ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2016 Pazartesi

TBMM'yi bombalayan alçak PYD'ye sığındı+Ankara havaya ucuralacakdi

FETÖ'nün darbe girişimi sırasında jetlerin bombaladığı noktalardan birisinin de Başkentgaz'ın Yenimahalle'deki doğalgaz istasyonu olduğu ortaya çıktı. Atılan bombanın, boruların sadece 2 metre uzağına düşmesi, faciayı önlerken bölgede 5 metre çapında, 3 metre derinliğinde çukur oluştu.
Edinilen bilgiye göre, Ankara Emniyet Müdürlüğü binasının yakınlarında bulunan istasyona atılan bomba, doğalgaz istasyonu içerisindeki boruların sadece 2 metre uzağına düştü.
Bombanın düştüğü yerde 5 metre çapında, 3 metre derinliğinde çukur oluştu.
İstasyon yakınında bulunan Bektaşlar Turizm'e ait otopark içerisindeki 38 araçtan bazıları kullanılamaz hale gelirken, bazılarında ise hasar oluştu.
Bombanın atıldığı ana ait görüntüler, güvenlik kameralarına yansıdı.
Olay sırasında otoparkta bulunan Bektaşlar Turizm'in sahibi Enver Bektaş ve Minibüs ve Halk Otobüsleri Esnaf Odası Başkanı Kurtuluş Kara, AA muhabirine açıklamalarda bulundu.




'ALLAH GÖSTERMESİN ANKARA'NIN YARISI HAVAYA UÇACAKTI'
Bektaş, yaşanan olayın çok üzücü olduğunu vurgulayarak, "22.30-23.00 itibarıyla araç sevkiyatı için buradaydık. 01.05 civarında emniyete atılan bombaların ardından burayı bombaladılar. Bizim garajımız, doğalgazla iç içe. Yanımızda Başkent Doğalgaz'ın yeri var. Direkt Başkentgaz'ı hedef almışlar. '2 metre yakındaki doğalgaz borularına isabet etseydi ne siz burada kalırdınız ne emniyet kalırdı ne TKİ ne Türk Patent Enstitüsü kalırdı.' dediler. Allah göstermesin, Ankara'nın yarısı havaya uçacaktı" dedi.
Bektaş, otoparktaki 38 aracın zarar görmesiyle yaklaşık 2 trilyonluk zarar oluştuğunu söyledi.
'HEDEF DOĞALGAZ DAĞITIM ALANIYDI'
Minibüs ve Halk Otobüsleri Esnaf Odası Başkanı Kara da 15 Temmuz saat 22.00'de bulundukları noktadan çıkartılan servis araçları ve halk otobüsleriyle Atatürk Havalimanı, Cumhurbaşkanı Külliyesi ve Genelkurmay Başkanlığına vatandaşları taşımaya başladıklarını belirtti. "Bombalama otobüslerin sevkiyatı sırasında yapılmış olsa facia yaşanırdı" diyen Kara, bombanın 01.10 civarında atıldığını ifade etti.

.

19 Ekim 2015 Pazartesi

Ankaradaki Bombalar PKK yapımı

Ankara’da 102 kişinin öldüğü hain saldırı; Aydın Doğan medyası, paralel medya ve PKK medyası tarafından günlerdir hedef saptırılarak IŞİD’in üzerine yıkılmaya çalışılıyor. Suçu devlete ve IŞİD’e yıkmak için yoğun çaba sarf eden terör medyasının gizlemeye çalıştığı bilgilere AKİT ulaştı.
HDP YÖNETİCİSİNİN DÜKKANI BOMBA İMALATHANESİ
Ankara saldırısında canlı bombalara rehberlik yaptığı tespit edilerek yakalanan Yakup Şahin her şeyi itiraf etti. Yakup Şahin’in verdiği bilgiler doğrultusunda Gaziantep’in Nizip ilçesinde arama yapan polis, HDP Nizip İlçe Teşkilatı Yönetim Kurulu Üyesi Müslüm Bizet’e ait depoda; bomba yapımında kullanılan 60 kilo TNT, çok sayıda bomba güçlendirici bilye ve intihar bombacılarının kullandığı 15 adet yelek buldu. 
ŞİMDİ KİMİ SUÇLAYACAKSIN SELAHATTİN DEMİRTAŞ?
Polisin gözaltına aldığı Yakup Şahin’in verdiği bilgiler doğrultusunda soruşturmayı genişleten güvenlik güçleri, Ankara saldırısında patlatılan bombaları hazırlayan odaklara ulaştı. Polisin ulaştığı HDP bağlantılı isimler, saldırıdan yarım saat sonra “katil devlet” diye bağırarak saldırıyı devletin üstüne yıkmaya çalıştı. Polis, HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, saldırıdaki PKK bağlantısını örtbas etmek için hedef saptırdığını da ortaya çıkarmış oldu. Saldırıdaki bombaların, HDP yöneticisine ait dükkanda yapılarak Yakup Şahin tarafından Ankara’daki canlı bomba faillerine teslim edildiği anlaşıldı.
MALZEMELER TIPATIP AYNI
HDP Nizip İlçe Teşkilatı Yönetim Kurulu Üyesi Müslüm Bizet’in dükkanında ele geçirilen bomba yapımında kulanılan malzemelerin, Ankara saldırısında kullanılan bombaların yapımında kullanılan malzemelerle aynı olduğu tespit edildi. Patlama sonrası olay yeri inceleme ekiplerinin elde ettiği bomba parçaları ve diğer delillerle karşılaştırılan malzemeler, bombaların söz konusu dükkanda hazırlandığını doğruladı. Canlı bombaların kullandıkları hücum yeleklerine ait kumaş ve diğer materyal örnekleri de HDP’linin dükkanında yakalanan 15 adet yelekle aynı.
MEHMET ÖZMEN

