Cumhurbaşkani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhurbaşkani etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2015 Perşembe

Ertuğrul Özkök denen zibidi


METİNER'İN O AÇIKLAMALARI

Ertuğrul Özkök denen zibidi sen ne aşağılık adamsın hala bu ülkede nasıl çıkıp konuşabiliyorsun kendi vatandaşını düşman bilmesinden sorumlu olan bir kişisin.

LAĞIM KOKAN AĞZINLA

Cumhurbaşkanımıza o lağım kokan ağzınla nasıl hakaret edersin ne terbiyesiz adamsın ne aşağılık adamsın

Haddini bili yoksa senin o lağım kokan ağzına ne yapacağımızı biliriz

ACİLEN TIMARHANEYE TIKANSIN


Acilen psikiyatrik tedaviye ihtiyacı var. Bu adamı birileri acilen tımarhaneye tıkasın

 kardeşlerimizi Türkiye'ye aldığımız zaman zibidiler alçaklar söylediklerini bırakmadılar.


Utan ey büyük adam

03.09.2015 Perşembe
Ey büyük adam,
Sen...
Ortadoğu'yu dünyanın en gaddar toprağı haline getiren sen...

***

Ülkesini babasının çiftliği sanan diktatör... Sen...

***

Güya ona karşı savaşıyorum diye kendi kininin davasını sürdüren güya Müslüman kardeş, Sen...

***

Güya İslam'a hizmet ediyorum diye, insanlık dışı her tür vahşeti gözünü kırpmadan yapan, kafa kesen kara cani... Sen...

***

Ve komşudaki diktatörü yıkıp yerine kendinin ve kendi adamının heykelini dikeceğim diye elinden geleni yapan güya komşu. Sen de...

***

Gördünüz mü Ege sahilinde yatan o küçücük masum bedeni...
Vicdansızlığın katarakt gibi çöktüğü gözünüzde bu yavruya dökecek tek damla yaş kaldı mı...

***

Gevşet biraz Rabia selamıyla takallüs etmiş parmaklarını...
Kara siyasetinin sıktığı yumruğunu aç, o eller duaya kalksın biraz...

***

Bak arkadaş bu çocuğun katili sensin.
Sensin, ey Ortadoğu denilen insafsız, imansız, acımasız mahalle...

***

Ey güzel ülkemin insanı...
Sen de bil ki, bu yavrunun katili, beş yıldır bizi de içine çekmeye çalıştıkları bu çamur deryasıdır...

***

Ve siz bu uğursuz mahallenin bütün sakinleri...
Bu küçücük masum yavrunun cansız bedeni Ege'nin sonbahar kıyısına vururken, hepiniz oradaydınız...

***

Hiç olmazsa utanın biraz be...
Utanın artık bu pis ve gaddar siyasetinizden...


DARBECİYİM, PARALELCİYİM, TERÖRİSTİM


İKİ günlük cezam bitti....
Müthiş, iddialı, riskli ve cesur bir cümle ile yeşil sahalara dönüyorum.

***

Lafım şu:
Ey bu ülkenin samimi insanı...
m Ülkende demokrasi mi istiyorsun...
-Tek arzun, adaletin gelmesi mi...
-Özlediğin şey, huzur, kardeşlik ve barış mı...

***

Arkadaş, yapacağım 3 şey var.
-Bir, "darbeciliği" göze alacaksın.
-İki, "paralelci" diye suçlanmayı, etiketlendirilmeyi, trol sürüsünün tecavüzüne uğramayı kabul edeceksin.
-Üç, "terörist" diye hakarete uğrama, hatta içeri alınma cesaretini göstereceksin.

***

-Ergenekon, Balyoz, Odatv davaları başladığında yapılanlara baktığımda, evlerinden alınan insanlara reva görülen zulmü seyrettikçe şunu hissetmiştim:
Feci bir adaletsizlik, zulüm ve intikam dönemi açılıyor.
Bana ve benim gibi düşünenlere "Darbeci" demişlerdi...
Sonunda ben haklı çıktım...

