Gemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2016 Perşembe

Ordu Vapuru

Doğum yeri yüzünden başına gelmeyen kalmadı


x
İstanbul'da muhasebecilik yapan Uzunoğlu, 12 Temmuz 1951'de, Karadeniz seferini yapan “Ordu Vapuru” ile Giresun'a giderken, fırtına nedeniyle annesinin kendisini vaktinden birkaç gün önce vapurda dünyaya getirdiğini söyledi. Doğumunun vapurda olması nedeniyle nüfus cüzdanında doğum yeri kısmına “Ordu Vapuru” yazıldığını belirten Uzunoğlu, “Doğum olan vapurlara beyaz bayrak asılırmış. Giresun Limanı'nda bizi karşılamak için bekleyen amcam, vapurun direğinde beyaz bayrak olduğunu görünce benim dünyaya geldiğimi anlamış” dedi.
Doğum yeri konusunda çoğu zaman zorluklarla karşılaştığını belirten Uzunoğlu, şöyle devam etti:
“Askerliğimi yapana kadar doğum yerim ile ilgili bir konuda olumsuzluk yaşamadım ancak, askerliğimi yaptıktan sonra sık sık olumsuzluklarla karşı karşıya kaldım. Bu olumsuzluklar en çokbanka ve devlet dairelerinde karşıma çıktı. Bana doğum yerimi sorduklarında “Ordu Vapuru” deyince, bana; “hangi ile bağlı, ilçe mi, nahiye mi” diye sordular. Ya da doğum yerimi Ordu olarak yazdılar.”

21 Aralık 2015 Pazartesi

MİLGEM Türk gemi sanayin

Türkiye’nin ilk milli gemileri TCG Büyükada ve TCG Heybeliada’nın inşasında yakaladıkları başarı ile dünya denizcilik otoritelerinin dikkatini çeken tersane serinin devamı olan TCG Kınalıada ve TCG Burgazada’nın yapımını sürdürürken daha uzun menzilli silahlara sahip Türk fırkateyninin dizaynını da bitirdi. 
2017’de inşasına başlanacak ‘TCG İstanbul’ adlı ilk Türk fırkateyninin müjdesini veren tersane komutanı Tümamiral Ahmet Çakır, “MİLGEM Türk gemi sanayinin kırılma noktasıydı. 2004’te başarısız olsaydık 2040’a kadar bir daha telaffuz bile edemezdik, ama inandık ve başardık. MİLGEM’i gerçekleştirmek ülkemizi bir yere taşımanın gururunu verdi. Artık savaş gemisi dizaynında dışa bağımlı değiliz” diye konuştu.
 
SADECE DENİZALTI
 
Tümamiral Çakır, aynı zamanda 6 yıl ülkemizi dünyada kendi savaş gemisini yapabilen 10 ülkenin arasına sokan MİLGEM projesinin müdürlüğünü yapmış. Tarihi İstanbul’un fethine kadar uzanan İstanbul Tersane Komutanlığı’nın, Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın su üstü gemi ihtiyacının yüzde 100’ünü karşılayabilecek kapasitede olduğunu söyleyen Tümamiral Çakır; “Yeni gemi yapımı hatta onarımı açısından her türlü su üstü gemisinin ihtiyacını karşılayabilecek yetenekteyiz. Sadece denizaltı yapamıyoruz, denizaltı ihtiyacımızı da Gölcük’teki tersane karşılıyor. Dünyada çok az tersane bu yetenekte. Manyetize edilemeyen çeliğin işlenmesi dahil, pek çok gemi inşa uygulamasını yapabiliyoruz. 170 bin DWT’a kadar gemi inşa edebiliyoruz. Her türlü muharip(savaşabilen) su üstü gemisinin dizaynının yapabiliyoruz” ifadelerini kullandı. 
 
Savunma teknolojileri konusunda son derece ilerleyen ülkemizin yerli gemi inşa fikrinin 1996’da gelişmesiyle birlikte Mart 2004’te İstanbul Tersanesi Komutanlığı’nda oluşturulan MİLGEM Tasarı Ofisi’nde Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda görevli subay, astsubay, mühendis ve işçiler yer aldı. Muharip harp gemisi yapımındaki iddiamızı özgün tasarımlı korvetten daha yüksek menzilli gemilere taşıyan başarılı mühendisler ilk milli fırkateynimizi tasarladı. Ada sınıfı korvetlerden 13 metre daha uzun olması planlanan fırkateyn, daha uzun menzilli silahlara ve seyir imkanına sahip. Tümamiral Ahmet Çakır da, “İ sınıfı fırkateynlerin ilkini biz yapacağız. 7(3 artı 4) tanesini ise özel sektör. Adından ise hava savunma fırkateyni yapılacak. Sınıfının en büyüğü olacak bu fırkateyn 500 kilometre menzilli radarlarla hava hedefini tespit ve imha edebilecek.  Alan savunmasına yönelik çok önemli bir gemi. Savaş gemisi sanayinde yurtdışı bağımlılığımız kalktı” diye konuştu.
 
SUALTI AKUSTİĞİ 
 
Tersanedeki tasarımlarda Dizayn Proje Ofisi’nin(DPO) imzası var. İleri mühendislik uygulamalarının yapıldığı ofis, 5 bin 400 metrekarelik alanda birkaç ülkenin yapabildiği hesapları yapabiliyor. Toplam 45 gemi inşa, elektrik, makine, elektronik mühendisini barındıran DPO, yeni inşa edilecek savaş gemilerinin yaydığı sesi azaltmak için de önemli adımlar attı. Tümamiral Çakır; “Denizaltı her zaman erken duyar. Milgem projesinde geminin sualtı akustiğini yani pervaneden çıkan gürültünün hesaplanarak azaltılması için çaba sarf ettik. Mühendislerimiz geminin tüm gürültü kaynaklarını girerek bir model geliştirdi. Sesi azaltacak bir sualtı akustiği tespit ettik ve uyguluyoruz. İngiltere’de 750, İspanya’da 722, ABD’de 3 bin 400 mühendis yaptığı dizaynı 45 mühendis ile geçekleştiriyoruz” dedi. Geminin sualtında patlayan bir mayına karşı dayanıklılığını da geliştirdikleri sistemle test ettiklerini belirten Tümamiral Çakır, böylece zamandan ve paradan büyük ölçüde tasarruf ettiklerini söyledi.
 