23 Mart 2015 Pazartesi

Edzard Reuter in hayat hikayesi


“TÜRKİYE benim ikinci vatanım” diyen Edzard Reuter’i yıllardır tanırım. Geçen ay 87 yaşına girdi.

Edzard Reuter, Berlin’in ilk Anakent Belediye Başkanı (1948-1953) Ernst Reuter’in oğlu.
Edzard Reuter, “Babam, Batı Berlin’in ilk Türk Belediye Başkanı’ydı” diyor.
Çünkü o günlerde Berlin’de yayınlanan Vorwaerts gazetesi “Bir Türk Berlin’in Anakent Belediye Başkanı mı olacak?” manşetini atmış.
Ernst Reuter, Sosyal Demokrat Parti (SPD) Reich Meclisi milletvekiliymiş.
Aynı zamanda da Magdeburg Anakent Belediye Başkanı.



1933 yılında Naziler tarafından görevden alınıp toplama kamplarına gönderilmiş.
Serbest bırakıldıktan sonra Hannover’e gitmiş, ancak yeniden tutuklanma tehlikesi görünce kaçıp Londra’ya yerleşmiş.
Londra’da bir süre iş aramış ama bulamamış.
İşte o günlerde imdadına Türkiye yetişmiş.
Nazilerden kaçan Alman bilim adamlarına kapılarını açan Türkiye, Erst Reuter’e de sahip çıkmış.

* * *

O dönemde Ankara’da çalışan Alman bilim adamı Fritz Baader, Türkiye’deki Ekonomi Bakanlığı’nda Ernst Reuter’e bir iş bulmuş.
Ankara’ya yerleşen Ernst Reuter, sonra da eşi ile oğlu Edzard’ı yanına almış.



Berlin’in Doğu Yakası’nda kalan Unter den Linden caddesi üzerinde bir kafede yaklaşık 7 yıl önce buluştuğumuz Edzard Reuter’e o ilk Türkiye seyahatini sormuştum.
Uzun uzun anlatmıştı: 
“Oreint Expres treniyle seyahat ettik. Annem için bu çok büyük bir stresti. Çünkü sahip olduğumuz her şeyi geride bırakmak zorundaydı. Götürebileceğimiz kadar şeyi paketleyip doldurdu. Ama bu aynı zamanda vatanı da terk etmek anlamına geliyordu. Belirsiz bir geleceğe gidiyordu annem. Türkiye o dönemde bize çok uzak bir ülkeydi. Benim gibi o zaman 7 yaşında olan bir erkek çocuk için ise durum çok daha farklıydı. Ben başka bir ülkeye gitmekten ve yeni ortamla karşılaşmaktan mutluluk duyuyordum. Bu benim için bir maceraydı. Arkadaşlarımdan ayrıldığım için tabii ağladım ama beni yeni bir macera beklediği için de sevindim. Belgrad’dan sonra trene farklı giyimli insanlar bindi. Köylü kıyafetli insanlardı. Ellerindeki kafeslerde tavuklar vardı. Ellerinde büyük bavullar vardı. Ben daha o güne kadar hiç öyle şeyler görmemiştim. Uzun bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaştık. Babam bizi Sirkeci Garı’nda bekliyordu. Babamı nihayet görebildiğime çok sevindim. Sirkeci’den vapurla Haydarpaşa’ya geçtik. Camiler, saraylar, eski yapılar, bunlar beni çok etkiledi. Bu görüntü hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Andolu Expresi ile de Haydarpaşa’dan Ankara’ya hareket ettik. Bütün gece yolculuk ettik. Kapının önüne çıkınca ıssız bir Ankara ile karşılaştım...”

* * *

Evet, henüz 7 yaşında Ankaralı olan Edzard Reuter’e ilk izlenimlerini, çocuk olarak zorlanıp zorlanmadığını da sormuştum.
Yanıtı çok çocuksu ve doğaldı: “Ev sahibimizin benim yaşlarımda iki çocuğu vardı. Ben ilk kişisel tecrübelerimi benim yaşımdaki bu iki Türk çocuğuyla birlikte kazandım. Onlar Almanca bilmiyordu, ben Türkçe bilmiyordum. Ama çok iyi anlaşıyorduk. Kısa bir süre sonra Türkçe öğrenmeye başladım. Bir Türk mühendisle evli bir Alman kadından Türkçe öğrendim. O benim tüm gençliğimi şekillendirecek biçimde etkin rol oynadı.”

