Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2017 Pazar

Martin Lejeune den Merkelin icyüzü

Türkiye’ye yakınlığıyla bilinen Alman gazeteci Martin Lejeune, 15 Temmuz darbe girişimi ve firari Can Dündar’ı Almanya’da kimlerin koruduğunu ve finansmanını kimlerin sağladığının perde arkasını Star Gazetesi'nden Mehmet Bayar'a anlattı

x

Almanya’da Erdoğan ve Türkiye’ye yakınlığıyla bilinen gazeteci Martin Lejeune, Merkel, FETÖ ve PKK ilişkisinin görünmeyen kirli yüzünü Star Gazetesi'nden Mehmet Bayar'a anlattı. PKK için Almanya’nın derin devleti diyen Lejeune, Merkel’in eteği altında sakladığı teröristleri deşifre etti. Alman gazeteci Lejeune, Almanya’nın 17-25 Aralık’tan itibaren nasıl Türkiye’yi hedef tahtasına koyduğu ve Büyükada’da gerçekleşen ikinci Gezi kalkışmasının altında yatan nedenleriyle beraber Türkiye düşmanı firari Can Dündar’ı Almanya’da kimlerin koruduğunu gün yüzüne çıkardı. Almanya terör örgütlerinin üssü haline gelmesi ve Merkel yönetiminin bu durum karşısında sessiz kalması Türkiye üzerinde oynanan oyunların sadece bir parçası olduğunu ifade eden Lejeune. Merkel’in Türkiye’yi bitirme pahasına Alman halkını bile gözden çıkardığına da değindi.
ERDOĞAN PKK’NIN BELİNİ KIRDI
Büyükada'da yaşanan kaos toplantısının ardından gündeme gelen sorunlardan bir tanesi Almanya'nın Türkiye içinde daha açığa çıkmamış gizli faaliyetleri var mı? Varsa Almanya istihbaratı Türkiye'de bunu ne şekilde kullanıyor?
Bunu bekleyebiliriz hatta beklemek zorundayız. Çünkü bağımsız, güçlü ve yeni Türkiye, Almanya’nın ve Alman hükümetine tahakküm eden güçlerin gözüne batan bir dikendir. Birçok kirli metotlara başvuracaktır. Almanya’da politikacılar ve medya Türkiye’de can güvenliği olmadığı konusunda propaganda yapıyor. Almanya geçmişte PKK gibi terör örgütlerini kullanmış ya da FETÖ’nün askeri bağlantıları tarafından Türkiye’de turizm sezonu başlamadan önce bombalar patlatılmıştır. Reis bu bağlantıları kesti. PKK o kadar zayıfladı ki artık Türkiye’de hiçbir yeni üye kazanamayacak durumda. Alman vakıflarının elinde kalan sadece Türkiye’ye zarar vermek isteyen muhalefet var. Almanya gizli operasyonlarını insan hakları oluşumları ve kaos antrenörleri ile kamufle etmek zorunda. Ayrıca NATO ve ABD bağlantısında Türkiye’ye karşı bir şeyler olması umudu içerisinde. Lakin bu da 15 Temmuz darbe girişimi gibi gerçekleşemeyecek.
ALMANYA FETÖ’CÜLERİ YENİ DARBE GİRİŞİMİ İÇİN HAZIRLIYOR
Sürekli birçok yabancı devletin darbe girişiminin arkasında olduğu söyleniyor. Almanya’nın buradaki rolü nedir?
Bazı güçler Türkiye ile ilgili konularda Almanya’yı kullanıyor. Almanya ve Alman Vakıfları üzerinden Gezi olayları kışkırtması gerçekleştirildi. 17-25 Aralık ve Gezi olaylarında başarı sağlanamadıktan sonra 15 Temmuz 2016 darbesi ile Erdoğan’ın öldürülüp milletin gücünü parçalama planlarını devreye soktular. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Almanya, Amerika’nın ve NATO’nun bu faillerini kendi topraklarında siyasi sığınmacı olarak gösterip bunun kara bir propaganda yaparak, darbecilere sığınma hakkı veriyor, onları besliyor ve gelecek için hazırlıyor.
Avrupa neden içişlerimize karışıyor?  
Yüzyıllarca halifeliğin kaldırılması için paralar harcandı, ajanlar sızdırıldı. Bunun karşılığında Türkiye Cumhuriyeti kurulabildi. Batı’daki gibi giyinilmenin zorunlu kılındığı kıyafet yasaları getirildi. Latin harfleri ve Batı Avrupa devletlerinin kanunları alındı. Bu güçler Türkiye’yi ayrıştırmaya başladı ve her emperyalist güç Türkiye’deki bölgeler ve servet üzerinde iddia da bulundu. Alman Parlamentosu’ndaki Ermeni kararı da Türkiye’yi yolundan çevirmek için en önemli propaganda yalanlarından biriydi. Yine başarılı olamadılar.  
MERKEL, ALMANYA HALKINI SATTI VE İHANET ETTİ
Avrupa Türkiye’ye karşı ikili bir oyun mu oynuyor?
Angela Merkel halkını sattı ve ihanet etti. Politikacılar ve medya kendi davranışlarını haklı çıkarmak için yalan söylüyor. Adada tutuklanan kişilerin CHP ile bağlantılı oldukları hatta CHP’li muhalifler ile telefonlaştıkları ortaya çıktı. CHP’nin Almanya’da ‘CHP Almanya’ diye bir partisi var ve bunun dışında bir kardeş partisi de mevcut.
Türkiye’nin bölgede sahip olduğu rol nedir?
Türkiye, IMF ve Dünya Bankası’na borçlarını tamamen ödeyip onlarla bir daha anlaşma imzalamadığından beri hedef ülke oldu. Büyüme oranları o kadar yükseldi ki enflasyon oranları Osmanlı imparatorluğu dönemindeki ve Türkiye tarihindeki en düşük seviyelere kadar indi. Kartellerin Türkiye’ye karşı yaptığı her harekete rağmen Türkiye lider konuma geldi. 
24 Eylül 2017’de Federal Parlamento seçimleri yapılacak. Türkiye’yi kışkırtarak seçmenlerin oyları alınmak mı isteniyor?
Merkel hükümeti teröristleri barındırıyor. Türkiye tarafından aranan 4 bin 500 terörist Almanya’da ve iade edilmiyor. Alman istihbaratının resmi istatistiklerine göre Almanya’da 14 bin PKK’lı terörist yaşıyor. Seçimlerden sonra bu propaganda biraz azalabilir ama kapalı kapılar ardında planlanan ve uygulanan entrikalar bitmeyecektir.  
ALMANYA’DAKİ DERİN DEVLET PKK’DIR!
PKK tarafından Almanya’da birçok kez saldırıya uğradınız. Neden hedefsiniz? 
Çünkü Almanya’da bu konuları gün ışığına çıkaran tek kişiyim. PKK’nın Almanya; Alman vakıfları ve gizli servisi tarafından kurulduğunu, finanse edildiğini açıkça söylüyorum. Almanya bu terör örgütlerine silah sevkiyatı bile yapmakta. PKK Almanya’yı yönetiyor. Almanya’daki derin devlet PKK’dır, PKK eşittir Almanya! PKK’yı bir işçi partisi olarak gösterip bütün suçlarını örtbas etmeye çalışıyorlar. Almanya PKK’yı Türkiye’ye silah satabilmek için kurdu. Türkiye bu oyunu anlayınca Ruslar’dan silah almaya başladı. Almanya PKK’yı hayatta tutmaya çalışıyor ki silah satışı tekrar canlanabilsin. Açıkça şu soruyu soruyorum:  Almanya bu bataklıktan nasıl kurtulacak?
