BASRA petrolleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BASRA petrolleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2014 Cumartesi

Deniz Seyahatnameleri,Abdurrahman Efendi nin Brezilyaya yolculugu



deniz_seyahatnameleri
Bursa ve İzmir adlarını taşıyan iki Osmanlı savaş gemisi, görevlendirildikleri Basra Körfezi’ne gitmek üzere İstanbul’dan yola çıkarlar. Tarih, 1865 yılının 12 Eylül’ünü göstermektedir. Gemiler, Akdeniz’i aşacak, Cebel-i Tarık Boğazını geçerek Atlas Okyanusu’na çıkacak, sahilleri izleyerek tüm Afrika kıtasını dolaşacak ve Basra’ya ulaşacaktır. Sorunsuz geçecek bir yolculukta bile aylar sürecek bu sefer, hiç de beklendiği gibi gitmez.
On yedi gün fırtınalarla boğuşan gemiler, çaresizlik içinde dalgaların sürüklediği limana, Güney Amerika sahillerine, Rio de Janerio limanına demir atarlar. Brezilya’da yaklaşık iki ay kadar kalan korvetler, tekrar denize açılır ve Ümit Burnu’nu dolanarak Basra Körfezine ulaşırlar.
Bu korvetlerin imamı Bağdatlı Abdurrahman Efendi, Brezilya’da Müslümanların olduğunu ve çok bilgisiz olduklarını görünce, gemi kumandanından izin alarak Brezilya’da birkaç yıl kalır. Buradaki Müslümanlar siyahîdirler ve buraya çoğunlukla Afrika içlerinden köle takasıyla getirilmişlerdir. Orada öğrendikleri İslam’ı burada yaşamaya çalışmaktadırlar. Bütün Müslümanların siyahî olduklarını zannetmektedirler, hatta Müslümanlığın siyahî ırkına has bir din olduğuna inandıklarından, uzun yıllar Brezilya’daki halktan Müslüman olmak isteyenler bu inanç nedeniyle Müslüman olamamıştır. Abdurrahman Efendi, burada kaldığı süre içinde Müslümanların birçok yanlış fiilini değiştirir ancak bu çok da kolay olmaz. Zira, dini tekellerine almış çeşitli kişiler, diğerlerinden biraz fazla şeyler bildikleri için “alim” diye saygı görmektedirler
Brezilya’dan ayrılan korvetler, Ümitburnu’na uğradıklarında buradaki bir Bağdatlı alimin varlığından haberdâr olurlar. Bu alim Bağdat ulemasından Ebubekir Efendi’dir. 1863 yılında, yani Bursa ve İzmir korvetleri yola çıkmadan iki yıl önce, bölgedeki Malay Müslümanlarının istediğiyle İslam’ı öğretmesi için Osmanlı tarafından gönderilen alimdir.İngiltere, bölge Müslümanlarının istediği üzerine Osmanlı’dan bölgeye bir alimin gönderilmesini istemiştir. Sultan Abdülaziz’in fermanıyla Ümitburnu’na hareket eden Ebubekir Efendi’ye öğrencisi Ömer Lütfi refakat etmektedir. Fransa, İngiltere üzerinden Ümitburnu’na geldiklerinde, bölge halkının İslam’ı büyük oranda unuttuklarını görmüşlerdir. Uzun yıllar burada kalan Ebubekir Efendi, İslam’ın yanlış anlaşılmasından neticesinde ortaya çıkan karışıklıkları gidermeye çalışmıştır. Öğrencisi Ömer Lütfi de uzun yıllar Ebubekir Efendi’yle birlikte burada kalmış ancak, dört yıl sonra memleket hasretiyle Basra Körfezi ve İskenderiye üzerinden İstanbul’a gelmiştir. Bağdat’tan Ümitburnu’na, buradan da İstanbul’a uzanan seyahati olabildiğince detaylarıyla anlatan Ömer Lütfi’nin bu eseri “Yüz Yıl Önce Güney Afrika” adıyla Kitabevi tarafından Deniz Seyahatnâmeleri serisi içinde yayınlandı.
