ordu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ordu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Atıl arazi yüzlerini güldürdü

İstanbul'da yaklaşık 18 yıl çalıştıktan sonra memleketleri Ordu'ya dönen Hülya ve Ümit Öz çifti, Altınordu ilçesi Terzili Mahallesi'ndeki evlerinin yakınındaki 900 metrekarelik fındıklık araziye sera kurmaya karar verdi.  Naylon çadır ve demir profillerle oluşturdukları serada 2015 yılında gül yetiştirmeye başlayan Öz çifti, atıl durumdaki arazilerini değerlendirmenin yanı sıra yıllık ortalama 50 bin liralık kazançla aile ekonomisine ciddi katkı sağladı.
2 çocuk annesi Hülya Öz, 900 metrekarelik alan üzerine kurdukları seraya Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğünün desteğiyle 6 bin kök fidanı diktiklerini belirterek yılın 12 ayı hasat yaptıklarını ve güllerin tanesini 50 kuruştan satışa sunduklarını söyledi. Seradan geçen yıl verim almaya başladıklarını aktaran Öz, geçen yıl 100 bin gül hasat ettiklerini ve mahsulden çok memnun olduklarını anlattı. Öz, bu sene şu ana kadar 20 bin gül hasat ettiklerini dile getirerek hedeflerinin geçen yıl olduğu gibi 100 bin rakamını yakalamak olduğunu ifade etti. Gelecek yıl ikinci serayı kurmayı amaçladıklarına işaret eden Öz, "Biz bu işi hiç bilmiyorduk ancak Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğümüzün uzman personeli sayesinde işin inceliklerini öğrendik. Kendilerine çok teşekkür ediyoruz. Bizi hiç yalnız bırakmadılar." dedi.
Arazisi müsait olan herkese böyle bir serayı kurmayı tavsiye eden Hülya Öz, "Özellikle ev hanımlarının rahatlıkla yapabileceği bir iş ancak düzenli ve disiplinle şekilde güllerin bakımını yapmak gerekiyor. Fındıktan daha karlı bir ürün olduğu gerçek ama fındıktan daha çok çalışmak gerek." diye konuştu.
Hülya Öz, işlerinin özel günlerde yoğunlaştığına işaret ederek önlerinde Anneler Günü olduğunu ve şu anda bunun yoğunluğunu yaşadıklarını sözlerine ekledi.
"Pazar sorunu yok"
Ümit Öz ise eşinin çiftçilik yapmayı çok istediğini, araştırmaları sonunda kesme çiçekçilikte karar kıldıklarını anlatarak geçen yıl ilk mahsulü aldıklarını, bu yıl da verimin çok iyi olduğunu söyledi.
Pazar sorunlarının kesinlikle olmadığına dikkati çeken Öz, "Ürettiğimiz gülleri rahatlıkla satabiliyoruz. Bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamıyoruz. Hem Ordu hem de il dışındaki toptancılara gül gönderiyoruz. Hatta daha fazla olsa bunu da satabilecek potansiyelimiz var." dedi.
Ümit Öz, günlerinin neredeyse tamamını gül serasında geçirdiklerini, eşiyle böyle bir alanda çalıştıkları için çok mutlu olduklarını belirtti.
"Ürün çeşitliliğinin artırılması gerekiyor"
Gıda, Tarım ve Hayvancılık İl Müdürü Kemal Yılmaz ise Ordu'daki tarım alanlarının büyük bölümünde fındık yetiştirildiğini anımsatarak tek ürüne bağlı kalmanın belli riskleri beraberinde getirdiğini, bu riskleri azaltmak için ürün çeşitliliğin artırılmasına yönelik çalışmalar yapılması gerektiğini ifade etti.
Özellikle sahil alanlarda müsait arazilerde fındığın yanında üreticilere ek gelir sağlayacak ürünleri benimsetmeye çalıştıklarını anlatan Yılmaz, "Bunlardan biri de kesme çiçekçilik adı altında gül yetiştiriciliği. İlimizin iklimi gül yetiştiriciliğine oldukça uygun." dedi.
Yılmaz, Ordu'da kesme çiçekçiliğin daha da yaygınlaşması durumunda Rusya ve Gürcistan pazarına rahatlıkla girebileceklerini dile getirerek bunun için cesaretli üreticileri kesme çiçek yetiştirmeye davet ettiklerini, bu konuda kendilerine her türlü desteği sağlamaya hazır olduklarını kaydetti. AA

4 Nisan 2017 Salı

para makinesine ihtiyaç duyuyor

Ordu'da ek gelir olsun diye başladığı mantara vatandaşlar yoğun ilgi gösterince talebi karşılayamaz oldu.

x

Kabadüz ilçesinde kendi imkanlarıyla istiridye mantarı yetiştiren Muhsin Duran, ek gelir olsun diye başladığı işi kazanç kapısı oldu. Bir evin bodrum katında istiridye mantarı yetiştiren Duran, kilosunu 12 liradan satışa sunuyor. İstiridye mantarının yetiştirmenin zor olmadığını belirten Duran, "Bu işten gerçekten kazanmak istiyorsanız, öncelikle işinizi çok sevmelisiniz. Ben işimi gerçekten çok seviyorum. Çünkü düşük maliyetle yüksek gelir elde edilebilen keyifli bir iş" dedi.

Yetiştirdiği mantarlara yoğun bir talebin olduğunu ifade eden Duran, "İstiridye mantarı ilimizde yeni yeni tanınan bir mantar olmasına karşın talebi karşılayamıyorum. Bir defa satın alan mutlaka bir defa daha satın almak istiyor. Bu nedenle ben de üretimimi inşallah kısa süre içinde ciddi derecede artıracağım" diye konuştu.

Duran, mantar yetiştiriciliğini yapmayı isteyen herkese tavsiye ettiğini sözlerine ekledi.

Öte yandan Ordu'da pazara inen istiridye mantarının kilosu 10 ile 12 liraya arasında fiyatlarla alıcı buluyor

14 Temmuz 2016 Perşembe

Ordu Vapuru

Doğum yeri yüzünden başına gelmeyen kalmadı


x
İstanbul'da muhasebecilik yapan Uzunoğlu, 12 Temmuz 1951'de, Karadeniz seferini yapan “Ordu Vapuru” ile Giresun'a giderken, fırtına nedeniyle annesinin kendisini vaktinden birkaç gün önce vapurda dünyaya getirdiğini söyledi. Doğumunun vapurda olması nedeniyle nüfus cüzdanında doğum yeri kısmına “Ordu Vapuru” yazıldığını belirten Uzunoğlu, “Doğum olan vapurlara beyaz bayrak asılırmış. Giresun Limanı'nda bizi karşılamak için bekleyen amcam, vapurun direğinde beyaz bayrak olduğunu görünce benim dünyaya geldiğimi anlamış” dedi.
Doğum yeri konusunda çoğu zaman zorluklarla karşılaştığını belirten Uzunoğlu, şöyle devam etti:
“Askerliğimi yapana kadar doğum yerim ile ilgili bir konuda olumsuzluk yaşamadım ancak, askerliğimi yaptıktan sonra sık sık olumsuzluklarla karşı karşıya kaldım. Bu olumsuzluklar en çokbanka ve devlet dairelerinde karşıma çıktı. Bana doğum yerimi sorduklarında “Ordu Vapuru” deyince, bana; “hangi ile bağlı, ilçe mi, nahiye mi” diye sordular. Ya da doğum yerimi Ordu olarak yazdılar.”

