ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2017 Pazartesi

Dünyayı kurtaran adam

Uzun yıllar sonra muhtemel bir üçüncü dünya savaşını engellediği anlaşılıp 'dünyayı kurtaran adam' olarak Dünya Vatandaşlığı Ödülü'ne layık görüldüğünde kendisini mütevazice şöyle ifade etmişti: Ben yalnızca işimi yapıyordum.
Stanislav Petrov, ABD ile Sovyetler arasındaki gerginliğin zirveye ulaştığı ve karşılıklı nükleer savaş tehditlerinin yaşandığı 80'li yıllarda Rusya'nın saldırı tespit radarlarından sorumlu üst düzey bir askeri yetkiliydi.
İki ülke arasındaki gerginlik öylesine artmıştı ki 1 Eylül 1983 yılında New York'tan Seul'e uçmakta olan ve yanlışlıkla Rus hava sahasına giren bir yolcu uçağı Rusların Su-15 avcı uçağı tarafından bombalanmış, çoğu ABD vatandaşı toplamda 269 kişi öldürülmüştü.


Dünya kamuoyunda büyük yankı uyandıran bu saldırıya ABD'nin sert bir cevap vermesi beklenirken, Rus yetkililer de ABD tarafından gelebilecek olası bir nükleer saldırıya karşı teyakkuz durumuna geçmişti. 
YARBAY'DAN KRİTİK KARAR
1983 yılında böyle bir ortamda ülkedeki en kritik görevlerden birinde bulunan Yarbay Petrov, yerel saate göre 00.40 dolaylarında erken uyarı radar sisteminden gelen şok bir uyarıyla karşılaştı.
Peş peşe gelen uyarılara göre çok sayıda füze Sovyet hava sahasına doğru ilerliyor ve dakikalar sonra ülkeye ulaşacaktı.
Bu aşamada gelen füzeleri durdurmanın bir imkanı yoktu, fakat Sovyetler de dakikalar içerisinde nükleer bir karşı saldırıya girişebilir, Amerika kıtasına doğru onlarca milyon kişiyi öldürecek nükleer füzeleri ateşleyerek dünyayı kana bulayacak bir savaşı başlatabilirdi.


ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞINI BAŞLATMAK PARMAKLARININ UCUNDAYDI
Verilen emir gereği Yarbay Petrov'un böylesi bir uyarıya anında müdahale etmesi ve hükümet güçleriyle iletişime geçerek ABD'ye karşı nükleer bir savaşın startını vermesi gerekiyordu.
Ve tüm bunlar için yalnızca birkaç dakika süresi vardı. "ABD nükleer füzeleri" Sovyet topraklarına ulaşmadan önceki son birkaç dakika..
Petrov olaydan tam 27 yıl sonra, 2010 yılında basına verdiği bir demeçte olay anını ilk kez böyle anlatıyordu:
"Uyarı mesajını ilk gördüğümde sandalyemden kalktım. Bütün karargah karışmış, astlarım panik içerisine girmişlerdi. Ortamı yatıştırmak için etrafa emirler vermeye başladım.
Tam o an siren ikinci kez çaldı. Sonra da üç ve dört... Dört yeni füze daha geliyordu. Uyarı ekranımızda kan kırmızı harflerle BAŞLAT yazıyordu. Rahat koltuğumda değil de bir kızartma tavasında oturuyormuşum gibi hissetmeye başladım. Bacaklarım gevşedi. Ayağa kalkamayacakmışım gibi hissettim. Dürüst olmalıyım çok korktum. Çünkü tüm sorumluluk parmak uçlarımdaydı. Bunun gerçek bir saldırı olduğuna karar verir ve yukarıya rapor edersem anında bir karşı saldırı başlatılacaktı."
Yarbay Petrov tam olarak neden böyle bir karar verdi net olarak bilinmiyor fakat tüm değerlendirmelerinin sonucunda hiçbir şey yapmamayı ve uyarının gerçek olmadığını düşünmeyi seçti. Devletin zirvesine yaşanan olayı zamanında bildirmedi ve yalnızca hiçbir şey yapmayarak dünyayı büyük ve yıkıcı bir nükleer savaştan kurtardı.
Nitekim erken uyarı sisteminin belirttiği gibi Sovyetlere doğru yaklaşan bir füzenin gerçekte olmadığı da çok geçmeden açığa çıktı. Radar sistemi hata vermiş, bulutların arasından sızan güneş ışınlarını bir füze saldırısı olarak algılamış ve hatalı uyarıda bulunmuştu. Yarbay Petrov'un radikal kararı olmasaydı bu hata milyonlarca insanın ölümüne sebep olacak ve yeni bir dünya savaşını başlatacaktı.