***

-Önceki gün, polisin Koza-İpek Grubu'nun kapısına dayandığında eline verilen arama gerekçelerine baktım.
Bugün "Paralelci" denilenlerin, o gün iyi birer müttefik olarak, Odatv, Ergenekon ve Balyoz davalarında yaptıklarından çok farklı değil.

* * *

Yine "Aman" diyorum... Aman dikkatli olun...
Biliyorum, şimdi bunları söylediğim için "Paralelci" diyecekler...
Hayhay, desinler...
Sonunda yine ben haklı çıkacağım.
-Türkiye'nin, çocuğunun, torunlarının geleceğini düşünen makul bir insan olarak, HDP ile PKK arasına bir çizgi çekmenin doğru olduğuna inanıyorum.
Çünkü Kürt meselesinin sokakta ve dağda değil, Meclis'te çözülebileceğine inanan bir insanım.
Böyle düşündüğüm için, ben ve çalıştığım kurum haftalardır "terörist" olmakla, "PKK'ya destek vermekle" suçlanıyor.

***

Hayhay, suçlayın...
Ama sonunda ben ve benim gibi düşünenler haklı çıkacak.

***

O yüzden diyorum ki...
Evet kardeşim.
Ben bugün, darbeciyim, paralelciyim, teröristim...

***

Ama bilin ki...
Empati yapmaz, aynı hataları, aynı kumpasları tekrar ederseniz, yarın, bugünün suçlarını üzerine atacak kimse bulamayacaksınız.
Kendi zulmünüzle baş başa kalacaksınız.



Yeni Şafak gazetesinin sahibi Sayın Albayrak o sahneyi hatırladınız mı


YENİ Şafak gazetesinin sahibi Mustafa Albayrak...
Şimdi sizden bir mertlik bekliyorum. Bir insanlık jesti, bir delikanlılık.
Koza-İpek Grubu'nun başkanı Akın İpek, evine gelen polislerin, çocuğunun odasına bile girdiğini söyledi.
Hatırladınız mı bu sahneyi...
Hani bir 28 Şubat sabahı, polis evinize gelmişti. Çocuklarınızın önünde sizi alıp götürmüşlerdi. Yengenizin çocuklarını bile almışlardı. Bu sahneyi yıllarca 28 Şubat'ın zulmünün en çarpıcı örneği olarak durmadan anlatmıştınız.
Merak ediyorum, Akın İpek'in sözlerini okuyunca ne hissettiniz?
O günlerde, bizim mahallenin Gazete Sahipleri Birliği bunu kınayan bir bildiri yayınlamıştı.
Bakalım bugün de sizin mahallenizden de insaflı bir ses gelecek mi.

Düzeltme yazisi


Yazımı çok dikkatle okumaya bile gerek yok. Kime katil dediğimi şu cümleyle açık seçik yazdım:
“Bak arkadaş. Bu çocuğun katili sensin. Sensin, ey Orta Doğu denilen insafsız, imansız, acımasız mahalle..”
Kullandığım cümle budur.
Yazımda evet eleştirilerim de var. Tarif ederek eleştirdiklerimin kim olduğu da açıktır.
Ülkeyi babasının çiftliği gibi yönetmek isteyen diktatör Esad.
Onunla mücadele ettiğini ileri sürüp, elinde silahla onunkinden beter bir rejim kurmaya çalışan Müslüman kardeşler örgütü.
Müslümanım diye ortaya çıkıp, insanların kafalarını kesen İSİD.
Ve Suriye’nin içindeki bu kavgaya müdahil olan, kavgayı alevlendiren bütün bölge ülkeleri .
Eleştirdiğim şey, bizim ülkemizin de bu Orta Doğu bataklığına çekilmek istenmesi.
Yazımın hiç bir yerinde Cumhurbaşkanın ne adı geçiyor, ne de unvanı.
Ülkemin seçilmiş Cumhurbaşkanına katil diyecek kadar da kendimden geçmedim. Böyle bir kastım kesinlikle söz konusu olmadı.  Ama siyasetlerini eleştirebilecek kadar da sorumlu hissediyorum kendimi.
Bütün bu yazdıklarıma bakıp ta, bundan “Cumhurbaşkanı katildir” sonucu çıkarmak iyi niyetli bir davranış değildir.
Ben, bu çocuğun katili, yaşadığımız ve içine çekilmek istediğimiz bu Orta Doğu coğrafyasıdır, anlamsız kavgalarıdır  diyorum. Önümde melek gibi yatan küçücük bir çocuğun hala soğumamış cesedi var. Evimde kızım, karım ağlıyor. Bütün dünya ayağa kalkmış. Başka ülkeler, başbakanlarını tatili kesip göreve çağırıyor. Benim ülkemde ise ben bu hissiyatımı dile getirdiğim için hakkımda soruşturma açılıyor.  Ama şunu herkes bilmeli. Bu çocuğun cenazesi çok ağır.  Hiçbirimizin kaldıramayacağı kadar ağır.