Bursa ve İzmir korvetlerinin mühendisi Mühendis Faik de bir seyahatnâme kaleme almıştır. Abdurrahman Efendi’nin Brezilya’da kalmasını farklı yorumlayan Mühendis Faik, onun gemiden kaçtığı öne sürmektedir. Oysa, her şey kumandanın bilgisi dahilindedir. Brezilya yasalarına göre İslam yasak olduğundan, gizli şekilde İslam’ı anlatan Abdurrahman Efendi’nin sıkıntı çekmemesi için böyle bir yol izlenmiştir. Ayrıca, Brezilya hükümeti yasalarına göre, biri Brezilya’da kalmak isterse ona geniş topraklar ve özgürlüğü verildiği için gemi kumandanı hükümetten Abdurrahman Efendi’nin bulunmasını istemiştir. İmam, Brezilya’da kalmak isteyince de, böylece Osmanlı bilinçli olarak oraya bir Müslüman bırakmamış oluyor ve Abdurrahman Efendi Brezilya hükümeti nezdinde varlığını meşrulaştırıyordu. Bunun neticesinde Osmanlı, Brezilyanın yasalarına aykırı bir iş yapmıyor ama Müslümanların ihtiyacı olan alimi de oraya sorunsuzca bırakıyordu.
Ayrıca Mühendis Faik, Ümitburnu’ndaki Bağdatlı Ebubekir Efendi hakkında çeşitli iddiaların olduğunu ve halkın ondan memnun olmadığını söylüyorsa da, Ebubekir Efendi’ye misafir olduktan sonra bunun başka türlü olabileceğini, İmam Efendi’nin adaletsizlik yapamayacağına inandığını söylüyor. Bu durumun aslını da Ömer Lütfi’nin eserinde görüyoruz: Bölgedeki cahil halkı kandırarak menfaat sağlayan, İslam’ın hükümlerini kendi menfaatleri için kullanan bazı “imam”ların iftiralarına maruz kalmıştır. Aynı dönemde (Temmuz 1862-Ocak 1882) İstanbul’da Münif Paşa tarafından Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin yayın organı olarak çıkarılan aylık dergide Ebubekir Efendi’nin gönderdiği mektuplar neşredilmiştir. Bu mektuplarda, Ebubekir Efendi, halka bu sahtekârlar yüzünden gerçek İslam’ı anlatamadığını ve iftiralarla halkla arasının açıldığını ve Dersaadet’ten istifasını istemesine rağmen bunun gerçekleşmemsinden yakınmaktadır.
Kitabevi’nce titiz bir çalışmayla yayınlanan bu üç deniz seyahatnâmesi, Osmanlı’nın gücünü büyük oranda kaybetmiş olmasına rağmen, dünyanın her yerindeki Müslümanlar tarafından koruyucu vasfını yitirmediğini göstermesi açısından önemlidir. Ayrıca, unuttuğumuz coğrafyaları yeniden hatırlamamıza vesile olmaktadır. Tarihi birer vesika olmaları açısından da, devrin Osmanlı şartlarını izah eden bu değerli üç eser, tarihe merak duyan herkese hitap ediyor.
-Brezilya’da İlk Müslümanlar, Brezilya Seyahatnâmesi, Bağdatlı Abdurrahman Efendi, Çeviren: Antepli Mehmed Şerif, Yay. Haz.: N. Ahmet Özalp, Kitabevi Yayınları
-Yüz Yıl Önce Güney Afrika, Ümitburnu Seyhatnâmesi, Ömer Lütfi, Yay. Haz.: Hüseyin Yorulmaz, Kitabevi Yayınları
-Türk Denizcilerinin İlk Amerika Seferi, Seyahatnâme-i Bahr-i Muhit, Mühendis Faik, Yay. Haz.: N. Ahmet Özalp, Kitabevi Yayınları
NOTLAR
1) Ümit Burnu Seyahâti güzergâh takvimi, Ebubekir Efendi (Ömer Lütfi), İstanbul’dan çıkış 7 Kasım 1862, Ümitburnu’na varış 17 Ocak 1863
2) Bursa – İzmir Korvetleri güzergâh takvimi, İstanbul’dan çıkış 12 Eylül 1865, Brezilya’ya mecburi varış 7 Haziran 1865, Ümitburnu’na varış 23 Ağustos 1866, Ümitburnu’ndan ayrılış 14 Eylül 1866, Basra’ya varış 14 Kasım 1866,  Abdurrahman Efendi  – Mühendis Faik

19 Nisan 2014 Cumartesi

Petrol pismanliginda bizimkilere Biz imkilerle saldiranlar niye?

