sultan abdülhamit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sultan abdülhamit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2016 Pazar

Bu şair, Abdülhamit öldürülemedi diye ağıt yaktı!

“Ey şanlı avcı, damını bi Hüda kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın.
Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun
Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş.”


1904 yılları başlarında Sofya’da Ermeni Komitesi toplandı. Burada İzmir ve İstanbul şehirlerinde bir takım olaylar çıkarma, suikastler yapma kararı alındı. Hristifor Mikailyan isimli bir komiteci Rus Yahudi pasaportuyla sahte Samuel Fayn adıyla İzmir’e geldi. Oradan da İstanbul’a geçti. Ermeni haklarına engel olan Sultan Abdulhamit’i ortadan kaldırmayı planladı. İstanbul Rus Sefarethanesinden aldığı tavsiye mektubuyla “ selamlık resmi “ ne girerek orada incelemelerde bulundu. Sultanın geçiş güzergâhını ve zamanlamasını tespit etti. Hemen bomba siparişi verdi. Parayı alan şahıs ortadan kayboldu. 
Bunun üzerine Ramazan ayının 15’inde iki komitecinin padişahı silahla yok etmesi için görevlendirildi. Yol üzerinde iki ev kiralandı. Fakat sultan o gün Çırağan’a Yıldız bahçesinden geçtiği için kurulan tuzak boşa çıktı. Bu sefer Mikailyan Yıldız Camiine her cuma sultanın gittiğini öğrendi. Bunun üzerine hazırlık yaptı. Sultan camiden çıktıktan sonra bir dakika kırk iki saniye sonra saltanat arabasına vardığını tespit etti. Bunun üzerine Viyana “ Nessedorfer “ araba fabrikasına içine saatli bomba yerleştirilen özel araba siparişi verdi. Bu araba Dolmabahçe Vapuru ile İstanbul’a getirildi ve gümrükten geçirildi. Sonra bu araba denemeye tabii tutuldu. (9.araba resmi) birden patladı. Komiteci Mikailyan öldü. Diğer üyeler Safo, Asot, Tarkom, Mari olayı üstlendiler ve bu işin neticelenmesine karar verdiler. Bu kararın uygulanmasına, Filistin den istedikleri toprağı alamayan Yahudilerde her türlü desteği vermekteydi. Bir ara Yahudi Teoder Herzl’i bu taletten dolayı huzurundan kovduğu için sultanı ortak düşman ilan ettiler.[Bu konuda geniş bilgi için Siyonizm ve Türkiye Doç.Dr.Y.Kutluay Konya,l967 de bulabilirsiniz]Çünkü Yahudilerde Abdulhamidi yok etmek niyetindeydi.


ŞEYHÜLİSLAM CEMALETTİN EFENDİ, YOLUNU KESTİ
 “Cuma Selamlığı” merasimi esnasında, yolun iki tarafı muhafızlar ve Devlet adamları çevreyi kordon altına aldılar. Sultan, Cuma Namazı için Yıldız camiine geldi. İkinci katta “Hünkâr Mahfili”denilen kısımda namazını kıldı. Merdivenlerden bahçeye inerken, tesadüfen Şeyhülislam Cemaleddin Efendiye rastladı. Ona iltifat etti. Bir kaç dakika ayaküstü onunla sohbet etti. Tam bu anda, büyük bir gürültüyle patlama oldu. Atların parçaları, bazı insanların kol ve bacakları havaya fırladı. Caminin camları kırıldı. Herkes Camiye kaçtı. Sultan ise soğukkanlı bir şekilde olanları olduğu yerden takip etti. Sonra Saltanat arabasına doğru geldi ve:
-“Burayı kordon altına alın” diye bağırdı. Merasimi idare eden subaya döndü:
-“Hadi neden duruyorsun, selam emrini verdir” dedi ve oradan ayrıldı. Bunun neticesinde ise üç asker, halktan da yirmi üç kişi öldü, sekiz kişide yaralandı.
 Olaya karışanlardan bazıları yakalandı. Bunun üzerine, Tevfik Fikret, Ermenilerin”Kızıl Sultan”diye düşman ilan ettiği Sultanı suçlayarak…

“Ey şanlı avcı, damını bi Hüda kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın.
Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun
Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş”


diyerek Ermeni ve Yahudiler lehine, Sultanın ölmeyişinden dolayı aleyhine üzüntülerini bildirmiştir Talat ve Cemal Paşalar da. Tutuklu olan Ermenilerin kurtulması için Mahkemeye baskı yapmışlardır. Ne garip tecellidir ki, yıllar sonrası bu iki paşa, yurt dışında iken Ermeni kurşunlarına hedef olup, ölmüşlerdir.

26 kişinin öldüğü, 58 kişinin yaralandığı ve 20 atın parçalandığı suikast girişimi, Sultan Abdülhamit’i öldüremediği için başarısız olunca, dönemin şairlerinden Tevfik Fikret yazdığı "Bir Lâhza-i Taahhur - Bir anlık duraklama" şiiriyle, adeta suikastın başarısızlığına üzüntüsünü dile getirmişti.

AVRUPA VE RUSYA’DAKİ ANARŞİSTLERLE TEMASA GEÇİLDİ
Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan kurmaya çalışan Ermeni Komitacıları karşılarında en büyük engel olarak gördükleri Padişah II. Sultan Abdülhamit’i öldürmek istemişlerdi. Kendileri bu işte yeteri kadar tecrübeli olmadıklarından, Avrupa ve Rusya’daki uluslararası anarşistlerle ilişki kurmuşlar, onlardan Abdülhamit’in öldürülmesi konusunda yardım ve destek sağlamışlardı. 

BELÇİKALI ÜNLÜ ANARŞİST JORRIS, İSTANBUL’A GETİRİLDİ
Bu iş için özel olarak İstanbul’a gelenlerden biri de Belçikalı ünlü anarşist Edward Jorristi. O dönemde anarşizm bütün dünyayı sarmış, suikasta uğramayan hükümdar ya da cumhurbaşkanı hemen hemen kalmamıştı. Şimdi sıra II. Abdülhamit’teydi. Edward Jorris, göze çarpmamak için Singer şirketine memur olarak girmiş, Padişahın cuma selâmlıklarını büyük bir dikkatle izlemeye başlamıştı. Abdülhamit, cuma günleri Yıldız camisinden çıktıktan sonra, 1 dakika 42 saniyede arabasının yanına gidiyordu. Birkaç cuma selâmlığını gözleyen Jorris, bu sürenin hiç değişmediğini. Padişahın bir saat düzeni içinde bu yolu, daima 1 dakika 42 saniyede aldığını görmüştü. 

Suikastı hazırlayan örgüt oldukça genişti. Jorris’ten başka, Rusya’dan gelen Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Hacı Nişan Minasyan, Mıgırdıç Serkis Garibyan, Karabet Ohanesyan, Vahram Sabun Kendiryan, Silviyoriçi, Sari Torkom, Trase Yuvanoviç bu örgütün belli başlı üyeleriydiler. 

GALATA KÖPRÜSÜ VE TÜNEL DE HAVAYA UÇURULACAKTI
Hazırlanan plana göre, Yıldız camisi önünde bomba patlatılıp II. Abdülhamit öldürüldükten sonra, Galata Köprüsü, Tünel, yabancı banka ve kurumlar havaya uçurulacak, yabancı devletlerin işe karışmaları sağlanacaktı. Filibe şehrinde Ermeni Komitacıları büyük bir toplantı yapmışlar, bu toplantıya Slav ve Siyonist örgütleri de katılmıştı. Pro Armenia gazetesi başyazarı Pirkiyar da bu toplantıda bulunanlar arasındaydı. Yapılan görüşmeler sonunda plan hazırlanmış ve II. Abdülhamit’in Yıldız camisinden çıkarken öldürülmesi kararlaştırılmıştı. 

