petrol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
petrol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2015 Cuma

Eski eser diye petrol aramışlar

Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Güven Dinç, bazı batılı ülkelerin Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde Ortadoğu'da petrol arama çalışmalarını gizlemek için arkeolojik araştırmalar adı altında faaliyet yürüttüklerini belirtti.

Dinç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, "19. Yüzyılda Osmanlı Devleti'nde eski eser anlayışının doğuşu ve bu alanda uygulanan politikalar" konulu Fatma Şimşek ile yürüttüğü çalışmalar kapsamında çok ilginç bilgilere ulaştıklarını söyledi.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde yaptıkları kapsamlı incelemede o dönemde eski eserlere ilginin ve çalışmaların ortaya çıkarıldığını anlatan Dinç, Osmanlı Devleti'nin kendine özgü eski eseri tanımlama ve değerlendirme biçimi bulunduğunu kaydetti.

İngiliz ve Almanların gizli amaçları

Dinç, araştırmaları sırasında Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti üzerindeki çıkarlarını korumak için her türlü yola başvurduklarını gördüklerini dile getirerek, şöyle konuştu:

"Bu devletler, genellikle asıl amaçlarını perdeleyen görüntüler sergileyerek faaliyetlerini yürütüyordu. İngiltere ve Almanya başta olmak üzere bazı ülkelerin özellikle Musul ve Kerkük bölgelerinde petrol arama çalışmalarını gizlemek amacıyla arkeolojik araştırmalar adı altında Osmanlı Devleti'nden aldıkları izin belgelerine ulaştık. Yani amaçlarını gizlemek için kullandıkları önemli unsurlardan biri, eski eser araştırmaları adı altında izin almaktı. İngiliz ve Alman araştırmacılar, eski eser arama bahanesiyle özellikle Musul ve Bağdat bölgelerinde petrol arama faaliyetleri yapıyordu. Dönemin Padişahı Abdülhamit, bu devletlerin asıl niyetlerinin petrol aramak olduğunu sonradan fark ederek gerekli tedbirleri aldı. Abdülhamit, dost ve müttefik olarak gördüğü Almanların bu tavrı karşısında şaşkınlığa uğramış, ayrıca kendisi de eski eserlerden ziyade petrole önem verdiğini göstermiştir."

Osmanlı'da eski eserlerin korunması için yapılan çalışmalar

Yrd. Doç. Dr. Dinç, Osmanlı Devleti'nde eski eserler konusunda ilk bilinçli uygulamaların ancak Tanzimat sonrası görüldüğünü, eskiye duyulan ilginin eski eserlerin sanatsal, ekonomik, kullanım değerlerine veya dini kökenli korku saygı gibi faktörlere dayandığını kaydetti.

Eski eserler bakımından oldukça zengin olan Osmanlı coğrafyasının hem hukuki eksiklikler hem de yöneticilerin ve halkın bu konuda yeterli bilince sahip olmamasından dolayı talan edilmeye müsait bir durumda bulunduğunu ifade eden Dinç, Tanzimat döneminde Ali Paşa tarafından yayımlanan Müze ve ilk Asar-i Atika Nizamnamesi ile kazı izinleri belirli bir düzene oturtularak eski eser kaçakçılığının önlenmeye çalışıldığını ancak görevlilerin keyfi davranışları, büyük Avrupa devletlerinin İstanbul'daki elçilerin yaptıkları baskılar sonucunda nizamnamenin zaman zaman istismar edildiğini vurguladı. 

Osman Hamdi Bey'in Müze-i Hümayun Müdürlüğünü atanmasıyla bu alanda yeni düzenlemeler yapıldığını ve devletin eski eserler üzerinde mülkiyet hakkı ve korumacılığının güçlendirildiğini belirten Dinç, "Yabancı araştırmacıların suistimallerinde akla gelen ilk isim Heinrich Schliemann'dı. Schliemann'ın suistimalleri bilindiğinden çalışmaları esnasında yanında bir gözetmen memur bulundurulmasına özen gösteriliyordu ama yaptığı kazıların sürekli takip edilebilmesi de mümkün değildi. Schliemann, Truva bölgesindeki kazılarda bulduğu eserleri ülke dışına çıkarmıştı. Truva hazinesini İngiltere'ye götürmesi nedeniyle Osmanlı Devleti kendisine dava açmıştı" dedi

12 Kasım 2014 Çarşamba

Petrollll


Yemişlik sahasında 10 kuyunun bir bölümünü kendi sondaj ekipleriyle sürdüren TPAO, diğer kuyularının sondajlarını ise Güney Yıldızı şirketine yaptırıyor.
Yemişlik sahasının bazı bölgelerine 10 kuyu açan TPAO, yeni saha olarak keşfettiği Kuzey Arıkaya sahasında da 4 kuyu birden açtı. TPAO'nun açtığı kuyularda 2850 metre derinlikte 34 graviteli petrole rastlandığını belirten Güney Yıldızı şirketinin yetkilileri, Garzan çayı kıyısında ciddi bir petrol damarı var. TPAO'nun yanı sıra diğer petrol şirketlerinin de gözü bu sahada. Sondaj çalışmalarında 3 bin metre öncesinde petrole rastlanıyor dedi. TPAO'nun Batman Bölgesinde günde üretilen 25 bin varil petrolden 3 bin varilinin Garzan çayı kıyısındaki petrol kuyularından elde edildiği belirtildi.
TPAO'nun Raman ve Batı Raman'dan sonra bölgede en fazla kuyu açtığı saha olarak bilinen Garzan kıyısı, üretim kampına dönüştürülecek. Garzan çayı kenarında da açılan petrol kuyularının çoğunda yüksek graviteli petrol bulunması, petrolcülerin yüzünü güldürüyor. TPAO Genel Müdürlüğü, Garzan sahası için petrol üretim kampını 2015 programına aldı.