OKUYUCULARIMA NOT: Bu yaz yazılarıma ara vermedim. Her gün yazdım. Ama şimdi uzun süredir tasarladığım ve bayramı da içine alan bir yolculuğa çıkıyorum. Bundan istifade, inanç üzerine yazdığım bir kitabı da tamamlayacağım.

Q7 minik Aylan için öyle bir mektup yazdı

Bodrum'da, cesedi kıyıya vuran 3 yaşındaki Suriyeli mülteci Aylan'ın yürek yakan görüntüsü Beşiktaşlı Ricardo Quaresma'yı çıldırttı.

Bütün dünyada mülteci sorunu giderek artarken, zarar gören çocuklar için Ricardo Quaresma'dan örnek bir hareket geldi.
Şu an Portekiz Milli Takımı kampında bulunan Beşiktaşlı yıldız, kişisel blogundan son derece duygusal bir mektup paylaştı.
Özellikle Avrupa'yı mülteci sorununa duyarlı olmaya çağıran ve çocuk ölümlerinin önüne geçilmesi için tedbirler alınmasını isteyen Quaresma'nın bu davranışı büyük ilgi gördü.
İşte Ricardo Quaresma'nın 'Dostum' başlıklı o duygusal mektubu:
"Dostum; Hayal et... Çocuğun kollarının arasında. Ülkeni terk etmek zorunda kalmışsın. Savaştan ve açlıktan kaçıyorsun, gizlenmek zorundasın. Dünyada seni kabul edecek bir yer bulmak için umutsuzca kaçıyorsun. Baştan başlamak istiyorsun. Çocuğuna hak ettiği güzel hayatı sunmak için baştan başlamak istiyorsun.
Şimdi hayalini sonlandır. Avrupa gerçeğini gör. Neler olup bittiğini. Savaştan kaçan çocuklar, aynı zamanda bizim de çocuklarımız. Onlar da bir gelecek ve daha iyi bir dünya hakkına sahipler.
Bu sorunu çözmek bizim elimizde. Bunu önlemek için kayıtsız kalamayız.



Bugün sahillerimize vuran çocuk cenazeleri üzerinden sahte gözyaşı döken Hürriyet yazarlarının yakın geçmişte “Almanya almıyor, biz niye alıyoruz, kovun bunları” yazıları yazdığı ortaya çıktı. Bu yazarlardan biri de Hürriyet’in müptezel yazarı Ertuğrul Özkök!

Bugün sahillerimize vuran mülteci çocuk cenazeleri üzerinden sahte gözyaşları döken CHP'lilerin geçmişte "iktidara gelirsek mültecileri Suriye'ye göndereceğiz" şeklinde seçim vaatlerinde bulunduğu ortaya çıkmıştı. Mültecileri ülkelerine göndermek isteyenler sadece siyasilerle sınırlı değil. Mültecilerle ilgili her haberi ve halk tepkisini büyüterek "istenmeyen insanlar" ilan etmeye çalışan Doğan medyası, şimdi mültecilerin drami üzerinden iktidarı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. 
KATLİAMLARDAN ESAD'I DEĞİL MUHALİFLERİ SORUMLU TUTUYOR
Bu isimlerden biri de Hürriyet'in müptezel yazarı Ertuğrul Özkök. 27 Mayıs 2015 tarihinde "o, bu rakamı senden saklıyor" başlığıyla kaleme aldığı yazısında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı hedef alan Özkök, seçmeni de "1 milyon 750 bin mülteciyi Türkiye'de ağırlayan AK Parti iktidarına oy vermeyin" demekten de çekinmiyor. Suriye'deki iç savaş ve katliamlardan halkına bomba yağdıran zalim Esad'ı değil muhalifleri sorumlu tutan Özkök, aşağıladığı mültecilerin bir daha geri dönmeyeceğini de ısrarla vurgulayarak seçimlere kısa bir süre kala seçmeni tahrik etmeye çalışıyor. 
Ertuğrul Özkök'e katil soruşturması
BİZ ALMANYA'DAN ZENGİN MİYİZ NEDEN MÜLTECİLERİ KABUL EDİYORUZ!
Ertuğrul Özkök, bugün Ege sularında yaşamını yitiren mültecilerle ilgili olarak kaleme aldığı o utanç yazısını şu cümlelerle bitiriyor: 

