade Amerikalılar ile geliştirmeye önem verdi. İkinci Körfez Savaşı da ona istediği fırsatı verdi. Ülkesini ABD üslerine açarak Irak’ın işgaline taraftar oldu. Aslında böylece siyasetini ABD’ye dayandırırken, bir taraftan da önce Irak, ardından İran’dan tehdit aldıklarını düşünen Körfez ülkelerinin de adeta hamisi oldu. Körfez İşbirliği Teşkilatı’nın merkezinin ve başkanlığının Katar’da olması bunun en önemli göstergesidir. Kısa zamanda Katar küçük bir Amerika’ya döndü. Devasa gökdelenler inşa edildi. Bankacılık sistemi geliştirildi, bölge ve dünya meselelerinin tartışıldığı onlarca platforma ev sahipliği yapmaya başladı. Tanıtım konusunda hiçbir fedakarlıktan kaçmayan Şeyh Hamed bu uğurda milyarlarca dolar harcadı. Hatta ülkesini 2022 FIFA Dünya Kupası ev sahibi yapmayı da başardı. Bu arada İngiltere’yi küstürmedi. Katar Havayolları ve al Jazeera gibi alanlarda büyük ortaklıklar tesis etti. Kurduğu Katar Vakfı (Qatar Foundation) dünyada pek çok projeye destek vermeye başladı.
Şeyh Hamed, Arap baharı sürecinde bölge liderleri arasında en aktif rol oynayan lider oldu. Sokak hareketlerini doğrudan destekledi. Ardından Tunus ve Mısır’da iktidarların yeniden şekillenmesinde rol oynadı, finans kaynağı sağladı. Tabii olarak popülaritesi arttı ve hem sevenleri hem de nefret edenleri çoğaldı. Suriye meselesinde de aktif rol üstlendi. Hem Hamas ve hem de Suriye muhaliflerine kapılarını açarak her türlü desteği sağladı. Gazze ile ilişkileri ve bölgeyi ziyareti İsrail tarafından bile sessizlikle geçiştirildi. Suriye meselesinde Türkiye ve Suudi Arabistan’ı ikna edip aynı safa çekerken; bu siyaseti yüzünden Birleşik Arap Emirlikleri ve Cezayir gibi ülkelerin husumetini kazandı. Ve nihayet 25 Mayıs’ta oğlu Temim lehine idareden çekilen Şeyh Hamed artık tarih oldu.
Yukarıda anlatıldığı gibi O’nun oğlu lehine idareden çekilmesi tuhaf karşılanacak bir durum değildir. Zira bu idare devri aile geleneğinde vardır. Asıl sorulması gereken sorun neden çekildiğidir. Elbette kulislerde dolaşan bir çok söylenti vardır. Özellikle Arap Baharı ve Suriye sürecinde çok yorulduğu ve şeker hastalığının arttığı; eşi Moza’nın daha önceki veliahdı (birinci eşinden olan oğlu) azlettirip oğlunu yerine getirdiği gibi, şimdi de oğlunu emir yapma arzusu söylentiler arasındadır. Birinci söylentinin fiziksel göstergesi ortadadır. Şeyh Hamed son aylarda hızlı bir şekilde zayıflamıştır. İkinci söylenti de doğrudan uzak değildir. Zira Körfez’in en güçlü kadını Şeyha Moza’dır ve bunu yaptıracak güçtedir.
Ancak bütün bunlar, feragat nedenlerini ve zamanlamayı tam olarak açıklamaktan uzaktır. Bunun gerçek nedenini tarihe bakarak ve ayrıca gelecekte Şeyh Temim’in uygulamalarından anlamak mümkün olacaktır. El-Sânî hanedanının idaresindeki bütün el değiştirmelerin olağanüstü uluslararası dönüşümler sırasında ve sonrasında yaşandığı dikkatli okuyucuların gözünden kaçmayacaktır. Bu vesile ile bugünlere de bu gözlükle bakmak hiç de yanlış değildir (II. Cenevre toplantısının mimarlarından olan Şeyh Hamed’in bu toplantıdan önce görevini bırakması bir tesadüf müdür?). Ama babası gibi İngiltere’de Askeri Akademi’de eğitim alan Şeyh Temim’in siyaseti, “aradığımız nedenleri” daha somut bir şekilde ortaya koyacaktır.

14 Ocak 2017 Cumartesi

Ermenilerin Osmanlı’daki Altınlarını Fransızlar Gaspetmiş!

