Abdulhamit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdulhamit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2015 Cuma

Eski eser diye petrol aramışlar

Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Güven Dinç, bazı batılı ülkelerin Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde Ortadoğu'da petrol arama çalışmalarını gizlemek için arkeolojik araştırmalar adı altında faaliyet yürüttüklerini belirtti.

Dinç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, "19. Yüzyılda Osmanlı Devleti'nde eski eser anlayışının doğuşu ve bu alanda uygulanan politikalar" konulu Fatma Şimşek ile yürüttüğü çalışmalar kapsamında çok ilginç bilgilere ulaştıklarını söyledi.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde yaptıkları kapsamlı incelemede o dönemde eski eserlere ilginin ve çalışmaların ortaya çıkarıldığını anlatan Dinç, Osmanlı Devleti'nin kendine özgü eski eseri tanımlama ve değerlendirme biçimi bulunduğunu kaydetti.

İngiliz ve Almanların gizli amaçları

Dinç, araştırmaları sırasında Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti üzerindeki çıkarlarını korumak için her türlü yola başvurduklarını gördüklerini dile getirerek, şöyle konuştu:

"Bu devletler, genellikle asıl amaçlarını perdeleyen görüntüler sergileyerek faaliyetlerini yürütüyordu. İngiltere ve Almanya başta olmak üzere bazı ülkelerin özellikle Musul ve Kerkük bölgelerinde petrol arama çalışmalarını gizlemek amacıyla arkeolojik araştırmalar adı altında Osmanlı Devleti'nden aldıkları izin belgelerine ulaştık. Yani amaçlarını gizlemek için kullandıkları önemli unsurlardan biri, eski eser araştırmaları adı altında izin almaktı. İngiliz ve Alman araştırmacılar, eski eser arama bahanesiyle özellikle Musul ve Bağdat bölgelerinde petrol arama faaliyetleri yapıyordu. Dönemin Padişahı Abdülhamit, bu devletlerin asıl niyetlerinin petrol aramak olduğunu sonradan fark ederek gerekli tedbirleri aldı. Abdülhamit, dost ve müttefik olarak gördüğü Almanların bu tavrı karşısında şaşkınlığa uğramış, ayrıca kendisi de eski eserlerden ziyade petrole önem verdiğini göstermiştir."

Osmanlı'da eski eserlerin korunması için yapılan çalışmalar

Yrd. Doç. Dr. Dinç, Osmanlı Devleti'nde eski eserler konusunda ilk bilinçli uygulamaların ancak Tanzimat sonrası görüldüğünü, eskiye duyulan ilginin eski eserlerin sanatsal, ekonomik, kullanım değerlerine veya dini kökenli korku saygı gibi faktörlere dayandığını kaydetti.

Eski eserler bakımından oldukça zengin olan Osmanlı coğrafyasının hem hukuki eksiklikler hem de yöneticilerin ve halkın bu konuda yeterli bilince sahip olmamasından dolayı talan edilmeye müsait bir durumda bulunduğunu ifade eden Dinç, Tanzimat döneminde Ali Paşa tarafından yayımlanan Müze ve ilk Asar-i Atika Nizamnamesi ile kazı izinleri belirli bir düzene oturtularak eski eser kaçakçılığının önlenmeye çalışıldığını ancak görevlilerin keyfi davranışları, büyük Avrupa devletlerinin İstanbul'daki elçilerin yaptıkları baskılar sonucunda nizamnamenin zaman zaman istismar edildiğini vurguladı. 

Osman Hamdi Bey'in Müze-i Hümayun Müdürlüğünü atanmasıyla bu alanda yeni düzenlemeler yapıldığını ve devletin eski eserler üzerinde mülkiyet hakkı ve korumacılığının güçlendirildiğini belirten Dinç, "Yabancı araştırmacıların suistimallerinde akla gelen ilk isim Heinrich Schliemann'dı. Schliemann'ın suistimalleri bilindiğinden çalışmaları esnasında yanında bir gözetmen memur bulundurulmasına özen gösteriliyordu ama yaptığı kazıların sürekli takip edilebilmesi de mümkün değildi. Schliemann, Truva bölgesindeki kazılarda bulduğu eserleri ülke dışına çıkarmıştı. Truva hazinesini İngiltere'ye götürmesi nedeniyle Osmanlı Devleti kendisine dava açmıştı" dedi

26 Şubat 2014 Çarşamba

Sultan Abdülhamid'in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat'a gönderdiği mektup


"Yâ Hû…

Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.

İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamât Hazretlerine ref ediyorum:

Mübarek ellerini öperek ve duâlarını rica ederek selâm ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selâmette daim olduğunuzdan dolayı Allah'a hamd ve şükürler ettim… Efendim, evrâd-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah'ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edâya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teâlâ Hazretlerine hamd ederim ve dâvet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilâfet-i İslâmiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim.

Ancak ve ancak 'Jön Türk' ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti'nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: 'Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye'ye ve Ümmet-i Muhammediye'ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem' diye kat''î cevap verdikten sonra hal'imde ittifak ettiler.

Ve beni Selanik'e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla'ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm'a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Bu mühim meselede şu maruzatım kâfidir.

Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selâmlar ederim.

Ey benim muazzam üstadım! Bu bâbda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin mâlûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.
Veselâmualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.

Abdülhamid’in yatak odasindaki Sir?