DÜNYAYI KURTARDI, CEZALANDIRILDI. EŞİNİN HABERİ BİLE OLMADI
Verdiği karar ile büyük bir felaketi önlemiş olsa da Petrov'un bu kararının verilen emirlere karşı olması onun başına iş açtı.
Yarbay Petrov'un rütbeleri elinden alındı, defalarca vatana ihanetle suçlanarak ağır şartlarda sorguya çekildi ve sonunda emekli edilerek ordudan uzaklaştırıldı.
Yaşanan hadise ise onca sene tüm dünyadan gizlendi, hatta öyle ki Petrov'un 1997'de ölen eşi bile yaşananlardan asla haberdar olmadı.
SIR PERDESİ 15 YIL SONRA ARALANDI
Ta ki 1998 yılında eski Sovyet Generali Yury Votintsev olayı Alman Bild gazetesine anlatana dek sürdü bu durum...
Yaşananları öğrenen Alman gazeteci Karl Schumacher, "dünyayı kurtaran bu adamı bulmalıyım"  diyerek Rusya'ya gitti ve eski Yarbay Petrov'u bir apartman dairesinde yalnız başına fakir bir hayat sürerken buldu.
Alman gazeteci tarafından hikayesi tüm dünyaya duyurulan Petrov, Avrupa, Amerika ve Afrika kıtasında büyük ilgi gördü ve ünlü isimlerin elinden çok sayıda ödül aldı.
"Dünyayı kurtaran adam" Petrov, 18 Eylül 2017 sabahı hayata gözlerini yumdu.
M.Emin Üçer / Sta