* * *

“Leyla Kudret Erköken, çok iyi Türkçe biliyordu. Bana ilk öğrettiği şey Latin alfabesiydi. Önce Latin alfabesini, sonra da Türkçe grameri öğrenmeye başladım. Kelimeleri öğrenmek kolaydı. Çünkü derste öğrendiğimiz her kelimeyi Türk arkadaşlarla  konuşurken tekrar ediyordum ve daha iyi, daha kolay öğreniyordum. Daha Ankara’daki ilk günden itibaren Türk arkadaşlarım olduğu için ben Türkçeyi daha kolay öğrendim. Onlarla futbol oynadım, çocuklar ne yaparsa akla gelen her şeyi yaptım... Kendimi Türk olarak hissetmedim. Zaten ailem de Nazi rejiminin çöküp, bir gün yeniden Almanya’ya döneceğimize inanıyordu. Ben de tabii ailemle birlikte geri dönmek istiyordum. Ama Türkiye’de kaldığım sürece kendimi hep oralı, o toplumun bir parçası hissettim. Ben Türkiye’deki zamanı bir yabancı olarak değil, oranın bir parçası olarak geçirdim. O nedenle bugün hala şunu söylüyorum: Türkiye benim ikinci vatanım.”

* * *

Türkiye ile ilişkilerini içeren sorumu da şöyle yanıtlamıştı: “Ben yaşlı bir insamın. Bir ilişkiden bahsedilemez. Ama ben o ülkeyi seviyorum. Almanya ile Türkiye arasında geleneksel bir ilişki var. İki ülkenin inasanları arasında geleneksel bir ilişki var. Bu ilişki sürdürülmeli...”

* * *

1935-1946 yılları arasında Türkiye’de yaşayan ve hala iyi derecede Türkçe konuşan Edzard Reuter’e “Hiç Türkçe rüya gördünüz mü?” diye de sormuştum.
Yanıtı çok dürüstçeydi: “Sanıyorum evet. Türkçe rüya görmemiş olmam bir mucize olur sanırım. Biraz kendini methetmiş gibi olacak ama ben Almanya’ya döndüğümde çok iyi Türkçe konuşuyordum. Birden fazla ama en az bir Türk kızını çok içten sevdim. Bu nedenle Türkçe rüya görmemiş olmam gerçekten çok acayip olur.”

* * *

Evet, 1987-1995 yılları arasında Almanya’nın otomotiv devi Daimler’in Yönetim Kurulu Başkanlığını yapan Edzard Reuter ile eşi Helga, 1995 yılında Helga ve Edzard Reuter Vakfı’nı kurdular.
Amaç halklar arası ilişkilerin geliştirilmesi ve uyuma katkı.
Başarılılar da...