Kendinizi Almanya’da güvende hissediyor musunuz?
Hayır. Almanya’da bana saldırıda bulunan PKK’lılara savcılık ve polis soruşturma başlatmıyor. 11 Aralık 2016’da Berlin’de bir PKK’lı tarafından bıçaklı saldırıya uğradım. 5 Temmuz 2017’de 6 PKK’lı tarafından Bremen Mahkemesi kapısında polisin gözü önünde vahşice dövüldüm. 29 Temmuz 2017’de üç PKK yandaşı beni kamyonetle kaçırmak istedi. 11 Ağustos 2017 akşamı iki PKK’lı beni tren istasyonunda takip etti ve beni dövmek istedi. Bu son 8 ay içinde başıma gelen dört olay.
ZULME SESSİZ KALMADIĞIM İÇİN İŞİMDEN KOVULDUM
Avrupa kendisini demokrasinin ve insan haklarının beşiği ve merkezi olarak tanımlıyor olmasına rağmen Almanya sizi neden istemiyor?
Uzun zamandır Almanya’da benim anladığım gibi bir demokrasi olmadığını biliyorum. Filistin’deki zulme sesimi yükselttiğim için gazetemden atıldım. Buna Almanya’da izin verilmez. Bugüne kadar hala bir iş bulamadığım için sosyal medyaya bağımlıyım, YouTube, Facebook, Instagram ve Twitter gibi. Burada da düzenli olarak Alman federal hükümetinin isteği üzerine hesaplarım kapatılıyor. Gazeteciler Birliği’nden, Başkanı Frank Bsirske Bilderberg’in Erdoğan ile AK Parti’ye karşı olduğu için kovuldum. Şu anda geçimim tehlikede. Hakkımda politikacılara hakaret ve Filistinlilerin acıları ile ilgili yayınlarımdan dolayı açılmış bir sürü dava var.
DEMOKRASİNİN SON KALESİ TÜRKİYE’DİR
Müslüman olmanız Almanya’yı rahatsız etmesinde bir etken olabilir mi?
Müslüman olmam, zulme uğrayan ve adalet için bu dünyada savaşan bir Türkiye’nin yanında durmam Almanya’yı rahatsız ediyor. Türkiye demokrasi ve insan haklarının son kalesidir. Bir Alman olarak bu gerçekleri yazdığım ve yaydığım için Türkiye hakkında yalan ve kara propaganda yayan politikacılar ve medyanın gözüne bir diken oluyorum.
MERKEL FETÖ’NÜN ARKASINDA  
15 Temmuz’dan kısa süre sonra Yenikapı’da mitinge katıldınız. Neler hissettiniz?
Bu tarihi günde kahraman Türk halkıyla beraber 15 Temmuz şehitlerini andığımız için büyük onur duydum. Türk halkının darbeye karşı direndiği ve demokrasiyi savunduğu için 2016 Nobel Barış Ödülü’nü alması gerektiğini düşündüm. Avrupa’daki devlet büyüklerinin hatta Şansölye Merkel’in darbeyi lanetlemese de bu mitingde yer almalarını isterdim. Ayrıca bu mitingi hiçbir Alman kanalı canlı vermediği için utanç duydum.
Cumhurbaşkanımıza olan sempatiniz nasıl oluştu?  
Erdoğan inancını sonuna kadar yaşayan ve ona göre davranıp kararlar alan bir devlet başkanı. Bundan dolayı kendisi siyonist güçlerin gözünde bir diken, çünkü kamuoyu önünde ibadet ediyor, duaya çağırıyor ve kimseye ne boyun eğiyor ne de minnet ediyor. Halkı her yönüyle temsil ediyor. O halktan biri. Şunu unutmamak gerekir ki halk 15 Temmuz 2016‘da Recep Tayyip Erdoğan için sokaklara çıktı, onu hayatları pahasına korudu.
GERÇEKLERİ SÖYLEYEN TEK LİDER
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı diğer liderlerden ayıran özellik nedir?
Dünyada adaletsizlik konusunda konuşan ve gerçekleri söyleyen tek devlet başkanı Erdoğan’dır. Dünyaya demokrasi dersi veriyor, gerçek ve adaletli bir Müslüman’ın ne demek olduğunu gösteriyor. Benim için Erdoğan insanlara karşı duyarlı ve duygularını gösterebilen, zulme uğrayanları anlayan dostlarına mert ama düşmanlarına karşı sert birisidir. Türk halkı onun için ölüme gidebilir. Bunu 15 Temmuz 2016’da da ispat etti. Her bir Türk’ün asker doğduğunu biliyorum. Kim Türkiye ile uğraşmak isterse, bütün dünyadaki Müslümanları karşısına alır. Bunun için dünyadaki İslam ülkelerinin Recep Tayyip Erdoğan ismini duyduklarında nasıl davrandıklarına bakmak yeterli olacaktır.
CAN DÜNDAR SİSTEMİN KUKLASI
Almanya sadece Can Dündar’ı değil ayrıca bütün FETÖ teröristlerine kucak açmış durumda. Almanya neden FETÖ’yü yanına alıyor?
Almanya sadece Can Dündar’a değil tüm FETÖ teröristlerine kucak açmış durumda.  Can Dündar sistemin kuklası. Almanya’nın ise güçlere karşı taahhütleri var ve bu güçlerin kölesi durumunda. Angela Merkel suçlu Dündar’ı Türkiye’ye vermemesine rağmen Deniz Yücel gibi tutuklu bir sanığın hapisten çıkması için çok uğraştı. Bu şekilde Almanya, kaos eğitmeni Peter Steudtner ve FOCUS propagandacısı Frank Nordhausen da olduğu gibi entrikalarını gizli tutmayı arzu ediyor.
Dündar’ı Almanya’da kim koruyor?
Alman devlet güvenlik birimi tarafından görevlendirilen ve finanse edilen 6 koruma Can Dündar’ın yanından ayrılmıyor. Berlin’deki bürosunda polis tarafından korunup güvenliği sağlanıyor. Ayrıca Adalet Bakanı Heiko Maas da Can Dündar’ı koruyor. Dündar Almanya’da dokunulmaz.
Dündar kime karşı kullanılmak isteniyor?
Türkiye’ye karşı kullanılamaz. Alman halkı için bir kukla gibi kullanılıyor, her şovda boy gösteriyor.  Darbe teşebüslerini haklı göstermek için hizmet ediyor. Dündar’ın ‘Yargılanan bir suçlu olarak arandığı ve hukuk devleti Türkiye’nin kendisini suçlu bulduğu’ karartılmaya çalışılıyor. Almanya Türkiye‘deki yasalara saygı duymalı, bu şahsı ve iade etmelidir.  
Can Dündar’ı kim finanse ediyor?
Open Society Foundation’dan Geroge Soros Rudolf Augstein Vakfı yönetim kurulundan Jakob Augstein Can Dündar’ın Medya Projesi olan ‘Özgürüz’ü finansal olarak destekliyor. Corrcetiv isimli Alman haber ajansının Genel Yayın Yönetmeni David Schraven, Can Dündar için bir büro hazırladı. Sınır Tanımayan Gazeteciler’in Almanya bölümü müdürü Christian Mihr, Can Dündar ve Alman federal hükümeti arasında bağlantı kurup aracılık yaptı.
KAYNAK: Mehmet Bayar / Star.com.tr

