fotoğraf makinesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fotoğraf makinesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2016 Pazar

Maryam Şahinyan


Fotoğraf
'İstiklal Caddesi'ndeki Hıdivyal Palas'ın ikinci katında topu topu 15 metrekarelik bir deponun zemininde, üzerine kitap kolileri yığılmış halde, 20 yıla yakın süredir, dokuz büyük koli içerisinde, 1139 kutu dolusu negatif film bekliyordu beni. Unutulduğu yerde, kaybolmuş halde, son bırakıldığı biçimde.
(Tayfun Serttaş, Maryam Şahinyan araştırmacısı, http://tayfunserttas.blogspot.com/2011/09/foto-galatasaray.html)
Maryam Şahinyan, yarım asır boyunca bir gün dahi aksatmadan Şişli'deki evinden yürüyerek gidip geliyor stüdyoya, her öğlen yalnızca bir kırmızı elma yiyor, siyah iş önlüğünü ve kolçaklarını hiç çıkartmadan, 1. Dünya Savaşı'ndan kalma körüklü kamerasıyla, 1985'e dek siyah beyaz fotoğraf çekmeye devam ederek, sessizce, fark edilmeden sürdürüyor bu işi. (...) Ben çok fotoğraf arşivi gördüm ama böyle çeyiz dizer gibi her birisi tek tek numaralandırılmış, aralarına pelür kâğıtları serilmiş, yarım asır boyunca dokusunda tek bir değişiklik olmayan arşiv görmedim.
(Tayfun Serttaş)
Lara Fresko, "İstanbulluları Hüzne Boğabilir", Radikal, 13.12.2011
Maryam Şahinyan, kardeşlerinden farklı olarak erken yaşta babasından stüdyo fotoğrafçılığının tüm inceliklerini öğrendi ve 1937 yılından itibaren babasının stüdyosunu tek başına işletmeye karar verdi. Bu durum, dönemin muhafazakar koşulları altında İstanbullu birçok kadın açısından tercih nedeni sayılarak stüdyoya çeşitli avantajlar sağladı ve yarım asırlık meslek hayatında, Galatasaray'da üç ayrı mekânda işlettiği stüdyosunda kesintisiz çalıştı.
(Tayfun Serttaş)
Berna Akcan, "Tayfun Serttaş İle Röportaj: Maryam Şahinyan, Foto Galatasaray", Fotoritim e-Fotoğraf Dergisi, 1/2012,http://www.fotoritim.com/yazi/tayfun-serttas-ile-roportaj--maryam-sahinyan-foto-galatasaray
Maryam Şahinyan belli ki kimseleri yargılamamış. O yüzden herkes, her nasılsa o haliyle bu kadının karşısına geçmiş. Şehrin en şık kadınları, gayrimüslim aileleri, Bolşevik Devrimi'nden kaçıp İstanbul'a sığınan Ruslar, tiyatro grupları, müzisyenler, subaylar, vaftizlik ve sünnetlik çocuklar, transeksüeller, düğün günündeki çiftler, iç çamaşırlarıyla kadınlar ve iki yandan tuttukları etekleriyle kendilerini kelebek yapan küçük kızlar..." 
(Karin Karakaşlı, "Zamanı Bekleyen Fotoğraflar", Radikal 2, 11.12.2011)

Ödülleri

"Maryam Şahinyan hayatı boyunca hiç ödüllendirilmemiştir."
(Tayfun Serttaş, Maryam Şahinyan araştırmacısı)

Üyelikleri

Eğitimi

Esayan İlkokulu, İstanbul
Sainte Pulchérie Fransız Lisesi (tamamlamadı)

Sosyal Sorumluluk Çalışmaları

Farklı kurumlarda görev yapmak üzere İstanbul'a yerleşen birçok rahibe, İtalyan sör, rahip, Ermeni Kalfayan Yetimhanesi ve Anarat Hığutyun kuyr'ları (Anarat Hığutyun yardımsever dindar kadınlar kurumu) ile yakın arkadaştı ve yaşamı boyunca bu çevrelere bila ücret hizmet verdi." 
(Tayfun Serttaş, Maryam Şahinyan araştırmacısı, http://tayfunserttas.blogspot.com/2011/09/foto-galatasaray.html)

Akraba ve Dostları

  • Annesi:Dikranuhi Abacıyan
  • Babası:Mihran Şahinyan (Foto Galatasaray fotoğrafhanesinin sahibi)
  • Kız kardeşleri:Zabel Şahinyan, Araksi Şahinyan, Zıvart Şahinyan
  • Erkek kardeşleri:Keğam Şahinyan, Sebuh Şahinyan, Vruyr Şahinyan
  • Dedesi:Agop Şahinyan Paşa (ilk Osmanlı İmparatorluğu'nun 1877 yılındaki ilk parlamentosunda Sivas Milletvekili)
  • Dostları:(Bilgiye ulaşılamadı)

