istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Eylül 2017 Cuma
14 Haziran 2016 Salı
Bir Simitcinin hikayesi
Aklıma gelmezdi bir simitçinin ölümüne ağlayacağım...
Ağladım...
Hüngür hüngür ağladım...
Hüngür hüngür ağladım...
Çünkü tüm Cihangir gibi bizim ailenin de simitçi amcasıydı o...
Simit satmazdı, simit almak isteyenler ona gelirdi...
Firuzağa meydanında her daim duran kırmızı simitçi arabası yerinden kıpırdamazdı...
Arabanın küçük pencerelerini iki yana açar, en taze simitleri seçip uzatırdı “Al bakalım güzel kızım” diyerek Pera’ya...
Her hafta sonu aynı şey yaşanırdı bizim evde; sabahları Pera’yla el ele Cihangir’i yürür, üst katında o korkunç patlamanın olduğu Komşu Fırın’dan ekmeğimizi alır ama hiçbirzaman simitlerine kanmazdık...
Dönüşte simitçi amcanın tezgahına uğrardık mutlaka...
Bu zamanda tezgahının kapısını açık bırakıp giden ender esnaflardandı bizim simitçi amcamız...
Arabasının başında değilse bütün Cihangir bilirdi:
İsteyen istediği kadar simidini, açmasını alır, parasını tezgaha bırakırdı...
Olmadığı zamanlar Pera sorardı, “Simitçi amca nerede” diye...
“Buralardadır” derdim, tezgaha parayı bırakırken...
Pera aldığı şeyin ücretini ödemeyi simitçi amca sayesinde öğrendi...
Tezgahı başındaysa illa bize tatlı tatlı takılırdı...
Eğer o sabah 2-3 simit aldıysak, verdiğim 5 liranın üzerini almamaya çalışırdım ama o yine de para üstünü zorla tutuştururdu elimize...
Hak ettiği kadar kazanmak isterdi hep...
Ne yalanı vardı, ne dolanı...
Sonsuz güvenirdi insanlara, sonsuz iyiydi...
Pera’ya paytak paytak yürüdüğü bebekliğinden beri simit verirdi...
Şimdi tam Pars’la paytak paytak simitçi tezgahına yürümeye başlamış...
Simitçi amca da “Ablası gibi bu da bizim simitlerle büyüsün bakalım” demeye başlamıştı...
Ama olmadı...
Tezgahını en erken açtığı pazar sabahı, 07.00’de doğalgaz patlaması yaşanan karşı apartmandan kopan beton parçalarının altında kaldı...
75 yıllık ömrü böyle noktalandı...
Yıllardır sessizce durduğu kırmızı simitçi arabasının başında sessizce veda etti bize...
Tezgahı orada duracak mı...
Pera simitçi amcayı soracak mı...
Ben ne yanıt vereceğim bilmiyorum...
“Buralardadır” demeyi o kadar isterdim ki...
Hiç aklıma gelmezdi bir simitçinin ardından ağlayacağım...
Çocuklarım senin simitlerinle büyüdü, hakkını helal et Feridun Abi...
Simitlerin çok güzeldi...
İnsanlığın hepsinden güzel...
kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/aklima-gelmezdi-bir-simitcinin-olumune-aglayacagim-40117086
Simit satmazdı, simit almak isteyenler ona gelirdi...
Firuzağa meydanında her daim duran kırmızı simitçi arabası yerinden kıpırdamazdı...
Arabanın küçük pencerelerini iki yana açar, en taze simitleri seçip uzatırdı “Al bakalım güzel kızım” diyerek Pera’ya...
Her hafta sonu aynı şey yaşanırdı bizim evde; sabahları Pera’yla el ele Cihangir’i yürür, üst katında o korkunç patlamanın olduğu Komşu Fırın’dan ekmeğimizi alır ama hiçbirzaman simitlerine kanmazdık...
Dönüşte simitçi amcanın tezgahına uğrardık mutlaka...
Bu zamanda tezgahının kapısını açık bırakıp giden ender esnaflardandı bizim simitçi amcamız...
Arabasının başında değilse bütün Cihangir bilirdi:
İsteyen istediği kadar simidini, açmasını alır, parasını tezgaha bırakırdı...
Olmadığı zamanlar Pera sorardı, “Simitçi amca nerede” diye...
“Buralardadır” derdim, tezgaha parayı bırakırken...
Pera aldığı şeyin ücretini ödemeyi simitçi amca sayesinde öğrendi...
Tezgahı başındaysa illa bize tatlı tatlı takılırdı...
Eğer o sabah 2-3 simit aldıysak, verdiğim 5 liranın üzerini almamaya çalışırdım ama o yine de para üstünü zorla tutuştururdu elimize...
Hak ettiği kadar kazanmak isterdi hep...
Ne yalanı vardı, ne dolanı...
Sonsuz güvenirdi insanlara, sonsuz iyiydi...
Pera’ya paytak paytak yürüdüğü bebekliğinden beri simit verirdi...
Şimdi tam Pars’la paytak paytak simitçi tezgahına yürümeye başlamış...
Simitçi amca da “Ablası gibi bu da bizim simitlerle büyüsün bakalım” demeye başlamıştı...
Ama olmadı...
Tezgahını en erken açtığı pazar sabahı, 07.00’de doğalgaz patlaması yaşanan karşı apartmandan kopan beton parçalarının altında kaldı...
75 yıllık ömrü böyle noktalandı...
Yıllardır sessizce durduğu kırmızı simitçi arabasının başında sessizce veda etti bize...
Tezgahı orada duracak mı...
Pera simitçi amcayı soracak mı...
Ben ne yanıt vereceğim bilmiyorum...
“Buralardadır” demeyi o kadar isterdim ki...
Hiç aklıma gelmezdi bir simitçinin ardından ağlayacağım...
Çocuklarım senin simitlerinle büyüdü, hakkını helal et Feridun Abi...
Simitlerin çok güzeldi...
İnsanlığın hepsinden güzel...
kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/aklima-gelmezdi-bir-simitcinin-olumune-aglayacagim-40117086
11 Kasım 2015 Çarşamba
42 yıl sonra Türkiye'ye dönüyor
Sağlık sorunları nedeniyle askerlik yapmadığı için tutuklanma endişesiyle 42 yıldır Türkiye'ye gelemeyen Ermeni asıllı Türk vatandaşı Ara Abahuni'nin memleket hasreti bugün sona eriyor.
Almanya'nın Frankfurt kentinde yaşayan 1952 İstanbul doğumlu, Ermeni asıllı Türk ve Alman vatandaşı tıp doktoru Ara Abahuni, 42 yıl sonra doğduğu şehri ziyaret edecek olmanın heyecanını yaşıyor.
Abahuni, babasıyla önce Fransa'ya gidip daha sonra da 1970 yılında Frankfurt'a yerleştiklerini söyledi.
Dedesinin, babasının ve kızının da kendisi gibi doktor olduğunu anlatan Abahuni, 25 yıl önce Frankfurt'ta muayenehane açtığını ve hastalarının yüzde 80'inin Türk olduğunu dile getirdi.
Türkiye'ye 42 senedir gidemediğini belirten Abahuni, "Askerliğimi yapmamıştım Türkiye'de. Burada Almanlar dediler ki 'Türkiye'ye gidecek olursanız askerlikten dolayı Türkiye'de bir hadise olursa biz buradan müdahale edemeyiz. Okumak için, muayene açmak için mecburen Alman vatandaşı oldum. Burada yaşamaya devam ediyoruz" diye konuştu.
"Yüzde 90 sakatlık raporum var"
Askerlik yapmadığı için Türk konsolosluğuna gitmeye çekindiğini aktaran Abahuni, şöyle devam etti:
"Almanya'da rahatsızlığımdan dolayı askerlik yapamaz belgesi aldım. Frankfurt'taki Türk konsolosla konuştum 'ben burada çürüğüm, yüzde 90 sakatlık raporum var' dedim. Onlar da 'tamam getirin raporları' dedi. Biz bütün raporları topladık ,Türkçe'ye çevirdik. Belgeleri konsolosluk üzerinden Türkiye'ye, askerlik şubesine gönderdik. Sonra askere elverişli değildir belgesi aldık."
Abahuni, askerlik sorununun çözümü için detaylı bir araştırma yapamadığını ve tam anlamıyla yol gösteren olmadığını vurgulayarak, "Ben burada birine 'çürüğüm' dedim, o kişi de 'sen burada hastaysan orada hasta çıkacaksın. Git konsolosluğa kağıtlarını ver' dedi. Bundan 16 yıl önce Marmara Depremi olmuştu. O zaman o insanlara ilaçlar yollamıştım konsolosluk üzerinden. Sonra da İçişleri Bakanlığı bana bir teşekkür mektubu verdi. Belgeyi almak için konsolosluğa gittim ama o akşam da anlatamadım durumumu" dedi.
"Biraz daha anlatsam mendili çıkaracağım cebimden"
Ara Abahuni, ailesinin Türkiye'ye sürekli gidip geldiğini ve Türkiye'den hep övgüyle bahsettiklerini ifade etti.
Türkiye'ye gitme kararı almasında ülkedeki olumlu politik şartların da etkili olduğunu kaydeden Abahuni, Türkiye'nin özellikle son yıllarda her alanda önemli gelişmeler kaydettiğini söyledi.
Türkiye'den ayrı olmasına karşın Türkiye'deki gelişmeleri yakından izlediğini dile getiren Abahuni, "Akşamları Türk televizyonlarını izliyorum, boğazdan geçen gemilere bakıyorum. Hani biraz daha anlatsam dayanamayıp mendili çıkaracağım cebimden. Çok büyük hasret içindeyim. Burada kuralların kurbanı oldum" diye konuştu.