Kimsenin parası Osmanlı’da kalmadıErmeniler’e ait taşınmazlardan elde edilen 5 milyon Osmanlı altınına İngilizler’in el koyduğunun ortaya çıkması büyük yankı uyandırdı.
İngilizler’in zorunlu göçe tabi tutulan Ermeniler’in taşınmazlarının satışından elde edilen 5 milyon Osmanlı altınına el koymasının ortaya çıkması büyük yankı uyandırdı.
Osmanlı’nın göç eden Ermeniler’e paralarını ödediğine dair arşivlerde binlerce makbuz bulunduğunu belirten uzman tarihçiler “Osmanlı’da kimsenin parası kalmadı” fikrinde birleşti.
Dışişleri Bakanlığı’nı da harekete geçiren BUGÜN’ün haberini tarih profesörleri değerlendirdi. Türk Tarih Kurumu (TTK) araştırmacısı Prof. Dr. İbrahim Ethem Atnur, Alman bankalarına yatan Osmanlı altınlarına Versaille Anlaşması’ndan sonra İngilizler’in el koyduğunu söyledi.
Ankara Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Kurt, Osmanlı’nın Ermenilere paralarını ödediğini kaydederken, İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Arslan, Osmanlı’da hiçbir milletin parasının kalmadığını ifade etti. Tarihçi Prof. Dr. Sina Akşin ise paranın Anadolu’da yer alan göçmenler için kullanılmış olabileceğini aktardı.
İNGİLİZLER PARALARA EL KOYDU
Türk Tarih Kurumu (TTK) araştırmacısı Prof. Dr. İbrahim Ethem Atnur:“Tehcirden sonra giden vatandaşların mallarına el konuluyor. Ama bu tamamen sahipsizlikten kurtarma anlamında yapıldı. Devlet alıp da kendi hazinesine koymadı. Herkesin kendi adına kayıtlar alınıp yapıldı. Araştırmalarımızda bunlara ulaştık. Ama bunlarla ilgili büyük sorunlar ortaya çıkıyor.
Ermenilerin Almanya ve Avusturya ülkeleri vatandaşlarına borçları var. Onlar da parasını isteyince 1915 Eylül’ünde Ermenilerden alacaklı olanlara dair bir kararname çıkarılıyor. Ondan sonra da alacaklarla verecekler karşılaştırılıyor.
Bunun kayıtları zaten Osmanlı Devleti’nde var. Almanya’da bankaya yatan paralara Versaille anlaşmasından sonra İngilizler el koydular. Osmanlı Devleti savaş bittikten sonra bu malları iade ediyor. Bazı Ermeniler kaldıkları yere geri dönemediklerinden bunlar paralarını İstanbul’da almış. Maliye Ermenilere paralarını ödemiş. Osmanlı arşivlerinde bu konuyla ilgili binlerce belge ve makbuz var.”
HİÇBİR MİLLETE BORCUMUZ YOK
İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Arslan:“Osmanlı Devleti kesinlikle Ermenilerin parasına el koymadı. Onlar zaten göçe zorlandıklarında mallarını satıp parasını alıp gitti. Zaten tüm Ermeniler de göçe zorlanmadı. Riskli bölgelerde yer alan Ermeniler tehcire zorlandı. Göç edenler 1918 yılında geri döndü ve yerlerini satmayanlar aynı yerlere geri yerleştiler. Zaten bunlara eski mallarını geri alma hakkı da verildi. Bütün Ermenilerin malları satıldı diyemeyiz. Ama Ermenilerden kalan okullar satılmış olabilir. Bir yolsuzluk yapıldı mı onu bilmiyoruz. Para Osmanlı’nın elinde kalmadı Ermenilere geri verildi. İtilaf devletleri Ermenilerin elindeki o paralara el koymuş olabilir. Ama Osmanlı’da hiçbir milletin parası kalmadı.”
BELGELERİYLE ORTAYA KOYDU
Tarihçi Prof. Dr. Sina Akşin: “Bu konuda ben çalışma yapmadım ama Prof. Dr. Kemal Çiçek uzun zamandır bu konuda çalışmalar yapıyor. Kemal hocamız çalışmasında 5 milyon Osmanlı altını liranın Alman bankalarına yatırıldığına dair belgelere ulaştı.
İtilaf devletlerinden özellikle İngiltere’nin paraya el koyduğunu ortaya çıkardı. Ayrıca o zamanlar Anadolu göçmen doluydu bu para onları yerleştirmek için de kullanılmış olabilir.”
TÜRKİYE’NİN ÖDEYECEĞİ BEDEL YOK
Ankara Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Kurt:“Prof. Dr. Kemal Çiçek’in bu konudaki çalışmaları ve görüşleri çok önemli. Ayrıca bu konuda Oktay Özel’in de araştırmaları var. Ermeniler tehcire gönderildiklerinde mallarını satıp parasını alıp gitti.
Ermenilerin de bu konuyla ilgili çeşitli iddiaları var ama Türkiye bu iddiaları muhatap almamalı. Özellikle o dönemde Diyarbakır’daki Ermeni topraklarının çeşitli kişilerin ellerine geçtiğini biliyoruz. Orada aslında karanlık noktalar var. Orada belki toprak satılmış olabilir. Ama Osmanlı’da kimsenin parası veya toprağı kalmadı. Düşünülürse Suriye’de, Irak’ta ve başka birçok yerde de Osmanlı parası ya da toprağı kaldı. Türkiye’nin bu konuda ödeyeceği bedel yoktur.”
HABER: HASAN BOZKURT /BUGÜN GAZETESİ
——————————————————-
Fransa Ermeni altınlarını verecek mi?
Bugün Gazetesi’nin “Ermeni altınlarının akıbeti belli oldu” manşeti ses getirdi. Müttefik ülkelerin 23 Kasım 1923’te imzaladıkları gizli bir anlaşma ile bu altınları kendi aralarında paylaştıklarının belirlenmesi gözleri o ülkelere çevirdi.
Ermeni soykırımı iddialarını sürekli gündeme getirip Türkiye’yi uluslararası arenada köşeye sıkıştırmaya çalışan Fransa peki şimdi ne yapacak. “Fransa aldığı paraları ödeyecek mi?
İşte bu soru hem önemli hem de kritik. Zira Ermeniler’in bu paraların peşine düşmeleri pekala mümkün…
Bugün Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Erhan Başyurt yazdı…
Ermeniler’in kayıp altınları…
Ermeni sorununa ilişkin araştırmalarıyla bilinen Prof. Dr. Kemal Çiçek son açıklamalarıyla ezber bozdu.