MİLLİ GEMİLERİN TAKVİMİ
 
2011’de hizmete giren TCG Heybeliada ülkemizin ilk milli gemisi. Milgem Projesi’nin ikincisi olan TCG Büyükada ise 2013’te deniz kuvvetlerine katıldı. TCG Burgazada’nın 2019; TCG Kınalıada’nın ise 2020’de hizmete girmesi hedefleniyor. 2017’de ise İ sınıfı 3 bin tonluk milli fırkateyn TCG İstanbul’un inşasına başlanacak. 4 yıl sürecek inşanın adından 2021’de denize indirilmesi planlanıyor. Tersanenin sonraki projesi ise hava savunma fırkateyni. Milli denizaltının ise 2020’de başlaması öngörülüyor.
 
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK TERSANESİ
 
İstanbul Tersane Komutanlığı; Türkiye’nin en büyük gemi inşa platformu. 94’ü mühendis 142 subay, 162 uzman astsubay, 191 sivil memur, 54 sivil mühendis , 44 teknisyen ve bin 700 işçi olmak üzere toplam 2 bin 483 kişinin bulunduğu tersane 1 milyon metrekare arazi üzerine kurulu. 
 
Geçtiğimiz yıl altyapı da eksikliklerin giderilmesi için 56 kilometre boru değiştirildi. 450 ton kaldırma kapasiteli vinçin bulunduğu tersanede; 400, 316 ve 164 metre uzunluğunda 3 rıhtım var. Tersane aynı zamanda Türkiye’nin en büyük kuru havuzunu barındırıyor. 
 
Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde ki 169 suüstü gemisinin tüm ihtiyaçlarını karşılayabilen, gerekli modernizasyonunu sağlayarak tekrar hizmete sokan tersanenin kuru havuzu 300 metre boyunda 70 metre eninde. 
 
Üretici seviyesinde bakım ve onarım yaptıklarını vurgulayan Tümamiral Çakır, “Tüm gemilerimizin bakımını en modern şekilde yapabiliyoruz. Yedek parça bağımlılığımı aşmaya çalışıyoruz. Advent-ağ destekli entegre komuta kontrol sistemi ile diğer geminin radarını kullanıp daha uzak mesafeleri görebiliyoruz” diyor KAYNAK: MİLLİYET

2 Ocak 2015 Cuma

Türkiye'nin ilk uçak gemisi 2019'da

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan MGK'da, kıtalararasında asgari bir tabur büyüklüğündeki bir kuvveti ana üs desteği gerektirmeksizin, kendi lojistik desteği ile kriz bölgesine intikal ettirebilecek Milli Uçak Gemimiz ile ilgili stratejik kararlar alındı.
Milli Uçak Gemimiz 
"Havuzlu Çıkarma Gemisi - LPD" projesine uçak gemisi ayarı verildi. Türkiye'de inşa edilecek LPD gemisine 12 derece eğime sahip kalkış rampası (Ski jump) konulması kararlaştırıldı. Ski Jump isimli rampa, savaş uçakların kalkış mesafesini yarı yarıya kısaltacak. Takvim'in haberine göre, Türkiye'nin satın alacağı yeni nesil savaş uçakları F-35'lerden bir bölümü Milli Uçak gemimizde konuşlanacak.
Havuzlu çıkarma gemisi, gerektiğinde bünyesindeki tam teşekküllü hastane ile doğal afet bölgelerinde de kullanılabilecek.
AKDENİZ ISINIYOR: Milli uça gemimiz bağlamında, Deniz kuvvetlerinin yapacağı sıçramayı düşünelim... Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Bostancıoğlu, "Doğu Akdeniz'de Yunan veya İsrail savaş gemilerinin karşı karşıya gelmesi durumunda hangi bağlantı kurallarının uygulanacağı" sorusu üzerine şöylekonuştu:
"Angajman kuralları Genelkurmay Başkanlığı'na, Genelkurmay da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na devredilmiş durumda. Biz bu konuda herhangi bir durumla karşılaştığımız takdirde verilen angajman kuralları çerçevesinde hareket edeceğiz. Deniz Kuvvetleri unsurlarımız, AKDENİZ'de durumsal farkındalık faaliyetlerini sürdürmeye devam edecek."
15-16-17 inci yüzyıllarda Akdeniz'i Türk gölüne çeviren bir milletin torunlarıyız. Bugünlerde Türk Donanması'nın, Afrika'yı dolaşmasından, Ümit Burnu'ndan 100 yıl sonra yeniden geçmesinden gurur duyuyoruz.
Önümüzdeki yıllarda ilk uçak gemimizi denizlere indirme hazırlıkları yapıyoruz. Üç tarafımız deniz, bir kruvazör gemimiz yok. Paramız mı yok? Hayır. Gücümüz mü yok? Hayır. Teknik imkânımız mı yok? Hayır. Nerede bir eksikliğimiz var? Koordinasyon konusunda. Yani kurumlararası işbirliği eksikliğimiz...
Peki, 21'inci yüzyılın turizm potansiyeliyle dünyanın önde gelen ülkelerinden birisi olan, üç tarafı denizlerle çevrili Anadolu topraklarının sahibi olarak, denizlerde neden cirit atmaya çok yakın duruyoruz...
İtalyan ve Yunan dev yolcu gemileri arka arkaya limanlarımızda girip çıkarken, Yeni Türkiye gelişmelere elbette sesiz kalamaz. Yılbaşına yaklaşırken gazetelerimizi kaplayan turizm paketleri dikkatinizi çekmiştir. Programlarının büyük bölümünün dev gemilerle yapılan Akdeniz turları olduğu gözden kaçmıyordu.
Önceki haftalarda Akdeniz'i son derece profesyonelce kullanan 40 bin yolcu taşıyabilen 12 lüks gemi sahibi İtalyan MSC şirketinin ilginç bir yatırımı vardı.
MSC, Rönesans Programı çerçevesinde gemilerini tek tek tam ortasından keserek büyütmeye başladı. İlk olarak dev bir Cruise (Tatil gemisi) gemisine 24 metrelik yeni bir parça ekledi. Gemiye 262 kabin kazandırdı.
Firmanın CEO'su 2020 yılına kadar da filolarına 7 yeni CRUISE gemi ve parça ekleyerek gemi hacmini büyütmeyi planlarken "Hedefmiz, Türkiye limanlarını daha çok kullanmak, daha çok Türkiye vatandaşını Akdeniz, Amerika ve Hint Okyanusuna sokmaktır" dedi.
Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan'ın bir fitili ateşlemesiyle, Başbakan Davutoğlu'nun stratejik tavrıyla, CRUISE GEMİLERİMİZİ devreye sokmamız mümkün olacaktır. SONUÇ: YIL 2015. Deniz stratejisine çok önem veren Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Stratejik Derinlik düşüncesinin mimarı Ahmet Davutoğlu, Türkiye'nin jeopolitik bir kaderini etkileyecek kararlara imza atmaya kararlı