Gerçek adı Kristofor Mikaelyan olan fakat Samuel Fayn takma adiyle dolaşan Rus Ermenisi, Viyana’da Neseldorfer Wagenbefcu Fabriks Geselschaft firmasına bir fayton yaptırmış ve bunu parça parça Türkiye’ye sokmuşlardı. Deniz yoluyla gelen faytonun parçalarını İstanbul’da komitenin adamı Silviyoriçi alıyor, muayenesiz geçmesi için de gümrük memurlarına para yediriyordu.

80 KİLO PATLAYICI VE 20 KİLO DEMİR
İçine patlayıcı madde yerleştirilecek biçimde yaptırılan bu araba, bir araya getirildikten sonra, Şişli dışında denenmiş, amaca uygun bulunmuştu. Faytona 80 kilo patlayıcı maddeyle 20 kilo demir parçası konmuş, arabaya koşulacak atlar da, o dönemin ünlü tiyatrocularından "Kel" Hasan Efendi’den satın alınmıştı. "Machine İnfernale-Cehennem Makinesi" adı verilen ve bombayı istenilen zamanda patlatacak olan araç, Fransa’dan getirtilmişti. Bütün bunlar tamamlandıktan sonra, 21 Temmuz 1905 cuma günü fayton, Abdülhamit’in dört at koşulu arabasının yanına bırakılmış, Padişahın camiden dışarıya çıkması beklenmeye başlanmıştı. 

MİKAELYAN DA ÖLÜLER ARASINDAYDI
Abdülhamit, caminin kapısında görününce Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Cehennem Makinesini çalıştırarak, bomba 1 dakika 42 saniye sonra patlayacak duruma getirilmişti. Fakat Padişah, kapı önünde Şeyhülislâm Cemalettin Efendiyle konuşmaya dalınca, süre dolmuş, Abdülhamit ölümden kurtulmuştu. Suikast amacını gerçekleştirememişti ama, tam 26 kişi ölmüş, 58 kişi de yaralanmıştı. Ayrıca, 17 arabayla 20 at da parçalanmıştı. Cehennem Makinesini çalıştırdıktan sonra kaçamayan Kristifor Mikaelyan da ölüler arasındaydı. 

ÇOĞU YURT DIŞINA KAÇTI, MİNASYAN TUVALETTE KARNINI DELEREK İNTİHAR ETTİ
Suikastçılardan birçoğu yabancı pasaport taşıdıklarından yurt dışına kaçmışlardı. Fakat Edvard Jorris yakalanmıştı. Arabanın parçaları arasında bulunan Neseldorfer kelimesiyle 11123 rakamı, olayın aydınlanmasını sağlamış, konuşmamakta direnen Edvard Jorris de her şeyin ortaya çıktığını görünce, bütün bildiklerini anlatmıştı. Suikastçılardan Hacı Nişan Minasyan, sorgusu sırasında gittiği yüznumarada, teneke ibrikle bilek damarlarını ve karnını yırtarak intihar etmiş, geri kalanlar idam cezasına çarptırılmışlardı. 

EDWARD JORRIS BAĞIŞLANDI, PADİŞAHIN AJANI OLARAK ÇALIŞTI
Abdülhamit, Edward Jorrisi bağışlamış, ayrıca kendisine 500 altın vermişti. Jorris, daha sonraları Avrupa’da Abdülhamit’in bir ajanı olarak çatışmış, saraya önemli raporlar göndermiştir.

Abdülhamit’in Ermeni Komitacıları tarafından öldürülememesi, nedense Tevfik Fikreti pek üzmüş ve bu üzüntüsünü "Bir Lâhza-i Taahhur - Bir anlık duraklama" adlı şiirinde şu mısralarla belirtmişti: 

“Ey şanlı avcı, damını bi Hüda kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın.
Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun
Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş.”
























1905 yılının 21 temmuzuydu. Padişah II. Abdülhamit'e Yıldız camisindeki cuma selâmlığından çıkmış, arabasına doğru ilerliyordu. Her zamanki gibi, caminin merdivenlerinden inecek ve dört yüz metre ileride bekleyen arabasına binecekti. Fakat bu sefer ufak bir gecikme olmuştu. Şeyhülislâm Cemalettin Efendi, Abdülhamit'in yolunu kesmiş, bazı konularda bilgi istemişti.

Padişah II. Abdülhamit'le Şeyhülislâm Cemalettin Efendi arasındaki konuşma oldukça uzamıştı. Tam bu sırada korkunç bir patlama duyulmuş, arkasından araba parçaları ve insan kol ve bacakları dört bir yana savrulmaya başlamıştı. Padişahın yanında bulunanlar korkuyla kaçışıyor, canlarını kurtarmak için sığınacak yer arıyorlardı. O kadar kalabalığın arasında kılını kıpırdatmayan, yüzünde en ufak bir heyecan ve korku izi görülmeyen tek bir kişi vardı: Kuruntu ve kuşkusu herkes tarafından bilinen II. Abdülhamit..

Ortada heykel gibi kıpırdamadan duruyordu. Yaverlerinden Miralay Sadık Bey korku ve telâştan kılıcını yere düşürmüş. Miralay Süleyman Şefik Bey de apoletini kaybetmişti. Çevresindekilerin can kaygısına düşüp çil yavrusu gibi dağılmaları, II. Abdülhamit'i çok kızdırmış ve olaydan sonra yaveri için :

"Kılıcını düşüren yaveri maiyetimde görmek istemem, Trablus'a sürgün gidecek!.." emrini vermişti. Tehlike savuştuktan sonra, sığındıkları yerlerden çıkanlara Padişah şunları söylemişti:

"Arabamı çekiniz, burayı kordon altına alınız, sorumluları tutuklayınız!.." Bu sırada, muhafız kıtalarının tüfeklerine mermi sürdüklerini görünce, töreni yöneten subaya :

"Selâm emrini verdir, ne duruyorsun!." diye bağırmıştı. Muhafız kıtası hazır ol durumuna geçince, cami kapısına getirilen arabaya binen Abdülhamit, âdeti olmadığı halde ayakta durmuş, dizginleri kendi kullanarak Çit köşküne varmıştı
Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan kurmaya çalışan Ermeni Komitacıları karşılarında en büyük engel olarak gördükleri Padişah II. Sultan Abdülhamit'i öldürmek istemişlerdi. Kendileri bu işte yeteri kadar tecrübeli olmadıklarından, Avrupa ve Rusya'daki uluslararası anarşistlerle ilişki kurmuşlar, onlardan Abdülhamit'in öldürülmesi konusunda yardım ve destek sağlamışlardı.

Bu iş için özel olarak İstanbul'a gelenlerden biri de Belçikalı ünlü anarşist Edvard Jorris'ti. O dönemde anarşizm bütün dünyayı sarmış, suikasta uğramayan hükümdar ya da cumhurbaşkanı hemen hemen kalmamıştı. Şimdi sıra II. Abdülhamit'teydi. Edvard Jorris, göze çarpmamak için Singer şirketine memur olarak girmiş, Padişah'ın cuma selâmlıklarını büyük bir dikkatle izlemeye başlamıştı. Abdülhamit, cuma günleri Yıldız camisinden çıktıktan sonra, 1 dakika 42 saniyede arabasının yanına gidiyordu. Birkaç cuma selâmlığını gözleyen Jorris, bu sürenin hiç değişmediğini. Padişahın bir saat düzeni içinde bu yolu, daima 1 dakika 42 saniyede aldığını görmüştü.

Suikastı hazırlayan örgüt oldukça genişti. Jorris'ten başka, Rusya'dan gelen Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Hacı Nişan Minasyan, Mıgırdıç Serkis Garibyan, Karabet Ohanesyan, Vahram Sabun Kendiryan, Silviyoriçi, Sari Torkom, Trase Yuvanoviç bu örgütün belli başlı üyeleriydiler.

Hazırlanan plana göre, Yıldız camisi önünde bomba çatlatılıp II. Abdülhamit öldürüldükten sonra, Galata Köprüsü, Tünel, yabancı banka ve kurumlar havaya uçurulacak, yabancı devletlerin işe karışmaları sağlanacaktı. Filibe şehrinde Ermeni Komitacıları büyük bir toplantı yapmışlar, bu toplantıya Slav ve Siyonist örgütleri de katılmıştı. Pro Armenia gazetesi başyazarı Pirkiyar da bu toplantıda bulunanlar arasındaydı. Yapılan görüşmeler sonunda plan hazırlanmış ve II. Abdülhamit'in Yıldız camisinden çıkarken öldürülmesi kararlaştırılmıştı.