Ermeniler’in zorunlu göç (Tehcir) nedeniyle terk ettikleri taşınmaz malların (Emval-i Metruke) satışından elde edilen 5 milyon Osmanlı altın lirasına meğer İngiltere ve müttefikleri el koymuş.
Prof. Çiçek’in tespitlerine göre, 5 milyon Osmanlı altın lirası Talat, Enver ve Cemal paşalar tarafından Eylül 1916’da Berlin’de gizli hesaplara yatırılmış.
Ermeni araştırmacılar, şahısların kendi isimlerine bu paraları aktardıklarını ileri sürüyor ve bu nedenle paralara ulaşılamadığını, bunun tazminat olarak Ermeniler’e ödenmesi gerektiğini ileri sürüyorlardı.
Hatta Merkez Bankası ve Ziraat Bankası’na yönelik “Bu altınları sermaye olarak kullandıklarına dair” Amerika’da açılmış davalar var.
Yeni ulaşılan bilgiler bu konudaki kafa karışıklığını ortadan kaldırıyor.
Fransa aldıklarını ödeyecek mi?
O dönemde banknot paraların bedeli olarak Alman bankalarına yatırılan 6.5 milyon Osmanlı altın lirası ile bu altınlara da İngilizler ve müttefikler tarafından el konulduğu ortaya çıkarıldı.
Versail Anlaşması‘nı müteakip, Alman bankalarındaki bu paralara el konulduğu ve müttefiklerin de 5 milyon Osmanlı altınının Ermeniler’in “Emlak-i Metruke” parası olduğunu bildiği anlaşıldı.
Müttefik ülkelerin 23 Kasım 1923’te imzaladıkları gizli bir anlaşma ile bu altınları kendi aralarında paylaştıkları belirlendi.
Prof. Çiçek’in çalışması, Kanada’ya göç eden ve Britanya vatandaşı sayılan bir grup Ermeni gencin o yıllarda dava açtıklarını ve maddi zararlarının söz konusu paradan telafi edilmesini istediklerini, mahkemenin 5 bin sterlinin kendilerine ödenmesine karar verdiğini gösterdi.
Bu durumda İngiltere de Ermeniler’in kayıp altınlarının kendisinde olduğunu kabul etmiş oluyor.
Yine Ermenistan’ın Dostları Derneği’nde görevli eski istihbaratçı F.C.Corbyn’in 1932’de yaptığı araştırmada, müttefiklerin bu parayı Osmanlı’dan zarar gören kendi vatandaşlarının tazminatları için kullandıklarını, o dönemde İngiltere’ye aktarılan kısmından sadece 200 bin sterlin kaldığını belirtiyor.
Başka bir deyişle, Ermeniler’in kayıp 5 milyon Osmanlı altın lirası İngiltere, Fransa ve İtalya arasında paylaşılmış.
Fransa’nın soykırımını tanıdığı hatta inkârını bile suç saymaya çalıştığı düşünülürse, Fransız vatandaşı Ermeniler’in rahatlıkla bu paralarının peşine düşmeleri mümkün…
Tarihçiler komisyonu kurulsaydı
Prof. Çiçek’in araştırması bir gerçeği daha ortaya çıkarıyor.
Osmanlı Ermeni tehciri konusunda kayıtlarını eksiksiz tutmuş.
Emval-i Metruke kayıtları bile sapasağlam duruyor.
Yani, kimin malları satıldı ise kayıt altında.
Malları satılanlar arasında ödeme yapılanlar da defterlere geçirilmiş.
Malları satılmayanların eski tapu kayıtları ise halen duruyor.
Şayet Türkiye’nin önerdiği tarihçiler komisyonu kurulur, tüm ülke ve taraflar arşivlerini tam olarak açarlarsa,
mağduriyetlerin tamamını ortaya çıkarmak mümkün.
Sadece olayların sebep ve sonuçları değil, tazmin edilmesi gereken kayıplar da ortak komisyon tarafından tespit edilmiş olur.
Bütün bunlar yaşanan acıları ortadan kaldırmaz ama bir nebze hafifletir.
Ortak geçmişe bakışımızı ve gelecek tasavvurlarımızı da değiştirir.
——————————————————-

Ermenilerin kayıp altınları bulundu
Zorunlu göçe tabi tutulan Ermeniler’in taşınmazlarının satışından elde edilen 5 milyon Osmanlı altınının akıbeti belli oldu.
Diaspora Ermenilerinin sık sık dile getirdiği Ermeniler’in satılan mallarına ait paranın izine ulaşıldı. Alman bankası Reichsbank’a transfer edilen paraya Müttefik devletleri savaş tazminatı olarak el koymuş.
I. Dünya Savaşı’nda Anadolu’dan göç eden Ermeniler’e ait olduğu belirtilen 5 milyon Osmanlı altını değerindeki kayıp paranın sırrı çözüldü.
Türk Tarih Kurumu’nun (TTK) Emval-i Metruke Komisyonu’na ait belgeler üzerinde yaptığı iki yıllık araştırma sonucunda bugünkü değeriyle 1 milyar 300 milyon sterlin olan Osmanlı altınına I. Dünya Savaşı’nın galip devletlerince el konulduğu ortaya çıktı.
Savaş tazminatı olarak paraya el koydukları anlaşılan İngiltere’nin bir grup Britanya vatandaşı Kanadalı Ermeni’ye bu paradan ödeme bile yaptığı belirlendi.
TAZMİNATIN EN ÖNEMLİ KALEMİ
TTK Ermeni Araştırmaları Merkezi’nde çalışan Prof. Dr. Kemal Çiçek paranın akıbetini ortaya çıkardı.
Ermeniler’in tazminat taleplerinin en önemli kalemi olan parayla ilgili sürecin başlangıcı I. Dünya Savaşı’na gidiyor. Ermenilerin geride bıraktıkları ev, arsa ve tarla gibi gayrimenkulleri ‘Emval-i Metruke’ yani geride bırakılan mal ilan edilerek tasfiye ediliyor. Bugünkü değeri 1 milyar 300 milyon sterlini bulan 5 milyon Osmanlı altını para elde ediliyor.
İttihatçılar bu parayı (1915’te 22 milyon dolara denk geliyor) Eylül 1916 tarihinde Berlin’de Reichsbank’a transfer ediyor. Ermeniler’in iddiasına göre para, İttihat ve Terakki’nin üç önemli ismi Cemal, Talat ve Enver Paşaların müstear ismiyle Alman bankasındaki şahsi ortak hesaplarına yatırılıyor.
Yine Ermenilerin iddialarına göre Osmanlı’nın kendilerinden aldığı mallardan elde edilen 5 milyon altın liraya ittifak devletleri İngiltere, Fransave İtalya, galip geldikleri I. Dünya Savaşı sonunda tazminat olarakel koyuyor.
“PARAYI İNGİLTERE’DEN İSTESİN”
Bütün bu tartışmaları değerlendiren Prof. Kemal Çiçek, Ermeniler’in olduğu iddia edilen 5 milyon liranın izini 2 yıl boyunca sürdüklerini söyledi.
Çiçek, ABD, İngiltere ve Almanya arşivlerinde el konulan paranın nasıl harcandığına dair bilgiye ulaşamadıklarını aktardı. Osmanlı’dan Alman bankalarına yatırılan 5 milyon ve 6,5 milyon liralık iki farklı meblağ bulunduğuna dikkat çeken Çiçek, “Ermeniler’in olduğu iddia edilen 5 milyon liraya İngiltere ve müttefikleri savaş tazminatı olarak el koymuş ve bu parayı nerelerde harcadığına dair bir vesika bırakmamış.
Bildiğimiz kadarıyla bu 5 milyon liradan bütün Ermeniler’in haberi var, zira Kanadalı bir grup genç Ermeni, Britanya vatandaşı olmalarından cesaret alarak bu parayı talep ediyor ve İngiltere’den 5000 sterlin almayı başarıyorlar. Bu durumda İngiltere o tarihte el konan paranın Ermeni parası olduğunu kabul etmiş olmalı. Yoksa neden Ermeniler’e ödeme yapsın. Ayrıca Ermeni Dostları Derneği’nin genel sekreterliğini yapan İngiliz Yarbay Corbyn Ermeniler’e dayanarak 1930 itibariyle paradan sadece 200 bin lira kaldığını belirtiyor. Türkiye’den tazminat talep eden Ermeni diasporası paraya el koyan İngiltere’den veya müttefiklerden neden talepte bulunmuyor? Asıl adres müttefikler, özellikle de İngiltere” değerlendirmeler yaptı.
Senatörler devreye giriyor
Lozan Barış Anlaşması sonrasındabazı ABD senatörleri de1921 yılında Müttefiklerin hesaplarına transfer ettikleri 5 milyonun Ermenilerin el konan emval-i metrukemallarının parası olduğunu iddiaediyor. İddialar üzerineABD Dışişleri Bakanlığı, Londra, Berlin ve İstanbul elçiliklerini yeni ve bağımsız bir araştırma yürütmekle görevlendiriyor. Bu soruşturma 1925 yılının Mart-Temmuz ayları arasında yapılıyor. Yine Amiral Bristol tarafından titizlikle hazırlanmış bir rapor olarak Washington’agönderiliyor.