30 Ekim 2014 Perşembe

İsrail ABD gemisini kasten vurdu


Al Jazeera’nin olayla ilgili ulaştığı ve daha önce hiç yayınlanmayan belgeler, 1967’deki Altı Gün Savaşı (Arap-İsrail savaşı) sırasında yaşanan olayın detaylarını ve İsrail’in olayın üzerini örtmek için ortaya koyduğu çabayı gösteriyor.

Arap-İsrail savaşını gözlemlemek üzere Sina açıklarına giden ABD zırhlı gemisi USS Liberty 8 Haziran 1967’de İsrail hava ve deniz güçleri tarafından bir saatten uzun süren bir operasyonla vuruldu. 34 Amerikan askerinin öldü, 171’i yaralandı. İsrail olaydan sonra ABD’den özür diledi ve geminin düşman ülke Mısır’a ait bir gemi olduğu düşünülerek vurulduğunu açıkladı.

Al Jazeera’nin ulaştığı gerçek kayıtlara göre, saldırıyı gerçekleştiren İsrailli pilotlar ile kontrol kulesi arasında yapılan konuşmalarda vurulan geminin Amerikan gemisi olduğu açıkça tespit ediliyor ve bu tespitten yaklaşık 20 dakika sonra İsrail hücum botlarının 25 Amerikan askerinin ölümüne neden olan torpido füzesi saldırısı gerçekleşiyor.

Kayıtlara göre o gün saat 14.00’da geçen konuşmada şu ifadeler yer alıyor:

Pilot: Amerikan mı?
2. Pilot: Ne demek Amerikan mı?
Kontrol kulesi: Neden bahsediyorsunuz? Yorum yok.


Bu konuşmadan sonra İsrail jetleri gemiyi bombalıyor. Jetler çekiliyor, ve üç adet İsrail hücum botu gemiye yaklaşıyor.

Saat 14.12’de yapılan görüşmedeki konuşmada ise tam olarak şu ifadeler kullanılıyor:

Pilot: Gemi hangi devlete ait?
Kontrol kulesi: Amerika.

Yıllar sonra saldırı ve sonrasıyla ilgili detayları Al Jazeera’ya anlatan birinci derecede tanıklar, İsrail’in özellikle saldırıyla ilgili gerçekleri örtbas etmek ve bunun için Amerikan yönetimini etki altına almak için yaptıklarını ortaya koyuyor.

ABD yönetiminin olaya yönelik ilk tepkisini dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı Arap-İsrail Masası Sorumlusu Bill Wolle şöyle anlatıyor:
"Hemen yedinci kata çıkmam söylendi, çünkü Dışişleri Bakanı Dean Rusk, İsrail Büyükelçisi Harman'ı bizzat çağırmıştı. Görüşmeleri boyunca oturup not aldım. Bakan, yüksek sesle bu olayın neden ve nasıl olduğuna dair açıklama istiyor; olaydan habersiz görünen Büyükelçi ise 'Bu anlattıklarınıza inanamıyorum. Böyle bir şey mümkün değil Duyulmuş şey değil.' diyordu." 

ABD Başkanına yoğun baskı ve tehdit
Ortaya çıkan yeni dokümanlar, İsrail’in, saldırı nedeniyle tepkili olan ABD Başkanı Lyndon Johnson’a, olumsuz tavrını değiştirmemesi halinde ‘antisemitist’ yaftası yapıştırarak siyasi kariyerini bitirmekle tehdit ettiğini ortaya koyuyor.
Saldırının aslında ‘kaza olmayabileceğini’ haberini ‘üst düzey Amerikalı yetkililere’ dayandırarak ilk yazan Newsweek dergisi oldu.

Al Jazeera’ya konuşan, dönemin ABD Dışişleri Bakanlığı İstihbarat ve Araştırma Bürosu Direktörü Tom Hughes, Newsweek’e bilgileri sızdıran ‘üst düzey yetkilinin’ bizzat Başkan Johnson olduğunu ve bu sızdırmayı öğrenen İsrail’in nasıl harekete geçtiğini şu sözlerle anlatıyor:

"Newsweek'e bilgi sızdıranın bizzat Johnson olduğu kısa sürede duyuldu. Bu durum İsrail Büyükelçiliği'ni ve Yahudi kuruluşlarındaki önde gelen dostlarını telaşlandırdı. Olayı ciddi bir sorun olarak addeden İsrail Büyükelçiliği, Johnson'ın Newsweek'e anlattıklarının anti-semitist ve iftira niteliğinde olduğunu açıkladı"

Başkan Johnson olay nedeniyle İsrail’e tepkiliydi, İsrail bu tepkiyi dindirmek ve Başkan’ı yeniden İsrail yanlısı pozisyona döndürmek için bir hukukçular ve danışmanlar ordusunu devreye soktu. Bu avukatlar ve danışmanlar arasında Johnson’a çok yakın olan isimler de vardı ve ona yakın bu isimler kritik değerdeki istihbaratın İsrail’e gitmesinde rol oynadı.