 Yaşanmış bir hikaye anlatacağım.
Yıllar öncesiydi.
İran'da henüz petrolün P'si yoktu.
Kanadalı William Knot Darcy Hristiyan bir dindardı.
Kalktı, uzaklardan İran'a geldi.
Yıllarca petrol aradı ülkede.
Hatta gitti Kraliçe'den milyonlarca sterlin ödenek bile aldı bu araştırmalar için.
Tüm İran'ı taradı, büyük paralar harcadı.
Ancak yoktu, tek gram petrol gözükmüyordu.
İngilizler ödeneği kesti, Darcy de umudunu yitirdi.
Petrol aramayı bıraktı. Akıllı adamdı Darcy.
Gitti saraya kadar girmeyi başardı, İran şahının danışmanı oldu.
Yıllarca Şah'a hizmet etti.
Şah'ın son zamanlarında İran'ın bir bölgesinde yerden bir sıvının aktığı ve yandığı haberi geldi.
Şah hemen Darcy'i görevlendirdi, "Git bak, neyin nesi araştır" dedi.
Darcy bölgeye gittiğinde gerçeğin ta kendisiyle karşılaştı.
Yıllardır arayıp bulamadığı ve sevdasından vazgeçtiği petrol topraktan fışkırıyordu.
Yıldırım hızıyla saraya döndü, "Müjde her yerden petrol fışkırıyor" diye rapor yazdı.
Şah raporu sümen altı etti, Darcy'e "SUS SAKIN SÖYLEME kimselere" diye talimat verdi.
Zira KORKUYORDU.
Ülkede petrol bulunduğu dünyaya yayılırsa AHTAPOTLAR, HANEDANLAR, PETROL UĞURUNA GÖZÜNÜ KAN BÜRÜYEN BARONLAR ülkesine hücum edecekti.
Şah ölene ve yerine oğlu geçene kadar bulunan petrol tüm dünyadan saklandı.
Şah ölmek üzereyken Darcy'i yanına çağırdı, hizmetlerinden ve sadakatinden dolayı teşekkür etti. "Bir isteğin var mı?" diye sordu.
Darcy, "Efendim bana bu ülkede yeraltı ve yer üstü kaynakları hakkında araştırma izni veren bir vesika imzalayabilirseniz çok sevinirim" dedi.
Şah sadakatinden emin olduğu Kanadalı'ya bu belgeyi verdi, birkaç gün sonra da öldü.
Darcy Tahran'dan ayrılıp Kahire'ye geçti.
Ülkesine dönecek, artık kendini tamamen dinine adayacaktı.
Zira yaşlanmıştı.
Yerleştiği otelden geziye çıktı, geri döndüğünde odasının yerle bir olduğunu gördü.
Birileri bir şeyler aramıştı.
Ancak Darcy çözemedi olayı.
Lobiye indiğinde iki yabancı geldi yanına.
Sadece kendisinin ve Şah'ın bildiği o vesikayı satın almak istediler.
Milyonlarca sterlin teklif ettiler, Darcy vermedi.
Dışarı çıktı, bir taksiye binip şehri gezdi.
Araçtan indiğinde taksi bombayla havaya uçtu.
Korkuyla ilk gemiye bindi, Londra'ya yolculuğa çıktı.
Gemide bir PAPAZ geldi yanına.
Günlerce onunla dini sohbetler yaptılar.
PAPAZ her defasında kiliseye hizmetin ahretteki mükafatlarını anlattı günlerce.
Darcy cebinde sakladığı "İran'daki Petrol arama izin belgesi"ni anlattı PAPAZ'a. "Bunu senin aracılığın ile kiliseye versem ahrette o mükafatlara kavuşur muyum, dinime hizmet etmiş sayılır mıyım" dedi.
PAPAZ "Elbette yavrum" diyerek garanti verdi. Darcy o belgeyi PAPAZ'a takdim etti cennet hayaliyle.
Birkaç gün sonra gemi Londra'da iskeleye yanaştı, Darcy PAPAZ'ı aradı saatlerce ama bulamadı.
Çünkü o Papaz 1921 yılında Petrogad'da Bolşevik lideri Lenin'e suikast düzenlerken yakalanan ve idam edilen Yahudi asıllı İngiliz ajanı Sidney Reyi idi.
Hristiyan dindar Darcy'e PAPAZ'la gelmişler ve işlerini halletmişlerdi.
Bu onların yöntemiydi.
Hristiyanlar'a Hristiyanlar'la giderlerdi.
Hatta Hristiyan alimi ile...
Onun için Türkler'e de Türkler'le geldiler hep.
Müslümanlar'a da Müslümanlar'la...
Adamlar işi biliyor!!!