 
 
“Millet seni azletmiştir!” Yıldız Sarayı Küçük Mabeyn Dairesi’nin beyaz yağlıboya kapısı önünde Esad Toptanî Paşa’nın Arnavut lehçesiyle çınlattığı bu kelimeler, 8-10 saniye süren bir sessizlik darbesiyle kesilmişti. Artık gözler konuşuyordu. 
Abdülhamid, yalnız konuşan şahsa değil, Bahriye Feriki Arif Hikmet Paşa’ya, Ermeni Aram Efendi’ye, Yahudi Emanuel Karasso’ya da bakmış ve gayet metin bir eda ile “Hal’ etti demek istediniz herhalde. Pekala gösterilen sebep ne?” diye eklemişti. Bunun üzerine Arif Hikmet Paşa’nın tahttan indirme fetvasını açıp okuduğu görüldü. 

Ne saçmalıklar sayılmıyordu ki? Dinî kitapları yasaklatıp yaktırdığından tutun da gençleri öldürttüğüne kadar yığınla zırva. Peki iddialar bu kadar kesin delillere dayanıyor idiyse hükmü neden muğlak bırakmışlar ve ağızlarında gevelemişlerdi? Çünkü Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi bu iddiaların hukuken ispatlanamayacağını biliyor ve fetva vermeye yanaşmıyordu. Ancak bu şekilde her anlama çekilecek bir fetvayı verebilir ve İttihatçıların ellerinden yakayı kurtarabilirdi. 

Abdülhamid, fetvada hal için kesin bir karar olmadığını, bu kararı hangi makamın verdiğini öğrenmek istedi. “Meclis-i Millî” denildi. Güya milletin meclisinde alınmıştı karar ama kimsenin aleyhte konuşulmasına fırsat bırakılmadığı gibi, kabul oyu için elini kaldırmayan birkaç kişi olduğu görülünce Talat Paşa o meşhur sert bakışıyla onları “ikna” edivermişti(?) Yalnız bir tek itiraz sesi duyulmuştu. Uzun beyaz sakalı titreye titreye ve nemli gözlerini etrafta gezdirerek “Yazıktır, günahtır” diye söylenen bu kişi, ayan azasından Yorgiadis Efendi’dir. Tabii etraftan “Alçak, hain, mürteci!” naraları yükselmekte gecikmeyecektir. 

Abdülhamid’in ağzından “33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah’tır. Bu memleketi nasıl buldumsa öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Ne çare ki, düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.” sözleri döküldü Küçük Mabeyn’e. 

Abdülhamid’in en zoruna giden şey de, halifeye dinî fetvayı tebliğ edecek heyete bir Ermeni ile bir Yahudi’nin dahil edilmiş olmasıydı. Esad Paşa, sonradan Balkan Savaşı’nda İttihatçılara ihanet edecek, anlı şanlı Mason üstadı Emanuel Karasso ise tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını yiyerek, girdiği ihalelerden kazandığı deve yükü parayla savaş sonunda İtalya’ya sıvışacaktır. 
Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından Albay Hüsamettin Ertürk’ün “İki Devrin Perde Arkası” (1964) adlı hatıralarında Abdülhamid’in 1909 yılında Selanik sürgününde Debreli Zünnün adlı bir dostuna şöyle dediğini aktarmaktadır: “Göreceksiniz yüzbaşım! İttihatçılar Turancılık gayretiyle hem Rusya, hem de İngiltere ile bir savaşa girerlerse Allah göstermesin Osmanlı’nın parçalandığına şahit olacağız. İnşaallah böyle bir güç gösterisine girmezler.” Ertürk, sonraki olaylara bakınca “1909’da bu konuşmayı yapan Abdülhamid’e, uzakları gören bir hükümdar demeyip ne diyeceğiz?” diye soruyor haklı olarak. 

Cevabımız yok. Var aslında ama nerede? 

Yıldız Yağması’na uzanalım ve oradan bir ibret kıvılcımı çaktırmaya çalışalım. Tam bir “Han-ı Yağma”dır yaşanan. (Tabirin nereden geldiğini biliyorsunuz değil mi? Eskiden zengin ağalar yılda bir gün aileleriyle birlikte evlerini terk eder ve hanelerini yağmaya açarlarmış. O gün halk eve hücum eder, iğneden ipliğe ne bulursa alırmış. Fikret de ünlü “Han-ı Yağma” şiirini bu olay üzerine yazmıştır.) 

O gün saraydan kim ne bulursa almış, hatta Abdülhamid’in kötü günler için havuzun altına yaptırdığı gizli hazinenin kapısı kırılarak içine girilmiş ve o muazzam servet, Meclise dahi haber verilmeden birilerince iç edilmişti. Yeni bir çağ açtıklarını söyleyen İttihatçıların bu adi yağmadan ne kadar para götürdükleri hiçbir zaman belirlenemedi. Teşkilat-ı Mahsusacı Hüsamettin Ertürk, fakat, der, bu servet onlara da yar olmadı. Parlayan ocak söndü, hepsi çil yavrusu gibi dağıldılar. Kimisi uzak diyarlarda Ermeni kurşunlarıyla, kimisi yurdun içinde karıştıkları İzmir suikasti mahkemesi sonunda darağacında can verdiler. 