"Oy verecek arkadaş sakın unutma!
Dünyanın en zengin ülkelerinden Almanya, üstelik kendi isteğiyle 50 yılda 3 milyon Türkiyeli nüfus aldı ve hala sorunlar yaşıyor.
Senin ülken iki yılda iki milyona yakın göçmen aldı.
Sorumlu kişi bunu miting meydanlarında söylemiyor.
Sen sandıkta sor!"

ÖZKÖK: BİZİM VERGİLERİMİZLE SURİYELİLERE BAKIYORLAR
Mülteciler için sahte gözyaşları döken Ertuğrul Özkök, 28 Haziran 2015 tarihinde kaleme aldığı yazısında Türkiye'nin Ege denizinde boğulan mazlum sığınmacılara harcadığı paranın hesabını soruyor ve ekliyor:
"Ülkemizde 2 milyon Suriyeli var. Vergilerimizle onları barındırıyoruz. Ülkemizin adı, "teröristle çıktı… Bedelini her birimiz ödüyoruz. Bu yıl turizmimiz feci durumda… Bu işten geçimini sağlayan 5 milyona yakın insan bedelini ödüyor. Ve bütün dünyada dehşet uyandıran IŞİD, Afganistan'dan beter bir cehennemi sınırımıza getirdi… Bedelini sadece biz değil, bütün dünya ödüyor. "

4 Eylül 2014 Perşembe

Mustafa Kemal Paşa'nın Meclis kürsüsünde ettiği yemin:


Reisicumhur sıfatıyla Cumhuriyet'in kanunlarına ve hâkimiyeti milliye esaslarına riayet ve bunları müdafaa, Türk milletinin saadetine sadıkane ve bütün kuvvetimle sarfı mesai, Türk devletine teveccüh edecek her tehlikeyi kemali şiddetle men, Türkiye'nin şan ve şerefini vikaye ve ilâya ve deruhte ettiğim vazifenin icabatına hasrınefs etmekten ayrılmayacağıma... Vallahi.

Cankaya arazisinin tarihi

Bize şöyle öğretmişlerdi: Ankara'da bir Rum tacir varmış, bu adamın da şehir dışında bir bağ evi... Bu adam, Yunan ordusunu ezip Anadolu'dan kovmaya azmetmiş Mustafa Kemal Paşa'yı o kadar severmiş, o kadar severmiş, o kadar severmiş ki, Ankara'ya gelince bu bağ evini otursun diye paşaya bağışlamış...
İşin gerçeği ancak yılların Kemalist baskısı ortadan kalkınca anlaşıldı: Meğerse o ev, 1915 yılında öldürülmüş bir Ermeni tacirin boş kalan eviymiş!
İşte Çankaya Köşkü'nün öyküsü. Orası doksan yıldır "kutsal" sayılıyor. O kadar ki, otuzlu yıllarda "Kâbe Arab'ın olsun, bize Çankaya yeter" diye şiir yazan manyaklar bile görülmüştü.

TARİH 13 Mayıs 1921. Mustafa Kemal gün doğarken uyandı. Halbuki yatalı bir iki saat ancak olmuştu; dışarıdaki gürültüye uyanmıştı.