D’Arcy, İran Şahından aldığı imtiyaz belgesini cebine koyar, Mısır üzerinden ülkesine dönmek üzere yola çıkar. Kendisini Londra’ya götürecek vapur İskenderiye Limanına gelinceye kadar gidip Kahire’yi gezmeyi arzular. Bildiğiniz turistik tur işte... Nil, kebap, yalelli filan... Sonra piramidler, mumyalar... Gezip dolaşıp otel odasına döndüğünde bavullarının karıştırılmış olduğunu görür, raf, çekmece darma duman... Vesikadan kimsenin haberi olmadığını sandığı için işi ciddiye almaz. Otelciye bile söylemez, emniyete zaptiyeye şikayette bulunmaz. 
Ancak o gece odasına iki kişi gelir, sabahsız selamsız mevzuya dalar, “belgeyi bize sat” diye sıkıştırırlar. İhtiyar kurt direnince adamlar fiyat artırırlar. 1 milyon sterlin, iki milyon sterlin derken 3 der, ardından ikiye katlarlar. Düşünebiliyor musunuz tam 6 milyon sterlinden söz açarlar. Bu müthiş bir paradır, yatlar katlar satın alabilir, hatta koca koca adalar... Ama ihtiyarın inadı tutar, üstüne basa basa “hayır” der ve asla geri adım atmaz. 

Firarda yarar var 
Kahire artık tehlikeli olmaya başlamıştır, bir an önce Londra’ya vasıl olsa iyi yapar. Artık orada notere mi tasdik ettirir, bir banka kasasına mı koyar? İşe bakın ki beklediği vapur da gecikir, hepten sıkıntı basar. İyi ama endişesini bu yaban ellerde kim dinler, hem elinden kim tutar? 
Yine de kaygısız görünür, gezilere filan çıkıp strest atar. İşte böylesi turlardan birinde arabasında bir bomba patlar, kuşbaşı olmaktan kıl payı yırtar. D’Arcy kurtuluşunu “dindar oluşuna” bağlar. 
Artık Kahire’de durmanın manası yoktur, konforuna filan bakmaz, Port Said’den gelen ilk İngiliz şilebine biner ve yola çıkar. 
Gemide biteviye ibadet eder ve kendisi gibi elinden İncil düşürmeyen bir gence yaklaşıp tanışma ihtiyacı duyar. Onun Sidney Rey adlı bir Anglikan rahibi olduğunu öğrenince içi rahatlar. Mütemadiyen ilahiler mırıldanan gencin, dünya ile işi olmaz, hep ahiretten söz açar. Hitabeti de yerindedir, eski müminlerin neler çektiğini anlatırken sesi titrer, göz yaşlarını tutamaz. Varlığını kilise varlığına armağan etmiş görünür, en azından D’Arcy’i böyle sanar. Seyir kayıtlarında gemiye Somali’den bindiği yazılan delikanlı, kendisini tanıyor olamaz. Bu yüzden ona açılmakta bir beis bulmaz. 
Elindeki imtiyaz belgesinden bahseder ve bu paralarla İran’ı Hristiyanlaştırıp Hristiyanlaştıramayacaklarını sorar. 
Genç rahip ihtiyarı heyecanlandırmasını bilir onu ayaküstü takdis eder, günahlarını çıkarır (!) ve kurtuluşa ermekle müjdeleyip gözünü boyar. Belgeyle ilgilenmez görünür, “sende dursun” teklifini zoraki kabul eder, güya gemiden inince doğruca Anglikan kilisesine gidecek ve emaneti başrahibe sunacaktırlar. 
D’Arcy’nin içi müsterihtir, işini yapmış insanların kıvancı ile papazın önünde diz kırar. 
İlerliyen günlerde tek kişilik vaazlar devam eder, ancak gemi Londra’ya yaklaştığında delikanlı buharlaşıverir, adeta sırra kadem basar. 
D’Arcy aldatıldığını neden sonra anlar. Uğruna hayatını tehlikeye attığı ve 6 milyon sterline satmadığı belgeyi uyanık papaza kaptırmıştır. Yapacak tek şey kalır, üstüne bir bardak su içip, unutmak. O da onu yapar, öyle ya kafaya taksa sıyırma ihtimali de var. 
İş bilahare netleşir. Meğer rahip sandığı adam İngiliz gizli servis elemanlarından Raznblum adlı bir Yahudidir ve belgeyi “ne pahasına olursa olsun” almakla görevlendirilmiştir. Belki de D’arcy dirense başına iş alabilir. Nitekim aynı adam Lenin’e yaptığı başarısız suikastten sonra yakalanır ve kurşuna dizilir. Bu kadar gözü kara bir militan zikredilen vesikayı titrek ihtiyarda bırakacak değildir. 
Uzatmayalım İngilizler bu imtiyaz sayesinde İran’ın toprak altı ve üstü kaynaklarını ele geçirmiş olurlar. Kurdukları “Consensieus” adlı firma para kazanmaya başlar ardından Anglo-Persian Co (BP) ile dünyaya açılırlar. 
Gelgelelim İran’da nüfuzu olan Çarlar da boş durmaz, Rus gizli servisi Ohrana halkı İngilizler aleyhine kışkırtıp ihtilal yapar. 
Şah Muzaferuddin’in yerine geçirilen Mehmed Ali Rıza Britanyalıların elindeki imtiyazı fesh edince İngiltere’nin Tahran büyükelçisi, Şah’a “bizzat sarayında” posta koyar. Lâkin arkasını Ruslara dayayan Mehmed Ali Rıza tehdide papuç bırakmaz. 
İngilizler söylediklerinin kuru laf olmadığını ispatlar, Basra Körfezini donanmayla ablukaya alırlar. Sonra ani bir çıkarma ile yayılır, Petrol bölgelerini işgal etmekten sakınmazlar. 

