belediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2016 Cuma

çamur yakıp, elektrik üretecek tesis kuruluyor

Bursa’nın daha sağlıklı ve yaşanabilir bir şehir olması gayesiyle çevre yatırımlarına ağırlık veren Büyükşehir Belediyesi, metan gazından elektrik üretimi, ana içme suyu hattı üzerine kurulan tribünler ile sudan elektrik üretimi ve güneş panellerinden elektrik üretiminin ardından şimdi de arıtma tesislerinde toplanan çamurlardan elektrik üretimi için önemli bir adım attı.
 
  Kısa süre önce Buski tarafından projelendirilip Doğu Atıksu Arıtma Tesisi'nde temeli atılan tesis 2017 yılının ilk aylarında faaliyete başlayacak. İnşaat alanında incelemelerde bulunan ve İhlas Haber Ajansı'na açıklama yapan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, uzun süre fizibilite çalışmaları yaptıklarını ifade ederek, "Gerçekten özellikli bir proje. Özellikle çevre konusu bizim en çok önem verdiğimiz yatırımlar. Ülke olarak da değer veriyoruz ve çevreye de sahip çıkmaya özen gösteriyoruz. Arıtma tesisi atığı olan çamurların yok edilmesi ve bertaraf edilmesi gerekiyor. Bu uzun yıllardır büyük bir sorundu. Çamurlar üretiliyor,  fakat bu çamurlar bertaraf edilemiyordu. Bunların yakılması da büyük sorun oluşturuyordu. Şimdi artık bu çamuru ürettiğimiz yerde direk olarak yakıp yok edebiliyoruz. Sonunda "yaptığımız yatırım boşa gitmesin, doğru bir yatırım yapalım" diye uzun yıllar bu işin araştırmasını yaptık. Yaptığımız araştırmaların en sonunda Amerika’da bu işin sonuçlandığını burada en verimli çalışan sistemin kurulduğunu ve arıtma tesisi çamurundan aynı zamanda elektrik üretildiğini, çok verimli çalışıp, kolay başlatılıp kolay durdurulabilen sistem olarak yerinde gördükten sonra "Artık Türkiye’de uygulamasına geçelim" dedik. "Bunu biz burada yerli yaparız" dedik. Diğer konularda olduğu gibi önce biraz tartışıldı sonra kabul edildi" diye konuştu.
 
  10 YILDA AMORTİ EDECEK
 
  Bursa'nın tramvayları, metro vagonları, uçaklarını artık kendisinin ürettiğini hatırlatan Başkan Altepe, "İşte bu arıtma tesisinin, çamurunu yok etme sistemi de artık yerli olarak üretilebiliyor. Burada özellikle bizim 400 ton sıvı çamurumuz var, biz bunu katı maddeye çevirdiğimiz zaman 96 ton yapıyor. Bununda 3 bin 600 kalorisi var. Yani linyit kömürlerinin bazılarından daha da zengin.  Bunu biz avantaj olarak kullanıyoruz. Bu akışkan yataklı kazanlarımızda ilk etapta sistemi çalıştırmak için doğalgaz kullanıyoruz. Startı doğalgazla verip kazanımız 850 dereceye kadar yükseliyor. 850 dereceden sonra sistem normal rejime giriyor. Proses çalışıyor ve bundan sonra 3600 cal olan çamur aynı bir kömür gibi yanmaya başlıyor. İçeriye üflenen 600 derecelik hava ile birlikte kendi kendini yakıyor. Ve güzel bir sistem oluşuyor. Burada çamur kendi kalorisiyle yanıyor ve saatlerce, günlerce aylarca bu yanma devam edebiliyor. Kazanın sıcaklığını direk eşanjörlere vererek buhar üretiyoruz. Atık ısıda üretilen buhar burada tribünlere giderek elektrik enerjisine dönüşüyor. 2.5 megavat saat burada günlük elektrik üretiliyor ve tesisin yaklaşık maliyeti 70 milyon lira. Ürettiği elektrikle aynı zamanda 10 yada 12 yılda kendisini amorti etmiş oluyor" diye konuştu
 