Sözde binlerce insanın katili ‘Kızıl Sultan’ın sarayındaki hazineleri yağmaya dalanların aklına neden sonra bir sayım yaptırmak geldi ve bu göreve romancı Halit Ziya Uşaklıgil’in de içinde bulunduğu bir heyeti memur ettiler. İşte o kan dökmekten zevk alan ve keyf içinde yaşadığı söylenen sultanın sarayında görülen ibretlik manzara. Halit Ziya, anlatıyor. Çıt çıkarmadan dinliyoruz: 

“İlk şaşırmak ilk adımda başladı diyorum. Daire-i hususiye bu mu idi? Bütün Abdülhamid siyasetinin mihveri şu basık tavanlı loş köşeciklerden ve onun içi tıklım tıklım kâğıt desteleriyle dolu dolaplarından ibaret miydi? Methalden sonra hemen ilk karanlık odada bir divan gösterdiler. Bu, Abdülhamid’in istirahat yeriydi. Belki de yatağı… Zaten daire-i hususiyede en basit şeklinde bile bir yatak odası görmedik. …Bir kenarda içinde yumurta yenmiş sahanı ile bir tepsi, gene onun hususi eğlence yerini teşkil eden marangozhaneyi gördükten sonra küçük mabeyn namiyle anılan daireye geçtik.” 

Sarayın en yakınında bulunmuş tanıklardan Salih Münir [Çorlu] Paşa’nın kardeşi Münir Sirer, 1955’te Resimli Tarih Mecmuası’na yazdığı bir yazıda Halit Ziya’nın gördüğü yatağı bizim için tabir caizse biraz daha ‘zumluyor’. İçimizi cız ettiren o ses: “Fakat tuhafı şu ki, Abdülhamid’in yattığı odadaki karyola, en âdi hastanelerde kullanılan cinsindendi.” 

Sarayda binlerce kadınla beraber zevk, sefahat ve şatafat içinde yaşadığı zannedilen Abdülhamid’in yatak odasını bir türlü bulamayan acar heyet şaşırmış ve en sonunda buldukları yatağın da en adi hastanelerde kullanılan karyolalardan biri olduğunu görünce tam anlamıyla şoke olmuşlardı. 

İşte hadise budur sevgili dostlar. “Abdülhamid’in büyüklüğü nerede yatıyor?” diye soranlara, başka bir şeyi değil, saraydaki o yumurta sahanı ile o adi hastane karyolasını gösteriyorum. 