İsrail’in Vietnam kartı
İsrail, Washington üzerindeki kampanyayı daha etkili kılmak için Başkan Johnson’un ‘siyasi zaaflarından’ biri üzerine odaklandı: ABD kamuoyunda Vietnam savaşına yönelik artan tepkiler.

Tom Hughes İsrail'in bu siyaseti nasıl izlediğini şu sözlerle anlatıyor:
"Johnson'ı o öngörülebilir, normal, İsrail yanlısı tutumuna döndürmek için ne yapılabileceğini görmek için bir kampanya başlatıldı. Johnson'ın İsrail ile ilgili şikayet ettiği hususlardan biri, Yahudi kuruluşlarının ve Yahudi toplumu liderlerinin birçoğunun, Vietnam konusunda kendisine muhalefet etmeleriydi. Bu kesimler USS Liberty krizi ilerledikçe bir anda Vietnam konusunda daha da sessizleştiler. Dolayısıyla Başkan İsrail konusunda ılımlı davrandı çünkü bunun kendi lehine bir geri çekilme olduğunu biliyordu."
İsrail’in ABD’yi sessizleştirmeye yönelik bir diğer hamlesi de, Vietnam’da ABD’nin başına dert açan Rus yapımı füzeleriyle ilgili sırları Washington’a vermesiydi.
Eski Ulusal Güvenlik Teşkilatı Direktörü Amiral Bobby Ray Inman bu olayı "İsrail ordusuna mensup bir komutan, birkaç helikopterle birlikte Kızıl Deniz'deki hava füzesi mevzilerine gitti. Buraları ele geçirmekle kalmayıp, fırlatma rampaları, füzeler, bakım kılavuzları v.s. her şeyi aldı. Ardından Amerikan Büyükelçiliği'ne, Ateşe'ye gidip, 'Sanırım elimde ilginizi çekebilecek bir şeyler var.' dedi. Zira bunlar, Kuzey Vietnam üzerindeki uçaklarımızın her gün karşı karşıya kaldığı füzelerdi ve bunlara karşı tedbir almak büyük bir sorundu."

Johnson’un İsrail’e yönelik yumuşayan tavrı, geminin vurulmasıyla ilgili ABD’nin yaptırdığı inceleme sonucunda kendisini hemen gösterdi. Rapor sadece 20 günde hazırlandı, kilit öneme sahip tüm kanıtlar yok sayıldı, hiçbir İsrailli sorgulanmadı aksine hepsi nihayetinde ‘aklandı’. İsrail hükümetinin raporu da tüm olayın bir dizi hatadan gerçekleştiği ve suçlanacak kimse olmadığı yönündeydi.

Ray Inman bu durumu "Olayı sümen altı etme kararının bilinçli olarak verildiğini düşünüyorum. Bence Amerikan hükümeti, İsrail'in dilediği özrü kabul ederken, olayın gerekçesi olarak sunulan açıklamayı reddetme, fakat diğer yandan işi de daha fazla zorlamama kararı almıştı." sözleriyle anlatıyor.

Gemideki tüm hasar gizleniyor
Bu sırada ağır şekilde hasar gören Liberty gemisi geniş kapsamlı tadilat için Malta’ya çekildi. Altı hafta boyunca yaklaşık 300 Maltalı işçi gece gündüz gemideki mermi izleri ve açılan delikleri kapatmak için çalıştı. Torpido saldırısında açılan büyük çapta delik dahi kapatıldı. Tadilat işlemi bittikten sonra gemi ABD’ye götürüldü ve bu haliyle medyanın karşısına çıkarıldı.

USS Liberty mürettebatı Lloyd Painter o anı şu sözlerle anlatıyor:
Gemiye sanki hiçbir şey olmamış gibi görünüyordu. Bu da basının başımıza gelenleri önemsiz gibi gösterebilmesi açısından harika bir kozdu.
Gemiden çıkarılan 168 çantadan oluşan vücut parçaları ve parçalanmış ekipman yok edildi.
Ertesi yıl ABD’nin İsrail’e yaptığı yardım dört katına çıkarıldı ve Başkan Johnson İsrail ile ABD’nin karşılıklı istihbarat paylaşımını öngören, bugün de hala yürürlükte olan ‘Stone Ruby’ anlaşmasını imzaladı.
Saldırıdan sonra 47 yıl boyunca ne demokrat ne de cumhuriyetçi, hiçbir ABD yönetimi USS Liberty gemisinin neden vurulduğu konusuyla yakından ilgilenmedi.


