itiraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
itiraf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2017 Salı

Tito hayatı ve ölürken yaptığı itirafı

F

Josip Broz Tito (7 mayıs 1892 kumrovec hırvatistan) fakir bir köyde ailenin yedinci çocuğudur.Babası Hırvat annesi Slovendir.
Çocuklu fakirlik içinde geçen Tito, gençlik yıllarında Avusturya, Bohemya ve çeşitli işlerde 
çalışmış, çalıştığı yerlerde sendika faaliyetlerine katılarak Hırvatistan sosyal demokrat parti'de girmiştir.Zagrep'te 25 inci alay da askerlik hizmeti için silah altına alındı.Birinci dünya savaşı başladığında Sırbistan'a gönderildi.Bu savaşa karşı olduğunu söyleyerek propaganda faaliyetleri yaptığı için tutuklandı, hapse atıldı.1915 te serbest kalınca Karpat cephesinde tekrar savaşa katıldı.Burada gösterdiği cesaret sayesinde cesaret madalyası verildi.Rus ordusuna esir düşen Tito esir kampında Türklerle tanışmış ve Türkleri çok sevdiğini belirtmiştir.Rusya'da bolşeviklerin safında 1917 1920 devrime ait savaşlara katıldı. 1920 de Yugoslavya'ya geri döndü ve Yugoslavya komünist partisinin kurucuları arasında yer aldı.
Komünist partisi'ne bağlı yürüttüğü siyasi faaliyetlerden dolayı birçok kez tutuklandı.1937 ülkeden çıktı ve Avrupa'nın çeşitli yerlerine görevli olarak gitti.1936 da Paris enternasyonel tugayları'nın İspanya'ya geçişi organize etti.Bu çalışmalardan dolayı Yugoslavya komünist partisi genel sekreterliğinene getirildi.İkinci dünya savaşı çıkınca kurtuluş kongresi komitesi kurdu.İşgal kuvvetlerine ve onlarla işbirliği yapan çetelere karşı gerilla savaşı başlattı.Çevresindeki kişilere göre verirken ve iş yaparken sık sık tito sen bunu sen bunu yap dediği için arkadaşları kendisine esas ismi olan Josip Broz yanına Tito eklenererek bu lakabıyla meşhur oldu.
Alman Nazi birliklerinin Yugoslavya'ya saldırmaları üzerine ülkesindeki komünist cepheyle birlikte direniş hareketini başlatan  olan Tito, farklı etnik ve dinsel gruplardan oluşan halkın birlik ve dayanışma duygularını hitab ederek örgütledi ve Alman güçlere karşı koyacak Partizan direniş grubu oluşturdu.Almanlara karşı başarıyla direnen Partizanlar, 1943 te Almanları geri püskürtmeyi başardı ve kurulan geçici hükümeti de aynı yıl Yugoslavya'nın  yapısını belirlemiş oldu.Tito 1945 yılında ülkenin yönetim şekline resmi olarak monarşiden federal cumhuriyeti çevirmeyi başarmıştır.
Mareşal Tito sosyalist olmasına rağmen başa gelmiş ve Rusya'nın politikalarını uygulamaya ve Yugoslavya'yı herhangi bir dış gücün bağımlılığından uzak tutmayı başarmış ve bu yani ile batılı devletler ve ABD ile sıcak ilişkiler kurabilen ilk sosyalist lider olmuştur. 13 ocak 1953 tarihinde Yugoslavya devlet başkanı seçilen Tito 16 mayıs 1974 yılında yaşam boyu devlet başkanı ünvanı aldı.1980 yılında ölümüne kadar bu görevi sürdürdü.
Jofes Broz Tito Yugoslavya'da Mayıs 1980 de hayata gözlerini yumdu.Tito karizmatik duruşu ile Yugoslavya'nın farklı etnik topluluklardan oluşan kompleks yapısı bir arada tutmayı başarmıştır.Onun ölümünden sonra Yugoslavya çözünme başlamış, 1992 yılında Yugoslavya sosyalist federal cumhuriyeti daha dağılmıştır.
Tito Varşova paktının 1968 de Çekoslovakya işgali kınamış sık sık asya Afrika ve Latin Amerika'ya geziler yaparak bağlantısızlar hareketinin güçlendirmiştir.
Yunanistan'daki komünist hareketlere sürekli destek vermesi nedeniyle batı desteğini çekmiş, Yugoslavya'yı kendi yönetim ve denetimi altına almak isteyen Stalin'in Tito'yla arası daima açık olmuştur.
Tito Yugoslavya'nın eşit halkardan meydana gelen federal bir toplum olduğunu ilan etmiş, Almanlara karşı verdiği mücadele ve ülkeyi kurmasındaki çalışmalarından dolayı Tito'ya 1943 te Yugoslavya mareşalliğe daha sonra hükümet başkanlığı ve başkomutanlık verilmiştir.7 mart 1945
Tito Yugoslavya halkarını pek çok etnik ve dinsel yapı içermektedir.Herkese değer vererek karizmatik duruşuyla bir arada tutmayı başarmış, saldırgan olmayan tutumu nedeniyle Sırp milliyetçileri ve Çetnikler hala kendisinden nefret etmektedir.Onun ölümüyle ülkede artan şiddet olayları ve hoşgörüsüzlük yugoslavya'nın dağılması ile sonuçlanmıştır.Kosova soykırımı da dahil.

Tito hayatını komünizm ve sosyalizm ölçülerine yaşamış ve onun ölürken yaptığı itirafı gerçekten çok çarpıcıdır.

Ömrünü komünist ideoloji yolunda harcayan Salih Gökkaya daha sonradan müslüman olmuş ve bu yolu bırakmıştır.Aşağıdakiler onun anlatımıdır. Türkiye komünist talebe teşkilatı başkanı sıfatıyla Mareşal Titonun şeref misafiri olarak Belgrat'ta gitmiş, ömrümün son günlerni geçirmekte olan yaşlı hareketler eden Tito artık ölüm döşeğindedir ve eski şaşalı günlerinden eser kalmamıştır.Onun gözleri yaşlı titrer vaziyetteki halini görünce Salih teselli vermek için demiş ki 
-"efendim ölüm sizi korkutmasın belki maddi olarak aramızdan ayrılacaksınız ama yaptığınız inanılmaz hizmetlerle kalplerde edebi yaşayacaksınız"
Bunun üzerine Tito büyük pişmanlık içerisinde şu müthiş itirafta bulunmuştur.
-"Yoldaş ben ölüyorum artık ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam anlatsam bile siz gençler bunu anlayamazsınız.Düşünen ölmek yok olmak, toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş.... işte bu çıldırtıyor beni dostlarımızdan sevdiklerimizden ünvanımızdan, makamlarımız dan ayrılmak,dünya güzellikleri bir arada görememek ne korkunç şey anlamıyor musunuz?"demiş.
Ardından 
-"Size açık kalpli bir itirafta bulunmak istiyorum ben öldükten sonra toprak olacaksam benim yaptığım mücadele nin değeri nedir söyleyin bana.Yoldaşlarımın kalbine gömülecek mişim, unutulmayacak mışım ve alkışlanacakmışım neye yarar! ben öldükten sonra beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi söyleyin ! bu gidiş nereye bunun izahını yani ölümün ve sonrasının izahını Marx, Engels, Lenin yapamıyor.
Ben bunu itiraf etmek zorundayım ben Allah'a Peygambere ve ahirete inanıyorum artık.Dinsizlik çare değil.Düşünün, şu kâinatın bir yaratıcısı şu muhteşem sistemin bir kanun koyucu olmalıdır bence.Ölümden sonra mazlum gidenlere zalimlik edenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır.Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar.Böyle keşmekeş olmaz ben bunu vicdanen hissediyorum onların ahlarına kulak verecek bir merci, onların ilahlarına kulak verecek bir merci olmalı.Yoksa insan teselli nerden bulacak bunun bir açıklaması olmalı.

Son olarak aynen bunu demiştir nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz.Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor ben bu görüşteyim yoldaşlarım siz ne derseniz deyin."Mareşal Tito 4 mayıs 1980 Ljubljana Slovenya

23 Haziran 2017 Cuma

itiraf ama Diana`yi öldür emrini veren???

1 Temmuz 1961'de dünyaya geldi. Adı Diana Spencer'di. 1981'de yaptığı evlilikle Kraliyet Ailesi'ne girdi. Çünkü o artık Prens Charles ile evliydi. Bu evlilikten Prens William ve Prens Harry dünyaya geldi. Ancak peri masalı gibi başlayan bu hayat, 1996 yılında sona erdi. Prenses Diana, Charles'ten boşanmaya karar verdi. Gerekçe Charles'in ihanetiydi. Diana, Kraliyet Ailesi'nden ayrılsa da hayatı ile gündemden hiç düşmedi. Mısırlı iş adamı Dodi El Fayed ile yaşadığı aşk ise bu gündemin ilk maddesiydi. Ancak Diana ile El Fayed'in aşkı, bir kazayla sona erdi. Diana ile sevgilisi, 31 Ağustos 1997'de Fransa'nın başkenti Paris'te geçirdikleri trafik kazasında yaşamını yitirdi. Olay kaza gibi görünse de tartışması ve suikast iddiaları hiç bitmedi. Ve bu iddialara bir itiraf eklendi. Ölüm döşeğinde İngiliz ajan Diana'yı öldürdüğünü itiraf etti. 80 yaşındaki emekli MI5 ajanı John Hopkins, bir itirafta bulunarak gündemi değiştirdi. Doktorların birkaç hafta ömrü kaldığını belirttiği Hopkins, şunları söyledi:


MI5 ajanı, Diana'yı öldürdüğü için çok üzgün olduğunu söyledi.

TEK KADIN KURBANIMDI 
"38 yıl M15 için çalıştım. Hem makine mühendisi hem de mühimmat uzmanı olarak eğitildim. 1973-1999 yılları arasında İngiliz istihbarat servisi için Prenses Diana dahil olmak üzere 23 suikast girişiminde bulundum. Zehirleme de dahil olmak üzere suikast yapmak için konvansiyonel yöntemler konusunda kapsamlı deneyime sahiptim. Diana tek kadın kurbanımdı. Ayrıca o Kraliyet Ailesi'nde öldürdüğüm tek kişiydi. Prenses Diana'ya suikast için çok kararsız kaldım. Diana hayatının baharında ölmeyi hak etmeyen güzel, kibar bir kadındı..."



Prenses Diana, 1985 yılında Buckingham Sarayı'nda Kraliyet Ailesi ile halkı selamlamıştı. Eşi Charles'ın kucağında henüz 1 yaşında olan oğlu Harry, onun yanında ise 3 yaşındaki oğlu William vardı.



TAHTSIZ GÖNÜL
, 29 Temmuz 1981 yılında Prens Charles ile evlenerek Kraliyet Ailesi'ne girdi. Ancak bu onun için mutluluğun değil ölümün işaretiydi. Diana ile evli olması Prens Charles için yok hükmündeydi. Prens Charles, evli bir kadın olan Camilla Parker Bowles ile olan ilişkisine devam etti. Bunu öğrenen Diana BBC kanalına röportaj verdi. "Bu evlilikte biz üç kişiydik. Yani biraz kalabalıktı!" dedi. Bu röportaj boşanmayı da beraberinde getirdi. Özgürlüğüne kavuşan Diana, Pakistanlı kalp cerrahı Hasnat Khan'la aşk yaşayıp tüm dikkatleri üzerine çekti. Ancak aradaki kültür farkı Khan'ın ailesinin tepkisini çekti. İkili ayrılmaya karar verdi. Diana daha sonra Mısırlı İşadamı Dodi El Fayed ile büyük bir aşka yelken açtı. Ancak bu aşk, soru işaretleri ile dolu olan bir kazayla sonlandı
.

12 Ocak 2017 Perşembe

FETÖ davası ifsaalar,itiraflar,hikayeler

Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) çatı davasında, tanıklığına başvurulan eski örgüt mensubu Hayati Küçük, kendisinin de görev yaptığı Gürcistan'da örgüt faaliyetleriyle ilgili her ay ABD, İngiltere, İsrail Büyükelçiliğine rapor verildiğini söyleyerek, "Neden buralara rapor veriyoruz?' dedik, ciddi kavgamız oldu. Bize öğretmen olarak gelen Amerikan vatandaşları vardı. Daha sonra bunların CIA, FBI ile bağlantılı olduklarını fark ettik. Okullar ABD'den gelen heyetçe teftiş ediliyordu. Bu milletin parasıyla yapılan kurumların raporlarının neden buraya verildiğini düşündüm. Bu, her ülkede yapılıyormuş." dedi. Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmada hazır bulunanların tutanağa geçirilmesinin ardından "Balyoz davası" sanığı emekli asker Hasan Fehmi Canan söz aldı ve davaya müdahillik talebinde bulundu.

Canan, sanıklardan şikayetçi olduğunu belirterek, "Bu örgütün düzenlediği sahte belgelerle yargılandım, 18 yıla mahkum oldum, beraat ettim. Yaşamımdan 3 buçuk yıl çalındı." dedi.

Ardından geçmişte örgütte yer alan Hayati Küçük'ün tanık olarak ifadesi alındı. KabataşErkek Lisesinde yatılı okurken "abiler" tarafından hafta sonları "Işıkevleri"ne götürülmeye başlandığını, cemaatle bu şekilde tanıştığını anlatan Küçük, liseden sonra tıp eğitimi için Gürcistan'ın başkenti Tiflis'e gittiğini, o sırada Gürcistan imamı olan, hayatta bulunmayan Mesut Bozkır'ın "Hoca'nın selamını getirdim. Burada Bediüzzaman'ın medresesini açacağız." dediğini söyledi. Küçük, Gürcistan'da örgüte ait Süleyman Demirel Koleji ile Uluslararası Karadeniz Üniversitesini kurduklarını kaydetti.

Küçük, aynı dönemde örgüt yöneticilerinin talebiyle tıp fakültesini bırakarak, uluslararası ilişkiler eğitimi almaya başladığını, yine Fetullah Gülen'in talimatıyla evlendiğini, ancak eşini örgütün değil, kendisinin seçtiğini ve Gürcistan'daki okulları Gürcü eşi üzerine açtıklarını bildirdi.