  TÜRKİYE'NİN DİĞER ŞEHİRLERİNE ÖRNEK OLACAK 
 
 Tesisin çok verimli ve kaliteli olduğunu kaydeden Başkan Altepe, sözlerini şöyle sürdürdü: "Çevre dostu olan bu uygulamayı diğer şehirlerde de uygulayacağız. Burada en önemli kısmı baca emisyonu. Baca emisyonundaki karbon gibi diğer ağır metaller devamlı ölçülüyor. Buradaki ölçülenlerin AB standartları ve Şehircilik ve Çevre Bakanlığının standart ve kriterlerine uyması gerekiyor. Bu konuda devamlı olarak kontrol sistemimiz var. Oturduğumuz yerden online kontrol sistemiyle birlikte baca gazını ölçüp gözlemleyebiliyoruz. Çevreye zarar vermeyecek şekilde burada yanma sağlanıyor. Gerektiği zaman çok sıkıntı çekilirse doğalgaz takviyesi de yapılmış olunuyor. Bu sistem çevre dostu olan çok verimli bir sistem. İnşallah Ocak ayında burada denemeler başlamış olacak.  Denemelerden sonra da üretime geçmiş olacağız. Artık günlük ürettiğimiz 60 ton çamuru burada yakmış olacağız. Bir yandan da elimizdeki diğer çamur rezervini de burada tüketmiş olacağız. Örnek bir uygulama, yüksek bir teknoloji. Bu uygulama daha sonra Tüm Türkiye’ye yayılacak. Ve tüm dünyaya da artık aynı teknolojiyi satacağız. Artık dünyaya döviz vermeyeceğiz. Bizler kazanmış olacağız, yurt içinde kazandığımız dövizlerimiz de yurt dışına gitmeyecek. Bu yüksek teknolojik ürünü burada gerçekleştirmek ve bunu başarmak önemliydi. Şimdiden tüm ülkemiz ve tüm çevre dostları için tüm kurumlarımız için hayırlı olsun diyoruz “

23 Nisan 2016 Cumartesi

Piskinlik derecesi

PİŞKİNLİĞİN BÖYLESİ!