Anısını Yaşatan Projeler

Foto Galatasaray Sergisi
Foto Galatasaray Sergisi, 22.11.2011 - 22 .1. 2012, SALT Galata, İstanbul
http://www.saltonline.org/tr/#!/tr/141/maryam-sahinyan-kimdir_break/
Proje yürütücüsü SALT Galata'nın internet sitesindeki Foto Galatasaray Sergisi bilgileri
http://www.saltonline.org/tr/#!/tr/90/acik-arsiv-1-foto-galatasaray
Foto Galatasaray sergisinden görüntüler
http://www.youtube.com/watch?v=CDv-M_QDuHE
Foto Galatasaray – Açık arşiv (Open Archive)
Maryam Şahinyan fotoğraf arşivi, Foto Galatasaray – Açık Arşiv (Open Archive) adıyla 2012 yılında online olarak kamusal katılıma açılma çalışmaları içindedir. Katılımcı bir bilgi bankası oluşturmayı amaçlayan Foto Galatasaray – Açık Arşiv (Open Archive) projesi bir kent tarihi projesidir.
Foto Galatasaray – Açık Arşiv (Open Archive) projesini, Maryam Şahinyan araştırmacısı Tayfun Serttaş ve proje yürütücüsü olan SALT Galata şöyle tanımlıyorlar:
Tarihsel kesintiler toplumsal hafızayı derinden etkiler.
Bir Açık Arşiv projesi olan Foto Galatasaray, Maryam Şahinyan'ın fotoğrafları üzerinden yeni bir yakın tarih okumasına olanak tanır ve toplumsal hafızaya kural koyan saptamalara, eleştirel bir yaklaşım geliştirmeyi amaçlar.
Açık Arşiv projesi Foto Galatasaray sergisi ile başlamıştır.
Bu proje "arşiv"," demokrasi" ve "şeffaflık" arasındaki ilişkiyi irdeler ve arşiv olgusunun son yıllarda internet teknolojileriyle birlikte dağıtık ağlar üzerinde, katılımla zenginleşen ve çoklu kullanım sayesinde sürekli geliştirilen bir olguya dönüştüğü fikrini vurgular.
SALT, sürdürdüğü projeleri tartışmanın seyrine bırakarak arşivin hiçbir zaman tamamlanmayacak bir olgu olduğunu kabul eder ve ancak kullanıcıyla kesişim noktasında değer kazanabileceğini varsayar.
(Kaynak: tayfunserttas.blogspot.com)
Tayfun Serttaş, Foto Galatasaray Açık arşiv (Open Archive) projesi hakkında bilgi veriyor
http://www.saltonline.org/tr/#!/tr/90/acik-arsiv-1-foto-galatasaray
Maryam Şahinyan anısına kitap
Tayfun Serttaş, Foto Galatasaray - Studio Practice by Maryam Şahinyan, Türkçe-İngilizce, Çeviri: Merve Ünsal, Aras Yayıncılık, İstanbul, 2011.

Hakkında Yazılanlar

Kaynakça


Maryam Şahinyan tanıtım sayfasında yararlanılan kaynaklar
Maryam Şahinyan tanıtım sayfasındaki görseller için kaynak

Ortak hafızanın fotoğraf albümü

İstanbullu Ermeni Maryam Şahinyan'ın bir ömür çektiği fotoğraflar SALT Galata'da sergilendi. 1935-1985 yılları arasındaki dönemi kapsayan dev veri bankasında neler yok ki? Cumhuriyetin ilk yılları, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 olayları, 1974 Kıbrıs Savaşı, köyden kente göç gibi pek çok toplumsal olayın yanı sıra gündelik hayatın ayrıntıları da fotoğraflarda yer buluyor. 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının inkarını suç sayan yasa tasarısı, Fransız Senatosu'ndan 127 oyla geçerken 1 milyona yakın insanın fotoğrafını çeken Şahinyan'ın arşivi sanatçı, yazar, araştırmacı Tayfun Serttaş'ın dönüştürdüğü sergide geçmişini, yakınlarını arayan insanlarla buluştu. Tarihe not düşen 200 bin siyah beyaz fotoğrafsa, dış politik kavgalardan uzak 'ortak hafıza'ya çağrı yaptıBülent ŞANLIKAN / İSTANBUL



Maryam Şahinyan 1935 ile 1985 yılları arasında yaklaşık 1 milyona yakın insanın hayatından kesitleri Galatarasay Meydanı'nda adını 'Foto Galatasaray' koyduğu stüdyosunda belgeledi. Şahinyan'ın Birinci Dünya Savaşı'ndan kalma körüklü kamerasından yansıyan 200 bin siyah beyaz kareyi, sanatçı Tayfun Serttaş, teknolojiden de faydalanarak dev bir veri bankası haline dönüştürdü. Şahinyan'ın kutuladığı cam negatifler Serttaş ve çalışmasına yardım eden 30'a yakın asistan tarafından 3 yıl süresince teker teker temizlendi, tasnif edildi, dijitalizasyonu yapıldı, işlendi ve aylara, yıllara göre sıralandı. Serttaş bununla da kalmadı. Şahinyan fotoğraflarını, Aras Yayıncılık'tan çıkan 'Foto Galatasaray, Studio Practice by Maryam Şahinyan' adıyla kitaplaştırıldı. 3 yıl süren bu çalışmanın ardından Şahinyan Arşivi, 22 Kasım 2011- 22 Ocak 2012 tarihleri arasında, Karaköy'de, SALT Galata'da meraklılarıyla buluştu. Serginin son gününde, yüzlerce insan 'Maryam'ın objektifine yansıyan kareler arasında acaba, annemi, babamı, dedemi, teyzemi ya da kendimi bulabilir miyim' umuduyla geldi. Aradığını bulan da oldu, bulamayan da...
GEÇMİŞİN İZİNİ SÜRDÜLER Hangi facianın Kurbanları Ali Cihanoğlu emekli bir bankacı, Aydın'da yaşıyor. Onu SALT Galata'ya götüren şey 1951'de Şahinyan'ın çektiği anne ve babasının düğün fotoğrafı olmuş. Cihanoğlu'nda fotoğrafın bir benzerinin basılmış hali var. Serginin açıldığını duyunca 'Acaba farklı pozu da bulabilir miyim' diyerek soluğu İstanbul'da alan Cihanoğlu'nun dileği gerçek oldu ve annesi Belkıs'la babası Nihat'ın fotoğrafını arşivde bulabildi.
Cihanoğlu'nun aklını esas kurcalayan fotoğrafsa İzmir'de aile fotoğrafları arasından çıkan ve arkasında 'Bir facianın kurbanıyız' yazılı not bulunan 1940 yılına ait bir aile fotoğrafı.  Fotoğraf acaba kimlere aitti? Ailenin başına ne gelmişti? 1924-1050 yılları arasında Trabzon ve Aydın Milletvekilliği yapan Yüksek Mühendis Mithat Aydın'a gönderilen bu fotoğrafın peşine düştüğünü söyleyen Cihanoğlu, Şahinyan arşiviyle ilgili 'Tarihi belge niteliği taşıyor. Birbirini uzun süre görmeyen insanlar olmayacak bir şeyi bu arşivde bulabiliyor. Babasına, annesine, teyzesine ya da akrabasına ulaşmak heyecan veriyor' dedi.
YOLU STÜDYODAN GEÇENLER
Kimler gelip geçmiyor ki Şahinyan'ın objektifinden. Katolik din görevlileri, Ermeni rahibeler, Bat Mitzvaha (Ergenlik töreni) giren Musevi çocuklar, hatıra fotoğrafı çektiren Rum kızlar, Bolşevik Devrimi'nden kaçıp İstanbul'a sığınan Beyaz Ruslar, opera sanatçıları, eşcinseller, müzisyenler, göçlerle İstanbul'u mesken tutan taşralılar...Ve tanıdık bir isim. Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni ve ilk kadın yıldızı Cahide Sonku...
FOTO GALATASARAY ONUN HAYATIYDIUzun yıllar Fransa'da yaşadıktan sonra Türkiye'ye yerleşen Şahinyan'ın yeğeni müzayedeci -galerici Christine Tarpin, teyzesini anlattı: 'Çok küçüktüm.  Her yaz İstanbul'a geliyorduk.  Hikayelerini, yaşadıklarını anlatırdı. Mesleğini çok severdi. Son zamanlarında Parkinson hastalığına yakalanmıştı. Fotoğraf çekemiyordu. Fotoğraf çekilmeyi sevmezdi. Çok az fotoğrafı var. Başkalarını çekmeyi severdi. 1994'te aramızdan ayrıldı. Çocuğu yoktu evlenmemişti. Foto Galatasaray onun hayatıydı.'
 