İstanbul'a gitmeyi sabırsızlıkla beklediğini ve son günlerde heyecandan uyuyamadığını gözyaşları içinde anlatan Abahuni, şöyle devam etti:
"İstanbul'a gidince Taksim'den Şişli'ye yürümek istiyorum. Ondan sonra bir Kumkapı'ya gitmek istiyorum. Zaten dört günlüğüne gidiyorum bir de vakit bulursam sevdiğim 'Fenerbahçe' isimli gemiyle boğazı dolaşmak istiyorum. Çok kıymetli hatıralarım var İstanbul'da. Kendi kendime dedim ki 'öleceğiz, bari ölmeden bir Türkiye'yi göreyim."
"Pırlanta gibi memleketimiz var"
Ara Abahuni, 42 yıllık Türkiye hasretinin son bulacak olmasından dolayı büyük heyecan yaşadığını vurgulayarak, sözlerini şöyle tamamladı:
"Yeter artık gidip İstanbul'u görmek istiyorum. Çarşamba günü gidip pazar günü Allah isterse geri döneceğim. Pırlanta gibi memleketimiz var. Karadeniz'e gidersiniz İsviçre'de zannedersiniz kendinizi. Ege'de, Antalya'da başka bir hava. Öyle memleket ki aynı anda denize girebilir, kayak yapabilirsiniz. Yok böyle bir memleket. İstanbul'a gitmek benim rüyam, inşallah 11 Kasım Çarşamba günü gerçek olacak."
"Vatandaşlarımızın hasreti bizim de hasretimizdir"
Türkiye'nin Frankfurt Konsolosu Özkan Durmaz da Abahuni'nin hikayesinden çok etkilendiğini ve askerlik engelinin ortadan kalkması için gereken işlemleri ivedilikle yaptıklarını söyledi.
Benzer durumdaki tüm vatandaşlara yardımcı olmak için gerekeni yapmaya hazır olduklarını belirten Durmaz, şunları kaydetti:
"Son dönemde hükümetimizin politikaları doğrultusunda, Dr. Abahuni'nin durumunda olduğu gibi yıllarca ülkesinden ayrı düşmüş ancak hiçbir suça karışmamış Ermeni olsun, Süryani olsun, Kürt olsun, tüm vatandaşlarımızın vatan hasretlerine son verdirmek için çabalıyoruz. Daha Dr. Abahuni'nin, bir tıp doktoru olan kızını da nüfus kayıtlarımıza işleteceğiz. Her vatandaşımız bizim için kıymetlidir ve kaybetmek istemeyiz. Onların hasreti bizim de hasretimizdir.
Abahuni, babasıyla önce Fransa'ya gidip daha sonra da 1970 yılında Frankfurt'a yerleştiklerini söyledi.
Dedesinin, babasının ve kızının da kendisi gibi doktor olduğunu anlatan Abahuni, 25 yıl önce Frankfurt'ta muayenehane açtığını ve hastalarının yüzde 80'inin Türk olduğunu dile getirdi.
Türkiye'ye 42 senedir gidemediğini belirten Abahuni, "Askerliğimi yapmamıştım Türkiye'de. Burada Almanlar dediler ki 'Türkiye'ye gidecek olursanız askerlikten dolayı Türkiye'de bir hadise olursa biz buradan müdahale edemeyiz. Okumak için, muayene açmak için mecburen Alman vatandaşı oldum. Burada yaşamaya devam ediyoruz" diye konuştu.
"Yüzde 90 sakatlık raporum var"
Askerlik yapmadığı için Türk konsolosluğuna gitmeye çekindiğini aktaran Abahuni, şöyle devam etti:
"Almanya'da rahatsızlığımdan dolayı askerlik yapamaz belgesi aldım. Frankfurt'taki Türk konsolosla konuştum 'ben burada çürüğüm, yüzde 90 sakatlık raporum var' dedim. Onlar da 'tamam getirin raporları' dedi. Biz bütün raporları topladık ,Türkçe'ye çevirdik. Belgeleri konsolosluk üzerinden Türkiye'ye, askerlik şubesine gönderdik. Sonra askere elverişli değildir belgesi aldık."
Abahuni, askerlik sorununun çözümü için detaylı bir araştırma yapamadığını ve tam anlamıyla yol gösteren olmadığını vurgulayarak, "Ben burada birine 'çürüğüm' dedim, o kişi de 'sen burada hastaysan orada hasta çıkacaksın. Git konsolosluğa kağıtlarını ver' dedi. Bundan 16 yıl önce Marmara Depremi olmuştu. O zaman o insanlara ilaçlar yollamıştım konsolosluk üzerinden. Sonra da İçişleri Bakanlığı bana bir teşekkür mektubu verdi. Belgeyi almak için konsolosluğa gittim ama o akşam da anlatamadım durumumu" dedi.
"Biraz daha anlatsam mendili çıkaracağım cebimden"
Ara Abahuni, ailesinin Türkiye'ye sürekli gidip geldiğini ve Türkiye'den hep övgüyle bahsettiklerini ifade etti.
Türkiye'ye gitme kararı almasında ülkedeki olumlu politik şartların da etkili olduğunu kaydeden Abahuni, Türkiye'nin özellikle son yıllarda her alanda önemli gelişmeler kaydettiğini söyledi.
Türkiye'den ayrı olmasına karşın Türkiye'deki gelişmeleri yakından izlediğini dile getiren Abahuni, "Akşamları Türk televizyonlarını izliyorum, boğazdan geçen gemilere bakıyorum. Hani biraz daha anlatsam dayanamayıp mendili çıkaracağım cebimden. Çok büyük hasret içindeyim. Burada kuralların kurbanı oldum" diye konuştu.
İstanbul'a gitmeyi sabırsızlıkla beklediğini ve son günlerde heyecandan uyuyamadığını gözyaşları içinde anlatan Abahuni, şöyle devam etti:
"İstanbul'a gidince Taksim'den Şişli'ye yürümek istiyorum. Ondan sonra bir Kumkapı'ya gitmek istiyorum. Zaten dört günlüğüne gidiyorum bir de vakit bulursam sevdiğim 'Fenerbahçe' isimli gemiyle boğazı dolaşmak istiyorum. Çok kıymetli hatıralarım var İstanbul'da. Kendi kendime dedim ki 'öleceğiz, bari ölmeden bir Türkiye'yi göreyim."
"Pırlanta gibi memleketimiz var"
Ara Abahuni, 42 yıllık Türkiye hasretinin son bulacak olmasından dolayı büyük heyecan yaşadığını vurgulayarak, sözlerini şöyle tamamladı:
"Yeter artık gidip İstanbul'u görmek istiyorum. Çarşamba günü gidip pazar günü Allah isterse geri döneceğim. Pırlanta gibi memleketimiz var. Karadeniz'e gidersiniz İsviçre'de zannedersiniz kendinizi. Ege'de, Antalya'da başka bir hava. Öyle memleket ki aynı anda denize girebilir, kayak yapabilirsiniz. Yok böyle bir memleket. İstanbul'a gitmek benim rüyam, inşallah 11 Kasım Çarşamba günü gerçek olacak."
"Vatandaşlarımızın hasreti bizim de hasretimizdir"
Türkiye'nin Frankfurt Konsolosu Özkan Durmaz da Abahuni'nin hikayesinden çok etkilendiğini ve askerlik engelinin ortadan kalkması için gereken işlemleri ivedilikle yaptıklarını söyledi.
Benzer durumdaki tüm vatandaşlara yardımcı olmak için gerekeni yapmaya hazır olduklarını belirten Durmaz, şunları kaydetti:
"Son dönemde hükümetimizin politikaları doğrultusunda, Dr. Abahuni'nin durumunda olduğu gibi yıllarca ülkesinden ayrı düşmüş ancak hiçbir suça karışmamış Ermeni olsun, Süryani olsun, Kürt olsun, tüm vatandaşlarımızın vatan hasretlerine son verdirmek için çabalıyoruz. Daha Dr. Abahuni'nin, bir tıp doktoru olan kızını da nüfus kayıtlarımıza işleteceğiz. Her vatandaşımız bizim için kıymetlidir ve kaybetmek istemeyiz. Onların hasreti bizim de hasretimizdir.
18 Temmuz 2015 Cumartesi
İtina ile dert dinleyenler
Bu yıl 12,56 milyon turist beklentisiyle dünyanın en çok ziyaretçi çeken kentleri listesinde, beşinci sırada yer alan İstanbul'un sokak piyasası, girişimcilikte sınır tanımıyor. Simitçi, mısırcı, pilavcıdan sonra şimdi sıra seyyar psikologlarda. Bu kişiler, 'İtina ile dert dinlenir' yazısıyla müşterilerine tavsiyede bulunuyor. Ücreti ise 5 liradan başlıyor. Bazıları da Osmanlı kıyafetleriyle turistlerle resim çektiriyor istenirse de dert dinliyor. Yurt dışından televizyon kanallarına haber olan dertli piyasada, günlük kazançların 200 TL'den fazla olduğunu öğrenince peşlerine düştük. Birilerinin derdi, diğerinin dermanı olunca haliyle Serbest Piyasa'ya haber oluyor.
SEYYAR PSİKOLOG SOKAKTA
İstiklal Caddesi Galatasaray Lisesi önünde başlayan, dert dinleme işi, bir süre Zabıtanın bile dikkate almadığı bir faaliyet olarak görülmüş. Artan taleple, Beyoğlu, Kadıköy, Fatih gibi semtlerde zamanla yaygınlaşmış. Bu işin yaklaşık 2 yıl önce birkaç genç tarafından öylesine başlatıldığını paylaşan İlhan T., “Birçoğunuza olmaz gibi gelebilir ama, resim çektirmek isteyenler, 'Hatırası olsun bir dert anlatayım' diyenler sayesinde günde 300 liradan fazla kazanan var" diyor. İşlek bir caddeye elinizde tabela ile oturmanızın yeterli olduğunu söylüyor.