m.armagan@zaman.com.tr

7 Şubat 2014 Cuma

Mesele ne Gezi ne Cemaat ne El Kaide ne de Suriye


Şimdi önünüze 18. Yüzyıl'daki sınırlarıyla bir Osmanlı haritası koyun. Şimdi bugünkü dünya haritasını açın ve yanına koyun. Bugünkü dünya haritasında savaş, terör, çatışma, kaos yaşanan ülkeleri işaretleyin. İşaretlediğiniz ülkelerin sınırlarını birleştirin. Ne görüyorsunuz? Ortaya, Osmanlı haritasının Ortadoğu bölümü çıktı değil mi? Çatışma yaşanan bölgeleri son 50 yılı baz alarak işaretlersiniz haritaya Kafkaslar ve Balkanlar bölgesi de girecektir.
  Her iki blok da Erdoğan'ı durdurmak için harekete geçti. Şii Hilali Arap baharını Suriye'de, Yeşil Kuşak da Mısır'da durdurdu ve karşı devrim başlattı"
Böyle olması normal, çünkü Osmanlı toprakları son iki yüzyıldır planlı ve düzenli olarak parçalandıkça ve ana gövdeden koparıldıkça savaş, terör ve kaos o topraktan eksik olmuyor ve asla huzur bulamıyor.
Çok değil, sadece yüz yıl geriye gidelim. Büyük Sultan Abdülhamid, otuz yıllık iktidarı boyunca imparatorlukta yaşayan milletleri ve 5 milyon kilometrekare toprağı bir arada tutmayı başarmıştı. Düşmanları kendileriyle uzlaşmayan (özellikle Filistin konusunda) Abdülhamid için iki ayrı plan yaptı.
İçeride, 'Kızıl Sultan' ve 'istibdat yönetimi' (diktatörlük) denerek yoğun bir kampanya başlatıldı. Abdülhamid'in bir 'despot ve diktatör' olarak tüm özgürlükleri kısıtladığı gerekçesiyle her yerde aleyhinde konuşuluyordu. Öte yandan 'Ümmet' kavramını ve Osmanlı'nın imparatorluğu bir arada tutan tutkalını yok edecek bir tartışma başlatıldı: 'Biz kimiz? Osmanlı demek ne demek? Müslüman kimliği bizi temsil ediyor mu?' Sonunda 'Asıl millet Türk'tür' denilerek Osmanlı'nın 600 yılda oluşturduğu kuşatıcı ve birleştirici 'millet' kavramını çatlatan ilk hançeri sapladılar. Tartışmayı sürükleyen ana kadro Jön Türklerdi ve İngiltere ile Fransa'da yaşıyorlardı daha çok.
Osmanlı içinde kimlik ve millet kavramları tartışılırken ve Abdülhamid 'diktatör' denilerek iktidardan indirilmeye çalışılırken; Ortadoğu'da İngiliz Lawrence gibi kişiler aracılığı ile Arap milliyetçiliği körüklenerek Osmanlı'ya karşı Ortadoğu halkları kışkırtılıyordu.
İngiliz asker ve casus... "Arabistanlı Lawrence" olarak da biliniyor.
En önemli argümanları 'Osmanlı'nın Arapları sömürdüğü, geri bıraktığı ve Türklüğü önemsediği, Arapları aşağıladığı' yönündeydi. Bunları anlattıkları her Arap aşiretine bir de bağımsız bir devlet vaadinde bulunuyorlardı.
'Ümmet ve millet' kavramı burada da tartışmaya açıldı. Arap ırkının Osmanlı olmadığı, Osmanlı 'millet' kavramının içinde Arapların yer almaması gerektiği ısrarla vurgulandı.
Tüm bunlarla aslında İngiltere, Hindistan'dan Fas'a kadar tüm İslam coğrafyasında hedefini seçmişti: 'Ümmetin birliği ve hilafetin dirliği'.
Halife Abdülhamid irtica, terör, kaos, ekonomik bozukluklar bahane edilerek askeri bir darbeyle tahttan indirildi. Jön Türklerin devamı İttihat Terakki iktidara geçti. Abdülhamid iktidardan indirildikten hemen sonra 1912 de Balkan Savaşlarıyla Osmanlı'nın sağ kolu kopartıldı. Balkan cephesi düştü. Osmanlı Anadolu'ya doğru çekildi.
İki yıl sonra bu kez Birinci Dünya Savaşı başladı. Osmanlı'nın tüm toprakları saldırıya uğradı. Tüm coğrafyada ölümüne direnen bir imparatorluk vardı ama müttefiki Almanya yenildi diye Osmanlı da yenildi sayıldı. Arap coğrafyasında ekilen fitne tohumları yeşerdi ve Osmanlı'dan kopartıldı. Osmanlı doğduğu ana rahmine Anadolu topraklarına çekildi, iki kolu ve bacakları kopartılmış olarak.
İngiltere savaşın galibi olarak işte o zaman elinde cetvelle bir resim çizmeye başladı. Ortadoğu'da sürekli savaş, terör ve acının yer alacağı mutsuzluğun resmiydi bu.
Osmanlı'nın parçalanmış bedeni üzerine çizilmiş kanlı bir haritanın resmi.
Petrol, İsrail ve kukla rejimler, cetvelle çizilmiş sınırlar
Bugün yaşadığımız olayları anlamak için resmin tamamına bakmaya devam ediyoruz.
İngiltere Birinci Dünya Savaşı'nın galibi olarak elinde cetvelle bir resim çizmeye başladı. Ortadoğu'da sürekli savaş, terör ve acının yer alacağı mutsuzluğun resmiydi bu.
Osmanlı'nın parçalanmış bedeni üzerine çizilmiş kanlı bir haritanın resmi. Yüzlerce yıl bir arada yaşamış, huzurun hakim olduğu topraklar şimdi parçalanıyor, et tırnaktan ayrılıyordu.
Neye göre böleceklerdi bu toprakları? Osmanlının ümmet, millet ve hilafet tutkalıyla sıkı sıkıya bağladığı halklar ve topraklar şimdi elde cetvelle bölünüyor, parçalanıyor. İşte bugün yaşadığımız tüm savaşların, kaosun ve terörün ilk tohumu o zaman atıldı.
Bölgenin doğasına, tarihine, inancına, coğrafyasına aykırı bölümlemeler yapıldı. Aşiretlerin gönlünü almak, İngiltere'nin yanında olmasını sağlamak için akla zarar sınırlar icat edildi. Şehirler, sokaklar, hatta evlerin odaları bölündü, uydurma sınırlar çizildi. Osmanlı'nın toprakları tırnaktan kopartılan et gibi lime lime edildi ve ortaya ucube bir resim çıktı.
Bir fırçayla değil, demir bir cetvelle çizilen resim tablosu ancak bu kadar bozuk olabilirdi. İngiltere Birinci Dünya Savaşı'nın bitiminden itibaren tarihin en başarısız ve beceriksiz operasyonunu Ortadoğu'da ülkeleri ve milletleri birbirinden ayırarak yaptı. Başka dünyanın insanları gelip bilmediği coğrafyada resim yapmaya kalkarsa böyle beceriksiz bir tablo çıkar ortaya.