13 Haziran 2014 Cuma

Osmanli sonrasi Petrol oyunlari

Ortadoğu asırlardır en iyi SATRANÇ ustalarının rol aldığı bir sahnedir! Burada acemilere, iş bilmezlere, ezberle gidenlere, rakibin hamlesini hesap edemeyenlere yer yok! Bir anlık boşluk, kan ve gözyaşıdır! Kaybetmektir, acıdır...Alman filozof Nietzsche, GÜNÜN ŞAFAĞINDA isimli eserinde Türkiye'de konuşulmayan, hatta bilinmeyen bir yere dokunur! "Gelecek yüzyıl Yahudiler'in akıbetlerini belirlediklerine şahit olacağız! Çok açık ki onlar zarlarını attılar ve Rubicon'u geçtiler! Onlar yeni dönemde ya Avrupa'nın efendisi olacaklar ya da daha önce Mısır'ı kaybettikleri gibi Avrupa'yı da kaybedecekler! Eğer çok açgözlüce davranmazlarsa, Avrupa olgun bir meyve gibi avuçlarına düşecektir..."
Rothschild ailesinin yaptıklarını çok iyi bilen insanların başında gelen Ramsey McDonald, bize tarihi öğretenlerinATLADIĞI çok önemli şeyler söylüyordu:
Osmanlı topraklarında Arap ayaklanmasını destekledik. Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap eyaletlerinde Filistin'i de kapsayacak şekilde bir ARAP DEVLETİ kurma sözü verdik! Fakat aynı zamanda Yahudiler'e "Filistin'i size vereceğiz" diyerek teşvik ettik! Bu yetmezmiş gibi Sykes-Picot Anlaşması'nı yaptık! Mısır valimizin Araplar'a söz verdiği toprakları Fransızlarla aramızda bölüştük! Tarih böyle ikiyüzlülük görmedi..." Yani filmin başladığı yerde İngilizler ve bu aile vardı!Ortada görünmemeleri ULUSLARARASI BASININ kendi ellerinde olması yüzündendi! Onları takip edecek tek yol, finans hareketlerini bulmak ve peşini bırakmamaktı! Ancak ne Türkiye'de ne dünyada bu sistemi kuran vardı! Zaten hemen radara yakalanırdınız!
Kaçma şansınız yoktu! Bu aile PARAYI ve onun getirdiği gücü SİYASETE giydirmeyi bilen tek oluşumdu!
Şimdi sancısı her geçen gün artan bölgedeki sorunları, IŞİD'i, Maliki'yi, Barzani'yi de bu metodla mercek altına almalıyız!
Şunu unutmamak gerekir ki Erdoğan kurulan bu sistemin karşısındaki tek oyuncu! Barzani'den gelen petrolüCEYHAN'da gemilere yükleyip satmak, aklın alacağı bir iş değil! Hiçbir lider böyle bir risk almaz! Siyaseten koltuğunu düşünür ve çatışmaz!
Ama Erdoğan'ın yaptığını yapmazsanız, AMERİKALILAR'ın verdiği YÜZDE 3 petrol komisyonuna razı olursunuz! Bütün yükü çekip, bütün acıyı göğüsleyip, bütün değişimleri sancılı bir şekilde gerçekleştirip, üç kuruşla masadan kalkarsınız! Hiçbir kale, durduğu yerde düşmez! Mukavemet şarttır!Eğer siz de onlar kadar cesur olursanız, istediğiniz yüzde 20'yi alırsınız!
Şimdi başımızdaki bela, Ankara'nın aldığı komisyonun BARONLAR tarafından onaylanmaması yüzündendir! Obama'yı da sıkıştıran bu güç "Bizim kurduğumuz sistemi nasıl Türkler Kürtler'le bir olup yıkar!" diye feryat ediyor ve fatura çıkarmak istiyor!
Hayata CHP, MHP ya da BDP gözlüğüyle bakanların göreceği bir gerçek değil bu! Parti formalarını attığınızda, biraz da olup bitene baktığınızda, bulacağınız gerçek bu!
Günlerdir CEYHAN'dan çıkan gemiler, liman bulmakta ve içindeki petrolü satmakta zorlanıyor! Petrol şirketleri bu ailelerin elinde olduğu için kimse yanaşmıyor!En azından gönüllü olarak öne çıkamıyor!
Ama bütün bunların arasında dün ilginç bir gelişme yaşandı! Bağdat yönetiminin, Kürt petrollerini satın alan firmaları kara listeye alma tehdidine rağmen, Rus petrol şirketi Rosneft, devreye girdi... Mersin'den hareket eden ve içinde 41 bin ton Kürt petrolü taşıyan Minerva Antonia tankeri, Rosneft tarafından satın alındı.
Bu hamle bambaşka bir anlam taşıyordu!
Rosneft, bu kadarla da kalmayıp Ankara'ya mesaj göndererek "Kuzey Irak petrolünün tamamını ben alacağım!"garantisi veriyordu!
Artık Türkiye önemli ve büyük ülkeydi!
Tek başına bırakılmayacak kadar etkiliydi!
Yanaşana, dostluğunu esirgemeyene katkı veren bir gücü simgeliyordu! 150 yıldır kan gölüne dönen Ortadoğu'da barışı ve refahı getirebilecek tek devletti!Bakın!
Kuzey Irak petrolü Türkiye'nin istediği gibi dağıtılır ve o paralar HALKBANK'a aktarılırsa, BARONLARIN hepsi gelip el öper!
Eğer boşluk bırakıp TÜRK DENİZ KUVVETLERİNİ, İSRAİL adına yapılan operasyonla dağıtır ve ne olduğunu anlamazsak işimizi zora sokarız!
Uyanık olup her atılan adımı bilmeliyiz!
Paralelciler, AMİRALLERİN kızlarının odasına kamera koyup, buzdolabının arkasında aptalca bir NOT bularakDARBE çığırtkanlığı yaparken tuzağa düşürüldük!
Akdeniz'deki GAZIN, bizden habersiz ya da bizim razı olacağımız bir şekilde Avrupa'ya gönderilmesi istendi ve hesaplandı!
Anladık ve donanmayı ÜMİT BURNU'na yolladık! Yani "Buralar yetmez" dedik!
Napolyon'un dediği gibi "Yavaş yavaş hızlı gitmemiz" gereken bir dönem...
IŞİD falan tiyatro!
Barzani ve Kürt kardeşlerimiz önce petrolü gönderdi, sonra da kalplerini alıp gelecekler!
Tarihi dışarıdan gelenlerin yazmasını istemiyorsak, içeride birbirimize düşmeyeceğiz!
Türk-Kürt-Arap kardeştir!Osmanlı neydi