ABD 5 MİLYON LİRANIN PEŞİNDE
Ermeniler’in kayıp parasının peşine 1920’li yıllarda ABD’nin de düştüğü anlaşıldı. O dönemde Ermeni tehcirini konu eden haberlerin sık sık gündeme gelmesi üzerine ABD Dışişleri Bakanlığı da tazminat olarak itilaf devletlerince transfer edilen 5 milyon altın liranın kökeni konusunda çalışmalar yaptığı tarihi belgelere yansıdı.
ABD Dışişleri Bakanı Evan Hughes’ın İstanbul’daki elçi Amiral Bristol’den 12 Şubat 1921 tarihinde ‘Müttefik hesaplarına aktarılan 5 milyon lira altının kaynağını araştırması ve aydınlatması” içerikli gönderdiği telgraf bulunuyor. Bristol’ün Dışişleri Bakanlığı’nın isteği üzerine hazırladığı 22 Mayıs 1925 tarihli raporunda, banknot için ayrılan 6,5 milyon liradan 5,2 milyon liraya müttefikleri tarafından el konulduğu teyit ediliyor.
Para Müttefikler’e pay edildi
Emval-i Metruke parasına müttefiklerce el konulduğuna İngiliz donanmasında deniz yarbayı rütbesinde bir asker ve aynı zamanda “Ermenistan’ın Dostları” adındaki bir derneğinde sekreteri olduğu anlaşılan F.C. Corbyn’nin araştırması da ışık tuttu. 1932 yılında yayımlanan Corbyn’nin araştırmasına göre ise 5 milyon Osmanlı altını 23 Kasım 1923 yılında Osmanlı devletinden tazminat hakkı olan vatandaşlarına dağıtılmak üzere müttefiklerce pay edildi. Üstelik yapılan anlaşmaya göre bu tazminat parasından Ermeniler’in bir kuruş bile alma hakları yoktu. Yine Corbyn’nin araştırmalarına göre o tarihlerde İngiltere’nin elinde sadece 200 bin sterlin kalmıştı.

22 Kasım 2016 Salı

Men dakka,men dukka;Ne ekersen

Hürriyet gazetesi yazarı Vahap Muhyar, bugünkü köşesinden 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görevi sırasında İngiltere'de yaşadığı bir olayı aktardı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun anlattıklarına dayandırılan yazıya göre, Abdullah Gül'ün görevi sırasında gittiği İngiltere'de güvenlik gerekçesiyle ayakkabılarının çıkartılmış.
Vahap Munyar'ın köşesinden aktardığı olayı Bakan Çavuşoğlu, "Beyoğlu Sohbetleri” sırasında anlattı.
Olayın detayları şöyle:
"Dışileri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, AB ülkelerinin Türkiye'ye karşı olumsuz tutumlarını anlatırken bir örnek verdi:
- İngiltere'de 11'inci Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ü havalimanında uçağa binerken aradılar. Ayakkabısını çıkarttırdılar. Sen Cumhurbaşkanımın ayakkabısını nasıl çıkarttırırsın?
Bu olaydan sonra İngiltere Dışişleri Bakanı'nın Türkiye'ye geldiğini belirtti:
- Diyaloğumuz gayet iyi. Çok güzel bir görüşme yaptık. Dönüşünde talimat verdik, havalimanında ayakkabısı çıkartıldı, çoraplarına kadar arandı. Sen benim Cumhurbaşkanıma yaparsan, ben de sana yaparım."

22 Ağustos 2016 Pazartesi

ingiliz casususun itiraflari PDF



Bir İngiliz casusunun itirafları: İslam dünyasına 'paralel devlet'

İngiliz casusu Hempher anılarında İngiliz casusluk faaliyetleri hakkında da bazı bilgiler vermektedir. Bunlardan bir tanesi var ki eğer hayal ürünü değilse inanılacak gibi değildir. Onun iddiasına göre İngiliz Sömürge Bakanlığı bünyesinde İslam Dünyasının gelişen olaylar karşısında siyasetini önceden tespit etmek amacıyla bir birim oluşturulmuştur.