30 Mayıs 2016 Pazartesi

Ilac müzesi Mehmet Katırcıoğlu

Ordulu eczacı Ferit Katırcıoğlu, işyerinin bir bölümünü, camekân içinde babası Eczacı Mehmet Katırcıoğlu adına “ilaç vitrin müzesi” yaptı. Vitrinde 1950’lili yıllarda ilaç yapımında kullanılan kimyasallar, eski doktor reçeteleri, elektrik yokken kullanılan lüks lambaları, terazi, sağlıkla ilgili antika aparatlar, eski paralar, ilkel enjeksiyon seti gibi daha bir çok materyaller bulunuyor.
1957 YILINDA İLAÇLAR 
Eczacı Ferit Katırcıoğlu vitrin-müzedeki oluşum hakkında şu bilgileri verdi: “Babam Sağlık Eczanesini 1956 yılında açtı. Bu vitrinde o yıllarda ilaç yapımında kullanılan kimyasallar ve müstahzarları (önceden hazırlanarak eczanelerde satışa sunulan ilaçları) özel şişelerinde saklıyorum. Bu güne kadar da büyük bir itina ile korudum. Bakın şişelerin üzerindeki ilaç isimlerinin yazıları bile hâlâ eski tazeliği ile duruyor. Nasıl bir mürekkeple yazılmışsa, yıllardır güneş ışınlarından bile etkilenmedi ve okunur halde aynen duruyor….” 
DAKTİLO İLE İLAÇ TARİFİ 
Ferit Bey şöyle devam etti: “Bu vitrini babamın hatırına binaen düzenledim. Sağlığında iken yaptım. Önceleri şaşırdı ama sonra çok hoşuna gitti. Bu vitrinde babamın ilk eczane açtığı 1956 yılında kullandığı malzemeleri var. Diplomaları var. O’nun yıllar önce, sıcak suda kaynatılarak sitelize edilen enjektörü var. Daktilosu var. O daktilo ile vatandaşa ilacın nasıl kullanılacağını yazar ve ilaçla birlikte tarifini de verirdi. Şimdi biz bu tarifleri ilaç kutusunun üzerine yazmaya çalışıyoruz; örneğin ‘tok ya da aç karnına’ diye.. Babam o yıllarda ilacın kullanımını etraflıca ayrı bir kâğıda yazar ve alıcısına verirdi. Eskiden eczanelerde ilaç yapımı çok daha fazla idi. Ama günümüzde teknoloji ve ilaç sanayisinin  gelişmesiyle, eczacıların da ilaç yapma zahmeti ortadan kalkmış oldu.”    
ZİYARETÇİSİ ÇOK
Ferit Bey, vitrinin çok ilgi gördüğünü belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Yıllardır eczanemizin bu vitrini bir cazibe merkezi oldu.Turistler bile gelip ziyaret ediyor. Ulusal televizyonlar çekim yaptılar. Ulusal gazeteler çok değişik haber ve yorumlarla bu vitrini okurlarına “özel bir eczane” başlığı ile duyurdular. Babamla röportajlar yaptılar. Bundan yaklaşık 60 yıl önceki ilaçlar ve ilaç yapımında kullanılan müstezarların hâlâ günümüze kadar muhafaza edilmiş olması, hemen her kesimin ilgisini çektiği gibi merakını da giderdi…” / Bir Not / Ordu’nun ilk üç eczacısından biri olan Mehmet Katırcıoğlu, 19 Şubat 1985 yılında Ordu’da vefat etmişti