IŞİD konusunda sadece Türkiye'nin değil, dünyanın da kafası karışık. Ama Türk medyası kadar olaya sığ yaklaşıldığını sanmıyorum.
El Kaide, terör, cinayet ve örgüt kavramlarının ötesine geçemeyen, hiçbir derinliği olmayan, Irak'ın güç yapısından anlamayan, bir ay önce bu ülkede ne olduğunu bile hatırlamayan bir 'uzman terörü' yaşıyoruz.
Öncelikle; Irak'ta bütün örgütlerin eli kanlıdır. Bugün yönetimde olan, meşru seçimlerle gelen siyasi çevreler bile, biraz geçmişine bakınca aynı terör yöntemlerini kullanmış, sivil cinayetlere imza atmış, infazlar gerçekleştirmiş hatta katliamlara katılmış yapılardır. Böyle olunca Irak'ta herkes için bir örgüt ve terör tanımlaması zaten vardır.
Eğer bir şey söyleyeceksek, bunların üstünde bir şey söylememiz gerekir. Önce bugün olanların ne olduğunu anlayıp bundan sonra olabileceklere dair öngörülerde bulunabilmemiz gerekir.
IŞİD bir örgütler koalisyonudur. Görünüşe göre içinde El Kaide'ye yakın olanlar da vardır, El Kaide'ye karşı olanlar da. Arap milliyetçisi olanlar da vardır selefi kültüre yakın olanlar da. Cinayet işleyenler de vardır Irak işgaline karşı direniş yapanlar da.
Ama bu koalisyonun, bu çatı yapılanmanın bugünkü ortak tanımı bir Sünni oluşumdur. Sünni Arap örgütlerin Irak içindeki güç haritasını bozacak şekilde ortaya çıkışıdır.
Bizi asıl bundan sonraki, bu noktadan sonraki gelişmeler daha fazla ilgilendiriyor. Çünkü komşumuz Irak'ın geleceğine dair analizler asıl bu noktadan sonra başlıyor.
IRAK'TA GERÇEKTE ÜÇ AYRI DEVLET VAR
Irak fiilen üç parçaya bölünmüştür. Şii Araplar, Sünni Araplar ve Kürtler arasında birlikte yaşama iradesi yok edilmiştir. Her ne kadar resmi, ulusal ölçekte bir bölünme söz konusu değilse de, kalpler ve zihinler ayrışmıştır.
İşgal sonrası kurulan yeni yapıda Kürtler fiili bir bağımsızlık elde ettiler. Kuzey Irak'ta, kendi bölgelerinde istikrarlı bir yapı kurdular. Merkezi Bağdat hükümeti ile ilişkileri son iki yılda neredeyse kopma noktasına geldi.
Şii Araplar, İran'ın ve ABD'nin tam desteğiyle bir Irak devletinin sahibi oldular. Kürtlere söz geçiremediler ama Sünni Arapları bir anlamda sistemden tasfiye ettiler. Tahran-Bağdat ekseni işgal sonrasının en güçlü dayanışma hattı haline geldi. Şam yönetimine ortak destek de buradan kaynaklanıyor. Çünkü bu dayanışma hattı Suriye üzerinden Lübnan'a kadar uzanıyor ve bu Türkiye'ye yönelik de bir çevreleme hareketidir.
Siyasi partiler, seçimler ve hükümet üzerinden Sünnilere verilen rol göstermelik oldu. Türkiye, Kürtlerle yakınken, Şii Bağdat yönetimiyle iyi ilişkiler içindeyken bile Sünni Arapların Bağdat yönetiminde doğru temsil edilmeleri için azami gayret sarfetti. Hatta seçimleri boykot edenleri ikna etti ve yönetime katılmasını sağladı.
Son birkaç yıldır, Nuri El Maliki yönetiminin Sünni Arapları boşa çıkaran girişimleri başarılı oldu. Bu çevrelerin Irak yönetimindeki etkileri zayıfladı. Üç ana siyasi güce dayanan Bağdat, Kürtlerin uzaklaşması, Sünni Arapların devre dışı bırakılmasıyla tamamen Şii bir yönetim haline geldi.
Petrol, doğalgaz ve enerji koridorları üzerindeki paylaşımda Sünni Araplar tamamen devre dışı bırakıldı. Kürt yönetiminin petrol kaynakları uluslararası pazarlara açıldı. En son Türkiye ile yapılan anlaşmalarla K. Irak-Bağdat ilişkileri kopma noktasına geldi. Başından beri merkezi hükümeti destekleyen Ankara da, Bağdat yönetimi ile Tahran arasındaki dayanışma yüzünden bu desteği çekti.
Kuzey Irak yönetimi yüzünü Bağdat'tan Ankara'ya çevirdi. Bu esaslı bir kırılmadır. Ancak bunlar olurken kimse Sünni Araplarla ilgilenmedi bile. Onların talepleri, çıkarları gözardı edildi.
Bir sabah kalktık, IŞİD adında, Suriye ve Irak'ta faaliyet gösteren, birkaç yıldır Bağdat yönetimiyle savaşan bir örgütün, yıldırım hızıyla Sünni kentleri ele geçirmeye başladığını gördük.
DEVLET VE PETROL İSTİYORLAR
Doğrudan Sünnilere ait kentlere, kasabalara yöneliyorlar, petrol bölgelerine ilerliyorlar, enerji koridorlarını denetim altına alıyorlar, onlar gelmeden Irak ordusu şehirleri terkediyor, çatışma olmuyor...
Sünni aşiretlerin desteğiyle ilerliyorlar. Maliki yönetimi şu ana kadar onlarla hiçbir çatışmaya girmedi. Bu durum; Şiiler'in de Irak'ın bütününden vazgeçtiklerine dair bir karine oluşturabilir.
Irak ordusundaki askerlerden bir kısmının, Sünni aşiretlere mensup olduğunu, aşiretlerin talimatıyla silah bıraktığını hatta bazılarının bu harekete katıldığını düşünebiliriz.
Musul gibi bir Arap ve petrol bölgesini ele geçirdiler. Beyci'deki rafineriyi ele geçirdiler. Saddam'ın şehri Tikrit'i ele geçirdiler. Samarra ve Kerkük'e yöneldiler. Hedef aldıkları her bölge ya Sünni bölgeleri ya da petrol bölgeleri.
Şudur: Sünni Araplar hem devlet istiyorlar hem de Irak'ın zenginliğindeki paylarını almaya çalışıyorlar. Bu; K. Irak bağımsızlığa doğru gidiyorsa, Bağdat Şii karaktere bürünmüşse Sünniler de yeni bir siyasal oluşuma gidiyor demektir. Bir adım sonrası ülkenin parçalanmasıdır. Ve sanırım da öyle olacak.
KAYIP ADAM İZZET İBRAHİM EL DURİ..
Ortada bir koalisyon var. Kürtler ve Şiiler arasında bir Sünni bölge siyasal bir varlık olarak öne çıkıyor. Saddam dönemindeki bazı isimlerin, özellikle bugüne kadar yakalanamayan İzzet İbrahim El Duri'nin bugün ortaya çıkması işin mahiyetini değiştiriyor ve burada anlattığım resmi doğruluyor.
Yıllardır Suriye'de kamufle olan ve çalışmalarını buradan yürüten El Duri, IŞİD'in bazı bölgelerden Beşşar Esad'a destek verdiği söylentisine de anlam katıyor. Ancak bu koalisyonun amacının sadece Irak olmadığını, bir süre sonra Irak ve Suriye'de Sünni Arapların yaşadığı bölgelerde yeni bir devlet arzusu olarak öne çıkacağını bir yere not edin.
Söz konusu hareket, bir uluslararası koalisyonla dağıtılamazsa varacağı nokta şurasıdır: Doğrudan Şiilerle savaşa girecekler. Kürtlerle küçük çaplı anlaşmazlıklar dışında çatışmayacaklar. Türkiye ile çatışmayı göze alamayacaklar. Hesapları ve hedefleri farklı: Sünni bölgeleri tek çatı altında birleştirmek, petrol kaynaklarından paylarını almak, Şiilerle hesaplaşmak.
Sadece Kerkük'te Kürtlerle ciddi bir sürtüşme yaşayabilirler. Güçlenirlerse Bağdat'ı hedef alacaklar ama Şiilerin yaşadığı bölgelere girmeyecekler.
'SÜNNİ ARAP DEVLETİ' PROJESİ
Öyleyse, Türkiye'den bakanların gelişmeleri terör-El Kaide gibi iki kavrama sıkıştırmaları gözlerimizi kör edecektir. El Kaide ya da terör dediğiniz anda olayın üstüne bir çizgi çekilecek, yaşananların anlaşılması zorlaşacaktır. Zaten hep böyle yapıldığı için 'Bu IŞİD de nereden çıktı' demekten başka bir cümle kuramıyoruz.
İçimize sinmese de bölge Şii ve Sünni olarak iki cepheye ayrıldı. İşgallerin ve müdahalelerin bize bıraktığı en acı miras bu oldu. Arapların Doğu Cephesi, İran sınırından Suriye'ye geriledi. Şimdi Sünni Arap dünyası Irak'ta yeni bir mevzi inşa ediliyor. Bu büyük bir proje. Ne kadar başarılı olur, bilmiyorum, bunu zaman gösterecek.
Ama son birkaç günlük gelişmeyi yeni bir 'Sünni Arap Devleti Projesi' olarak niteleyebiliriz. Irak denklemini kökten değiştirebilecek bu gelişmeyi dikkate almazsak, şaşırmaya devam edebiliriz.
Projenin arkasında kimler var? Elbette Sünni Arap devletler ve Körfez. Bölge dışı aktörleri de bu ülkelere bakarak çözebiliriz. 'Şii Hilali'ne karşı Sünni blok' galiba Irak ve Suriye topraklarında inşa edilecek.
Bu arada, Musul'daki Türk Konsolosluğu'na yönelik 'rehine' olayının bu tabloya göre olmaması gerekiyordu. Çünkü Türkiye onlar için öncelikli bir hedef değil. Söz konusu yapı içindeki bazı örgütlerin ya da örgüte destek veren bazı ülkelerin özel hesaplaşması olabilir.
Ancak Türkiye'nin izlediği sessiz kriz yönetimiyle kolayca çözüleceğini düşünüyorum. En azından bunu umuyorum.