Süleyman Demirel Kolejinin cemaat içindeki isminin Saidi Nursi'nin yaklaşımı dolayısıyla "Tiflis Bitlis Koleji" olduğunu belirten Küçük, 2005'te örgütten ayrılışına ilişkin, şunları söyledi:
"Her ay ABD, İngiltere, İsrail Büyükelçiliğine faaliyet raporları veriliyordu. 'Neden buralara rapor veriyoruz?' dedik, ciddi kavgamız oldu. Bize öğretmen olarak gelen Amerikan vatandaşları vardı. Daha sonra bunların CIA, FBI ile bağlantılı olduklarını fark ettik. Okullar ABD'den gelen heyetçe teftiş ediliyordu. Bunları gördük, yaşadık. Para bizim, emek bizim, ama biz bu ülkelere rapor veriyorduk. Bu milletin parasıyla yapılan kurumların neden buraya rapor verdiğini düşündüm. Bu, her ülkede yapılıyormuş. Hoca'nın orada, Pensilvanya'da olması, yaşanan olaylara baktığımız zaman bu büyük ahtapotun başı bu ülkeler ki, o ülkelere ne yaptığımızı rapor veriyoruz."
Küçük, bu konuda kendisine gösterilen gerekçelerden ikna olmadığını dile getirdi.

Gürcistan'da devlet kademesinde yakın ilişkileri olduğunu anlatan Küçük, Gürcistan Meclis Başkanına "F. Gülen" imzasıyla Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'ndan gelen faksta, "Sayın Başkan, bundan sonra diyaloglarımızla Hayati Bey değil, Mesut Bozkır ilgilensin." yazdığını gördüğünü belirtti.

Küçük, "Gülen, 'İmza benim değil, sahte.' dedi. Yanına gittiğimde yazıdan, imzadan haberinin olmadığını söyledi. Ama ben noktayı koydum. Bizim gibi daha rahat düşünen insanları o yapıda tutmazlar. Ama hiçbir zaman 'Artık burada değilsin.' diye tebliğde de bulunulmadı." dedi.

Uluslararası Karadeniz Üniversitesinin "proje, bilimsel araştırmalara destek" adı altında ABD Büyükelçiliğinden fon aldığını kaydeden Küçük, örgütün eski "emniyet imamı" olarak bilinen Kemalettin Özdemir'in de Gürcistan'a bir ara teftişe geldiğini bildirdi.

"Kırgız Cumhurbaşkanının bile yapıdan para aldığını düşünüyorum"
Örgütün, mali olarak her ülkedeki yapılanmanın kendisine yetmesi yönünde talimatı bulunduğunu, ancak Gürcistan'da iş dünyası zayıf olduğundan dışarıdan destek aldıklarını ifade eden Küçük, Gürcistan'a yıllarca Denizli'den destek geldiğini, Uluslararası Karadeniz Üniversitesinin de İzmir'den mali destek aldığını anlattı.

Süreç içinde örgütün etkin olduğu bazı ülkelerin ise kendi illerine para göndermeye başladığını dile getiren Küçük, örgütün, faaliyet gösterdiği ülkelerdeki bürokrat, yargı mensubu, siyasetçi kişilere de para dağıttığını ifade etti.

"Anayasa mahkemesi başkanından başlar, milli eğitim bakanına kadar gider.Kırgızistan'da, cumhurbaşkanının bile bu yapıdan para aldığını düşünüyorum." diyen Küçük, örgütün, ABD'de de Hillary Clinton'a destek verdiğini savundu.

Karadenizli, sosyal demokrat bir aileden geldiğini, namazı, abdesti çocuk yaşta girdiği örgüt içinde öğrendiğini söyleyen Küçük, şöyle devam etti:
"Benim okulumda, Kabataş'ta namaz kılmak yasaktı. O günkü konjonktüre de bakmak gerekir. O günlerde örgüt diye PKK'yı bilirdik. Bize hep 'Türkiye'de masonlar, masonik yapı, yabancılar Türkiye'yi işgal etmiş. Birgün de biz idare edeceğiz.' denirdi. Mesela 2000'li yıllarda 600'e yakın kaymakamımız olduğu söylenirdi. Polisi söylemiyorum. O dönemde devletin hepsinin bizi alkışladığını görüyordum. Biz o dönem bunları görünce, yaptığımız işin önemli olduğunu düşünüyorduk. Mesela, 1997'de eşim ve çocuklarımla KGB tarafından Gürcistan'dan sınır dışı edildik. Hoca, 'Rize'den ev tut, Gürcistan'ı oradan idare et.' dedi. Rize'de ev tuttuk. Nota yazıldı, çalışmalar yapıldı, rahmetli İsmail Cem, benim geri dönüşümü sağladı."
Küçük, Türkiye'nin eski Tiflis Büyükelçileri Fatma Dicle Topuz ve Ufuk Tevfik Okyayuz'un örgüte çok karşı kişiler olduğunu anlatarak, "Ülke imamı, Tevfik Bey için, 'Bu çok hainlik yapıyor, işini buradan bitirelim.' dediler. Kopuz'u da görev süresi bitmeden, cemaat okullarının olmadığı yere gönderdiler. Böyle bir yapı bulamazsınız. Kendi kardeşini bile yeri geldiğinde limon gibi sıkar atar." diye konuştu.

Örgütün yurt dışında da "himmet" topladığını söyleyen Küçük, "Yabancı ülkelerde himmet daha kolay toplanıyordu. İş adamları cemaate mahkumdu. Yoksa canına okurlardı. Hayati tehlikesi de olabilir, dükkanı, fabrikası da kapatılabilirdi." ifadelerini kullandı.

PAPA İLE GÖRÜŞMESİ
Küçük, o dönemde, Gülen'in Papa ile görüşmesinin örgüt için dünyada güzel şeyler doğuracağının söylendiğini, hatta görüşmenin fotoğraflarını ve görüntülerini bunun için kullandıklarını bildirdi. .

Gürcistan'da örgüte ait bir kurum için tahsis edilen arazinin görüntülerini gösterdiği Fetullah Gülen'in, "Hayati Bey, bu yerin durumunu kilise biliyor mu?" diye sorduğunu kaydeden Küçük, örgütün, zaman zaman kiliselere de el altından yardımda bulunduğunu anlattı.

Küçük, Fetullah Gülen'e, "Vali, 'Burada tarihi kilisemiz var, bunu restore etmek lazım.' dedi. "Valinin böyle bir şartı var" dediğini ifade ederek, restorasyonun maliyetinin 10-15 milyondolar gibi bir rakam tuttuğunu, görüşmeler sonucunda "Bütünüyle yapmayalım, yardımda bulunalım." denilerek, 300 bin dolar restorasyon için verildiğini kaydetti.
Bir soru üzerine, örgütün, yurt dışındaki fakir çocuklara ücretsiz eğitim verdiğini, o çocukları yetiştirdiğini, o ülkelerde de örgüt mensuplarının çeşitli kademelere geldiğini kaydeden Küçük, şunları söyledi:
"Mesela, o ülkelerin Türkiye masalarındaki kişiler de cemaattendir. Cemaat dünyadaki düzenin parçası olunca, üst akıl, cemaatin üyesinin oraya getirilmesini istiyor. Gürcistan okulları niye hemen kapatamıyor? Ortodoks bir ülkenin acilen kapatması gerekir. İngiltere'de Lordlar Kamarasında bir Müslüman vardı. O, Şerif Ali Tekalan aracılığıyla, zaman zaman 'Tüm ülkelerden en başarılı birkaç öğrencinizi gönderin' diyordu. Sonra baktık ki biz sürekli Lordlar Kamarasına öğrenci gönderiyoruz. Kamuoyuna, 'Bu okulların ABD, İsrail ve İngiltere'ye kotaları var.' dedik. Ben bütün terör faaliyetlerinde FETÖ parmağı arıyorum. Zekeriya Öz'ün, diğer polis müdürlerinin Batum yoluyla, elini kolunu sallayarak geçişi tesadüf değil. Aynı şekilde yurt dışında yetişmiş polisler var. Türkiye içindeki temizlik yetmez. Bunların Türkiye'deki bütün sularını kurutun, dünyadaki musluklarını kapatmadan bunlardan kurtulmamız mümkün değil. Yurt dışındaki nüfusa dikkat etmek gerekiyor. Mesela Kırgızistan 25. mezunlarını veriyor. Afrika'nın birçok yerinde FETÖ dışında insan tanımıyorlar. Kuzey Irak'ta FETÖ'nün referansı kabul ediliyor. FETÖ'deki Kürtler, 2005'te bir anda yurt dışından Türkiye'ye çekildi. Mesela bizim bildiğimiz bir kardeşimizin özbeöz kardeşi dağdaymış. Adam oraya da el atmış. FETÖ'nün PKK ile diyaloğunu gösteren delilleri de sunduk. 'Üst akıl' boşa söylenen bir söz değil. PKK, DHKP/C gibi örgütlerin bünyesinde de bunlar var. Biz dünyanın hiçbir yerinde mafya örgütlerince incitilmemişizdir. Böyle bir yapıya artık dini cemaat diyemeyiz." Küçük, "Reina'daki terör saldırısının başını da sonunu da bu adam yapmıştır" düşüncesinde olduğunu bildirdi.

"Diplomalar incelense..."
Küçük, örgütün 2005'te bir anda yurt dışındaki örgüt mensuplarından isimleri istediğini, bu kişilerin Türkiye'de devlet kademelerine girdiğini, bunlar arasında örgüte ait üniversitelerden alınan sahte diploma sahiplerinin de bulunduğunu anlatarak, "Hiç oralara gelmemiş, gitmemiş. Üniversite ise size ait. Türkiye'deki kadroları yükselteceksiniz. Zaten YÖK ele geçince, yok oldu. O yurt dışındaki diplomaların, yabancı dil ile ilgili belgelerin nasıl alındığı incelense... Tiflis'teki Uluslararası Karadeniz Üniversitesinden mezun olanların listesini alın. Bir de askerlik tecilleri var. Bunların da çoğu sahtedir." diye konuştu.

Örgütün, faaliyette bulunduğu ülkelerde sivil toplum kuruluşları kurduğunu ve buralara bütçe aktardığını kaydeden Küçük, "İpleri FETÖ'nün elindeydi. O ülkede ayaklanma mı olacak, bu STK'ları kullanıyorsunuz." ifadesini kullandı. Mahkeme Başkanı Giray'ın, "Gülen'in örgüt içinde mehdi, Mesih olarak görülmesi var mı? Bu size anlatıldı mı?" sorusunu Küçük, "Ben o insan için mehdiliğin de az olduğunu düşünüyorum. Bu insan bizim dünyadaki hayatımızı çalsa, ben buna el kaldırırsam, 'Abi, ahiretimi yakıyorsun.' diyenler var. Örgütten ayrılamayanlar, 'Ahiretim yanar.' diyor" sözleriyle yanıtladı.

Giray'ın sanıklara ilişkin sorularını da yanıtlayan Acar, sanıklardan Alaaddin Kaya'yı tanıdığını, cemaatin önde gelenlerinden olduğunu, yönetici konumunda bulunduğunu söyledi. Tanık Küçük, sanıklardan İrfan Yılmaz, Necdet Başaran'ın örgütte üst düzey görev yaptıklarını, Sait Aksoy'un eğitim bölümlerinden sorumlu olduğunu, en son ABD'de imamlık yaptığını, Mustafa Özcan'ın ise Gülen'in mali kasası olduğunu belirtti. Bu isimleri "hocanın gölgeleri" olarak tanımlayan Küçük, firari sanıklardan Şerif Ali Tekalan'ın, "Örgüt içindeki Türkiye'nin başbakanı" olduğunu ifade etti.

Bir soru üzerine, cemaat tarafından organize edilen Abant toplantılarında, terör örgütü elebaşı Gülen'in Türkiye'nin iç politikasının yanı sıra dış politikasıyla ilgili isteklerinin hükümete iletildiğini savunan Küçük, bu toplantılarda alınan kararlarla, ülke gündemine etki etmenin planlarının yapıldığını söyledi.

 "Obama'nın Kenya'daki sülalesini ele geçirdi"
Firari sanıklardan Ahmet Kara'nın, "İstanbul imamı" iken Barack Obama'nın ABD Başkanı seçilmesinin ardından Kenya'da görevlendirildiğini anlatan Küçük, "Ahmet Kara, Kenya'da Obama'nın sülalesini ele geçirdi, oradan yola çıkarak, Beyaz Saray'daki o malum fotolar çekilebildi." diye konuştu.

Hayati Küçük, bir başka soru üzerine, casusluk ve usulsüz dinlemelerin örgüt üyelerinin mesleği haline geldiğini, herkesin dinlendiğini, herkesle ilgili casusluk faaliyetleri yürütüldüğünü belirtti.

Bir başka soruya karşılık Küçük, cemaatin usulsüz topladığı paraların, dünyanın pek çok yerindeki, özellikle Avrupa'daki bankalara yatırıldığını, bu bankalarda ortaklık payı bile bulunduğunu söyledi. Örgüt elebaşı Gülen'in parayı çok sevdiğini ifade eden Küçük, "Mesela, Akın İpek'e 'cennet gözlüm' diyor, o kadar aşıklar birbirlerine. 'Melek oğlu melek' diyor. Tamamen paraya tapan biri." dedi.

Örgütün her işi bir disiplin ve istişare içinde yaptığını, bu nedenle darbenin ardından kimlerin Türkiye'de kalacağı, kimlerin kaçırılacağının istişaresinin de yapılmış olduğunu düşündüğünü dile getiren Küçük, Alaaddin Kaya'nın burada tutuklu olmasına şaşırdığını söyledi. Küçük, Kaya'nın, Tansu Çiller'in Başbakanlığı döneminde 1995'te Gürcistan'a yapılan resmi ziyarette heyette Nurettin Veren ile yer aldığını, bu temaslara ilişkin fotoğrafları terörle mücadele ekiplerine verdiğini belirtti.

Hayati Küçük'ün bu sözlerine itiraz eden sanık Kaya, Tansu Çiller ile bir kez yemekte bir araya geldiğini, bunun dışında buluşmadığını savundu. Kaya, Küçük'e, "Bir istişare varsa ben neden kaldım, aptallığımdan mı?" diye sordu.

Kaya'nın itirazlarını sürdürmesi üzerine, Mahkeme Başkanı Selfet Giray, tanık Küçük'e, Kaya'nın cemaatle ilgisi olmadığını söylediğini aktardı.