Resmin tamamına bakıldığında İngiltere'nin yüz yıl önce üç önemli amacı görülüyordu:
1. Ümmet, hilafet, millet ve Osmanlı gibi kavramları bu topraklarda bir daha yaşayamayacak hale getirmek. Mekke ve Medine bu nedenle özellikle Osmanlı'dan kopartılmıştı. Böylece Hindistan, Malezya gibi sömürgeleri ve Mısır'daki kukla iktidarları rahatlayacak, İslam dünyası asla bir araya gelemeyecekti.
2. Gelecek yüzyılın en önemli gücü petrol bölgeleri, ticaret ve su yolları İngiltere'ye bağımlı aşiretlerin elinde olacak, Osmanlı'ya asla bu bölgeler bırakılmayacaktı. Bu nedenle Musul, Kerkük gibi özel mülk statüsündeki yerler bile Osmanlı'dan kopartıldı.
3. Ortadoğu'da geleceğin en büyük savaşlarını çıkartacak, zulüm ve acı ekecek olan İsrail devletinin kurulması için gerekli düzenleme yapılmıştı resimde. Ürdün gibi uydurma bir devlet bu yüzden kurularak, her zaman İsrail'in müttefiki olacak kişiler işin başına getirilmişti.
Ortadoğu'da bir ülkenin ya da bir aşiretin tek başına çok güçlü olmaması için sınırlar ve petrol bölgeleri dizayn edilmişti.
Sultan Abdülhamid'in çektirdiği Mekke'ye ait ilk fotoğraflar... (Kaynak: Yitik Hazine Yayınları)
İlk bakışta muhteşem gibi görünen bu resim tam yüz yıl devam edecek acının, kaosun ve kargaşanın resmiydi aslında. İngiltere'nin yüz yıl önce yaptığı bu başarısız resmin acısını yıllarca bölge halkı çekti. Osmanlı'nın 400 yıl huzur içinde yönettiği topraklar acının eksik olmadığı coğrafyaya dönüştü.
İngiltere'nin planları asla tutmadı. Bölgenin petrolünü, yer altı kaynaklarını ve insan gücünü sömürdü ve bu yüzden savaşların çıkmasına, milyonlarca insanın ölmesine neden oldu.
Sınırlarını cetvelle çizdiği, bölgenin dokusuna aykırı ülkelerin neredeyse tamamında askeri darbeler oldu, iç savaşlar çıktı, komşu aşiretin devletine zarar versin diye gizliden terör desteklendi. Sınırlar yeniden değişti ve hep ölen Müslümanlar oldu.
Fakat itiraf edelim iki şeyi başardı: İslam dünyasını sembolik de olsa bir arada tutan hilafet, Türklerin eliyle ortadan kaldırıldı ve İngiltere'nin en büyük korkusu ümmet bilincini yok etmeyi başardı.
Osmanlı, işgal edilen tarih kitaplarına neredeyse sömürgeci canavar olarak işlendi ve yüz yıl önce kardeş olan milletler birbirine düşman edildi.
İkinci Dünya Savaşı çıkmasına yakın, diktatörlüklerin moda olduğu dönemde İngiltere kendine uygun diktatörlere darbe yaptırdı. Saddam, Kaddafi, Mübarek, Esad bu geleneğin ürünü olarak yıllar sonra dünyanın başına bela oldular.
Sonunda büyük savaşa bir daha girdi dünya. Savaştan sonra Amerika dünya sahnesine çıkacak ve cetvelle çizilmiş bozuk resmi bu kez tank namlusuyla düzeltmeye çalışacaktı. Yine acı, kaos, terör ve savaş bitmeyecekti bu bölgede.
Amerikan yeşil kuşağı ve Ilımlı İslam
Ortadoğu ve Türkiye'nin yaşadığı bugünkü sorunlar aslında, I. Dünya Savaşı'ndan sonra demir cetvelle bölge sınırlarını çizmeye kalkan İngiltere'nin başarısız politikasıyla başlar.
İngiltere'nin, petrol, ticaret, su yolları, kendine bağımlı devletler ve İsrail'in kuruluş politikası üzerine kurduğu oyun, yüz yıl boyunca bölgenin acı çekmesine neden oldu.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından siyaset sahnesine çıkan Amerika, Ortadoğu'da cetvelle çizilmiş berbat bir resimle karşılaştı. İngiltere'nin mirası İsrail devletinin kurulmasıyla başlayan Arap-İsrail savaşıyla coğrafya resmine kan sıçradı. Şimdi herkes ABD'nin ne yapacağına bakıyordu. ABD, bu bozuk resmi düzeltmek için İngiltere'den daha kötü bir enstrüman kullandı: Tank namlusu ve uçak bombası.
İkinci Dünya Savaş'ı sonrası ikiye bölünen dünya elli yıl boyunca adına 'Soğuk Savaş' denen cinnet halinde yaşadı. Dünyadaki tüm gelişmeler, ABD'nin Rusya'yı ya da Rusya'nın ABD'yi durdurması, engellemesi, kuşatması amacıyla cereyan ediyordu.
ABD, Rusya'nın (artık ilk okul tarih kitaplarında bile okutulan) 'sıcak denizlere inme projesini' engellemek için Ortadoğu'nun tarihini değiştirecek bir fikir arttı ortaya: 'Yeşil Kuşak Teorisi'.
1950'li yılların başında ortaya atılan bu sözüm ona 'eşsiz' fikre göre, Rusya'nın İran, Afganistan, Pakistan üzerinden bölgeye, yani petrol ve sıcak denizlere inmesini engellemek için bölgedeki Müslüman ülkeler birleştirilecek ve Rusya güneyden kuşatılacaktı.
Bu amaçla adına CENTO, (Central Treaty Organization); Merkezi Antlaşma Teşkilatı denen uluslar arası pakt kuruldu. Bu paktın ilk adımı Türkiye ve Irak arasında Bağdat Anlaşması'yla atıldı. Güvenlik ve savuma anlaşmasına daha sonra İran, Pakistan ve İngiltere dahil oldu. ABD paktı hem destekliyor, hem de finanse ediyordu.
Türkiye ve Irak 24 Şubat 1955 yılında Bağdat paktını imzaladı
Tabii Mısır başta, Araplar bu anlaşmayı Arap Birliği'ne karşı bir tehdit olarak ilan etti ve Irak'tan başka hiçbir Arap ülkesi üye olmadı. 1959'da Irak'ta darbe olunca onlar da ayrıldı. ABD'nin planı başlamadan başarısız oldu.