5 Mayıs 2016 Perşembe

Derviş Kuntman ardindan:BİR DOKTORUN ORDU ANILARI



Bu yazımızda Ordu ilinde Osmanlıdan Cumhuriyete hastane ve sağlıkla ilgili teşkilatlar konusunu ele alacağız. Bu çerçevede 1931 ile 1936 yılları arasında Ordu Sağlık Müdürü olarak görev yapan Derviş Kuntman’dan ve onun 1949 yılında emekli olduktan sonra kaleme aldığı anılardan bahsedeceğiz. Bu anılar Genelkurmay Başkanlığı’nca 2009 yılında “Bir Doktorun Harp ve Memleket Anıları” olarak yayınlanmıştır.
Ordu ilinde tarihi kayıtlarda sağlık teşkilatıyla ilk bilgi Trabzon Vilayeti Salnamesinde bulunmaktadır. Bu kayıtlarına göre 1873 yılında Ordu kasabası belediye meclisinin üyeleri arasında, Sıhhiye Memuru Salih Ağa adlı bir kişi görev yapıyordu.
Osmanlı Arşivleri uzmanı Adnan Yıldız arkadaşımızın yapmış olduğu arşiv çalışmasında ortaya çıkarttığı bir belgeye göre, 1892 yılında Ordu’da Kaymakamlık yapan Mehmet Ali Bey tarafından Hamidiye Cami ve Hükümet konağının yakınında bir yerde yoksullar ve kimsesizlerin tedavilerinin yapılabilmesine yönelik olarak Gureba Hastanesi yaptırılmıştı.
Ordu Tarihi denilince aklımıza öncelikle gelen rahmetli Sıtkı Çebi’nin “Ordu’da Hastane Tarihi” adlı çalışmasına göre, 1903 yılında Düz Mahalle Uygunluk Sokakta, üç katlı bir binanın ikinci ve üçüncü katları hastane olarak kullanılmaya başlandı. Ordu Hastanesi adı verilen bu hastanenin doktorlarından biri Atanas Efendi idi. 15 yatağı, bir dâhiliye doktoru ile bir eczacının bulunduğu hastanede ameliyat yapılmıyor, hastalar İstanbul’a yollanıyordu.
Bu hastane nüfus bakımdan gelişen Ordu’ya yeterli olamıyordu. Bu nedenle 1931 yılında Keçiköy mıntıkasına Memleket Hastanesi adı verilen bir hastane inşa edildi. İki katlı ve taş yapı olan hastane binası, o günlerde 80.000 lira harcanarak yapılmıştı. Tekâmül Gazetesi’nin 29 Ekim 1933 tarihli haberinde Memleket Hastanesi şöyle tanıtılmaktadır;
“Çini koridorlarıyla, kaloriferiyle, mükemmel ameliyathane ve laboratuarıyla, banyo daireleriyle en müşkülpesent doktorları memnun edecek bir şekilde olup, röntgen tesisatı, elektrik vs. ufak tefek noksanları da ikmal edildiği gün Karadeniz şehirlerinin en birinci sıhhi müesseseleri meyanına girecektir. Hastane 40 yataklıdır. Memleketin sıhhat ve hayatı üzerine kâfi tesirler icra etmektedir.”
Aslen Kilisli olan Mehmet Derviş Kuntman, Ordu’ya 1931 yılında Sağlık Müdürü olarak atandığında karşısına ilk çıkan sorun Memleket Hastanesi olmuştu. “Bir Doktorun Harp ve Memleket Anıları” adıyla yayınlanan eserinde bu konuyu etraflıca anlatmıştır.
Memleket Hastanesi konusuna girmeden önce Derviş Kuntman’dan ve anılarını içeren kitaptan biraz bahsetmek faydalı olacaktır.Derviş Kuntman anılarında eğitim ve meslek yaşamını anlatırken bir yandan da Balkan Savaşına, I.Dünya Savaşı’nın devlet ve halkın üzerindeki etkilerine değinmektedir.
1909’da Askerî Tıbbiyeden mezun olduktan sonra önce Gülhane’de stajını yapar ve sonra tabur tabipliğine başlar. Bundan sonra kendisini harplerin içinde bulur, önce Balkan Harbi ne, sonra da Sarıkamış Cephesine katılır. Allahüekber dağlarında asker ve subayların tedavisini yapar.
Kurtuluş Savaşı’na katılır. Ağrı Dağı eteklerinden 500 yataklı malzeme ve teçhizatı olan bir askerî hastaneyi beraberindeki iki doktor, bir eczacı, bir inzibat subayı, bir hesap memuru ve 50 askerden oluşan personel ile dört aylık bir yolculuktan sonra Batı Cephesi’ne taşır.
Derviş Bey, askerlikten emekli olduktan sonra Erzincan, Ordu, Kars, Kırklareli ve Çanakkale vilayetlerinde sağlık müdürü olarak görev yapar. Görev yaptığı yıllarda bu şehirlerimizde saptadığı sosyal, ekonomik ve sağlıkla ilgili problemleri ve bunların çözümü için verdiği mücadeleleri akıcı bir dil ile anlatır.
25 Mart 1924 tarihinde Erzincan Askeri Hastanesi’nde çalışırken 9 ay önce Edirne Ezine’de iken vermiş olduğu askerlikten istifa dilekçesinin kabul olduğu cevabı gelir. Böylece Erzincan Askeri Hastanesi’nin bakteriyologu iken 15 yıllık askeriyedeki görevi sonra erer. Binbaşı elbisesini çıkartarak sivil olur. Askeri Lisenin fizik derslerine girer.
12 Haziran 1924 tarihinden Erzincan merkez hükümet tabipliğine tayin edilir. Erzincan’daki görevini yaparken Hasankale’de meydana gelen deprem dolayısıyla acilen Erzurum’a gönderilir. Aile Erzincan’da kendisi Hasankale’de beş parasız perişan bir durumda kalırlar. Birkaç ay sonra buradaki görevi biter ve Erzincan’a geri döner.
1930 yılında Erzincan Sağlık müdürü olur. İzinli olarak İstanbul’dayken Ordu Sağlık Müdürü olarak tayin edildiğini öğrenir. 27 Eylül 1931’de Ordu’da görevine başlar.
25 Mart 1936’da Ordu’dan ayrılarak Kars’ta ki görevine başlar. 1939’da Kırklareli’ne, 1941’de Çanakkale’ye tayin olur. 1 Aralık 1949’da emekli olur. Böylece 15 yıllık Askerlik, 25 yıl sivil memuriyetinin ardından emeklilik Derviş Kuntman’da psikolojik sarsıntı meydana getirir. Düşünsel uğraşının devamı için anılarını yazmaya başlar.
27 Eylül 1931’de Ordu’ya geldiğinde Derviş Kuntman, vapurdan şehre bakar. Ordu’yla ilgili düşünceleri şöyledir:
 “Ordu’nun vapurdan görünüşü çok güzel. Her taraf yeşillik içinde olup aralarındaki kırmızı kiremitli evler pek hoşumuza gitti. Kasaba, sahile ve arkasındaki fındıklı sırtlara serilmiş bir şekilde uzayıp gitmekte, daha gerideki dağlar ormanlarla örtülü olup Kuzey Anadolu’nun yüksek dağ silsilelerine kadar uzanmakta ve hemen daima sis ve bulutlarla kapalı görülmektedir.
Memlekete gelir gelmez, bahçesinde portakal ağaçları bulunan, her tarafı gören güzel bir ev tutarak yerleştik. Uzun seneler Doğu ve Orta Anadolu’da yaşadığımızdan; sahilin ılık havası, denizin her gün bir renk ve şekil alan manzarası, çoluk çocuğu çok sevindirdi.”
Derviş Kuntman Ordu’ya bir doktor gözüyle bakar. Ordu’nun en önemli sağlık sorunu sıtmadır. Ordu’nun sahil kısmı tamamen sıtmalı olup burada yaz geceleri sivrisinekten yatmak uyumanın imkânı yoktur. Köylülerin çoğu pazarın kurulduğu Çarşamba günleri ötesini berisini sattıktan sonra ilk uğradıkları yer kinin almak üzere eczanelerdir. Kinin sıtmaya karşı kullanılan bir ilaçtı. Doktora giden Orduluların çoğu sıtmalı ve dalaklılar (dalağı büyümüş) olanlardı.
Sıtma başta olmak üzere insanlar birçok hastalıkla boğuşmaktadır ancak çağdaş tıp ve doktorluk henüz halka ulaşmamıştır. İnsanlar tedavileri için koca-karı ilaçları yapanlara, üfürükçülere, iğnecilere başvurmaktadır. Hastalar öncelikle askerlikte sıhhiye onbaşılığı yapmış kişilere gitmekte, bunlardan bir fayda göremedikleri takdirde doktorlara başvurmaktadır.
Halkın her konudaki cehaleti sağlık alanında da kendini göstermektedir. Derviş Kuntman anılarında ilginç bir olaya da değinmekte. Ensesinde egzama(deri hastalığı) olan bir adam doktora başvurur. Doktor reçete yazar ve adama verir. Reçeteyi verirken adama “Bunu al ensene sür ve üzerine bez bağla” der. Bunun üzerine adam reçete kâğıdını ensesindeki yaraların üstüne koyar ve bir bezle bağlayarak çarşıda gezmeye başlar.
Bu dönemde Ordu’da Halk ve Şifa Eczaneleri bulunmaktadır. Birbirinin karşısındaki bu eczaneler Çarşamba günleri arı kovanı gibi çalışırken diğer günler sakindir. Bu sakin günlerde eczaneler, doktorların, memurların ve şehrin ileri gelenlerinin buluşma yeri görevini icra eder. Burada siyasi, sosyal ve gündelik olaylar konuşulur.
Ordu Sağlık Müdürü olarak görevine başladığında karşısına çıkan ilk güçlük Ordu Memleket Hastanesi olmuştur. Sağlık müdürlüğünün yanında olan Memleket Hastanesi binası dar, eski ve işe yaramaz durumdadır. Yenisi Keçiköy’de yapılmış ancak çeşitli eksikler yüzünden burası da kullanılamamaktadır;
“Kasabaya üç kilometre mesafede Keçiköy denilen yerde yapılan yenisi, iki katlı bir bina olup buranın kalorifer tesisatı henüz bitmemişti. Çünkü bina yapılırken kalorifer borularının geçeceği delikler açılmadığından, bir müteahhit, yeniden duvarları deliyor, böylece uğraşıp duruyordu. Bir gün bana: ‘Siz buraya Hastane mi yaptınız, yoksa Karadeniz’e istihkâm mı? Duvarlar o kadar kalın ki buraya sarf edilen malzeme ile bu genişlikte ikinci bir pavyon (klinik) yapılabilirdi. Bu sebepten işimiz uzuyor.’ demişti.
Kalorifer inşası bittikten sonra müteahhide ikinci zorluk, teslim alınırken çıkarıldı. Kış geldi. Kalorifer yanmaya başladı. Hastane çok iyi ısınıyordu.
Yalnız, şartnamede ‘Dışarıda hava -5 iken, içeride sıcaklık derecesinin 20 olması lazımdır’ diye bir kayıt olduğu için devir teslim muamelesinin -5 dereceli bir günde yapılması gerekiyordu. Bu da Karadeniz sahilinde nadiren görüldüğünden müteahhit sızlanıyor ve bana: ‘içerideki dereceyi 25’e yükselteyim, lâkin dışarıya karışmam; o benim elimde olmayan bir şey, artık bu işe bir son verilsin.’ diye söylenip duruyordu Nihayet müteahhidin teklifi kabul edilerek kalorifer işi de halloldu.”
Memleket Hastanesinin tek sorunu sadece kaloriferler değildir. Bir de su sorununun çözülmesi gerekmektedir.
“İkinci garip sorun da hastaneye getirilen su idi. Bir diğer müteahhit de Sağlık Müdürlüğüne müracaat ederek hastaneye bir buçuk kilometre uzaklıkta bulunan bir dere içindeki gözeden hastaneye boru ile su getirdiğin? Söylüyor ve tesisatın devir ve teslimini istiyordu. Hastaneye giderek muslukları açtık; fakat bir damla su akmadı. Müteahhide ‘Hani ya! $u nerede?’ deyince: ‘Bilmem. Ben işe başladığım vakit gözede su vardı. Ben depoyu, yoldaki boruları, muslukları yaptım. Bu kadar masraf ettim. Ben bunların parasını istiyorum. Su beni alakadar etmez!’ demesin mi, şaştım kaldım. Ben de bu borulardan su akmadıkça bu kâğıdı imza etmem, diyerek adamı savdım.
İşte kaloriferi devraldıktan ve kuru bir dereden su boruları geçirerek musluklara taktıktan ve sakalarla su taşındıktan sonra hiçbir merasim yapılmadan yeni hastane halkın hizmetine açıldı.”
Ancak şehirden uzak olan bu hastaneye de Ordulular çok gerekmedikçe gelmemektedirler.
Derviş Kuntman 1936 yılında Ordu’daki görevinden ayrılarak Kars’a atanır. Ordu’dan ayrılır ama Ordu’yla bağlantısı devam eder. Çünkü oğlu Ordulu biriyle evlenmiştir.
1930’lu yılların Ordu’sunu daha iyi tanımamızı sağlayan anıları yazan Derviş Kuntman Ordulu değildi. Ama Ordu’da iz bırakan kişilerden birisi olmuştur. Dâhiliye doktoru olan oğlu Orhan Kuntman’ın Ordu’da Hükümet Caddesinde muayenehanesi vardı. Torunu ise emekli fizik öğretmeni Mehmet Ali Kuntman’dır. Mehmet Ali Kuntman, dedesinin anılarını “Tabur Tabibi Derviş Bey” adıyla 2011 yılında kitaplaştırmıştır.