Küçük'ün, "Siz örgütün üst düzey yöneticisisiniz, Gülen'in yanına randevu almadan giren şahıslardansınız, özel odasına kadar girecek kadar güçlüsünüz." sözlerine karşılık Kaya, "Bunlar efsane." dedi. Alaaddin Kaya, Gürcistan'da Tansu Çiller ile çekilen fotoğrafı görmek istediğini, fotoğrafın ortaya çıkması halinde susma hakkını kullanacağını belirtti, Küçük de fotoğrafı mahkeme heyetine sunacağını söyledi.

Bazı sanıklar ve sanık avukatları da Küçük'e, tutuklu örgüt elemanlarının bir istişare sonucu Türkiye'de kalıp kalmadıkları konusunda somut veri bulunup bulunmadığını sordu. Tanık Küçük, bu konuda somut bir belge bulunmadığını, bunun tamamen kendi düşüncesi olduğunu belirtti.

Tanık Hayati Küçük, müştekilerin ve avukatlarının da sorularını yanıtladı. Bir soru üzerine, suikast sonucu öldürülen Prof. Dr. Necip Hablemitoğlu'nun, örgüte ilişkin kitabının o dönemde cemaati çok rahatsız ettiğini, ciddi sıkıntılar yaşandığını, kitaptaki bilgilerin özellikle yurt dışına çıkmaması için önlemler alındığını anlattı.

Küçük, bir başka soruya karşılık da Gürcistan'daki üniversite aracılığıyla alınan sahte diplomaların kimlere verildiğini açıkladığını belirterek, "Kemal Gürüz bu örgüte kapı bile açmıyordu, o gittikten sonra bu üniversitelerin denklikleri kabul edildi, ondan sonra kapı açıldı zaten. Denklikler kabul edildikten sonra sahte diplomalarla Türkiye panayır yeri gibi oldu. Örgütten ayrıldıktan sonra acilen bu uygulamanın iptal edilmesini talep ettim, 27 ülkenin denklik sistemi iptal edildi." diye konuştu.

FETÖ'nün diğer cemaatlerle ilişkisine yönelik bir soruya karşılık da Küçük, "Kendi dışındaki hiçbir yapıyı barındırmazdı. Hepsinde bir numara olmak istediğinden o cemaatleri nasıl yuttuğuna da şahit olduk." ifadesini kullandı.

Tanık Hayati Küçük, bir başka soru üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri ve Polis Akademisine diğer ülkelerden eğitim için gelen askerlerin yüzde 60'ının da bu örgütün içinden seçildiğini iddia etti.

Küçük'ün dinlenmesinin ardından duruşmaya ara verildi

30 Ağustos 2016 Salı

F.GÜLEN DECCAL'IN TA KENDİSİDİR!


17 yıl içlerinde bulunan ve kendi deyimiyle “Hizmet Hareketi olarak gördüğüm, hizmet ettiğim ve büyük saygı duyduğum kişi” diye ifade ettiği ve 2003 yılında bağlarını kopardıktan sonra FETÖ lideri F.Gülen’in “Deccal” olduğunu iddia eden Said ALPSOY’un her satırı itina ile okunması gereken röportajı. Bu örgüte(FETÖ) ne zaman, nasıl ve neden girdiniz? Ben İzmir Foçalıyım, üç nesil Foçalıyız, klasik İzmirli bir aileyiz. Mesela benim rahmetli babam aktif bir CHP’liydi. 4 kardeşli bir ailenin en küçük çocuğuyum. Benim üstlerim 12 Eylül gençliği, İGD mensupları falan. Böyle bir geçmişin içerisinden gelerek 16-17 yaşlarında İslam’ı öğrenmeye merak saldım. O sırada çevremde bulunan Risale-i Nur talebeleriyle tanıştım. Bunlar Fethullah Gülen ekibi değil Mehmet Kırkıncı hocayla hareket eden ekip. Dolayısıyla (inşallah olmuştur) benim hidayete ermem onlarla oldu. Bundan 4 sene sonra, yani 1986’da üniversite için İstanbul’a gelince birçok İslami cemaati araştırma ve tanıma fırsatım oldu. Bu esnada Fethullah Gülen ve hareketi beni etkiledi. Disiplinli oluşları, ciddi oluşları, sistemli oluşları ve en önemlisi diğer cemaatlerden ziyade ne istediklerini bilen bir yapıda oluşları beni etkiledi. En azından dış görünüşleriyle diyeyim daha fedakâr ve ihlaslı oluşları bana cazip geldi. Bu özellikleri benim yaşımda (21-22) idealist bir Müslüman genci etkileyecek özelliklerdendi. Nihayetinde benim de üzerimde etki oluşturdular.