ISSIZ ADAM SENDROMU PARA EDİYOR
İlhan T., tahmininizden daha fazla insanın dertleşmek için başvurduğunu şöyle anlatıyor: “Önce çekinirler, cesur birkaç kişiden sonra gelip anlatmaya başlarlar. Önemli olan yorum yapman değil, sadece dinlemen. Neden diye sormasınlar, günümüz insanı böyle belki, hani filmi var ya ıssız adam misali." Kazancını paylaşmak istemese de günde 10'dan fazla dert dinleyip, tarihi giysilerle 1 liradan 100'e yakın resim çektirdikleri bilgisini veriyor.
YABANCI TELEVİZYONLARA KONU OLDUK
Üniversite öğrencisi Buket İ. animatörlük işini geliştirerek soluğu Beyoğlu'nda almış. Buket ve arkadaşları, Osmanlı giysileriyle resim çektirme işinde iyi para olduğunu belirterek, “Önceleri entel-dantel işi gibi geldi çoğu kişiye. Yılmadık devam ettik. Günlüğümüz 200 -300 lira" diye kazancı itinayla paylaşıyor. Buket'in anlattıklarına göre, işin popülerliği yurt dışına kadar uzanmış ve birkaç kez yabancı televizyonlara haber olmuşlar. Özellikle Arap turistlerin ve medyasının ilgisinden memnunlar.
Osmanlı'ya yoğun talep
Kabataş sahilinde günün her saatinde itina ile turizm faaliyeti sürdürülüyor. Özellikle Osmanlı kıyafetleri giyenler, turistlerle resim çektiriyor. K.L. bu işe sonradan başlayanlardan olduğunu söylüyor ve devam ediyor: "Zor iş, ama burada Boğaz turu yapanlardan yoğun bir ilgi var. Günde 150 lira civarı kazanıyorum.Sermayem şu giysiler. Turistler Osmanlı figürlerini seviyor, biz de buradayız."
Gelire aldanma güvenceye bak
İtina ile dert dinleyenlerden, Y. M., 2 ay önce başladığı işi anlatıyor: “Benimki yokluktan, biraz macera, şimdilik buradayız" diyor ve bir konuyu yazmamızı istiyor: “Biz dilenci değiliz abi, çevre esnaf öyle yaklaşıyor. Zabıta eyvallah onun görevi ama beğensinler beğenmesinler benim burada bir mesaim var."
AYDA 3 BİN TL GELİR
Ayda 3 bin liradan fazla gelire rağmen Y.M. bakın ne diyor: “İnanmazsınız ama insanlar anlatıyor. Onun için yabancısın, seni görmeyecek bir daha. İşinden, eşinden, hayattan şikayeti olan geliyor, dakikalarca konuşuyor. Psikoloğa gidemeyen, belki seansına 300 lira vermek istemeyen hep burada. Hatta onlar konuşurken ben yolu izliyorum, o zaman daha çok şey anlatıyorlar. Bazen dinlemiyorum bile." Kadıköy Bahariye'den Selman H. "Eskiden boncuk satardık, şimdi sohbetimizi" diyerek başlıyor:
SİGORTAN VE DÜZENLİ İŞİN YOK
“Size ilginç geliyor ama inanın simitci, mısırcı, şuradaki çaycı ya da ben çok farkımız yok. Aynı emek aynı dert, sigortan yok, düzenli işin yok. Şimdi buradayım, seneye kim bilir hangi işte. Yani derdi bana sor." Anladık ki roller değişiyor, bu sefer biz dinliyoruz. Neyseki alışkınız, çünkü 2 yıldır o sektör senin bu meslek benim dert dinliyoruz. Ve artık biliyoruz ki, dert dediğiniz şey muhtemel zaman sonra içinizde kalacak bir sızıdır. Tabii o da kalırsa
SEYYAR PSİKOLOG SOKAKTA
İstiklal Caddesi Galatasaray Lisesi önünde başlayan, dert dinleme işi, bir süre Zabıtanın bile dikkate almadığı bir faaliyet olarak görülmüş. Artan taleple, Beyoğlu, Kadıköy, Fatih gibi semtlerde zamanla yaygınlaşmış. Bu işin yaklaşık 2 yıl önce birkaç genç tarafından öylesine başlatıldığını paylaşan İlhan T., “Birçoğunuza olmaz gibi gelebilir ama, resim çektirmek isteyenler, 'Hatırası olsun bir dert anlatayım' diyenler sayesinde günde 300 liradan fazla kazanan var" diyor. İşlek bir caddeye elinizde tabela ile oturmanızın yeterli olduğunu söylüyor.
ISSIZ ADAM SENDROMU PARA EDİYOR
İlhan T., tahmininizden daha fazla insanın dertleşmek için başvurduğunu şöyle anlatıyor: “Önce çekinirler, cesur birkaç kişiden sonra gelip anlatmaya başlarlar. Önemli olan yorum yapman değil, sadece dinlemen. Neden diye sormasınlar, günümüz insanı böyle belki, hani filmi var ya ıssız adam misali." Kazancını paylaşmak istemese de günde 10'dan fazla dert dinleyip, tarihi giysilerle 1 liradan 100'e yakın resim çektirdikleri bilgisini veriyor.
YABANCI TELEVİZYONLARA KONU OLDUK
Üniversite öğrencisi Buket İ. animatörlük işini geliştirerek soluğu Beyoğlu'nda almış. Buket ve arkadaşları, Osmanlı giysileriyle resim çektirme işinde iyi para olduğunu belirterek, “Önceleri entel-dantel işi gibi geldi çoğu kişiye. Yılmadık devam ettik. Günlüğümüz 200 -300 lira" diye kazancı itinayla paylaşıyor. Buket'in anlattıklarına göre, işin popülerliği yurt dışına kadar uzanmış ve birkaç kez yabancı televizyonlara haber olmuşlar. Özellikle Arap turistlerin ve medyasının ilgisinden memnunlar.
Osmanlı'ya yoğun talep
Kabataş sahilinde günün her saatinde itina ile turizm faaliyeti sürdürülüyor. Özellikle Osmanlı kıyafetleri giyenler, turistlerle resim çektiriyor. K.L. bu işe sonradan başlayanlardan olduğunu söylüyor ve devam ediyor: "Zor iş, ama burada Boğaz turu yapanlardan yoğun bir ilgi var. Günde 150 lira civarı kazanıyorum.Sermayem şu giysiler. Turistler Osmanlı figürlerini seviyor, biz de buradayız."
Gelire aldanma güvenceye bak
İtina ile dert dinleyenlerden, Y. M., 2 ay önce başladığı işi anlatıyor: “Benimki yokluktan, biraz macera, şimdilik buradayız" diyor ve bir konuyu yazmamızı istiyor: “Biz dilenci değiliz abi, çevre esnaf öyle yaklaşıyor. Zabıta eyvallah onun görevi ama beğensinler beğenmesinler benim burada bir mesaim var."
AYDA 3 BİN TL GELİR
Ayda 3 bin liradan fazla gelire rağmen Y.M. bakın ne diyor: “İnanmazsınız ama insanlar anlatıyor. Onun için yabancısın, seni görmeyecek bir daha. İşinden, eşinden, hayattan şikayeti olan geliyor, dakikalarca konuşuyor. Psikoloğa gidemeyen, belki seansına 300 lira vermek istemeyen hep burada. Hatta onlar konuşurken ben yolu izliyorum, o zaman daha çok şey anlatıyorlar. Bazen dinlemiyorum bile." Kadıköy Bahariye'den Selman H. "Eskiden boncuk satardık, şimdi sohbetimizi" diyerek başlıyor:
SİGORTAN VE DÜZENLİ İŞİN YOK
“Size ilginç geliyor ama inanın simitci, mısırcı, şuradaki çaycı ya da ben çok farkımız yok. Aynı emek aynı dert, sigortan yok, düzenli işin yok. Şimdi buradayım, seneye kim bilir hangi işte. Yani derdi bana sor." Anladık ki roller değişiyor, bu sefer biz dinliyoruz. Neyseki alışkınız, çünkü 2 yıldır o sektör senin bu meslek benim dert dinliyoruz. Ve artık biliyoruz ki, dert dediğiniz şey muhtemel zaman sonra içinizde kalacak bir sızıdır. Tabii o da kalırsa
12 Temmuz 2015 Pazar
İETT, çalışır durumdaki otobüslerinden 20’şer tanesini Liberya ve Chad a hibe
Önceki gün gemilere yüklenen otobüsler Liberya’ya doğru yola çıktı. İETT’den yapılan açıklamada tüm bakım ve onarımları İETT tarafından yapılan 20 otobüsün ve yedek parçaları da hazır hale getirilerek gönderildiği belirtildi. Ayrıca Liberya’daki Ebola virüsü nedeniyle yaşanan sıkıntıları gidermeye destek olmak amacıyla iki otobüs de mobil hastaneye dönüştürüldü. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Kadir Topbaş’ın Çad Büyükelçisi Ahmet Kavas ve Çad N’Djamena Valisi Dr. Havva Came ile görüşmesinde gelen talep üzerine İETT aynı zamanda 20 adet otobüsü de N’Djamene Belediyesi’ne göndermeye hazırlanıyor. TİKA ile yapılacak işbirliği neticesinde Çad’a gönderilecek 20 adet O 345 model Mercedes solo otobüsün bakım onarım ve yenileme çalışmaları devam ederken, otobüslerin eylül ayında Çad N’Djamene Belediyesi’ne gönderilmesi planlanıyor. Otobüslerin kullanımı ile ilgili eğitim almak için İstanbul’a hem Liberya’dan hem de Çad’dan 3’er kişi geldiği kaydedilirken, 2 hafta boyunca İETT tarafından eğitime tabi tutulan ekip, ülkelerindeki personele aynı eğitimi vermek üzere görevlendirildiler.
17 Mart 2015 Salı
Üniversitede bir prens...