23 Nisan 2016 Cumartesi

Piskinlik derecesi

PİŞKİNLİĞİN BÖYLESİ!


SAHİLE YAPILAN DOLGU YANLIŞ DA SİZİN YAPTIĞINIZ DOĞRU MU?
CHP Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Ordu Milletvekili Seyit Torun beraberinde, CHP Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen, CHP Samsun Milletvekili Kemal Zeybek, CHP Kayseri Milletvekili Çetin Arık ve CHP eski İstanbul Milletvekili Çetin Sosyal ile birlikte Ordu’ya gelerek, sahilde yapılan deniz dolgusuna tepki gösterdi. Torun, Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Enver Yılmaz’a akıl vererek, “BİR HİZMET YAPILIRKEN O YÖREDE YAŞAYAN İNSANLARIN DA DUYGULARI VE DÜŞÜNCELERİ ALINMALIDIR.” dedi.
İşte Seyit Torun’un partisine, sivil toplum kuruluşlarına ve Ordululara rağmen,  ben yaptım oldu mantığıyla, inatla yaptığı çirkin ve usulsüz bir imar uygulamalarıyla şehrin kimliğini değiştirirken, geleceğe de kötü bir miras bıraktı. Yerimizin yettiği kadarıyla birkaç örnek;
YENİ BELEDİYE BİNASI
Yörede yaşayan insanların duygularını ve düşüncelerini dinlemeden, yapılan eylemlere karşı inatla halkın meydan olması isteğine karşın şimdiki Büyükşehir Belediyesi Hizmet binasını inşa eden Seyit Torun, dün sahilde kendi yaptıklarını unutarak, “Ben yaptım oldu mantığı ile hareket ederse bu kabul edilemez. Bir yönetici hizmet yapabilir ama gönülleri kazanamazsa hizmet yapılmış sayılamaz.” diyebiliyor.
CENAZE ARACI KARŞILIĞI KAT VERİLDİ
1/1000 ölçekli imar olanında rekreasyon alanı 0.15/0.30 2 katlı otel, motel, pansiyon ve benzeri turizm yapılabilir olan bu arazi, Seyit Torun döneminde plan değişikliğine gidilerek, kat sayısı 3’e yükseltilmişti. Bu da yetmiyormuş gibi cenaze aracı karşılığı bu yere iki kat verilerek, bina 5 kata yükseltildi. Dönemin Mimarlar Odası Başkanı Mehmet Özçelik, bu uygulamaya tepki gösterse de olumlu bir sonuç alınmayarak, denizin önüne set çekilmişti.
BOZTEPE’DE ÇİRKİN YAPILAŞMA
Aynı bu yanlışların bir benzeri ise Boztepe’de uygulandı. Adına Türküler yakılan Boztepe, Seyit Torun döneminde beton tepeye dönüştürülmek istendi. Bunlara en güzel örnek ise Balkon kafeterya, Tepe Restoranı ve yeni yapılan otel inşaatıdır. Çarpık yapılaşmayı ilçe merkezinde uygulayan Torun, Boztepe’de yaptığı bu yanlış uygulamalarla da tepkileri çekmişti fakat, her zaman olduğu gibi halkın taleplerine kulaklarını tıkamıştı.
DÜĞÜN SALONU İÇİN AĞAÇLAR KESİLMİŞTİ
Eski Belediye Başkanı Seyit torun döneminde Ordu’nun en kimlikli ve en eski mahallelerinden olan doğa harikası Kirazlimanı Mahallesi’ndeki asırlık çam ağaçları kurutularak kesilmişti. Eski bir mezarlık sahası olan yer Belde Otel’e düğün ve konferans salonu yapılması için verildi. Mahalleli olaya büyük bir tepki göstermesine rağmen, bu tepkiler dikkate alınmamıştı.
PALMİYELER
Modernleşme adı altında kendi coğrafi dokusundan uzak, yapay hamlelerle palmiye ağaçlarını sahile diken Başkan Seyit Torun, yine yanlış bir uygulamaya daha imza atmıştı. Doğu Karadeniz’in iklimine ve yapısına uygun olmayan palmiyeler, dikildikten 1 yıl sonra solmaya başlamıştı. Hatta bazı palmiyelerde ise çam bitmişti. Ulusal basında bile tepki toplayan bu uygulama da Seyit Torun’un yanlışları arasında yer alıyor.
TAHIL PAZARI KATLİAMI
İki dönemlik Ordu Belediye Başkanlığı sürecinde ‘’modern düzenlemeler’’ adı altında büyük bir inatla, hiçbir görüş ve tepkiyi dikkate almadan kentin tarihi ve kültürel dokusunu katleden Seyit Torun, Tahıl Pazarı’nı da adeta yok etmişti. Belediye eski meclis üyesi şehir planlamacısı Meltem Melikoğlu Aldeniz gibi turizmcilerin ve mimarlar odasının tepkilerine aldırış etmeyen Torun, şehrin kimliğini kaybetmesinde önemli rol oynamıştı.
TELEFERİK DİREĞİ
Şehrin uzun yıllardır beklediği Teleferik Projesi’nin hayata geçirilmesi büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Ancak projenin tarihi ve doğal alanların içerisinden geçmesi bu heyecanı karamsarlığa çevirdi. Teleferiğin 2. ayağının sit alanı içerisine yerleştirilmesiyle mahkeme kararıyla durdurulan inşaat bir süre sonra apar topar tekrar başlatıldı. Kaçak bir şekilde gece dikilen ayaklar sonrasında Seyit Torun, bir yanlışa daha imza atmıştı.  
ÖZÜRLÜ PROJE
Seyit Torun’un belediye Başkanlığı döneminde ‘Büyük Yatırım’ sloganları ile 17 Mayıs 2011 tarihinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından temeli atılan ve 7 Aralık 2013 tarihinde hizmete açtığı, ancak otomobil dışında hiçbir araç giremediği için Ordulular tarafından ‘özürlü otopark’ olarak isimlendirilen Yenimahalle Katlı Otoparkı, şehrin ortasında enkaz gibi duruyor. Bina şimdilerde Altınordu Belediye binası olarak kullanılıyor.
YELKEN KULÜP SÜRECİ SEYİT TORUN’LA BAŞLADI
CHP eski İl Başkanı Av. Haluk Türkmen ve CHP eski Belediye Meclis Üyesi Eczacı Mustafa Çavuşoğlu, daha önce gazetemize yaptığı açıklamada, Yelken Kulüp arazisinin bugün otel inşaatına başlanmasında en büyük sorunun Seyit Torun’un araziyi yeşil alandan çıkartarak belediye kamu hizmet alanına çevrilmesi olduğunu açıklamışlardı.