Amerika bunun üzerine tüm İslam ülkelerinde komünizmin karşısına İslam'ı çıkarmak için çeşitli grupları ve cemaatleri desteklemeye başladı. Komünizmle mücadele derneklerinden tutun, İslami medrese, okul ve derneklerin kurulmasına kadar tüm İslam ülkelerinde yoğun bir faaliyet başlatıldı. Fas'tan Malezya'ya kadar tüm ülkelerde iktidarlarla işbirliği yapıyor, cemaat ve grupların desteklenmesini, büyümesine fırsat verilmesini sağlıyordu. 1970'ler de başlayan bu yoğun faaliyetlerin en temel hedefi komünizmi düşman kabul etmesini sağlamaktı ki bu da çok kolay oluyordu.
Afganistan'ın 1978'de Rusya tarafından işgaliyle birlikte bu faaliyetler hem meşruluk hem de yaygınlık kazandı. ABD Rusya'ya karşı kullanırım diye silahlı Müslüman grupları bile destekledi ve büyüttü. Afganistan'da Taleban hareketi ve diğer mücahit gruplar bu sayede büyüdü.
İşte Ortadoğu'nun başına belalar da o zaman açılmaya başladı. Ülkelerin içinde desteklediği cemaatlerin bir kısmı kontrolden çıktı, kendi ülkelerine karşı mücadele etmeye başladı. Kimi gruplar istenilenden daha fazla radikalleşti.
İran'da ABD'nin en büyük müttefiki Şah'a karşı devrimin yapılmasıyla beraber Yeşil Kuşak Teorisi bir anda ABD'nin elinde patladı. O panikle Irak'ı İran'a saldırttı ve bölgedeki tüm dengeleri bozdu.
Taleban, El Kaide, El Şebap Pakistan İstihbaratına kurdurulan radikal gruplar ABD'nin Yeşil Kuşak Teorisi için bölgede kurduğu bozuk sistemin ürettiği problemli gruplardı. Hepsi dünyanın başına bela oldu.
ABD başarısızlıkla sonuçlanan ve kontrol edilemeyen, şiddet eğilimli gruplara karşı bu kez sahneye 'Ilımlı İslam' projesini sürdü. İslam'ın insani yanını, diyalog, kardeşlik ve barış yönlerini ön plana çıkartan bu proje için çeşitli grupları destekledi.
Hatırlanacağı gibi 12 Eylül askeri darbesinin ardından Türkiye'de ılımlı İslam teşvik edilmiş, herkesin yasaklandığı bir sosyal yaşamda bir kişinin serbestçe hareket etmesine izin verilmişti: Fethullah Gülen. Gülen ılımlı İslam fikrini sadece Türkiye'de değil tüm dünyada büyük bir başarıyla yayan, eşine az rastlanır bir cemaat kurmuştu.
Sonuç olarak resmin tamamına bakıldığında ABD Ortadoğu sahnesinde başarısızlıkta İngiltere'yi geçti. Düşünün Rusya'ya karşı desteklediği Afganistan'daki Taleban ve El Kaide'ye karşı kendisi savaş başlattı ve Afganistan'ı işgal etti. Bizzat büyüttüğü Pakistan istihbaratından en büyük darbeyi 11 Eylül'de yedi. İran'a karşı desteklediği Irak'a savaş açtı ve ülkeyi işgal etti.
Amerika'nın tank namlusu ve uçak bombalarıyla çizdiği başarısız resimde, Ortadoğu'nun daha çok kan gölüne döndüğü ve daha çok insanın öldüğü görülüyordu.
ABD'nin 'Yeşil Kuşak'ı ile Rusya ve İran'ın 'Şii Hilali' değil, Ümmet Kuşağı sorunlarımızı çözebilir.
Yeşil Kuşak, Şii Hilali ve Ümmet Kuşağı savaşı
Bugün Suriye iç savaşı, Gezi olayları, Paralel Devlet, Mısır'daki darbe ve Türkiye karşıtı ittifak tartışmalarını anlamak için resmin tamamına bakmak gerektiğini söylemiştim. Resmin tamamına bakmak için de yüz yıl geriye, Osmanlı'nın dağılmasına kadar gitmemiz gerekti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra elinde demir cetvelle parçalanmış Osmanlı topraklarında ülke sınırları çizmeye kalkan İngiltere, yüz yıl devam edecek kaos ve kargaşanın da ilk tohumlarını ekmiş oldu.
İkinci Dünya Savaşı'nda sonra sahneye çıkan ABD ise İngiltere'den daha başarısız politikalarla bozuk Ortadoğu resmini tank namlusu ve uçak bombasıyla düzeltmeye kalktı. Sonuçta Osmanlı'nın dört yüzyıl huzur ve barışla yönettiği topraklar yüz yıl boyunca acı ve kargaşanın eksik olmadığı bahtsız yurtlara döndü.
Şimdi yazımızın son bölümünde günümüz Ortadoğu'sunda bozuk resmin tamamında neler olduğuna ve aslında neler yaşandığına bakalım.
Ortadoğu'da 1970'lerde ABD Yeşil Kuşağı projesiyle Komünizme karşı İslam'ı mızrak olarak kullanmaya kalktı ve Fas'tan Malezya'ya kadar geniş bir coğrafyada cemaatleri ve Müslüman grupları bizzat örgütledi. Afganistan'da Taleban ve ardından El Kaide böyle doğdu. Pakistan'daki medreselerde aşırı uçlarda dolaşan yüzlerce insan yetişti ve dünyaya dağıldı. Afrika'da İslam ülkelerini kana bulayan El Şebab bu projenin sonucudur.
ABD kendi çıkarları için bu grupları kullandıysa da kontrolünü kaybettiğini anladı ve bu kez 'Ilımlı İslam' projesini sahneye sürdü, radikalleşmiş grupları düşman belledi. Fethullah Gülen hareketi Ilımlı İslam projesinin en iyi ve en büyük örneklerinden biriydi.
Lakin ABD Ilımlı İslam projesini uygulamada geç kalmıştı. Afganistan ve Pakistan'da ektiği rüzgar bir kasırga olarak 11 Eylül saldırısıyla kendisini vurdu. ABD kontrolü tamamen kaybetti ve bir zamanlar destek verdiği Afganistan ve Irak'ı bombalayıp işgal ederek 'taş devrine' döndürdü.
-/-
İngiltere ve Amerika bölgede etkin olabilmek için yüz yıl boyunca ekonomiden eğitime, siyasetten askeriyeye kadar her alanda yatırım yaptı ve insan kaynakları üretti. Ülke yönetimlerinde her zaman kendi okullarında okuttuğu, burslarla yurtdışına götürdüğü kişileri destekledi. Ülkeleri sömürdü, ekonomisini kendine bağımlı yaptı ve bağımsızlığını ipotek altına aldı. İsrail'in kurulmasıyla birlikte bölgede askeri varlığını arttırdı ve tam anlamıyla Ortadoğu'yu sömürgeleştirdi. ABD önde, İngiltere ve İsrail arkada dünyanın en zengin enerji merkezinde yıllarca kan ve acının eksik olmadığı mutsuzluğun resmini yaptılar.