23 Mart 2017 Perşembe

Almanya'nın Kiel


Almanya'nın Kiel kentinde kocası tarafından öldürülen 3 çocuk annesi Dilek Vural'ın cenazesi Türkiye'ye getirilerek, memleketi Gaziantep'te defnedildi.

Almanya'nın Kiel şehrinde yaşayan 34 yaşındaki Dilek Vural ile 16 yıllık evli kocası Aytekin A., ile aralarında tartışma çıkmış, Aytekin A, elindeki bıçakla karısını bıçaklayarak, öldürmüştü. Uçakla Gaziantep Havalimanına getirilen kadının cenazesi, bugün öğle namazını müteakiben kılınan cenaze namazının ardından Yeşilkent Aile Mezarlığında defnedildi.

Cenaze töreninde annesinin başörtüsünü tabutuna saran 10 yaşındaki kızı Yaren, tabutu öperek, gözyaşı döktü. Yaren, ağabeyi Görkem ve kardeşi Egemen ile birlikte gözyaşı döktükleri anneleri için sık sık dua etti.


İZNE GELDİKLERİ TÜRKİYE'DE DE ŞİDDET GÖRMÜŞ

Cenazeye katılan Dilek Vural'ın dayısı Şevki Özdemir, öldürülen yeğenine kocası tarafından sık sık şiddet uygulandığını ileri sürdü. Vural'ın kısa bir süre önce izin nedeniyle geldikleri Türkiye'de yeğenine şiddet uygulandığını anlatan Özdemir, "Yeğenim Dilek Vural ile kocası 16 yıllık evlilerdi. Kocası, sürekli şiddet uygulamış. Kendisi de yakınıyordu. Türkiye'ye izne gelmişlerdi. Burada da dövmüştü.


ALMAN MAKAMLARA BOŞANMA DİLEKÇESİ VERMİŞ

Olayın ardından kocası pasaportunu alıp Almanya'ya kaçmıştı. Yeğenim ve çocuklarım da bir süre sonra Almanya'ya dönerek, Alman makamlara Eylül ayında boşanma dilekçesi verdi. Sonra da bu haberi aldık" dedi.

KÜÇÜK OĞLUNU BÖYLE KURTARMIŞ!

Şevki Özdemir, olay günü Dilek Vural'ın 5 yaşındaki çocuğu Egemen'i kreşe götürürken, kocası tarafından yolunun kesildiğini anlattı. Şevki Özdemir, "5 yaşındaki oğlu Egemen'i kreş için okula götüren Dilek Vural'ın kocası, okul yakınlarında bunların yolunu kesmiş. O esnada, annesi başına gelecekleri anlamış. Oğluna, 'okula koş' diyerek, çocuğunu okula gönderiyor. Çocuk okula giderek, öğretmenlerine annesinin dövüleceğini söylüyor. Öğretmenler gidiyor, bakıyorlar annesi kanlar içerisinde" ifadelerini kullandı.


BOĞAZI KESİLMİŞ, BAĞIRMASIN DİYE AĞZINA PAMUK TIKANMIŞ!

Yeğeni Dilek Vural'ın vahşice öldürüldüğünü söyleyen Şevki Özdemir, "Yeğenimin ağzına pamuk tıkanmış. Herhalde bağırmasın diye yapılmış. Boynu kesilmiş ve vücudunun bir çok yerinden bıçak darbesi almış" diye konuştu.

5 Haziran 2016 Pazar

Soykırım uzmanları

Almanya Federal Meclisi'nin Ermeni iddialarına ilişkin kararı, tarihte Almanların işlediği soykırım ve katliamları akla getirdi. 2. Dünya Savaşı sırasında milyonlarca Yahudi'nin yanısıra çingeneleri, Rusları ve Polonyalıları toplama kamplarında öldüren Almanya, 1904-1907 yıllarında Afrika'nın günümüzde Namibya olan güneybatı bölgesinde yerel halka karşı da katliam yaptı.

SÖMÜRGELEŞTİRDİLER

İklim ve coğrafi özellikleri nedeniyle, 17. yüzyıla kadar yerleşimin olmadığı Namibya'nın ilk halkları Herero, Nama, Orlam ve Ovambo kabileleriydi. Bölge, 1884 yılında Almanya İmparatorluğu himayesine girdi ve Alman Güneybatı Afrikası olarak sömürgeleştirildi. Yerlilere borç karşılığı Avrupa'dan getirilen malların satılması, borcunu ödemeyenlerin topraklarına el konulması, halkın köleleştirilmesi isyana yol açtı. Almanlara karşı ilk isyan eden, Nama kabilesi oldu. 1903'te ayaklanan Namalar, yaklaşık 60 Almanı öldürdü. 12 Ocak 1904'te de Samuel Maharero idaresindeki Hererolar da Alman sömürgesine karşı isyan etti.

'BÜTÜN YERLİLERİ VURUN'

Almanya'nın bölgeye gönderdiği General Lothar von Trotha, 11-12 Ağustos 1904'teki Waterberg Savaşı'nda isyanı bastırdı ve binlerce Herero ile Namayı çöle sürdü. Çöle gönderilenler, açlık ve susuzluktan yaşamını yitirdi. General Trotha, sömürge sınırları içinde görülen yerlilerin vurularak öldürülmesi emrini verdi. O dönem Almanlara kılavuzluk eden Jan Cloete anılarında, “Geçen erkekler, kadınlar ve çocuklar acımasızca öldürüldü. Daha sonra Almanlar, kaçanların peşine düştü. Yakaladıklarını vurarak ya da süngüyle öldürdüler” diye yazdı.



KABUS: KÖPEKBALIĞI ADASI


Katliamdan kurtulmayı başaran ve çoğu çocuk ve kadınlardan oluşan yerliler, toplama kamplarına gönderildi. Alman yerleşimcilerin köleleri olarak son derece ağır koşullar altında çalışmaya zorlanan yerlilerin büyük bir kısmı, hastalık ve kötü beslenme nedeniyle yaşamını yitirdi. Erkeklerini katliamda yitiren ve savunmasız kalan Herero ve Nama kadınları, Almanların tecavüzüne uğradı. Bu kadınların dünyaya getirdiği çocuklar da kamplarda kaderlerine terk edildi. 'Köpekbalığı Adası', bu kamplar arasında en korkuncu olarak ün saldı. Kayalık adada kaderine terk edilen yerliler, birer birer öldü. Ölenlerin cesetleri, bilimsel deneyler için kullanıldı. Deney için Almanya'ya gönderilen 300 kafatasından bazıları, iki ülke arasında varılan anlaşma sonucu 2011'de defnedilmek üzere Namibya'ya yollandı.

Namibya'yı katlettiler



Birleşmiş Milletler'in (BM) 1985'te yayımladığı Whitaker Raporu'nda Heroro nüfusunun yüzde 80'i ve Nama nüfusunun da yüzde 50'si 1904-1907 yılları arasında yaşanan sürgünler ve toplama kamplarında yaşamını yitirdi. Raporda Almanların Herero ve Namalara karşı işlediği katliam, 20'nci yüzyılın ilk soykırımı olarak nitelendi. Bölge, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya'nın mağlup olmasının ardından, 1918'de imzalanan anlaşmayla Güney Afrika'nın egemenliği altına girdi. Namibya, ancak 1990'da bağımsızlığına kavuştu. Almanların Namibya'daki soykırımı şimdiye dek birçok kitaba ve filme de konu oldu

Alman Meclisi'nden geçen Ermeni tasarısında oyunu çekimser yönde kullanan Oliver Wittke, kararı eleştirdi.

Alman Meclisi'nde 1915 Olayları'nı 'soykırım' olarak adlandıran karar tasarısı oylamasında çekimser oy kullanan Alman milletvekili Oliver Wittke, yaptığı açıklamada, “Oylamayı, akıllıca olmayan bir adım olarak değerlendiriyorum" ifadelerini kullandı.

Bu yargıya Türkiye-Ermenistan varmalı

Almanya Şansölyesi Angela Merkel'in lideri olduğu Hıristiyan Demokratlar Birliği (CDU) üyesi Wittke, “Oylamayı, akıllıca olmayan bir adım olarak değerlendiriyorum. Alman Meclisi'ndeki oylamanın şu andaki duruma bir katkısı olacağını düşünmüyorum. Bununla Türkiye-Ermenistan ve Türkiye-Almanya arasındaki ilişkileri kastediyorum. 100 sene önce meydana gelmiş bir olayla ilgili tarihsel yargıya Türkiye ve Ermenistan arasında varılmalıdır" dedi.

Türkiye ile direkt bağlantısı yok

Milliyet'te yer alan habere göre, Alman vekil "Bu oylama Türkiye'ye karşı yürütülen bir oylama değildi. 100 sene önce meydana gelmiş, direkt olarak Türkiye ile bağlantısı olmayan bir oylama olduğunu düşünüyorum" şeklinde konuştu.