SERGİNİN FORMATI: Sergİnİn bir bölümünde Sertaş'ın negatifleri temizlerken kullandığı aparatlar, kimyevi maddeler ve temizlik sırasında kullandığı 200 bin adet pamuğun gösterildiği bir camekan yer alıyor. Karşısındaysa dev ekranda Serttaş ve Aras Yayıncılığın Sahibi Yetvart Tomasyan çalışmanın sosyolojik ve teknik çözümlemeleri anlattığı kısa filmler gösteriliyor. Serginin bir başka interaktif bölümü de dev arşivin insanlar ile buluşmasın olanak sağlayan bilgisayar sistemi. İnsanlar bu sistemde aradıkları fotoğrafları tarıyor. Karanlık odada da ekranlara yansıtılan fotoğrafların slayt gösterimi yapılıyor.
56 YIL ÖNCE ÇEKİLEN FOTOĞRAF
Şahinyan'ın siyah beyaz kareleri arasında zaman yolculuğuna çıkanlardan birisi de özel bir şirkette genel müdürlük yapan 58 yaşındaki Sarkis Çadırcıoğlu'ydu. Çadırcıoğlu yaptığı tarama sonucunda bulduğu çocukluk fotoğrafıyla büyük heyecan yaşadı. O da çocukluğuna dönenler arasında yer aldı. 2 yaşındayken Şahinyan'ın objektifinin karşısına geçen Çadırcıoğlu, başka kareler de bulmak ümidiyle ekrana kilitlendi. Çadırcıoğlu ile Şahinyan akraba. Çocukluk yıllarında Şahinyan'ın kendisini çok sevdiğini anlatan Çadırcıoğlu, '1956 yılına ait bu kare bir dönemi yansıtıyor. Çocukluğum Kurtuluş'ta geçti. Benim de yolum o yıllarda pek çok kişinin geçtiği gibi Foto Galatasaray ile kesişti. Bu unutulmaya yüz tutmuş karelerin tarihin tozlu raflardan çıkarak günümüzü aydınlatıyor olması bizleri mutlu etti' dedi.
ÇOCUKLUĞUNA DÖNDÜ
Şahinyan'ın 1970'li yıllarda düğün sonrası çektiği fotoğraflardan birini ilginç kılan pozda yer alan kız çocuğunun o anın peşine düşmüş olması. 50 yaşındaki Feryal Salehi, fotoğrafta solda duran küçük kız. Sadece kendi fotoğrafını bulmakla kalmadı aynı zamanda yolları Şahinyan ile Büyükada'da kesişen annesiylededesinin de fotoğraflarını buldu. Salehi, Şahinyan'ın Büyükadada oturduğu yıllarda yazlıklarında kiracı olarak bir süre yaşadığını anlatıyor. Salehi, 'Çok özel bir insandı. İşini çok severdi. Profesyoneldi. Stüdyosunda bir tarihe şahitlik etti. Fotoğraflara bakarken 'ne kadar çok değişmiş her şey' diyorsunuz. Bu çalışma tabi” ki son derece detaylı ve zor. Ancak insanların bir zamanlar çekilmiş ve unutulmuş karelerinin yeniden canlandırılmış olması büyük bir tarihi değer taşıyor. Şahinyan'ın fotoğraf kareleri bizlere geçmişten geleceğe ışık tuttu' diyor.
ZAMAN TÜNELİNE GİRMİŞ GİBİYİM
İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği 1'inci sınıf öğrencisi Cansu Ceylan da geçmişin izini sürenlerden. Ceylan, röntgen mütehassısı dedesi Ayhan Berkman'a ait bir fotoğraf aradı. 2001'de hayata gözlerini yuman Berkman'ın gençliği İstanbul Erkek Lisesi'nde geçmiş. Dedesinin yolunun Şahinyan'la kesişmiş olma ihtimali üzerine binlerce fotoğrafın arasından nostaljik bir kare arayan Ceylan, 'Fotoğraflarda Türkiye'nin geniş bir profilini bulmak mümkün. Eskiye gittikçe insanların çok daha kılık kıyafetlerine dikkat ettiklerini hatta özendiklerini görebiliyorum. Günümüz Türkiye'sine baktığımızda ise bu geçmişten eser yok. Sanki zaman tüneline girmiş gibiyim' diye konuştu. 
HEP İYİLİK MELEĞİNİ OYNUYORUZ
Kısa filmlerden birisinde Aras yayıncılığın sahibi Yetvart Tomasyan şöyle konuşuyor: 'Şahinyan'a kadın gözüyle bakmamızda fayda var. Erkek egemen bir toplumda bu işi yapmayı başardı. Maryam 6-7 Eylül olaylarını gördü, varlık vergisini gördü, Ermeni sanatkarlar ve esnaflar müşterilerine karşı hep iyilik meleğini oynadılar, oynadık, 
oynuyoruz. Çünkü biz birinci sınıf vatandaş ve yurttaş değiliz. Bu korku nesilden nesile aktarıldı, öğretilmedi zaten