SAHİLE YAPILAN DOLGU YANLIŞ DA SİZİN YAPTIĞINIZ DOĞRU MU?
CHP Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Ordu Milletvekili Seyit Torun beraberinde, CHP Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen, CHP Samsun Milletvekili Kemal Zeybek, CHP Kayseri Milletvekili Çetin Arık ve CHP eski İstanbul Milletvekili Çetin Sosyal ile birlikte Ordu’ya gelerek, sahilde yapılan deniz dolgusuna tepki gösterdi. Torun, Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Enver Yılmaz’a akıl vererek, “BİR HİZMET YAPILIRKEN O YÖREDE YAŞAYAN İNSANLARIN DA DUYGULARI VE DÜŞÜNCELERİ ALINMALIDIR.” dedi.
İşte Seyit Torun’un partisine, sivil toplum kuruluşlarına ve Ordululara rağmen,  ben yaptım oldu mantığıyla, inatla yaptığı çirkin ve usulsüz bir imar uygulamalarıyla şehrin kimliğini değiştirirken, geleceğe de kötü bir miras bıraktı. Yerimizin yettiği kadarıyla birkaç örnek;
YENİ BELEDİYE BİNASI
Yörede yaşayan insanların duygularını ve düşüncelerini dinlemeden, yapılan eylemlere karşı inatla halkın meydan olması isteğine karşın şimdiki Büyükşehir Belediyesi Hizmet binasını inşa eden Seyit Torun, dün sahilde kendi yaptıklarını unutarak, “Ben yaptım oldu mantığı ile hareket ederse bu kabul edilemez. Bir yönetici hizmet yapabilir ama gönülleri kazanamazsa hizmet yapılmış sayılamaz.” diyebiliyor.
CENAZE ARACI KARŞILIĞI KAT VERİLDİ
1/1000 ölçekli imar olanında rekreasyon alanı 0.15/0.30 2 katlı otel, motel, pansiyon ve benzeri turizm yapılabilir olan bu arazi, Seyit Torun döneminde plan değişikliğine gidilerek, kat sayısı 3’e yükseltilmişti. Bu da yetmiyormuş gibi cenaze aracı karşılığı bu yere iki kat verilerek, bina 5 kata yükseltildi. Dönemin Mimarlar Odası Başkanı Mehmet Özçelik, bu uygulamaya tepki gösterse de olumlu bir sonuç alınmayarak, denizin önüne set çekilmişti.
BOZTEPE’DE ÇİRKİN YAPILAŞMA
Aynı bu yanlışların bir benzeri ise Boztepe’de uygulandı. Adına Türküler yakılan Boztepe, Seyit Torun döneminde beton tepeye dönüştürülmek istendi. Bunlara en güzel örnek ise Balkon kafeterya, Tepe Restoranı ve yeni yapılan otel inşaatıdır. Çarpık yapılaşmayı ilçe merkezinde uygulayan Torun, Boztepe’de yaptığı bu yanlış uygulamalarla da tepkileri çekmişti fakat, her zaman olduğu gibi halkın taleplerine kulaklarını tıkamıştı.
DÜĞÜN SALONU İÇİN AĞAÇLAR KESİLMİŞTİ
Eski Belediye Başkanı Seyit torun döneminde Ordu’nun en kimlikli ve en eski mahallelerinden olan doğa harikası Kirazlimanı Mahallesi’ndeki asırlık çam ağaçları kurutularak kesilmişti. Eski bir mezarlık sahası olan yer Belde Otel’e düğün ve konferans salonu yapılması için verildi. Mahalleli olaya büyük bir tepki göstermesine rağmen, bu tepkiler dikkate alınmamıştı.
PALMİYELER
Modernleşme adı altında kendi coğrafi dokusundan uzak, yapay hamlelerle palmiye ağaçlarını sahile diken Başkan Seyit Torun, yine yanlış bir uygulamaya daha imza atmıştı. Doğu Karadeniz’in iklimine ve yapısına uygun olmayan palmiyeler, dikildikten 1 yıl sonra solmaya başlamıştı. Hatta bazı palmiyelerde ise çam bitmişti. Ulusal basında bile tepki toplayan bu uygulama da Seyit Torun’un yanlışları arasında yer alıyor.
TAHIL PAZARI KATLİAMI
İki dönemlik Ordu Belediye Başkanlığı sürecinde ‘’modern düzenlemeler’’ adı altında büyük bir inatla, hiçbir görüş ve tepkiyi dikkate almadan kentin tarihi ve kültürel dokusunu katleden Seyit Torun, Tahıl Pazarı’nı da adeta yok etmişti. Belediye eski meclis üyesi şehir planlamacısı Meltem Melikoğlu Aldeniz gibi turizmcilerin ve mimarlar odasının tepkilerine aldırış etmeyen Torun, şehrin kimliğini kaybetmesinde önemli rol oynamıştı.
TELEFERİK DİREĞİ
Şehrin uzun yıllardır beklediği Teleferik Projesi’nin hayata geçirilmesi büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Ancak projenin tarihi ve doğal alanların içerisinden geçmesi bu heyecanı karamsarlığa çevirdi. Teleferiğin 2. ayağının sit alanı içerisine yerleştirilmesiyle mahkeme kararıyla durdurulan inşaat bir süre sonra apar topar tekrar başlatıldı. Kaçak bir şekilde gece dikilen ayaklar sonrasında Seyit Torun, bir yanlışa daha imza atmıştı.  
ÖZÜRLÜ PROJE
Seyit Torun’un belediye Başkanlığı döneminde ‘Büyük Yatırım’ sloganları ile 17 Mayıs 2011 tarihinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından temeli atılan ve 7 Aralık 2013 tarihinde hizmete açtığı, ancak otomobil dışında hiçbir araç giremediği için Ordulular tarafından ‘özürlü otopark’ olarak isimlendirilen Yenimahalle Katlı Otoparkı, şehrin ortasında enkaz gibi duruyor. Bina şimdilerde Altınordu Belediye binası olarak kullanılıyor.
YELKEN KULÜP SÜRECİ SEYİT TORUN’LA BAŞLADI
CHP eski İl Başkanı Av. Haluk Türkmen ve CHP eski Belediye Meclis Üyesi Eczacı Mustafa Çavuşoğlu, daha önce gazetemize yaptığı açıklamada, Yelken Kulüp arazisinin bugün otel inşaatına başlanmasında en büyük sorunun Seyit Torun’un araziyi yeşil alandan çıkartarak belediye kamu hizmet alanına çevrilmesi olduğunu açıklamışlardı.

23 Mart 2015 Pazartesi

Edzard Reuter in hayat hikayesi


“TÜRKİYE benim ikinci vatanım” diyen Edzard Reuter’i yıllardır tanırım. Geçen ay 87 yaşına girdi.