Benim gibi düşünen vekiller benim gibi oy vermedi

1915 tasarısı, Federal Meclis'e tüm partilerin metin üzerinde uzlaşmasının ardından getirildi. Milletvekilleri partilerinin kararı doğrultusunda oy kullanırken, bazı vekillerin üzerinde baskı oluştuğu iddia edilmişti. Konu hakkında görüşünü sorduğumuz Wittke, “Benimle benzer şekilde düşünen vekilleri tanıyorum. Ancak onlar, baskı altında oldukları için başka şekilde oy kullanmayı tercih etti" dedi.


Almanya Federal Meclisinin Ermeni iddialarına ilişkin kararı, tarihte Almanların işlediği soykırım ve katliamları akla getirdi.

2. Dünya Savaşı sırasında milyonlarca Yahudi'nin yanı sıra çingeneleri, Rusları ve Polonyalıları toplama kamplarında öldüren Almanya, 1904-1907 yıllarında Afrika'nın günümüzde Namibya olan güneybatı bölgesinde yerel halka karşı da katliam yaptı.

Afrika'nın sömürgeleştirilmesi

Avrupalı ülkeler, 19. yüzyılın sonlarına doğru yer altı zenginliklerine göz koydukları Afrika kıtasını sömürgeleştirmeye başladı.

İngiltere, Fransa, Portekiz, İspanya, İtalya ve Belçika'nın paylaştıkları Afrika'ya geç kalan Almanya, günümüzde Kamerun, Togo ve Namibya olan bölgeleri 1880'lerde sömürgeleştirdi.

İklim ve coğrafi özellikleri nedeniyle, 17. yüzyıla kadar yerleşimin olmadığı Namibya'nın ilk halkları Herero, Nama, Orlam ve Ovambo kabileleriydi.

Bölge, 1884'ün sonlarına doğru Almanya İmparatorluğu himayesine girdi ve Alman Güneybatı Afrikası olarak sömürgeleştirildi.

İlk Alman toplulukları, 1885'te bölgeye geldi ve yerel halklardan Hererolar ile diğer kabilelere karşı anlaşma yaptı. Daha sonra Hereroların anlaşmayı iptal etmesi üzerine Almanya, bölgeye küçük bir askeri birlik gönderdi.

Yerel halkın sayıca üstün olması Almanya'yı kabile liderleriyle yeniden anlaşma yapmaya zorladı.

Yerel halk, geçimini hayvancılıktan sağlıyordu. Hayvanlarının veba yüzünden ölmesi yerlileri, Almanların yanında çalışmak zorunda bıraktı. Yerlilere borç karşılığı Avrupa'dan getirilen malların satılması, borcunu ödemeyenlerin topraklarına el konulması, halkın köleleştirilmesi isyana yol açtı.

20. yüzyılın ilk soykırımı

Almanlara karşı ilk isyan eden, Nama kabilesi oldu. 1903'te ayaklanan Namalar, yaklaşık 60 Almanı öldürdü. 12 Ocak 1904'te de Samuel Maharero idaresindeki Hererolar, Alman sömürgesine karşı isyan etti.

Almanya'nın bölgeye gönderdiği General Lothar von Trotha, 11-12 Ağustos 1904'teki Waterberg Savaşı'nda isyanı bastırdı ve binlerce Herero ile Namayı çöle sürdü.

Çöle gönderilenler, açlık ve susuzluktan yaşamını yitirdi. General Trotha, sömürge sınırları içinde görülen yerlilerin vurularak öldürülmesi emrini verdi.

O dönem bölgede bulunan ve Almanlara kılavuzluk eden Jan Cloete, gördüklerini yazdığı mektupta şöyle anlattı:

"Hererolar Waterberg'teki savaşta mağlup edildiğinde ben de oradaydım. Savaşın ardından Almanların eline geçen erkekler, kadınlar ve çocuklar acımasızca öldürüldü. Daha sonra Almanlar, kaçanların peşine düştü. Yakaladıklarını vurarak ya da süngüyle öldürdüler. Heroro erkeklerinin büyük bir kısmı silahsız olduğu için Almanlara karşı koyamadılar."

Almanlardan kaçan Hereroların bazıları, İngiliz sömürgesi Bechuanaland bölgesine ulaşabilmek için Omaheke Çölü'ne gitti. Bunlardan sadece bin kadarı, Bechuanaland'a ulaşabildi.

General Trotha, kaçan Hereroların geri dönmesini engellemek için sınırlara çok sayıda asker yerleştirdi. Devriye gezen askerler, yerlilerin su bulmak için kazdığı çukurlarda çok sayıda iskelet buldu.

Vali Theodor Leutwein, Şansölye Bernhard von Bülow'a yazdığı mektupta General Trotha'nın eylemlerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirerek şikayet etti. Ordu üzerinde herhangi bir otoritesi bulunmayan Şansölye von Bülow da İmparator II. Wilhelm'e Trotha'nın eylemlerinin "Hristiyanlığa ve insanlığa aykırı olduğunu, Almanya'nın uluslararası saygınlığına zarar verdiğini" yazdı.

Katliamdan kurtulanlar kamplara gönderildi

Katliamdan kurtulmayı başaran ve çoğu çocuk ve kadınlardan oluşan yerliler, toplama kamplarına gönderildi. Alman yerleşimcilerin köleleri olarak son derece ağır koşullar altında çalışmaya zorlanan yerlilerin büyük bir kısmı, hastalık ve kötü beslenme nedeniyle yaşamını yitirdi.

Tarihçiler, kamplardakilere yiyecek olarak pişmemiş pirinç ve ölü hayvanların etlerinin dağıtıldığını, Alman idaresinin 1908'de yeniden kurulmasına dek yaklaşık 100 yerlinin öldüğünü ileri sürdü.

Erkeklerini katliamda yitiren ve savunmasız kalan Herero ve Nama kadınları, Almanların tecavüzüne uğradı. Bu kadınların dünyaya getirdiği çocuklar da kamplarda kaderlerine terk edildi.

"Köpekbalığı Adası", bu kamplar arasında en korkuncu olarak ün saldı. Kayalık adada kaderine terk edilen yerliler, açlık ve susuzluğun yanı sıra bölgede etkili olan şiddetli rüzgarlara da maruz kalıyordu.

Hayatını kaybedenlerin cesetleri bilimsel deneylerde kullanıldı
Kamplarda hayatını kaybedenlerin cesetleri, bilimsel deneyler için kullanıldı. Alman zoolog Leopard Schultze, deneylerde kullanılmak üzere yerlilerin cesetlerinden parça almasına izin verildiğini yazdı.

Deneylerde kullanılmak üzere Almanya'ya gönderilen 300 kafatasından bazıları, iki ülke arasında varılan anlaşma sonucu 2011'de defnedilmek üzere Namibya'ya yollandı.

Birleşmiş Milletler'in (BM) 1985'te yayımladığı Whitaker Raporu'nda Heroro nüfusunun yüzde 80'i ve Nama nüfusunun da yüzde 50'si 1904-1907 yılları arasında yaşanan sürgünler ve toplama kamplarında yaşamını yitirdi.

Raporda Almanların Herero ve Namalara karşı işlediği katliam, 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak nitelendi.

Bölge, 1. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın mağlup olmasının olmasının ardından, 1918'de imzalanan anlaşmayla Güney Afrika'nın egemenliği altına girdi. Namibya, ancak 1990'da bağımsızlığına kavuştu.

100 yıl sonra gelen özür

Dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Roman Herzog, 1998'te Namibya'yı ziyaret etti ve Herero lideriyle bir araya geldi. Kabile lideri Munjuku Nguvauva, Almanya'nın resmen özür dilemesi ve tazminat ödemesi gerektiğini vurguladı.

Herzog, olaylardan duyduğu üzüntüyü dile getirdi ve tazminat ödenmesini öngören uluslararası yasanın 1907'de var olmadığını savundu.