28 Haziran 2015 Pazar

FOTO IŞIK STÜDYOSU’NUN 80 YILLIK MAZİSİ


ALAMİNÜTTEN BAŞLADI BUGÜN 1 NUMARA
Baba merhum Derviş Şükrü Bey Selanik’ten 1920’li yıllarda mübadele sonucu Ordu’ya gelmiş.
Bir fotoğrafçı dükkânı ki, aslı yaklaşık 80 yıl önceye dayanıyor.. Ordu’da fotoğrafçılık üzerine sanki dev bir çınar… Ve o çınarın ikinci kuşak sahibi Süleyman Düzgören’le beraberiz. O da babası Derviş Şükrü’den aldığı bu mirası yıllardır koruduktan sonra çocukları Ceyhun ve Cesur’a devretmiş..  Şimdi stüdyonun işini 3. kuşak bu gençler sürdürüyor. Süleyman Bey de tecrübesiyle çocuklarına yardımcı olmaya çalışıyor.. Kararlı ve işinin takipçisi olarak dikkatimi çekiyor, hiç boş durmuyor, oradan oraya uzanıp duruyor.
Süleyman Beyin yaşı 65 ve 13 yaşında babası Derviş Şükrü Beyin yanında mesleğe başlamış. Tam 52 yıl önce.
SELANİK’TEN GELMİŞLER
Baba merhum Derviş Şükrü Bey, Selanik’ten 1920’li yıllarda mübadele yolu ile Ordu’ya gelmiş. 3 ayaklı şipşak makinesi (alaminüt) ile fotoğrafçılık yapmış. Makinesini katlayıp, koltuğunun altına alarak yakın ilçelere vesikalık resim çekmeye de gitmiş... Şükrü Bey bu makine ile çalışmalarını 1968 yılına kadar sürdürmüş..
Daha sonra 72 yaşında hacca gitmiş. Hacdan sonra da fotoğrafçı dükkânını çocuklarına bırakmış. Çocukları Süleyman ve Bahri, aldıkları bu mirası korumuş, hatta gelişen teknolojiye uyumlu hale getirerek bu güne kadar getirmişler. Bugün Foto Işık, Ordu’da bir benzeri olmayan teknolojisi ile hizmet veriyor..
SIRRI DİKKATİ
Bu kadar ilgi görmesi ve büyümesinin bir sırrı olup olmadığını soruyorum. Hiç duraksamadan cevap veriyor: “Ben işime çok dikkat ederim. Üzerine titrerim. Yeniliklere açığım. Ve daima ileriye gidebilmek için teknolojiyi de yakından takip ederim. Dürüstlükten taviz vermem. Müşterilerimi hep velinimetim olarak görür, saygı duyarım.”
FOTOĞRAF MAKİNESİNİN İCADI
Bugün birkaç saniyede poz verip çektiğiniz, banyosu son derece kolaylıkla yapılan, gerekirse tez zamanda büyültülüp istediğiniz boyutta kopyası elinize verilen fotoğrafın, aslında yüz yıllarca süren deneme ve çalışmaların sonucu olduğuna inanmak gerçekten güçtür. Aslında, fotoğraf makinesi büyük icatların çoğu gibi bir kişi tarafından icat edilmemiştir. Fikrin doğması, uygulanması, gelişimi, değişik kişilerin çalışmaları ve uzun aralıklı dönemlerin sonucudur.11. ve 16. yüzyıllar arasında, insanlar “karanlık oda” fikriyle ilgili çalışmalar yapmışlardı. Gerçekte kâğıt üzerine bir resmin “alınması” söz konusu değildi.
1568 yılında Daniello Barbaro, “karanlık oda” adı verilen cihaza bir mercek ekledi. İlkel bir objektif niteliğindeki merceğin açılışı, görüntünün daha kesin olabilmesi için değişebiliyordu. 1802 yılında, Thomas Wedgwood ve Sör Humphrey Davy, ışığa karşı duyarlı bir maddeyle kaplı kâğıt üzerine, kontak baskı yoluyla siluet ve görüntüler tespitine muvaffak oldular. Fakat baskı ömürlü değildi.
DEV BİR FOTOĞRAF MAKİNESİ
1816 yılında, Joseph Niepce, bir mücevher kutusu ve bir mikroskoptan alınmış mercekle ilkel bir fotoğraf makinesi yapmayı başardı. Negatif bir görüntüyü tespit etti. William Talbot adındaki İngiliz, 1835 yılında, negatiften alınma ilk pozitif baskıyı yaptı. Görüntünün ömürlü (devamlı) olması sağlanabilmişti.l839’da, Louis Daguerre, gümüş plak üzerine görüntü aldı. Aynı çıkış noktasından temellenen çalışmalar birbirini izledi. Başlangıçta ağır adımlı gelişmeler bir sonrakine zincirlendi.
En sonunda,1888 yılında, kutu fotoğraf makinesi piyasaya sürüldü. Bu makine, Kodak sistemini kullanan Kuru Plak ve Film Şirketi tarafından geliştirildi. Söz konusu makine, 100 pozluk filmle dolu olarak satıldı. Çekimden sonra, makine ve film Rochester’e gönderiliyor, burada film almıyor, banyo işlemi yapılıyor, makineye tekrar film doldurularak sahibine iade ediliyordu.