Pencereyi açtı; gürültü çıkaranları seyretmeye başladı. Ankara Garı bitişiğindeki iki katlı istasyon şefi lojmanını hem ev hem de çalışma ofisi olarak kullanıyordu.

Tren istasyonu, son dönemlerde olduğu gibi, o gün de asker ve cephane nakillerinden birine tanıklık ediyordu.

Kuzeni Fikriye, ayak sesinden Mustafa Kemal’in uyandığını anlayıp, her sabah kendi eliyle pişirdiği orta şekerli kahveyi odasına götürdü. Sivas’tan beri Mustafa Kemal’in hizmetinde olan Ali Çavuş da gazetesini getirdi.

Bugün, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nden konukları gelecekti. İnönü zaferi ve Türk Ordusu’nun son durumu hakkında röportaj yapacaklardı./_newsimages/3089401.jpg

Birkaç saat sonra, baştaRuşen Eşref (Ünaydın) olmak üzere gazeteciler geldi. Kahveler içildi; röportaj yapıldı.

Ancak Ruşen Eşref’in dikkatiniMustafa Kemal’in yorgunluğu çekti.

Mesele anlaşıldı; Mustafa Kemal sabaha kadar çalışıyor; uykuya daldığı sırada tren garının gürültüsüyle uyanmak zorunda kalıyordu.

Ruşen Eşref’e göre, ulusal kurtuluş savaşını organize eden "beyin"in dinlenmesi gerekiyordu.

Ama o günlerin Ankara’sında ev bulmak kolay değildi.

Mustafa Kemal, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldiğinde, savaş karargáhına dönüştürülen Ziraat Mektebi’nin küçücük bir odasında kalmıştı.

Ulusal mücadeleye destek için, başta İstanbul olmak üzere birçok şehirden Ankara’ya gelenlerin en büyük sorunu, barınacakları ev bulmaktı.

20 bin kişilik Ankara ihtiyaca cevap veremiyordu...

Röportajdan üç gün sonra...

Ruşen Eşref, Mustafa Kemal’i Ankara’nın yazlık bağevlerinin bulunduğu Çankaya sırtlarında atla dolaşmaya ikna etti.

İşte bu at gezintisi, Çankaya Köşkü’nün doğmasına neden olacaktı...

KASAPYAN BAĞEVİ 
Kente hákim yeşil bir tepe üzerindeki Çankaya’da, büyük bağlar ve meyve bahçeleri vardı.

Bağ ve bahçelerin içine tek katlı gösterişsiz evler yapılmıştı.

Ruşen Eşref, en azından yaz ayını bu evlerden birinde geçirebileceğini teklif etti. 

Mustafa Kemal kabul etti. Beğendiği bağevini gösterdi: İki katlı, moloz taşlı, döşemeleri ve çatısı ahşap binanın üzeri kiremitle örtülü bir evdi burası.

Zemin katındaki taşlığın her iki yanında, birisi daha küçük iki oda vardı.

Küçük odanın arkasındaki merdivenden üst kata çıkılıyordu. Üst kat, zemin kat planının aynısıydı. Ayrıca çıkma iki balkonu vardı. 

Evin tuvaleti dışarıdaydı.

Ankara’ya hákim bir tepede yeşillikler içinde bulunan bu bağevinin beğenilmesinin en önemli nedeni, arazi içinde üç evin olmasıydı. Dolayısıyla bunlar da korumalar, yaverler ve yardımcılar için kullanılabilecekti. 

Beğenilen ev, bölgede "Kasapyan Bağevi" olarak biliniyordu; Ankaralı bir Ermeni tüccar tarafından yaptırılmıştı. 

Zengin kuyumcu ev sahibi, savaş sırasında kenti terk ederken, bağevini de eşyalarıyla birlikte Ankara’nın tanınmış ailelerinden Bulgurluzadeler’e satmıştı.

Mustafa Kemal’in bağevini beğendiğini öğrenen Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı, Ankara Müftüsü Rıfat (Börekçi) Efendi,hemşerilerinden topladığı paralarla evi, Bulgurluzade Tevfik Efendi’den 4 bin 500 liraya satın aldı ve Mustafa Kemal’e hediye etti. 