5 Temmuz 2015 Pazar

Deniz Piyadesi Karsten Richardin sikkeleri


Irak'ı işgal edip bölgenin tüm sosyal yapısını değiştiren ABD, ülkeye getirdiği kaos ile DAEŞ gibi kanlı bir terör örgütünün doğması için uygun bir altyapı sunmuştu. DAEŞ'in başındakiEbu Bekir Bağdadi, ABD'nin gözetimindeki Bucca Hapishanesi'nde şu an DAEŞ'in sekiz üst düzey yöneticisi olan isimlerle buluştu. DAEŞ'in temelleri Bucca'da atılırken, ABD'nin hapishanesi adeta bir terör akademisi gibi çalışmıştı. Çuvalcı Paşa olarak bilinen CIA'nın eski patronu David Petraeus'un kontrolünde büyüyen DAEŞ kısa sürede bölgenin en durdurulamayan gücü haline gelirken, dengeleri değiştiren etken olarak da dikkat çekti.
DAEŞ'İ BESLEYEN ABD
DAEŞ'in silahlarından, yiyeceklerine, kadar her şeyi de Amerikan'dı. İnfaz görüntülerini Hollywood filmi gibi çeken, DAEŞ, ABD önderilğindeki koalisyon güçlerinin bombardımanı ile yok olması gerekirken iyice büyüdü. Çünkü koalisyon DAEŞ'i vurmuyordu. ABD'nin bu kadar içli dışlı olduğu örgütle ilgili en somut bağlantıyı ise Takvim gazetesi ortaya çıkardı. Daha önce üç DAEŞ'e hizmet eden Kanada-İngiliz ajanı Muhammet Reşit'i deşifre eden Takvim şimdi de eski ABD Deniz Piyadesi Karsten Richard Persson'u bölgede ajanlık yaparken görüntüledi.
100 GÜMÜŞ SİKKESİ VAR
Takvim gazetesinin edindiği bilgilere göre, eski Deniz Piyadesi Karsten Richard Persson, 20 Haziran 2015'te uçakla İstanbul'a geldi. Lüks bir otomobil kiralayıp Gaziantep Oğuzeli'nden sınır hattına geçti. Yanında getirdiği külçe külçe altınları bozdurup, para karşılığı DAEŞ'e militan devşirdi. Sınırın iki yakasında çektiği görüntüleri de merkezine iletti. Devriye gezen jandarma timi, 26 Haziran'da ajanı sınırın tam sıfır noktasında ele geçirdi. ABD'li ajanın aracında çok sayıda elektronik araç, gizli kameralar, telefon-takip cihazları, 100 adet gümüş sikke ve 2.5 kilo külçe altın ele geçirildi. ABD'li Persson ise sorgusunda tüm suçlamaları reddetti. "Babam ölünce yüklü bana miktarda miras kaldı. Onları satıp altın aldım. İslam'ı çok merak ediyordum. Öğrenmek için buraya geldim" dedi. ABD'li adam sorgusunun ardından sınır dışı edildi.
'MÜSLÜMANLIK İÇİN GELDİM'
Ajan Perrson ifadesinde şöyle konuştu: 2 yıl önce Deniz Kuvvetleri'nden kendi isteğimle ayrıldım. 2008'de babam öldü. Hayat sigortasından bana yüklü bir miras kaldı. Altınları bu parayla aldım. Türkiye'ye Müslümanlık için geldim. Kamera ile askeri alandan görüntü almayı düşünmedim. Savaşı çekiyordum

9 Kasım 2014 Pazar

Dion Waiters ABD Ulusal Marşı'nı okumadı.

NBA'de  forması giyen Dion Waiters, içeriğinde hristiyanlıkla ilgili ögeler olduğu gerekçesiyle 'nı okumak istemediğini bildirdi ve Utah Jazz maçından önceki seremoniye çıkmadı.

NBA'de geçtiğimiz günlerde oynanan  maçında Cleveland'ın oyuncusu , ABD Ulusal Marşı okunurken sahaya çıkmamış; hava atışı yapılmadan birkaç saniye önce salona girip yerine oturmuştu. Waiters neden böyle yaptığını geçtiğimiz günlerde açıkladı.

Basketfaul'un haberine göre; Ohio basınına konuyla ilgili açıklama yapan Waiters, kendisinin Müslüman olduğunu ve dini inanışları gereği ABD Ulusal Marşı'nı okumak istemediği için, marş okunduğu sırada soyunma odasında kaldığını söyledi.

Bir sonraki maçta, sorun çıkmaması için milli marş serenomisine katılan Waiters'ın bundan sonra nasıl bir karar alacağı bilinmiyor.

MAHMUT ABDUL RAUF DA MARŞI OKUMAZDI


Bundan yıllar önce, sonraları Türkiye'de Fenerbahçe forması giymiş olan  da ABD Ulusal Marşı seremonisine katılmayı reddetmiş ve NBA yönetiminden ceza almıştı. Rauf daha sonra törenlere katılsa da gözlerini kapatıp dua etmeyi tercih etmişti.