Nasyonal Sosyalizm döneminde bazı Yahudiler’in Türkiye’ye göç edişi 75. yılında Berlin'de Konrad Adenauer Vakfı'nın düzenlediği bir toplantıda bir kez daha hatırlandı. Berlin'den Jülide Danışman'ın haberi...
Nasyonal Sosyalizm döneminde çok sayıda Yahudi Almanya'yı terk etmişti
Türkiye ile Almanya arasında Osmanlı dönemine dayanan köklü kültürel ve siyasi ilişkilerin olduğu bilinir. Ancak iki ülke arasındaki ilişkilerin üzerinde pek fazla konuşulmayan bir dönemi bulunuyor: 1933-1945 yılları arasında Alman Yahudiler’in ve rejim karşıtlarının Türkiye’ye göç etmesi. Almanya’da Nasyonal Sosyalizm döneminde işlerinden atılan, çalışmalarına izin verilmeyen, hatta göçe zorlanan Yahudiler’in ve rejim karşıtlarının gittiği ülkelerden biri de Türkiye oldu.
1933-1945 yılları arasında Almanca konuşulan ülkelerden gelen yaklaşık bin kişi Türkiye’de kendine yeni bir vatan buldu. O dönemde Alman vatandaşlığından atılan bu kişilerin çoğu, Türkiye’de bir mülteci gibi değil, adeta bir konuk gibi karşılandı. Zira Türkiye bu dönemde Atatürk’ün öncülüğünde kapsamlı bir eğitim reformuna hazırlanıyordu. Kendi ülkelerinde işsiz kalan bilim insanları ve sanatçılar, eğitim reformunun hayata geçirilmesine katkı sağlamak üzere Türkiye’ye davet edildiler.
Yüzlerce bilim insanı Türkiye'ye yerleşti
75. yılında Almanlar’ın Türkiye’ye zorunlu göçü, geçtiğimiz günlerde Berlin’de Konrad Adenaeur Vakfı’nın düzenlediği toplantıda konuşan 
Türk-Alman Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Thomas Kossendey ilk etapta 30 bilim insanın davet edildiğini belirtti.
Kossendey, imzalanan anlaşmayı şu şekilde dile getirdi: "1993 yılının temmuz ayında Prof. Philipp Schwartz’ın Zürih’te kurulan Dayanışma Derneği adına imzaladığı anlaşma ile en az 30 bilim insanının Türkiye’de çalışması sağlanır, ancak bu sayı 30 ile sınırlı kalmaz. Almanca konuşulan ülkelerden yüzlerce bilim insanı Atatürk’ün de açık daveti üzerine 1945 yılına kadar Türkiye’ye yerleşir."
Türkiye'nin gelişmesine katkıları
Hristiyan Demokrat politikacı Kossendey, aralarında bilim insanlarının, ekonomistlerin, sanatçıların, doktorların, idari işler, trafik düzenlemesi gibi alanlarda uzmanların bulunduğu bu göçmenlerin Türkiye’nin modernleşmesine katkı sağladığını vurguladı.
Kossendey, bu kişilerin Batı’yı örnek alarak bakanlıkların kurulmasına, kentlerin planlamasına, yüksek okulların modernleştirilmesine, müzik ve tiyatroda Avrupa standartlarının yerleştirilmesine yardımcı olmaları öngörüldüğünü söyledi.
Ünlü isimler
Alman Savunma Bakanlığı Müsteşarı Kossendey, bu kişiler arasında savaş sonrasında Almanya’da da ün kazanmış isimler olduğunu belirtti. Sonraki dönemde Batı Berlin Belediye Başkanlığı yapan Ernst Reuter, sürgünde 12 yıldan fazla kalır ve Ankara Üniversitesi’nde siyaset, yerel politika ve kent planlaması dersleri verir.
Hukuk uzmanı Hirsch, 10 yıl boyunca Ankara ve İstanbul Üniversiteleri’nde dersler verir, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin kurulmasına öncülük eder, Türk ticaret yasasının oluşturulmasına büyük katkı sağlar. Müzisyen ve besteci Paul Hindemith, Ankara Devlet Konservatuarı’nın kurulmasında önemli bir rol oynar,
Ernst Reuter Türkiye'ye giden en ünlü isimlerden biri
nomist Fritz Neumark o dönemde Türk hükümetine danışmanlık yapar.
Pataloji alanında öncü Yahudi doktor
1933 yılında ailesi ile birlikte İstanbul’a sürgüne giden Münihli doktor Siegfried Oberndorfer, tıp alanında öncü çalışmalar yapar. Oberndorfer’in hikayesinden yola çıkarak o dönemi anlatan ”Münih ve İstanbul” adını taşıyan bir sergi hazırlayan küratör Jutta Fleckenstein, Oberndorfer’in 11 yılda 75 makale ve kitaba imza attığını söyledi.
Bunlar arasında önem taşıyan temel eserler de bulunmakta; örneğin Türkçe olarak da yayımlanan genel patoloji ve tümörlerle ilgili ders kitapları. Oberndorfer, 1938 yılında İstanbul Üniversitesi bünyesinde kanser çalışmaları enstitüsünü kurararak, yöneticiliğini üstlenir.
Türkler'in Avrupa'ya katkısı
Alman hükümetinin baskılarına rağmen Türk hükümeti, bu bilim insanlarının, uzmanların ve sanatçıların görevlerine son vermez. Ernst Reuter’in oğlu Edzard Reuter, o yıllarda üniversitelerde ve idari işlerde görevli olan Almanlar’ın etkilerinin hala görüldüğünü belirtiyor.
Çocukluğunu Türkiye’de geçiren Reuter, ancak madalyonun arka yüzünü de görmek gerektiğini vurguladı. Reuter "Almanya’da bizim şunu öğrenmemizin artık zamanının geldiğini düşünüyorum; bizim Türkler’e ne verdiğimizi değil, Türkler’in bize ne verdiğini, Türk tarihinin, Türk kültürünün Avrupa’daki gelişimi nasıl etkilediğini artık görmemiz lazım" şeklinde konuştu.

19 Ekim 2014 Pazar

Elektrikli akünün babayiğidi bulundu

Türkiye, ilk yerli otomobili üretmek için bir babayiğit ararken, elektrikli otonun aküsü için aranan babayiğit Ankara'dan çıktı. Daha elektrikli oto gündemde yokken 2008'de bu alanda araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarına başlayan Yiğit Akü, kendi teknolojisini ve bilgi birikimini yarattı. Avrupa'dan hazır bilgiyi almanın pahalı olduğunu gören Yiğit Akü yönetimi, kendi araştırmalarıyla ilk lityum iyon akünün üretiminde son aşamaya geldi. 11'i yüksel lisans seviyesinde 18 kişilik bir Ar-Ge takımı kuran ve elektrikli akü için 6 milyon dolarlık yatırım yapan Yiğit Akü, Distalong adını verdikleri akünün ilk 25 amperlik hücrelerini üretmeyi başardı. 

ODTÜ İLE ÇALIŞIYOR 
Bu hücrelerin bir araya getirilerek 21 KwA'lık yani 10 dakikalık şarjla 150 kilometre gidebilen bir akü üretilmesinin mümkün olduğunu söyleyen Yiğit Akü Genel Müdürü Erinç Çetin Miser, "Otomobilin gittiği uzaklıktan çok bizim için önemli olan Türkiye'deki lityum iyon aküye sahip ilk firma olmamız" dedi. Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ) bu konuda araştırma yapan bir laboratuvara destek olduklarını ve nanoteknoloji konusunda araştırmalar yaptıklarını vurgulayan Miser, Türkiye Bilimsel Araştırmalar Kurumu'nun (TÜBİTAK) açtığı ihalede de ilk 5 şirket arasında yer aldıklarını söyledi. 