4 Ocak 2016 Pazartesi

Dünyanın en tatlı projesi Ordu'da

Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Enver Yılmaz; bir süre önce ihale edilen ve yer teslimi yapılan Çikolata Park Projesi’nde, yüklenici firmanın ilk kazmayı vurarak çalışmalara başladığını söyledi.
Başkan Yılmaz, Ordu-Giresun Havalimanı’nın yakınında 53 dönüm alan üzerine inşa edilecek Çikolata Park Projesi’nin yaklaşık maliyetinin 8 milyon 362 bin lira olduğunu ifade etti.

FINDIK VE ÇİKOLATAYI ORDU’DA BULUŞTURUYORUZ

Yıllık ortalama 200 bin ton ile dünyada en çok fındık üretimi yapılan Ordu’da hayata geçirilecek bu proje ile birlikte Ordu’nun en önemli tarımsal ürünü olan fındığa değer katıp, fındığın tanıtımını yaparak, tüketimini artırmaya yönelik farklı uygulamalar geliştireceklerini söyleyen Başkan Yılmaz; “Ordu’nun en önemli tarımsal ürünü olan fındığa değer katmaya ve fındığın tanıtımını yaparak tüketimini artırmaya yönelik farklı uygulamalar geliştiriyoruz. Çikolata Park Projesi de bu anlamda uyguladığımız sembol projelerden birisidir. Bu proje ile bölgedeki fındık satışı ve fındıklı ürün çeşitliliğini artırmanın yanı sıra Ordu’nun turizm ve ekonomik yapısına önemli etkiler yapacak bir cazibe alanı oluşturmayı hedefliyoruz” dedi.

PARK AYNI ZAMANDA BİR DİNLENME ALANI OLACAK

Çikolata Park’a gelen ziyaretçilerin çikolata üretim aşamalarını görebilecekleri alanlar ile butik çikolata satışı yapılacak dükkanların yer alacağını belirten Başkan Yılmaz; “Müze binası, restoran ve kafeteryaları içeren kapalı alanların yanı sıra halı saha, tenis kortu, çok amaçlı spor sahası, temalı çocuk oyun alanları, bisiklet parkuru,  yürüyüş yolları, amfi, gösteri alanları, seyir terasları ve geniş yeşil alanların da bulunacağı Çikolata Park, insanların kent ortamından uzaklaşıp deniz ve yeşille çevrili bir mekânda çikolata tadında vakit geçirebileceği bir dinlenme alanı olarak da hizmet verecek” şeklinde konuştu.

ORDU’YU KALKINDIRACAK PROJELERİ HAYATA GEÇİRİYORUZ

Ordu’yu kalkındıracak projeleri tek tek hayata geçirmeye başladıklarını söyleyen Başkan Yılmaz; “Söz verdiğimiz gibi Ordu’yu ayağa kaldıracak yatırımları bir bir gerçekleştiriyoruz. Gülyalı’dan Akkuş’a kadar bütün ilçelerimizde birbirinden önemli projelerimiz var. Bunların bir kısmı tamamlandı, bir kısmı devam ediyor ve diğer bir kısmının da projesi yapılıyor. Hemşerilerimizden aldığımız emanetin hakkını verebilmek için ekiplerimizle birlikte gece gündüz çalışıyoruz” ifadelerini kullandı.

17 Aralık 2015 Perşembe

YENİ YILDA TRAFİĞE KAPATILAN YOL BELLİ OLDU

 Büyükşehir Belediye Başkanı Enver Yılmaz, “Yalı Camii’nden itibaren Ada Fırını’nın olduğu yere kadar bu güzergahı trafiğe kapatmayı planlıyoruz.” dedi.
Resmi küçültmek için üzerini tıklayın...
Yeni dönemde Altınordu ilçesinin en işlek caddesi olan Süleyman Felek Caddesi’nin trafiğe kapatılacağını kaydeden Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Enver Yılmaz, şu bilgileri verdi: “Özellikle yaz döneminde 734 bin olan nüfusumuz 2 milyonu buluyor.  Yalı Camii’nden itibaren Köprübaşı- Ada Fırını’nın olduğu yere kadar bu güzergahı trafiğe kapatmayı planlıyoruz. Esnaf bazında bir anket yaptırdık. Yüzde 90 seviyesinde ‘kapatılsın’ çıktı.”