12 Ocak 2014 Pazar

Bir kurtulus hikayesi


Kadri GürselGeçmiş olsun. Kaç kilo verdin?
Bünyamin Aygün: 14 ya da 15 kilo.
Kadri G.: 40 günde 14-15 kilo. Elleri gözleri bağlı, hareketsiz dururken nasıl kilo verir insan?
Bünyamin A.: Üstelik yemek yiyordum da yani. İnfaz kararından sonra bir 10 gün iştahım kesildi. Ondan sonra normal devam ettim.
Kadri G.: Ama yürümüyordun, hareketsizdin...
Bünyamin A.: Evet. Kaslarım hâlâ normale dönmüş değil, yürüyemiyorum.
Kadri G.: Ben 26 gün geçirdim dağda. Çoğunlukla hareket halindeydik. Bir günde 16 saat dağtepe yürüdüğümü hatırlıyorum. İki saatte bir 10’ar, 15’er dakikalık molalar vererek... Ama ben
26 günde 10 kilo verdim.
Bünyamin A.: Peki orada sizi öldürecekler korkusu, hissi var mıydı?
Kadri G.: Ben PKK’lıların bizi öldüreceklerini düşünmedim ama bir keresinde hangi koşulda öldüreceklerini açıkça beyan etmişlerdi. İçlerinden biri, “Askerin operasyonuyla kurtulmayı beklemeyin. Son üç mermimden ikisini size sıkarım bir tanesini de kendime sıkarım” demişti. Askerin operasyon düzenleyerek bizi PKK’nın elinden sağ salim kurtardığı görüntüsünün ortaya çıkmasını istemiyorlardı... Şimdi en başa dönmek istiyorum; sınırdan girdin, kapıdan geçtin...
Bünyamin A.: Tel örgüden geçtim.
Kadri G.: Yasa dışı giriş yaptın yani?
Bünyamin A.: Tabii çünkü yardım haricinde kapıdan bırakmıyorlar. Lazkiye bölgesindeki Türkmenköylerinde yaşanan dramı fotoğraflayıp birkaç aileyle röportaj yapıp geri dönecektim. Çok zor durumdalar. Sadece zeytinyağı ve ekmekleri var, başka da hiçbir yiyecekleri yok. Ya Türkiye’deki kamplara gelecekler oradaki her şeylerini bırakıp ya da orada açlıktan ölecekler savaşın sonucunda.
Kadri G.: Yolda giderken karşına maskeli ve silahlı insanlar mı çıktı?
Bünyamin A.: Heysem’le (Topalca; Reyhanlı saldırısının arkasında olduğu iddia edilen kişi) bir röportaj işimiz çıkmıştı.
Kadri G.: Heysem Topalca mı seni çağırdı, haber mi ulaştırdı seni götürmek istiyorum diye?
Bünyamin A.: Benim oradaki bir bağlantım aracılığıyla bağlantı kurduk Heysem’le. Sordum bizim yönetime,
izin aldım. Benim bulunduğum yerle Heysem’in bulunduğu yer 2-2.5 saat uzaklıkta. Günübirlik o kasabaya gidip röportajı yapıp geri gelecektim. Araçla gidiyorum, yanımda Heysem’in üç tane silahlı adamı var. Beni koruyacaklar.
Kadri G.: Peki karşınıza silahlı adamların çıkması, sizi özel olarak bekledikleri izlenimi uyandırdı mı sende?
Bünyamin A.: Hayır. İlk önce gittik Heysem’i bekliyoruz çarşıda. Orada gördüler; fotoğraf makinesiçantası var, üzerimde kargo pantolonum var. Gazeteci ya da askerim; belli yani aslında. Benİstanbul’dan çıkışta oraya kadar gitmeyeceğim için çok da böyle tebdili kıyafet yapmadım. Gündelik alan kıyafetiyle gittim oraya ve bu tabii ki
çok büyük bir hataydı.
Kadri G.: Orada görüldün...
Bünyamin A.: Orada gördüler. Gören birisi de bunlara haber verdi; bunların işi o çünkü. O bölgede yabancı olan kim varsa onları sorgulayıp, eğer casussa bir şekilde cezasını verip infaz ediyorlar ya da bırakıyorlar. Çünkü onların amacı “Burayı biz ülke olarak kurtarıyoruz. Bir şeriatülkesi kuracağız, kimse bizden izinsiz giremez”. Ben Heysem’le buluştum, Heysem “Benim arabaya gel” dedi, o sırada silahlı ekip arkada. Sohbet ediyoruz Heysem’le, “Bu röportajı haftaya verir misin? Çünkü benim Türkiye’de yakalandığımı düşünüyorlar” dedi. Heysem Türkiye’de aranıyor bu arada. Adana’da havan mermisi yakalattı biliyorsunuz; röportajımın konusu da o.
Kadri G.: Şimdi gidiyorsun, yolda karşına çıktılar. Sekiz kişi değil mi?
Bünyamin A.: Evet, iki arabada. Biri önden birisi arkadan geldi.
Kadri G.: Heysem’in adamları direnmedi mi?
Bünyamin A.: Heysem’in adamları orada yok. Bizi röportaj yapacağımız evin orada bekliyorlar. Bizyiyecek almaya inince onları bıraktık orada başka arabayla. “Siz gidin, biz geleceğiz” dedik. Heysem’le arabada sohbet ederek indik aşağıya. Biraz şehrin dışındayız bu arada.