Gerçek adı Kristofor Mikaelyan olan fakat Samuel Fayn takma adiyle dolaşan Rus Ermenisi, Viyana'da Neseldorfer Wagenbefcu Fabriks Geselschaft firmasına bir fayton yaptırmış ve bunu parça parça Türkiye'ye sokmuşlardı. Deniz yoluyla gelen faytonun parçalarını İstanbul'da komitenin adamı Silviyoriçi alıyor, muayenesiz geçmesi için de gümrük memurlarına para yediriyordu.

İçine patlayıcı madde yerleştirilecek biçimde yaptırılan bu araba, bir araya getirildikten sonra, Şişli dışında denenmiş, amaca uygun bulunmuştu. Faytona 80 kilo patlayıcı maddeyle 20 kilo demir parçası konmuş, arabaya koşulacak atlar da, o dönemin ünlü tiyatrocularından "Kel" Hasan Efendi'den satın alınmıştı. "Machine İnfernale-Cehennem Makinesi" adı verilen ve bombayı istenilen zamanda patlatacak olan araç, Fransa'dan getirtilmişti. Bütün bunlar tamamlandıktan sonra, 21 Temmuz 1905 cuma günü fayton, Abdülhamit'in dört at koşulu arabasının yanına bırakılmış, Padişahın camiden dışarıya çıkması beklenmeye başlanmıştı.

Abdülhamit, caminin kapısında görününce Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Cehennem Makinesini çalıştırarak, bomba 1 dakika 42 saniye sonra patlayacak duruma getirilmişti. Fakat Padişah, kapı önünde Şeyhülislâm Cemalettin Efendi'yle konuşmaya dalınca, süre dolmuş, Abdülhamit ölümden kurtulmuştu. Suikast amacını gerçekleştirememişti ama, tam 26 kişi ölmüş, 58 kişi de yaralanmıştı. Ayrıca, 17 arabayla 20 at da parçalanmıştı. Cehennem Makinesi'ni çalıştırdıktan sonra kaçamayan Kristifor Mikaelyan da ölüler arasındaydı.

Suikastçılardan birçoğu yabancı pasaport taşıdıklarından yurt dışına kaçmışlardı. Fakat Edvard Jorris yakalanmıştı. Arabanın parçaları arasında bulunan Neseldorfer kelimesiyle 11123 rakamı, olayın aydınlanmasını sağlamış, konuşmamakta direnen Edvard Jorris de her şeyin ortaya çıktığını görünce, bütün bildiklerini anlatmıştı. Suikastçılardan Hacı Nişan Minasyan, sorgusu sırasında gittiği yüznumarada, teneke ibrikle bilek damarlarını ve karnını yırtarak intihar etmiş, geri kalanlar idam cezasına çarptırılmışlardı.

Abdülhamit, Edvard Jorris'i bağışlamış, ayrıca kendisine 500 altın vermişti. Jorris, daha sonraları Avrupa'da Abdülhamit'in bir ajanı olarak çatışmış, saraya önemli raporlar göndermiştir.

Abdülhamit'in Ermeni Komitacıları tarafından öldürülememesi, nedense Tevfik Fikret'i pek üzmüş ve bu üzüntüsünü "Bir Lâhza-i Ta'ahhur - Bir anlık duraklama" adlı şiirinde şu mısralarla belirtmişti :

"Ey şanlı avcı, damını bihûde kurmadın.
Attın fakat yazık ki, yazıklar ki, vurmadın"
Tevfik Fikret, Türk Edebiyatının duayeni, bu olay üzerine hemen kolları sıvayıp böyle sığ ve alçakça bir şiiri yazıvermişti. Ekmeğini yediği yere ihanet etmek değimini Tevfik Fikret'e armağan edebiliriz. Sultan Abdülhamid'e ne kadar muhalif varsa, bu gün onların isimleri ya cadde ismi olmuş(örn, MİTHAT PAŞA), ya da şiirleri edebiyat kitaplarında baş köşeye oturtulmuştur, bu durum gerçekten bana dayanılmaz bir acı veriyor. Otuz üç sene bir tek toprak kaybettirmemiş, uyguladığı denge politikası ile düşmanlarını birbirine düşürmüş, merhameti sayesinde birkaç vatan haini dışında kimseye idam cezası vermemiş bir padişaha bu lafları söyleyen şair ve münevverlerimize! Yazıklar olsun.Zaten Ermeni kundakcısının sonu da sevgili münevverimiz Tevfik Fikret'in dediği gibi, "KURTULDU HAKKIDIR ALACAK ŞİMDİ ÖCÜNÜ" olmamıştır, Ulu Hakan Ermeni kundakçısını affedip cebine para koyarak, Osmanlı adına ajanlık yaptırmıştır, işte lider budur merhamet ve akılla yoğrulmuş Sultanımıza saygı ve sevgilerimizle. Yazımızı Tevfik Firkete cevaben Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın o meşhur sözü ile bitirelim; Bir Osmanlı Padişahı ve Halifesine bomba ile kast eden Ermeni kundakçılarını alkışlamayı vatanperverlik sayan münevverleri görünce, kim olduklarını tanısınlar diye… Hiçbir namuslu Ermeni, padişahına kast eden eli bombalı ırkdaşına "şanlı avcı" diyecek kadar hayâsız olmamıştır.