10 Mayıs 2014 Cumartesi

100 yillik gercek;savaslarin nedeni

100 yılın hikayesi 
Resmi tarih, Birinci Dünya Savaşı'nın sebebini 1914 yılında, Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük François Ferdinand'ın Saraybosna'da bir Sırplı tarafından öldürülmesiyle başladığını yazar. Gerçek bu değildir. Aslında, bu savaş Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlar'da ve Ortadoğu topraklarında petrol bulunması sonucu İngilizler'in başlattığı emperyalist planların devreye sokulmasıdır. İngiliz istihbaratının incelemelerine göre, Osmanlı Devleti bir nevi petrol yataklarına sahip toprakları içeriyordu. İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan devletleri ve özellikle de petrol bakımından zengin bir bölge olan Musul ve Kerkük Kraliçe'nin adamlarının iştahını kabartıyordu. İngiliz Savaş Kabinesi Bakanlarından Sir Maurice Hankey, İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'a yazdığı mektupta;"İleride oluşacak bir savaş petrolün bulunduğu yerde olacaktır. Petrol alabileceğimiz yerler İran ve Mezopotamya'dır. Bu nedenle petrol kaynağı olan bu iki yer üzerindeki kontrol İngiltere'nin olmalıdır" demişti.
100 yıl önce Osmanlı Balkanlar'da çıkan yangınla meşgul olurken, Çanakkale'yi savunurken diğer tarafta zamanın küresel güçleri İngiltere ve Fransa, Ortadoğu'yu elimizden aldılar.
16 Mayıs 1916'da İngiltere ile Fransa arasında Ortadoğu'nun paylaşılmasını öngören gizli Sykes-Picot Anlaşmasıyapıldı. 1917'de İngiltere, Filistin'de bir Yahudi devleti kurulmasını öngören Balfour Deklarasyonu'nu yayınladı. 