“Bütün namazlarda gözlerimi açtılar”
Kadri G.: Sizi izliyorlar mıymış
bu arada?
Bünyamin A.: Evet.
Kadri G.: Kendilerini ne olarak tanıttılar?
Bünyamin A.: Hiçbir şey.
Kadri G.: Hangi dili konuşuyorlardı?
Bünyamin A.: Arapça ama hiçbir şey söylemediler. Geldiler, böyle dört silahlı çembere aldı bizi.
Kadri G.: Ne düşündün o an?
Bünyamin A.: İki şey düşündüm. Eğer bunlar Şebbiha’ysa ben bittim ama hayatta kalırım dedim. Çünkü bunlar Esad’a bağlı Şebbiha birimi ve onların işkence yaptıklarını biliyorum. Eğer bunlar dini bir örgütse -ki öyle-, o zaman bu infaza kadar gider. Gözüme ilk kar maskesini taktılar, üzerinden de gözlerimi bağladılar. Ellerimi arkadan kelepçelediklerinde “Kurtulmam mümkün değil” diyordum. Kim nerede olduğumu nasıl bilecek ki? Heysem’in alındığını da bilmiyorum o arada çünkü her şey kapalı. Attılar beni arabanın içine, 20-25 dakikalık bir yolculuktan sonrademir kapısı olan bir yere attılar. Gözlerim de çok sıkı bir şekilde bağlı.
Kadri G.: Ne kadar kaldın böyle?
Bünyamin A.: Üç saat kaldım. Sonra duvara yüzümü değdirerek açmaya çalıştım ve açtım.
Kadri G.: Nasıl bir şey böyle gözleri, elleri bağlı uzun süre tutulmak? Hiçbir şey yapmadan, karanlıkta...
Bünyamin A.: Dünyanın en kötü şeyi. Çok klasik olacak ama insan öyle bir varlık ki her şeye, her duruma alışıyor. Çok zor. Anbean ölümü düşünüyorsunuz. Her an her şey olabilir diyorsunuz.
Kadri G.: 40 günün hep gözlerin bağlı mı geçti?
Bünyamin A.: Hayır, bütün namazlarda açıyorlardı. Her namazdan önce abdest aldırıyorlar, hep açıyorduk.
Kadri G.: Hangi dilde konuşuyorlardı seninle?
Bünyamin A.: Arapça.
Kadri G: Sen Arapça biliyor musun? Nasıl anlıyorsun?
Bünyamin A.: “Hudu” abdest, “salat” ezan, “salli” namaz; “Sallitu” dedin mi namazı kıldım demekti. Onlara bunları söylüyordum, anlıyorlardı.
Kadri G.: Yani onlarla olan ilişkilerin hep ibadet üzerine miydi?
Bünyamin A.: Hep ibadet, evet.
Kadri G.: Gözün bağlıyken en çok neleri düşündün?
Bünyamin A.: Hayatın bir film şeridi gibi gözünün önüne geliyor ve diyorsun ki 43 yaşındayım ve bu 43 yıldır ben ne yaptım? Çok muhasebe yapıyorsun elinde olmadan. Hep geriye gidiyorsun. İyilik yaptığın insanlardan ziyade daha çok yaptığın olumsuz şeyler; “Şununla da kavga etmiştim acaba haksızlık mı ettim? Şuradan kurtulsam da gidip konuşsam” gibi iç hesaplaşmalar yaşıyorsun.
Bünyamin Aygün 40 günlük esaretten sonra ülkesine döndüğünde en çok Boğaz’ı ve Ortaköy’ü özlediğini söylemişti.
“Kılıçla infaz edilecektim. Bari kurşuna dizsinler dedim, kılıçtan çok korkuyordum”
Kadri G.: Sorgulandın ve daha sonra hakkında infaz kararı verildi. Seni öldüreceklerini sana açıkça söylediler mi?
Bünyamin A.: Aynen.
Kadri G.: Nasıl tebliğ ettiler?
Bünyamin A.: Simsiyah giyinmiş, maskeli dört kişi geldi karşıma. Gözlerimi açtılar. Gecenin bir yarısı ellerinde el fenerleriyle geldiler. Önüme bir tane çikolata koyup “Tatlı ye, ağzın tatlansın” dedi bir Türk. Ellerindeki fenerleri yere koydular, ışık tavana vuruyordu. Çok dramatik bir ortamvardı. Sanki artık öldüm, öbür dünyada sorgulanıyorum gibi.
Kadri G.: Bir kabus yaşatıyorlar...