Kaynak: Al Jazeera

12 Eylül 2014 Cuma

Ertugrul faciasi


ERTUĞRUL ve OSMAN isimlerinin, Osmanlı Imparatorluğunun kuruluşunda ne kadar önemli rolü olduğu bilinse de, imparatorluğun çöküşünde de büyük bir dönüm noktası oldukları az bilinen bir hikayedir.
ertugrul 3
1887 yılında, Japon Imparatoru Meiji’nin yeğeni Prens Akihito Komatsu, bir Avrupa gezisi dönüşünde Istanbul’da II. Abdülhamit’i ziyaret eder. Japonya, shogun döneminde yaklaşık 300 sene dunyaya kapalı kaldıktan sonra, Imparator Meiji ile dunyaya açılmaya başlamış, gözünü açar açmaz karşısında bulduğu ABD, Ingiltere, Çin ve Rusya dışındaki ülkeleri de tanımak istemektedir. The Last Samurai filmi o dönemi iyi yansıtır.
II. Abdülhamit, bu ziyarete karşılık vermek istemektedir. O dönemde hızla güçlenen Japonya ile iyi ilişkiler kurulması, iki Imparatorluğun da ortak tehdidi Rusya’ya iyi bir gözdağı verecektir. Nitekim Japonya, birkaç sene sonra bir deniz savaşında Rus donanmasını perişan etmiş, bu zafer 50 yıl sürecek Asya’daki Japon emperyalizminin (ve vahşetinin) gaza getiricisi olmuştur.
Ancak, bu ziyaretin ikinci bir gündem maddesi daha vardir. Daha önceleri Rusya’ya karşı bir müttefik sayılabilecek Ingiltere, birkaç yıl önce Mısır’ı işgal etmiş, Arapları da Osmanlıya karşı kışkırtmaya başlamıştır. Hilafeti Osmanlı’nın zorla Araplardan aldığını, ve müslüman dünyasının Osmanlı hilafetini kabul etmemesi gerektiğini öne sürmektedir.
Garp cephesinde kaybetmesi kesin görünen Osmanlı için Abdülhamit’in kafasında bir çıkış planı vardır; Asya’da kök salan Ingiliz Imparatorluğu’nun idaresi altındaki müslüman toplumlarında bir nabız yoklamak, Islam dünyasının sadece Araplardan ibaret olmadığını, Asya’daki müslümanların da Ingiliz sömürgesindense, Osmanlı hilafetini benimseyebileceğini göstermek.
Bu amaç için, Japonya’ya bir “iadeyi ziyaret” heyeti göndermek çok iyi bir fikirdir. Japonya ile ilişkiler kuvvetlendirilirken, geminin yolda ikmal için uğrayacağı müslüman limanlardaki atmosfer, Imparatorluğun geleceği için önemli bir gösterge olacaktır.
Sıra, geminin ve heyetin seçimine gelmiştir. Ilk akla gelen seçenekler, yeni yapılmış, modern ve zırhlı gemilerdir. Ancak, sadece kömürle yol alacak böyle bir geminin Japonya yolculuğu çok masraflı olacaktır ve Hazinede de kuruş para yoktur. Osmanlı, o dönemde dolmabahçe sarayını yaptırabilirken, imparatorluğun belki de tek kurtuluş şansı olan bir misyon için parayı kısmaktadır.
ertugrul 2
Bu görev için, 30 yıllık, sadece iç denizlerde yüzebilecek, hem kömür hem de yelken donanımı olan ERTUĞRUL fırkateyni seçilir. Bir iddia da, %100 yerli yapımı olduğu için bu geminin seçildiğidir; ancak geminin okyanuslar aşmaya mecali olmadığı alenen bellidir.
Nitekim, geminin başçarkçısı, Ertuğrul’un makina ve kazan donanımının böyle bir seyehati kaldiramayacağını rapor etmiştir. Ama başçarkçı, bu görevinden alınıp adalara işleyen bir yandan çarklı vapura çarkçıbaşı olarak atanmıştır.
Nazır ise, geminin komutanlığına ve Abdulhamit’i temsil edecek heyetin başkanlığına kendi damadı Albay Osman Bey’i atayarak, gemiye güvenini göstermiştir. Gemi kaptanlığına da Hint Okyanusu tecrübesi olan Süvari Ali Bey getirilmiştir. Gemiye, Imparator Meiji’ye sunulacak hediyeler ile birlikte, o dönem Bahriye Mektebi’nin (Deniz Harp Okulu) en iyi mezunları da bindirilmiş, böylece uzun seyir tecrübesi kazanmaları amaçlanmıştır.
Gemiye çoğu marangoz ustası yaklaşık 500 tayfa verilmiş, yol boyunca çürümesi beklenen tahtaları değiştirerek, yamayarak gemiyi desteklemeleri istenmiştir.
ertugrul 1
Gemi, bu şekilde 1889 Temmuz’unda yola çıkmıştır. Gemiye çok az bir kömür tahsisatı verilmiş, sadece limanlara girip çıkarken görüntüyü kurtarmak için  buhar kullanılması, açık denizde yelken açılması emredilmiştir. Gemi bu şekilde birkaç küçük kaza ile Süveyş kanalını geçmiş, Aden’de bir mola verdikten sonra Bombay’a doğru yelken açmıştır.
Geminin yolculuğunu en dikkatle takip edenler ise, tek amacın Japon Imparatoru’na hediyeler vermek olmadığını bilen Ingiliz’lerdir. Ancak, usta denizci Ingiliz’lerin bir bakıma gönlü ferahtır, çünkü Ertuğrulun batacağından yana kuşkuları yoktur. Ingiliz denizcileri arasında açılan bahisler, geminin en fazla hangi limana kadar dayanabileceği üzerinedir; bazıları ise, geminin Japonya’ya varabileceğini, ancak dönüşü tamamlayamayacağını iddia etmektedir.
Ertuğrul, 1889 Ekiminde Ingiliz sömürgesi altında, ancak nüfusunun yarısı Müslüman olan Bombay’a ulaşır. Ertuğrul’un Hindistan’a geleceği, müslüman toplum arasında bir efsane gibi yayılmıştır ve Lahor’dan, Delhi’den, Haydarabad’dan onbinlerce müslüman Bombay’a akın eder. Gemi limanda ziyarete açılır ve bir hafta içinde 150,000 kişi gemiyi ziyaret eder ki, aralarında müslüman olmayan, ama Ingiliz’lerden illallah etmiş mihraceler de vardır.
Gemi yoluna devam edip Kasımda Seylan’ın başkenti Kolombo’ya ulaşır. Yolda çeşitli  yerlerinden su almaya başlasa da, ziftli bezler ve kalaslarla durum idare edilir. Gemi, bir cuma sabahı Kolombo’ya varır ve mürettebat cuma namazını kılmak için topluca gemiden inince halkta müthiş bir coşku uyanır.