11 Ekim 2014 Cumartesi

Hadi G'niz yiyorsa gelin Kobani' de ÖTÜNÜZ

Haftalardır yazıyoruz etrafımızda oynanan oyunları. Kapımıza IŞİD mayını döşediler, hadi çık dışarı diyorlar.
Bizi Suriye batağına çekmek istiyorlar.
İsrail ve Amerika'daki baronları merakla bekliyor.
İngiltere "Hadi Türkiye" diyor, Almanya girmediğimiz için bizi suçluyor. "Dünyanın ENAYİSİ biz değiliz" diyoruz.
Vay sen misin girmeyip bunu diyen.
Deliriyorlar ve saldırıyorlar.
İngiliz medyası dün de Kobani'ye karadan dalmadık diye bize sallıyor. 
IŞİD ile işbirliği yaptığımızı öne sürecek kadar alçaklaşıyorlar. Ulan aşağılık gazeteler, İngiliz hükümetine karadan gir diye çağrı yapsanıza. "IŞİD'çi Cameron" diye başlık atsanıza. Bakın tezkere çıkardık, yabancı askerler de var tezkerede. Hadi getirin 50 bin İngiliz askerini, indirin Urfa'ya, sokalım Kobani'ye. Yok, onlar gelmezler. Dedik ya, onlara IŞİD ile çarpışıp ölecek Türk askeri lazım. Geçmişte Yunanlılar'ı bize sürdüler, Mısırlı askerleri Sudan'da savaştırıp öldürttüler, 1. Dünya Savaşı'nda 1.5 milyon Hindistanlıyı İngiliz üniforması ile toprağa gömdürttüler. Dünyanın bir ucundan yeni Zelanda'dan, Avustralya'dan bile taşıdıkları Anzakları Çanakkele'de mezarlara defnettiler. Aynı kafa Almanya'da da pişmiş kelle gibi sırıtıyor. Frakfurter Allgemeine gazetesi dün Merkel'in açıklamalarını yayınlıyor.
Neymiş bir NATO ülkesiymişiz.
Önceliklerimizi bilmemiz gerekiyormuş.
IŞİD ile mücadele öncelikli işimizmiş.
Hamburg'ta Kürtler ayaklanmış, bazı vehabilere saldırmış imiş. Olaylar çıkıyor, Almanya'yı üzüyormuş. Türkiye'nin Kobani'ye müdahale etmemesi Almanya'ya da zarar veriyormuş. Aynen böyle diyor Merkel hanımefendi. Ona da"Ulan" diyerek söze gireceğim ama kadına böyle seslenmek bize yakışmaz.
Nazikçe diyorum ki, hadi getirin siz de 50 bin askerinizi sokalım Suruç'tan Kobani'ye. 500 metre yürüyerek girersiniz. Ne de olsa siz de NATO ülkesisiniz. Sizin de yükümlülükleriniz var. Girin karadan, 30 yıl sürecek bir savaşın tadını doyumsuz bir şekilde yaşayın. Gelin anlaşalım siz karadan saldırın biz havadan vuralım. Bizi salak mı zannediyorsunuz? Tamam bir zamanlar bu ülkeye talimatlar yağdırıp, içimizdeki medyanız ve siyasi işbirlikçileriniz ile istediğinizi yaptırıyordunuz. "Yürü" diyordunuz yürüyorduk, "Dur" diyordunuz, hazırolda bekliyorduk.
Ama çok sular aktı, artık YENİ TÜRKİYE var. Bu sizi çıldırtıyor, yerli işbirlikçilerinizle sokağa döküyorsunuz insanları. Gaziantep'ten arayan İHA muhabiri arkadaşım, olaylar çıkmadan önce şehirde dolaşan ciplerin plakalarını ve takım elbiseyle para dağıtanları da anlattı. Sizde para çok. Yıllarca beslediğiniz derin PKK'yı devreye sokuyorsunuz, IŞİD batağına saplayıp batıramadığınız YENİ TÜRKİYE'yi, çözüm sürecini baltalayarak vandallarla eski haline çevirmeye çalışıyorsunuz. Çıkarlarınız bunu gerektiriyor. Kobani'ye karadan tek başına girmediğimiz için sinirlenen ve karıştıran, İsrail'i, İngiltere'yi, derin ABD'yi ve Almanya'yı çok iyi anlıyorum. Benim tek anlayamadığım CHP... O da "Kobani'ye karadan girelim" diyor.
Tıpkı İngiliz, Alman, İsrailli ve derin ABD'li gibi. Esad bile istiyor vallahi. CHP'nin kimlerle yan yana?.. Geldiği noktaya bak!!! Yahu çok yakın dostlarınız var Almanya'da. Sorsanıza bir "Neden peşmergelere Berlin'de eğitim verirken fotoğraf çektiriyorsunuz?" diye. "Hadi G'niz yiyorsa gelin Kobani' de ÖTÜNÜZ ve fotoğraf çektiriniz askerlerinizle" desenize. Amerika'da da gezdiğiniz lobilerde çok dostunuz var.
Sorsanıza onlara; Neden ABD'de Beyaz Saray ve pentagon koro halinde "Önceliğimiz Kobani değil" diye bağırıyor? Yok soramıyorsanız bari dostunuz Esad'ı arayın. Neden onlar da Kobani'ye girmemizi dört gözle bekliyor?
Vardır sizde telefon numarası!!!