“Bana ‘Tövbe etme fırsatın var’ dediler”
Bünyamin A.: Müthiş bir kabus hem de. Korkunçtu. Gözlerim görmüyor. Sadece bakıyorlar, ben de onların gözlerine bakıyorum. Saat
2 ya da 3’tü herhalde. Uykudan uyanmış, dizlerimin üstünde öyle onlara bakıyorum. Bir yandan da inanılmaz soğuk ve titriyorum. Bir şey demiyorlar, sormaya da korkuyorumYanlış bir şey yapmak istemiyorum. Çikolatayı aldım ve o an ellerimin titrediğini fark ettim. Bu arada kadıdankarar bekledik üç gün.
Kadri G.: Kadı kim?
Bünyamin A.: Kadı oradaki her şey. Yöneticinin de üstünde, dini çok iyi bilen, bütün kararları veren hakim. “Kadıdan haber geldi, maalesef infazına karar verdi. Türk olduğun için biz çok istedik sağ kalmanı ama olmadı. Tövbe et. Allah sana bunu bir lütuf olarak sundu. Tövbe etme fırsatın var” dediler. Üstelik ben şerefli bir şekilde, kılıçla kesilerek infaz edilecektim.
Kadri G.: Kafanın kılıçla uçurulacağını öğrendiğinde ne hissettin? Tepki gösterdin mi onlara?
Bünyamin A.: O anda kabullenemiyorsun, böyle bir şey olamaz diyorsun. Nefes alıp veremiyorum, öyle kaldım. Konuşmak istiyorum, kelimeler çıkmıyor. Bir süre sonra “Neden?” diyebildim.
Kadri G.: Ne dediler?
Bünyamin A.: “Bak sana ölmeden önce tövbe fırsatı verildi, tövbe et. Ne güzel bak çoğu insanın buna vakti olmaz. Sen Allah’ın sevdiği kulusun, sana bu fırsatı veriyor” dediler.
Kadri G.: Peki ne zaman yapacaklardı bu kılıçla infazı?
Bünyamin A.: Süre vermediler. Birkaç gün içinde ya da sabah yapacaklardı.
Kadri G.: Sonra öyle bıraktılar mı?
Bünyamin A.: Bir süre bıraktılar beni. Sonra biri “Sana ışık ve kitap getirelim. Tövbenin nasıl olacağını oku, öğren. Tövbeni et, sabaha kadar namaz kıl” dedi.
Kadri G.: Kitap neydi? Kuran mı?
Bünyamin A.: Yok bir Müslüman nasıl tövbe etmeli, onun şartlarının yazılı olduğu bir kitaptı.
Kadri G.: Türkçe miydi?
Bünyamin A.: Türkçe tabii.
Kadri G.: Ne yaptın o gece?

“El üstünde tutmaya başladıklarında daha çok korkmaya başladım”
Bünyamin A : Sabaha kadar uyumadım. “Silahla değil de neden kılıçla?”, “Bunu nasıl çevirebilirim? Bari kurşuna dizsinler” diye düşünüyordum. Kılıçtan çok korkuyordum çünkü. Sonra aklıma söyledikleri geldi. Kurşun ikinci öldürme şekli; en adi gördükleri Müslümanı da iple asarak infaz ediyorlar. Hatta suçu çok ağırsa o ipte dört gün bekletip sergiliyorlar. Kılıçta ise hemen öldürüp o an toprağa veriyorlar. Benim tek düşüncem “Bunu nasıl kurşuna çevirebilirim”di. Mesela bunlar beni kaçarken kurşunla vursunlar diyorum. Ama kaçamayacağımı da biliyorum çünkü ellerim kelepçeli, kolumda sürekli adam var. İki kişi sabah namazına geldiler. Çok kibarlardı artık, çok iyi davranıyorlardı. Kafam bir şeyin kenarına çarptı, “Bismillah! Aman dikkat et” dedi biri. O sorgu süresinde falan hiç böyle kibar değillerdi. Tabii daha çok korkmaya başladım. Çok el üstünde tutmaya başladılar. Yemeklerin kalitesi de arttı.
Sınırı geçince gördüğüm ilk Türk askerine sarıldım”
Kadri G.: İnfaz edileceğini öğrendikten sonraki günlerin nasıl geçti?
Bünyamin A.: Ölümü hiç kabul etmedim. Beni öldüreceklerini söylediklerinin ertesi günü sabah namazına geldiklerinde infaz edeceklerini düşündüm. Sabah namazını atlatınca “Tamambugünyapmayacaklar” dedim ve rahatladım. Cuma günleri ve sabah namazları hep kabus günlerimdi. Onlara “Ben ölümü hak etmedim. Ben size bir kötülük yapmadım ki. Sizin savaşınızda değilim ben. Ben size Allah’ın bir misafiriyim” dedim. Çok da inanarak söyledim bunları. “Biz seni araştırdık, doğru söylüyorsun. Senin İslamiyet aleyhine bir yazın, bir fotoğrafın yok. Geçmişin iyi ama kime hizmet ettiğin önemli.
O yüzden katlin vacip” dediler.

Serbest bırakılmadım, kurtarıldım ben”
Kadri G.: Peki sonra başının kesilmeyeceğini nasıl öğrendin?
Bünyamin A.: Bunu hiçbir zaman söylemediler ki bana...
Kadri G.: Serbest bırakılma anına kadar hep ölümü mü bekledin?
Bünyamin A.: Hep ölümü bekledim de serbest bırakılmadım, kurtarıldım ben.
Kadri G.: Muhalifler arasındaki bir çatışma neticesinde mi?
Bünyamin A.: Benim orada olduğum son 5-6 gün içinde, kendi içerisinde bölünmüş olan ÖzgürSuriye Ordusu bir olaydan dolayı bir araya geliyor ve hem onları Suriye’nin kuzeyinden çıkartmak için hem de Suriye içindeki El Kaide unsurlarına karşı toplu bir savaş başlatıyor. Benim olduğum yeri bulan İHH (İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı) ve MİT de Ahrar-uş Şam komutanlarına benim fotoğraflarımı veriyor ve “Biz bunu arıyoruz. Noktası da şurası, alabilir miyiz?” diyorlar. Kaldığım evi de belirliyorlar. O evin etrafında üç-dört gün çatışma devam etti ve kim kimle çatışıyor anlayamadım. Son gün 10 metre kadar yakında bir çatışma oldu.
Kadri G.: Sizi tutan grup sizi yanına almadan çekildi değil mi? 
Bünyamin A.: Terk etmediler. Yarım saat sonra kapı açıldı, içeriye biri girdi. Arkasından yaklaşık 15 kişi daha odaya daldı. Hiçbirinin maskesi yok. “Bunların infaz timleri geldi, eyvah bizi kurşuna dizecekler” dedim ve ilk soruları da şu oldu: “Türki sahafi?” (Türk gazeteci hanginiz?) “Halas, halas, sen İstanbul” dedi. “Dalga geçiyor benimle; hani seni öldüreceğim, ruhun İstanbul’a gidecek gibi bir şey diyor” sandım. Yanımdaki iki-üç Şebbiha da secdeye vardı; ağlıyorlar, kurtulduk diye. “Deli misiniz siz, bunlar infaz timi” dedim, onlar ise “Ahrar-uş Şam, kurtulduk” dediler.