 Ben hiçbir zaman İslam’ın altındaki bir kimliği İslam’ın üstünde tutmadım. Bu Allah’ın bana bir lütfu diyorum. Bu düşünce ile şu anda İslam’a en büyük hizmeti eden bunlar ve öyleyse ben de onların arasında olmalıyım dedim. Araştırdım, takip ettim, ihtiyatlı bir deneme sürecinden sonra onlar beni tanıdı ve ben onları tanıdım. Sonucunda da 1987 yılında bu yapıya kendi iradem ve gayretlerimle dâhil oldum. Bu hareketin başlangıç noktası İzmir. İzmir diğer Anadolu şehirlerine göre İslami yaşantıdan uzak bir yer. Bu hareketin başlangıç noktası olarak bu il özellikle mi tercih edildi? Kesinlikle evet. Bu soruya cevap verirken bizzat 17 yıl içerlerinde bulunan ve ardından gezi süreci sonrasında bu yapıyı özel araştırma alanı olarak belirleyen ve ciddi bir backgrounda, bilgiye sahip bir kişi olarak kendimi görebileceğim düşüncesiyle cevap verebilirim. Yaptığım inceleme ve araştırmalarımda ilginç detaylar gördüm. 1966 senesinde F. Gülen’in ilk İzmir’e gelişini Faruk Mercan’ın yazdığı kitapta bizzat kendisi anlatıyor. Orada Trakya’da (Edirne’de) sıkıntılarım vardı, yalnızdım diyor. Daha sonra Trakya’dayken onu keşfetmiş ve onunla dostluk kurmuş olan dönemin Edirne müftüsü Yaşar Tunagür’ü (1959-1960) görüyoruz. F. Gülen o dönemde orada bir camide müezzin. Burada bir parantez açayım, Yaşar Tunagür’ün 1950’lerden itibaren MİT’in diyanetteki adamlarından biri olduğunu söyleniyor. Parantezi kapatalım, bunu aklınızda tutun. Ayrıca Yaşar Tunagür’ün 1966 tayini teamüllere ve hiyerarşik yapıya ters olarak İzmir merkez vaizliğinden Diyanet işleri başkan yardımcılığına çıkıyor. Bu sıçrayış biraz manidar! Ve kendisi İzmir’den ayrılırken yerine F. Güleni’i getirmek istiyor. F. Gülen bu süreci anlatırken Yaşar Tunagür’ün kendisini sıkboğaz ettiğini, kendisinin bu tayini istemediğini ancak Tunagür’ün tayin dilekçesini sekreterine yazdırıp altına zorla imza atmamı sağladı diye anlatır. Yaşar Tunagür, zaten üzerine mim koyulması gereken bir kişiyken böyle ısrar etmesini düşünmek lazım. Bu konuyu Gazeteci yazar Mahmut Övür köşesinde iki kere yazdı, ancak hiç bir yalanlama gelmedi. Ardından 1972 yılında İstanbul’da Vehbi Koç’un köşkünde bir yemek yeniyor ve masada Vehbi Koç, Yaşar Tunagür, Aydın Bolak (petrolcü işadamı) ve Fuat Doğu (dönemin MİT müsteşarı) var. Bu insanların hepsi kendi ağırlıkları olan insanlar olarak bu masada olmasını kimse garipsemez. Ama masada 30 yaşlarında genç, sıradan bir vaiz ve Kuran kursu hocası olarak Fetullah Gülen de var. İlginç olan detay bu. Ayrıca İzmir’e gider gitmez onu himayesinde almış olan büyük bir ihtimalle Yaşar Tunagür’le irtibatlı bir esnaf var. Ali Rıza Güven (Bediüzzaman'ın talebesi ve Şule Yüksel Şenler'in ağabeyi Üzeyir Şenler, ölüm döşeğinde yaptığı sohbette Fethullah Gülen'in Mason üstadının İzmirli iş adamı Ali Rıza Güven olduğunu söylemişti). Daha sonraki araştırmalarda Ali Rıza Güven’in MİT elemanı olduğu, F. Gülen’i İzmir’e gelir gelmez devraldığı ve haftada bir Fetullah Gülen’in faaliyetleri ile ilgili bağlı bulunduğu noktaya yazılı rapor verdiği görülmüştür. Bütün bu taşları yan yana koyduğumuzda bu hareketin başlangıçtan itibaren bilinçli bir hamle olduğunun somut göstergeleridir. Olayın sosyolojik boyutunda ise, örneğin Konya’da, Erzurum’da, Rize’de FETÖ sıfırdan bir faaliyete başlamış olsaydı durum şu olurdu. İslami bilince az çok sahip bir kitleye kendi faaliyetlerini anlatıp, ikna edip onları kazanmaya çalışacak, zaman harcayacaktı. Ama aynı işi İzmir’de yapmaya kalktığında hem kendi cemaatini tanıtacak hem de F. Gülen’in elinden dilinden İslam’ı öğrenecekler. Yani önceden iyi-kötü İslam’ı bilen bir altyapı yeni bir hareket için sıkıntı. Ama hiçbir dini bilgisi olmayan insanlara din adına ne anlatırsanız din o dur. Yani F. Gülen İzmir’de hem paralel bir din anlayışı inşa ediyor hem de kendi kurumsalını oluşturuyor. Onun için İzmir özellikle isabetli seçilmiş bir noktadır diyebiliriz. Peki yapıya dahil olduğunuzda neyle karşılaştınız? 17-21 yaşlarında İslami arayış içinde olan bir gencin tatmin olduğu bir yapı mıydı yoksa başka bir yapı mıydı karşılaştığınız? Bu yapının içeresinde bulunduğum 17 yılın ilk yarısı yani 7-8 yılında ciddi diyebileceğim, yani bende rahatsızlık oluşturan bir şey olmadı. Bunun iki sebebi olabilir; ya vardı ben göremedim ya da son zamanlarda gördüğümüz manevi perişanlığın F. Gülen’in şahsından çevresine henüz sirayet etmemiş olmasıydı. Çünkü o dönemlerde beni ve herkesi etkileyen şey bu yapının takva derinliği ve yaşantısıydı. Kimse o yapıyla takva konusunda yarışamazdı. Örneğin her gece kalkıp kılınan teheccüt namazı adeta altıncı farz gibiydi. Yazın en uzun günlerinde bile Pazartesi-Perşembe oruçları tutuluyordu. Hanımların bir tesettürü var, İslam’da el-ayak-yüz açıkta olabilir biliyorsunuz. O dönem F. Gülen, hanımların yüzlerini bile tamamen örtmesi farzdır diye vaaz kürsülerinden söylüyordu. Bunları görünce 18-20 yaşında idealist bir Müslüman genç olarak “aradığım bu işte” diyordunuz. Bu takva hali sizin üzerinizde cemaatin müthiş bir kredi oluşturmasını sağlıyordu. Arada tek tük istisnai olumsuzluklar görseniz de bu kredi nedeniyle pek dikkatinizi çekmiyordu. Hiç ummadığınız birinde gördüğünüz bir yanlışı kişisel olarak görüyorsunuz ve bu yanlış sizde çelişki oluştur muyordu?  Bu sebeplerden dolayı ben şahsen 8-9 sene hiçbir rahatsızlık yaşamadım. Motivasyonumda hiçbir eksiklik olmadan bağlılığıma, hizmetime devam ettim. Ancak 1995/96 yıllarından itibaren yapıda irili ufaklı yanlışlıklar görünce bendeki o kredileri eksiye doğru gitmeye başladı. 2003 yılına gelince bu yanlışlıklar tahammül edilemeyecek seviyeye gelince nasıl kendi irademle bu yapıya girmişsem yine kendi irademle “daha bu işin manevi vebaline ortak olamam” deyip yapıdan ayrıldım. Ama şimdi geriye dönüp baktığımda benim ayrılmama sebep o zamanki olaylarla şimdi kendi insanına kurşun sıkma alçaklığını gösteren yapıyı kıyasladığımda o zamanki rahatsızlıklarım daha naif, daha basit şeylerdi. Siz o yapının içerisindeyken 28 Şubat süreci yaşandı. 28 Şubat’ta takınılan tavır tam neydi? Çok rezilane bir tavırdı. Benim ayrılışıma o dönemdeki takınılan tavrın birinci derecede etkisi olmuştu. Sıtkım sıyrıldı o dönem. Devamlı olarak üstlerimiz bize “28 Şubatçı paşaların belasını musibetini üzerimize çekmeyelim” diyorlardı. Bu tavrı da, okullarımız kapatılmasın, yurtlarımız kapatılmasın tarzındaki argümanlarla izah ediyorlardı… Örneğin; evinizi eli silahlı 4-5 kişi basıyor, siz de ben bunlarla başa çıkamam o zaman bırakın girsinler namusunuzu ırzınızı kirletsinler… Böyle bir tavır değil Müslümanın sıradan bir insanın dahi kabul edeceği bir şey değil. Benim o zamanki iç düşüncem dik duralım, öleceksek de onurumuzla ölelim idi. Ama FETÖ’nün bakışı bu değil, zilleti seçmekti. O dönemde (28 Şubat) F. Gülen ulusal kanallara çıkıp yüzü kızarmadan şöyle diyordu “Bugünkü Milli Güvenlik Kurulu müçtehit konumundadır, kararlarında isabet ederse iki sevap isabet etmezse bir sevap kazanır.” Hala aklıma geldikçe utanıyorum. Bunu söylemektense bizi vursunlar, ölelim diyordum içimden o dönem. Bu konulara “Çelişkiler İnsanı Fetullah Gülen” kitabımda da değindim. Türkiye’de birçok cemaat var. İnsanlar bu cemaatlerin toplantılarına fırsat buldukça gider manevi olarak destek alır, huzur bulur. Bir yandan da normal hayatlarına devam eder. FETÖ (önceden cemaat) nasıl bir işleyişe sahip? Bu yapının işleyişinde standart bir insan tipi ve standart bir örgüt şeması yok. Yapı kısaca şöyle: 1) Mahrem hizmetler bölümü. Burada Türk silahlı kuvvetleri, Emniyet, Yargı ve İçişleri bakanlığı vardır ve bunlar mahrem hizmetler bölümünde birbirinden bağımsız özerk yapıdadır. 2) Esnaf hizmetleri bölümü. Bu yapı diğerlerine göre daha özel. Bu yapıda özerkliğiniz ve özgürlüğünüz var. Çünkü siz alan değil sürekli veren tarafsınız. Bu size bir parça dokunulmazlık kazandırıyor. Nazlısınız yani. Esnaf demek sizin bildiğiniz mütevelli. 3) İdare örgütü bölümü. Yani esnaf yapısını, öğrenci yapısını dizayn eden örgütün hiyerarşik yapısını koruyan profesyonel idare örgütü. 4) Öğrenciler, insan kaynağı bölümü. İlkokuldan master’a kadar süren süreçteki örgütün yetiştirdiği öğrenciler. Bu dört yapının standartları birbirinden farklı ve birbirinden bağımsızdır. Bunları tek noktada toplayan standart bir şema yok… Ancak bu yapıların elemanları istisnai durumlar hariç kesinlikle kendi insan kaynaklarından yetişmiş elemanlardan seçilmektedir. Örneğin siz otuz yaşını geçmiş ve yapıya sonradan dahil olmuş birisiyseniz ağzınızla kuş tutsanız yapıda önemli bir noktaya gelemezsiniz, abi, imam olamazsınız. Eğer ilkokul, lise, üniversite çağlarında iseniz yani kişiliğinizin tam oturmadığı yıllardaysanız yapıya dahil olmada problem yok. Ancak o yılları geçip otuzlu yaşlardan sonra ister iyi niyetli, safiyane ister art niyetli, çıkar için yapıya dâhil olsanız maddi manevi her şeyinizi verseniz ve bunun karşılığında bir onore edilmek, görev-sorumluluk-makam beklerseniz boşa beklersiniz. Verilmez. Ama bu size hissettirilmez. Eğer FETÖ’nün insan kaynağından gelmiyorsanız ve çok yetenekliyseniz, çok zenginseniz en fazla esnaf hizmetlerinde bulunursunuz. Çünkü o birimde sorumluluğunuz vardır, ama karar verme yetkiniz yoktur. Sadece maddi kaynak sağlar veya bulunursunuz. Ayrıca bu örgütün şifreli bir dil yapısı jargonu vardır. Binlerce kelimeden oluşan bu dili eğer onlarla yaşamamışsanız dışardan biri olarak konuşulanları, yazılanları anlamanız mümkün değil. Örneğin Fetullah Gülen ve mensupları kesinlikle alevi kelimesini kullanmaz. Eğer içerde özel, mahrem bir ortamda F. Gülen alevilerden “kızılbaş” diye bahsederken, dışarıya yani genele konuşurken “ehl-i beyt” ibaresini kullanır. Eğer yapıda değilsen bu ayrımların ne olduğunu ve bu ayrımla ne amaçlandığını bilemezsin. Siz F. Gülen için deccal diyorsunuz. İslami bir backgroundu olduğunu söyleyerek insanları etkilemiş birine deccal diyebilmeniz için elinizde yeterli done var mı? Varsa bu doneleri yapının içindeyken mi tespit ettiniz yoksa ayrıldıktan sonra geriye dönük muhasebe yaparken mi ulaştınız bu kanıya? İkincisi. İçlerindeyken hiç aklıma böyle bir şeyler gelmedi. 2003’te sıtkım sıyrılıp bunlardan ayrılınca 2010 yılındaki “Mavi Marmara” yaşanıncaya kadar F. Gülen’in şahsını, yine yapıdaki kokuşmuşluktan ayrı tutarak sevmeye, saymaya zorladım kendimi. Benim gibilerin sayısı çoktu o yıllarda. “Kendisi iyi çevresi kötü” genel bir argümandı. 7 yıl kendimi bu şekilde avuttuktan sonra, bu adamın tutulacak hiçbir yanı yok kanaati “Mavi Marmara olayında otoriteden izin alınmalıydı.” sözüyle bende netleşti. “Acaba deccal mi bu adam?” diye sorgulamaya başlamam ikinci kırılmayı yaşadığım Mavi Marmara olayıdır. İslami araştırmalar yapan ve kitaplar yazan birisi olarak deccal, mesih, mehdi, ahir zaman kavramlarını bilen biriyim. Ayrıca F. Gülen’i iyi tanıyan biriyim. Bu ikisini yan yana getirmeye başlayınca 3-4 senedir bu kanıya vardım. Ve 15 Temmuz geçesi “Tamam, bu adam deccalin ta kendisidir” dedim. 2010 yılında bende oluşan soru işareti giderek kuvvetlendi. Kuvvetlendi ve 15 Temmuz gecesi bende resim netleşti. Ve bir televizyon kanalı için iki bölümlük geniş bir araştırma yaparak “Fetullah Gülen beklenen deccallerden biri mi?” şeklinde bir çalışma yaptım. Burada önemli bir konuyu aktarmak istiyorum ve bütün kayıtlara geçmesini isterim ki, F. Gülen ve çevresindekilerin kesin inanışı F.Gülen’in beklenen ahir zaman mehdisi olduğudur. Bu ayrıntıyı iyi görmek hem Fetullah Gülen’in şahsi mücadelesi hem de çevresindekilerinin psikolojilerini anlamak hususunda mihenk taşıdır. F. Gülen’de, 10 yaşlardan başlayan ve giderek pekişen “ben beklenen Mehdiyim” inanışı onda Allah’ın varlığına duyduğu inançtan daha kuvvetlidir. Bu kanaat onun bütün yaptıklarının ve yapmadıklarının gerçek sebebini ortaya koyar. Örneğin; Fetullah Gülen 15 Temmuz sonrası, on beş yirmi gün sonra bir mısır televizyonuna çıkıp “Batı müdahale edip Ak Partiyi iktidardan indirsin. Bu silahlı müdahalede olabilir” dedi. Bu saçma sapan beyanat Avrupa için, Avrupa insan hakları için de uygun bir söylem değil. Açık açık batı Türkiye’yi işgal etsin, mevcut iktidarı silah zoruyla indirsin demek. Bu söylem size aptalca bir söylem olarak gelebilir. Ama F. Gülen için bu saçma bir beyan değil. Nedeni ise F. Gülen kendisini Mehdi olarak görmesidir. Ve bu durumda Cumhurbaşkanı Erdoan’ı Deccal , İsa/Mesih olarak da Hristiyanları kabul ediyor yani Batıyı. Eee, hadis-i şeriflere göre Mehdi-Deccal mücadelesinde ne olacaktı? Deccal-Mehdi ile girdiği savaşı tam kazanmışken, tam her şey bitti dendiğinde İsa-Mesih (Batı-Hristiyanlar) devreye girecek Deccal’e saldıracak ve Deccal yerle bir edilip Mehdi galip gelecek. Yani F. Gülen ve çevresi her şey bitmedi, daha durun derken bu teze inandıklarından söylüyorlardı. Lakin bekledikleri gelişme olmayınca Batı harekete geçmeyince, Mısır televizyonuna çıkıp Batıya işini, görevini hatırlatmak istedi. Başta da söylediğim gibi F. Gülen ve çevresi normal bir insanın baktığı perspektiften bakmıyor hayata. Önceki yıllarda Amerika ile CIA ile görüşmeler yaparken de ben bir din adamıyım, ben bunlarla işbirliği yaparsam dine ihanet etmiş olurum düşüncesi yoktu ki adamda. Ben Mehdiyim, ben davam için Amerika’yı da CIA’yı da Mossad’ı da kullanabilirim perspektifine sahip. F. Gülen’in psikolojisinin temeli bu. 15 Temmuz PKK için (belki de hava onlar için çok pusluydu) bir sessizlik süreciydi. 15 Temmuz’da adeta sus pus olmuşlardı. Süreçten bir hafta, 15 gün sonra aniden hortlayan bir terör. Doğu’daki saldırılar, patlamalar… Dershanelerin kapatılması sürecinde Doğu’da bir dershanede bomba patlatılması, ardından emniyet içinde doğuda yapılan manevralarla beraber PKK’nın devreye girmesi. Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan Pensilvanya’yı işaret edecek sözler söylemesi!.. Tüm bunları düşünerek FETÖ ve PKK’yı yan yana koyabiliyor muyuz? Bunları yan yana koymak için yalnızca 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan gelişmelere bakmaya gerek yok. Her ikisinin arka plandaki derin bağlantılarını belli ölçüde biliyorsanız, iyi bir analiz yeteneğine sahipseniz ve sürecin satır aralarını yakından takip etmişseniz, sadece şimdi değil seneler öncesinden başlayan derin işbirlikleri olduğunu zaten çıkartabilirsiniz. Tabi bu çok iyi bir analizci, iyi bir gözlemci olmayı gerektiren bir şey. Diyelim ki sadece gündemi takip eden sıradan meraklı bir vatandaşsınız. 17-25 Aralık süreci başladıktan sonra bunların arasında sistematik bir işbirliği olduğunu sadece gazete manşetlerinden bile çıkarmak mümkün olur. Örnek vereyim; 30 Mart 1997 yerel genel seçimlerinde Güneydoğu Bölgesi'nde askeri lojmanlara kurulan seçim sandıklarında HDP anlam verilemeyecek adar yüksek oranlarda oy alıyor. Bu kesinlikle irrasyonel. Çünkü bu insanlar canlarını vererek, kanlarını dökerek o partinin silahlı koluyla mücadele eden insanlar ve aileleri. Rasyonel olan oralardan HDP'ye hiç oy çıkmaması. Bunun çok daha çarpıcısı 7 Haziran ve Kasım seçimlerinde oldu. 17 – 25 Aralık'tan itibaren polis teşkilatı içerisinde ciddi bir temizlik başladı. 4-5 bin civarında görevden alınan oldu. 15 Temmuz'da atılıp da o dönemde bir sebepten atılmayanlar ne oldu? Büyük ölçüde kritik yerlerden, batıdan alındılar, sözüm ona doğuya sürgün edildiler. Şimdi o aktarmanın yansıması olarak, 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde bu tür lojman bölgelerindeki sandıklardan çok daha yüksek oranlarda oy çıktı. Mesela 2014 Kobani olaylarında 50 kişi öldürülüyor. Olayların başladığı ilk iki gün içerisinde sadece Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden 400 tane rapor başvurusu yapıldı. Bunlar medyaya yansıdı. Orda kan gövdeyi götürüyor, 400’den fazla polis kişisel sebepler öne sürerek izin dilekçesi alıyor. Birçok poliste izinsiz olarak ortadan kayboluyor. Gülten Kışanak ile Ekrem Dumanlı’nın Belediye binasına arka kapıdan girerken çekilmiş fotoğrafları falan… Medyaya yansıyan bu tür somut bilgileri yan yana koyduğumuzda zaten bunların bir işbirliği içerisinde oldukları gerçeğine varıyoruz. Ve şimdi 15 Temmuz’dan sonra ortaya dökülen bilgiler zamanında bütün bunları görmüş biri olmama rağmen benim yine de küçük dilimi yutmama sebep oluyor. Düşünün; Semih Terzi’lerin yaptıklarını. Doğrudan PKK ya atış koordinatlarının bilgilerini verecek kadar. Bombalanacağını bildiği yerlere özelikle ölsün diye bizim askerlerimizi gönderecek kadar değildir diyordum. Bu yüzden her gün bir kaz daha küçük dilimi yutuyorum. Bu öyle bir şey ki bunların kötülüğünün dibini göremiyoruz biz. 

OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ ==> http://www.turkiyehabermerkezi.com/roportaj/fgulen-deccal-in-ta-kendisidir-h52311.html