100 yıl sonra... 

Birinci Dünya Savaşı'
nın etkileri hala devam ediyor. Osmanlı'nın boşalttığı Balkanlar'da ve Ortadoğu'da kan akmaya devam ediyor. Neden yıllarca süren iç savaşlar ve mezhep çatışmaları var. Neden Ortadoğu da barış hakim olmuyor? Niye Amerika, İtalya, Meksika, Rusya değil de neden Ortadoğu? Çünkü dünya petrol rezervinin yüzde 56 sı Ortadoğu'da bulunmaktadır. 2070'li yıllara kadar bu coğrafyanın gaz yataklarına, küresel güçler muhtaçtır. İşte burada, açık veya gizli enerji savaşları yaşanmaktadır. Emperyalist devletler, Ortadoğu'yu almakla kalmayıp oranın insanının bu petrol rezervini kullanmasına izin vermedi. Bunu nasıl yapıyor, tabi ki bu insanları birbirine düşürerek bir iç savaş çıkartarak. Ortadoğu halkı aç, sefil savaş içinde, altında zenginlik yatmasına rağmen onu kullanamıyor, petrolü batılılar işliyor ve kullanıyorlar.

SONUÇ: 
10 Ağustos 2014, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması ne demektir? Ülkemizin yeniden dirilmesi, yeniden şahlanması, yeniden mazlum Müslüman ülkelerine liderlik yapabilme heyecanına kavuşmasıdır. 100 yıl öncenin Ortadoğu haritasını çizen İNGİLİZFRANSIZ SYKES-PİCOT ANLAŞMASININ YIRTILIP ATILACAĞININ İLANIDIR.
Üçlü İttifak (1882): Almanya, Avusturya - Macaristan, İtalya
Üçlü İtilaf (1907): İngiltere, Fransa, Rusya
+ 19. yüzyılın sonlarına doğru İtalya ve Almanya'nın siyasi bir­liklerini kurması mevcut dünya dengesini altüst etti.
+ İngiliz ve Fransız çıkarları Almanya ile bağdaşmadığından bu iki devlet birbirine yakınlaşmaya başlamıştır.
+ Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun ise Balkanlardaki çıkar çatışmaları nedeniyle Rusya ile arası açıktı. Bu neden­le Almanya'ya yakınlaştı.
+ Böylece savaş öncesinde bloklar oluştu. Bloklar arası soğuk savaş başladı.
+ I. Dünya Savaşı, Avrupa ve diğer kıtalarda bulunan yirminin üzerinde devletin katıldığı, o tarihe kadar dünyada eşi görül­memiş ilk büyük savaştır.

NOT:Mustafa Kemal, 1. Dünya savaşı çıktığı sırada Sofya'da as­keri ateşe olarak bulunuyordu.
Savaşta Taraflar
 A- İttifak Devletleri:
1.  Almanya
2.  Avusturya-Macaristan
3. Osmanlı İmparatorluğu
4.  Bulgaristan
5.  İtalya (Bu devlet savaş başladığında tarafsızlığını ilan et­mişti. 1915 yılında İtilaf Devletleri yanında savaşa girdi.)
Bİtilaf Devletleri:
1.  İngiltere
2.  Fransa
3.  Rusya
4.  İtalya
5.  Sırbistan
6.  Belçika
7.  Japonya
8.  Romanya
9. Portekiz
10.  ABD
11.  Yunanistan
12.  Brezilya
a)  Genel nedenler:
+ Fransız İhtilali’yle ortaya çıkan milliyetçilik düşüncesinin ya­yılması.
+  Bağımsızlık isyanlarının artması.
+ Sanayi inkılabı ile ortaya çıkan hammadde ve sömürge ara­yışı.
+  Silahlanma yarışının hızlanması.
b) Özel Nedenler:
+  Fransa'nın 1871 Sedan Savaşı'nda kaybettiği Alsace- Loren bölgesini Almanya'dan geri almak istemesi
 +   İngiltere ve Fransa'nın mevcut sömürgelerini koruma düşüncesi.
 +  İngiltere ve Almanya arasındaki ekonomik rekabet.
 +  Sırbistan'ın Avusturya topraklarında hak iddia etmesi.
 +  İtalya'nın yeni sömürgeler elde etme gayreti.
c) Görünürdeki Sebep:
+ Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtının Saraybosna'yı ziyareti sırasında Sırplı bir genç tarafından öldürülmesi.
+ Bu olay üzerine Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sırbis­tan'a savaş açar.
  Rusya Sırbistan'ın yanında yer alır.
 Alman­ya'nın Rusya'nın karşısında savaşa girmesiyle İngiltere ve Fransa, Rusya tarafında savaşa girdiler.
+ Tüm Avrupa'ya yayılan savaş kısa sürede diğer kıtalara da sıçramıştır.
Osmanlı Devleti'nin Savaşa Katılması:
+ Osmanlı Devleti Trablusgarb ve Balkan savaşlarından yeni çıkmıştı.
+ Ordusu zayıf, donanması yetersiz, diplomasi etkisizdi. Bunun için bir yandan askeri alanda güçlenmeye çalışırken diğer yandan da yalnızlıktan kurtulmak için girişimlerde bulunmaya başladı.
+ Osmanlı Devleti Almanya'ya güvenemediği için itilaf devletle­rine yakınlaşmaya çalışmış ancak bu devletler Osmanlı Devleti'ni yanlarına almak istememişlerdir.
Bunun üzerine Osmanlı Devleti;
+ Almanya ve Bulgaristan'la dostluk anlaşmaları imzaladı.
+ Osmanlı Mebuslar Meclisi'ni dağıttı.
+ Tarafsızlığını ilah etti.
+ Kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırdı.
Osmanlı Devleti'nin tarafsızlığı başta Rusya olmak üzere iti­laf devletlerince desteklenir. Buna karşılık Osmanlı Devleti;
+ Kapitülasyonların kaldırılması
+ Ege adalarının geri verilmesi
+ Mısır sorununun çözülmesi gibi isteklerini itilaf devletlerine iletti. Bu isteklerin İngiltere tarafından reddedilmesi Osmanlı Devleti'nin Almanya'ya yakınlaşmasına neden oldu.
Almanya'nın Osmanlı Devleti'ni Savaşıİçine Çekmek İstemesinin Nedenleri
+   Avrupa’daki savaş yükünü hafifletmek.
+   Osmanlı Devleti'nin jeopolitik konumundan yararlanmak.
+   Halifenin dini ve siyasi gücünü kullanabilmek.
+   İtilaf devletlerinin Rusya'ya ulaşmasını önlemek.
Osmanlı Devleti'nin Savaşa Girme Nedenleri
+   Kaybettiği toprakları geri alma düşüncesi.
+   Yalnızlıktan kurtulma politikası.
+   Almanya'nın savaşı kazanacağına olan inanç.
+   Coğrafi konumu itibariyle savaş dışında kalmanın zorluğu
+   Osmanlı Devlet adamlarının Alman hayranlığı.
+   Türkçülük idealini gerçekleştirebilmek.
+   Kapitülasyonlardan kurtulmak.