Yemek yapmayı, çamaşır makinesini çalıştırmayı bilmediği için arkadaşlarından yardım alan Prens Mera, “Emir olmak gibi bir hayalim yok ama saraydaki rahatlık ile öğrenci hayatının zorlukları arasında bir yaşam daha iyi olurdu” diyor.
Muhammed Samaila Mera 18 yaşında bir prens. Babası Nijerya Argungu Emiri. Prens Mera, İstanbulKemerburgaz Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’nde mühendislik eğitimi alıyor. Mera oldukça mütevazı. Üniversitede kimseye söylemese de Nijeryalı öğrenciler kendisini tanıyınca üniversitede bir prens öğrenci olduğu haberi kısa zamanda yayıldı. Annesi Nijerya’da ekonomi, babası da İngiltere’de inşaat mühendisliği eğitimi almış.
SARAYDAN ÖĞRENCİLİĞE
Sarayda her hizmeti karşılanan Mera, öğrenci hayatına adapte olmaya çalışıyor. “Buraya gelince ayrıcalıklı bir yaşam değil öğrencilik neyi gerektiriyorsa onu yaşamayı istedim” diyen Prens Mera, öğrenci günlerini şöyle anlatıyor: “Evde kalıyorum ve her işimi kendim yapıyorum. Zorlandığım zamanlar oldukça fazla. Mesela hiç çamaşır yıkamamıştım, arkadaşlarım yardım etti. Yemek işlerini de bir süre onların yardımıyla hallettim. Ancak mutfak ile hâlâ alakam yok. Nasıl alışveriş yapılacağını bile bilmiyorum. Ne almalı, neyi nasıl saklamalıyım bir fikrim yok. Mesela et tavuk saklamayı bilmediğim için hiç almıyorum. Yemek işini dışarıda hallediyorum. Kebap, lahmacun ve çiğköfte en sevdiğim yemekler oldu.” 13 kardeşin dördüncüsü olan Mera, iyi eğitim alan kişinin emir olarak seçildiğini söylüyor. Mera prenslikten emirliğe giden yolu da şöyle aktarıyor: “Bir gün emir olabilirim ama beklentim ve hevesim yok. Bizde sırası gelen kişi emir olmuyor. Bir komisyon kuruluyor ve en karizmatik, en iyi eğitimli ve sosyal anlamda en başarılı bulunan kişi o komisyon tarafından emir olarak seçiliyor. Ben özgür bir hayat sürmek istiyorum.
Sarayda yaşamaktansa istediğim ülkede istediğim hayatı sürmeyi tercih ederim. Sarayın dışındaki hayat gerçekten zor. Her şey önüme gelmese de olur, ama saray hayatının rahatlığı ile öğrenci hayatının arasında bir hayat daha iyi olurdu.” Okulda bir prens öğrenci olması ise esprilere neden oluyor. Mera, “Bazen arkadaşlarım beni görünce diz çöküp ‘Prens Mera’ geliyor diye espri yapıyorlar. Bir asam ve kaftanım var. Kaftanı festivallerde geçit töreninde giyiyorum ama asayı başkası benim için taşıyor” diyor.
Etiketler:
istanbul,
Muhammed Samaila Mera,
Nijerya,
Prens
18 Ocak 2015 Pazar
Ingilizler Istanbuldan nasil cikti?
İngilizler İstanbul'dan nasıl çıktı? (Bir yalana daha son)
Fotoğraf: Selahaddin Adil Paşa İstanbul'da işgal devletleri temsilcileri ile vedalaşıyor.
Resmi tarih, İstiklal Savaşı'ndan sonra İngilizler başta olmak üzere işgal kuvvetlerini İstanbul'dan nasıl başları önlerinde çıkarttığımızı yazar.
Ne de olsa fena halde yenik ve eziktirler karşımızda. Nitekim muzaffer Türk ordusu 6 Ekim 1923 günü İstanbul'a girmiş ve şehri 5 yıla yakın süren düşman işgalinden kurtarmıştır.
Artık değişmesi şart olan tarih kitaplarımızda böyle yazar yazmasına ama gerçekler aynı kanaatte değildir. Aslında İtilaf devletlerinin silahlı kuvvetleri, resmi geçit törenleri ve centilmenlere yakışır "garden party"lerle veda etmişler, halkın alkışları arasında bayrağımızı selamlayarak Dolmabahçe rıhtımında kendilerini bekleyen "Arabic" adlı vapura binmişler ve sevinç içinde el sallayarak İstanbul'dan ayrılmışlardı.
Hangi tarihte peki? Herkes gibi '6 Ekim'de' diyorsanız yanılıyorsunuz. Doğru cevap için ise biraz sabrınızı istirham edeceğim. Çünkü daha önce hatırlatmam gereken bazı önemli noktalar bulunuyor.
Öncelikle şunu belirtelim ki, işgal kuvvetlerinin İstanbul'u terk edişi ile Lozan Antlaşması'nın imzalanması olayları arasında sandığımızdan da yakın bir bağ mevcuttur. Yani Lozan imzalanana kadar işgal devam etmişti, hatta sonrasında da 2,5 aya yakın bir süre işgalciler başkentimizden gitmemişlerdi.
Hemen araya girip söyleyeyim: Ankara'nın 13 Ekim'de başkent oluşu İtilaf kuvvetlerinin gidişinden bir hafta kadar sonraya rastlar, yani Lozan imzalandığında İstanbul hâlâ payitahttır ve bir maddesinde de Hilafet merkezinin İstanbul olduğu açıkça yazılıdır.
O zaman şunu sormak hakkımızdır diye düşünüyorum: Ankara'yı başkent yapmakla Lozan'ı ilk delen biz mi olduk yoksa? Hani Lozan ilk imzalandığı haliyle dimdik ayaktaydı? Aslında Lozan defalarca delinmiştir. Hatta Montrö bir yana, belki de Lozan'ın lehimize asıl delinişi, "Kanalistanbul" projesiyle gerçekleşecektir. Böylece Boğaziçi, 1918'den bu yana ilk defa tam olarak egemenliğimiz altına girecektir.
Konumuza dönecek olursak, şehrin boşaltılması sırasında İstanbul Komutanı olarak görev yapan Selahaddin Adil Paşa'nın "Hayat Mücadelelerim" adlı hatıralarında (1982) o günler içeriden ve ayrıntılı bir şekilde anlatılır. (Maalesef bu hatıratın orijinali, Paşa'nın oğlu Semuh Adil Bey'in ifadesiyle Kemal Ilıcak'ın yalısında kaybolmuştur.)
Görevine Halife Abdülmecid'in biat töreniyle başlayan Selahaddin Adil Paşa, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'nın hükümlerine uygun olarak bir ay sonra (23 Ağustos) TBMM Lozan'ı onaylayacak ve ancak o zaman İtilaf kuvvetleri denklerini toplamaya başlayacaklardır. (İngiltere parlamentosunun onayı ise eylülde gelecektir.) 25 Ağustos'ta işgal kuvvetleri hazırlığa başlamış, binaları teslim etmektedirler birer ikişer. Boşaltma 1,5 ayda tamamlanacak ve son gün dostane bir tören düzenlenecektir. Bundan sonrasını S. Adil Paşa'nın hatıratından takip edelim (sayfa 424):
"General Harrington tarafından İtilaf devletleri orduları namına 29 Ağustos'ta Türk ordusu için Sumer Palas'ta bir çay ziyafeti verilerek İstanbul'daki askeri, sivil birçok kişi çağrılmış ve kumandanlıkça (yani Türk tarafınca) da 19 Eylül 1923'te Beykoz Parkı'nda bir garden parti ile buna karşılık verilmişti."
S. Adil Paşa bundan sonra ordumuzun İstanbul'a girişi için de hazırlık yaptıklarını ve eylül sonuna kadar işgal kuvvetlerinin binaları teslim işinin sürdüğünü, birliklerin de büyük ölçüde -karargâh heyetleri hariç- ülkelerine yollandığını anlatıyor.
Nihayet 2 Ekim günü İtilaf devletlerinin Mondros Mütarekesi hükümleri gereğince el koydukları bütün cephane ve savaş malzemesinin Türk hükümetine teslim edildiğine dair belge imzalandıktan sonra artık resmi işlemlerin tamamlandığını yazan Paşa, aynı gün, yani 2 Ekim 1923 günü işgal kuvvetlerinin İstanbul'u nasıl terk ettiklerini de şöyle anlatıyor (s. 425):
"Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinden ayrılan birer birlik belirli saatte Dolmabahçe meydanında yerleşmiş ve yapılan geçit merasiminden sonra İtilaf devletleri kumandanları tarafından büyük bir seyirci topluluğu önünde alkışlar arasında şanlı bayrağımız selamlanarak yabancı kumandanlar cami rıhtımına kadar uğurlanmış ve burada rıhtıma yanaşan bir motorla Fındıklı açıklarında beklemekte olan Arabic vapuruna gitmişlerdi. Bu suretle de İstanbul işgaline kesinlikle son verilmişti."
Bizzat İstanbul'u teslim alan komutanın ağzından aktardığım yukarıdaki satırlar İtilaf kuvvetlerinin İstanbul'u nasıl terk ettiklerini belge değerinde bir anlatımla ortaya koyuyor. Yalnız o soruyu unutmadınız umarım: 'Hangi tarihte?' diye sormuştuk. Resmi tarih 6 Ekim diyor, S. Adil Paşa ise 2 Ekim.
Doğrusu, İtilaf güçleri 2 Ekim'de çekip gitmişlerdi ama onları göndermenin şerefi Selahaddin Adil Paşa gibi bir muhalife kalmasın diye resmi tarihte Türk ordusunun İstanbul'a giriş tarihi esas alındı ve adı yalnız İstiklal Savaşı'ndan değil, 18 Mart'ın gerçek kahramanı olduğu Çanakkale Zaferi tarihinden bile silindi.