Kanlı oyunlar 
Ruslar da (güya ülkeyi korumak için) kuzeyden girer, İran’ın öbür yarısını ele geçirir, üstüne yatarlar. 
İran bir kurtuluş savaşı arefesine gelir ama süperler milli hislerin kabarmasından hoşlanmazlar. “Maksat sömürü olsun” der, aralarında el sıkışırlar. Ruslarla İngilizler askerlerini çeker, teknisyenlerini yollarlar. Kuzeyin (Mazanderan, Horasan ve Astrabad) iliğini Moskof emer, güneyin kemiğini Britanyalılar sıyırırlar. 
İngiliz Gizli servisin emrinde çalışan Burmah Oil Petrol Şirketi 1908’de Mesudi Süleyman’da zengin petrol yatakları bulur. Bu hakkını Anglo-Persian Oil Company Şirketi’ne devreder ve vazifesini tamamlar. 

İşte o belge 
“Kanada ile İran arasında payidar olan samimi münasebetlere dayanılarak Kanada hükümeti kaviyyesinden William Knot D’Arcy’e ayrıca akrabalarına dostlarına ve yakınlarına 60 yıl müddetince İran şehinşahının hükmettiği toprakların derununda taharriyet (araştırma) ve hafriyatta bulunmak üzere selahiyeti tamme (tam yetki) ile tahdit edilmeksizin çalışma müseadesi bahşedilmiştir. 
O da yetmez, Şah, D’Arcy ve dostlarının işleyecekleri bilumum toprak altı ve üstü servetlerinin kendi mal-ı meşrutu olacağını imzalar. 
Bu fermana göre 750 bin kilometrekarelik bir sahada petrol arayabilecek; karşılığında da sadece 20 bin Sterlin vereceklerdir o kadar...