Çalışmaların Ocak ayından itibaren başlayacağını açıklayan Başkan Yılmaz, “Süleyman Felek Caddesi’ne alternatif yol, hemen arkasındaki Barbaros Caddesi olacak. Araç trafiği Barbaros Caddesi’nden ilerleyerek Güzelordu İlkokulundan sağa dönecek, Köprübaşı Camiisinin 50 metre yukarısında yeni bir köprü yapıyoruz. Bunu projelendirdik şu anda. Buradan Bucak mahallesine geçiyor, oradan da Ada Fırınının oradan çıkarak devam ediyor. Bu çalışmalara Ocak ayından itibaren başlıyoruz.” dedi

13 Kasım 2015 Cuma

Erol Alpsoykan, 74 yaşında hayatını kaybetti.


Ünlü sinema ve tiyatro oyuncusu Erol Alpsoykan yaşamını yitirdi.

EROL ALPSOYKAN KİMDİR?

1941 yılında Ünye'de doğan Erol Alpsoykan, lise yıllarında tiyatroya başladı. Birçok tiyatro oyununda oyuncu ve yönetmen olarak dan yer alan Alpsoykan, 1970 yılında Gazi pedagoji bölümünden mezun oldu.

Sinema çalışmalarına 1976 yılında Anadolu Üniversitesi Televizyon Enstitüsü'nün kurulumu sırasında başladı.

1989 yılında,trt nin ödüllü senaryosu TALAZ ile birlikte dizi çalışmalarına başladı ve aralarında Üvey Baba, Hatırla Sevgili, Kuzey Rüzgarı, Pars Narkoterör, Yaban Gülü de bulunan birçok diziye de imza attı.

Alpsoykan son olarak KOD adı K.O.Z isimli sinema filminde yer aldı

28 Haziran 2015 Pazar

FOTO IŞIK STÜDYOSU’NUN 80 YILLIK MAZİSİ


ALAMİNÜTTEN BAŞLADI BUGÜN 1 NUMARA
Baba merhum Derviş Şükrü Bey Selanik’ten 1920’li yıllarda mübadele sonucu Ordu’ya gelmiş.
Bir fotoğrafçı dükkânı ki, aslı yaklaşık 80 yıl önceye dayanıyor.. Ordu’da fotoğrafçılık üzerine sanki dev bir çınar… Ve o çınarın ikinci kuşak sahibi Süleyman Düzgören’le beraberiz. O da babası Derviş Şükrü’den aldığı bu mirası yıllardır koruduktan sonra çocukları Ceyhun ve Cesur’a devretmiş..  Şimdi stüdyonun işini 3. kuşak bu gençler sürdürüyor. Süleyman Bey de tecrübesiyle çocuklarına yardımcı olmaya çalışıyor.. Kararlı ve işinin takipçisi olarak dikkatimi çekiyor, hiç boş durmuyor, oradan oraya uzanıp duruyor.
Süleyman Beyin yaşı 65 ve 13 yaşında babası Derviş Şükrü Beyin yanında mesleğe başlamış. Tam 52 yıl önce.
SELANİK’TEN GELMİŞLER
Baba merhum Derviş Şükrü Bey, Selanik’ten 1920’li yıllarda mübadele yolu ile Ordu’ya gelmiş. 3 ayaklı şipşak makinesi (alaminüt) ile fotoğrafçılık yapmış. Makinesini katlayıp, koltuğunun altına alarak yakın ilçelere vesikalık resim çekmeye de gitmiş... Şükrü Bey bu makine ile çalışmalarını 1968 yılına kadar sürdürmüş..
Daha sonra 72 yaşında hacca gitmiş. Hacdan sonra da fotoğrafçı dükkânını çocuklarına bırakmış. Çocukları Süleyman ve Bahri, aldıkları bu mirası korumuş, hatta gelişen teknolojiye uyumlu hale getirerek bu güne kadar getirmişler. Bugün Foto Işık, Ordu’da bir benzeri olmayan teknolojisi ile hizmet veriyor..
SIRRI DİKKATİ
Bu kadar ilgi görmesi ve büyümesinin bir sırrı olup olmadığını soruyorum. Hiç duraksamadan cevap veriyor: “Ben işime çok dikkat ederim. Üzerine titrerim. Yeniliklere açığım. Ve daima ileriye gidebilmek için teknolojiyi de yakından takip ederim. Dürüstlükten taviz vermem. Müşterilerimi hep velinimetim olarak görür, saygı duyarım.”
FOTOĞRAF MAKİNESİNİN İCADI
Bugün birkaç saniyede poz verip çektiğiniz, banyosu son derece kolaylıkla yapılan, gerekirse tez zamanda büyültülüp istediğiniz boyutta kopyası elinize verilen fotoğrafın, aslında yüz yıllarca süren deneme ve çalışmaların sonucu olduğuna inanmak gerçekten güçtür. Aslında, fotoğraf makinesi büyük icatların çoğu gibi bir kişi tarafından icat edilmemiştir. Fikrin doğması, uygulanması, gelişimi, değişik kişilerin çalışmaları ve uzun aralıklı dönemlerin sonucudur.11. ve 16. yüzyıllar arasında, insanlar “karanlık oda” fikriyle ilgili çalışmalar yapmışlardı. Gerçekte kâğıt üzerine bir resmin “alınması” söz konusu değildi.
1568 yılında Daniello Barbaro, “karanlık oda” adı verilen cihaza bir mercek ekledi. İlkel bir objektif niteliğindeki merceğin açılışı, görüntünün daha kesin olabilmesi için değişebiliyordu. 1802 yılında, Thomas Wedgwood ve Sör Humphrey Davy, ışığa karşı duyarlı bir maddeyle kaplı kâğıt üzerine, kontak baskı yoluyla siluet ve görüntüler tespitine muvaffak oldular. Fakat baskı ömürlü değildi.
DEV BİR FOTOĞRAF MAKİNESİ
1816 yılında, Joseph Niepce, bir mücevher kutusu ve bir mikroskoptan alınmış mercekle ilkel bir fotoğraf makinesi yapmayı başardı. Negatif bir görüntüyü tespit etti. William Talbot adındaki İngiliz, 1835 yılında, negatiften alınma ilk pozitif baskıyı yaptı. Görüntünün ömürlü (devamlı) olması sağlanabilmişti.l839’da, Louis Daguerre, gümüş plak üzerine görüntü aldı. Aynı çıkış noktasından temellenen çalışmalar birbirini izledi. Başlangıçta ağır adımlı gelişmeler bir sonrakine zincirlendi.
En sonunda,1888 yılında, kutu fotoğraf makinesi piyasaya sürüldü. Bu makine, Kodak sistemini kullanan Kuru Plak ve Film Şirketi tarafından geliştirildi. Söz konusu makine, 100 pozluk filmle dolu olarak satıldı. Çekimden sonra, makine ve film Rochester’e gönderiliyor, burada film almıyor, banyo işlemi yapılıyor, makineye tekrar film doldurularak sahibine iade ediliyordu.