İşte bizde buna tarih diyorlar.
Mustafa ARMAĞAN
30 Kasım 2014 Pazar
İstanbul'un İlk Belediye Reisi Hızır Bey
Fatih’in Edirne’de bulunduğu günlerdir.Olacak bu ya şehre Acem illerinden bir alim gelir.Evet adam bilgili,ama kibirlidir.Türkleri hor görür.Birkaç halli güç mevzuyu ısıtıp ısıtıp öne sürer ve muhataplarını küçük düşürür.Fatih bu tavırdan çok rahatsızdır.”Şu adamı susturacak biri yok mu?”der demez komutanlardan biri “var sultanım” der,”böyle birini tanıyorum galiba”Hızır Bey müthiş bir hafızaya sahiptir.Esprilidir,kıvraktır,zekidir.Sözün nereye varacağını önceden kestirir ve soruya soruyla cevap verir.Zor meseleleri basite indirger ve çok güzel misallendirir.Sadece fakih değil;ediptir,şairdir.Eh Nasreddin Hoca gibi bir dehanın torunudur o.Hızır Bey’in en büyük şansı Molla Fenari gibi bir rahle arkadaşı ve Molla Yegan gibi bir hocası olmasıdır.Molla Yegan onu çok sever nitekim biricik kızını vererek damat edinir kendine.
Gelelim hikayemize.Acem alimi kazandığı küçük zaferlerin hoşluğu ile daha büyük,daha çok ses getirecek münazaralara hazırlanır.Hatta Padişahın huzuruna çıkar ve rakip diler.Fatih bu kez hazırlıklıdır.Umursamaz tavırlarla etrafına bakar ve güya ilk gözüne ilişen askere(bu aslında Hızır Beydir)meydanı gösterir.Acem karşısına çıkarılan genç sipahiye bıyık altından güler.Belki “sen git ağabeylerin gelsin” demez,ama öyle demeye getirir.Ancak Hızır Bey onun suallerine rahatlıkla cevap verir.Vakit ilerledikçe kibirli Acemi ter basar.Sultana hitaben “ben bunca diyar gezdim,şunca meclise katıldım” der “ama böylesini ne gördüm,ne de işittim.”
Lakin Hızır Bey’in elinden kurtulmak kolay değildir öyle. “şimdi sıra sende!”onlarca ince ilimden ,onlarca zor mesele sorar ki adamcağız dut yemiş bülbüle döner.Acem Fatih’in önüne gelir “bu çocuğun kıymetini bil!”der ve süklüm püklüm meclisi terk eder.
Fatih onun kıymetini zaten bilir.Hızır Bey’i imparatorluğun merkezine (İstanbul’a)kadı yapar.O devir kadıları beldenin meseleleri ile de ilgilenirler,şehreminidirler.Yani si şu ki belediye başkanıdırlar.Fatih, Hızır Bey’le sıkça buluşur.Onun feyizli sohbetlerini içercesine dinler.Devlet işlerini istişare eder.Birbirlerini abi kardeşten öte severler.Hatta sultan onu sarayında görmek ister.Enderun’dan güzel bir yer ayırır.Ama Hızır Bey kuytulardan hoşlanır.
Anadolu yakasında kuş uçmaz kervan geçmez bir köye yerleşir ki,burada şekillenen köy adını ondan lır.KADIKÖY!...,
Kaynak:Mucebince Amel Oluna-Ahmet Sırrı Arvas
Hızır Bey’in mezarı halen İMÇ bloklarının içerisinde kalmıştır.1971 yılında Hızır Bey’in mezarını bulan Rakım Ziyaoğlu o sırada karşılaştığı vaziyeti şöyle anlatıyor:
“1971 yılı başlarında arşiv ve eski taşlar uzmanı Asım Sönmez dede ile hazirede ve kabirde yaptığımız araştırmada,başlık ve kapak taşının yanlış konulduğunu,lahitin çöktüğünü,çevre taşlarının yanlarına kaydığını,başucundaki yazıların okunmaz haline geldiğini,nerede ise kaybolacağını üzüntü ile gördük.”
Zamanın İstanbul Belediye Başkanı Dr.Fahri Atabey’in ilgi ve teşvikiyle ve İMÇ’deki bazı ‘ehl-i himem’in maddi destekleriyle kabir ve hazire tamir edilmiş ,gün yüzüne çıkarılmış,hazirenin giriş duvarına Hızır Bey’in İstanbul’un ilk kadısı ve belediye reisi olduğunu belirten bir mermer levha konulmuştur.
28 Eylül 2014 Pazar
Hayfa yerine turlarına İstanbul
Bu arada 14 cruise gemisinden biri olan "Costa Classica" adlı dev yolcu gemisi önümüzdeki Temmuz ayından itibaren İstanbul'a gelecek ve seferlerine buradan başlayacak. Bir gemisinin ana limanı olarak İstanbul'u ilan eden Costa şirketinin Türkiye Genel Müdürü Saltuk Kocabaş, "Bugüne kadar cruise şirketleri Türk limanlarını sadece durak olarak kullanıyordu. İlk defa cruise seyahati Türkiye'den başlamış olacak, binlerce zengin cruise yolcularının İstanbul'da buluşması, Türk Turizmine inanılmaz bir katkı sağlayacak. Gemilerin İstanbul'da 1 gece 2 gün kalacak olması yolcuların İstanbul'da geçireceği zaman ve döviz anlamına geliyor" dedi.
İSRAİL'E GİDEN GEMİLER ROTASINI İSTANBUL'A ÇEVİRDİ
Her biri 500 milyon Euro ile 750 Milyon Euro arasında değişen 14 lüks cruise gemisiyle hizmet veren Costa, yılda 2 milyona yakın turisti taşıyor. Şirket İsrail'in Hayfa kentine düzenlediği turları durdurdu, Hayfa yerine İstanbul alındı. Şirket İsrail'in Hayfa kentinden düzenlediği turları durdurdu, firmaya ait 4 Cruise gemisi, Hayfa yerine turlarına İstanbul'dan başlayacak.
İSTANBUL ANA LİMAN OLDU
Costa firmasının 14 cruise gemisinden biri olan "Costa Classica" adlı dev yolcu gemisinin de önümüzdeki Temmuz ayından itibaren İstanbul'a geleceği ve seferlerine İstanbul'dan başlayacağı belirtildi. Böylece tüm dünyanın zengin Cruise turisti, İstanbul'a gelerek seferlere İstanbul'dan katılacak. Türk personelin de görev yapacağı "Costa Classica" da, Türk usulü kahvaltı ve rakı da ikram edilecek.
"HER SEFERDE ZENGİN 3 BİN 500 YOLCU İSTANBUL BULUŞACAK"
Costa şirketinin Türkiye Genel Müdürü Saltuk Kocabaş konuyla ilgili yaptığı açıklamada "Şirketimiz önümüzdeki Temmuz ayından itibaren bir gemisinin ana limanı olarak İstanbul'u belirledi. Geminin düzenleyeceği seferler Temmuz ayından başlayarak dünya sezonu boyunca devam edecek. Daha önce hiçbir cruise firması bunu yapmadı. Türk limanları her zaman bir durak olarak kullanıldı. İstanbul'dan başlayacak seferlere katılmak için Türkiye'ye gelecek olan cruise yolcularının İstanbul'da buluşması Türk turizmine inanılmaz bir katkı sağlayacak. Geminin sefer başında bir gece iki gün İstanbul'da kalacak olması yolcuların İstanbul'da geçireceği zaman ve döviz anlamına geliyor" dedi.
"3 GÜNDEN 121 GÜNE KADAR SÜREN TURLAR VAR"
Türkiye'de yapılan hesaplamalara göre yılda 60-65 bin yolcunun cruise seyahatine çıktığını söyleyen Saltuk Kocabaş, "Hedefimiz bu rakamı 80-100 bin kişiye çıkarmak. cruise seyahatleri sanıldığı kadar pahalı değil. 5 yıldızlı bir tatil köyünde bir haftada harcayacağınız parayla hem tatil yapıp hem de 3-4 ülke görülebilir. 3 gün ile 121 gün arasında değişen sürelerde yapılan Cruize seyahatlerinden biri seçilebilir.
"GEMİLER ÇOK BÜYÜK LİMANLAR KÜÇÜK"
Cruise seyahatlerinde kullanılan gemilerin ortalama 300 metre olduğunu söyleyen Saltuk Kocabaş, "Buradaki en büyük problem gemilerin çok büyük olması. Bu nedenle şu anda kullanılan Salıpazarı limanı yetersiz kalıyor. Yolcuların İstanbul'a geldiklerinde gemiden inerken karşılaştıkları liman yetersizliği Türkiye'nin imajına yakışmıyor. Türkiye'nin her geçen gün artan Turizm potansiyeli karşısında bu liman artık ihtiyaca cevap vermiyor. Hazırlanan projeler var ancak yapım aşamasına geçmiş bir proje şu an bulunmuyor" dedi.
Costa cruize şirketinin İtalya'nın Savona kentinde bulunan ana liman terminal binasının günde 12-15 bin yolcuya hizmet verebildiğini söyleyen Saltuk Kocabaş "Başta İstanbul olmak üzere İzmir, Kuşadası gibi turistlik yerlere pasaport ve gümrük işlemlerinin hızla yapıldığı bu tarz limanlar yapılıp, var olan turizm potansiyeli ortaya çıkarılabilir" dedi.