CİRONUN YÜZDE 4'Ü AR-GE'YE 
Miser, geçen yıl Ar-Ge için 3 milyon 435 milyon liralık harcama yaptıklarını belirterek, rakamın bu yıl 8 milyon 120 milyon liraya çıkmasının hedeflendiğini vurguladı. Miser, "Bu yılki Ar-Ge bütçesi ciromunuzun yüzde 4'üne denk gelecek. Araştırma için cironun binde 1'lerinin harcandığı Türkiye'de bu oran teknolojiye ne kadar yatırım yaptığımızın da önemli bir göstergesi" diye konuştu. Teşviklerin niteliksiz alanlara verildiğini bu konuda bir düzenlemenin yapılması gerektiğini söyleyen Miser, "Katma değerli alanlara teşvik verilmesi hedefleri yakalamadaki ön önemli etkenlerden" dedi. 

ŞARJ SÜRESİ 10 DAKİKAYA İNDİ
Yiğit Akü'nün geliştirdiği modele göre elektrikli otomobil kullanıcılarının şarj istasyonlarında geçirdiği 6 saatlik sürenin de en aza indirildiğini söyleyen Miser, "Otomobil dolum için sadece 10 dakika kalacak, korkulduğu gibi saatlerce beklenmeyecek. Tüketici bataryayı şarj etmeyi unutup yolda kalsa bile "şarj yenileme uygulaması" ile aracını 10 dakika içerisinde hazır hale getirebilecek. Kapıya kadar şarj hizmeti de elektrikli araç kullanıcılarını rahatlatacak bir hizmet. Şarj istasyonlarında ödenecek küçük dolum ücretinden başka bir maliyet kalemi olmaması da tüketicinin cebini ilgilendiren bir başka önemli ayrıntı" dedi.

ASELSAN'LA ANLAŞMA YAPTI
Yeni teknolojilerini tablet ve askeri amaçlı elektronik araçların pillerinde de kullanacaklarını söyleyen Yiğit Akü Genel Müdürü Erinç Çetin Miser, "Lityum iyon akü çalışmalarının devamında farklı sektörler için de yeni inovatif ürünler geliştirdik. Bunlardan biriaskeri alanda kullanılacak. Elektronik aletlerin pilleriyle ilgili geliştirdiğimiz bir ürün Aselsan'ın ürettiği jammer'larda kullanılacak" dedi. Konuyla ilgili olarak kısa süre önce Aselsan'la imzanın atıldığını belirten Miser, "Jammer'ların pillerini biz üreteceğiz" diye konuştu.

Sabah

4 Eylül 2014 Perşembe

Cankaya arazisinin tarihi

Bize şöyle öğretmişlerdi: Ankara'da bir Rum tacir varmış, bu adamın da şehir dışında bir bağ evi... Bu adam, Yunan ordusunu ezip Anadolu'dan kovmaya azmetmiş Mustafa Kemal Paşa'yı o kadar severmiş, o kadar severmiş, o kadar severmiş ki, Ankara'ya gelince bu bağ evini otursun diye paşaya bağışlamış...
İşin gerçeği ancak yılların Kemalist baskısı ortadan kalkınca anlaşıldı: Meğerse o ev, 1915 yılında öldürülmüş bir Ermeni tacirin boş kalan eviymiş!
İşte Çankaya Köşkü'nün öyküsü. Orası doksan yıldır "kutsal" sayılıyor. O kadar ki, otuzlu yıllarda "Kâbe Arab'ın olsun, bize Çankaya yeter" diye şiir yazan manyaklar bile görülmüştü.

TARİH 13 Mayıs 1921. Mustafa Kemal gün doğarken uyandı. Halbuki yatalı bir iki saat ancak olmuştu; dışarıdaki gürültüye uyanmıştı.

Pencereyi açtı; gürültü çıkaranları seyretmeye başladı. Ankara Garı bitişiğindeki iki katlı istasyon şefi lojmanını hem ev hem de çalışma ofisi olarak kullanıyordu.

Tren istasyonu, son dönemlerde olduğu gibi, o gün de asker ve cephane nakillerinden birine tanıklık ediyordu.

Kuzeni Fikriye, ayak sesinden Mustafa Kemal’in uyandığını anlayıp, her sabah kendi eliyle pişirdiği orta şekerli kahveyi odasına götürdü. Sivas’tan beri Mustafa Kemal’in hizmetinde olan Ali Çavuş da gazetesini getirdi.

Bugün, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nden konukları gelecekti. İnönü zaferi ve Türk Ordusu’nun son durumu hakkında röportaj yapacaklardı./_newsimages/3089401.jpg

Birkaç saat sonra, baştaRuşen Eşref (Ünaydın) olmak üzere gazeteciler geldi. Kahveler içildi; röportaj yapıldı.

Ancak Ruşen Eşref’in dikkatiniMustafa Kemal’in yorgunluğu çekti.