Edzard Reuter, Berlin’in ilk Anakent Belediye Başkanı (1948-1953) Ernst Reuter’in oğlu.
Edzard Reuter, “Babam, Batı Berlin’in ilk Türk Belediye Başkanı’ydı” diyor.
Çünkü o günlerde Berlin’de yayınlanan Vorwaerts gazetesi “Bir Türk Berlin’in Anakent Belediye Başkanı mı olacak?” manşetini atmış.
Ernst Reuter, Sosyal Demokrat Parti (SPD) Reich Meclisi milletvekiliymiş.
Aynı zamanda da Magdeburg Anakent Belediye Başkanı.



1933 yılında Naziler tarafından görevden alınıp toplama kamplarına gönderilmiş.
Serbest bırakıldıktan sonra Hannover’e gitmiş, ancak yeniden tutuklanma tehlikesi görünce kaçıp Londra’ya yerleşmiş.
Londra’da bir süre iş aramış ama bulamamış.
İşte o günlerde imdadına Türkiye yetişmiş.
Nazilerden kaçan Alman bilim adamlarına kapılarını açan Türkiye, Erst Reuter’e de sahip çıkmış.

* * *

O dönemde Ankara’da çalışan Alman bilim adamı Fritz Baader, Türkiye’deki Ekonomi Bakanlığı’nda Ernst Reuter’e bir iş bulmuş.
Ankara’ya yerleşen Ernst Reuter, sonra da eşi ile oğlu Edzard’ı yanına almış.



Berlin’in Doğu Yakası’nda kalan Unter den Linden caddesi üzerinde bir kafede yaklaşık 7 yıl önce buluştuğumuz Edzard Reuter’e o ilk Türkiye seyahatini sormuştum.
Uzun uzun anlatmıştı: 
“Oreint Expres treniyle seyahat ettik. Annem için bu çok büyük bir stresti. Çünkü sahip olduğumuz her şeyi geride bırakmak zorundaydı. Götürebileceğimiz kadar şeyi paketleyip doldurdu. Ama bu aynı zamanda vatanı da terk etmek anlamına geliyordu. Belirsiz bir geleceğe gidiyordu annem. Türkiye o dönemde bize çok uzak bir ülkeydi. Benim gibi o zaman 7 yaşında olan bir erkek çocuk için ise durum çok daha farklıydı. Ben başka bir ülkeye gitmekten ve yeni ortamla karşılaşmaktan mutluluk duyuyordum. Bu benim için bir maceraydı. Arkadaşlarımdan ayrıldığım için tabii ağladım ama beni yeni bir macera beklediği için de sevindim. Belgrad’dan sonra trene farklı giyimli insanlar bindi. Köylü kıyafetli insanlardı. Ellerindeki kafeslerde tavuklar vardı. Ellerinde büyük bavullar vardı. Ben daha o güne kadar hiç öyle şeyler görmemiştim. Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaştık. Babam bizi Sirkeci Garı’nda bekliyordu. Babamı nihayet görebildiğime çok sevindim. Sirkeci’den vapurla Haydarpaşa’ya geçtik. Camiler, saraylar, eski yapılar, bunlar beni çok etkiledi. Bu görüntü hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Andolu Expresi ile de Haydarpaşa’dan Ankara’ya hareket ettik. Bütün gece yolculuk ettik. Kapının önüne çıkınca ıssız bir Ankara ile karşılaştım...”

* * *

Evet, henüz 7 yaşında Ankaralı olan Edzard Reuter’e ilk izlenimlerini, çocuk olarak zorlanıp zorlanmadığını da sormuştum.
Yanıtı çok çocuksu ve doğaldı: “Ev sahibimizin benim yaşlarımda iki çocuğu vardı. Ben ilk kişisel tecrübelerimi benim yaşımdaki bu iki Türk çocuğuyla birlikte kazandım. Onlar Almanca bilmiyordu, ben Türkçe bilmiyordum. Ama çok iyi anlaşıyorduk. Kısa bir süre sonra Türkçe öğrenmeye başladım. Bir Türk mühendisle evli bir Alman kadından Türkçe öğrendim. O benim tüm gençliğimi şekillendirecek biçimde etkin rol oynadı.”