25 Haziran 2015 Perşembe

Ordu'da yeni altın ve linyit kömürü sahaları bulundu


Maden Tetkik Arama Enstitüsü'nün (MTA) son 5 yılda yaptığı araştırmalar sonucu Ordu'da yeni altın ve linyit kömürü sahaları bulundu. 
Yıllardır 'kurşun, bakır, çinko, bentonit, magnezyum' madenleri bulunduğu söylenen, geçmiş yıllarda bu madenlerin işlenildiğini ve rezerv kalmadığı belirtilen Ordu'da, yeni altın ve linyit kömürü maden damarları bulunduğu ortaya çıktı. Buna göre en zengin altın yataklarının Ulubey'in Akoluk köyünde değil, Fatsa'nın Altıntepe mevkisinde olduğu
belirlendi. MTA'nın belirlemelerine göre, Altıntepe mevkisinde 1 tonda yaklaşık 2 gram altın çıkarılabileceği, 1 milyon 191 bin ton görünür, 5 milyon 355 bin ton muhtemel altın rezervi olduğu tespit edildi. Ulubey'in Akoluk köyünde ise 1 tonda 0.90 gram altın elde edilebilecek nitelikte 1 milyon 100 bin ton muhtemel görünür rezervin yanı sıra, bir tonda 50 gram elde edilebilecek nitelikte 1 milyon 300 bin ton gümüş rezervi de olduğu kaydedildi. Ayrıca Gölköy-Çetilli'de kurşun-çinkonun yanında altın varlığı da belirlendi. Bu alandaki altın rezervini belirleme konusunda çalışmaların ise sürdüğü bildirildi.
AYBASTI-GÖLKÖY ARASI KÖMÜR YATAĞI
MTA'nın yaptığı bir başka araştırmada ise Aybastı ile Gölköy sınırındaki arazilerde linyit kömür damarları ortaya çıkarıldı. Kömür rezervi belirleme çalışmalarının sürdüğü bildirilirken, Fatsa-Zavi köyünde yaklaşık 2 milyon ton kurşun, Gölköy-Şıhman mevkisinde 116 bin ton, Kumru-Gümüşdere mevkisinde 100 bin ton rezervli yeni bakır, kurşun ve çinko yatakları bulundu. Ünye-Kavaklar sahasında çoğu ağartma toprağı olmak üzere 743 bin ton, Keşköy yatağında 460 bin ton, Emireli mevkisinde 421 bin ton, Ahizetli
mevkisinde 128 bin ton, Tavkutlu-Gülcüğen mevkisinde 812 bin ton, Mesudiye-Çavdar köyünde 80 bin ton bentonit tespit edildi. Çambaşı Yaylası Fundacık mevkisinde 750 bin ton demir, Ünye-Kumarlı sahasında 107 ton gümüş olduğu ortaya çıktı. Ulubey İlçesi Akoluk mevkisinde seramik ve kağıt sektöründe kullanılabilen 148 bin ton, Sayaca mevkisinde ise 2 milyon ton kaolen bulunuyor. Ayrıca Mesudiye ilçesi Topçam beldesi sahasında ise yörenin en güzel ve sert mermer yataklarına rastlandı.