ABD'nin Yeşil Kuşak projesi içerik olarak farklılaşsa da proje olarak her zaman var oldu. Bu projenin oluşma sebebi Rusya, Ortadoğu sahnesinden kendi ülkesindeki dağılma süreci nedeniyle uzaklaşmış gibi gözükse de aslında her zaman İran aracılığı ile var oldu. İran Şiiliği bir dış politika aracı olarak kullandı ve Rusya'nın yardımıyla Ortadoğu'da adına 'Şii Hilali' denen bir hat kurdu. İran, Irak, Suriye ve Güney Lübnan ile Rusya Hazar'dan Akdeniz'e kadar etkin bir hattın perde gerisinde sahibi oldu. Gözden kaçan bir merkezi daha bu hatta eklemek lazım: Dubai. Şii Arapların etkin olduğu bu zenginlik merkezinde İran ticaretin neredeyse en güçlü ülkesi olarak körfeze de girmiş oldu. Aslında Rusya ve ABD bölgede farklı ülke kartlarını kullanarak yine güç mücadelesi veriyordu.
ABD/İngiltere/İsrail ekseninin en güçlü ülkesi olan Türkiye'de Şii Hilali ve Yeşil Kuşak eksenini etkileyecek bir değişim oldu. Fakir bir kaptanın dindar oğlu iktidara geldi ve tüm dünyaya siyasetine yeni bir alternatif sundu: 'İslam ve siyaset bir arada yaşayabilir, ne din, ne demokrasi düşmanı olmak zorunda değiliz. Millet iradesine dayanan bir siyasetle ekonomide ve diplomaside büyük başarılar elde edilebilir.'
Recep Tayyip Erdoğan başarıla dolu iktidarında tüm bu mesajları verirken bir şey daha yaptı; Ortadoğu'da yüz yıldır kaybedilmiş, sindirilmiş, bastırılmış Osmanlı fay hattını harekete geçirdi. Dört yüzyıl boyunca lider, öncü, yön veren, kuşatan ve birleştiren rolü birden ortaya çıktı ve Türkiye Ortadoğu sahnesine yeniden döndü. Ak Parti örneği tüm İslam ülkelerine örnek oldu. Yüz yıldır diktatörlerin elinde sömürülen Ortadoğu halkı bağımsız ve özgür ülke olmak için Arap Baharını başlattı. Tunus, Libya, Cezayir, Mısır ve Yemen'de bir biri ardına diktatörler devrildi.
Davos'un da rüzgarını arkasına alan Başbakan Erdoğan, Fas'tan Lübnan'a kadar nerdeyse tüm ülkelerde meydan mitingleri yaptı. Sokaklarda Türk bayrağı, duvarlarda Erdoğan posterleri, televizyonlarda Türk dizileri, denizlerde Türk gemileri, inşaatlarda Türk müteahhitleri ve gönüllerde Osmanlı sevgisiyle Ortadoğu bir anda başka bir çehreye bürünmeye başladı. İşte bu ilk alarm zilinin çalmasına neden oldu.
Erdoğan, tüm bu meydan mitinglerinde İngiltere'nin yüz yıldır unutturmaya çalıştığı bir ruhu daha canlandırdı: Ümmet bilinci. Ne Şii ne Sünni, ne Arap ne Türk, ne ABD ne Rusya bağımsız bir İslam birliği söylemi bir anda karşılığını buldu. Arap uyanışının en güçlü ülkesi Mısır'da Mursi, Tunus'ta Gannuşi, Fas'ta Adalet Partisi, Gazze'de Haniye de aynı dili aynı, aynı ideali dillendirince ortaya Yeşil Kuşak ve Şii Hilali'ne karşı yeni bir hat çıktı: Ümmet Kuşağı. Erdoğan Malezya'dan Bosna'ya kadar tüm İslam ülkelerindeki halkların tartışmasız birleştirici lideri oldu. İşte ikinci ve son alarm zili o zaman çaldı.
ABD/İngiltere/İsrail (Yeşil Kuşak) hattı ve Rusya/Çin/İran (Şii Hilali) hattı Ortadoğu'da yıllardır devam eden sömürülerini bitirecek büyük tehlikenin Türkiye'nin öncülük ettiği Ümmet Kuşağı olduğuna inandılar ve ittifak ettiler. İran ve ABD barışı biraz da bu yüzden oldu.
Her iki blok da Erdoğan'ı durdurmak için harekete geçti. Şii Hilali Arap baharını Suriye'de, Yeşil Kuşak da Mısır'da durdurdu ve karşı devrim başlattı.
Körfeze, yani enerjinin merkezine dayanmış devrim ateşi sultanların ve emirlerin kirli tahtlarını yakmadan her iki blokun ittifakıyla söndürüldü.
Mısır'da darbe yapıldı, Tunus'ta darbe girişimi oldu, Libya kaos ve teröre boğuldu, Irak'ta mezhep savaşı başladı, Yemen teröre teslim oldu, Cezayir fetret devrine girdi, Gazze ablukaya alındı, bombalandı. Türkiye'nin en büyük müttefiki Pakistan terörün kurbanı oldu. Ortadoğu tam anlamıyla saldırıya uğradı ve kaos ortamında yeniden diktatörüler iktidara geldi, Sisi ve Esad binlerce masumu öldürdü.
Birden İslam ülkelerinin tamamında El Kaide, El Şebab saldırıları başladı.
Türkiye'yi Ortadoğu sahnesine çıktığına pişmen etmek için Yeşil Kuşak, Şii Hilali ve körfez sermayesi (Dubai) ittifakıyla türlü planlar yapıldı. Gezi olayları Yeşil Kuşak'ın taktiklerini kullandı, Erdoğan iktidarını devirmeye kalktı. Buna Suriye iç savaşını bahane ederek Alevileri ve Caferileri tahrik eden Şii Hilali destek verdi. Hatay olaylarıyla adeta fiili ayaklanma çıkartılmak istendi. Suriye'de IŞİD peydahlandı, Türkiye'nin desteklediği muhaliflere saldırdı.
Üstüne üstlük Türkiye El Kaide'ye destek vermekle suçlandı.
Ancak başarısız oldular. Erdoğan iktidarı Gezi olaylarında dik durmayı başardı.
Bunun üzerine Ilımlı İslam Projesi'nin en büyük gücü, diyalog ve kardeşlik hareketi olarak bilinen Gülen Cemaati aktive edildi ve adeta kamikaze saldırısına geçti. Devletin tüm birimlerindeki Cemaat'in uyuyan hücreleri uyandı ve devleti teslim almaya çalıştı. Savaş hala devam ediyor.
Resmi tamamına bakıldığında görünen şey, aslında Ümmet Kuşağı'na karşı Şii Hilali ve Yeşil Kuşak ittifakının savaşıdır. 