14 Şubat 2016 Pazar

Kasım Nasır, görevi sırasında Rusya-DAEŞ arasındaki işbirliğine tanıklık ettim

Suriye’nin Humus ilinin Tedmur ilçesinde 2013-2015 yılları arasında başsavcılık görevinde bulunan Muhammed Kasım Nasır, görevi sırasında, Rusya ve DAEŞ arasındaki işbirliğine tanıklık ettiğini anlattı. Nasır, Tedmur’da Rus uzmanların DAEŞ militanlarının elindeki petrol kuyuları ve gaz tesislerinde onarım çalışmaları yaptıklarını söyledi.
AA’nın sorularını yanıtlayan Nasır, Rusya'nın Beşşar Esed rejimi ve terör örgütü DAEŞ arasındaki ilişkide rol sahibi olduğunu bildirdi. Nasır, Tedmur’da görev yaptığı dönemde tanıklık ettiği olayları şöyle anlattı:
"Tedmur'dayken Rusya'nın olup biten her şeyden haberdar olduğunu gördüm. Çünkü Tedmur'a onlarca Rus uzman gelip gidiyordu. Ben işim sayesinde bunu öğrendim. Tedmur Askeri Havaalanı'nda İranlı uzmanlarla birlikte rejim ordusunun, havaalanı ve diğer bölgelerdeki işlerine yardımcı oluyorlardı. Bu uzmanlar ayrıca DAEŞ militanlarının himayesi altında petrol kuyularının ve gaz tesislerinin olduğu bölgelere gidiyorlar ve buralarda onarım işleriyle uğraşıyorlardı. Bu da Rusya'nın DAEŞ'in kendi bölgesinden rejimin olduğu bölgelere petrol ve gaz pompalamasına yardımcı olduğunu gösteriyor.
İlişki apaçık ortada. Eğer Rus uzmanlar DAEŞ unsurlarının himayesi altında bu alanlara giriyor, tesislerin ve Rusya'dan gelen yedek parçaların onarımını yapıyor, yine militanların himayesinde rejimin olduğu bölgelere dönüyorlarsa bu, Rusya'nın DAEŞ'i desteklediğini gösteriyor."
Nasır, rejimin petrol tesislerinde meydana gelen her türlü arıza ve maddi zararla ilgili tutanak tuttuğunu söyledi. Eski Başsavcı, şöyle devam etti:
“Bunun pek çok sebebi vardı ama en önemlisi rejimin bu tutanakları sigorta şirketlerine sunması ve arıza ve onarımların masraflarının ona ödenmesini istemesiydi. Rejim ayrıca hırsızlık vakalarını azaltmak için de tutanak tutma yoluna başvuruyordu. Suriye'de petrol sektöründe çalışan herkesin yolsuzluk yapmaya çalıştığı bilinen bir gerçektir. Rejim tutanak tutup petrol istasyonlarında onarım yapanların isimlerini ve ifadelerini alır, zararı kaydeder ve İran ve Rus uzmanlara gösterirdi. Bu tutanaklar başsavcı olduğum için bana gönderiliyordu. Ben de onları güvenlik komisyonuna sevk ediyor ve petrol tesislerine saldıranlarla ilgili iddianame hazırlıyordum. Yetkili makamlardan bu kişiler hakkında takibat yapmasını istiyordum.”
-DAEŞ çalıştırıyor, maaşını rejim veriyor
Tedmur’daki Petrol Bakanlığı memurlarının petrol alanları DAEŞ'in eline geçtikten sonra da işlerine devam ettiklerini belirten Nasır, "DAEŞ'in koruması altında çalışıyorlar ve maaşlarını, tazminat ve ikramiyelerini rejimden alıyorlardı. Hala Petrol Bakanlığı'ndan alıyorlar. Petrol Bakanlığı'na aksini ispat için meydan okuyorum" diye konuştu.
Rejimin, DAEŞ'le olan ticari ilişkilerinde özellikle de petrol ve doğalgaz alımı, petrol rafinelerinin korunması konusunda komisyoncuları ve aracıları kullandığını ifade eden Nasır, bu kişilerin kimler olduğuyla ilgili de şunları söyledi:
"Bu aracılar iki tarafla da ilişki kurup her iki taraftan da kazanç sağlıyordu. Bunların en önemlileri Suhna kasabası şeyhlerinden Fazıl el-Katran, Tedmurlu işadamı ve müteahhit Şeyh Muhammed el-Hammudi. Hammudi aynı zamanda şu anki Petrol Bakanı Süleyman Abbas'ın yakın arkadaşı ve ortağıdır. Bunların yanında Tedmurlu müteahhit Münir el-Zubi, Deyr ez-Zor'daki petrol bölgesinden müteahhit Cemil Kerkutli. Bu aracı ve komisyoncular yerel DAEŞ militanlarıyla bağlantılıydı. Onlar da örgüt içinde kişilerle bağlantılıydılar, militanlara maaş veriyorlar, kendi çıkarları için kullanıyorlardı. Öte yandan bu aracılar Tedmur'deki Askeri İstihbarat başkanı, Cumhuriyet Sarayı ve işadamları ile de irtibat halindeydiler ve onlardan para alıyorlardı. Bunlardan biri de aracılardan sorumlu George Hasvani idi. Hasvani aracıların işlerini denetleyen ve DAEŞ'e ulaştırılmaları için aracılara para veren bir Rus işadamıdır"
- Rejim-DAEŞ ticaretinin güvenliği için örgüte para veriliyor
Nasır, Tedmur’da rejimin DAEŞ’e silah teslim etmesi için anlaşma yaptıkları sorusuyla ilgili, "Bunlar Tedmur’da oldu. Buna ilaveten bahsettiğim aracılar DAEŞ militanlarına silah ve mühimmatın yanı sıra petrol tesisleri ve doğudan rejimin kontrol ettiği bölgelere giden petrol ile gaz boru hatlarını korumak için aylık maaş veriyordu" dedi.
Rejimin DAEŞ ile hububat ticareti yaptığını da anlatan Nasır, bu konuda anahtar rolü Muhanna el-Hasan’ın oynadığını dile getirerek, şu ayrıntıları paylaştı:
"Bu kişi, Suhna kasabasında bir işadamıdır. Doğu bölgesinde uzun zamandan beri hububat işi yapıyor. Bana 2013 ve 2014’te DAEŞ’in Suriye ve Irak’taki bölgelerinde bulunan tüm buğday ve arpa mahsülünü rejim için satın aldığını bizzat söyledi. Binlerce ton buğday ve arpayı DAEŞ’in bölgelerinde doldurarak, rejimin bölgelerine nakletti ve söz konusu hububatın bedeli olarak rejimin milyonlarca dolarını DAEŞ’e aktardı"

3 Ocak 2015 Cumartesi

Böcekde itiraflar

Başbakanlık Koruma Dairesi Güvenlik Sistemleri Büro Amirliği’nde görevli polis memuru Seyit Saydam’ın söyledikleri duruşmaya damgasını vurdu. 
ARABAYA 3 KİŞİ BİNDİ
Davanın firari sanıklarından Serhat Demir’in, Kasım 2011’de arama-taramada kullanılan HAWK cihazını alarak gelmesini istediğini belirten Saydam, “Söğütözü’nde arabaya 3 kişi bindi. Gençlerin elinde birer çanta vardı. Yaşlı olan öne oturdu. Bu 3 kişiyle birlikte önce AK Parti Genel Merkezi’ne, ardından Keçiören’deki ikamete gittik. Demir’in söylemesiyle ofislerden birine geçtim, 35-40 dakika arama tarama çalışması yaptım. Çalışmam bitince diğer ofisin kapısını açtım. Amirler ayakta duruyordu, diğer iki genç telefonun orada uğraşıyorlardı” dedi.
O EKİBİ TEŞHİS ETTİ
Arama yaptıklarına ilişkin tutanak tutmadıklarını söyleyen Saydam, Söğütözü’nde arabaya binen kişilere ilişkin, “Ne iş yaptıkları konusunda hiçbir şey söylenmedi” dedi. HAWK cihazı eğitimi almamasına rağmen nasıl arama-tarama yaptığının sorulması üzerine Saydam, “Aşırı yüksek ses çıkarsa, Serhat Demir’e haber verecektik” diye konuştu. Savunmasının ardından Mahkeme Başkanı Hüseyin Karamanoğlu, dosyadaki fotoğraflar üzerinden Saydam’a Söğütözü’nde otomobile binen kişileri teşhis etmesini istedi. Saydam, fotoğraflardan Sedat Zavar, İlker Usta ve Enes Çiğci’yi teşhis etti. Bu 3 isim de sanıklar Serhat Demir ve Ali Özdoğan ile birlikte yurtdışına kaçtıkları için henüz yakalanamadı. Mahkeme, firari 5 kişi hakkında yakalama kararının devamına hükmederken, bir sonraki celseyi 4 Şubat 2015 tarihine erteledi.

BÖCEK HATIRASI

Başbakanlık'taki böcek olayı ile ilgili yeni fotoğraflar ortaya çıktı. Sabah Gazetesi İstihbarat Müdürü Abdurrahman Şimşek, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığı döneminde ofisine ve konutuna konulan böceklerle ilgili Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun raporlarında yer alan fotoğrafları Twitter hesabından paylaştı. Böceği yerleştirdiği iddia edilen ekibin Erdoğan'ın koltuğuna oturarak bir de poz verdiğini söyleyen Şimşek, "Sayın cumhurbaşkanımızın tedavi dönemınde, hem böcek koydular, hem de dalga geçer gibi koltuğunda fotoğraf çektiler" diye yazdı.

Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu'nda, Erdoğan'ın çalışma ofisine dinleme cihazı koyduktan sonra koltuğuna oturup poz veren polislerin fotoğrafları ile yurtdışı giriş-çıkış kayıtları da yer aldı.

12 Aralık 2014 Cuma

İtirafçı” İbrahim Babat mı?