Osmanlı Devleti'nin İngiltere Yanında Savaşa Girmemesinin Nedenleri
+ Daha önce itilaf devletleri yanında savaşa girme isteğinin ka­bul edilmeyişi.
+ İtilaf Devletleri'nin Osmanlı sınırlarında yaşayan azınlıkları kışkırtmaları.
+ Rusya ve İngiltere'nin Osmanlı Devleti'ni parçalamaya yöne­lik planlan
+ İngiltere'nin Osmanlı Devleti'ne ait parası ödenmiş iki savaş gemisine el koyması.

Osmanlı Devleti'nin Savaşa Girmesiyle;
=> Savaş geniş bir alana yayılmıştır.
=» Savaşın süresi uzamış, Almanya büyük ölçüde rahatlamıştır
=> Yeni cepheler açılmıştır,
+ Akdeniz'de İngilizlerin önünden kaçan iki Alman gemisi Osmanlılara sığındı.
+ Osmanlı devleti bu iki gemiyi satın alarak Yavuz ve Midilli adını verdi.
+ Karadeniz’e geçen bu gemilerin Rus limanlarını topa tutması Osmanlı Devleti'ni fiilen savaşa soktu. Osmanlı Devleti res­men 12 Kasım 1914'te savaşa dahil oldu.


9 Mayıs 2014 Cuma

Petrol savasinda Ispanya

"Dünyada tüm savaşlar, darbeler ve sokak olaylarının ardında ENERJİ vardır."
Herkesin bildiği klasik bir laf bu.
Önemli olan bunu açmak.
Bugüne kadar açamadığımız için çok şey kaybettik.
Bu ülkede bizim muhalefet enerji savaşını bilmez, hiç konuşmaz.
Günlük iç siyasete kafasını gömer. Her yıl 60 milyar dolarlık enerji açığımız için tek projesi yoktur.
Şekillerle, değer yargılarıyla, etnik yapıyla uğraşır.
Dışarıya kördür.
Onun için Milli meselelerde gözünü dışarıdan saldırana dikmez.
İçeride iktidara saldırır, sokak olaylarında en önde yer alır.
Dışarının ekmeğine yağ sürer.
Yıl 1927... İspanya'da Başbakan Primo De Rivera dönemi.
Halkın tamamı "Rivera için ölürüz" diyor. Sömürge ülkelerden mallar geliyor, satılıyor, ülkeye oluk oluk ALTINakıyor.
Refah düzeyi patlamış gidiyor.
Ancak Primo De Rivera'nın büyük bir sıkıntısı var. İspanya'da artık en büyük tüketim mallarından biri petrol.
Gelirlerin büyük kısmı enerjiye gidiyor.
Çünkü İspanya'nın bir gram petrolü yok.
Ülkeye petrol getirenler Amerikan ve İngiliz şirketleri.
Rivera bu şirketlerle masaya oturuyor. "Size para yerine mal verelim" diyor.
Petrol şirketleri kabul etmiyor.
Rivera ani bir kararla petrol şirketlerini devletleştiriyor.
Washington ve Londra ayağa kalkıyor.
Tüm istihbaratçılarını İspanya'ya gönderiyorlar. Ülkede ayaklanmalar başlıyor.
Rivera sonunda pes ediyor.
Petrol şirketleri ile masaya oturuyor.
İstedikleri tazminatları taksitle ödemek istiyor. Kabul etmiyorlar. İspanya'ya ambargo başlıyor.
Bu arada bir sürü olaylar yaşanıyor.
Ülke petrolsüz kalıyor. Tüm araçlar kontak kapatıyor. Ülke karanlığa gömülüyor.
Her yerde devlet adamları suikasta kurban gidiyor.
Halkı sokaklara döküyor petrol şirketleri ve darbe yapıyor.
Bir zamanlar ülkenin tamamının deli gibi sevdiği adam Fransa'ya kaçarak canını zor kurtarıyor.
Ve o ülkede felç olup ölüyor.
Bu arada aralarında Fas'ın da olduğu sömürgeler İspanya'nın elinden çıkıyor.
İşte böyledir petrol ve şirket savaşları

19 Nisan 2014 Cumartesi

Petrol pismanliginda bizimkilere Biz imkilerle saldiranlar niye?