İngiliz casusu Hempher’in anıları daha doğrusu itirafları, son asırlarda İslam dünyasının başına gelenlerin hiç de tesadüf olmadığını, büyük bir planın uygulaması olduğunu bütün gerçekliği ile ortaya koymaktadır. Amaç Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmak ve bütün ayrılıkları körükleyerek İslam dünyasını paramparça etmekti. Hempher’in bahsettiği olayların  1700’lü yılların başı gibi erken bir dönemde geçiyor olması, işin başka bir ürkütücü yönüdür.
Hempher kimdir? 
Hempher, İngiliz Sömürge Bakanlığı tarafından Osmanlı coğrafyası için özel yetiştirilen casuslardan birisidir. İngiltere’de İslam ve Türkçe eğitimi aldıktan sonra ilk olarak İstanbul’da görevlendirilmiştir. İstanbul’da İslamiyeti seçmiş kimsesiz bir batılı olduğunu söyleyerek Şeyh Ahmet isimli  bir alimden destek almış bu süre içerisinde Arapça ve İslamiyet ile ilgili bilgilerini pekiştirmiş, Türkçesini ilerletmiştir.Daha sonra ülkesine dönmüş ve İngiliz Sömürge Bakanlığı tarafından tekrar görevlendirilmiştir. Bu sefer ki görev yeri Basra’dır. Görevi İslam dünyasında ki ayrılıkları tespit etmek bu ayrılıkları körüklemek hatta yeni ayrılıklar ortaya çıkarmaktır. Basra’nın seçilmesinde ki en önemli neden Şii ve Sünni dünyanın ortasında yer alması olmalıdır. 
Hempher’in söylediğine göre Osmanlı Coğrafyasında aynı anda değişik bölgelerde aynı özelliklere sahip dokuz ajan daha bulunmaktadır. Bu ajanlardan bir tanesi Yemen’de kaybolmuş, Mısır’da ki İslamiyeti seçmiş, bir başkası ölmüş ve bir tanesi de Rusya’da kaybolmuştur. Ama anlaşılan o ki diğerleri görevlerini layıki ile yerine getirmiştir. 
Basra’da İslam dünyasının zayıf noktalarını tespite çalışan Hempher, Şii ve Sünni dünyadan nefret eden yeni bir grubun (Vahhabilik),temellerini nasıl attıklarından da ayrıntılı bir şekilde bahsetmektedir. Kur’an-ı Kerim’e ve PeygamberHazreti Muhammed’e (sav) duyduğu hayranlığı da zaman zaman itiraf etmekten geri kalmıyor.

İngilizlerden İslam dünyası için "paralel devlet"
Hempher anılarında İngiliz casusluk faaliyetleri hakkında da bazı bilgiler vermektedir. Bunlardan bir tanesi var ki eğer hayal ürünü değilse inanılacak gibi değildir. Onun iddiasına göre İngiliz Sömürge Bakanlığı bünyesinde İslam Dünyasının gelişen olaylar karşısında siyasetini  önceden tespit etmek amacıyla bir birim oluşturulmuştur. 
Bu bölümü ilginç kılan ise Osmanlı Devleti’nin padişah ve Şeyhülislamının, Safevi hükümdarı ve vezirinin bir de Şii dünyası liderinin birer insan kopyasının burada çalışıyor olmasıdır. 
İddiaya göre bu birimin görevlileri aynen temsil ettikleri kişiler gibi yetiştirilmişler ve hatta masada orjinallerinin kostümleri gibi giyinmiş olarak oturmaktadırlar. Yanlarında ise konularında uzman danışman ve katipler yer almaktadır. Bunlar sürekli sorumluluk bölgelerinden gelen bilgileri değerlendirmekte ve görüş bildirmektedirler. 
İngiliz Sömürge Bakanlığı Sekreteri Hempher’e bu birimi gösterirken, bu birim sayesinde İslam dünyasının reflekslerini en az yüzde yetmiş isabetle tutturduklarını ifade etmiştir. Arkasından da bir deneme yapabileğini belirtmiş.
Daha o yıllarda böyle bir teşkilata sahip olan bir dünyanın, sonra ki yıllarda İslam Dünyasını paramparça etmiş olmasına şaşırmamak gerekir. İslam Dünyasının özellikle son üç yüz yılı yeniden incelenmeli ve bütün olayların geri planı ortaya konulmalıdır.

Kaynak: İngiliz Casusunun İtirafları ve İngilizlerin İslam Düşmanlığı, Tercüme eden M.Sıddîk Gümüş, Hakikat Kitabevi, İst. 2009