O da evi tek şartla kabul etti; bağevini Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağışlayacaktı. Aynı yıl tescil işlemi Milli Savunma Bakanlığı adına yapıldı.

Kasapyan Bağevi’nin sahibi Mehmetçik’ti. Adı "Ordu Evi" oldu, kiracısı ise Mustafa Kemal’di...

Küçük bir onarımdan sonra, Mustafa Kemal haziran ayında, Fikriye ve diğer yardımcılarıyla bu bağevine taşındı...

Köşk, Fikriye Hanım’ın zevklerine göre döşenmişti. 

Çankaya Köşkü’nün ilk "first lady"si Fikriye Hanım’dı... 

EŞYALAR PSALDİ’DEN

26 Ağustos 1922.

Büyük taarruz başladı.

Türk Ordusu, 9 Eylül’de İzmir’e girdi.

Beş gün sonra, Mustafa Kemal İzmir’de sıradışı bir kadınla tanıştı:Latife.

29 Ocak 1923’te evlendiler.

Latife Hanım, 20 Şubat’ta Ankara’ya geldi. 

İzmir’in tanınmış zengin ailesinin konaklarda büyümüş, Avrupa’da okumuş kızı; yollarının çamur deryası olduğu, kuyu suyunun kullanıldığı, soğuk, harap ve her türlü konfordan yoksun bu bağevine çok şaşırdı.

Ulusal kurtuluş stratejisinin, kül ve toz yığınları içindeki bu evde planlandığına inanamadı.

Latife Hanım, bağevini yeni yaşamına uygun hale getirmek için kolları sıvadı. Öncelikle ev, mekán olarak büyütülecekti.

Görev, Mimar Vedad (Tek) Bey’e verildi.

Mustafa Kemal ve Latife Hanım, geçici olarak yine Çankaya’da üç odalı bir eve taşındılar. Bu evin damı akıyordu; bunun üzerine bağevinin inşaatı bitene kadar İzmir’de kalmaya karar verdiler.

Mimar Vedad Bey, eski binanın güney yönüne 6.5 metre eninde tüm bina boyunca uzanan iki katlı yeni bir yapı ekledi.

Eklenen bölümün alt katında büyük bir yemek odası ve küçük servis ofisi vardı. Eski yemek odasını çalışma odasına dönüştürmüştü.

Yatak odaları, salonlar, banyolar, kütüphane yeniden tasarlandı. 

Binaya bir kule eklendi ve bunun alt katının bir bölümü radyo, bir bölümü de sigara odası olarak ikiye bölündü. Üst kat çalışma odası yapıldı.

Ceviz rengi ahşap lambri paneller, sivri kemerli renkli vitray pencereler gibi değişikliklerle bağevi yepyeni hale getirildi.

Evin dekorasyonu da yenilendi; İstanbul Psaldi’den oval aynalar, neo barok büfeler, yeni mobilyalar alındı.

İnşaatı ve iç tasarımı bittikten sonra Latife Hanım, heyecanla eviMustafa Kemal’e gösterdi.

Latife Hanım’ın beklemediği oldu; Mustafa Kemal evi beğenmedi.

Beğenmemesinin nedeni, Latife’nin özellikle Fikriye Hanım’ın yaptıklarını çöpe atmasıydı!

Bir de ağaçların kesilmesine kızmıştı...

KÖŞKTE TADİLAT

Mustafa Kemal 
aslında yeni evden hoşnuttu; hemen her gece arkadaşlarını yemeğe davet ediyordu.

Köşk’ün geleni gideni çoktu. Latife Hanım tüm bunları düzene sokmak istedi ve Çankaya Köşkü’nün ilk protokol kurallarını devreye soktu.

Mustafa Kemal bu uygulamalardan rahatsız oldu.

Ardından, Almanya’da Sanatoryum’da tedavi gören Fikriye’nin Köşk’e gelip bir-iki gün kalmasına Latife Hanım’ın sert tepki göstermesi;Fikriye’nin intihar etmesi ve benzeri olaylar üzerine; 5 Ağustos 1925’te Mustafa Kemal ile Latife Hanım boşandılar. 

Köşk kadınsızdı artık...