 Yaşanmış bir hikaye anlatacağım.
Yıllar öncesiydi.
İran'da henüz petrolün P'si yoktu.
Kanadalı William Knot Darcy Hristiyan bir dindardı.
Kalktı, uzaklardan İran'a geldi.
Yıllarca petrol aradı ülkede.
Hatta gitti Kraliçe'den milyonlarca sterlin ödenek bile aldı bu araştırmalar için.
Tüm İran'ı taradı, büyük paralar harcadı.
Ancak yoktu, tek gram petrol gözükmüyordu.
İngilizler ödeneği kesti, Darcy de umudunu yitirdi.
Petrol aramayı bıraktı. Akıllı adamdı Darcy.
Gitti saraya kadar girmeyi başardı, İran şahının danışmanı oldu.
Yıllarca Şah'a hizmet etti.
Şah'ın son zamanlarında İran'ın bir bölgesinde yerden bir sıvının aktığı ve yandığı haberi geldi.
Şah hemen Darcy'i görevlendirdi, "Git bak, neyin nesi araştır" dedi.
Darcy bölgeye gittiğinde gerçeğin ta kendisiyle karşılaştı.
Yıllardır arayıp bulamadığı ve sevdasından vazgeçtiği petrol topraktan fışkırıyordu.
Yıldırım hızıyla saraya döndü, "Müjde her yerden petrol fışkırıyor" diye rapor yazdı.
Şah raporu sümen altı etti, Darcy'e "SUS SAKIN SÖYLEME kimselere" diye talimat verdi.
Zira KORKUYORDU.
Ülkede petrol bulunduğu dünyaya yayılırsa AHTAPOTLAR, HANEDANLAR, PETROL UĞURUNA GÖZÜNÜ KAN BÜRÜYEN BARONLAR ülkesine hücum edecekti.
Şah ölene ve yerine oğlu geçene kadar bulunan petrol tüm dünyadan saklandı.
Şah ölmek üzereyken Darcy'i yanına çağırdı, hizmetlerinden ve sadakatinden dolayı teşekkür etti. "Bir isteğin var mı?" diye sordu.
Darcy, "Efendim bana bu ülkede yeraltı ve yer üstü kaynakları hakkında araştırma izni veren bir vesika imzalayabilirseniz çok sevinirim" dedi.
Şah sadakatinden emin olduğu Kanadalı'ya bu belgeyi verdi, birkaç gün sonra da öldü.
Darcy Tahran'dan ayrılıp Kahire'ye geçti.
Ülkesine dönecek, artık kendini tamamen dinine adayacaktı.
Zira yaşlanmıştı.
Yerleştiği otelden geziye çıktı, geri döndüğünde odasının yerle bir olduğunu gördü.
Birileri bir şeyler aramıştı.
Ancak Darcy çözemedi olayı.
Lobiye indiğinde iki yabancı geldi yanına.
Sadece kendisinin ve Şah'ın bildiği o vesikayı satın almak istediler.
Milyonlarca sterlin teklif ettiler, Darcy vermedi.
Dışarı çıktı, bir taksiye binip şehri gezdi.
Araçtan indiğinde taksi bombayla havaya uçtu.
Korkuyla ilk gemiye bindi, Londra'ya yolculuğa çıktı.
Gemide bir PAPAZ geldi yanına.
Günlerce onunla dini sohbetler yaptılar.
PAPAZ her defasında kiliseye hizmetin ahretteki mükafatlarını anlattı günlerce.
Darcy cebinde sakladığı "İran'daki Petrol arama izin belgesi"ni anlattı PAPAZ'a. "Bunu senin aracılığın ile kiliseye versem ahrette o mükafatlara kavuşur muyum, dinime hizmet etmiş sayılır mıyım" dedi.
PAPAZ "Elbette yavrum" diyerek garanti verdi. Darcy o belgeyi PAPAZ'a takdim etti cennet hayaliyle.
Birkaç gün sonra gemi Londra'da iskeleye yanaştı, Darcy PAPAZ'ı aradı saatlerce ama bulamadı.
Çünkü o Papaz 1921 yılında Petrogad'da Bolşevik lideri Lenin'e suikast düzenlerken yakalanan ve idam edilen Yahudi asıllı İngiliz ajanı Sidney Reyi idi.
Hristiyan dindar Darcy'e PAPAZ'la gelmişler ve işlerini halletmişlerdi.
Bu onların yöntemiydi.
Hristiyanlar'a Hristiyanlar'la giderlerdi.
Hatta Hristiyan alimi ile...
Onun için Türkler'e de Türkler'le geldiler hep.
Müslümanlar'a da Müslümanlar'la...
Adamlar işi biliyor!!!

D’Arcy, İran Şahından aldığı imtiyaz belgesini cebine koyar, Mısır üzerinden ülkesine dönmek üzere yola çıkar. Kendisini Londra’ya götürecek vapur İskenderiye Limanına gelinceye kadar gidip Kahire’yi gezmeyi arzular. Bildiğiniz turistik tur işte... Nil, kebap, yalelli filan... Sonra piramidler, mumyalar... Gezip dolaşıp otel odasına döndüğünde bavullarının karıştırılmış olduğunu görür, raf, çekmece darma duman... Vesikadan kimsenin haberi olmadığını sandığı için işi ciddiye almaz. Otelciye bile söylemez, emniyete zaptiyeye şikayette bulunmaz. 
Ancak o gece odasına iki kişi gelir, sabahsız selamsız mevzuya dalar, “belgeyi bize sat” diye sıkıştırırlar. İhtiyar kurt direnince adamlar fiyat artırırlar. 1 milyon sterlin, iki milyon sterlin derken 3 der, ardından ikiye katlarlar. Düşünebiliyor musunuz tam 6 milyon sterlinden söz açarlar. Bu müthiş bir paradır, yatlar katlar satın alabilir, hatta koca koca adalar... Ama ihtiyarın inadı tutar, üstüne basa basa “hayır” der ve asla geri adım atmaz. 