6 Kasım 2013 Çarşamba

150 yillik hesap

Birkaç gün önce "Artık sadece Kuzey Irak değil Bağdat da Türkiye ile bütünleşmek için düğmeye bastı!" anlamına gelen cümleleri burada sıralamıştım. 
Dün sabah gazeteler arasında mekik dokurken Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın sözleriyle adeta duvara tosladım.
Bakan Yıldız "Kerkük-Yumurtalık boru hattı hattının sadece Barzani'nin değil BASRA petrollerini de dünyaya taşıyacak" diyordu!
Bu içeride kavga isteyenlerin, huzursuzluk peşinde koşanların, eski masanın geri gelmesi için çalışanların, Türk'ün yürüyüşünü durdurmak isteyenlerin anlayabileceği bir şey değildi! "Hayaldi gerçek oldu" bile diyemiyorum! 
Çünkü düne kadar bunun hayalini kuran kimse yoktu!
Bunu dile getirmeye kalkanlar "DELİ" diye içeri atılırdı!
Basra petrollerinin Akdeniz'le buluşmasını okurken çok eskiye gittim!Aradan geçen uzun zamanın neler götürdüğünü düşündüm!
Nasıl oyuna getirildiğimizi hatırladım!
Sultan Abdülaziz'e kadar yolculuk ettim!
Dünyanın üçüncü büyük donanmasını yaptıran, geleceğin denizlerde olduğunu keşfeden Padişah Abdülaziz, çok bilinmez ama YAVUZ SULTAN SELİM'den sonra Mısır'ı ziyaret eden ilk Padişah'tı!
Donanma ile meşgul olduğu kadar su yollarıyla da ilgilendi!
Süveyş Kanalı onun zamanında aldı başını gitti! Aklına yattığı için Fransızlar'ı kendi safına çekip İngiltere'ye GOLatmaya çalıştı!
Muazzam bir AKIL oyunuydu yaptığı! İngilizler'e alçak perdeden konuşup kanalın hayata geçmesi için çırpındı!
Çünkü İngiliz Başbakan ve Türk düşmanı Gladstone kesinlikle KANALA karşıydı! "Türkler insanlık dışı örnektir!"diyecek kadar sınırı aşan biri olan Gladstone önemli görüşmelerde KIRMIZI ÇANTASINI hiç bırakmamıştı! Bugün de İngiliz başbakanların kullandığı KIRMIZI ÇANTA Osmanlı'nın canını çok yakmıştı! Parçalama toplantılarında o kırmızı çanta hep vardı!
Zaten Abdülhamit bunu bildiği için ölümüne sevindiği tek isim Gladstone'du!
Neyse...
Abdülaziz donanma ve Süveyş projesi nedeniyle hayatını kaybetti!
Her zamanki gibi içerideki adamlarına bunu yaptırdılar!
Süveyş Kanalı hayata geçmiş ama OSMANLI devre dışı kalmıştı! Belki Osmanlı'yı hayata bağlayacak olan en önemli proje Abdülaziz'in öldürülmesiyle son buluyordu!
Hiç acımaz, son kertede ÖLÜM kusarlardı!
Kaybetmeye tahammülleri yoktu çünkü!
Abdülaziz katledildikten sonra İngilizler Gladstone'dan sonra ilk kez bir Musevi'yi BAŞBAKAN yaptılar! Kraliçe'nin sadık elemanı olan Benjamin Disraeli Süveyş'e hemen çöktü!
Arka planda Rothschild ailesi vardı! İstedikleri isim BAŞBAKAN olmuştu sonuçta!
PARA devreye girip kanal İngilizler'in hakimiyetine geçti!
Bunu fırsat bilen Shell aldığı ÖZEL İZİNLE yüksek tonajlı gemileri kanaldan geçirdi! Bu büyük üstünlük demekti!