HAYFA YERİNE İSTANBUL'A GELEN GEMİ BASINA TANITILDI
Öte yandan Costa şirketinin aldığı kararla İsrail'in Hayfa limanına gidecekken yapılan rota değişikliği ile İstanbul'a gelen 290 metre uzunluğunda Costa Pacifica gemisi basına tanıtıldı. 3 bin 780 yolcu kapasiteli gemide 1100 personelin hizmet verdiği gemi adeta küçük bir ada nüfusuna sahip. Ultra lüks gemi 17 kat bulunurken, üst bölmede açık ve kapalı yüzme havuzlarının yanı sıra dev jakuziler bulunuyor. İçinde bir alışveriş merkezi, tiyatro ve sinema salonlarının bulunduğu gemide futbol ve basketbol sahası bile var. Gemide 1000'er kişilik iki ana restoran, çok sayıda küçük restoran, barlar ve diskotek bulunuyor. 182 kişinin çalıştığı dev mutfakta içinde insan girebilen dev fırınlarda yolculara 24 saat aralıksız yiyecek ve içecek hazırlanarak servis ediliyor.
22 Eylül 2014 Pazartesi
İstanbul'a elektrikli otobüs geliyor!
İstanbul Elektrik Tramvay ve Tünel İşletmeleri (İETT) Genel Müdürü Mümin Kahveci, yaptığı açıklamada, İETT'nin Türkiye'nin en eski kurumlarından biri olduğunu ve son yıllarda toplu ulaşımda büyük bir atak içine girdiklerini söyledi.
İETT'nin araç filosunu yenilemeye başladıklarını dikkati çeken Kahveci, son 2 yılda bin 850 yeni aracı filolarına kattıklarını, halk otobüsü ve diğer toplu taşıma araçlarından yaklaşık 3 bininin yenilendiğini kaydetti.
Kahveci, şu an filoda 360 CNG'li aracın bulunduğunu kaydederek, bu araçların daha az yakıt tüketip çevreyi daha az kirlettiğini ve daha az gürültü çıkardığını, bunun için de filodaki CNG'li araç sayısını arttıracaklarını ifade etti.
2019'da filonun yüzde 25'i elektrikli olacak
Elektrikli otobüs çalışmalarının devam ettiğini ve bununla ilgili yaptıkları test uygulamalarının başarıyla sonuçlandığını işaret eden Kahveci, "Kısa bir süre içerisindeİstanbulluları elektrikli toplu ulaşım araçlarıyla taşımaya başlayacağız. 2019'da filomuzun yüzde 25'ini elektrikli, yüzde 30 civarını da CNG'li hale getirmeyi hedefliyoruz" dedi.
Kahveci, elektrikli araç teknolojisi konusunda özellikle metrobüs hatları üzerinde çalıştıkları belirterek, "Hem daha uzun hem de daha kolay yönetilebilen sürücüsüz çalışabilen araç üzerinde çalışıyoruz. Tabii kolay değil, zor bir şey. Köprü problemi var. Boğaz Köprüsü'nün üzerine katenerden elektrik alarak tahrik edilen araç sistemi kuramıyoruz. O bölgeyi de akü ile geçebilecek sistem üzerinde çalışıyoruz. Güvenilir bir teknolojik seviyeye eriştiğimizde bunu da halka duyuracağız ve çalışmaya başlayacağız" ifadesini kullandı.
Son dönemde yaşanan otobüs kazalarının ardından tedbirleri önemli ölçüde arttırdıklarını bildiren Kahveci, şunları söyledi:
"Hem emisyon kontrolleri yapmaya başladık hem de araç bakım yönetim sistemlerini ve kendi yetkili servislerini denetlemeye başladık. Bakım standartları yeterli olmayan araçları hizmet dışına ayırıyoruz. Eskiden yılda bir TÜVTÜRK'ün yaptığı muayeneye bakarak çalışma ruhsatı veriyorduk. Şimdi prosedürü güncelledik. Artık yılda bir değil de yılda üç kere ya da anlık kontrollerini yapıyoruz. Tabii işin ekonomik boyutu var. Bunun için de devletin çeşitli kuruluşlarıyla iş birliği halindeyiz."
Avrupa'nın en genç ve teknolojik filosu
Kahveci, geçen hafta gerçekleştirdikleri bir ihale kapsamında 125 körüklü otobüsün bir ay sonra hizmete gireceğini vurgulayarak, "Filo yaşımız 5,5. Avrupa'nın en genç ve en teknolojik araç yaşı bizde. Bunu sürdürülebilir hale getirmeye çalışıyoruz" diye konuştu.
Kendilerine yurt dışındaki ulaşım otoritelerinden çok sık yardım talebi geldiğine dikkati çeken Kahveci, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Pakistan'dan Suudi Arabistan'a, Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden İsrail'e kadar yetkililer bize gelip ulaşım yönetimi, araç seçimi ve bakım yönetimini iyileştirme konusunda bilgi alıyorlar. Her yıl 20-25 ülkeyle bu şekilde iş birliğimiz var. Ayrıca İstanbul büyüklüğündeki New York, Londra, Paris, Hong Kong ve Kuala Lumpur gibi şehirlerle bir grup kurduk. Onlarla da ortak toplantılar yapıyoruz. Dolayısıyla bilgi aktarımımızı da bu dayanışma grubu vasıtasıyla sürdürüyoruz."
Kahveci, toplu ulaşım fiyatları konusunda bir düzenleme yapmayı düşünmediklerini belirterek, öğrencileri sübvanse etmeye devam ettiklerini, öğrencilerin her akbilkullanışında büyükşehir belediyesinin ulaşım otoritelerine ilave 15 kuruş ödeme yaptığını sözlerine ekledi.
26 Ağustos 2014 Salı
İstanbul'u kargo 'hub'ı yapacağız
Türk Hava Yolları (THY) Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Topçu, 'Turkish Cargo Magazine' dergisinin tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, THY'nin son 10 yılda hem yolcu hem de kargo tarafından büyük değişimlere imza attığını dile getirdi. Topçu, 2003 yılında THY'nin kargo uçağı yokken bugün her biri 66 ton taşıyan 9 kargo uçağının bulunduğuna işaret etti. Topçu, Türkiye'nin önemli bir jeopolitik noktada bulunduğuna işaret ederek, yolcu sayısını artırıp 'yolcu hubı' yapmanın yanında İstanbul'u bir 'kargo hubı' yapma noktasında çalıştıklarını söyledi.
KARGO CİROSU 1 MİLYAR DOLAR
Kargo gelirlerinde 1 milyar dolarlık bir ciroya ulaştıklarını aktaran Topçu, THY'nin 2003 yılında toplam cirosunun 1,2 milyar dolar olduğu dikkate alındığında bu cironun ne kadar önemli olduğunun ortaya çıktığını ifade etti. THY'nin 263 noktaya ve 108 ülkeye sefer yaptığına değinen Topçu, 'Kargomuz, son 10 yılda ortalama yüzde 25 büyüdü. Kargo, THY ailesi içinde, gelirlerimiz içinde ciddi bir orana ulaştı' dedi. Topçu, şöyle konuştu: 'Kargomuzun kapasitesini uzun menzilde de artırma yolunda, 'Uçak filomuza yeni uçaklar katabilir miyiz?' diye fizibilite çalışmalarımız devam ediyor.'
'Yatırımla büyürüz'
Gelecek aylarda ve 2015'in ilk çeyreğinde yeni hatlar açmalarıyla birlikte kargo seferleri yaptıkları ülke ve destinasyon sayısının da artacağını dile getiren Topçu, şunları kaydetti: 'Atatürk Havalimanı'nda sıkışan ve sağlıksız şartlarda hizmet veren kargo binamızın yerine 60 bin metrekarelik bir kargo binasını 15-20 gün içinde THY'nin hizmetine almış olacağız. THY kargo bölümü modern bir kargo taşımacılığının bütün unsurlarını ihtiva edecek.'Turkish Cargo Başkanı Ali Türk ise Turkish Cargo'nun THY'nin önemli yatırımlar yaptığı markalardan biri olduğunu vurgulayarak, tesis ve teknoloji yatırımlarıyla Turkish Cargo'nun önemli altyapı ihtiyaçlarının sürdürülebilir bir şekilde karşılanmasının sağlandığını söyledi.
23 Temmuz 2014 Çarşamba
Asıl çılgın proje bu!
İSTANBUL'UN iki yeni şehir projesi Silivri ve Kartal projeleriyle ortaya çıkmaya başladı. Kanal İstanbul projesine ev sahipliği yapacak olan Avrupa Yakası'ndaki Silivri'ye yakın olan Çatalca başta olmak üzere buraya bağlı onlarca beldeyle Anadolu Yakası'nda hızla değişen Kartal ve çevresinin İstanbul'u Doğu ve Batı olarak bölen iki şehir meydana getireceği biliniyordu. Tarihi Yarımada'nın kentsel dönüşümle yeniden şekillenecek olması akıllara, "Yeni İstanbul'un merkezi nerede kurulacak?" sorusunu getiriyor. İstanbul'un iki yakasında dev şehir kurulması beklenirken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin 2023 vizyonuyla hazırladığı 1/100 binlik planına göre dönüşüm hızla devam ediyor.
İstanbul'un gelişim aksının doğu-batı yönünde olması için sürdürülen çalışmalar kapsamında kentin iki değil, üç parçaya bölünmesi de öngörülüyor. Buna göre Avrupa Yakası'nda Silivri, Anadolu Yakası'nda Kartal olmak üzere iki yeni şehir merkezi daha oluşturulacak. İstanbul'un merkezi olan tarihi yarımada tamamen yerleşim bölgesinden arındılacak. Yarımadanın Eski İstanbul olarak adlandırılması,buradaki yerleşim bölgesinin istimlak edilerek, Prag ya da Floransa gibi turistik bir bölge olması plan dahilinde yer alıyor. Dörder milyonluk yeni şehirlerden Silivri merkezli, diğeri de Kartal merkezli olacak. İstanbul'un kentsel dönüşümün devam etmesiyle, Silivri çevresinde 3. Havalimanı, 3.Köprü, Otoyolu projelere geniş alanlara yayılan üniversite, sanayi ve kongre projelerinin dahil edilmesi dikkat çekiyor. Silivri merkezli Batı İstanbul'da 4 milyon nüfusun barınması amaçlanıyor.