Herero kabilesi, 2001'de ABD'de açtığı davada Alman hükümetinden ve sömürge döneminde Alman şirketlerine finanse eden Deutsche Bank'tan tazminat talebinde bulundu.

Yerel halkın katliamının 100. yıl dönümünde, 16 Ağustos 2004'te Almanya Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Bakanı Heidemarie Wieczorek-Zeul, resmen özür diledi ve "Biz Almanlar, dönemin Almanya'sının işlediği suçların tarihi ve ahlaki sorumluluğunu kabul ediyoruz." açıklamasını yaptı.

Almanya, hiçbir zaman tazminat ödemedi, sadece Namibya'ya yılda yaklaşık 14 milyon dolar ekonomik yardım yapma sözü verdi.

Edebiyatta ve sinemada Herero katliamı

Almanların, yerli halka karşı işlediği suçlar, romanlara ve filmlere de konu oldu.

Mari Serebrov, "Mama Namibia" adlı romanında ailesi Almanlar tarafından öldürülen 12 yaşındaki Herero yerlisi Jahohora'nın çölde hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi anlattı.

Thomas Pynchon da 1963'te yayımladığı "V." adlı romanının bir bölümünde 1904'te Köpekbalığı Adası'ndaki toplama kampından söz etti.

İngiliz yayın kuruluşu BBC, "Namibya - Soykırım" adlı belgeselinde Herero ve Namaların katliamını anlatırken, Halfdan Muurholm ve Casper Erichse, "100 Yıllık Sessizlik" adlı belgesel filmlerinde büyük annesi Alman askerlerinin tecavüzüne uğrayan 23 yaşındaki Herero kadınının öyküsünü paylaştı
Rekor başvuru

Alman Meclisi'nin 1915 Olayları'nın 'soykırım' olarak nitelemesinin ardından, Almanya'da yaşayan Türk kökenli Alman Vatandaşlarının, kararın iptali için Almanya Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yapması planlanıyor. Almanya'da 1.5 milyonun üzerinde Türk kökenli Alman vatandaşı bulunurken, kampanyaya rekor sayıda başvuru yapılması gündemde.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) 'soykırım suçu işlemiş ilgili ülke ve mahkemesi ya da Uluslararası Ceza Mahkemesi soykırıma hükmedebilir' kararının, Almanya Anayasa Mahkemesi'ne meclis kararının 'yasal temeli' olmadığı yönünde örnek olarak gösterilebileceği belirtiliyor. Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek, İsviçre Parlamentosu'nun aldığı 'soykırım' kararının ardından, 1915 Olayları'na ilişkin açıklamaları nedeniyle ceza almış, daha sonra bu kararı AİHM'e taşımıştı.

AİHM, 1915 Olayları'nın meşru bir tartışma konusu olup, bu tarihte yaşananlara ilişkin farklı görüşlerin ifade özgürlüğünü koruması altında olduğunu açıklamıştı. Alman Meclisi'nin kararının ardından konuşan Perinçek, Türkiye'nin AİHM kararlarını emsal göstererek Almanya aleyhine Avrupa Konseyi'ne şikâyette bulunması gerektiğini söylemişti. Milliyet'e konuşan Türk Alman Toplumu Başkanı Gökay Sofuoğlu, Almanya'da milletvekilleriyle görüşme yapacaklarını zira 1915 Olayları'nın 'soykırım' adı altında Almanya'daki eyaletlerde öğretilme planı yapıldığını ifade etti.

11 Kasım 2015 Çarşamba

42 yıl sonra Türkiye'ye dönüyor

Sağlık sorunları nedeniyle askerlik yapmadığı için tutuklanma endişesiyle 42 yıldır Türkiye'ye gelemeyen Ermeni asıllı Türk vatandaşı Ara Abahuni'nin memleket hasreti bugün sona eriyor.

Almanya'nın Frankfurt kentinde yaşayan 1952 İstanbul doğumlu, Ermeni asıllı Türk ve Alman vatandaşı tıp doktoru Ara Abahuni, 42 yıl sonra doğduğu şehri ziyaret edecek olmanın heyecanını yaşıyor.

Abahuni, babasıyla önce Fransa'ya gidip daha sonra da 1970 yılında Frankfurt'a yerleştiklerini söyledi.

Dedesinin, babasının ve kızının da kendisi gibi doktor olduğunu anlatan Abahuni, 25 yıl önce Frankfurt'ta muayenehane açtığını ve hastalarının yüzde 80'inin Türk olduğunu dile getirdi.

Türkiye'ye 42 senedir gidemediğini belirten Abahuni, "Askerliğimi yapmamıştım Türkiye'de. Burada Almanlar dediler ki 'Türkiye'ye gidecek olursanız askerlikten dolayı Türkiye'de bir hadise olursa biz buradan müdahale edemeyiz. Okumak için, muayene açmak için mecburen Alman vatandaşı oldum. Burada yaşamaya devam ediyoruz" diye konuştu.

"Yüzde 90 sakatlık raporum var"

Askerlik yapmadığı için Türk konsolosluğuna gitmeye çekindiğini aktaran Abahuni, şöyle devam etti:

"Almanya'da rahatsızlığımdan dolayı askerlik yapamaz belgesi aldım. Frankfurt'taki Türk konsolosla konuştum 'ben burada çürüğüm, yüzde 90 sakatlık raporum var' dedim. Onlar da 'tamam getirin raporları' dedi. Biz bütün raporları topladık ,Türkçe'ye çevirdik. Belgeleri konsolosluk üzerinden Türkiye'ye, askerlik şubesine gönderdik. Sonra askere elverişli değildir belgesi aldık."

Abahuni, askerlik sorununun çözümü için detaylı bir araştırma yapamadığını ve tam anlamıyla yol gösteren olmadığını vurgulayarak, "Ben burada birine 'çürüğüm' dedim, o kişi de 'sen burada hastaysan orada hasta çıkacaksın. Git konsolosluğa kağıtlarını ver' dedi. Bundan 16 yıl önce Marmara Depremi olmuştu. O zaman o insanlara ilaçlar yollamıştım konsolosluk üzerinden. Sonra da İçişleri Bakanlığı bana bir teşekkür mektubu verdi. Belgeyi almak için konsolosluğa gittim ama o akşam da anlatamadım durumumu" dedi.

"Biraz daha anlatsam mendili çıkaracağım cebimden"

Ara Abahuni, ailesinin Türkiye'ye sürekli gidip geldiğini ve Türkiye'den hep övgüyle bahsettiklerini ifade etti.

Türkiye'ye gitme kararı almasında ülkedeki olumlu politik şartların da etkili olduğunu kaydeden Abahuni, Türkiye'nin özellikle son yıllarda her alanda önemli gelişmeler kaydettiğini söyledi.

Türkiye'den ayrı olmasına karşın Türkiye'deki gelişmeleri yakından izlediğini dile getiren Abahuni, "Akşamları Türk televizyonlarını izliyorum, boğazdan geçen gemilere bakıyorum. Hani biraz daha anlatsam dayanamayıp mendili çıkaracağım cebimden. Çok büyük hasret içindeyim. Burada kuralların kurbanı oldum" diye konuştu.

İstanbul'a gitmeyi sabırsızlıkla beklediğini ve son günlerde heyecandan uyuyamadığını gözyaşları içinde anlatan Abahuni, şöyle devam etti:

"İstanbul'a gidince Taksim'den Şişli'ye yürümek istiyorum. Ondan sonra bir Kumkapı'ya gitmek istiyorum. Zaten dört günlüğüne gidiyorum bir de vakit bulursam sevdiğim 'Fenerbahçe' isimli gemiyle boğazı dolaşmak istiyorum. Çok kıymetli hatıralarım var İstanbul'da. Kendi kendime dedim ki 'öleceğiz, bari ölmeden bir Türkiye'yi göreyim."