brahim Babat’ın susurluk komisyonuna gönderdiği ancak devlet sırrı gerekçesiyle açıklanmayan ifadeleri Nevzat Çiçek’in "İtirafçı" kitabında yazıldığı ortaya çıktı.
"İBRAHİM BABAT ANLATIYOR
1967’de, Suriye’nin Kamışlı kazasında doğan İbrahim Babat, 84’te katıldığı PKK’dan 1988 yılında kaçarak itirafçı oldu. Binbaşı Ahmet Cem Ersever tarafından PKK’ya karşı mücadelede kullanılmak üzere devletin himayesine alındı.Deşifre edilmemesi ve herhangi bir çatışmada ölü olarak gösterilmesi,koşullarının Asayiş Komutanı Hulusi Sayın Paşa tarafından kabul edilmesi üzerine JİTEM için çalışmaya başladı. Türk vatandaşlığına geçerek 1993 yılında İstanbul’a yerleşti ve tahsilat işlerine girdi. Ortağı Süleyman Ülger’i öldürmeye teşebbüsten aranırken, ilişkisini hiç kesmediğini söylediği Yalova İl Jandarma Alay Komutanı Arif Doğan’ın odasında yakalandı. Yargılama sonunda 17 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.17 yıllık hapis cezasının kesinleşmesinden sonra İbrahim Babat yaşadıklarını anlatmaya karar verdi. Çünkü Babat kendini aldatılmış hissediyordu. Ona teslim olması karşılığında yedi sene yatıp çıkacağı sözü verilmişti.
Bu kırgınlık ve kızgınlıkla Susurluk Skandalı’nın en yoğun tartışıldığı günlerde önce Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişlerine, ardından da İstanbul DGM Başsavcılığı’na itiraflarda bulundu. Türkçe’si iyi olmadığı için Kırklareli Cezaevi’ndeki koğuş arkadaşına dikte ettirdiği 11 sayfalık elyazması itirafından bir bölüm, Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın Susurluk Raporu’nun 76. sayfasına girdi. İtirafın tamamı, raporun 10 numaralı eki olarak dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’a teslim edildi. Kamuoyunda bilinin aksine Babat’ın önce gönderdiği 11 sayfalık metin dışında dokuz sayfada görüşme tutanağı mevcuttu.
Babat’ın TBMM Susurluk Komisyonu’na ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne yazdığı 11 sayfalık mektubun tamamı :
"1984 Yılı içinde Suriye’nin Kamışlı kazasında PKK Örgütü’nün yaptığı ajitasyon ve propagandalardan etkilenerek örgütle ilişkiye geçtim. Aslen ben de Kamışlı doğumluydum. İlk faaliyetlerim örgütün yerel birimlerinde eğitim çalışmalarına katılmak ve eleman temininin propaganda çalışmalrı biçiminde alt düzeyde gelişti. 1986 yılına kadar bu çalışmalar devam etti. 1986 sonunda önce Şam’a oradan da örgüt çalışmalarının yoğun olduğu Beyrut’un Barlias kasabasına geçtim. Barlias’ta sebze ve meyve hallinde çalışan ve ayrıca ticaret amacıyla gelen Kürt kökenli insanlara yönelik kasetle propaganda çalışmaları yapmakla birlikte kendi aramızda eğitim çalışması yapıyordum. Bunun yanısıra Arapça’yı ana dilim gibi bildiğim için örgüt ile Suriyeli, Lübnanlı ve Filistinli yetkililer arasında tercümanlık yapıyordum. Bu çalışmalrın yaklaşık altı ay sürdü.
1986 son ve 1987’in başında Mahsum Korkmaz akademesi diye tabir edilen örgütün kampına gönderildim. İlk üç ay normal eğitim sürecinde kaldıktan sonra kampın geniş yönetiminde Suriyeli Kürtlerden sorumlu görev yaptığım kamptaki çalışmalarım 1988’in yaz aylarına kadar devam etti. Hatta o dönemde Mehmet Ali Birand’ın gelişini beklemiştik. O geldikten sonra 1988’in sonlarına doğru kamptan ayrılarak Şam’a geldik. Şam’da Abdullah Öcalan’ın yanında kaldığım süre içinde Abdullah Öcalan tarafından çeşitli görevlendirmeler oldu. Botan Bölgesi’nde ana hareketli birliklerin siyasi sorumlusu sıfatıyla 15 kişilik bir grupla Botan Bölgesi’ne geldim. Bizim grubumuz aynı zamanda bir müdahale grubuydu. Botandaki eski merkez başta Parmaksız Zeki olmak üzere geri gönderilecek biz ve Ebubekir kod adlı merkez görevlisi görevi devr alacaktık. İlk dönemler de eski merkezden Parmaksız Zeki adeta alay etmeye başladı "Sizi burada bırakırsak kaybolursunuz" dedi. Tam bu dönemde birlikte görev yapacağımız Ebubekir’e yönelik Abdullah Öcalan’ın çok ağır ithamları oldu.
Abdullah Öcalan’ın yere göğe sığdıramadığı Ebubekir’in böylesi ağır eleştirilere uğraması beni hem şaşırtı hem de hayal kırıklığına uğrattı. İleride benim de böylesi bir ağır hakarete uğrayacağım düşüncesi örgüte olan güvenimi yitirdim. Abdullah Öcalan’ın bu çelişkili durumu güvenimi sarsmakla birlikte örgüt içerisinde kadrolarına karşı iki yüzlü ve sahtekar tutumlar içerisinde girdiği kanısına vararak örgütten ayrılmaya karar verdim. Bu kararımı verirken Türkiye’ye gelip teslim olmak gibi bir niyetim yoktu.Amacım Kamışlı’daki evime gidip örgütten koparak eski yaşamımı sürmekti. Gruptan ayrılmaya karar verdim. Sorumlu düzeyde olduğum için bu ayrılma benim için dha kolay oldu. Gruptan ayrılıp Türkiye ve Suriye geldiğim an geçmeyi düşünüyordum.O sırad silahımı yolda rast gele bir yere attım yoluma devam ettim. Hava çok yağışlıydı gece karanlıkta yolumu zar zor seçebiliyordum. Uzun süre yürüdüm ve bir köye rast geldim.
Köye ilk vardığımda evin kapısını çaldım ve tanrı misafiri olduğumu söyledim. Kılık ve kıyafetimden dolayı şüphelenmelerine rağmen o gece köyde kaldım.Köylüler benden şüphelendikleri için Korucubaşı Osman Demir’e ihbar etmişlerdi. Sabahleyin korucu geldi benden kimlik sordular ve Osman Demir ağanın yanına götürdüler. Ben daha önce Osman Ağa’nın örgüte üç tane mektup gönderdiğini ve örgütten af dilediğini biliyordum. Bu durumu ona karşı kullanmayı düşündüm ve beni buraya örgüt gönderdi bu görüşme bittikten sonra sınırdan Suriye’ye geçirmesi gerektiğini aksi taktirde onun için iyi olmayacağını söyledim. Osman Ağa’da "Bütün köy halkı buraya geldiğini görmüş seni böyle serbest bırakamam ve Suriye’ye geçiremem. Komutan benim çok samimi arkadaşım, seni önce ona teslim eder daha sonra seni kurtarırım. Böylece ben de zan kalmamış olurum dedi. Kendi kaygılarından çok beni jandarma taburuna teslim etti. Oradan tabur komutanıyla birlikte Şırnak Alay Komutanlığı’na götürüldüm. Akşama doğru beni sorgulamak için iki kişi alaya geldi. Cem Ersever olduğunu daha sonra çğrendiğim şahısta vardı. Benim kampta Mehmet Ali Birand geldiği zaman çektiğimiz fotoğraflar da elindeydi.Bana göstererek sorguya başladılar artık gizlenecek bir şey kalmamıştı. Örgütten ayrılıp gerçeklerimi bütün yönleriyle anlattım.
Cem Ersever benden yardım istedi. Bende örgüte güvenimin kalmadığını örgüt tarafından aldatıldığımı bunun intikamını almak istediğimi söyledim ve bazı koşullar ileri sürdüm. Beni deşifre etmemelerini ve herhangi bir çatışmada ölü olarak gösterilmemi, durumun gizili tutulmasını istedim. Bunun üzerine kaç gün sonra Asayiş Komutanı rahmetli Hulisi Sayın Paşa geldi. İsteklerimim hepsini kabul etti. 1988’in sonlarından itibaren devletle anlaşmaya başladım. Devletin bir kurumu olan Jandarma Teşkilatı ile sayısız operasyonlara katıldım. Burada bu operasyonları teröre (PKK) karşı mücadele çerçevesinde gördüğüm için ayrıntılara girmeyeceğim. Bunun dışında teröre karşı mücadele altında devlet adına yapılan bazı pis işler devletin bile başını ağrıttı. Hem vicdanen rahatlamak hem de devleti töhmet altına sokan bazı hukuk dışı uygulamaları izah etmeye çeteleşmenin gerçek yüzünü ortaya sermek istiyorum.
JİTEM olarak tabir edilen Jandarma İsithbarat ve Terörle Mücadele Timleri oluşturulmuştu. Oluşturulan JİTEM birlikleri merkezi Ankara’da Jandarma Grup Komutanlığı’na bağlı olmakla birlikte OHAL Asayiş Komutanlığı’na karşı sorumluydu.Haftalık rapor ve bilgilendirmeler Asayiş Komutanlığı’na veriliyordu. JİTEM birlikleri içerisinde teröre karşı başarılı çalışmalarımız olmakla birlikte açığa çıkmamış ve gizli kalmış bugün de devleti sıkıntıya sokan bazı keyfi hukuk dışı pis uygulamalrda olmuştur.Ben de daha önce JİTEM faaliyetlerinde çalışan teröre karşı mücadele de çalışan çok yararlı istihbaati bilgiler getiren Hacı Ahmet Zeyrek ve Mehmet Bayar adındaki vatandaşlar ki onlar ülkesini devletini seven insanlardı. Bu vatandaşlar mantıklı hiç bir gerekçe öne sürülmeden o dönemin JİTEM’inden sorumlu komutanın emriyle faili meçhul bir şekilde katledildiler.
1988’de Hacı Ahmet Zeyrek yine Silopi’li olan Lokman Gündüz’ü öldürttüler.Yanlış hatırlamıyorsam 1990 yılının başında Mehmet Bayar kirli bir yöntemle imha edildi. Eline gizili servislerin kullandığı orijinal bombalı çanta verildi. İdil’li bir avukatla randevu alındı. Mehmet Bayar’a "Avukatın yanına bu çantayla gideceksin görüşme esnasında çantanın kolundaki düğmeye basacak ses kayıtlarını alıp bize getireceksin" dendi. Buradaki esas amaç görüşmedeki bilgileri almaktan ziyade Mehmet Bayar yem olarak kullanıp kendisiyle birlikte İdil’li avukatı (Avukat DTP’den milletvekiliği yapan Hasip Kaplan-N.Ç) imha etmekti. Mehmet Bayar’a gerekli izahat yapıldıktan sonra bir arabayla onu avukat bürosunun yakınına bıraktık. Mehmet Bayar belki meraktan olacak ki aradan indikten sonra daha büroya varmadan düğmeye basmış olacak ki çanta infilak etti.
1989 yılında JİTEM Komutanları tarafından bize eski Iraklı ve Türk vatandaşlığına Beytülşebap’tan geçmiş olan ve vatani görevini Antalya Jandarma Alay Komutanlığı’nda yapan Mehmet Kılıç (Maho Gevdan) Antalya’dan alınıp getirilmesi istendi. Ben astsubay Şaban Bayram Tokat Niksar’lı olan Erol adında bir askeriyle birlikte Antalya’ya gittik İl Jandarma Alay Komutanı ile görüştük. Zaten daha önce bizim gideceğimizden haberdardı. Alay komutanlığına biz bu şahsı götürüyoruz ancak geri getirmeyebiliriz, ifAdesini aldıktan sonra infaz edebiliriz. Mehmet Kılıç’ı nasıl alacağımızı kararlaştırdıktan sonra Alay komutanı tabur komutanını yanımızda aradı "Yarın Mehmet Kılıç’ı çarşı iznine çıkart" diye takşmat verdi. Biz de kendisini sabah niğzamiye kapısından Süleyman Gündüz’ün adını kullanarak nizamiyden Mehmet Kılıç’ı aldık. Arabaya bindirerek kelepçeledik ve Silopi’ye getirdik.
Cem Ersever’in sürekli ilişkide bulunduğu Irak’lı irtibat subaylarına teslim edildi. Mehmet Kılıç eski KDP içinde faaliyet yürüten KDP üst düzey sorumlusu olduğundan Irak Devleti tarafından JİTEM’den istenmiş ve karşılığında 100 bin dolar vaat edilmişti. Mehmet Kılıç bu para karşılığında satıldı. Bu paranın tahmini 30 bin doların alındığını diğer kısmının alınmadığını duydum. Yukarıda sözünü ettiğim olaya karışan ismail Yüzbaşı kısa bir süre sonra şüpheli bir kaza ile emrindeki bir asker tarafından öldürüldü. Bu sıradan bir kazadan çok planlı bir cinayetti. Bu konunun etraflıca araştırılması gerektiğine inanıyorum.
1989 yılında Kasrik Boğazı’ndan Gija Şanlı’nın yeğeni olan Hurşit, örgüte (PKK) adam kazandıran biriyle randevulaştığını bize ihbar etti.Randevu yerine gittik, sözü edilen Şırnak’lı üç vatandaşı aldık, merkeze getirdik, sorguladık. Bu vatandaşların örgütle herhangi bir bağını tespit edemedik. Meğer bize bu vatandaşları ihbar eden Gija Şanlı’nın yeğeniyle bu vatandaşlar arasında kan davası varmış. İhbar bu nedenle yapılmış. Bunları serbest bırakmayı düşündük fakat, Şanlı’nın yeğeni JİTEM yetkililerine ‘Eğer bunlar serbest bırakılırsa güvenliğimiz tehlikeye girer’ dedi. Bunun üzerine Şanlı’ların hatırı için suçsuz yere üç vatandaşı Nusaybin, İdil arasında infaz ederek araziye attık. Bu esnada arabamız kaza yaptı. Bu arada Silopi’ye Asayiş komutanı kurmay başkanı Kuru albay geldi. Gereken bilgileri verdik. Bize bu çalışmalar için bir miktar para verdi. Üç vatandaşın ölümüyle ilgili ‘Sakın kimse duymasın aramızda kalsın, devam edin’ talimatlarını verdikten sonra ayrıldı.
Mehmet Kılıç’ın para karşılığında Irak’a teslim edilmesi dergilere konu olunca, MİT tarafından soruştrma konusu olunca yerimiz ve görevlerimiz değiştirilmek istendi. Yukarıda belirtiğimiz olay Yüzbaşı İsmail’in kaza süsüyle öldürülmesi ve bu üç vatandaşın suçsuz yere öldürülmesi beni de olumsuz olarak etkilemişti. Bu esnada ayrılmaya karar verdim. O dönemim JİTEM Gruo Komutanı olan Arif Doğan geldi. Beni Diyarbakır’a götürdü. Diyarbakır’a Batman JİTEM komutanını çağırarak benim yeri görev yerim olan Batman’da 15 gün kaldıktan sonra adeta kaçarak kimseye haber vermeden İstanbul’a geldim. Bu aşama da ben de Türk Vatandaşlığı’na geçtim.
1990 yılında JİTEM’de bazı köklü değişiklikler oldu. Asayiş Bölge Komutanlığı’na Hikmet Köksal Paşa getirilmişti.Gruplar oluşturulmuştu. JİTEM’in başına da Veli Küçük Paşa etirilmişti. 1990 yılında yakalanıp serbest bırakılan bazı itirafçılar, asker kimliğiyle JİTEM Grup Komutanlığı’na alınmışlardı. Bütün asker itirafçıların bir araya toplanmasını düşünüyorlardı. JİTEM’de bu itirafçıların sevk ve idareleri için bana görev çağrısı yapıldı. Önce kabul etmedim. Daha sonra Hikmet Köksal Paşa araya girince, bazı kaygılarım olmasına rağmen, Paşa’ya güvenerek Diyarbakır’a gittim. Bu arada JİTEM çatısı altında illegal bir oluşuma gidildi. Diyarbakır ve çevresinde PKK’yla ilişkili olduğundan şüphelendiğimiz hemen herkesi infaz yetkimiz vardı. Bu insanları yakalayıp, suçu varsa tespit edip adalete teslim etmek yerine faili meçhul bir şekilde öldürmeyi bir yöntem olarak benimsemiştik. Bizden istenen buydu, bu tarzda talimat aldık.