22 Haziran 2015 Pazartesi

YOK OLAN BİR MESLEĞİN ORDU’DAKİ SON TEMSİLCİSİ; NALBANT KİZİR OSMAN…

Bir zamanlar atı olan herkesin tanıyıp, kapısını çaldığı, atlarının ayaklarına nal çaktırdığı. Hemen herkesle ahbap olan, geçer akçe bir meslek erbabı Nalbant Osman amca.  Şimdi nostalji olan, ancak büyük şehirlerin atlı spor kulüplerindeki sahalarında yüzlerce lira verip üye olarak binebildiğimiz atlar için, en luzümlu mesleği yaşayan son Ordu temsilcisi…
İki kuşak öncesinde hepimizin kapısında bizlere hizmet ediyordu atlar. Ormandan odunumuzu, çeşmeden suyumuzu, bahçeden fındığımızı hep atlarla taşırdık. Bahçeli evlerimizde özel ahırlarında besleyip tımarını yapar, ayaklarına da düzenli olarak, tırnaklarını korumak için nal denilen demir koruyucu çaktırırdık. Atın tırnağı çok özeldir. Onun için özel olarak mesleğin en iyisini tercih ederdik. İşte Ordu’da bu işin en iyisi, ağaların, beylerin, at severlerin nalbantı Kizir Osman amca. Yıllarca severek yaptığı ve binlerce atın ayağına nal çaktığı, yarını olmayan mesleğini anlattı. Nalbantçılığın yok olmasının nedenlerini anlattı.
68 yıllık Nalbant
Kulakları ağır işiten Osman Amcaya sorduğum soruları, berberlik mesleğinde rüştünü ispatlamış, küçük yaşta meslek öğrensin diye, Babası tarafından, Ordu’da Adanalı berber Ömer’e teslim ettiği, meslek öğrenerek Çambaşı’nın tek berberi olan, mesleğinde 40 yılını tamamlamış, büyük oğlu Berber İhsan da kulağına eğilip tekrarlayarak duymasına yardımcı oluyordu. Ve anlatıyor;
“Eskiden At her şeydi, köyle ilgisi olan her ailenin atları olurdu. Köyden şehre atlarla gelinirdi. Atların konaklaması, çalınmaması için hanlar vardı. O yıllarda at hırsızlığı çok olurdu çünkü. Köprübaşı’nda Yürürlerin hanı vardı. Laz Hamdi çalıştırırdı. Hacı Kazım’ın hanı vardı, İbrahim çalıştırırdı. Yüncüler sokağında da Ermeni Hasan’ın hanı vardı. Atın beslenmesi için, başına içi saman ve arpa karıştırılarak doldurulan  torbalar takılır, atın beslenmesi sağlanırken, diğer yandan da bu günkü otoparklar gibi belli ücret verilerek atın rahat etmesi de sağlanırdı. Handa  aygır atlar, huysuz atlar, eşek ve katırlar  için özel bölmeler olurdu. Bir köşesinde de nallama işini yapan nalbantlar işlerini yapardı.
O yıllarda Ordu’da Nalbantlık geçer akçe olduğu için belli başlı nalbantlar vardı. Hepsi de birbirinden üstün insanlardı ve hep yardımlaşırdılar. Nalbant Ermeni Hasan, Nalbant Yunis, Nalbant Dursun Ali, Nalbant Kırışo Ahmet, Nalbant Ermeni Ahmet, Nalbant Murat ve Nalbant Hamdi vardı, mesleğin duayenleriydi. Allah rahmet etsin, hepsi de gün boyu at nallarlardı. Atlar sıradaydı, bir günde 57 at nalladığımı bilirim.”
1929 doğumlu olduğunu ve Öceli’den  İmamolarından olduğunu da belirten Osman amca, “kizir” lakabının nereden geldiğini de; “dedem o yıllarda muhtarlık yapmış. Eskiden muhtarlara ‘kizir’ derlermiş. Bize de ‘kizir Mehmetler’ derler” diyerek açıkladı.
Atın ayağını tutunca, numarasını anlayacaksın”
Mesleği, 1947 yılında Ermeni Süren ustanın yanında demirci çırağı olarak başlayarak öğrendiğini de belirten Osman amca şöyle devam etti:
“Ali abim de Demirci Mıgır ustanın yanında idi. Süren usta; benimle birlikte Meletli Osman’ın oğlu Dursun Ali’ye, Gercelinin Ali’ye, Yemişli’den Topal Hüsnü’ye örste nal dövüp yapmasını öğretti. Biz nal yapıyorduk, Osman’la  Süren Usta da nalları çakıyordu. Kısa zamanda işi öğrenip ben de nal çakmaya başladım. Atların, eşeklerin hepsinin nalları farklı farklıdır. Ayni ayakkabı numaraları gibi. İyi bir nalbant atın ayağını tutunca kaç numara nal olacağını hemen anlaması lazım. 40 numara 13 santimdir. 47 numara 9 santimdir. Katırın nalları 57’den başlar. Taylar için önce ölçü alınır. Atın tırnak mayası çok önemlidir, yanlış çakılan bir mıh (nala çakılan çivi) atın ayağını sakat bırakır. İltihaplanma yapar, müdahale edilmezse ayak şişer, o attan daha hayır gelmez.”
Ben de, ‘çaresi ne?’ diye sordum.
“Mıh değen yere nişadır ve gaz yağı koyup üzerine su değmesin diye muşamba ile kapatıp o vaziyette nallarız. Bir haftaya kalmaz iyileşir. Bu meslek sırrıdır. Ustalarımızdan öğrendiğimiz şeyler. Şimdi duydum okulu açılıyormuş nalbantlığın. Belki bize de danışırlar, sorarlarsa söyleriz mesleğin inceliklerini. 70 yılın birikimleri var.”
‘Kimseye öğretmedin mi, ustalık yapıp çırak yetiştirmedin mi?’ diye sordum. Dertlendi, kızdı…
“Birkaç kişi geldi öğrenmek istedi, baktı ki ağır iş, işin inceliği de var zorluğu da. Vazgeçtiler, işin kolayını tercih ettiler. Kimseye kızmıyorum. Bu meslek kaba gözükse de; çok ince işçilik ister. Nalla tırnağı birbirine çaktığınız mıhın deri ile arası bir arpa boyudur. Bir santim üstü deridir. Yanlış çaktınız mı atı sakat bırakırsınız. Bazen de at sizi sakat bırakır, dikkatli olmazsanız.”
Bir seferinde Osman amcanın da ayağına bir at tekme atmış, bacağı kırılmış….
Rahvan at taşıyıp, defalarca atımın nallamasına şahit olduğum için Kizir Osman amcanın yaptığı işi hep önemsemiş, hep saygı duymuşumdur. Mesleğin nasıl zor olduğuna da defalarca şahit oldum. Bir seferinde nallanmak için ahırdan çıkartılan katırın, ahır kapısının tavanına attığı tekmeleri görünce takibe aldım. Osman amcaya getirdiler. Katırı iki kişi zor zapt ediyordu. Bir kazığa bağlanan katırın burnuna yavşa adını verdiği ağaçtan yapılma kıskacı  taktı, adamların yardımıyla da ön ayağının birini semerin kaşına bağladı. Diğer çaprazdaki arka ayağını bilekten kuyruğuna dolayarak gayet rahat  havaya kaldırıp ayağını nalladı. Bir seferinde de aygırlığı saldırgan hale dönüşen bir erkek atın testislerini ameliyatla alırken görmüştüm. O zaman kendisine olan sempatim biraz zayıflamıştı. Sonra sordum; ‘Neden böyle şeyler yapmaya ihtiyaç duyuyorsun. Bırakın o hayvanda aygırlığını yapsın’ diyince; “Bak gallenco at çok güçlü bir hayvandır. Bu gücünün farkına bir kez varır da, bunu insanlara zarar verme boyutuna taşırsa o atı kimse istemez. Devamlı at el değiştirir alan satar, alan satar. Her sahip değiştirdiğinde atın hırçınlığı ve saldırganlığı daha da artar. Sonunda canı yanan biri çeker vurur” diyerek, olayı çok güzel ve mantıklı olarak izah etmişti. Yerden göğe de haklıydı.
Binlerce at nallayan Kizir Osman amcaya at taşıyan eski atçıları sordum. Gözleri parladı, bir an eskilere gittiğini suratındaki ifadeden anladım. Kaşları bir kısıldı, bir toplandı, sonra suratında bir tebessüm peydah oldu;
“Ohooo kimler geldi, kimler geçti. Ne atlar, ne ağalar, ne beyler” dedi. “Katırco Ferhat, Şifo Hulis, Gallenco Sali, Yunis, Kasımo Hüsnü, Velefendo Şükrü, Vehbi, Gavur İmam, Keleşo Durmuş, Mollamaro Durmuş, Belikıro Osman, İmamo Şahap, Fahri Çelebi, Felo Hüdaver, Ercan, Poyrazo Selami, Kürt İsmet, Felo Sali, Bacıno Fethi, Saatçi Ali, Kör Fikret, Kulaço Rıfat, Murat Uzunlar, Felo Ağ dayı, Osman Meydan, Parmaksız Arif, İnekçi Cemil, Şifo Mithat, Muzaffer Bacıno, Kotanalı Remzi, Sılco Hasan, Topal Ahmet, Aziz Ağanın Mustafa, Yarım Ağa Dursun, Çağlar Atinkaya, Şenel Ağa, Durano Hamit, Ispo Ahmet, Osmano Fahri, Donubozuğun Hamit, Çeteco Sabri, Marazın Rahmi ve daha niceleri” diye devam etti. Ayrıca Tirebolu’dan Karabo Kemal ağa ile marazın Rahmi, O’nu özel olarak aldırır, atlarını nallatırmışlar.
Nalbantların çok sık kullandığı ve önemini vurgulayan eski bir söz vardır. Cengiz Hanın söylediği varsayılan bu sözü hep söylerdi, yine söylettim;
Bir çivi, bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı kurtarır.
Bir at, bir yiğidi kurtarır. Bir yiğit bir ülkeyi kurtarır…
Önceleri binek hayvanları için geliştirilmiş olan nalbantlık mesleği demircilikle beraber gelişmiştir. Önceleri demir nal yokken atların ayaklarına tırnakları aşınmasın diye, keçe, kalın bez, çaput, kösele koruyucular sararlarmış. Osmanlı 1988’de baytar yetiştirmek için okul açmış ve buralarda nalbantların yetişmesine öncülük etmiş.
Hayatımızın içinde iken şimdi değişen şartlarla, yerini motorize ulaşım araçlarının aldığı, insanoğlunun ilk evcilleştirmiş olduğu atları şimdilerde fındık bahçelerinde çuval taşırken ve yaylalarda yol kenarlarına bırakılmış olarak görüyoruz. Bazı rahvan at meraklıları ve uzak yaylacıların dışında at taşıyanın olmadığı için de Nalbantlık mesleği de artık ilgi görmüyor.
Kizir Osman amcaya hayranlıkla baktım. Gözlerinde bir devre imza atmış olmanın gururunu taşıyordu. Bizim tanıyamadığımız, aile büyüklerimizi tanımış, atlarını nallamış, bir devre şahitlik etmiş, yok olan Nalbantlık mesleğinin son temsilcisi.
Her sene eskiden olduğu gibi Çambaşı’na düzenli gidiyor. Şimdi anılarıyla ve torunlarıyla baş başa mesleğinin hatıralarıyla yaşıyor.
İlgimizi, sevgimizi  gösterip saygıyla ellerinden öptüm…