Firarda yarar var 
Kahire artık tehlikeli olmaya başlamıştır, bir an önce Londra’ya vasıl olsa iyi yapar. Artık orada notere mi tasdik ettirir, bir banka kasasına mı koyar? İşe bakın ki beklediği vapur da gecikir, hepten sıkıntı basar. İyi ama endişesini bu yaban ellerde kim dinler, hem elinden kim tutar? 
Yine de kaygısız görünür, gezilere filan çıkıp strest atar. İşte böylesi turlardan birinde arabasında bir bomba patlar, kuşbaşı olmaktan kıl payı yırtar. D’Arcy kurtuluşunu “dindar oluşuna” bağlar. 
Artık Kahire’de durmanın manası yoktur, konforuna filan bakmaz, Port Said’den gelen ilk İngiliz şilebine biner ve yola çıkar. 
Gemide biteviye ibadet eder ve kendisi gibi elinden İncil düşürmeyen bir gence yaklaşıp tanışma ihtiyacı duyar. Onun Sidney Rey adlı bir Anglikan rahibi olduğunu öğrenince içi rahatlar. Mütemadiyen ilahiler mırıldanan gencin, dünya ile işi olmaz, hep ahiretten söz açar. Hitabeti de yerindedir, eski müminlerin neler çektiğini anlatırken sesi titrer, göz yaşlarını tutamaz. Varlığını kilise varlığına armağan etmiş görünür, en azından D’Arcy’i böyle sanar. Seyir kayıtlarında gemiye Somali’den bindiği yazılan delikanlı, kendisini tanıyor olamaz. Bu yüzden ona açılmakta bir beis bulmaz. 
Elindeki imtiyaz belgesinden bahseder ve bu paralarla İran’ı Hristiyanlaştırıp Hristiyanlaştıramayacaklarını sorar. 
Genç rahip ihtiyarı heyecanlandırmasını bilir onu ayaküstü takdis eder, günahlarını çıkarır (!) ve kurtuluşa ermekle müjdeleyip gözünü boyar. Belgeyle ilgilenmez görünür, “sende dursun” teklifini zoraki kabul eder, güya gemiden inince doğruca Anglikan kilisesine gidecek ve emaneti başrahibe sunacaktırlar. 
D’Arcy’nin içi müsterihtir, işini yapmış insanların kıvancı ile papazın önünde diz kırar. 
İlerliyen günlerde tek kişilik vaazlar devam eder, ancak gemi Londra’ya yaklaştığında delikanlı buharlaşıverir, adeta sırra kadem basar. 
D’Arcy aldatıldığını neden sonra anlar. Uğruna hayatını tehlikeye attığı ve 6 milyon sterline satmadığı belgeyi uyanık papaza kaptırmıştır. Yapacak tek şey kalır, üstüne bir bardak su içip, unutmak. O da onu yapar, öyle ya kafaya taksa sıyırma ihtimali de var. 
İş bilahare netleşir. Meğer rahip sandığı adam İngiliz gizli servis elemanlarından Raznblum adlı bir Yahudidir ve belgeyi “ne pahasına olursa olsun” almakla görevlendirilmiştir. Belki de D’arcy dirense başına iş alabilir. Nitekim aynı adam Lenin’e yaptığı başarısız suikastten sonra yakalanır ve kurşuna dizilir. Bu kadar gözü kara bir militan zikredilen vesikayı titrek ihtiyarda bırakacak değildir. 
Uzatmayalım İngilizler bu imtiyaz sayesinde İran’ın toprak altı ve üstü kaynaklarını ele geçirmiş olurlar. Kurdukları “Consensieus” adlı firma para kazanmaya başlar ardından Anglo-Persian Co (BP) ile dünyaya açılırlar. 
Gelgelelim İran’da nüfuzu olan Çarlar da boş durmaz, Rus gizli servisi Ohrana halkı İngilizler aleyhine kışkırtıp ihtilal yapar. 
Şah Muzaferuddin’in yerine geçirilen Mehmed Ali Rıza Britanyalıların elindeki imtiyazı fesh edince İngiltere’nin Tahran büyükelçisi, Şah’a “bizzat sarayında” posta koyar. Lâkin arkasını Ruslara dayayan Mehmed Ali Rıza tehdide papuç bırakmaz. 
İngilizler söylediklerinin kuru laf olmadığını ispatlar, Basra Körfezini donanmayla ablukaya alırlar. Sonra ani bir çıkarma ile yayılır, Petrol bölgelerini işgal etmekten sakınmazlar. 

Kanlı oyunlar 
Ruslar da (güya ülkeyi korumak için) kuzeyden girer, İran’ın öbür yarısını ele geçirir, üstüne yatarlar. 
İran bir kurtuluş savaşı arefesine gelir ama süperler milli hislerin kabarmasından hoşlanmazlar. “Maksat sömürü olsun” der, aralarında el sıkışırlar. Ruslarla İngilizler askerlerini çeker, teknisyenlerini yollarlar. Kuzeyin (Mazanderan, Horasan ve Astrabad) iliğini Moskof emer, güneyin kemiğini Britanyalılar sıyırırlar. 
İngiliz Gizli servisin emrinde çalışan Burmah Oil Petrol Şirketi 1908’de Mesudi Süleyman’da zengin petrol yatakları bulur. Bu hakkını Anglo-Persian Oil Company Şirketi’ne devreder ve vazifesini tamamlar. 

İşte o belge 
“Kanada ile İran arasında payidar olan samimi münasebetlere dayanılarak Kanada hükümeti kaviyyesinden William Knot D’Arcy’e ayrıca akrabalarına dostlarına ve yakınlarına 60 yıl müddetince İran şehinşahının hükmettiği toprakların derununda taharriyet (araştırma) ve hafriyatta bulunmak üzere selahiyeti tamme (tam yetki) ile tahdit edilmeksizin çalışma müseadesi bahşedilmiştir. 
O da yetmez, Şah, D’Arcy ve dostlarının işleyecekleri bilumum toprak altı ve üstü servetlerinin kendi mal-ı meşrutu olacağını imzalar. 
Bu fermana göre 750 bin kilometrekarelik bir sahada petrol arayabilecek; karşılığında da sadece 20 bin Sterlin vereceklerdir o kadar...