27 Mart 2016 Pazar

İngilizlerin sadık dostu Misyoner Mustafa Reşid Paşa

Mustafa Reşit Paşa 13 Mart 1800'de İstanbulda doğdu, babası Mustafa Efendi II.Bayezid Külliyesi vakıfları ruznamçesiydi, 1810'da vefat edince dayısı Seyyid Ali Paşa'nın yanında kaldı ve  öğrenim gördü. 1820'li yıllara doğru dayısı Seyyid Ali Paşa mühürdar oldu, onunla birlikte Mora'ya gitti. Mora'daki isyanın bastırılması sırasında uygulanan olumsuz yöntemleri yakından izledi. Seyyid Paşa görevinden alınınca Mustafa Reşit Bey de İstanbula döndü, 1824'te Sadaret Mektubi Kalemi'ne katip olarak girdi. Sadrazamlıktan saraya yazılan ve çoğu kez doğrudan II.Mahmud tarafından okunan tezkireleri görme imkanı oldu. 1829'da Edirne'de Rus delegeleri ile sürdürülen görüşmelerde Osmanlı kuruluna sekreterlik etti. Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın 1827 Navarin olayından sonra birtakım isteklerde bulunması ve uzlaşmaz tutum takınması üzerine ayaklanmasını önlemek için Mısır'a gönderildi. Mısır'daki uzun görüşmelerde çalışma disiplini ve yeteneğini beğenen Kavalalı onu yanına almak istedi ancak kabul etmedi ve İstanbul'a döndü.Önce vekil, 1832'de de asil olarak Amedi-i Divan-ı Hümayun oldu. Böylece Osmanlı bürokrasisinde ilk önemli göreve ulaştı.
Paris ve Londra Büyükelçilikleri
II. Mahmut, 1834'te Avrupanın büyük devletlerinde sürekli elçilikler gönderilmesi konusunda aldığı karar çerçevesinde, genç ve yetenekli diplomatlara ihtiyaç duydu. İlk akla gelenlerden biri olan Mustafa Reşit Bey "fevkalade orta elçi" sanıyla 1834'te Paris'e gönderildi. Uzun bir zamandan beri Osmanlı Devleti'ne karşı Mehmet Ali Paşa'yı tutan Fransız yöneticilerini ve kamuoyunu Osmanlı lehine çevirmede başarılı oldu. Eylül 1836'da Londra Büyükelçiliğine atandı.
Mustafa Reşit Bey, dünyayı yönlendiren siyasal kararların Londra'da alındığını gözlemledi ve İngiltere'nin Uluslararası ilişkilerdeki ağırlığını gördü.Mısır sorununun ancak İngiltere'nin aracılığı ile çözümlenebileceğine inandı, II. Mahmud'a gönderdiği yazılarda bunu vurguladı. Ayrıca bir layihasında da İngiltere'nin Osmanlı Devleti'nden askeri yeniliklerin yanı sıra, tarım ve ticaret alanlarında da reformlara girişilmesini, vergi yöntemlerinin değiştirilmesini, karantina konmasını, iş alanları ve fabrikaların açılmasını beklediğini açıkladı.
Elçilik görevi sürerken hariciye müsteşarlığına yükseldi daha sonra hariciye nazırı oldu ve bu yeni görevi ile İrlanda'ya ziyarette bulunarak İstanbula geri döndü.16 Ağustos 1838'de İngiltere ile bir ticaret anlaşması imzalanmasını sağladı. Bu anlaşmaya göre tekeller kaldırılıyor İngiltere'ye Osmanlı topraklarında geniş ticaret hakları tanınıyordu.
Ağustos 1838'de Kavalalı'ya karşı İngiltere'nin desteğini sağlaması ve bir anlaşma ortamı sağlaması amacıyla ikinci kez Londra'ya büyükelçi olarak gönderildi. Reşit Paşa, İngiltere'den sözlü olarak Mısır'a karşı Osmanlı Devleti'ne yardım vaadini almayı başardı.
Sultan Abdülmecid dönemi ve Gülhane-i Hattı Hümayunu
Ağustos 1839'da Abdülmecid tahta geçtiğinde protokol gereği kendisine bağlılık bildirmek ve baş sağlığı dilemek üzere İstanbula geldi ve orada kaldı. II. Mahmud'a anlatamadığı veya kabul ettiremediği batıcı yeniliklere Abdülmecid'in ilgi duyduğunu gördü ve ciddi hazırlıklara girişti. Sonuçta Gülhane-i Hattı Hümayunu'nu ya da öteki adı ile Tanzimat Fermanı'nı ortaya çıkardı. 3 Kasım 1839 günü Gülhane Bahçesi'nde padişahın ağzından sivil, asker yetkililerin, yabancı temsilcilerin, dini topluluk önderlerinin  ve kalabalık bir halk kitlesinin önünde okundu. Sonrasında Tanzimatın getirdiği yenilikleri uygulamak için yeni düzenlemelere girişildi.
Mısır'ı verdi karşılığında Tanzimat'ı aldı
Abdurrahman Şeref "Tarih muhasebeleri" adlı kitabında Mustafa Reşid Paşa'ya Tanzimat'ı getirdiği için "devletimizin tarihi Reşid Paşa'ya ilel-ebed minnetdar kalacakdır" diye yazar. Hemen hemen İngiliz ve Fransız gazeteleri de benzer fikirleri paylaşırlar. 26 kasım tarihli L'Univers gazetesi Tanzimatın tatbik edildiğinde imparatorluğun manzarasının değişeceğini medeniyeti yaklama yönünde Müslümanların mesafe kat edeceğini yazarak, Osmanlının yeni bir yola girdiğini ve "hassaten  Tanzimatın Reşid Paşa'nın fikir aydınlığı ve hayırkar tesiri ile" ortaya çıktığını belirtir. Presse gazetesi ise Tanzimat'a iki tam sayfa ayırır, ilanın Fransızca tercümesini verdikten sonra Osmanlı devletinin harabiyetlerini kökünden kazıyacağını yeni bir devlet çıkaracağını öne sürer. Le Siecle gazetesi ise Tanzimat'ın ilan edilmesinin batı medeniyetinin İslam medeniyetinin temsilcisi Osmanlı üzerindeki en büyük zaferi olduğunu ve Barachin, Blaque ve Reşid Paşa'nın özel katibi Core adındaki Fransızların yardımcı olduklarını söylemektedir.
Tanzimat'a en ilginç tepkilerden biri Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte'den gelmiştir. Comte, 1854'de Reşid Paşa'ya gönderdiği mektupta fermanın ilan edilmesinin önemli olduğunu vurgulayarak şark medeniyetlerinin pozitivizmi kabul etmelerinde başlarında bulunan şeflere önemli görevler düştüğünü belirtir.  Türkiye ve Tanzimat'ın ünlü müellifi Engelhardt ise "Sultan murad'ın cesaret edemediği ahkam-ı Kuraniyyeye mugayir kanunun Reşid Paşa'nın gerçekleştirdiğini" iddia eder.
İngiliz büyükelçsi Lord Ponsonby ise Tanzimat'in ilanının İngiltere'nin çıkarlarına uygun olduğunu söyleyerek Mustafa Reşid Paşa'yı bu girişimlerinden dolayı tebrik eder. Aynı elçi bir yıl sonra, Mısır meselesinin İngiltere'nin istekleri doğrultusunda çözülmesinden  dolayı Mustafa Reşid Paşa'ya tekrar teşekkür eder. Tarihçi Lutfi, Mısır meselesini anlattığı tarihinde Reşid Paşa ile İngiliz elçisi arasında bir dostluk olduğunu fakat bu dostluğun Mısır'ın kaybedilmesi ile sonuçlandığını belirtir.