"Pırlanta gibi memleketimiz var"

Ara Abahuni, 42 yıllık Türkiye hasretinin son bulacak olmasından dolayı büyük heyecan yaşadığını vurgulayarak, sözlerini şöyle tamamladı:

"Yeter artık gidip İstanbul'u görmek istiyorum. Çarşamba günü gidip pazar günü Allah isterse geri döneceğim. Pırlanta gibi memleketimiz var. Karadeniz'e gidersiniz İsviçre'de zannedersiniz kendinizi. Ege'de, Antalya'da başka bir hava. Öyle memleket ki aynı anda denize girebilir, kayak yapabilirsiniz. Yok böyle bir memleket. İstanbul'a gitmek benim rüyam, inşallah 11 Kasım Çarşamba günü gerçek olacak."

"Vatandaşlarımızın hasreti bizim de hasretimizdir"

Türkiye'nin Frankfurt Konsolosu Özkan Durmaz da Abahuni'nin hikayesinden çok etkilendiğini ve askerlik engelinin ortadan kalkması için gereken işlemleri ivedilikle yaptıklarını söyledi.

Benzer durumdaki tüm vatandaşlara yardımcı olmak için gerekeni yapmaya hazır olduklarını belirten Durmaz, şunları kaydetti:

"Son dönemde hükümetimizin politikaları doğrultusunda, Dr. Abahuni'nin durumunda olduğu gibi yıllarca ülkesinden ayrı düşmüş ancak hiçbir suça karışmamış Ermeni olsun, Süryani olsun, Kürt olsun, tüm vatandaşlarımızın vatan hasretlerine son verdirmek için çabalıyoruz. Daha Dr. Abahuni'nin, bir tıp doktoru olan kızını da nüfus kayıtlarımıza işleteceğiz. Her vatandaşımız bizim için kıymetlidir ve kaybetmek istemeyiz. Onların hasreti bizim de hasretimizdir.

5 Eylül 2015 Cumartesi

Almanyadan PKK’ya özel

PKK’ya özel modern silahlar ürettiği ve bunları Hollanda’nın askeri kargo uçakları ile bölgeye sevk ettiği ortaya çıktı.

Almanya, son olarak terör örgütü için aralarında ‘Bunkerfaust’ füzelerinin de bulunduğu son derece modern özel silahlar üreterek bunları Hollanda Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait kargo uçakları ile bölgeye sevk etti.
ALMANYA’DAN ‘PKK’ MODEL ROKETATAR!
Sevkiyatın güvenliği için Hollanda uçaklarını kullanan Almanya, PKK’ya teslim ettiği silahların kod numaralarını da ordu envanterinin dışında tutmayı tercih etti. Buna rağmen silahların menşeini gizleme gereği duymayan Almanlar, Bunkerfaust (BKF) füzelerinin PKK’ya teslim edilen modellerinin başına ‘DM-32’ kod numarasını ekledi. Buradaki ‘DM’ ibaresi,  ‘DeutschesMuster’ yani ‘Alman modeli’ anlamına geliyor.
‘DYNAMİT NOBEL DEFENCE’ ÜRETTİ!
Alman Dynamit Nobel Defence (DND) firmasının üretimi Bunkerfaust (BKF) füzeleri, federal hükümetin sıkı ihracat yönetmeliklerine tabi… Yine bu firmaya ürettirilen diğer silahlar ve bu silahların mühimmatlarını dünyada üretebilecek başka bir fabrika da bulunmuyor.
BUNUN HESABI VERİLMELİ!
Almanya’nın, bugün PKK teröristlerinin elinde olduğu teyit edilen silahlarıyla ilgili, geçtiğimiz yılın 15 Ekim’inde IŞİD bahanesiyle Peşmergeye gönderdiği sevkiyatın arkasına sığınabileceği sanılıyor. Her halükarda Almanya ve Peşmergenin uluslararası ve ikili anlaşmalar çerçevesinde durumdan birinci derecede sorumlu olacakları belirtiliyor.

İŞTE O LİSTE!
Almanya’nın bölgeye sevk ettiği silah ve mühimmatlar arasında son derece gelişmiş özel üretim, DM32 Bunkerfaust, Panzerfaust 3 (Pzf 3), Pzf 3 EX (DM10), Pzf 3 Alt Kaliber (DM18 / DM18A1), Pzf 3 UB (DM38), Pzf 3 UB-T (DM58), Pzf 3 (DM12 / DM12A1), Pzf 3-T (DM22), Pzf 3-BT, BKF (DM32) modelleri bulunuyor.

23 Nisan 2015 Perşembe

Satılmış gazeteciler

Dr. Udo Ulfkotte Almanya'nın önemli gazetecilerinden. Frankfurter Allgemeine Zeitung'da 17 yıl çalıştı. Alman derin devletinin faaliyetlerini en iyi bilen isimlerden. Ulfkotte Gazeteciler Böyle Yalan Söylüyorlar (So Lügen Journalisten) kitabıyla medya ticaretini anlatmıştı. Bu eseri çok ses getirmişti.

Almanya marktan avroya geçtiğinde halk büyük sıkıntı çekmişti. Bu değişikliğin bedelini Alman halkı çok ağır ödedi. Düşünce manipülasyonu halka pahalıya patlamıştı. “Sürekli şampanya patlatma keyfi içinde olan medyamız ekonomi sayfalarında kriz hakkında tahminde bulunmak istemedi. Bir tek Financial Times Deutschland gazetesinin o zamanki şef redaktörü Lionel Barber bundan dolayı gazetesinin ekonomik krizi uzun süre ne gördüğünü ne de anladığını söyleyip yurttaşları yanlış bilgilendirdiğini belirterek okuyucularında özür diledi.” Ulfkotte bunları Satılmış Gazeteciler (İmge Yayınları, 2015) kitabında söylüyor. Halka açık açık yalan yazan gazetelerin bedel ödemediğini ve hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi davrandıklarını belirtti.

Batı medyasının bir kısmının gizli servislerin kontrolünde olduğunu, onlarla beraber çalıştıkları bilinen bir gerçek. Biz bunları sürekli yazıyoruz ama Batıdan birinin bunu dile getirmesi çok önemli. Almanya'daki en önemli kurumların başında Atlantik Brücke geliyor. Bu dernek Spiegel'in 29 Ocak 1958 günlü baskısında “Savaş Sonrası Almanya'da Eski İşgal Görevlileri Derneği” olarak nitelendirilmiş. Brücke'ün onursal başkanı Volkswagen denetim kurulunda bulunan 1984-2000 yılları arasında yönetim kurulu başkanlığını yapan Walter Leiser'di. Bu dernekte David Rockefeller'in kurduğu Üçlü Komisyon'da bulunan Sosyal Demokrat politikacı Friedrich Merz de yer alıyordu. Atlantik Brücke'ün kasa sorumlusu Bank of Amerika'nın (Rothshild ailesinin varlığı) yöneticisi Andreas R. Dombert'ti.

Peki bu derneği kim kurdu? 1952'de eski Dünya Bankası Başkanı John McCloy. O kim? Rockefelleri'n bankası Chase Manhattan Bank'in yönetim kurulu başkanı. Ve Die Zeit'in kurucusu Marion Grafin Dönhoff, Atlantic Brücke'ün kurulcularındandı.
Atlantick Brücke'ün eski başkanlarından Arend Oetker vakti zamanında şöyle demiş: “ABD 200 aile tarafından yönetilmektedir ve onlarla iyi ilişkiler kurmak istiyoruz.” Zaten kurdular da. Alman medyası 1950'li yıllardan itibaren Amerika'nın sesi radyosu gibi çıktı. ABD'yi üzecek haberlere asla imza atılmadı. Atmak isteyenler de dışlandı.