Latife Hanım’ın Çankaya Köşkü’nden ayrıldıktan sonra Mustafa Kemal’in öğrenimlerine yardım ettiği dört manevi kızı ve öğretmenleri İsviçreli Madam Baver Köşk’te yaşamaya başladı.

Bu arada Köşk’te mimari açıdan yapısal sorunlar çıkıyordu.

İstanbul Haydarpaşa Garı gibi birçok yapıyı gerçekleştiren Alman Holzmann firmasının uzmanları, Köşk’teki müteahhitlik sorunları için Ankara’ya davet edildi.

Alman uzmanların yaptığı incelemeler sonucu, Vedad Bey’in üst kattaki Şark Salonu’nu oluştururken yaptığı bölme duvarın, ahşap döşemede önemli bir sarkma meydana getirdiği görüldü. 

Ayrıca, zemin katta yapılan duvarlar, üstten gelen yüklerle kamburlaşmıştı.

Almanların raporu üzerine mimar Arif Hikmet (Koyunoğlu) ve inşaatçı Erzurumlu Nafiz Bey, Köşk’ün tadilatıyla görevlendirildiler.

Onarım sırasında, kışın bir türlü ısınmayan Köşk’e, merkezi ısı donanımı da yapıldı; yani kalorifer döşendi.

İnşaatın maliyeti 8 bin lirayı bulmuştu.

Ama sorunlar ileriki yıllarda da ortaya çıkmayı sürdürdü.

Mustafa Kemal artık bıkmıştı bu sonu gelmeyen onarımlardan. Aynı arazi içine yeni bir bina yapılmasını istedi.

Bu binanın mimarı yabancı olacaktı: Prof. Dr. Clemens Holzmeister...

Ve yıl 1930’du...

ÇANKAYA KÖŞKÜ'NÜ NAZİLERDEN KAÇAN BİR MİMAR YAPTI

Clemens Holzmeister
ÇANKAYA’daki bağevine eklemeler yapıldı; onarımlarda bulunuldu; tadilatlar yapıldı ama ihtiyaca yeterli hale getirilemedi.

Bağevi arazisi büyütülerek buraya yeni bir bina yapılması için, Mayıs 1930’da Prof. Dr. Clemens Holzmeister görevlendirildi.

Prof. Holzmeister, dünyaca ünlü bir mimardı. 

Uzmanlığı, Roma döneminden 20. yüzyıla kilise mimarisiydi.

Aynı zamanda Krim Kilisesi, Dornback Kilisesi, Vogelweidplatz Kilisesi ve Brezilya’da Belo Horizonte Katedrali’ni inşa etmişti.

Gerici çevrelerin, Atatürk’ün oturduğu Çankaya Köşkü’nü kilise çanlarıyla özdeşleştirip "Çan-Kaya" adını vermelerinin nedeni, köşkün mimarı Prof. Clemens Holzmeister’ın kilise ve katedral yapması mıydı acaba? 

Sanmam. Onlar, Batılılaşmaya karşı oldukları için kelime oyunu yapıyorlardı.

Clemens Holzmeister sadece mimariyle ilgilenmiyordu; resim ve heykel yapan çok yönlü bir sanatçıydı. Öyle ki, 1929’da yaptığı Sehlageter Anıtı, Adolf Hitler tarafından yıktırılacaktı.

Türkiye, Naziler’den kaçan birçok bilim adamına olduğu gibi, Prof.Clemens Holzmeister’e de kapısını açtı.

Kızı dünyaca ünlü artist Judith Holzmeister, Nazi kampından canlı çıkmayı başaran nadir isimlerden biriydi...

Prof. Holzmeister "Sürgün Yılları" adlı kitabında, Hitler yüzünden ülkesinden uzakta geçirdiği yılları yazdı...

İNŞAAT 1.5 YILDA BİTTİ
Avusturyalı mimar Holzmeister, Çankaya Köşkü’nün tasarımını beş günde hazırladı.

27 Temmuz’da, Atatürk Yalova’da kaplıcada dinlenirken projenin kesin planını ve maketini takdim etti.

Projeye göre, yeni bina bodrum katı üzerine iki kat çıkılarak inşa edilecekti. Giriş katı çalışma ve kabul salonu; üst kat ise ikametgáh olacaktı.