Disraeli ile birlikte hem Shell hem de Royal Dutch gülüyordu!
PARANIN 
efendileri artık kesinlikle Ortadoğu'ya inmişlerdi!
Osmanlı'yı borçla ele geçirdikleri için sırada başkaları vardı!
Rus petrollerini ele geçirdiler!
Daha sonra da işi Shell ve Royal Dutch'a devrettiler!
Aslında ortada bir devir yoktu!
Rothschildler satıştan dolayı iki şirketin hisselerini ele geçiriyordu! Yani satarken alıyordu! Bu işlemle birlikte AİLEdünyanın her yerindeki petrollerin büyük ortağı oluyordu!
Şirketlerin ismi değişse de PATRON aynıydı!
Ünlü Rothschild ajanı Gülbenkyan da Ortadoğu petrollerinin İngilizler'e geçmesi için gece gündüz çalışıyordu!
Shell'in İstanbul ofisi ajanların buluşma merkezi olmuştu! Çok yazılmasa da literatüre giren MR. FIVE PERCENT yani "Bay yüzde beş!" sözü Sarkis Gülbenkyan için söylenmişti!
Osmanlı vatandaşı olduğu halde bölgenin petrol rezervlerini tek tek tespit etmiş ve daha sonra da Royal Dutch ile Shell'i evlendirmiştir!
Bütün bunlar olurken nasıl GEZİ olayları ile meşgul isek o zaman da MEŞRUTİYET ve 31 Mart Vakası ile uğraşıyorduk!
Adamlar bir şey alacakları vakit kesinlikle bize SORUN çıkartıyorlardı! Biz kuklaya bakarken KUKLACI pastayı götürüyordu!
Unutmadan, Osmanlı'nın petrolünü İngilizler'e peşkeş çeken Gülbenkyan paranın buluştuğu tek adres olan OSMANLI BANKASI'nın da danışmanıydı!
Kedi ciğer ilişkisi anlayacağınız!Görevini yaptıktan sonra Portekiz'de yani İngiliz bayrağının dalgalandığı topraklarda vefat eden Gülbenkyan sayesinde petrol Türkler'e nasip olmadı!
İşte 1850'lerde başlayan TUTSAKLIĞIMIZ artık her geçen gün kırılıyor!
Bakın BASRA petrollerinin Türkiye üzerinden Akdeniz'e akması İngilizler ve onların hayat verdiği ailelerin buralardan temelli gitmesi anlamına geliyor!
Bu Osmanlı'yı yıkan İngiliz Kraliyet ailesinin kesin mağlubiyeti demek!
Artık savaşlar silahla, topla, tüfekle kazanılmıyor!
Masaya yumruğu vurmak ve istediğin sonucu alabilmek çok önemli!
Birileri üzülse de, kırılsa da, istemese de Türkler dönüyor!
Hem de beklenmediği kadar etkili bir şekilde!
Bölge kardeşliği ve adaleti tekrar keşfediyor!
Türkiye hem kazanıp hem kazandıracak!
Bölgedeki bütün oyuncular karlı çıkacak!
Ama hepsinin üzerinde ANKARA'nın koruyucu şemsiyesi olacak!
İşte Türkiye'yi küçük düşürenler şimdi zorda!
Söylenmez biliyorum ama Türkler, Osmanlı'nın hem öldürülen sultan ve devlet adamlarının intikamını 150 yıl sonra alıyor!
KANALLA önümüzü kesseler de BORU HATLARIYLA geri geliyoruz!
Arap da, Kürt de, Ermeni de, Süryani de herkes buna inandı!
Bu topraklar uzun zaman hasret kaldıkları ADALETLE buluşacak!
Kolay olmadı, çok diyet ödendi!Ama son kare hepsinden önemli!
Petrol akacak Türk bakmayacak!