Vernon A. Walters CIA operasyon şefiydi. 1973'de Şili'deki darbeyi örgütleyen oydu. Portekiz'deki Karanfil Devrimi'nin bastırılması eyleminden o sorumluydu. Güney Amerika'daki askeri rejimlerin suikastlar yaptığı operasyona Condor deniyordu. Binlerce insan kaçırılmış ve öldürülmüştü. 1964'de Joua Goulart'ı Brezilya'daki CIA darbesiyle indiren de Vernon Walters'tı. İşte böylesi karanlık bir adam adına Atlantic Brücke ödül veriyordu. İnanılır gibi değildi. Angela Merkel ve Bild'in yayın yönetmeni Kai Deikmann gibiler bu derneğin üyesiydiler.

BND'nin, CIA tarafından kurulduğunu söyleyen Ulfkotte, Alman Gizli Servisi'yle ilgili kendi başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor: “BND, bana Frankfurt'a Frankfurter Allgemeine'a Kaddafi ve Libya üzerine bir haber yazdırmak için geldi. Kaddafi'nin Rabtha'da kimyasal gaz üretimi için fabrika kurmasına yönelik bir haberdi. Bu haber Frankfurter Allgemeine'da çıktıktan sonra tüm dünyanın televizyon ve gazetelerinde de yer aldı. Ama gerçekte benim hakkında hiçbir şey bilmediğim bir olaydı, gizli servis tarafından verilmişti. Büyük ihtimalle böyle bir fabrika hiç olmamıştı.”

Bu ve buna benzeyen belgeler Udo Ulfkotte'nin kitabında fazlasıyla var. Önceden hazırlanan ısmarlama söyleşiler, medyanın kimleri ön plana nasıl çıkartacağı, 2003 Irak işgalinde servis edilen ABD yanlısı haberler, rüşvetçi gazeteciler Ulfkotte'nin değindiği başlıca konular. Amerika ile Almanya arasındaki güç mücadelesini de anlatan bu kitap inanılmaz bilgileri içeriyor. Üstelik bunları yazan kişi birebir bunlara muhatap olan ve yaşadıklarını dile getiren kişi.

Alman medyasında birçok ismin NATO ve ABD tarafından özel olarak seçilmiş gazeteciler olduğunu öne süren Ulfkotte eseri yazma gerekçisini şöyle açıklıyor: “Ben ve meslektaşlarım, okura sadece Almanya değil, tüm Avrupa'da ihanet etmek için kalemimizi sattık. Savaşa sürüklemek için okura nasıl ihanet ettiğimizi anlatmak için yazdım bu kitabı. Ancak muz cumhuriyetlerinde olabilecek propaganda yalanlarıyla gırtlağıma kadar doluyum.”

“Satılmış Gazeteciler &Politikacılar, Gizli Servisler, Büyük Sermaye Almanya'nın Kitle İletişim Araçlarını Nasıl Kullanıyor?” herkesin ama herkesin okuması gereken bir kitap. Alman merkez medyasından bir isim bizde komplo teorisi olup küçümsenecek ilişkiler ağını deşifre ediyor. Bakalım bizdeki satılmış gazeteciler bu kitaba ne diyecekler?

23 Mart 2015 Pazartesi

Edzard Reuter in hayat hikayesi


“TÜRKİYE benim ikinci vatanım” diyen Edzard Reuter’i yıllardır tanırım. Geçen ay 87 yaşına girdi.

Edzard Reuter, Berlin’in ilk Anakent Belediye Başkanı (1948-1953) Ernst Reuter’in oğlu.
Edzard Reuter, “Babam, Batı Berlin’in ilk Türk Belediye Başkanı’ydı” diyor.
Çünkü o günlerde Berlin’de yayınlanan Vorwaerts gazetesi “Bir Türk Berlin’in Anakent Belediye Başkanı mı olacak?” manşetini atmış.
Ernst Reuter, Sosyal Demokrat Parti (SPD) Reich Meclisi milletvekiliymiş.
Aynı zamanda da Magdeburg Anakent Belediye Başkanı.



1933 yılında Naziler tarafından görevden alınıp toplama kamplarına gönderilmiş.
Serbest bırakıldıktan sonra Hannover’e gitmiş, ancak yeniden tutuklanma tehlikesi görünce kaçıp Londra’ya yerleşmiş.
Londra’da bir süre iş aramış ama bulamamış.
İşte o günlerde imdadına Türkiye yetişmiş.
Nazilerden kaçan Alman bilim adamlarına kapılarını açan Türkiye, Erst Reuter’e de sahip çıkmış.

* * *

O dönemde Ankara’da çalışan Alman bilim adamı Fritz Baader, Türkiye’deki Ekonomi Bakanlığı’nda Ernst Reuter’e bir iş bulmuş.
Ankara’ya yerleşen Ernst Reuter, sonra da eşi ile oğlu Edzard’ı yanına almış.



Berlin’in Doğu Yakası’nda kalan Unter den Linden caddesi üzerinde bir kafede yaklaşık 7 yıl önce buluştuğumuz Edzard Reuter’e o ilk Türkiye seyahatini sormuştum.
Uzun uzun anlatmıştı: 
“Oreint Expres treniyle seyahat ettik. Annem için bu çok büyük bir stresti. Çünkü sahip olduğumuz her şeyi geride bırakmak zorundaydı. Götürebileceğimiz kadar şeyi paketleyip doldurdu. Ama bu aynı zamanda vatanı da terk etmek anlamına geliyordu. Belirsiz bir geleceğe gidiyordu annem. Türkiye o dönemde bize çok uzak bir ülkeydi. Benim gibi o zaman 7 yaşında olan bir erkek çocuk için ise durum çok daha farklıydı. Ben başka bir ülkeye gitmekten ve yeni ortamla karşılaşmaktan mutluluk duyuyordum. Bu benim için bir maceraydı. Arkadaşlarımdan ayrıldığım için tabii ağladım ama beni yeni bir macera beklediği için de sevindim. Belgrad’dan sonra trene farklı giyimli insanlar bindi. Köylü kıyafetli insanlardı. Ellerindeki kafeslerde tavuklar vardı. Ellerinde büyük bavullar vardı. Ben daha o güne kadar hiç öyle şeyler görmemiştim. Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaştık. Babam bizi Sirkeci Garı’nda bekliyordu. Babamı nihayet görebildiğime çok sevindim. Sirkeci’den vapurla Haydarpaşa’ya geçtik. Camiler, saraylar, eski yapılar, bunlar beni çok etkiledi. Bu görüntü hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Andolu Expresi ile de Haydarpaşa’dan Ankara’ya hareket ettik. Bütün gece yolculuk ettik. Kapının önüne çıkınca ıssız bir Ankara ile karşılaştım...”

* * *

Evet, henüz 7 yaşında Ankaralı olan Edzard Reuter’e ilk izlenimlerini, çocuk olarak zorlanıp zorlanmadığını da sormuştum.
Yanıtı çok çocuksu ve doğaldı: “Ev sahibimizin benim yaşlarımda iki çocuğu vardı. Ben ilk kişisel tecrübelerimi benim yaşımdaki bu iki Türk çocuğuyla birlikte kazandım. Onlar Almanca bilmiyordu, ben Türkçe bilmiyordum. Ama çok iyi anlaşıyorduk. Kısa bir süre sonra Türkçe öğrenmeye başladım. Bir Türk mühendisle evli bir Alman kadından Türkçe öğrendim. O benim tüm gençliğimi şekillendirecek biçimde etkin rol oynadı.”

* * *

“Leyla Kudret Erköken, çok iyi Türkçe biliyordu. Bana ilk öğrettiği şey Latin alfabesiydi. Önce Latin alfabesini, sonra da Türkçe grameri öğrenmeye başladım. Kelimeleri öğrenmek kolaydı. Çünkü derste öğrendiğimiz her kelimeyi Türk arkadaşlarla  konuşurken tekrar ediyordum ve daha iyi, daha kolay öğreniyordum. Daha Ankara’daki ilk günden itibaren Türk arkadaşlarım olduğu için ben Türkçeyi daha kolay öğrendim. Onlarla futbol oynadım, çocuklar ne yaparsa akla gelen her şeyi yaptım... Kendimi Türk olarak hissetmedim. Zaten ailem de Nazi rejiminin çöküp, bir gün yeniden Almanya’ya döneceğimize inanıyordu. Ben de tabii ailemle birlikte geri dönmek istiyordum. Ama Türkiye’de kaldığım sürece kendimi hep oralı, o toplumun bir parçası hissettim. Ben Türkiye’deki zamanı bir yabancı olarak değil, oranın bir parçası olarak geçirdim. O nedenle bugün hala şunu söylüyorum: Türkiye benim ikinci vatanım.”