Seylan Genel Valisi, 300.000 nüfusu olan Kolombo’da 200,000 kişinin gemiyi ziyaret etmek istediğini söyler. Izdiham şeklindeki halk ziyaretlerinin gemiyi yıprattığı bilinse de, ses çıkarılmaz.
Gemi buradan yola çıkıp Kasım sonlarında yine bir Cuma günü Singapur limanına varır. Singapur’da gemiyi, Osmanlı sancaklarıyla donanmış küçük tekneler halife lehine sloganlar atarak karşılar. Singapur yakınlarındaki ufak müslüman devletçiklerinden olduğu kadar, Çinhindinden, Sumatra’dan, Java’dan gelerek toplanan müslümanlar, cuma namazını halifenin memuru olan gemi imamının kıldırmasını isterler. Ertuğrul ve komutanı Osman Bey, umduğunun ötesinde olumlu sinyaller almaya başlamış, Singapur’a gelen bir telgraf ile Osman Bey tuğamiralliğe terfi ettirilmiştir.
Ancak, uzayan seyahat sonucu harcırah tükenmiş, Imparatorluk Galata Bankeri Ohannes efendiye rica minnet, Singapura 2000 altın göndertmiştir. Gemi birçok onarımdan daha geçmiş, güverte tahtaları değişmiş, ite kaka ayakta durmaktadır.
Ertuğrul, Nisan başında Saygon’a ulaşmış, burada da Çin müslümanları tarafından karşılanmıştır. Daha sonra Hong Kong’a giden gemi ve heyet, Çin deniz kuvvetleri yetkilileri ile tanışarak temaslarda bulunmuştur.
Temaslar sırasında, Çinlilerden gemideki fare problemi için yeni teknikler öğrenilmiştir. Kedilerle çözülmeye çalışılan sorun, farelerin girdiği deliklere girememeleri ve uzun süre toprağa ayak basmadıklarında denize atlayip intihar etmelerinden dolayı sonuçlanmamıştır.
Bunun üzerine gemide un ve alçı karışımı, yem olarak kullanılmaya başlanmış. Yanına ufak bir kapta su konulunca, unlu alçıyı yiyen fareyi hararet basıyor, suyu içince de alçı midesinde donup, hayvanı öldürüyor, ölüsünün de kokmasını önlüyormuş, ama fareler bu tuzağı öğrenmişler.
Çinliler ise, 5-10 adet güçlü fare yakalıyorlar, bunları hapsedip sadece su veriyorlarmiş. 3-5 gün açlığa dayanan fareler birbirlerini yemeye başlıyorlar ve on gün sonra sadece yamyamlığa alışmış 2-3 fare hayatta kalıyormuş. Bu yamyam fareler serbest kalınca hemcinslerini yiyiyorlar, kaçabilenler denize atlıyormuş.
Fareleri de alteden Ertuğrul, Hong Kong’dan Nagasaki’ye ulaşmış, yola çıktıktan 11 ay sonra da Yokohama limanına varmış. Limanda gemiyi, Abdülhamit’i ziyaret eden Prens Komatsu’nun temsilcisi karşılamış.
O günlerde halen yabancıların Japonya içinde dolaşması serbest olmadığından, Yokohama’da kendilerine tahsis edilen yere yerleşmişler. Birkaç gün sonra komutan Osman Bey, kaptan Ali Bey ve üst düzey heyet, Imparatoru ziyaret amacıyla Tokyo’ya götürülmüşler. 12 Haziran için planlanan ziyaret, son anda bir gün sonraya ertelenince, heyet 12 Haziran gününü Tokyo’da üçüncüsü düzenlenen Endüstri Fuarını gezerek geçirmişler.
Sene 1890, ve o günün Japon gazetelerine göre, imparatorluk tarafından 500,000 Japon Yeni bütçe ayrılan ve 1,5 hektarlık bir alana kurulan bu Sanayi Fuarındaki tüm standları gezmek 16 Millik bir yürüme gerektirmekteymiş. Nisan başından beri açık olmasına rağmen, fuarın günlük ziyaretçi sayısı 10,000’in altına inmemekteymiş.
Gosterişli kıyafetleri, kibar ve saygılı tavırları ve içki içmemeleri (ki o zamanın Japonyası için çok acaip bir durum) ile ilgi toplayan heyetin fuar ziyareti, zamanın Japon basınında büyük yer almış.
Osman Beyin ertesi günkü saray ziyareti ve resmi temasları da çok başarılı geçmiş ve Osman Bey, Imparator, Prensler ve Savaş Bakanı ile görüşmüş. Daha sonra Yokohama’ya dönen heyet günlerini Ingiliz’lerin ve diğer yabancıların da bulunduğu Yokohama’da çeşitli sosyal faaliyetler ve Japon donanması yetkilileri ile görüşmelerle geçirmiş. Japon’ların savaş gemisi ve silahlarındaki teknolojilerine hayran kalan Osman Bey ve Ali Bey, bazı siparişlerde bile bulunmuşlar.
Temmuz ayında, birkaç hafta sonra yaşanacak trajedinin jenerikleri belirmeye başlamış. Tayfalardan birisi koleraya yakalanarak hayatını kaybetmiş; Japonya’da kolera görülmediği için gemi hemen kontrole alınmış ve cesedin yakılması istenmiş. Osman Bey, dinen cesedin yakılamayacağını, gömülmesi gerektiğini, ama denize de defnedebileceklerini söylemiş.
Japon yetkililer, cesedin ancak körfez dışında denize atılmasını kabul etmişler. Nitekim, tayfanın cesedi  Yokohama körfezinin dışında denize atılmış, ancak olay Japon balıkçılar tarafından öğrenilmiş ve büyük bir infiale sebep olmuş.
Osmanli heyeti lehinde esen olumlu rüzgar birden tersine dönmüş, üstüne üstlük balik fiyatlari keskin bir düşüş yaşamiş, faizler fırlamış. Yokohama balık piyasasını sarsan kolera vakası, gemide yayılıp 36 kişi daha hastalanınca, gemi uzak bir bölgede karantinaya alınmış, ama salgının önü alınana kadar da 12 denizci şehit olmuş ve cesetleri yakılmış.
Bu arada, kolera salgını yüzünden, Yokosuka’da bulunan tersaneler (bugün ABD Donanmasının üssü) Ertuğrul’un dönmeden önceki tamirat istemini reddetmişler. Iş başa düşünce, gemide ki marangozlar var güçleriyle tamirata girişmişler ve Eylülde gemi sefere hazır hale gelmiş, hazırdan ne kastedildiği meçhul.
Ancak Eylül, Japonya ve civarinda tayfun dönemidir. Osman bey, bu konuda uyarılar aldıysa da, kolera salgınının moral bozukluğu, “harcırah”ın dibini bulmaları ve dönüş yolunda kendilerini bekleyen misyon yüzünden denize açılma kararı almış.