Mesele anlaşıldı; Mustafa Kemal sabaha kadar çalışıyor; uykuya daldığı sırada tren garının gürültüsüyle uyanmak zorunda kalıyordu.

Ruşen Eşref’e göre, ulusal kurtuluş savaşını organize eden "beyin"in dinlenmesi gerekiyordu.

Ama o günlerin Ankara’sında ev bulmak kolay değildi.

Mustafa Kemal, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldiğinde, savaş karargáhına dönüştürülen Ziraat Mektebi’nin küçücük bir odasında kalmıştı.

Ulusal mücadeleye destek için, başta İstanbul olmak üzere birçok şehirden Ankara’ya gelenlerin en büyük sorunu, barınacakları ev bulmaktı.

20 bin kişilik Ankara ihtiyaca cevap veremiyordu...

Röportajdan üç gün sonra...

Ruşen Eşref, Mustafa Kemal’i Ankara’nın yazlık bağevlerinin bulunduğu Çankaya sırtlarında atla dolaşmaya ikna etti.

İşte bu at gezintisi, Çankaya Köşkü’nün doğmasına neden olacaktı...

KASAPYAN BAĞEVİ 
Kente hákim yeşil bir tepe üzerindeki Çankaya’da, büyük bağlar ve meyve bahçeleri vardı.

Bağ ve bahçelerin içine tek katlı gösterişsiz evler yapılmıştı.

Ruşen Eşref, en azından yaz ayını bu evlerden birinde geçirebileceğini teklif etti. 

Mustafa Kemal kabul etti. Beğendiği bağevini gösterdi: İki katlı, moloz taşlı, döşemeleri ve çatısı ahşap binanın üzeri kiremitle örtülü bir evdi burası.

Zemin katındaki taşlığın her iki yanında, birisi daha küçük iki oda vardı.

Küçük odanın arkasındaki merdivenden üst kata çıkılıyordu. Üst kat, zemin kat planının aynısıydı. Ayrıca çıkma iki balkonu vardı. 

Evin tuvaleti dışarıdaydı.

Ankara’ya hákim bir tepede yeşillikler içinde bulunan bu bağevinin beğenilmesinin en önemli nedeni, arazi içinde üç evin olmasıydı. Dolayısıyla bunlar da korumalar, yaverler ve yardımcılar için kullanılabilecekti. 

Beğenilen ev, bölgede "Kasapyan Bağevi" olarak biliniyordu; Ankaralı bir Ermeni tüccar tarafından yaptırılmıştı. 

Zengin kuyumcu ev sahibi, savaş sırasında kenti terk ederken, bağevini de eşyalarıyla birlikte Ankara’nın tanınmış ailelerinden Bulgurluzadeler’e satmıştı.

Mustafa Kemal’in bağevini beğendiğini öğrenen Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi,hemşerilerinden topladığı paralarla evi, Bulgurluzade Tevfik Efendi’den 4 bin 500 liraya satın aldı ve Mustafa Kemal’e hediye etti. 

O da evi tek şartla kabul etti; bağevini Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağışlayacaktı. Aynı yıl tescil işlemi Milli Savunma Bakanlığı adına yapıldı.

Kasapyan Bağevi’nin sahibi Mehmetçik’ti. Adı "Ordu Evi" oldu, kiracısı ise Mustafa Kemal’di...

Küçük bir onarımdan sonra, Mustafa Kemal haziran ayında, Fikriye ve diğer yardımcılarıyla bu bağevine taşındı...

Köşk, Fikriye Hanım’ın zevklerine göre döşenmişti. 

Çankaya Köşkü’nün ilk "first lady"si Fikriye Hanım’dı... 

EŞYALAR PSALDİ’DEN

26 Ağustos 1922.

Büyük taarruz başladı.

Türk Ordusu, 9 Eylül’de İzmir’e girdi.

Beş gün sonra, Mustafa Kemal İzmir’de sıradışı bir kadınla tanıştı:Latife.

29 Ocak 1923’te evlendiler.

Latife Hanım, 20 Şubat’ta Ankara’ya geldi. 

İzmir’in tanınmış zengin ailesinin konaklarda büyümüş, Avrupa’da okumuş kızı; yollarının çamur deryası olduğu, kuyu suyunun kullanıldığı, soğuk, harap ve her türlü konfordan yoksun bu bağevine çok şaşırdı.

Ulusal kurtuluş stratejisinin, kül ve toz yığınları içindeki bu evde planlandığına inanamadı.

Latife Hanım, bağevini yeni yaşamına uygun hale getirmek için kolları sıvadı. Öncelikle ev, mekán olarak büyütülecekti.

Görev, Mimar Vedad (Tek) Bey’e verildi.

Mustafa Kemal ve Latife Hanım, geçici olarak yine Çankaya’da üç odalı bir eve taşındılar. Bu evin damı akıyordu; bunun üzerine bağevinin inşaatı bitene kadar İzmir’de kalmaya karar verdiler.

Mimar Vedad Bey, eski binanın güney yönüne 6.5 metre eninde tüm bina boyunca uzanan iki katlı yeni bir yapı ekledi.