Türk edebiyatının önemli şairlerinden Tevfik Fikret'in eserlerinde ve fikirlerinde önemli bir yer tutmuş olan Haluk, babası tarafından çocukluğundan itibaren yeni aydın tipinin temsilcisi olacağı ümidiyle yetiştirilir. Tarih boyunca varlığını devam ettirmek ve geleceğini garanti altına almak "millet" olarak kalmanın vazgeçilmez şartı olduğundan, milletimiz de kendi tasavvuruna uygun, ideal ve özlemlerini gerçekleştirecek, kendini aydınlık iklimlere taşıyacak nesiller yetiştirmenin gayreti içinde olmuş; bunun için dâima maddî ve mânevî imkânlarını seferber etmiştir. İdeal nesillerin vasıflarının belirlenmesinde, insanımızın dünyaya bakış açısı en temel faktör olmuştur. Milletimizin İslâmiyet'le müşerref olmadan önceki dönemlerde benimsediği insan tipi, aksiyonu temsil eden daha ziyade dışa dönük "alp" kişiliğidir. Bunun karakteristik vasıflarını Oğuz Kağan Destanı'nda görmekteyiz. Oğuz Kağan'ın lisanıyla; "Daha deniz daha müren (ırmak) / Gün tuğ olsun gök kurıkan(çadır)" diye türküler söyleyen bu nesil, dünyayı fethedilecek bir zemin, diğer insanları da hâkimiyeti altına alacağı birer unsur olarak görür. Bu "Türk" mizacına İslâm ruhunun girmesiyle gerçek insanî ufku temsil eden yeni bir insan modeli ortaya çıkar. "Veli" olarak tarif edilen bu insanlar da "alp"ler gibi at sürerler; fakat bu atın yönü, en büyük düşman olarak gördükleri nefislerine doğrudur. Bu modele en güzel örnek Yunus Emre'dir. Bunun yanı sıra, dış özellikleri itibariyle "alp"e, iç dünyalarındaki derinlik itibariyle velilere benzeyen "alperen"ler ortaya çıkar. Osmanlı'yı, alperenlerin meydana getirdiği bir şaheser olarak görmek hiç de yanlış olmaz. Osmanlı'nın son dönemlerindeki kötü gidişat, yeni insan modellerinin aranmasına sebep olur. Bu arayışlar, Osmanlı'da 'yeni aydın' tipinin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu tipin vasıfları şairlerin ve mütefekkirlerin dünya görüşüne göre şekiller alır. Yakın dönemimizde bazı mütefekkir ve şairler, içinde bulundukları dönemin sıkıntılarını aşacak "yeni aydın" tipinin ideal kahraman ve nesil prototiplerini çizmişlerdir. M. Akif'in Asım'ı, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu Gençliği ve Tevfik Fikret'in Haluk'u bu prototiplere birer misâldir. Türk edebiyatının önemli şairlerinden Tevfik Fikret'in eserlerinde ve fikirlerinde önemli bir yer tutmuş olan Haluk, babası tarafından çocukluğundan itibaren yeni aydın tipinin temsilcisi olacağı ümidiyle yetiştirilir. Haluk kimdir? Haluk; Tevfik Fikret'in, şahsında yarının gençliğini sembolleştirdiği oğludur. Fikret'in, fikirlerini bir uygulama sahası olarak gördüğü Haluk, 14 Haziran 1895 tarihinde İstanbul'da doğar. Fikret çok sevdiği oğlu için şiirler yazar, kitaplarına onun adını koyar. Haluk; Fikret için ülkenin kalkınma sembolü, "karanlıkları boğacak ışık, gökten deha-yı nârı çalacak olan kahraman"dır. Fikret, 'Ferda' (yarın) olarak gördüğü Haluk'u çok sevmektedir. Ondan ayrı kalmak Fikret'i üzmektedir. Nitekim 1898 yılında Haluk henüz üç yaşındayken, Fikret ilk defa tutuklanır ve uzun uzadıya sorgulanır. Bu sorgulamalar esnasında oğlunu çok özleyen şair, "Halukçuğa" başlıklı şirini yazar: Ağlayan kim, ninen mi yavrucuğum, Bizi pek çok seven mi yavrucuğum? Sen Halûk'um; o, nazlı mâşukam, O mu kıymetli, sen mi yavrucuğum? Sizi bir an tahattur etmeyecek Hangi mel'un, o ben mi yavrucuğum? Fikret, oğlunu geleceğe henüz çok küçük yaşlarda hazırlamaya başlamıştır. Ona daha küçük yaşlarda 'garipler ve yoksullar' için kendi zevklerinden feragat etmenin telkinini yapar. "Haluk'un Bayramı" başlıklı şiirinde, güzel elbiseler giymiş oğluna, babasız çocukları hatırlatır ve elbiselerini onlara vermesini ister. Bu şiirinde Fikret, Haluk'a kendinin güzel elbiseler giyerek sevinmesinin, yetimleri ve öksüzleri sevindirmediğine, aksine onları üzüp, ağlattığına dikkatleri çekmiştir: Baban diyor ki: Meserret çocukların, yalnız Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk dinle; Fakat sevincinle Neler düşündürüyorsun, bilir misin?... Babasız, Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi Siyah-ı mâteme benzer terâney-î idi! Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir; Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin; Biraz güzellensin Şu rûy-ı zerd-i sefâlet... Evet, meserrettir Çocukların payı; lâkin sevincinle Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor... Halûk dinle! Fikret yine masal üslûbuyla yazdığı "Devenin Başı" isimli şiirinde; "Haksızlık eden başları bir gün koparırlar!" diyerek oğluna bazı mesajlar vermeye devam etmektedir. Fikret "Haluk'un Defteri" başlıklı şiirinde, oğlunun bir cümlesine dikkatleri çeker: Haluk, defterine bir Türk bayrağı çizmiş ve bayrağın altına; "Ölmek ve yaşatmak seni!" yazmıştır. Fikret bunu şiirinde şöyle anlatır: Defter bile denmez, sekiz on parça kâğıttır; Üstünde Halûk'un mütereddid kalemiyle Saf saf karalanmış yazılar, şüpheli hatlar; Bir yanda vatan bayrağı, altında şu cümle: "Ölmek ve yaşatmak seni!" Bu cümle Fikret'i o kadar heyecanlandırır ki, cümlenin yazıldığı kâğıtlar, Fikret için "bir yâr, bir yâr-i samîmî" olur. Fikret, şiirini bayrağa yaptığı şu hitapla bitirir: Ey şanlı vatan bayrağı, bir gün seni oğlum Bir mevkib-i zî-heybet-i hürriyet önünde Çekmiş görebilseydim... O, pür-hande ölürken Etmezsem eğer şevkıni takdîs ile secde, Dünyada en alçak baba elbet ben olurdum Fikret, 1909 Eylül'ünde henüz on dört yaşındayken Haluk'u elektrik mühendisliği öğrenimi için büyük ümitlerle İskoçya'nın Glasgow şehrine gönderdi. Aynı günlerde evlât sevgisiyle dolu olan şair, "Haluk'un Vedaı" isimli şiirini yazdı. Fikret bu şiirinde, oğlunun oradan vatan ve millet için faydalı bir insan olarak döneceği inancını işliyor ve Haluk'a şöyle nasihatte bulunuyordu: Ey şetâretli yolcu, sen yürü geç Sen bu menhelde kalma; sıçra, atıl Bir ziyâ kervanı bul ve katıl. Dâima önde, dâima yukarı; Gez, dolaş, kâinat-ı efkârı; Pür- tehâlük hayât ü kuvvetten Ne bulursan bırakma: San'at, fen İtimat, itinâ, cesaret, ümîd; Hepsi lâzım bu yurda, hepsi müfîd Bize bol bol ziyâ kucakla getir Düşmek, etrafı görmemektendir!... Fikret, "Promete" başlıklı şiirinde Haluk'tan isteklerini tekrarlamaktadır. Promete, Haluk'un şahsında bütün vatan gençlerine seslenen bir şiirdir. Nasıl Yunan mitolojisinde Promete, güneşten ateşi çalıp insanlara sunan bir kahraman ise, Fikret de, oğlunun şahsında, bütün vatan gençlerini Batı'nın ilim ve tekniğini alarak milletlerini aydınlatmaya çalışan birer kahraman olmaya davet etmektedir. Fikret bu şiirde oğluna "meçhul elektrikçi" diyerek onu özel bir isim olarak değil, bütün gençliğin temsil-i ruhiyesi olarak görür: …Ey Müştâk-ı feyz u nûr olan âti-i milletin Meçhul elektrikçisi, aktar-ı fikretin Yüklen getir -ne varsa- biraz meskenet- fiken Bir parça ruhu, benliği, idraki besleyen Fikret, Haluk'la ilgili şiirlerinde; 'ışık, feyiz, nur, ziyâ' kelimelerini özellikle kullanır ve devamlı karanlıkları yok edecek ışıktan bahseder. Yine Haluk'un şahsında gençlere seslendiği "Sabah Olursa" şiirinde, bu motif daha net bir şekilde görülür: Ufukların ebedî iştiyâkı var nûra Tenevvür... Asrımızın işte rûh-ı âmâli; Silin bulutları, silkin zılâl-ı ehvâli; Ziyâ içinde koşun bir halâs-ı meşkûra "Haluk'un Vedaı" şiirindeki "Bize bol bol ziyâ kucakla getir!" mısraından da anlaşılacağı üzere o, ışık kelimesini "bilim" mânâsında kullanmaktadır. Ona göre bilim, bütün dertlerin devasıdır. Hatta bilim siyah toprağı bile altın yapacaktır. "Haluk'un Âmentüsü" adlı şiirinde bunu şöyle dile getirir: Bir gün yapacak fen, şu siyah toprağı altın Her şey olacak, kudret-i irfanla inandım Tanzimat'la birlikte neredeyse bütün aydınlar bilime ve tekniğe büyük ehemmiyet vermiştir. "Bu şahsiyetler arasındaki fark, hepsinin birleştikleri bu noktadan ziyade, diğer sosyal ve beşeri kıymetlere verdikleri ehemmiyettedir. Akif, din+ilim; Gökalp, millî kültür+ilim terkibine inanmışlardır. Fikret ise, din ve millî kültürün yerine, bir hayli müphem olan insaniyetçilik fikrini koymak istemiştir." 