Bu grup içerisinde eski itirafçılardan Ali Ozansoy, Hüseyin Tilki, Abdülkadir Aygan, Hayrettin Toka, Recep Tiril, Adil Timurtaş ve eski TİKKO’cu Fethi adındaki kişiler vardı. Antalya’da örgüt tarafından öldürülen Numan kod isimli Selahattin Görgülü bizim grubumuzun istihbaratçısıydı. Örgütle ilişkilidir tarzında bize gösterdiği ve getirdiği kişilerin hepsini değişik dönem ve zamanlarda infaz ettik. Bismil’de benzinci Talat’ı, Diyarbakır-Bismil yol kavşağında bir vatandaşı aynı gerekçelerle infaz ettik. Batman’da iki kişiyi birini evinden, diğerini evinin önünden alarak Batman, Silvan arasında infaz ettik. Yine Hazro’da öyle bir vatandaş infaz edildi. Yine o dönemde Selahattin Görgülü’nün verdiği istihbarat doğrultusunda bir şahsı Celil kod isimli Aytekin Özel binbaşıyla Abdülkadir Aygan birlikte infaz ettiler.Olayı birlikte gerçekleştirdiler. Olay deşifre olduğu için ötgütte Numanı tesbit ederek daha sonra karısıyla birlikte öldürüldüğünü duyduk. Bu çalışmalarımız yaklaşık beş ay sürmüştü. 1990’ın sonuna doğru çalışmalarımıza ara verdik bu ara kısa bir süre içindi.
Nejat Söyler adındaki bir iş adamı Diyarbakır’dan Ahmet Cem Ersever’i aradı. Para karşılığında bir kişi öldürürelecekti. Ben, Feti,Abdülkadir Tekirdağ’a gittik, Nejat Söyler’le görüştük. Ertesi gün adamı bize gösterecek.O akşam Tekirdağ’da eski emniyet müdürlüğünün karşısındaki otelde kaldık. Gece geç saatlerde otele geldik. O akşam Nejat Söyler’in oğlu Murat ben duş alırken benim tabancamla oynadı. Alkolün etkisiyle beş tane mermi camdan daha sonra emniyet müdürlüğü olduğunu öğrendiğim yöne ateş ediyor. Açılan ateş sonucunda bulunduğumuz otelin etrafı polislerce sarıldı ve teslim olmamız istendi. Biz de teslim olduk kimliklerimizi gösterdik. Jandarma JİTEM mensubu olduğumuzu silahın kaza sonucu patladığını özel bir operasyon göevli olarak Tekirdağ’da olduğumuzu söyledik.
Bunun üzerine karakola götürüldük.Durum oradan Diyarbakır Asayiş Komutanlığı Kurmay Başkanı Kuru albaya bildirildi. Kuru albay araya girerek serbest bırkılmamızı istedi. Emniyet serbest bırakmak yerine ancak bir inzibat karakoluna tutanak karşılığında teslim edebiliriz dediler. Bunun üzerine yarım saat içinde inzibattan bir binbaşı Kuru Albay’ın emriyle gelip bizi teslim aldı. Biz otele geri döndük kendisi de bizden sonra geri gitti böylece bırakılmıştık. Olay bu tarzda beklenmedik gelişme üzerine para karşılığında öldürmeyi düşündüğümüz şahsın olayını gerçekleştiremedik ve bu işten vaz geçtik.
1991 yılı içinde JİTEM grubu olarak gerçekleştirilen bazı bombalama olaylarını izah etmek istiyorum. celil kod Aytekin Özel binbaşının getirdiği istihbarat sonucunda Kızıltepe’de bir vatandaşın Toros binek arabasını bombaladık. Yine Diyarbakır merkezinde, Diyarbakır Baro Başkanı’nın arabasını Aytekin Binbaşı,Abdülkadir Aygan ile birirlikte bombalama eylemini gerçekleştirdik.Patlamadan sonra olay yeri polis tarafından çembere alındı. Daha sonra bunların Binbaşı ve itirafçı olduğu görülünce serbest bırakıldılar.
O dönemde JİTEM Grup Komutanı olan Arif Doğan geldi, beni Silopi’den Diyarbakır’a rif götürdü. Batman JİTEM Komutanı’nı çağırarak beni yeni görev yerim olan Batman’a gönderdi. 1991 yılından Ersever’in öldürüldüğü güne (4 Kasım 1993) kadar Jandarma İstihbarat Grup Başkanlığı’nca kurulan, sadece itirafçıların bulunduğu ekibimiz bir dağılma süreci yaşadı. Bu sürede boşta kalan bazı arkadaşlarımız değişik işler için kullanıldılar. Silvan ve Diyarbakır çevresinde ülkücü olarak bilinen M.Zahir Karadeniz ile Mehdi Kaydo arasında bir kan davası söz konusudur. Bu durum bölgede bulunan herkesçe bilinmektedir. M.Zahir Karadeniz düşmanı olan Mehdi kaydoyu öldürmek için eski itirafçılardan Adil Timurtaş’a bir teklif götürdü.
Bir miktar nakit para ve Doğan marka araba teklifi Adil Timurtaş için cazip geldiğinden bu tklifi kabul eder bu arada dönemin Diyarbakır İl Jandarma Komutanı olan İsmet Yediyıldız’da bu cinayet konusunda M.Zahir Karadeniz tarafından ikna edilmişti. Hedef adam durumunda olan Mehdi Kaydo’yu Silvan girişinde Zahir Karadeniz’in verdiği istihbarat ve silahla bindiği dolmuştan inerken Adil Timurtaş tarafından taranarak öldürülüyordu. mehdi Kaydo’yu karşılamaya gelen yakınları Adil Timurtaş’ı cinayetten sonra ısrarla yakalmak için takip ederler bu takipte sıkışınca gidip silah ile jandarmaya sığınır. Mehdi Kaydo’nun yakınları bunun üzerine plakası ve eşgalini tespit ettikleri Adil Timurtaş ve Abdülkerim’in babalarını öldürdüğünü söyleyrek polise ihbar ederler.
Polis bunun üzerine ilçe jandarmayı arayarak araba plakasını ve şahısların eşgallerini sorar. Bu şahısların jandarmada olup olmadığını sorar olumlu yanıt alınca da jandarmaya sakın onu bırakmayın onlar cinayet işlemiş diye jandarmayı uyarır. Bunun üzerine bulunan astsubay Adil Timurtaş’la yanında bulunan Abdülkerim adındaki şahısları tutuklar. Adil Timurtaş ısrarla Alay Komutanı İsmet Yediyıldız’ın aranmasını ister. Komutanın bilgisi dahilinde olduğunu izah eder. İkna olan astsubay Alay Komutanı İsmet Yediyıldız’ı arar ve durumu izah eder. Komutan anlatılanalrın doğru olduğunu olayın bilgisi dahilinde geliştiğini ve iyi olduğunu söyleyerek Adil Timurtaş ile Abdülkerim’in serbest bırakılmasını emreder. Bu emir doğrultusunda görevli astsubay onda serbest bıraktı.
1992 yılında bir sınırötesi hareket planlanmıştı. Eski komutanım Cem Ersever bu haraketın koordinatörüydü. Bu harekata katılmam için çağrıda bulunuldu. Ben daha önce yaşanan bazı olumsuz olaylardan dolayı kendisine kırgındım. Bu teklifi red ettim. Ersever’le ölümünden önce Zahir Karadeniz’in Ayvalık’taki işyerinde Ersever’le bir görüşmemiz oldu. O sırada yeni istifa etmişti. Bu görüşmede Cem ile barıştık. Bana ayrıca yeni fikirlerini açtı. Ankara’da bir duruşmasının olduğunu, duruşmadan sonra eski ekibi Mersin’den toparlayarak TİT (Türk İntikam Tugayı) tarzında bir hareket geliştirmek istediğini, bu konuda bir kuruluş toplantısı yapacağını ve çalışmalarının Adana Bölge Komutanlığı’na atanan İsmet Yediyıldız Paşa’nında kendisine destek verdiğini söyledi. Beni de bu toplantıya davet etti ve "Sen bu işte olmazsan olmaz" dedi. Bu teklifi kabul ettim. Bu arada Hüsamettin Cindoruk ile tanıştığını, başbakan olması durumunda onun danışmanı olabileceğini bu durumun gerçekleşmesi halinde çok iyi olacağını söyledi. Esever ayrıldıktan sonra ben ve M.Zahir Karadeniz İsmet Yediyıldız paşayşa görüşmemiz oldu.
Bize dedi ki," Cem’e sahip çıkın, onu yalnız bırakmayın" diye tembih etti. Bu telefon görüşmemizden sonra Cem Ersever Ankara’da öldürüldü. Aslında paşanın ve Karadeniz’in benimle olan görüşmelerinin bir uyarı olduğunu düşünüyorum. Cem’in öldürülmesi onların bilgileri dahilinde olmuştu. Hatta Ayvalık’a gelmesi ve bizi buluşturmaları onlar tarafından planlanmıştı. Çünkü Cem’den sonra beni de öldürmeyi düşündüler. Bunun için Ayvalık’a bir ekip gönderdiler ve bu konuyu dönemin İstanbul İstihbarat Şube Müdürü olan Hanefi Avcı’ya telefonla izah ettim. Kendisi beni çağırıp sahip çıktı. Beni ortadan kaldıramadıkları için Ersever’in öldürülmesi benim üzerime yıkmak istediler. Daha sonra ifademin alınması bahanesiyle Ankara JİTEM’i beni çağırdı. Geleceğimi söyledim ancak, Hanefi Avcı beni göndermedi. Bu süre içinde JİTEM’de bazı dostluklarım dışında sınırlı ilişkilerim oldu.
Eski ekipten Arif Doğan Albay, Sinan Yüzbaşı gibi arkadşlarla ilişkilerim son Bodrum olayına kadar devam etti. Meclis Susurluk Komisyonu kayıtlarınd geçtiği gibi Bodrum oalyı öyle gelişti. Bu işi Mustafa Keskin adındki şahıs eski iş ortağım Süleyman Ugere getirmişti. Süleyman’da bana Bodrum’da bir iş olduğunu San Kulüp olarak bilinen Bodrum Günbet’teki işyeri sahibi ile kiracısı arasında bir problem olduğunu, bu problemi çözme durumunda nakit bir para alabileceğimizi söyledi. Bunun üzerine ben Mustafa keskin, Süleyman Uger’le birlikte İzmir’e daha önce JİTEM’den tanıdığımız yüzbaşının yanına gittik. Ben durumu Sinan Yüzbaşı’ya izah ettim. Kendisinden ekipte istedim. Bana üç tane astsubay verdi birlikte Gümbet’e gittik. Mal sahibi olan Başmısırlı’yı, kiracısı A. Köseyi bir masaya oturtup barıştırmak istedik. Mal sahibi A. Başmısırlı bizden korkarak polise bizi şikayet etti. Bunun üzerine çok sayıda polis bulunduğumuz yeri basarak bize kimlik sordu. Göz altına almak istediler. Yanımızdaki astsubaylar jandarma olduğumuzu polislerin kendilerini alma yetkilerinin bulunmadığını, özel bir operasyonda olduğumuzu kendilerinin kimleri kollamaya çalıştıklarını sert bir şekilde ifade ettiler.
Bunun üzerine çaresiz kalan polis astsubayların kimlik bilgilerini alıp ayrıldıar. Bizi ihbar eden A.Başmısırlı polisin bizi almadığını görünce korkup aynı gece İstanbul’a kaçtı. Bir aracı vasıtasıyla bizimle barışmak istedi. Bir kaç gün sonra İstanbul’da görüştük biz yüz bin dolar istedik ağladı veremeyecğini söyledi. Bunun üzerine 40 bin dolara anlaştık . Ayrıca işyerinin kiracısından Süleyman’la birlikte bir buçuk milyar civarında para aldık. Bunun yarısı işi getiren Mustafa Keskin, on bin dolarını da Sinan yüzbaşıya verdim. Daha sonra Süleyman Uger aldığımız çeklerin günü dolmadan ve benden habersiz kırdırdığını öğrenince aramızda sert tartışmalar oldu. Bu tartışmalar üzerine birbirimize ateş ettik. O ayağından yaralandı, benim de Mercedes arabam zarar gördü. Ben Bursa’ya kaçtım. Süleyman önce polislere benim ismi mi vermemiş. Ancak Bursa’da taşındığım eve polislerin gelip beni yakalamak istediklerini öğrenince Yalova Jandarma Alay Komutanlığı’na gittim. Arif Doğan, bana emniyet müdürleri ile görüşerek yardımcı olacakları sözünü alınca bende kendi arabamla ve iki astsubayla birlikte Kadıköy’e gelerek teslim oldum. Ama emniyette tutanak tutulduğunu görünce suçu inkar ettim. Bugüne kadar da böyle ifade verdim. Ama bir hafta önce 17 yıla mahkum olunca şaşırdım. Ben en fazla 7 yıl iki ay ceza alacağımı yattığım süre dikkate alınınca serbest kalacağımı zannediyordum. Ama böyle ceza alınca her ne kadar temyize gitsem de bildiğim her şeyi anlatmaya karar verdim. Bunun için size ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne yazı ile müracat ettim. 17.12.1997- İBRAHİM BABAT"
Babat’ın gönderdiği bu mektup üzerine Başbakanlık Teftiş Kurulu üyeleri 19.12.1997 tarihinde Kırklareli Cezaevi’nde cezasını çekmekte olan Babat’la görüşür. Komisyon üyelerinin Babat’la yaptıkları ve imza altına aldıkları görüşme tutanağının orijinal hali:
25-GÖRÜŞME TUTANAĞI
Halen Kırklareli Cezaevi’nde tutuklu İbrahim Babat (Abdurahman oğlu,1972 doğumlu, Şırnak Uludere nüfusuna kayıtlı)’nın Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı’na gönderdiği 17.12.1997 tarihli yazılı müracatı üzerine 19.12.1997 günü saat 14.30 ile …arası yapılan görüşmede anlattıklarından önemli görülenler iş bu tutanakta belirtilmiştir:
"Ben aslen Suriyeliiym ve gerçek doğum tarihim 1965’tir. Ancak kimliğimle ilgili diğer bilgileri şu anda açıklamak istemiyorum. Suriye’nin Kamışlı kazasındayım. 1984 yılında PKK örgütü ile temasa başladım. 1986’ya kadar Suriye’de idim. Bu dönemde propaganda eylemlerine ve propaganda toplantılarına katıldım. Öldürme, yaralama gibi silahlı eylemlere katılmadım. Çünkü Suriye’de PKK’nın bu tür eylemleri yoktur. 1986’da Berlias’ta 1987 başında Bekaa’daki Mahsun Korkmaz Akademisi’nde ve Şehit Ahmet Kampı denen bir kampta kaldım. Bu dönem içerisinde hep eğitim yaptım. Kampta Suriye’li Kürtlerden sorumluydum. Kampın yönetimindeydim. Bu esnada PKK’nın üst düzey sorumluları ile Abdullah Öcalan ile görüşüyordum. Bu dönemde silahlı bir eylemde bulunmadım ancak bir kişinin (Rizgari Örgütü’nden) Beyrut’ta PKK tarafından öldürülüp cenazesinin Türkiye’ye gönderildiğini biliyorum. Mehmet Ali Birand kampa geldğinde (üç gün) kaldığında kamptaydım. Onun ayrılmasından sonra Şam’a geldim. Abdulah Öcalan’ın emrinde 9-10 gün bir kaç arkadaşla birlikte kaldım. Bu günlerde bize verdiği talimatlardan sonra grup olarak Suriye’nin Derik bölgesine geldik. Kabat kodlu birisi ile Ömer kod adlı Cizreli ile buluşup silah ve mühimmatı tamamladıktan sonr Dicle nehrinden Cudi Dağına geçtik. Bu geçişimiz irtibat kopukluğu nedeniyle 15 gün falan sürdü ve aç sefil bir halde idik.
İran ve Irak’tan gelenlerle birlikte toplandık. Biz gelince Abdullah Öcalan’ın talimatı ile Suriye’ye dönmesi gereken üst düzey merkez komite üyesi 4 kişi bunu önce kabullenmek istemedi ve aramızda soğukluk başladı. Bu olaylar benim terör ötgütünden soğumaya başlama sebep oldu. Esasen Abdullah Öcalan’ın bir çok kadın ve kızı haremi gibi kullanmasını da kabullenemiyordum. Geri dönecek olanlar örgütçe öldürülmekten korkuyordu. Ve bunlardan Şahin Baliç dönünce kamptan öldürüldü. Benim siyasi sorumlu olmam, kabullenmek istenmedi.