ÇEVRE PLANINDA ÜÇ ŞEHİR
İstanbul'u modern hale getirecek bu üç şehrin şifrelerine çevre planında yer veriliyor. Kurulacak şehirlerin detayları İstanbul'un dönüşüm atlası sayılan 'Çevre Düzeni Planı'nda gizli. Büyükçekmece Gölü'nden Tekirdağ sınırına kadar olan bölge kontrollü olarak genişleyecek. Silivri merkezli yeni şehir, üniversite, teknoloji bölgesi, fuar, kongre merkezlerinin yanı sıra turizm alanlarıyla desteklenecek. Silivri'nin batısı ise Değirmenköy, Çanta, Hadımköy ve Küçükçekmece Gölü'nün kuzeyindeki Kayabaşı, Ispartakule merkezli olarak gelişerek büyüyecek. Anadolu yakasında ise Kartal merkezli olarak Maltepe, Kartal, Kurtköy, Tuzla, Orhanlı, Şile ve Ağva gelişme alanı olarak öneriliyor. Pendik limanı etrafında da yeni konut ve ticari alanlar hedefleniyor.
YARIMADA DÖNÜŞÜMÜ BEKLİYOR
Tarihi yarımada sayılan İstanbul'un Fatih, Bakırköy Eminönü, Kabataş, Beşiktaş, Şişli, Sarıyer gibi bölgeler için kentsel dönüşüm İstanbul'un iki yakasında dev yerleşim bölgelerinin inşasından sonra gerçekleşecek. Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı İmar Planı öncelikli olarak Sulukule'yle hayata geçmişti. Plan yavaşlamış görünse de çalışmalar devam ediyor. Tarihi yarımadanın önümüzdeki 10 yılda tamamen trafikten arındırılması planlanıyor. Tarihi yarımada için koruma imar planına en büyük engel olarak trafik ve ulaşım görülüyor. İstanbul'a kurulması beklenen üç bölge arasında şehrin merkezinin neresi olacağı ise merak konusu. (Akşam)
İstanbul'un gelişim aksının doğu-batı yönünde olması için sürdürülen çalışmalar kapsamında kentin iki değil, üç parçaya bölünmesi de öngörülüyor. Buna göre Avrupa Yakası'nda Silivri, Anadolu Yakası'nda Kartal olmak üzere iki yeni şehir merkezi daha oluşturulacak. İstanbul'un merkezi olan tarihi yarımada tamamen yerleşim bölgesinden arındılacak. Yarımadanın Eski İstanbul olarak adlandırılması,buradaki yerleşim bölgesinin istimlak edilerek, Prag ya da Floransa gibi turistik bir bölge olması plan dahilinde yer alıyor. Dörder milyonluk yeni şehirlerden Silivri merkezli, diğeri de Kartal merkezli olacak. İstanbul'un kentsel dönüşümün devam etmesiyle, Silivri çevresinde 3. Havalimanı, 3.Köprü, Otoyolu projelere geniş alanlara yayılan üniversite, sanayi ve kongre projelerinin dahil edilmesi dikkat çekiyor. Silivri merkezli Batı İstanbul'da 4 milyon nüfusun barınması amaçlanıyor.
ÇEVRE PLANINDA ÜÇ ŞEHİR
İstanbul'u modern hale getirecek bu üç şehrin şifrelerine çevre planında yer veriliyor. Kurulacak şehirlerin detayları İstanbul'un dönüşüm atlası sayılan 'Çevre Düzeni Planı'nda gizli. Büyükçekmece Gölü'nden Tekirdağ sınırına kadar olan bölge kontrollü olarak genişleyecek. Silivri merkezli yeni şehir, üniversite, teknoloji bölgesi, fuar, kongre merkezlerinin yanı sıra turizm alanlarıyla desteklenecek. Silivri'nin batısı ise Değirmenköy, Çanta, Hadımköy ve Küçükçekmece Gölü'nün kuzeyindeki Kayabaşı, Ispartakule merkezli olarak gelişerek büyüyecek. Anadolu yakasında ise Kartal merkezli olarak Maltepe, Kartal, Kurtköy, Tuzla, Orhanlı, Şile ve Ağva gelişme alanı olarak öneriliyor. Pendik limanı etrafında da yeni konut ve ticari alanlar hedefleniyor.
YARIMADA DÖNÜŞÜMÜ BEKLİYOR
Tarihi yarımada sayılan İstanbul'un Fatih, Bakırköy Eminönü, Kabataş, Beşiktaş, Şişli, Sarıyer gibi bölgeler için kentsel dönüşüm İstanbul'un iki yakasında dev yerleşim bölgelerinin inşasından sonra gerçekleşecek. Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı İmar Planı öncelikli olarak Sulukule'yle hayata geçmişti. Plan yavaşlamış görünse de çalışmalar devam ediyor. Tarihi yarımadanın önümüzdeki 10 yılda tamamen trafikten arındırılması planlanıyor. Tarihi yarımada için koruma imar planına en büyük engel olarak trafik ve ulaşım görülüyor. İstanbul'a kurulması beklenen üç bölge arasında şehrin merkezinin neresi olacağı ise merak konusu. (Akşam)
15 Haziran 2014 Pazar
Dünya devleri kolları sıvadı
Temeli geçtiğimiz günlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından atılan İstanbul'un 3. havaalanının bulunacağı bölge, dünya çapında etkin olan otel gruplarının yakın ilgi alanına girmiş durumda. Henüz temel atılmış olmasına rağmen havalanı bölgesinde uluslararası dev zincirlerin yer arayışları şimdiden başladı. Türkiye ve Komşu Ülkeler Otel Yatırım Konferansı (CATHIC) için Türkiye'ye gelen büyük otel zincirlerinin yöneticileri STAR'a Türkiye'deki yatırım planlarını anlattı. Hilton, Accor ve Wyndham gibi dev otel zincirlerinin yöneticileri, Türkiye'de büyük şehirlerde büyüme planlarını devam ettirmek istediklerini belirtirken, özellikle 3. havaalanı bölgesinde var olamaya çalıştıklarını söyledi.
Accor: Türkiye bizim için kilit
IBIS ve Novotel gibi markaların sahibi Fransız Accor Grubu'nun Akdeniz, Ortadoğu ve Afrika CEO'su Jean- Lacques Dessor İstanbul'da yapılacak olan 3. havalimanının bulunduğu alanda yer almanın kendileri için olağan bir gelişme olacağını söyledi. 6-7 yıl önce Türkiye'de operasyona başladıklarını ve şimdi 14 otel ile devam ettiklerini belirten Dessor, 8 yeni otel anlaşmalarının tamamladığını ve 23 yeni otel için de çalışmalar yaptıklarını kaydetti. Her iki günde bir dünya çapında Accor olarak otel açtıklarının altını çizen Dessor, bulunduğu lokasyon dahil olmak üzere Türkiye'nin kendileri için kilit ülke olduğunu söyledi. Türkiye'nin ekonomik olarak aktif bir yapıda olduğunu, iç pazarının da kendileri için büyük fırsatlar sunduğunu söyleyen Dessor 'Türkiye kesinlikle büyüme planlarımız arasında yerini koruyor' dedi. Türkiye'ye 2 marka ile geldiklerini kaydeden Accord CEO'su, Türkiye'de diğer markalarıyla faaliyet göstermenin yollarını aradıklarını da belirtti.
Hilton: Stratejik öneme sahip
Türkiye pazarına giren ilk zincir otel olma unvanını taşıyan Hilton Worldwide'ın Türkiye, Rusya ve Doğu Avrupa Başkan Yardımcısı Michael Collini, Türkiye'yi stratejik önemde büyüyen bir pazar olarak tanımladıklarını söyledi. İstanbul'da yapılma çalışmaları başlayan 3. havalanını bölgesindeki planları hakkında bilgi veren Collini 'Havalanının büyüklüğünü düşündüğümüzde ve yaklaşık her yıl 150 milyon yolcunun geleceği bu bölgede kesinlikle yer almak için çalışacağız' dedi. Dünya'daki farklı bölgelerde havalanını çevresinde de operasyon yapan en önemli markalardan biri olduklarını belirten Collini 'Türkiye'de kesinlikle bu yöne hedeflerimiz var' diye konuştu. Türkiye'de 3 bölgeye odaklandılarını, bunlardan birincisinin İstanbul, ikincisinin ise Anadolu'daki şehirler ve resort bölgeleri olduğunu söyleyen Collini '26 otelimiz açık. 26 otelimizde açılış çalışmaları devam ediyor. Türkiye'de büyümeye devam etmek istiyoruz' dedi.
Wyndam: Orada olacağız
Son yıllarda İstanbul'da açtığı oteller ile gündene gelen, Wyndham'ın yanı sıra Ramada, Hawthord gibi markalarından da sahibi Wyndham Hotel Grubu'nun Operasyon Müdürü Robert Loewen, 3. havaalanını bölgesinin tamamlanması sonrası en öncelikli işin otellerin o bölgede var olmak için çabası olduğunu söyledi. Loewen 'Markalarımız orada olmak için çalışmalara devam ediyor. Havalanına yakın oteller açmak istıyoruz. AVM, ofisler ve otellerin olacağı o bölgede yer almak için kesinlikle planlarımız var' diye konuştu. Türkiye'nin kendileri için en hızlı büyüyen pazarlardan biri olduğunu belirten Loewen 'Türkiye pazarı bölgedeki diğer ülkelerdden farklı olarak siyasi ve ekonomik istikrarı bizim yatırm planlarımızı şekillendiriyor' dedi. Loewen, 2007'de ilk otellerini
açtıklarını şimdi 30'un üzerinde otel ile Türkiye pazarında yer aldıklarını kaydetti.