1 Fikret'e göre ülkeyi düştüğü kaostan ancak fen kurtaracaktır, bilim çok önemli bir ışıktır, cehaletin üzerine güneş gibi doğacaktır. Fikret, Akif'ten farklı olarak bilimi putlaştırmıştır. Bugün bilim ve teknoloji yüksek bir seviyede olmasına rağmen gelişmiş dünyada huzur yoksa, bu, Fikret'in tespitinin eksik olduğunun bir göstergesidir. Aslında hayatının bir döneminde tevhitler yazan, Sabah Ezanı, Ramazan vb. şiirlerinde İslâmî esaslara uygun Allah inancını anlatan mısralarıyla dikkatleri çeken, Yasin okuyup, namazlarını kılan; ama daha sonraları "Tarih-i Kadîm", "Tarih-i Kadîme Zeyl" vb. şiirlerinden de anlaşıldığı gibi, bütün ilâhî dinleri inkâr ederek tek kurtuluş kapısı olarak bilimi gören Fikret'in hastalığı, 19. asrın müzmin hastalığı olan pozitivist felsefedir. İleriki yıllarda "kendini on dokuzuncu asrın sığ pozitivizmine kaptıran Fikret, dinin derin mânâsını anlayamamıştır." 2 Haluk ne olmuştur? Türk edebiyatında ve fikir tarihimizde üzerinde sıkça durulan Fikret'in gözbebeği Haluk'un akıbeti ne olmuştur. Fikret, çocukluğundan beri Türk milletinin aydınlık geleceğinin temsilcisi olarak gördüğü Haluk yüzünden en ağır tenkitleri almıştır. Çünkü Haluk, Robert Kolej'den ayrılıp İskoçya'da elektrik mühendisliği tahsiline başladığında Hristiyan bir ailenin yanına yerleştirilir. Haluk, tam hayatına yön verilecek bir çağda olduğundan ve millî ve manevî değerlerle yeterince donatılmadığından içindeki boşluğu burada doldurma arayışına girer. Bu yıllarda henüz 16 yaşında olan Haluk, bu ailenin telkinleriyle Hristiyanlığı seçer. Bu hazin durum, Türkiye'deki aile efratlarını üzer, özellikle çocukluğunda Haluk'u cuma namazlarına götüren dedesinin sinir krizlerine tutulmasına sebep olur. Haluk 1913 yılında izini kaybettirmek için, Amerika'ya geçer, Michigan Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümüne yazılır ve burayı 1916'da çok iyi bir dereceyle bitirir. Fikret'in; “siyah toprağı altın yapacak fen”i ülkeye getirmesi için küçük yaşlarda İskoçya'ya gönderdiği ve "Bize bol bol ziyâ kucakla getir!" diye tavsiyelerde bulunduğu oğlu Haluk, 1913'ten sonra bir daha yurda dönmez. Burada hem dinini hem uyruğunu terk eder ve başka bir dünyanın iklimine uzanır. Haluk'un bu hareketi, Fikret'in hayatını bilenler için önemli iki hâdiseyi hatırlatmaktadır: Fikret, "Haluk'un Âmentüsü" başlıklı şiirinde; "Toprak vatanım, nev-i beşer milletim!" diyerek, beynelmilel bir anlayış ortaya koymaktadır. Yine Fikret, "Galatasaray Lisesi ve Robert Kolej'deki görevlerinden dolayı bir dostunun: 'Niçin millî kurumlarımızda değil de, bir yabancı eğitim kurumunda çalışmayı tercih ediyorsunuz?' şeklindeki bir serzenişine; 'Benim irfanım artık tebdil-i tâbiiyet etmiştir.'der." 3 İrfanının tabiiyet değiştirdiğini söyleyen Fikret'e karşılık oğlu, her şeyiyle tabiiyet değiştirmiştir. Bu durum Müslüman ailelere çok önemli bir mesaj vermektedir: Çocukların müspet ilimler kadar, hatta daha fazla mânevî donanıma ihtiyacı vardır. Bu ihmal edildiğinde hedefin tam zıddı bir durum her zaman ihtimaller dahilindedir. Haluk üniversiteyi bitirdikten sonra Amerikalı bir kadınla evlenir ve bazı üniversitelerde ihtisas yapar. Bu yıllarda boş zamanlarını "büyük hayranlık duyduğu" Hristiyanlığı araştırmaya vakfeder. 1928'de iş hayatına atılır ve büyük bir başarı göstererek mutfak malzemeleri üreten bir firmanın bölge temsilciliğini alır; neticede büyük bir servet sahibi olur. 1943'te verdiği bir kararla bir daha maddiyata dönmemek üzere kendini Hristiyanlığa verir. Bu yıl içinde Presbyterian Kilisesi'nin rahip yardımcılığına, 1956'da da Orlando'da rahiplik rütbesine yükselir. Bu sıfat, o tarihe kadar doğuştan Hristiyan olmayan sadece beş kişiye verilmiştir. Haluk, Amerikalı eşinden doğan çocuklarına Türkçeyi öğretmemiştir. Bu durum onun Türkçe ve Türkiye ile olan son bağlarını da koparmıştır. Haluk nihayet Haziran 1965'te Orlando, Park Lake Presbyterian Kilisesi rahibiyken ölür. Kaynaklarda Haluk'un iç dünyasına dair fazla bilgi yoktur. Şair Talat Halman, Haluk'un hayatında bilinmeyen noktaları açıklığa kavuşturmak için 1963 ve 64'te Haluk'tan bilgi almaya çalışır. Halman, yazdığı bazı mektuplara cevaplar alır ve bunları daha sonraları bir gazetede yayımlar. 4 Halman, mektuplarında Haluk'tan 'neden din ve uyruk değiştirdiğini, ülkesine bir daha neden dönmediğini, babasıyla arasının açık olup olmadığını' ve yukarıda bahsettiğimiz "Toprak vatanım, nev'i beşer milletim!" mısraını nasıl anladığını öğrenmek ister. Haluk, mektubunda babasıyla ilgili şunları söyler: "Babam, bende edebiyat ve sanat istidadı bulunmayışından dolayı derin bir hayal kırıklığına uğramıştı. Ünlü şiirlerini yazdığında ben çocuk denecek yaştaydım. İtiraf edeyim ki, o şiirleri anlamıyordum." Ve ardından babasının şiirleriyle ilgili acı bir gerçeği şöyle dile getirir: "Babamın benim adıma yazdığı şiirlerin bir nüshası bile yok elimde. Zaten Türkçeyi de büyük zorluk çekerek okur oldum."5 Ve Haluk, imzasını 'H. Halouk Fikret' şeklinde atar. Haluk'un, Talat Halman'ın mektuplarına 28 Ocak 1964'te yazdığı cevapta, babasıyla ilgili şunlar vardır: "Babamın sanat ve şiir istidadına kıyasla ben fazla pratik bir insandım. Zannederim, kendi hayatında gayet önemli olan şeylere ciddi ilgi göstermeye elverişli olmayışım, onu hayal kırıklığına uğratmıştı." 6Evet, Fikret'in tâ bebekliğinden beri büyük ihtimamla büyüttüğü, Türk gençliğinin gelecekteki sembolü olarak gördüğü, dönemin en iyi okullarında okuttuğu, ziyâ kucaklayıp getirmesi için aydınlık(!) diyarlara gönderdiği Haluk'un yapısı ve kişiliği, babası için önemli olan konulara ciddi alâka göstermeye elverişli değildi. İskoçya'ya gönderirken oğluna; "Beklerim bir zafer esâsen ben, kılıcından ziyâde kalbinden!" diyen Fikret, oğlundan zafer değil, büyük bir hezimet görmüştü. Haluk'un aynı mektubunda başka bir bilgi daha yer almaktadır: "1916 Haziran'ında ABD'de makine mühendisliğinden mezun oldum. 1920'de Robert Kolej'e makine mühendisi olarak girecektim. Eşimle pasaportumuzu çıkartmıştık, birkaç hafta içinde vapurla yola çıkacaktık. Tam o sırada yurda dönmenin uygun olmayacağı haberi geldi. Bu, dinî inancımdaki değişme yüzündendi. Dinî temayüllerimdeki değişmeyi babam biliyordu. Bunu bir defasında babamla konuştuk; ama kendisi bu bakımdan açık fikirliydi. Kendi kararlarımı kendi başıma vermemi istedi. Annem hiç memnun olmadı. Dedem ise (annemin babası), hayal kırıklığına uğradı. Babam, Allah'ın birliğine inananlardandı. Allah'a Yaradan olarak inancı vardı." 7 Haluk yukarıda verdiği bilgiye göre 1916'da okulunu bitirmiştir. Birinci Dünya Harbi'ne denk gelen bu tarihlerde yurda gelerek, çocukluğunda Türk bayrağının altına yazdığı "Ölmek ve yaşatmak seni!" mısraındaki hislerini gerçeğe dönüştürerek, vatan uğrunda bir mücadeleye girişebilirdi. Fakat Haluk, buna yanaşmamış, ülkesi "derinden gelen zelzelelerle sarsılırken" ülkesinden oldukça uzaklarda yaşamayı tercih etmiştir. Cemil Meriç: "Haluk, bir cins isimdir, tarihten kaçanların ismi." 8 diyerek yabancılaşmış Türk aydınını Haluk'un şahsında müşahhaslaştırır. Bizce Haluk'un durumu, Tanzimat'tan bu yana çocuklarına sağlam bir dinî eğitim ve şuur verememiş anne-babaların durumunu çok güzel yansıtır. Çocuklar ne kadar modern okullarda okutulsa, onlara ne kadar güzel imkânlar sunulsa da, millî ve mânevî değerlerle donatılmadıkları takdirde, hiçbir zaman istenen gâyeye ulaşılamayacaktır. Evet Haluk, kaybolmuş veya kaybedilmiş nesillerin ortak adıdır. Fikret, Haluk için yazdığı bir şiirinde (Bir Tasvir Önünde) ona şöyle hitap ediyordu: İnsanlığı ihyâ için îsâr edeceksin; Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin! Bu sözlerin doğruluğu şüphe götürmez; fakat Haluk doğru yolu bulamadığı gibi, gittiği yolda da hep yalnız kalmıştır. Belki de Fikret, "İnan Halûk, ezeli bir şifâdır aldanmak!" mısraıyla, Haluk'tan beklediklerinin bir arzudan öteye geçemeyeceğini seziyordu.