1988 yılında Kumçatı Köyü Aşiret Reisi Osman Demir’in evine gittim. Ben Suriye’ye dönmek istiyordum ama bu kişi korktu ve beni Tabur Komutanı İsa Binbaşı’ya teslim etti. Birlikte Şırnak Alay Komutanlığı’na gittim. Komutan Ahmet Yarbaydı. Burada ifadem alınmadı ama akşam üzeri helikopterle Binbaşı Ahmet Cem Ersever geldi ve beni elindeki fotoğraf albümünden gerçek kimliğimle tespit ederek birlikte çalışma teklif etti. Ben de kabullendim. 2-3 gün sonra Hulisi Sayın ( Kolordu Asayiş Komutanı) geldi ve tam olarak kendilerine yardımcı olmak üzere anlaştım. Beni çatışmada öldü diye göstererek çalıştırdılar ve bilahare bugünkü kimliğimi verdiler. Kimliğim 1989 yazında çıkartıldı ve 18 yaşından küçük görünmem için doğum tarihim 1972 yazıldı. Bu süre içinde Batman, Silopi, Diyarbakır ve BOTAŞ Tesileri’nde JİTEM’de kaldım.Bu dönemde Grup Komutanı Arif Doğan’dı. Gruba bağlı Mardin, Batman, Ankara, Mersin gibi birlikler vardı. Birliklerin başında daha kıdemsiz komutanlar vardı. Her hafta Diyarbakır’a gidiyor ve Hulusi Paşa’ya çalışmalar hakkında bilgiler veriyorduk. Bu uygulama daha sonraki komutanlar İsmail Selen ve Hikmet Köksal ille de aynı şekilde devam etti. Bu dönemde istihbaratta bulunduğumuz gibi operasyonlar da yapıyorduk. Operasyonlarda 40 köy korucusu (Kendilerine komutanlık ödeneğinden ek maaş veriliyordu) 40 asker görev alıyorduk. Ayrıca başımızda A.Cem Ersever, Binbaşı İsmail, Üsteğmen Sinan Yaşar,Başçavuş Şaban Bayram’da bizimle birlikte idi. Bu dönemde bir çok operasyon yaptık. Bunlardan bir kısmı bana göre doğru idi. Ama bir kısmı yanlıştı. Yanlış olanlardan bildiklerim:
a) 1988 yılında Silopi’de Hacı Ahmet Zeyrek’in itirafçı olmasına rağmen, sırf ileride bizi ele verir endişesiyle Lokman Gündüz’e vurdurtarak A.Cem Ersever tarafından öldürülmesi.(Hacı Ahmet Zeyrek itirafçı değil bizim gibi kullanılan bir elemandı)
b)1989 yılında Şırnak’lı Mehmet Bayar’ın İdil’de bombalı çanta eline verilerek infilak sonucu ölümü. Bombanın eline veriliş amacı Avukat’a göndermek ve birlikte ölmelerini temindi. Ama kişi avukata varmadan çantayı açmaya kalkınca öldü. Bu kişi de içimizde çok şey biliyor diye yokedildi. Talimatı kimin verdiğini kesin bilmiyorum
c) 1989 yılında Şırnak’lı Gijo Şanlı’nın yeğeni Hurşit’in "Bunlar örgüte gençleri göndertiyorlar" diyerek ihbar ettiği o yaşlı üç kişiyi Renault bir araba ile Kasrik Boğazı’ndan aldık Silopi’ye götürdük. Ancak suç sayılacak bir bilgi alınamadı. Bence bu kişiler masumdu. Sırf Hurşit’in kendi düşmanları idi. Bir şey elde edemeyince Hurşit "Bunlar beni tanıyorlar. Benim JİTEM’in adamı olduğumu söyleyebilirler" demesi üzerine A. Cem Ersever, Astsubay Bayram, ben ve Hurşit öldürdük. Yolda giderken arabamız kaza yaptı ve takla attı. İkinci arabayı Cem Binbaşı getirti ve birlikte Nusaybin’e yakın bir yerde öldürdük.
d) Yine 1989 yılında Maho Gerdan diye tanınan Irak’lı Kürt vatandaşı sonra Mehmet Kılı ismini almış ve T.C vatandaşı olmuş kişiye Antalya’da askerliğini yaparken Asayiş Komutanlığı’nın bilgisi dahilinde Cem Binbaşının emriyle ben ve Şaban Başçavuş gittik. Yanımızda Tokat Niksarlı Erol adında asker vardı. Reno marka bir araba ile gittik. Oradaki komutanlarla görüştük. Bize bu kişiyi çarşı iznine çıkartarak kapıda verdiler. Biz de Hacı Süleyman Gürbüz’ün ismini kullandık. Kişiyi alarak Silopi’ye getirerek Cem Binbaşıya teslim ettik. Bir gün sonra Irak’lı komutanlara sırf aramızdaki iyi münasebet devam etsin diye teslim edildi. Bu kişi KDP’nin Zaho Bölge Komutanı idi ve üç tane de karısı vardı. Kanaatimce Iraklılar teslim aldıktan sonra öldürmüşlerdir. Karıları halen Türkiye’dedir.
e)Antalya’da 1993 yılında öldürülen Numan (Soyadını hatırlamıyorum karısıyla birlikte evinin balkonunda öldürülmüştü)’ın bize gösterdiği Batman’da iki, Bismil’de iki (Birisi benzinci),Hazro’da bir ve Antalya’da bir olmak üzere toplam altı kişiyi 1990 yılı içerisinde öldürdük. Bu emri zamanın Asayiş Komutanı Hikmet Köksal bizzat verdi. Bizim gruba ikramiye olarak Diyarbakır’da Emlak Bankası’ndan bir blok satın alınarak evleri döşenerek beyaz eşyaları dahil evli olanlara verildi.Halen bazıları ikamet ediyor.Lojman içerisindeydi bu blok. Diyarbakır’daki olaylar sırasında JİTEM’in komutanı Ankara’da Veli Küçük idi ve gidip geliyordu.Diyarbakır Grup Komutanı Cem Ersever’di.
f) 1990’da Nusaybin’de Nusaybin Gazetesi’ni ve Diyarbakır’da Yeni Ülke Gazetesi’ni, ben, Hüseyin Tilki, Adil Timurtaş, Hayrettin Toka, (Bir kişi daha var ismi okunmuyor-N.Ç) birlikte yaktık.Başka isimler de vardı. Bizi Jandarma araba ile götürüyor, bekliyor ve olayı yaptıktan sonra geri getiriyordu. Baro Başkanı’nın arabasına bombayı Abdülkadir Aygan, Aytekin Binbaşı koymuştur. Celil kod adını kullanan Binbaşı Aytekin Özel’dir. Polisler kendileri ni sevmişler ama asker olduğunu görünce serbest bırakmışlardı. Bu olayda ben yoktum. Ama Kızıltepe’de Aytekin Binbaşı’nın tanıdığı ama bilmediğim birinin arabasına sırf zarar vermek için konulan bomba olayınd ben, Abdülkadir Aygan ve Aytekin Binbaşı birlikte gerçekleştirmiştik. Benim kod adım "METE" idi.
g)1990 yılında Tokat Niksar’da hapisten çıkacak itirafçı Sabotullah Batur’u cezaaevi çıkışında tahliye sırasında kaçırıp öldürecektik. Ancak motosikletli bir kişinin cezaevine 2-3 defa gelmesi üzerine önce bu kişiyi yakaladık. Bu kişinin cezaevine gazete getiren çoluk çocuk sahibi biri olduğunu öğrenince önce sorguladık ve bağladık. Aytekin Binbaşı "bizi ihaber edebilir" diyerek öldürmemi istedi ama ben kişiye acıdım ve öldürmedim. Bağlı şekilde bıraktık. Bu kişinin bizi herhangi bir şekilde ihbar edebileceğini düşünerek Sabotullah Bazur’u öldürmeden olay yerinden ayrıldık. Sonra bu konuyu öğrenmek üzere MİT’den iki kişi geldi. Bunlardan birisi Yeşil diye tanınan Mahmut Yıldırım’dı. Ben kendisini eski TİKKO’cu diye duyuyordum ama ilk defa o zaman gördüm. Daha sonra bir daha geldiğinde gördüm ama hiç konuşmadım.
Ben Binbaşı A.Cem Ersever ile birlikte çalışırken bazen yaptıklarımdan rahatsız oluyordum. Bazen de anlaşamıyorduk. Bu nedenle 1989 yılbaşından önce kaçtım ve İstanbul’da 3-4 ay kaldım. Hikmet Köksal Asayiş Komutanı olunca yeniden geri döndüm. (Üç satır tam okunmuyor. N.Ç)…Cem Binbaşı’nın kitaplarındaki bilgileri bizim ekipten Hayrettin Toka ile Ali Ozansoy hazırlıyordu. Sonra Cemil Işık son bilgileri verdi.
Ben 1990’dan 1996’ya kadar genellikle İstanbul’da idim. 1991’de Diyarbakır’da ziyarete gittiğimde Cem Binbaşı Tekirdağ’da kaçakçı Nejat Söyler ile telefonda birini öldürmemi söyledi. Ben Tekirdağ’a geldim bu işi para için yapacaktım. Bizim ekibe …milyar ile kullandığımız araba verilecekti. Cem Binbaşı’nın ve Nejat Söyler’in ne alacağını bilmiyordum. Öldürme işini o zaman milletvekili olmamış olan Hasan Peker (Uncular Şirketi’nin sahibi) istemiş. Bana öldürtecekleri kişiyi göstereceklerdi o gün infazı yapacaktım. Bu işte ben eski TİKKO’cu Fethi ve Abdülkadir Aygan birlikte idik. Bizi otele yerleştirdiler. Nejat Söyler’in oğlu Murat Söyler’de bizimle birlikte idi. Gece sarhoş olan Murat Söyler benim tabancamla (Swith Weson) bir şarzörü otel odsından dışarıya boşaltınce polisler oteli bastı ve bizi gözaltına aldılar. Ancak burada telefonla Diyarbakır’a haber verdiğimiz için jandarma bunlar bizim adamımızdır diyerek polisin elinden bizi aldılar. Sonra da serbest bıraktılar. Emniyet müdürü tutanak tutmuştu. İnzibattan bir binbaşı tutanağı imzalayarak teslim aldı. Bu işi yapamadık ve yol parası dışında bir şey almadık. Nejat Söyler en son Trabzon’da idi.Şuan nerede bilmiyorum.
1992’de Silvan’da Mehdi Kado adlı bir kişi öldürüldü. Öldürenler Adil Timurtaş ile Abdülkerim isimli Uludereli idi. Bunlar kişiyi karşılamaya gelen aile fertlerinin gözü önünde öldürmüşler. Onlar da karşılık vermiş ve bunlar kaçarak Silvan Bölük Komutanlığı’na sığınmışlar. Polise şikayet edilince bölük komutanı bunları tutukluyor. Ama bunlar işi Alay Komutanının bilgisi ile yapıldığını söyleyince Bölük Komutanı Alay Komutanı İsmet Yediyıldız’ı arıyor ve ondan aldığı talimat üzerine bunları polise teslim etmeyip serbest bırakıyor. Öldürülen kişiler Zahit Karadeniz’in şahsi düşmanları idi. Ama Zahit Karadeniz’in Alay Komutanını kandırması ile öldürtüldü. 1993 yılında M.Zahit Karadeniz beni o tarihlerde büfe işlettiği Ayvalık’a çağırdı. Binbaşı Cem Ersever ile barıştırdı. Cem Ersever yeni emekli olmuştu. Bana Mersin- Adana Bölge Komutanı olan İsmet Yediyıldız’ın Mersin’de bize yardımcı olacağını,hatta burada eski ekibi toplayacğını söylediğini, söyleyerek Ankara’ya (Önce İstanbul’a) gitti. O ayrıldıktan sonra İsmet Yediyıldız bana telefonla Cem Ersever’in öldürüleceğini ona sahip çıkmamızı söyledi. Ama ben kendisiyle görüşemedim. Cem Binbaşı Ankara’ya giderken mahkemeden de bahsediyordu.
Sonra Cem Ersever’in kaybolduğunu bilahere öldürüldüğünü duydum. Ben kimin öldürdüğünü kesin bilmiyorum ama o tarihlerde Ankara’da olan Yeşil’e bu işi yaptırdılar kanatındayım. Bu olaydan sonra ben bir kaç ay Ayvalık’ta kaldım. Daha sonra İstanbul’a döndüm. 1993’te JİTEM’in başında Grup Komutanı Nurettin Binbaşı ile Başkan olarak Veli Küçük vardı. Mustafa Deniz Nurettin Binbaşıya Cem’in elinde çeşitli silah ve mühimmatın olduğunu söyleyerek tedbir almalarını söylediğini Ali Ozansoy’a anlatmış. Ben bu yerlerde 1996’ya kadar çek senet tahsilatı dahil olmak üzere çeşitli işler yaptım. Emniyet İstihbarbat yetkilileri ile görüşüyordum. (Hanefi Avcı-Adem Demir) Ama kendileri ile herhangi bir operasyonda bulunmadım. 1996 yılında eski PKK’lı Süleyman Üger ile ortaktım. Onun tanıdığı Mustafa Keskin’in Bodrum’da Sun Clup sahibi Ahmet Nedim Başmısırlı ile kiracısı Ahmet Vasfi Köse arasındaki iltilafı halletmek için takipte bulunması üzerine, Sinan Yaşar’ (İzmir’de JİTEM komutanı idi) dan üç ast subay aldım. Ahmet Nedim Başmısırlı’nın bize teslim edilmesini söylediğimiz müdürün haber vermesi üzerine polisler bizi çevirdi ama biz jandarma olduğumuzu söyleyip kimlik gösterince sadece astsubayların isimlerini aldılar ve biz yolumuza devam ettik. Daha sonra Ahmet Başmısırlı bize müracat etti. Kendisinden 40 bin dolar ile birmilyar dörtyüz milyon (Yeni para ile 1400 TL-N.Ç) TL’yi nakit ve çek olarak aldık. Ancak ortağım Süleyman Öğer benden habersiz habersiz olarak çekleri nakte çevirmek isteyince aramızda ihtilaf çıktı.Kadıköy’de birbirimize ateş ettik.
O ayağından yaralandı, benim de Mercedes arabam da (henüz parasını ödemediğim) kurşunlardan dolayı zarar gördü. Camları kırıldı. Ben Bursa’ya kaçtım. Süleyman önce polislere benim ismi mi vermemiş. Ancak Bursa’da taşındığım eve polislerin gelip beni yakalamak istediklerini öğrenince Yalova Jandarma Alay Komutanlığı’na gittim. Bana emniyet müdürleri ile görüşerek yardımcı olacakları sözünü alınca bende kendi arabamla ve iki astsubayla birlikte Kadıköy’e gelerek teslim oldum. Ama emniyette tutanak tutulduğunu görünce suçu inkar ettim. Bugüne kadar da böyle ifade verdim. Ama bir hafta önce 17 yıla mahkum olunca şaşırdım. Ben en fazla 7 yıl iki ay ceza alacağımı yattığım süre dikkate alınınca serbest kalacağımı zannediyordum. Ama böyle ceza alınca her ne kadar temyize gitsem de bildiğim her şeyi anlatmaya karar verdim. Bunun için size ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne yazı ile müracat ettim.Benim JİTEM’de görevli olduğum hem elimdeki iki belgeden hemde bulundurma ruhsatlı Kırıkkale tabancamın Diyarbakır Emniyet Müdürlüğündeki dosyada ki belgelerden açıkça bellidir. Bunların aynı vaki olduğunu kabul ve beyan ederim.19.12.1997
İbrahim Babat
Bütün bu olaylardan sonra İbrahim Babat’ın 17 yıl 6 ay hapis cezası Rahşan Affı’yla ortadan kalktı ve tahliye edildi. Yaptığı itiraflar nedeniyle devlet sırrını açıklamaktan, ayrıca daha önce işlediği sahte çek, dolandırıcılık, cinayet ve gasp suçlarından Babat hakkında açılan dava esnasında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı ve Suriye’ye sınırdışı edildi (bu tür davalarda normal olarak sanığa yurtdışına çıkış yasağı uygulanır). Dava İddianamesinde, sanık Hacı Hasan (İbrahim Babat)’ın Binbaşı Cem Ersever, dönemin Asayiş Bölge Komutanları Hulusi Sayın, İsmail Selen, Hikmet Köksal, Silopi JİTEM Grup Komutanı Binbaşı Arif Doğan, Yüzbaşı İsmail Öztoprak, Üsteğmen Sinan Yaşar, Başçavuş Şaban Bayram’ın bilgisi dahilinde aylık maaş alarak Diyarbakır Kurdoğlu’ndaki Emlakbank lojmanlarında eğittiği tetikçi itirafçılarla birlikte kendilerine bir blokun satın alındığı belirtiliyor. Suriye Kamışlı doğumlu olması nedeniyle sınırdışı edilen, mahkeme dosyasına göre gerçek adı Hacı Hasan olan Babat, itirafçı olduktan sonra JİTEM tarafından İbrahim Babat ismiyle Şırnak Uludere ilçesi Şenoba köyü nüfusuna kaydettirilmişti. Yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı. Ama buna rağmen mahkeme Suriye’ye gönderilmesine karar verdi.