23 Eylül 2014 Salı

ABD Özel İhracat Konseyi'geliyor


ABD Başkanı Barack Obama, Özel İhracat Konseyi'ni, ekonomi alanında işbirliği olanaklarını görüşmesi için Türkiye'ye gönderiyor. Heyette, ABD ve dünyanın en iyi şirketleri ve bu şirketlerden 8'inin CEO'su yer alacak. 30 Eylül'de Türkiye'de olacak konsey üyeleri, İstanbul ve Ankara'da temaslarda bulunacak. Heyetin başkanlığını, ABD Ticaret Bakanı Penny Pritzker yapacak. Konsey üyeleri arasında IBM, Pfizer, Boeing, eBay, Marriott, Lockheed Martin, AES, Carpenter firmaları yer alıyor. Heyet, dönüşte Obama'ya özel bir rapor da sunacak.
İŞBİRLİĞİ FIRSATLARI ARAŞTIRILACAK
ABD, siyasi olarak 'stratejik ortak' gördüğü Türkiye ile ilişkilerini ekonomik olarak da geliştirmek istiyor. ABD Başkanı Obama, ABD'nin en iyi şirketlerinden oluşan kendisine bağlı Özel İhracat Konseyi'ni (PEC), Türkiye'ye yolluyor. ABD Ticaret Bakanı Penny Pritzker başkanlığındaki heyet, ay sonunda Türkiye'de olacak. ABD heyeti, Türk işadamları ile ikili görüşmelerin yanı sıra hükümet ile resmi temaslarda da bulunacak.
ABD heyeti, iki ülke arasındaki ticaret ve yatırımları artırmak için işbirliği fırsatlarını araştırmakla görevli olacak. Heyet, Türkiye'deki temaslarında, ABD'li şirketlerin karşılaştığı fırsatlar ve zorluklar üzerine de inceleme yapacak. Heyet, temasları sonucunda bir rapor oluşturarak Başkan Obama'ya sunacak. ABD yetkilileri, 'Amacımız, hızlı büyüyen bu ülkede, ekonomisindeki fırsatlar hakkında daha fazla bilgi toplamak. Ayrıca, küresel pazarlara da erişmek istiyoruz' dedi.
DEVLERİN CEO'LARI DA GELECEK
Heyette; Vermeer Corporation, Xerox, Carpenter, Lockheed Martin Corporation, Magno International, Marriott International, Archer Daniels Midland gibi dev şirketlerin CEO'ları yer alacak. Heyette ayrıca üst düzeyde temsil edilecek şirketler de olacak. Bu şirketler AES Corporation, Boeing, The Dow Chemical Company, eBay, IBM, Pfizer. Yöneticileri Türkiye'ye gelecek 8 şirketin toplam piyasa değeri 635 milyar doları buluyor.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Muhtar Kent'le iftihar mı etmeliyiz?Kimdir?