Gülbenkyan üzerinden Cumhuriyet’e saldırıldığını iddia etti ama gerçeklerin hepsini pas geçerek.

Bayer uzun uzun Gülbenkyan’ın Abdülhamit Han’ın talebiyle petrol araştırmaları yaptığı ve bu iki ismin beraber hareket ettiklerini, jeoloji ve petrol araştırmaları gerçekleştirdiklerini anlatıyor. Lakin gerçek hiç de öyle değil.

Aslında Gülbenkyan Musul müzakerelerinde Osmanlı adına İngiltere’yle görüşüp, petrolden aldığı %5 rüşvetle Osmanlı’nın bütün haklarını İngilizler’e peşkeş çeken birisi. İleride bu olaylar Osmanlı’nın Musul politikalarına 1-0 yenik başlamasına ve Musul’u kaybetmesine sebep oldu.
¥
Raif Karadağ, hayatına mal olan Petrol Fırtınası adlı kitabında olayı detaylı biçimde şöyle anlatıyor:

- I. Dünya savaşı öncesinde İngiliz baskısı neticesinde İttihat Terakki İngilizlerle Musul meselesini müzakereye açmıştı.

- Bu sırada İngiltere’nin elinde Sultan Osman, Reşadiye ve Fatih Zırhlıları parası tamamen ödenmiş halde bulunuyordu.

- Savaş çıkmış ve Osmanlı henüz iştirak etmemişti, Cavit Paşa yanında kendisi Ermeni hanedanının başı olarak tanıtan Kalust Gülbenkyan ile birlikte Londra’ya müzakereye gitti. Müzakere Royal Dutch Shell grubu-Detche Royal Bank arasında idi.

- Sait Halim Paşa, Cavid Paşayı görüşmeler devam ederken İstanbul’a çağırdı. Yerine ise Gülbenkyan’ı bırakarak geldi.

- Cavit Paşa İngiltere’ye geri dönüp müzakerelere devam etmeyi düşünüyordu ama İstanbul’a geldiğinde Enver Paşa ve Alman amiral Şuson’un emrivakisi ile Osmanlı savaşa girmişti.

- Müzakerelere İngilizler’in yanında bulunan Gülbenkyan katıldı. Musul’un imtiyazı İngilizler lehine imza edildi. Buna göre Turkish Petroleum Company kuruldu. % 50’si İngiliz Bahriye Birinci Lordluğu ve İstihbarat servisine (Darcy Grubu) % 25 İngiliz petrol şirketi Anglo Sakson Petroleum’a %25’i de Alman Deutche Orient Bank’a verildi.

- İran’dan sona İngilizler akıl almaz bir yolla Irak petrollerini de bir daha hiç çıkmamak üzere ele geçirdiler.

- Almanlar petrol için bizi en sıkıntılı durumlarda sırtımızdan vurmayı ihmal etmediler.
- Savaş ile birlikte imtiyazları işlerine yaramadı ama savaş sonrası Gülbenkyan’ın imzalı anlaşma metni Osmanlı’ya çok pahalıya mal oldu. Bunun ilk sonucu Musul’un Osmanlı toprakları dışında bırakılmasıdır.

- Gülbenkyan’ın imzası ile kurulan Turkish Petroleum Company da San Remo anlaşması ile 1920’de kapatıldı ve yerine Irak Petrolleri Şirketi kuruldu.

- Yeni paylara göre; 3 İngiliz şirketi %81,25, Fransa %23,75, Gülbenkyan ise %5 hisse aldı.

- Bu sırada Sevr’i kabul etmeyen Türk milleti ise kurtuluş mücadelesine girmişti. Irak Petrolleri ile uğraşacak durumda değildi
- Deterting böyle bir ortamda Irak’ı 4 parçaya bölüp petrol faaliyetlerini son sürat hızlandırdı.

- Lozan’da güney sınırımız BM’ye bırakıldı.
- İnönü ve heyetinin acemi ve basiretsizlikleri vahim sonuçlar doğruldu.
- Musul Türk devletinin hudut dışına çıkarıldı.
- Musul’un Memaliki şahaneden çıkarılmasa idi hanedanın Musul üzerindeki hakları devam edecekti. Musul’un Türkiye’nin elinden çıkmasını sağlayan etkenlerden biri saltanatın kaldırılması Hanedan’ın sürgüne gönderilmesi ve Hanedanın haklarının savunacak müessesenin kurulmamasıdır.

- Hükümet bu aileyi vatandaşlıktan çıkarmasaydı Musul meselesi zamana terk edilebilir ve bir gün halli imkanı bulunabilirdi…
¥
Sonuç olarak Musul’un kaybedilmesine giden süreçte Ermeni Gülbenkyan’ın Osmanlı’ya büyük ihaneti bulunuyor. Devlet için gittiği müzakerelerde kendi adına %5 petrol payı alan Gülbenkyan “Bay Yüzde Beş” (Mr. Percent Five) olarak anıldı.

Bugün ise Hürriyet gazetesinden Yalçın Bayer, köşesinde bir okuyucusunun ağzından Gülbenkyan güzellemesi çekti ve Gülbenkyan’ın sanat koleksiyonunun Türkiye’ye neden getirilmediğini sordu.

NOT: Royal Dutch ve Shell evlenirken Rockefeller'ın kurduğu Standart Oil en büyük rakipleriydi! 
Akrabalar yarışıyordu anlayacağınız!
Pastanın dilimleri hep onlara gidiyordu!