28 Ocak 2014 Salı

O belgeler açığa çıktı

1 Mayıs 1905...Cuma namazının ardından Sultan İkinci Abdulhamit'i uğurlamaya gelen halk Yıldız sarayı önünde toplanmıştı. 29 yıldan beri devleti yöneten padişahı selamlamak isteyenlerin yanında, namaza gelen devlket erkanını getiren atlı arabalar da sırayla dizilmişti.Namazı bitiren padişah cemaatle selamlaşarak çıkmaya yöneldiği sırada kednisine birşeyler söylemek isteyen Şeyhülislam'ı dinlemek için durdu. Kısa bir sohbete başlamak üzereyken yeri göğü inleten bir patlama gerçekleşti. Kan gölüne dönen ortalıkta onlarca kişi can verdi, çok kişi yaralandı. Ne olduğunu anlamaya çalışan ahalinin korku dolu bakışları arasında bir arabaya bindirilen Sultan II. Abdulhamit Yıldız Sarayı'ndaki makamına gitti.

PADİŞAH'I ŞEYHÜLİSLAM'LA SOHBET KURTARDI

Olayla ilgili ilk bilgiler gelmesiyle birlikte Ermeni Taşnak Örgütü tarafından Padişah'a dönük bir suikast olduğu anlaşıldı. Padişahın yolu üzerine çekilen bir arabaya konulan 120 kg patlayıcı ve metal parçalar zaman ayarlı bombayla patlatılarak düzenlenmişti. Bomba düzeneğini kuran eylemci de patlamayla birlikte ölmüş, Padişah'ı da Şeyhülislam'la yaptığı kısa sohbet kurtarmıştı. Bombalı saldırısı sonucu 26 kişi ölürken, 58 kişi de yaralandı. Olaydan sonra kapsamlı bir soruşturma başlatıldı ve olaya karışan 40 kişinin kimlikleri belirlendi. 15'i yakalanarak tutuklandı. Dava sonucu suikastın lideri olduğu tespit edilen Belçikalı Edward Joris idama mahkum edildi. Diğerlerine hapis ve kürek cezası verildi.

ARAŞTIRMA İÇİN ÖZEL FOTOĞRAFLAR ÇEKİLDİ
109 yıl önce düzenlenen bombalı suikastın tahkikat raporları orijinal belgeleriyle yayınlandı. Kültür AŞ tarafından yayınlanan kitapta, suikast öncesi durum, hazırlıklar, saldırı anı detayları ve soruşturma sürecini içeren tahkikat raporunun Osmanlıca orijinali de yer alıyor. Osmanlı Devleti'nin zayıflığından yararlanarak yeni bir devlet kurmak isteyen Ermeni komitecilerin düzenlediği suikastin hazırlanış ve saldırma anına ilişkin detaylara da dikkat çekiyor. Padişahın son derece önem verdiği soruşturmada özel fotoğraf çalışması da yapılıyor. Orijinali bin sayfada olan aras¸tırma raporu, daha sonra özet halinde hazırlanarak ilgili devlet görevlileri için matbaada oldukça sınırlı sayıda Türkçe ve Fransızca basıldı. İçerigˆi gizli tutulan rapor, 67 sayfa ana metin ile 8 sayfa iddianame ve Müstantik Kararnamesi'nden olus¸uyor. Raporun sonunda olayla ilgili 34 adet fotogˆraf yer alıyor.