DÜNYANIN EN BÜYÜĞÜ OLACAK
3. havalimanın temeli, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla 7 Haziran'da düzenlenen törenle atıldı. Başbakan Erdoğan törende yaptığı konuşmasında, 'Bu havalimanı, 76.5 milyon metrekarelik bir alan üzerine inşa ediliyor. Bu büyük bölge üzerinde 1 milyon 471 bin metrekare genişliğinde kapalı alan bulunacak. Bu boyutlarıyla havalimanı dünyanın en büyüğü. 6 bağımsız pistiyle, 500 uçak kapasitesiyle, 70 bin araçlık açık ve kapalı otoparkıyla, özellikle de yıllık 150 milyon yolcu kapasitesiyle dünyanın en büyüğü olacak' dedi.
8 Haziran 2014 Pazar
Balyanlar değil İstefan
Kimileri ona Boğaz'ın incisi diyor. Ortaköy kıyısına kondurulan Büyük Mecidiye Camisi 3 yıl süren restorasyonundan sonra önceki gün yeniden ibadete açıldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın açılışını yaptığı cami İstanbul Boğazı'nın değişken ışıklarını caminin içine taşıyan büyük pencereleriyle bilinir. Sultan Abdülmecid tarafından 161 yıl önce yaptırılan cami hakkında bildiğimiz bir diğer şeyse Balyan ailesi tarafından yapıldığı. 1853'te dönemin padişahı Sultan Abdülmecid tarafından Mimar Nigoğos Balyan'a neo barok tarzında yaptırıldığı iddia edilen camiyle ilgili önemli bir iddia Dr. Şefaettin Deniz'den geldi. Post doktora döneminde Büyük Mecidiye Camisi'ni ele alan Deniz, oldukça ilginç bilgilere ulaşmış. Deniz'in Osmanlı Arşivleri'nde şimdilik 6 ay süren çalışması sonucunda meşhur Büyük Mecidiye Camisi'ni Balyanların yapmadığı ortaya çıktı. Peki, camiyi kim inşa etti? Deniz, incelediği 93 icmal inşaat defterinden yola çıkarak 'Artin Kalfa marifetiyle yaptırılmakta olan cami, Kalfa'nın dışarıya gitmesi nedeniyle tamamlanamadı. Kalfanın ne zaman döneceği bilinmediğinden ve caminin bu şekilde bırakılması uygun olmadığından Hırka-i Saadet Camii'nin kalfası İstefan Kalfa eliyle bitirilmesi münasip görüldü' diyor. Tüm bunlar da arşivlerde bulunan inşaat defterlerinde mühürlerle birlikte bulunuyor. Caminin devir teslim işlemi, yine inşaat belgelerindeki bilgilere göre Eylül 1850'de gerçekleşmiş. Artin Kalfa 3 kişilik bir ekipte, işbaşı Evanis ve yazıcı Garabet ile çalışırken bir nevi ekibiyle gelip yine ekibiyle gitmiş. Artin Kalfa'dan sonra İstefan Kalfa, işbaşı Yanko ve yazıcı Dimitri ile caminin inşasına devam etmiş. Ortaköy Camii'nin inşasında adı geçen 13 ustadan 10'u Gayrimüslim, 3 tanesi ise Müslümanmış.
AMACIM HAKKI TESLİM ETMEK
Deniz'in çalışmasını amacı; Ortaköy Camii'nin inşasında gayrimüslim tebaanın rolünü ortaya çıkarmak, bu cami hakkındaki yanlış bilgileri orijinal kaynaklardan istifade etmek suretiyle düzeltmek. Zaten kendisi de Balyanlarla bir derdi olmadığını, sadece hakkı teslim etmek için çalıştığını söylüyor. Deniz sözlerine şöyle devam ediyor: 'XIX. Yüzyıl İstanbuluna ait saray, kasır, köşk, kışla, cami, su tesisi, okul, türbe, saat kulesi ve karakol gibi yapıların büyük çoğunluğunun inşası Balyan ailesine mal edilmiş. Pars Tuğlacı, Ortaköy Camii'nin de Sultan Abdülmecid tarafından Nigoğos Balyan'a yaptırıldığını iddia etmiştir. Ancak gerek 93 inşaat defterinde gerekse keşif defterinde Nigoğos Balyan'ın ismi kesinlikle geçmiyor'
POST DOKTORA ÇALIŞMASI
Ortaköy Camii, tarihçiler tarafından şimdiye kadar incelenmedi. Bu açığı gören Deniz, 'Mimarlık tarihçileri camiin daha çok mimari boyutuna odaklanmışlar ancak inşaat defterlerinden istifade etmemişler. Ansiklopedik bilgiler dışında Ortaköy Camii ile ilgili herhangi bir çalışma da yoktu. Osmanlı Arşivi'ne gittim. İlk inşa edilmesinden itibaren süreçle ilgili yüzlerce belge buldum. Ankara'da da Vakıflar Arşivi'nde binlerce belge gördüm. İnşa süreci mimarlık, yapı ve teknik tarih açısından önemli bir kaynak olacaktı' diyerek çalışmaya başlama sürecini özetliyor. Gazi Üniversitesi Tarih Öğretmenliği bölümü mezunu Deniz, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tarih Bölümü'nde. 3. Selim'in sadrazamı Safranbolulu İzzet Mehmet Paşa'nın vakıfları üzerine doktora çalışması yapmış. 'Doktora sonrası bir nevi post doktora çalışması yapmak istedim' diyen Deniz sözlerine şöyle devam ediyor: 'Ben aslında caminin tarihsel sürecini masaya yatırmak istiyordum. Çok önemli tarihi görüşmeler yapılmış bu camide. Trablusgarb'dan gelen devlet büyükleriyle burada görüşülmüş. Sultan Abdülmecid Cuma selamlığına buraya gelirmiş.'
YÜKSEK ÜCRETİ ARTİN ALIYORDU
Ortaköy Camii inşaatının hangi bölümlerinin ne kadar maliyetle inşa edilebileceğine dair hazırlanan defterin sonunda mührü bulunan kişi Seyyid Abdülhalim Efendi. Ayrıca Ortaköy Camii İcmal İnşaat defterlerinin hiçbir yerinde Nigoğos Balyan ismine rastlanmadığına ve camiin kalfası olarak kayıtlarda Hoca Artin ve İstefan Kalfa'nın isminin geçtiğine göre camii inşa eden kişinin Nigoğos Balyan olma ihtimali yok. Deniz, yine defterlerden edindiği sonuca göre iddiasını güçlendiriyor: 'Ortaköy Camii İcmal İnşaat defterlerinde camiin kalfası olarak en yüksek ücreti alan kişi Hoca Artin Kalfa olduğuna göre, camii inşa eden kişinin Nigoğos Balyan olma ihtimali yok. Bütün bu bilgilerden hareketle bu mevzuda şu söylenebilir: Ortaköy Camii'ni inşa eden Nigoğos Balyan değil.'
NİGOĞOS DEĞİL ARTİN
Deniz, çalışma kapsamında Balyan ailesinin şeceresini de çıkarmış. Bunun nedeni ise bu aileden fertlerin isimlerinin inşaat defterinde olup olmadığını teyit etmekmiş. Deniz '19. yy'da inşa edilen tüm mimari eserlerde arşiv çalışmaları yaparak gerçeğin ortaya çıkarılması lazım. Burada amacımız Balyanlara karşı olmak değil hakkı teslim etmek. Ortaya çıkan sonuç etnik olarak bir şey değiştirmiyor. Nigoğos değil de Artin Kalfa yapmış' diye de belirtiyor.
Minareler Oseb'e verilmiş
Yine arşivlerden çıkan belgelere göre caminin detay işçiliklerinde de gayrimüslümler çalışmış: 'Deniz kenarındaki rıhtımları duvarcı baaşı Acı Mihal'e verilmiş. Cami etrafının som duvarları seng-i küfekiden inşa olunmak kaydıyla taşçı başı Agop zimmiye verilmiş. Daha sonra Acı Kirkor'da Agop'a eşlik etmiş. Caminin duvarları hamamcı başı Ohannes tarafından yapılmıştır. Caminin minareleri taşçı Oseb'e, minarelerin kürsüleri ise taşçıbaşı Acı Epostol'e verilmiş. Somaki taklidi sıvaları Hoca Abraham, kalem işlerini kalemkâr ustası Barborina, dökme pencere şikleleri ve parmaklıkları dökmeci ustası Talbar yapmış. Mimber-i şerif maktu olarak taşçı Arakil'e, doğrama işleri doğramacıbaşı Hodavir'e verilmiş.
Elinde bulunan 5 bin belgeyi tek tek inceleyecek olan tarihçi, yaklaşık 2 yıl sonra daha farklı ve sağlam bilgilere ulaşacağını düşünüyor. Burada akıllara acaba caminin mimarı Balyan, kalfaları mı farklı sorusu geliyor. Deniz 'Zaten mimarın Balyan ailesi olduğu iddia edilmiyor. İnşa eden aile Balyanlardır deniliyor. Mimarına dair birkaç tahmin var ama kesin bir şey söylemek için erken' cevabını veriyor.
Hafta tatili pazar günü
Kargir olarak inşa edilen caminin yapımına 22 Ocak 1849 Pazartesi günü başlanmış. Son inşaat defterindeki tarih de 3 Temmuz 1854 olduğuna göre caminin bitiriliş yılı olarak 1854 gözüküyor. Caminin mesai günleri pazartesiden cumartesiye kadar. Yani hafta tatili pazar günü. Deniz bunu şöyle açıklıyor: 'Çalışanların çoğunluğu gayrimüslim olduğu için Osmanlı'da izin günü cumayken, camide çalışanlara kolaylık sağlanarak pazara alınmış. Tabi bu bir tarihçi olarak benim çıkardığım bir sonuç. Kesin bilgidir diyemeyiz.'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