* * *

“Leyla Kudret Erköken, çok iyi Türkçe biliyordu. Bana ilk öğrettiği şey Latin alfabesiydi. Önce Latin alfabesini, sonra da Türkçe grameri öğrenmeye başladım. Kelimeleri öğrenmek kolaydı. Çünkü derste öğrendiğimiz her kelimeyi Türk arkadaşlarla  konuşurken tekrar ediyordum ve daha iyi, daha kolay öğreniyordum. Daha Ankara’daki ilk günden itibaren Türk arkadaşlarım olduğu için ben Türkçeyi daha kolay öğrendim. Onlarla futbol oynadım, çocuklar ne yaparsa akla gelen her şeyi yaptım... Kendimi Türk olarak hissetmedim. Zaten ailem de Nazi rejiminin çöküp, bir gün yeniden Almanya’ya döneceğimize inanıyordu. Ben de tabii ailemle birlikte geri dönmek istiyordum. Ama Türkiye’de kaldığım sürece kendimi hep oralı, o toplumun bir parçası hissettim. Ben Türkiye’deki zamanı bir yabancı olarak değil, oranın bir parçası olarak geçirdim. O nedenle bugün hala şunu söylüyorum: Türkiye benim ikinci vatanım.”

* * *

Türkiye ile ilişkilerini içeren sorumu da şöyle yanıtlamıştı: “Ben yaşlı bir insamın. Bir ilişkiden bahsedilemez. Ama ben o ülkeyi seviyorum. Almanya ile Türkiye arasında geleneksel bir ilişki var. İki ülkenin inasanları arasında geleneksel bir ilişki var. Bu ilişki sürdürülmeli...”

* * *

1935-1946 yılları arasında Türkiye’de yaşayan ve hala iyi derecede Türkçe konuşan Edzard Reuter’e “Hiç Türkçe rüya gördünüz mü?” diye de sormuştum.
Yanıtı çok dürüstçeydi: “Sanıyorum evet. Türkçe rüya görmemiş olmam bir mucize olur sanırım. Biraz kendini methetmiş gibi olacak ama ben Almanya’ya döndüğümde çok iyi Türkçe konuşuyordum. Birden fazla ama en az bir Türk kızını çok içten sevdim. Bu nedenle Türkçe rüya görmemiş olmam gerçekten çok acayip olur.”

* * *

Evet, 1987-1995 yılları arasında Almanya’nın otomotiv devi Daimler’in Yönetim Kurulu Başkanlığını yapan Edzard Reuter ile eşi Helga, 1995 yılında Helga ve Edzard Reuter Vakfı’nı kurdular.
Amaç halklar arası ilişkilerin geliştirilmesi ve uyuma katkı.
Başarılılar da...