* * *

Türkiye ile ilişkilerini içeren sorumu da şöyle yanıtlamıştı: “Ben yaşlı bir insamın. Bir ilişkiden bahsedilemez. Ama ben o ülkeyi seviyorum. Almanya ile Türkiye arasında geleneksel bir ilişki var. İki ülkenin inasanları arasında geleneksel bir ilişki var. Bu ilişki sürdürülmeli...”

* * *

1935-1946 yılları arasında Türkiye’de yaşayan ve hala iyi derecede Türkçe konuşan Edzard Reuter’e “Hiç Türkçe rüya gördünüz mü?” diye de sormuştum.
Yanıtı çok dürüstçeydi: “Sanıyorum evet. Türkçe rüya görmemiş olmam bir mucize olur sanırım. Biraz kendini methetmiş gibi olacak ama ben Almanya’ya döndüğümde çok iyi Türkçe konuşuyordum. Birden fazla ama en az bir Türk kızını çok içten sevdim. Bu nedenle Türkçe rüya görmemiş olmam gerçekten çok acayip olur.”

* * *

Evet, 1987-1995 yılları arasında Almanya’nın otomotiv devi Daimler’in Yönetim Kurulu Başkanlığını yapan Edzard Reuter ile eşi Helga, 1995 yılında Helga ve Edzard Reuter Vakfı’nı kurdular.
Amaç halklar arası ilişkilerin geliştirilmesi ve uyuma katkı.
Başarılılar da...



Nasyonal Sosyalizm döneminde bazı Yahudiler’in Türkiye’ye göç edişi 75. yılında Berlin'de Konrad Adenauer Vakfı'nın düzenlediği bir toplantıda bir kez daha hatırlandı. Berlin'den Jülide Danışman'ın haberi...
Nasyonal Sosyalizm döneminde çok sayıda Yahudi Almanya'yı terk etmişti
Türkiye ile Almanya arasında Osmanlı dönemine dayanan köklü kültürel ve siyasi ilişkilerin olduğu bilinir. Ancak iki ülke arasındaki ilişkilerin üzerinde pek fazla konuşulmayan bir dönemi bulunuyor: 1933-1945 yılları arasında Alman Yahudiler’in ve rejim karşıtlarının Türkiye’ye göç etmesi. Almanya’da Nasyonal Sosyalizm döneminde işlerinden atılan, çalışmalarına izin verilmeyen, hatta göçe zorlanan Yahudiler’in ve rejim karşıtlarının gittiği ülkelerden biri de Türkiye oldu.
1933-1945 yılları arasında Almanca konuşulan ülkelerden gelen yaklaşık bin kişi Türkiye’de kendine yeni bir vatan buldu. O dönemde Alman vatandaşlığından atılan bu kişilerin çoğu, Türkiye’de bir mülteci gibi değil, adeta bir konuk gibi karşılandı. Zira Türkiye bu dönemde Atatürk’ün öncülüğünde kapsamlı bir eğitim reformuna hazırlanıyordu. Kendi ülkelerinde işsiz kalan bilim insanları ve sanatçılar, eğitim reformunun hayata geçirilmesine katkı sağlamak üzere Türkiye’ye davet edildiler.
Yüzlerce bilim insanı Türkiye'ye yerleşti
75. yılında Almanlar’ın Türkiye’ye zorunlu göçü, geçtiğimiz günlerde Berlin’de Konrad Adenaeur Vakfı’nın düzenlediği toplantıda konuşan 
Türk-Alman Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Thomas Kossendey ilk etapta 30 bilim insanın davet edildiğini belirtti.
Kossendey, imzalanan anlaşmayı şu şekilde dile getirdi: "1993 yılının temmuz ayında Prof. Philipp Schwartz’ın Zürih’te kurulan Dayanışma Derneği adına imzaladığı anlaşma ile en az 30 bilim insanının Türkiye’de çalışması sağlanır, ancak bu sayı 30 ile sınırlı kalmaz. Almanca konuşulan ülkelerden yüzlerce bilim insanı Atatürk’ün de açık daveti üzerine 1945 yılına kadar Türkiye’ye yerleşir."
Türkiye'nin gelişmesine katkıları
Hristiyan Demokrat politikacı Kossendey, aralarında bilim insanlarının, ekonomistlerin, sanatçıların, doktorların, idari işler, trafik düzenlemesi gibi alanlarda uzmanların bulunduğu bu göçmenlerin Türkiye’nin modernleşmesine katkı sağladığını vurguladı.
Kossendey, bu kişilerin Batı’yı örnek alarak bakanlıkların kurulmasına, kentlerin planlamasına, yüksek okulların modernleştirilmesine, müzik ve tiyatroda Avrupa standartlarının yerleştirilmesine yardımcı olmaları öngörüldüğünü söyledi.
Ünlü isimler
Alman Savunma Bakanlığı Müsteşarı Kossendey, bu kişiler arasında savaş sonrasında Almanya’da da ün kazanmış isimler olduğunu belirtti. Sonraki dönemde Batı Berlin Belediye Başkanlığı yapan Ernst Reuter, sürgünde 12 yıldan fazla kalır ve Ankara Üniversitesi’nde siyaset, yerel politika ve kent planlaması dersleri verir.
Hukuk uzmanı Hirsch, 10 yıl boyunca Ankara ve İstanbul Üniversiteleri’nde dersler verir, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin kurulmasına öncülük eder, Türk ticaret yasasının oluşturulmasına büyük katkı sağlar. Müzisyen ve besteci Paul Hindemith, Ankara Devlet Konservatuarı’nın kurulmasında önemli bir rol oynar,
Ernst Reuter Türkiye'ye giden en ünlü isimlerden biri
nomist Fritz Neumark o dönemde Türk hükümetine danışmanlık yapar.
Pataloji alanında öncü Yahudi doktor
1933 yılında ailesi ile birlikte İstanbul’a sürgüne giden Münihli doktor Siegfried Oberndorfer, tıp alanında öncü çalışmalar yapar. Oberndorfer’in hikayesinden yola çıkarak o dönemi anlatan ”Münih ve İstanbul” adını taşıyan bir sergi hazırlayan küratör Jutta Fleckenstein, Oberndorfer’in 11 yılda 75 makale ve kitaba imza attığını söyledi.
Bunlar arasında önem taşıyan temel eserler de bulunmakta; örneğin Türkçe olarak da yayımlanan genel patoloji ve tümörlerle ilgili ders kitapları. Oberndorfer, 1938 yılında İstanbul Üniversitesi bünyesinde kanser çalışmaları enstitüsünü kurararak, yöneticiliğini üstlenir.
Türkler'in Avrupa'ya katkısı
Alman hükümetinin baskılarına rağmen Türk hükümeti, bu bilim insanlarının, uzmanların ve sanatçıların görevlerine son vermez. Ernst Reuter’in oğlu Edzard Reuter, o yıllarda üniversitelerde ve idari işlerde görevli olan Almanlar’ın etkilerinin hala görüldüğünü belirtiyor.
Çocukluğunu Türkiye’de geçiren Reuter, ancak madalyonun arka yüzünü de görmek gerektiğini vurguladı. Reuter "Almanya’da bizim şunu öğrenmemizin artık zamanının geldiğini düşünüyorum; bizim Türkler’e ne verdiğimizi değil, Türkler’in bize ne verdiğini, Türk tarihinin, Türk kültürünün Avrupa’daki gelişimi nasıl etkilediğini artık görmemiz lazım" şeklinde konuştu.