Nitekim, açıldıktan iki gün sonra tayfuna yakalanan gemi, Oshima adasındaki Kashinozaki deniz fenerinin açıklarında, 19 eylül 1890 sabaha karşı, kayalıklara çarparak parçalanmıştır. Kashinozaki deniz fenerindeki Japon balıkçılar, tayfunun gürültüsünden uyumaya çalışırken,  kapıları çalınır. Karşılarında bitkin, perişan durumda değişik giysili, pala bıyıklı insanlar durmaktadırlar.
Hemen civardaki tüm Japon köyleri seferber olur, ve o fırtınada büyük bir arama kurtarma çalışması başlatırlar. Bu dilini bilmedikleri insanlardan sadece 69 tanesini sağ salim kurtarabilirler, Osman Bey ve Ali Bey’in de aralarında bulunduğu 500 küsürünün ise ancak cesetlerini denizden toplayabilirler.
Yaralıların tedavisi ve bakımı için Japon köylülerin gösterdiği çaba göz yasartıcıdır; fakir balıkçılar, tayfun sezonunda avlanamayacakları için stokladıkları balık ve tavukları kazazedelere verirler.
Olay Tokyo’da duyulur duyulmaz da, Imparator Meiji gemilerinden birini hemen olay yerine gonderir, bu gemi hem köye doktor, hemşire ve yiyecek getirir, hem de ceset arama çalişmalarina yardim eder.
Sonuçta, 500 küsür Türk denizcisi, Japonya’da yaşanmiş en büyük deniz facialarından birinin kurbanı olarak, Kushimoto yakınlarındaki bir şehitlikte yatmaktadır. Japonya’da bile bir şehitliğimiz olabileceği kaçınızın aklına gelirdi?
ertugrul 4
Büyük bir trajedi, aynı zamanda iki halkın arasındaki dostluğun temelini de atmıştır. Imparator Meiji, kazadan kurtulanları, hediyelerle beraber iki kruvazörünü tahsis ederek Istanbul’a gonderir. Abdulhamit’e de hediyeler getiren bu kruvazörler bir ay Istanbul’da kalır.
Trajediden çok etkilenen bir Japon, Torajiro Yamada, çeşitli gazetelerin de yardım ettiği bir kampanya ile halktan topladığı yardımları Istanbul’da kazazedelerin ailelerine verir. Herhangi bir afette Turkiye’ye ilk yardım eden ülke olan Japon’lar, bu adetlerini 100 küsür sene önce başlatmışlar. Yamada, hazır gelmişken 22 sene Istanbul’da kalarak, Japon kültürünü tanıtmaya, iki ülke ilişkilerini geliştirmeye çalışır.
Abdülhamit tarafından bazı subaylara Japonca öğretmesi de istenen Yamada, Beyoğlu’nda ilk Japon hediyelik eşya dükkanının da ortaklarından olmuş.
Zamanına göre, stratejik bir öngörü ve misyon ile yola çıkan Ertuğrul, hiç bir amacına ulaşamadı. Göz göre göre yapılan basit hatalar sonucu, Ertuğrul gemisi tarihin en büyük denizcilik facialarından birisinde başrol oynadı ve sadece iki ülke arasında sıcak, aynı zamanda hüzünlü bir dostluğun başlamasına neden oldu. Herhalde bu acemice kaza, Osmanlı’yı Japonya gözünde güvenilir bir müttefik olmaktan uzaklaştırdı.
Bombay’da, Singapur’da, Kolombo’da müslüman halk ise, boşu boşuna Ertuğrul’un dönerken limanlarını ziyaret etmesini, Islam halifesinin görevlendirdiği imamın arkasında namaz kılmayı beklediler; Ingiliz’ler derin bir “oh” çekerken, “gidişi olur, dönüşü olamaz” diyen bahisçiler ceplerini doldurdu.
Gemi Kaptanı Ali Bey de şehitler arasındaydı; kurtulanların şöylediğine gore, geminin  batacağını çok önceden anlamış, sadece törenlerde giydiği sırmalı elbisesini kefen olarak üstüne geçirmişti. Kaptan Ali Bey, kızı Neyyire’yi 3 yaşındayken son kez kucaklayıp Istanbul’dan yola çıkmıştı.
Neyyire ise babasını unutmamıs olmalı ki, oğluna da Ali ismini koydu. Bu Kaptan Ali Bey’in torunu, köy enstitülerini kuran Milli Eğitim Bakani Hasan Ali Yücel, torununun oğlu da, Can Yücel’dir.
Işin enteresan tarafı Türkiye’de bu konuyu bilen az sayida insan varken, Japon’lar bu tarihi hikayeyi iyi bilirler. Japon-Türk ilişkilerinde bir başka enteresan olay da 1985 yılında Japon diplomatların Tahran’dan kurtarılışıdır.
1985, Iran-Irak savaşı sürerken, bir gün Saddam’ın aklına eser ve 24 saat sonra Tahran hava sahasının sivil uçaklar için dahi güvenli olmadığını ilan eder. Iran’da vatandaşları bulunan tüm Avrupa ülkeleri, derhal uçak göndererek vatandaşlarını 24 saat içinde Tahran’dan tahliye eder.
Iran’daki Japon büyükelçisi de durumu merkeze bildirir, hükümet hemen JAL (Japan Airlines)’dan uçak göndermesini ister. Ancak, Japon pilotlardan olumsuz cevap gelir; süre dolana kadar Japonya’dan bir uçağin Tahran’a gitmesi, yolcuları alıp hava sahasını terketmesi çok zordur, bu riske giremeyeceklerdir.
Japon büyükelçisi, olan biteni ümitsizlikle yakın arkadaşı Türk Büyükelçisine aktarır, o da durumu Ankara’ya bildirir ve haber anında Turgut Ozal’a ulaşır. Aynı anda, Itochu’nun eski Türkiye yetkilisi ve Ozal’in şahsi yakın arkadaşı Mr.Morinaga da Özal’ı telefonla arayarak yardım ister.
Düşünecek vakit yoktur, Ozal hemen THY’ye talimat verir, cengaver bir pilotun kumandasında bir uçak Tahran’a iner, 250’ye yakın Japon vatandaşını alır ve Saddam’ın tanıdığı sürenin dolmasına dakikalar kala Türk hava sahasına girer.
Kaynak : Onur Ataoğlu makalesi
Not: Sanki bu Japonları alma olayı biraz abartılmış. O dönem ben de iş icabı sıkça Tahran’a uçakla gittim geldim. Tamam savaş bölgesi idi ama öyle fazla bir risk yoktu. Sadece uçuşta rota biraz değiştirilip Hazar denizine kadar kuzeyden gidip sonra güneye dönülüyordu.
Aşağıdaki resimlerde bu uçuşu gerçekleştiren cengaver Kaptan Ali Özdemir’in 1985’deki resmini ve 2006 yılında 76 yaşında iken Japonya Başbakanı’yla buluşmasını görüyorsunuz. 20 sene insanı ne kadar değiştiriyor değil mi?