Nasyonal Sosyalizm döneminde bazı Yahudiler’in Türkiye’ye göç edişi 75. yılında Berlin'de Konrad Adenauer Vakfı'nın düzenlediği bir toplantıda bir kez daha hatırlandı. Berlin'den Jülide Danışman'ın haberi...
Nasyonal Sosyalizm döneminde çok sayıda Yahudi Almanya'yı terk etmişti
Türkiye ile Almanya arasında Osmanlı dönemine dayanan köklü kültürel ve siyasi ilişkilerin olduğu bilinir. Ancak iki ülke arasındaki ilişkilerin üzerinde pek fazla konuşulmayan bir dönemi bulunuyor: 1933-1945 yılları arasında Alman Yahudiler’in ve rejim karşıtlarının Türkiye’ye göç etmesi. Almanya’da Nasyonal Sosyalizm döneminde işlerinden atılan, çalışmalarına izin verilmeyen, hatta göçe zorlanan Yahudiler’in ve rejim karşıtlarının gittiği ülkelerden biri de Türkiye oldu.
1933-1945 yılları arasında Almanca konuşulan ülkelerden gelen yaklaşık bin kişi Türkiye’de kendine yeni bir vatan buldu. O dönemde Alman vatandaşlığından atılan bu kişilerin çoğu, Türkiye’de bir mülteci gibi değil, adeta bir konuk gibi karşılandı. Zira Türkiye bu dönemde Atatürk’ün öncülüğünde kapsamlı bir eğitim reformuna hazırlanıyordu. Kendi ülkelerinde işsiz kalan bilim insanları ve sanatçılar, eğitim reformunun hayata geçirilmesine katkı sağlamak üzere Türkiye’ye davet edildiler.
Yüzlerce bilim insanı Türkiye'ye yerleşti
75. yılında Almanlar’ın Türkiye’ye zorunlu göçü, geçtiğimiz günlerde Berlin’de Konrad Adenaeur Vakfı’nın düzenlediği toplantıda konuşan 
Türk-Alman Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Thomas Kossendey ilk etapta 30 bilim insanın davet edildiğini belirtti.
Kossendey, imzalanan anlaşmayı şu şekilde dile getirdi: "1993 yılının temmuz ayında Prof. Philipp Schwartz’ın Zürih’te kurulan Dayanışma Derneği adına imzaladığı anlaşma ile en az 30 bilim insanının Türkiye’de çalışması sağlanır, ancak bu sayı 30 ile sınırlı kalmaz. Almanca konuşulan ülkelerden yüzlerce bilim insanı Atatürk’ün de açık daveti üzerine 1945 yılına kadar Türkiye’ye yerleşir."
Türkiye'nin gelişmesine katkıları
Hristiyan Demokrat politikacı Kossendey, aralarında bilim insanlarının, ekonomistlerin, sanatçıların, doktorların, idari işler, trafik düzenlemesi gibi alanlarda uzmanların bulunduğu bu göçmenlerin Türkiye’nin modernleşmesine katkı sağladığını vurguladı.
Kossendey, bu kişilerin Batı’yı örnek alarak bakanlıkların kurulmasına, kentlerin planlamasına, yüksek okulların modernleştirilmesine, müzik ve tiyatroda Avrupa standartlarının yerleştirilmesine yardımcı olmaları öngörüldüğünü söyledi.
Ünlü isimler
Alman Savunma Bakanlığı Müsteşarı Kossendey, bu kişiler arasında savaş sonrasında Almanya’da da ün kazanmış isimler olduğunu belirtti. Sonraki dönemde Batı Berlin Belediye Başkanlığı yapan Ernst Reuter, sürgünde 12 yıldan fazla kalır ve Ankara Üniversitesi’nde siyaset, yerel politika ve kent planlaması dersleri verir.
Hukuk uzmanı Hirsch, 10 yıl boyunca Ankara ve İstanbul Üniversiteleri’nde dersler verir, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin kurulmasına öncülük eder, Türk ticaret yasasının oluşturulmasına büyük katkı sağlar. Müzisyen ve besteci Paul Hindemith, Ankara Devlet Konservatuarı’nın kurulmasında önemli bir rol oynar,
Ernst Reuter Türkiye'ye giden en ünlü isimlerden biri
nomist Fritz Neumark o dönemde Türk hükümetine danışmanlık yapar.
Pataloji alanında öncü Yahudi doktor
1933 yılında ailesi ile birlikte İstanbul’a sürgüne giden Münihli doktor Siegfried Oberndorfer, tıp alanında öncü çalışmalar yapar. Oberndorfer’in hikayesinden yola çıkarak o dönemi anlatan ”Münih ve İstanbul” adını taşıyan bir sergi hazırlayan küratör Jutta Fleckenstein, Oberndorfer’in 11 yılda 75 makale ve kitaba imza attığını söyledi.
Bunlar arasında önem taşıyan temel eserler de bulunmakta; örneğin Türkçe olarak da yayımlanan genel patoloji ve tümörlerle ilgili ders kitapları. Oberndorfer, 1938 yılında İstanbul Üniversitesi bünyesinde kanser çalışmaları enstitüsünü kurararak, yöneticiliğini üstlenir.
Türkler'in Avrupa'ya katkısı
Alman hükümetinin baskılarına rağmen Türk hükümeti, bu bilim insanlarının, uzmanların ve sanatçıların görevlerine son vermez. Ernst Reuter’in oğlu Edzard Reuter, o yıllarda üniversitelerde ve idari işlerde görevli olan Almanlar’ın etkilerinin hala görüldüğünü belirtiyor.
Çocukluğunu Türkiye’de geçiren Reuter, ancak madalyonun arka yüzünü de görmek gerektiğini vurguladı. Reuter "Almanya’da bizim şunu öğrenmemizin artık zamanının geldiğini düşünüyorum; bizim Türkler’e ne verdiğimizi değil, Türkler’in bize ne verdiğini, Türk tarihinin, Türk kültürünün Avrupa’daki gelişimi nasıl etkilediğini artık görmemiz lazım" şeklinde konuştu.