“Başka misyonerlere olduğu gibi İngilizlere olan yakınlığı hasebiyle Mustafa Reşit Paşa misyoner Hayri’ye de iltifat etmiş ve onu 1200 kuruş maaşla Sadaret’in (Başbakanlığın) en kilit noktalarından biri olan tercüme kalemine tayin ettirmiştir. Üç sene sonra maaşı 1700 kuruşa çıkarılmıştır.
Misyoner Hayri Bey bu konuda o kadar mesafe kat eder ki daha sonra el kitabı haline gelecek olan Lugat-ı Osmanî’yi bile kaleme alır, bastırır ve yüz binlerce nüsha satar.
Mustafa Reşit Paşa’nın vefatından sonra İstanbul’da fazla kalamayan Hayri Bey (Lethause) nihayet İngiliz tebaasından olduğunu ilan ederek Londra’ya döner. Ne gariptir ki casus olarak Osmanlı Sadareti’nde çalışmış olan bu İngiliz’e Osmanlı makamlarınca herhangi bir müeyyide uygulanmamıştır. Uygulanamazdı da. Zira onu oraya tayin ettiren devletin başı Sadrazam Mustafa Reşit Paşa idi.
Mustafa Reşit Paşa, “İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya’yı gezmiş modern anlamda Türk diplomasisini kurmuş olan Osmanlı sadrazamıdır. Roma’da Papa ile görüştü ve hakkında ‘Türk Hıristiyan oldu’ dedikoduları yayıldı. Onu destekleyenler ise ‘Papa Türk oldu’ cevabını verdiler.”[1]
Bu hadise, zamanımızda cereyan eden bazı hadiselerle büyük benzerlikler arz etmektedir. Demek ki oyun aynı, senaryo aynı ve fakat zaman, mekan ve rolleri üstlenen kişiler farklıdır.
Zeki, yetenekli, Avrupa hayranı, ıslahatçı ve iyi bir bürokrat olan Mustafa Reşit Paşa’nın aynı zamanda Mason olduğu kayıtlarda geçmektedir.
Hatıralarını aktardığımız Mustafa Bey Misyoner Cemiyetlerinin dünyanın her tarafında birer kütüphane tesis ettiklerini, Mustafa Reşit Paşa’nın sadareti sırasında da 1845-46 yıllarında Tahtakale civarında bir kütüphane kurduklarını, burada pek çok kişiyi Protestanlığa aldıktan sonra buranın kendilerine dar geldiğini, Fincancı yokuşunda daha büyük bir yere geçtiklerini ve derununda bir de kilise kurduklarını ifade ediyor. Burası İstanbul’daki misyoner ve Protestanların toplanma yeriydi. Burada yüzlerce insan Protestanlaştırılmış ve İslam dininden döndürülmüşlerdi.
Protestan yapılmak maksadıyla Londra’ya davet edilen Mustafa Efendi’ye misyoner Nebit şunları söylemektedir:
“... Mustafa Efendi şöyle beyan ederim ki yarın sabah yani Pazar günü bizim yılbaşıdır. Bu senenin birinci günü Pazara tesadüf eylediğinden bayramımızda bu günü pek mukaddes ittihaz eyledik. Onun için Türklerin İngilizler hakkında göstermekte oldukları muhabbet ve İngilizlerin İslamlardan görmekte oldukları hürmet ve riayete mukabil, bütün İngiliz kavmi, büyük bir ittihat ve kemal-i hulûs ile bu sabah bütün dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa cümlesi de Türklerin hidayet-i ilahi için ve kutsiyet-i Hz. Mesih’e nailiyetle Protestan olmaları için büyük bir dua etmekliğimizi dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa cümlesine iki ay evvel umumiyetle birer emirname gönderildi”.
Osmanlı subayı Mustafa Efendi’nin Sergüzeşt adlı eserinde ifade ettiğine göre misyonerlerin bir kısmı Mason idiler. Misyoner teşkilâtının Farmason şubesi bile mevcuttu. Mason ve misyoner olarak İstanbul’a gönderilen Mr. Wayt Mustafa Efendi’ye Oxford Üniversitesi’nden seçilen 13 talebeden birisi olarak misyoner dairesine geldiğini, bir sene burada Türkçe ve Arapça öğrendiğini daha sonra 5 talebenin başlarındaki bir profesör ile birlikte İskenderiye’ye, 8 talebenin de başka bir profesör ile İstanbul’a geldiğini anlatıyor. İstanbul’a gelen grubun içinde olan Wayt, İngiliz sefirinin kendilerine Türk çocukları gibi elbise giydirdiğini, Türkçe’yi mükemmel öğrenebilmeleri için Türk katipleri ve kavvaslarla beraber olduklarını, Fatih, Ayasofya, Süleymaniye ve Beyazıd camilerinde okunan derslere devam edip, abdest alıp, cemaatle namaz kıldıklarını, kendisinin Kur’an’ı belki yirmi kere hatmettiğini ifade ediyor. Ve ekliyor: “Hele abdest ve namaz şartlarını o kadar güzel öğrendik ki görüştüğümüz ufak tefek mollaları mat ederdik.” Bu zât daha önce de ifade ettiğimiz gibi Bektaşiliğe girmiş bir kimsedir.
Mustafa Efendi Londra’da bulunan Protestan Misyoner Cemiyeti’ne de sirayet etmiş ve başkan Potinkers’le görüşmüştür.
“... Elhasıl dünyanın her tarafına dağılmış olan misyonerler üç ayda bir kere Misyoner Cemiyeti’ne bir rapor gönderirler. Bu raporlar münasebeti olan dairelere havale olunur. Orada incelenir. Sonra rapor sahiplerine talimatı hâvi cevaplar yazılır. Fakat bu raporlarla inceleme neticeleri Protestanlık dairesine arz olunur ve orada nasıl hareket edileceği tayin kılınır. Protestan dairesi reisi, Misyoner Cemiyeti’nin reisidir. Katoliklik ve Ortodoksluk, Hıristiyan dinine mensup iseler de İngilizler Hıristiyanlığı Protestanlık ile temsil etmek istiyorlar. Halbuki Protestanlığın da bir çok mezhepleri vardır.”
Ölümü
28 Eylül 1846'da  Mustafa Reşit Paşa sadrazam oldu. Bab-ı Ali'de  bürokratik düzenlemelere gidildi. Hazine-i Evrak Dairesi ile ilk defa devlet arşivi kurulması gündeme alındı. Mustafa Reşit Paşa'nın yedi ay süren ilk sadrazamlığı cumhuriyet ilanına hazırlandığı yolundaki iddialar yüzünden 27 Mayıs 1848'de sona erdi. Daha sonra iki defa daha sadrazam olan Mustafa Reşit Paşa yakalandığı hastalık sebebiyle Ocak 1858'de öldü.
Mustafa Reşit Paşa, İngiliz yanlısı olmakla dikkat çekmiş ve daha çok bu yönü ile eleştirilmiştir. Ona göre Osmanlı Devleti'nin yaşaması, İngiltere ile sürdürülebilecek dostluğa bağlıydı. Bunu açıkça ortaya koyması Fransa'nın Osmanlı aleyhine bir tavır takınmasına neden olmuştu. Öte yandan İngiltere'nin dostluğu da sürekli ve güvenilir bir biçimde sağlanamamıştır. Fakat ilan ettirdiği Tanzimat Fransız gazetesinin iddia ettiği gibi bir dönemi sona erdirirken Cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlana yeni bir dönemi başlatmıştır.