Kaynak: http://www.edebiyatfatihi.net/2012/12/tevfik-fikretin-oglu-haluka-ne-oldu.html

7 Nisan 2014 Pazartesi

Abdülhamitin fermani:Cambasi yaylasi

Ordu Valisi Kenan Çiftçi, Abdülhamit döneminde yazları yaylalarda nüfusun yoğun olduğuna dikkat çekerek, "Ordu'nun 26 yaylası var. 2014'ü 'Yayla yılı' ilan ettik. Yaylalarımızı yaz- kış etkinliklerimizle daha çok tanıtacağız" dedi.

Ordu Valisi Kenan Çiftçi, Kabadüz İlçesi'ne bağlı 1900 rakımlı Çambaşı Yaylası'nın kentte yayla turizmi açısından büyük öneme sahip olduğunu söyledi. Osmanlı arşivinde 2. Abdülhamit'in Çambaşı Yaylası ile ilgili dönemin Trabzon Valisi'ne verdiği bir talimatı olduğunu tespit ettiklerini belirten Vali Çiftçi, bu çerçevede Çambaşı Yaylası'nı daha aktif hale getirdiklerini belirtti. Vali Çiftçi, şöyle dedi:


"Ordu, Trabzon'a bağlı iken 104 yıl önce Abdülhamit Han, Trabzon Valisine 'Her yıl, yaz mevsiminde, gerek sözü edilen kazadan Ordu, gerek diğer yörelerden 30-40 bin kişi belirtilen yaylada alışveriş yapmaktadır. Bu yaylanın bir kat daha bayındır hale gelerek zenginleşmesine vesile olmak üzere her sene Temmuz ve Ağustos aylarında panayır açılması için adı geçen vilayette kararname hazırlanmış ve bu yolla yerel zenginliğin gelişmesi amaçlanmıştır. Çambaşını imar et, o insanlar rahat etsinler, orada daha rahat alışveriş yapsınlar' diye emir veriyor. 104 yıl önce de canlı bir yer olan Çambaşı Yaylası'nda 40 bin kişi varmış. Çok ciddi bir kalabalık. O dönem burası Trabzon'a bağlı. O yazılı emrin Osmanlıcasını arşivlerden çıkardık. Biz de o çerçevede Çambaşı'nı aktif hale getirdik. Şimdi o emri yerine getiriyoruz."

"Yaylalarımız Karadeniz'in en güzel yaylası"


Daha önceki yıllarda kış mevsiminde Çambaşı Yaylası'nda dükkanların kapalı olduğunu, yayla yolundaki iyileştirmeler, kayak merkezi, yeşil hat yayla yolu çalışmalarından sonra artık yaylada yaz-kış dükkanların açık olduğunu belirten Vali Çiftçi, şöyle devam etti:

"Abdülhamit Han'ın talimatının Osmanlıcasını arşivlerden çıkardık. O kapsamda yaylada çalışmalar yapıyoruz. Kışın Çambaşı'nda önceden tüm dükkanlar kapalıydı, şimdi tüm dükkanlar açık. İnsanlar gelip kayak yapıyor, alışveriş yapıyor eğleniyor. Orada atıl vaziyetteki Vali Konağı'nı kullanmaları için kayakçılara tahsis ettik. Şimdi orası da kayakçılar tarafından kullanılıyor, insanlar eğleniyor. Ordu'da turizmin gelişmesi için her yıl bir tema belirleyip, Ordu'yu turizmde ön plana çıkarmak amacıyla belediye başkanlarımız, kaymakamlarımız ile birlikte bir araya geliyoruz. Bu yılki Ordu'nun temasını yapılan oylama sonucu 'Yayla teması' olarak belirledik. Ordu'nun denizi, yeşili, yayları, her şeyi güzel. Aldığımız yayla teması kararının ne kadar isabetli, ne kadar düzgün olduğunu şimdi görüyoruz. Her ay yaylalarımızda farklı etkinliğimiz olacak. Ocak ve Şubat ayında Çambaşı'nda kar festivali yaptık. Perşembe yaylasıyla ilgili de etkinlik düşünüyoruz. Yaylalarımız Karadeniz'in en güzel yaylaları. Biz bunları yaz, kış, bahar düşünüyoruz."

26 yayla etkinlikle tanıtılacak


İldeki 26 yaylayı bu yıl çeşitli etkinlikler düzenleyerek tanıtacaklarını, Ordu'nun yayla turizmi bakımından Türkiye'de önem taşıdığına da vurgu yapan Vali Çiftçi, "Telefonlarımızda 3G, 4G vardır. Turizminde 3G'si, 4G'si var. 4G; gezme, görme, gurme ve gülme. Bunların tamamını yaşayabileceğiniz nadir yerlerde Türkiye'de bizim yaylalarımız, Ordumuz. İşte biz bunları değerlendirmeye çalışıyoruz. İnşallah bu yıl 26 yaylamızda çok iyi tanıtımlar yapacağız" dedi.

Vali Çiftçi, Samsun-Ordu-Giresun-Trabzon-Rize-Artvin yaylalarını birleştiren 'Yeşil Hat' Projesi kapsamında Çambaşı Yaylası'nın da yer aldığını bunun da yaylada eko-turizmin hareketlenmesine katkı sağlayacağını dile getirdi.

26 Şubat 2014 Çarşamba

Sultan Abdülhamid'in, şeyhi ve mürşidi Ebu Şamat'a gönderdiği mektup


"Yâ Hû…

Bismillahirrahmanirrahim vebihi nestain

Elhamdülillahi rabbil-alemin ve efdalü salati ve ettemmü teslim ala Seyyidina Muhammedin resulü rabbul-alemin ve ala alihi ve sahbihi ecmain vettabiine ila yevmiddin.