“Bahçede 3 dakika yürüdüm, başım döndü”
Kadri G.: Kurtulman nasıl oldu?
Bünyamin A.: İçlerinde Türkçe bilen Heysem Topalca geldi. “Abi dua et, kurtuldun” dedi: “Ama senin üzerine pazarlıklar devam ediyor çünkü seni muhaberat diye öldürtmek istiyorlar.” Beni esir tutanlar onlara benim için “muhaberat” diyorlar ki bu İsrail ajanı demek. Kesin öldürülürüm. 1 saat sonra geldiler, “Haydi gidiyorsun, İstanbul İstanbul” dediler. Kapıdan çıkıp da arabaya binene kadar hep rüyazannediyorum, “bakalım ne zaman uyanacağım” diyorum. Ahrar-uş Şam üyeleri beni başka bir kasabaya götürdüler ifademi almak için. “Bahçede dolaşabilirsin” dediler. Bahçede 3 dakika yürüdüm ve başım dönmeye başladı. O kadar aralıksız ve öyle geniş bir alanda yürümemiştim 40 gündür. Bir yandan da korkuyordum, bu gelip beni alanların hoşuna gitmeyecek bir hareket yapar mıyım diye kafamı yerde tutuyordum. Ama sırtımı sıvazlayıp, “İstanbul İstanbul,
Tayyip Erdoğan” dediler.

“Ancak Davutoğlu arayınca kesinlikle kurtulduğumu anladım”
Kadri G.: Niye bekletiyorlar seni?
Bünyamin A.: Beni kendi mahkemelerine çıkardılar. Karşımda kadıları var. Beni esir tutan adamları işaret ederek “Bunlardan hangisi sana kötü davrandı? Yemek verdi mi? İşkence yaptı mı?” gibi sorular sordular. Ve beraat ettim. Sonra beni bir yere yerleştirdiler o kurtulduğum pazar günü, “Seni yarın ya da salı günü götüreceğiz” dediler. Ama sanıyorum Türkiye’de benim içinyürüyüş olunca işler hızlandı ve o gün beni bir noktaya kadar götürdüler, oradan da Türk heyetibeni aldı.
Kadri G.: Türk heyetini görünce ne yaptın, ne hisettin?
Bünyamin A.: Türk heyetini görünce sarılmak istedim ama çok ciddiydiler. Ben de arabaya binince şaka yaptım. Göz bağım hâlâ boynumdaydı, gözüme taktım “Böyle devam edeceğiz değil mi?” dedim. Hemen “Rica ederiz efendim” deyip elleriyle bağımı çıkardılar. Yolda, daha sınırı geçmeden ara bir noktada Sayın Davutoğlu aradı, “Artık özgürsün” dedi. İşte o zaman kurtulduğuma inanabildim. Sınırdan geçtiğim anda ise gördüğüm ilk askere sarıldım. Tanıdık olarak ilk gördüklerim ise çalışma arkadaşlarım Yurttaş Tümer (Milliyet Fotoğraf Servisi eski şefi) ve Pınar Aktaş (Milliyet İstihbarat şefi) oldu. İşte bir tek o zaman
biraz gevşedim.
“O kadar sert olmadıklarını gördüm”
Kadri G.: Farklı bir insan mı oldun bu süreçten sonra? Dünyaya bakışın, algıların değişti mi? Nasıl hissediyorsun?
Bünyamin A.: Kendimi şu an sanki 20 yıl daha olgunlaşmış gibi hissediyorum. Meslekten dolayı çok sabırsız bir insandım. Her yere hemen gitmek isterdim ama şimdi trafik de trafikteki o kornasesi de rahatsız etmiyor. Beklemeyi artık öğrendim. Çok tez canlı bir insandım, artık bu yok. Daha hırslıydım ama
o hırsların hepsinin boşa olduğunu gördüm. Ödül almak, arabamın daha lüks olması, evi değiştirmek gibi dünyevi isteklerim vardı, hepsi çok gereksizmiş. Hatta arabamın modelini şimdi düşürmeyi düşünüyorum.
Kadri G.: Ben mesela kurtulup döndüğümde bana “PKK hakkında görüşleriniz değişti mi?” şeklinde çok soru gelmişti. Ben de görüşlerimin değişmediğini ve zaten onların kim olduklarını bildiğimi söylemiştim. Senin açından durum ne? Yani senin bu kökten dinci İslamcılara neticedebakışın değişti mi?
Bünyamin A.: Ben bunlar kesinlikle çok kaba, kökten dinci, var oluş amaçları insan öldürmek üzerine kurulu bir örgüt şeklinde düşünürken en azından tabanda aktif görev alan insanların başka boyutlarda olduklarını gördüm. İnançları uğruna orada olduklarını düşünüyorlar. Mesela o ürkütücü görünüşlerinin arkasında aslında o kadar sert olmadıklarını gördüm.
Kadri G.: Peki onların vicdanları çok rahat bir şekilde insanların başlarını kesmeleri, öldürmeleri... Bunun düşüncesi seni rahatsız etmiyor mu?
Bünyamin A.: Ama kendilerini buna inandırmışlar. Herhalde 40 günde garip bir şekilde alıştım buna.