Eklenen bölümün alt katında büyük bir yemek odası ve küçük servis ofisi vardı. Eski yemek odasını çalışma odasına dönüştürmüştü.

Yatak odaları, salonlar, banyolar, kütüphane yeniden tasarlandı. 

Binaya bir kule eklendi ve bunun alt katının bir bölümü radyo, bir bölümü de sigara odası olarak ikiye bölündü. Üst kat çalışma odası yapıldı.

Ceviz rengi ahşap lambri paneller, sivri kemerli renkli vitray pencereler gibi değişikliklerle bağevi yepyeni hale getirildi.

Evin dekorasyonu da yenilendi; İstanbul Psaldi’den oval aynalar, neo barok büfeler, yeni mobilyalar alındı.

İnşaatı ve iç tasarımı bittikten sonra Latife Hanım, heyecanla eviMustafa Kemal’e gösterdi.

Latife Hanım’ın beklemediği oldu; Mustafa Kemal evi beğenmedi.

Beğenmemesinin nedeni, Latife’nin özellikle Fikriye Hanım’ın yaptıklarını çöpe atmasıydı!

Bir de ağaçların kesilmesine kızmıştı...

KÖŞKTE TADİLAT

Mustafa Kemal 
aslında yeni evden hoşnuttu; hemen her gece arkadaşlarını yemeğe davet ediyordu.

Köşk’ün geleni gideni çoktu. Latife Hanım tüm bunları düzene sokmak istedi ve Çankaya Köşkü’nün ilk protokol kurallarını devreye soktu.

Mustafa Kemal bu uygulamalardan rahatsız oldu.

Ardından, Almanya’da Sanatoryum’da tedavi gören Fikriye’nin Köşk’e gelip bir-iki gün kalmasına Latife Hanım’ın sert tepki göstermesi;Fikriye’nin intihar etmesi ve benzeri olaylar üzerine; 5 Ağustos 1925’te Mustafa Kemal ile Latife Hanım boşandılar. 

Köşk kadınsızdı artık...

Latife Hanım’ın Çankaya Köşkü’nden ayrıldıktan sonra Mustafa Kemal’in öğrenimlerine yardım ettiği dört manevi kızı ve öğretmenleri İsviçreli Madam Baver Köşk’te yaşamaya başladı.

Bu arada Köşk’te mimari açıdan yapısal sorunlar çıkıyordu.

İstanbul Haydarpaşa Garı gibi birçok yapıyı gerçekleştiren Alman Holzmann firmasının uzmanları, Köşk’teki müteahhitlik sorunları için Ankara’ya davet edildi.

Alman uzmanların yaptığı incelemeler sonucu, Vedad Bey’in üst kattaki Şark Salonu’nu oluştururken yaptığı bölme duvarın, ahşap döşemede önemli bir sarkma meydana getirdiği görüldü. 

Ayrıca, zemin katta yapılan duvarlar, üstten gelen yüklerle kamburlaşmıştı.

Almanların raporu üzerine mimar Arif Hikmet (Koyunoğlu) ve inşaatçı Erzurumlu Nafiz Bey, Köşk’ün tadilatıyla görevlendirildiler.

Onarım sırasında, kışın bir türlü ısınmayan Köşk’e, merkezi ısı donanımı da yapıldı; yani kalorifer döşendi.

İnşaatın maliyeti 8 bin lirayı bulmuştu.

Ama sorunlar ileriki yıllarda da ortaya çıkmayı sürdürdü.

Mustafa Kemal artık bıkmıştı bu sonu gelmeyen onarımlardan. Aynı arazi içine yeni bir bina yapılmasını istedi.

Bu binanın mimarı yabancı olacaktı: Prof. Dr. Clemens Holzmeister...

Ve yıl 1930’du...

ÇANKAYA KÖŞKÜ'NÜ NAZİLERDEN KAÇAN BİR MİMAR YAPTI

Clemens Holzmeister
ÇANKAYA’daki bağevine eklemeler yapıldı; onarımlarda bulunuldu; tadilatlar yapıldı ama ihtiyaca yeterli hale getirilemedi.

Bağevi arazisi büyütülerek buraya yeni bir bina yapılması için, Mayıs 1930’da Prof. Dr. Clemens Holzmeister görevlendirildi.

Prof. Holzmeister, dünyaca ünlü bir mimardı. 

Uzmanlığı, Roma döneminden 20. yüzyıla kilise mimarisiydi.

Aynı zamanda Krim Kilisesi, Dornback Kilisesi, Vogelweidplatz Kilisesi ve Brezilya’da Belo Horizonte Katedrali’ni inşa etmişti.

Gerici çevrelerin, Atatürk’ün oturduğu Çankaya Köşkü’nü kilise çanlarıyla özdeşleştirip "Çan-Kaya" adını vermelerinin nedeni, köşkün mimarı Prof. Clemens Holzmeister’ın kilise ve katedral yapması mıydı acaba? 

Sanmam. Onlar, Batılılaşmaya karşı oldukları için kelime oyunu yapıyorlardı.