İşbu arîzamı tarikat-i Şazeli Şeyhi vücutlara ruh ve hayat veren ve cümlenin efendisi bulunan Eşşeyh Mahmud Ebüşşamât Hazretlerine ref ediyorum:

Mübarek ellerini öperek ve duâlarını rica ederek selâm ve hürmetlerimi takdimden sonra arz ederim ki, sene-i haliye şehr-i mayısın 2. günü tarihli mektubunuz vasıl oldu. Sıhhat ve selâmette daim olduğunuzdan dolayı Allah'a hamd ve şükürler ettim… Efendim, evrâd-ı Şazeli kıraatine ve vazife-i Şazeliyyeye, Allah'ın tevfikiyle gece ve gündüz devam ediyorum. Ve bu vazifeleri edâya muvaffak olduğumdan dolayı Allah Teâlâ Hazretlerine hamd ederim ve dâvet-i kalbiyenize daima muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu mukaddimeden sonra, şu mühim meseleyi zat-ı reşadetpenahilerine ve zat-ı semahatpenahilerin emsali ukulü selim sahiplerine tarihî bir emanet olarak arz ederim ki, ben Hilâfet-i İslâmiyeyi hiçbir sebeple terk etmedim.

Ancak ve ancak 'Jön Türk' ismiyle maruf ve meşhur olan İttihat Cemiyeti'nin rüesasının tazyik ve tehdidiyle Hilâfet-i İslâmiyeyi terke mecbur edildim. Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler.

Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: 'Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye'ye ve Ümmet-i Muhammediye'ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem' diye kat''î cevap verdikten sonra hal'imde ittifak ettiler.

Ve beni Selanik'e göndereceklerini bildirdiler. Bu son tekliflerini kabul ettim ve Allah Teâla'ya hamd ettim ki ve ederim ki; Devlet-i Osmaniyye ve Alem-i İslâm'a ebedî bir leke olacak olan tekliflerini, yani Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudi devleti kurulmasını kabul etmedim. İşte bundan sonra olan oldu. Ve bundan dolayı da Mevlâ-yı Müteal Hazretlerine hamd ederim.

Bu mühim meselede şu maruzatım kâfidir.

Ve şu sözlerimle mektubuma hitam veriyorum. Mübarek ellerinizden öperek hürmetlerimi kabul buyurmanızı sizden rica ve istirham ederim. İhvan ve asdıkamın cümlesine selâmlar ederim.

Ey benim muazzam üstadım! Bu bâbda sözümü uzattım. Muhat-ı ilmi semahatpenahileri ve bütün cemaatinizin mâlûmu olmak için uzatmaya mecbur oldum.
Veselâmualeyküm ve rahmetullahi ve berakatühü.

Abdülhamid’in yatak odasindaki Sir?


 
 
“Millet seni azletmiştir!” Yıldız Sarayı Küçük Mabeyn Dairesi’nin beyaz yağlıboya kapısı önünde Esad Toptanî Paşa’nın Arnavut lehçesiyle çınlattığı bu kelimeler, 8-10 saniye süren bir sessizlik darbesiyle kesilmişti. Artık gözler konuşuyordu. 
Abdülhamid, yalnız konuşan şahsa değil, Bahriye Feriki Arif Hikmet Paşa’ya, Ermeni Aram Efendi’ye, Yahudi Emanuel Karasso’ya da bakmış ve gayet metin bir eda ile “Hal’ etti demek istediniz herhalde. Pekala gösterilen sebep ne?” diye eklemişti. Bunun üzerine Arif Hikmet Paşa’nın tahttan indirme fetvasını açıp okuduğu görüldü. 

Ne saçmalıklar sayılmıyordu ki? Dinî kitapları yasaklatıp yaktırdığından tutun da gençleri öldürttüğüne kadar yığınla zırva. Peki iddialar bu kadar kesin delillere dayanıyor idiyse hükmü neden muğlak bırakmışlar ve ağızlarında gevelemişlerdi? Çünkü Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi bu iddiaların hukuken ispatlanamayacağını biliyor ve fetva vermeye yanaşmıyordu. Ancak bu şekilde her anlama çekilecek bir fetvayı verebilir ve İttihatçıların ellerinden yakayı kurtarabilirdi. 

Abdülhamid, fetvada hal için kesin bir karar olmadığını, bu kararı hangi makamın verdiğini öğrenmek istedi. “Meclis-i Millî” denildi. Güya milletin meclisinde alınmıştı karar ama kimsenin aleyhte konuşulmasına fırsat bırakılmadığı gibi, kabul oyu için elini kaldırmayan birkaç kişi olduğu görülünce Talat Paşa o meşhur sert bakışıyla onları “ikna” edivermişti(?) Yalnız bir tek itiraz sesi duyulmuştu. Uzun beyaz sakalı titreye titreye ve nemli gözlerini etrafta gezdirerek “Yazıktır, günahtır” diye söylenen bu kişi, ayan azasından Yorgiadis Efendi’dir. Tabii etraftan “Alçak, hain, mürteci!” naraları yükselmekte gecikmeyecektir. 

Abdülhamid’in ağzından “33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah’tır. Bu memleketi nasıl buldumsa öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Ne çare ki, düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.” sözleri döküldü Küçük Mabeyn’e. 

Abdülhamid’in en zoruna giden şey de, halifeye dinî fetvayı tebliğ edecek heyete bir Ermeni ile bir Yahudi’nin dahil edilmiş olmasıydı. Esad Paşa, sonradan Balkan Savaşı’nda İttihatçılara ihanet edecek, anlı şanlı Mason üstadı Emanuel Karasso ise tüyü bitmemiş yetimlerin hakkını yiyerek, girdiği ihalelerden kazandığı deve yükü parayla savaş sonunda İtalya’ya sıvışacaktır. 
Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından Albay Hüsamettin Ertürk’ün “İki Devrin Perde Arkası” (1964) adlı hatıralarında Abdülhamid’in 1909 yılında Selanik sürgününde Debreli Zünnün adlı bir dostuna şöyle dediğini aktarmaktadır: “Göreceksiniz yüzbaşım! İttihatçılar Turancılık gayretiyle hem Rusya, hem de İngiltere ile bir savaşa girerlerse Allah göstermesin Osmanlı’nın parçalandığına şahit olacağız. İnşaallah böyle bir güç gösterisine girmezler.” Ertürk, sonraki olaylara bakınca “1909’da bu konuşmayı yapan Abdülhamid’e, uzakları gören bir hükümdar demeyip ne diyeceğiz?” diye soruyor haklı olarak. 

Cevabımız yok. Var aslında ama nerede? 

Yıldız Yağması’na uzanalım ve oradan bir ibret kıvılcımı çaktırmaya çalışalım. Tam bir “Han-ı Yağma”dır yaşanan. (Tabirin nereden geldiğini biliyorsunuz değil mi? Eskiden zengin ağalar yılda bir gün aileleriyle birlikte evlerini terk eder ve hanelerini yağmaya açarlarmış. O gün halk eve hücum eder, iğneden ipliğe ne bulursa alırmış. Fikret de ünlü “Han-ı Yağma” şiirini bu olay üzerine yazmıştır.) 

O gün saraydan kim ne bulursa almış, hatta Abdülhamid’in kötü günler için havuzun altına yaptırdığı gizli hazinenin kapısı kırılarak içine girilmiş ve o muazzam servet, Meclise dahi haber verilmeden birilerince iç edilmişti. Yeni bir çağ açtıklarını söyleyen İttihatçıların bu adi yağmadan ne kadar para götürdükleri hiçbir zaman belirlenemedi. Teşkilat-ı Mahsusacı Hüsamettin Ertürk, fakat, der, bu servet onlara da yar olmadı. Parlayan ocak söndü, hepsi çil yavrusu gibi dağıldılar. Kimisi uzak diyarlarda Ermeni kurşunlarıyla, kimisi yurdun içinde karıştıkları İzmir suikasti mahkemesi sonunda darağacında can verdiler. 