Auguste Comte’un Mustafa Reşit Paşa’ya Mektubu Tıklayınız.

Akrabalik zincirleri

Naili Moran - Mustafa Reşit Paşa - Fahri Korutürk - Mehmet Eymür - Engin Cezzar - Atilla Dorsay



Naili Moran'ın abisi:
                         



Memduh Moran'ın ilk eşi  ve oğlu  ünlü reklamcı  Erol Moran'ın annesi Cenan Kocareşid'in babası :

Cumhuriyet, 09 Mayıs 1961, Sayfa 2




Cenan Kocareşid'in yengesi:

VEFAT Bosna Hersek Umumi Valisi Yenişehirli Vezir İbrahim Paşa ile Bahriye Nazın Moralı îbrahim Paşa'nın torunlan, îstanbul Mebusu merhum Salah Cimcoz ile merhume Hasene Cimcoz'un kızlan, merhum îbrahim Cimcoz, merhum Bülent Cimcoz, Emel Korutürk ve Saynur Aral'ın ablaları, 6. Cumhurbaşkanı merhum Fahri Korutürk ve merhum Sadi Aral'ın baldızlan, Jale Cimcoz ve Nermin Cimcoz'un görümceleri, Osman Korutürk, Agah Aral, Şen Keçeci, Selah Korutürk, Omer Aral ve Ayşe Arzık'ın teyzeleri, Hüseyin Cimcoz'un halası, merhum Nusret Uzgören, merhum Vedid Uzgören, merhum Şerif Cimcoz, merhum Mehmet Ali Cimcoz, Sevim Kayan, merhume Nilüfer Osmanoğlu, merhum Ali Keçeci, Abbase Moralı ve Selahattin Moralı'nın kardeş çocuklan, Cenan Kocareşit'in yengesi, Nilüfer Akaün, Ayşegül Şora, merhum Ali Şora, Asım Gürel, Yusuf Gürel ve Faik Tekeli'nin anneanneleri, Lale Alatlı, Nazh Alatlı, Banş Akalın, Ali Gürel, Kerem Gürel, Ömer Gürel ve Nilüfer Gürel'in büyükanneanneleri, Füsun Barşal, Sina Gürel, Zeynep Tekeli'nin anneleri, Galatasaray Kulübü eski başkanlanndan merhum Ali Haydar Barşal ın eşi FATMA BARŞAL 03 Ocak 2001 tarihinde vefat etmiştir. Cenazesi, 05 Ocak 2001 Cuma günü, Moda Camii'nde kılınacak öğle namazını müteakip Sahrayı Cedit ; Kabristanında toprağa verilecektir. Ailesi



Fatma Barşal'ın kızı Sina Gürel'in kayınvalidesi:



Memduh Moran'ın son eşi:




Leyla Gencer'in kayınvalidesi'nin annesi olan Süreyya İpekçi eşinden ayrılıp Mehmet Şamlı ile evlenmiş.Bu evlilikten dünyaya gelen üç kızkardeşten  biri yukarıda ölüm ilanı bulunan  Sevim Moran.Diğer kızkardeşler Ayşe  Kapancı  ve Engin Cezzar'ın annesi Fatma Cezzar.


Sevim Moran'ın eniştesi:






Not: Ahmed Kapancı'nın dünürleri Rahime-Avni Dorsay  çifti Atilla Dorsay'ın anne ve babasıdır

Fahri Korutürk'ün oğlu Osman Korutürk , Münci Kapani'nin kızıyla evlenmiş.

Fatma Barşal'ın dayısının kızı Sina Abbase Kavur ünlü yönetmen Ömer Kavur'un annesiydi.Ömer Kavur'un anneannesi Vicdan Moralı'nın babası Abbas Halim Paşa , Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın torunuydu.

Erol Moran'ın annesi Cenan Kocareşid'in babası  Salih KocareşidMustafa Reşit Paşa'nın torunuydu.Mustaf Reşit Paşa'nın oğlu Ali Galip Paşa  Sultan Abdülmecid'in kızı Fatma Sultan ile evlenmiş