Proje aslında biraz eklektikti; geleneksel Türk ev stili ile Batı yaşam tarzının rahatlığı birleştirilmişti.

Köşk’ün iç mekánlarını Viyana Güzel Sanatlar Akademisi tasarlamıştı.

Atatürk projeyi çok beğendi. Yapımla ilgili kararları Prof. Holzmeister’a bıraktı. Ama tek isteği vardı; ağaçlar korunacaktı. Kasım başında yer belirlendi; yeni bina eski bağevinin hemen yanına yapılacaktı. Yapı ve malzemelerin tümü Avusturya’dan getirildi.

1931 yılı başında inşaat başladı.

1932 yılı haziran ayında Çankaya Köşkü inşaatı bitti. Binanın dış cephesi, Atatürk’ün sevdiği pembe renge boyanmıştı. Bu nedenle bina"Pembe Köşk" olarak adlandırılacaktı.

Bugün hálá Çankaya kompleksinin rengi "pembe"dir... Yeni Köşk’ün tüm mobilyaları Viyana’dan getirildi. Ne yazık ki Ankara’nın iklimi bu mobilyalara iyi gelmedi, çabuk çürüyüp kullanılmaz hale geldiler.

Atatürk 1921 yılından beri oturduğu bağevinden ayrılıp -bugün sadece ikametgáh olarak kullanılan- Çankaya Köşkü’ne taşındı.

Eski bina, bugün "Müze Köşk" adıyla kullanılmaktadır.

KIZ KARDEŞİ’NE CAMLI KÖŞK
Çankaya Köşkü zamanla çok büyüdü; 438 dönüme ulaştı. 

Eski binalara eklemeler yapıldı; yeni binalar oluşturuldu.

Örneğin, Atatürk’ün 1921’de bağevinde yaverlerin kullanımına verdiği"Yaveran Odası", eklemelerle "Başyaverlik Binası" haline getirildi.

Bağevinde hizmetkárların oturduğu ev büyütülerek, "Genel Sekreterlik Binası" oldu.

Her iki binayı da Türk mimar Seyfi Arkan (1904-1966) yaptı.

Vedad Tek’in öğrencisiydi. İstanbul Florya Deniz Kulübü gibi binaları yaparak Atatürk’ün güvenini kazanmıştı.

Atatürk, Mimar Arkan’ı Çankaya Köşkü’nde yeni bir bina yapmakla görevlendirdi. Bu mekán "Camlı Köşk"tü.

Atatürk bu köşkü kız kardeşi Makbule Atadan için yaptırdı. 

1936’da yapımı bitirilen "Camlı Köşk", bugün yabancı misafirleri konuk etmek için "Devlet Konukevi" olarak hizmet vermektedir. 

Büyük kurtarıcı Atatürk, 10 Kasım 1938’de vefat etti. Çankaya Köşkü’nün yeni ev sahibi, Milli Şef İsmet İnönü’ydü.

İNÖNÜ, OTURMAK İSTEMEDİ

Ancak başta Mevhibe Hanım olmak üzere İnönüler, Çankaya Köşkü’ne taşınmaya sıcak bakmadı.

İsmet İnönü, cumhurbaşkanlığı görevini ikibuçuk ay evinde yürüttü. Ama pratikte bunun mümkün olmayacağını anladılar.

Taşındılar. Alışılmış ev boyutlarını aşan büyüklüğüne zamanla alıştılar...

İnönü döneminde Köşk büyüdü; 1940 yılında sığınaklar yapıldı. Malum o yıllar savaş dönemiydi.

Köşk’ün 50 metre arkasındaki sığınakta iki oda, banyo, tuvalet vardı. Kapısı çeliktendi. Masanın üzerine kuru çiçekler konmuştu!...

Çankaya Köşkü, yıllar içinde birçok cumhurbaşkanına ve ailelerine ev sahipliği yaptı.

Zaman içinde yeni binalar yapıldı.

Son olarak 29 Ekim 1999’da kokteyller ve basın toplantısı için "Piramit Salon" hizmete açıldı...