Sözde binlerce insanın katili ‘Kızıl Sultan’ın sarayındaki hazineleri yağmaya dalanların aklına neden sonra bir sayım yaptırmak geldi ve bu göreve romancı Halit Ziya Uşaklıgil’in de içinde bulunduğu bir heyeti memur ettiler. İşte o kan dökmekten zevk alan ve keyf içinde yaşadığı söylenen sultanın sarayında görülen ibretlik manzara. Halit Ziya, anlatıyor. Çıt çıkarmadan dinliyoruz: 

“İlk şaşırmak ilk adımda başladı diyorum. Daire-i hususiye bu mu idi? Bütün Abdülhamid siyasetinin mihveri şu basık tavanlı loş köşeciklerden ve onun içi tıklım tıklım kâğıt desteleriyle dolu dolaplarından ibaret miydi? Methalden sonra hemen ilk karanlık odada bir divan gösterdiler. Bu, Abdülhamid’in istirahat yeriydi. Belki de yatağı… Zaten daire-i hususiyede en basit şeklinde bile bir yatak odası görmedik. …Bir kenarda içinde yumurta yenmiş sahanı ile bir tepsi, gene onun hususi eğlence yerini teşkil eden marangozhaneyi gördükten sonra küçük mabeyn namiyle anılan daireye geçtik.” 

Sarayın en yakınında bulunmuş tanıklardan Salih Münir [Çorlu] Paşa’nın kardeşi Münir Sirer, 1955’te Resimli Tarih Mecmuası’na yazdığı bir yazıda Halit Ziya’nın gördüğü yatağı bizim için tabir caizse biraz daha ‘zumluyor’. İçimizi cız ettiren o ses: “Fakat tuhafı şu ki, Abdülhamid’in yattığı odadaki karyola, en âdi hastanelerde kullanılan cinsindendi.” 

Sarayda binlerce kadınla beraber zevk, sefahat ve şatafat içinde yaşadığı zannedilen Abdülhamid’in yatak odasını bir türlü bulamayan acar heyet şaşırmış ve en sonunda buldukları yatağın da en adi hastanelerde kullanılan karyolalardan biri olduğunu görünce tam anlamıyla şoke olmuşlardı. 

İşte hadise budur sevgili dostlar. “Abdülhamid’in büyüklüğü nerede yatıyor?” diye soranlara, başka bir şeyi değil, saraydaki o yumurta sahanı ile o adi hastane karyolasını gösteriyorum. 

m.armagan@zaman.com.tr

7 Şubat 2014 Cuma

Sultan Abdülhamitin haritasi



                                                                                           
 Uzmanlar, "Petrol yok" diye 40 yıl önce kapatılan petrol kuyusunun 500 metre yakınındaki Doğu Sadak-1 Petrol Arama Kuyusunda yaklaşık 4 aydan bu yana süren çalışmalar sonucunda 2 bin 371 ile 2 bin 384 metreleri arasında 42,3 gravitede kaliteli petrolünün çıkması haritada 10, 11 ve 13 numaralarıyla gösterilen Batman, Botan vadisi ve Şırnak'ın Güçlükonak ilçesine kadar olan bölgede petrol bulunabileceğini belirtiyor.
Siirt Valisi Ahmet Aydın, Eruh ilçesine bağlı Bayıryüzü köyünde 42,3 gravitede petrol bulunan Doğu Sadak-1 Petrol Arama Kuyusunda sondaj çalışmalarının tamamlanarak, petrol üretimine başlandığını hatırlattı.
"Petrol haritasının gerçek olduğu kesinleşti"
Sultan II. Abdulhamit Han'ın 1901 yılında Alman maden mühendisi Paul Groskoph ve Habip Necip Efendi'nin yer aldığı bir heyet oluşturduğunu ifade eden Vali Aydın, şöyle dedi:
"Yaklaşık 113 yıl önce Sultan Abdülhamit Han bu heyete kendi parasıyla Doğu ve Güneydoğu'da Kerkük ve Musul bölgelerini de kapsayan bir alanda petrole ilişkin harita hazırlanması talimatı veriyor. Baktığımızda bugün Kerkük ve Musul civarında petrol haritada gösterildiği gibi hızlı bir şekilde çıkarılıyor. Harita, bölgemizde de 10, 11, 12 ve 13'üncü bölgeler Batman, Botan Vadisi, Siirt ve Şırnak'ın Güçlükonak ilçesine kadar olan bölgede petrol olduğunu gösteriyor. Eruh'ta bulunan petrol Sultan Abdülhamit Han'ın yaptırdığı petrol haritasında belirtilen bölgede çıktı. Böylece Sultan Abdülhamit Han'ın petrol haritasının gerçek olduğu bir kez daha kesinleşti."
"Petrol arama çalışmaları çok büyük can kayıplarına neden oldu
"Bölgede 100 yılı aşkın süredir yürütülen petrol arama çalışmaları çok büyük can kayıplarına neden oldu. Daha önce bölgede araştırma yapan birçok mühendis ölü bulundu. Petrol yataklarının en yoğun olduğu Herekol, Gabar ve Cudi dağında terör olayları yaşanıyordu. Türkiye'de ve özelikle bölgede yabancı güçler petrolün çıkarılmaması için aktif rol oynuyordu" diyen Vali Aydın, bölgede yaşayan vatandaşların bölgedeki petrolün varlığından haberdar olduğunu vurguladı.
Vali Aydın, işin tekniği konusunda çalışma yürütenlerin haritanın doğruluğunu teyit ederek petrolün çıkarılması için bir an evvel çalışmalara başlanması gerektiğini ifade ettiğini dile getirerek, haritanın kaynak olarak kullanılarak bölgede ciddi bir araştırma yapılmasını istedi.
"Petrol şirketlerini bölgeye davet ediyoruz"
Sultan Abdülhamit Han'ın yaşadığı dönemde petrolün önemine ilişkin öngörüsünün olduğunu, petrolün değerini bildiğine işaret eden Aydın, şunları kaydetti:
"Yaklaşık 40 yıl önce İngiliz ve Amerikan firmaları bölgede petrol çıkardıktan sonra kuyuları kapatıp gittiler. Geçmişte Herekol Dağı'nda da petrol kuyusu açılmış ve olaylar ile rezerv miktarının tam tespit edilememesi gerekçe gösterilerek kapatılmış. 20-30 yıl önce çok ekonomik olmayabilir ama petrol fiyatındaki artışla petrol çıkarılması günümüzde son derece önemli. Bu kapsamda petrol arama çalışmalarına yeniden başlanmasında fayda olacaktır. Bu harita kaynak yapılıp bu bölgede araştırma şirketleri ve TPAO tarafından araştırma yapılmasını bekliyoruz. Nasıl Aladdin Middle East Petrol Arama Şirketi Eruh'ta petrol çıkardıysa bu işe gönül vermiş şirketleri de bölgeye davet ediyoruz."
Eruh Ziraat Odası Başkanı Metin Sayın da Eruh'ta ülke ekonomisine katkı sağlayacak çok kaliteli petrol bulunduğunu vurgulayarak, Sultan Abdülhamit Han döneminde hazırlanan petrol haritasının gerçeği yansıttığını söyledi.
"Kuyuları 'petrol yok' diyerek kapattılar
Haritada 12'nci bölge olarak görülen Eruh'ta bu ay petrol çıkarılmaya başlandığını anlatan Sayın, "1974 yılında çıkarılan Petrol Kanunu ile yabancılara petrol arama izni verildi. ABD ve İngilizler bölgede petrol arama çalışmaları yaptı. Açılan kuyuları 'petrol yok' diyerek kapattılar" diye konuştu.
Sayın, o dönem Eruh'ta da kuyular açıldığını ve daha sonra aynı gerekçe ile kuyuların kapatıldığını vurgulayarak, şöyle konuştu:
"İlçemizde kapatılan kuyunun 500 metre yakınındakaliteli bir petrol bulundu. Bu petrolün üretimine başlandı. Bölgemizin bir petrol denizi üzerinde olduğunu ve yüksek bir petrol rezervi olduğunu biliyoruz. Çözüm sürecinde bu petrolün çıkarılıp ülke ekonomisine katkı sağlaması için çalışmaların hızlandırılmasını istiyoruz."
Sayın, çıkarılan petrolden elde edilecek gelirden Siirt ve Eruh ilçesinin gelişmesinde kullanılmak üzere pay ayrılarak yerel kaynaklara aktarılmasını istediklerini sözlerine ekledi.