Clemens Holzmeister sadece mimariyle ilgilenmiyordu; resim ve heykel yapan çok yönlü bir sanatçıydı. Öyle ki, 1929’da yaptığı Sehlageter Anıtı, Adolf Hitler tarafından yıktırılacaktı.

Türkiye, Naziler’den kaçan birçok bilim adamına olduğu gibi, Prof.Clemens Holzmeister’e de kapısını açtı.

Kızı dünyaca ünlü artist Judith Holzmeister, Nazi kampından canlı çıkmayı başaran nadir isimlerden biriydi...

Prof. Holzmeister "Sürgün Yılları" adlı kitabında, Hitler yüzünden ülkesinden uzakta geçirdiği yılları yazdı...

İNŞAAT 1.5 YILDA BİTTİ
Avusturyalı mimar Holzmeister, Çankaya Köşkü’nün tasarımını beş günde hazırladı.

27 Temmuz’da, Atatürk Yalova’da kaplıcada dinlenirken projenin kesin planını ve maketini takdim etti.

Projeye göre, yeni bina bodrum katı üzerine iki kat çıkılarak inşa edilecekti. Giriş katı çalışma ve kabul salonu; üst kat ise ikametgáh olacaktı.

Proje aslında biraz eklektikti; geleneksel Türk ev stili ile Batı yaşam tarzının rahatlığı birleştirilmişti.

Köşk’ün iç mekánlarını Viyana Güzel Sanatlar Akademisi tasarlamıştı.

Atatürk projeyi çok beğendi. Yapımla ilgili kararları Prof. Holzmeister’a bıraktı. Ama tek isteği vardı; ağaçlar korunacaktı. Kasım başında yer belirlendi; yeni bina eski bağevinin hemen yanına yapılacaktı. Yapı ve malzemelerin tümü Avusturya’dan getirildi.

1931 yılı başında inşaat başladı.

1932 yılı haziran ayında Çankaya Köşkü inşaatı bitti. Binanın dış cephesi, Atatürk’ün sevdiği pembe renge boyanmıştı. Bu nedenle bina"Pembe Köşk" olarak adlandırılacaktı.

Bugün hálá Çankaya kompleksinin rengi "pembe"dir... Yeni Köşk’ün tüm mobilyaları Viyana’dan getirildi. Ne yazık ki Ankara’nın iklimi bu mobilyalara iyi gelmedi, çabuk çürüyüp kullanılmaz hale geldiler.

Atatürk 1921 yılından beri oturduğu bağevinden ayrılıp -bugün sadece ikametgáh olarak kullanılan- Çankaya Köşkü’ne taşındı.

Eski bina, bugün "Müze Köşk" adıyla kullanılmaktadır.

KIZ KARDEŞİ’NE CAMLI KÖŞK
Çankaya Köşkü zamanla çok büyüdü; 438 dönüme ulaştı. 

Eski binalara eklemeler yapıldı; yeni binalar oluşturuldu.

Örneğin, Atatürk’ün 1921’de bağevinde yaverlerin kullanımına verdiği"Yaveran Odası", eklemelerle "Başyaverlik Binası" haline getirildi.

Bağevinde hizmetkárların oturduğu ev büyütülerek, "Genel Sekreterlik Binası" oldu.

Her iki binayı da Türk mimar Seyfi Arkan (1904-1966) yaptı.

Vedad Tek’in öğrencisiydi. İstanbul Florya Deniz Kulübü gibi binaları yaparak Atatürk’ün güvenini kazanmıştı.

Atatürk, Mimar Arkan’ı Çankaya Köşkü’nde yeni bir bina yapmakla görevlendirdi. Bu mekán "Camlı Köşk"tü.

Atatürk bu köşkü kız kardeşi Makbule Atadan için yaptırdı. 

1936’da yapımı bitirilen "Camlı Köşk", bugün yabancı misafirleri konuk etmek için "Devlet Konukevi" olarak hizmet vermektedir. 

Büyük kurtarıcı Atatürk, 10 Kasım 1938’de vefat etti. Çankaya Köşkü’nün yeni ev sahibi, Milli Şef İsmet İnönü’ydü.

İNÖNÜ, OTURMAK İSTEMEDİ

Ancak başta Mevhibe Hanım olmak üzere İnönüler, Çankaya Köşkü’ne taşınmaya sıcak bakmadı.

İsmet İnönü, cumhurbaşkanlığı görevini ikibuçuk ay evinde yürüttü. Ama pratikte bunun mümkün olmayacağını anladılar.

Taşındılar. Alışılmış ev boyutlarını aşan büyüklüğüne zamanla alıştılar...

İnönü döneminde Köşk büyüdü; 1940 yılında sığınaklar yapıldı. Malum o yıllar savaş dönemiydi.

Köşk’ün 50 metre arkasındaki sığınakta iki oda, banyo, tuvalet vardı. Kapısı çeliktendi. Masanın üzerine kuru çiçekler konmuştu!...

Çankaya Köşkü, yıllar içinde birçok cumhurbaşkanına ve ailelerine ev sahipliği yaptı.

Zaman içinde yeni binalar yapıldı.

Son olarak 29 Ekim 1999’da kokteyller ve basın toplantısı için "Piramit Salon" hizmete açıldı...