9 Eylül 2014 Salı

Türkiye dünyada bir ilki gerçekleştirecek


Sağlık Bakanlığı, gemi hastane projesinin hazırlık aşamasında sona geldi.
PROJE TAMAMLANDI
Sağlık Bakanlığı'nın uzun süredir üzerinde çalıştığı gemi hastane projesi başlıyor. Geçtiğimiz aylarda ABD'deki gemi hastaneyi inceleyen Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu ve proje üzerinde çalışan Bakanlık ekibi proje hazırlıklarını tamamladı. STAR'ın ulaştığı projenin detayları şöyle:
İHALE 2015'İN İLK ÇEYREĞİNDE
Dünyada ilk gemi hastane olma özelliği taşıyacak olan 'Gemi Hastane Projesi' için Sağlık Bakanlığı 2015 yılının ilk çeyreğinde ihaleye çıkmayı hedefliyor. Gemi hastanenin yapımında kullanılacak ürünler Türkiye içindeki kaynaklardan sağlanacak. Kamu-özel ortaklığı ile Tuzla tersanesinde yapılması planlanan gemi hastane tamamen yerli üretim olacak.
YAP-İŞLET-DEVRET MODELİ İLE İŞLETİLECEK
Projede gemi hastane için çıkarılan (Güncel piyasa durumu göz önünde bulundurularak) maliyet yaklaşık 300 milyon TL. İhaleyi alan firma gemiyi yap-işlet-devret modeliyle işletecek. Buna göre Bakanlık proje kapsamında geminin yapımı için süreyi 24+3 ay şeklinde planlıyor. Öte yandan firma 27 aydan daha kısa bir sürede gemi hastaneyi devreye soktuğu takdirde her ay için devlet ayrı kira verecek. Gemi hastaneyi yapacak olan firma 25 yıl hastane olarak işlettikten sonra devlete teslim edecek. Böylece devlet gemi için bir kuruş ödemeden gemi hastaneye sahip olacak.
ÜLKELERİN YARDIMINA DA KOŞACAK
Gemi hastanenin rotasını Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Acil Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü belirleyecek. Böylece herhangi bir afet, salgın, savaş veya olağanüstü durumlarda Bakanlık gemi hastaneyi o bölgeye gönderebilecek. Ayrıca okyanusa açılabilecek şekilde tasarlanacak olan gemi hastane, afet durumlarında başka ülkelerin de insani amaçlı yardımına gönderilecek.
GEMİ HASTANENİN ÖZELLİKLERİ
Boyu 203, genişliği 26, yüksekliği 29 metre olacak. 10 güvertesi, heliportu ve 15-20 bin metrekare kapalı alanı bulunacak gemi hastane, 20-22 deniz mili hızla gidecek.
Gemi hastanenin acil ünitesinde 15'er muayene ve müşahede, 2'şer müdahale ve resüsitasyon yatağı olacak. 17 branşta poliklinik ve her tür ameliyatın yapılabileceği gemi hastanede, ikisi özellikli beyin ve kalp damar cerrahisi olmak üzere 8 ameliyathane bulunacak.
Gemi hastanede 2 doğumhane, 20'si erişkin, 6'sı çocuk, 4'ü yeni doğan olmak üzere 30 yoğun bakım yatağı, 6 yataklı diyaliz ünitesi, 2 yataklı yanık ünitesi, tıbbi gaz üretim ve dolum sistemi, 200 hasta yatağı olacak.
Personel ve hasta bölümleri yolcu gemisi standardında planlanan gemi hastanede 316 sağlıkçı, 35 de geminin işletiminden sorumlu personel görev yapacak. Görev türüne göre sağlık personeli planlamasında değişiklik yapılabilecek.