Balıkesir'in Ayvalık ilçesinde Ortodoks şapelini restore ettirdi.
Açılışı da Fener Rum Patriği Bartholomeos ve Rahmi Koç ile birlikte yaptı.
Babası Necdet Bey, 2. Dünya Savaşı sırasında Marsilya'da Büyükelçiydi.
80 Yahudi'yi Türk pasaportu vererek Nazilerin elinden kurtardı.
Ona "Türklerin Schindler'i" ünvanı verildi.
Yahudilerden şükran plaketi alan Necdet Bey oğlunu İngiltere'nin Hull Üniversitesi'ne gönderdi.
Ardından London City'de yüksek ihtisas yaptırdı.
İngiliz eğitiminden sonra ABD'ye amcasının yanına gönderildi. CocaCola'da işe başlatıldı.
Basamakları çok hızlı yükseldi Muhtar Kent.
Ve kapitalizmin mabedi olarak anılan Coca Cola'nın en tepesine oturdu.
CEO oldu. Babadan kalma bir avantajı vardı.
Yahudi lobisi babasına olan sevgisini ona da yağmur olup akıtmıştı.
2012'de Coca Cola Londra Olimpiyat Parkı'na yerleştirdiği rozet değişim merkezinde bir haritaya yer veriyordu.
Bu haritada Yunanistan ve Türkiye yoktu.
Biz uyuduk ama Yunanistan ayağa kalktı.
Yunan öfkesi üzerine bir özür yayınladı Coca Cola. "Yunanistan ve diğerlerinden özür dileriz" diye.
Muhtar Kent beyefendi hem memleketi Türkiye'yi "DİĞER" sınıfa koymuş hem de haritada bile bir yere koyamamıştı.
İşte o Muhtar Kent'in ABD'de Ekmeleddin Bey'e verdiği çok özel partiyi Ergün Diler yazdı geçtiğimiz günlerde




Muhtar Kent, The Coca-Cola Company'nin zirvesine çıkıyor, medya da bundan Türkiye'ye ve Türklere kıvanç payı çıkartıyor. Peki ortada sevinilecek, övünülecek birşey var mı? Varsa, ne?



Muhtar Kent'le iftihar mı etmeliyiz?Gazeteler bugün bir “başarı öyküsü”nü manşetlerine taşıdılar. Çünkü bir Türk, Muhtar Kent, dünya kapitalizminin simge şirketlerinden birinin, Coca-Cola’nın birinci ismi oluyor. Muhtar Kent’in kişisel bir başarısından, profesyonel yöneticilik kariyerinde bir zirveye çıktığından şüphe etmiyoruz. Peki ama Kent’in kariyerindeki yeni kısmeti, onu Türkler ve Türkiy için bir iftihar kaynağı yapabilir mi?
Coca-Cola kapitalizmin 20. yüzyıldaki simgelerinden biri, belki en büyüğü. Dolayısıyla da, günah defteri en kabarık olanlarından. Muhtar Kent’in Coca Cola’nın başına geçmesi bir başarı destanı yapılacak, Türkiye’yi ve Türkleri de bu günahlara ortak edecekse, vay halimize! Aklı selim ancak “Böyle başarı düşman başına!” diyebilir.

 Piyasa değeri 140 milyar doları, marka değeri 65 milyar doları aşan uluslararası içecek devi  Coca-Cola’nın, Türkiye’nin de ortak edilmek istendiği görülen “başarı”larından bazılarını anımsayalım mı?
ÇOCUKLARIN SIRTINDAN SERVET
MUHTAR KENT kimdir?

1941 - 1944 arasında Türkiye'nin Marsilya Başkonsolosuluğunu yaparken, birçok Yahudi'ye Türk pasaportu vererek hayatlarını kurtaran ve bu nedenle "Türk Schindler'i" olarak tanınan Necdet Kent'in oğludur. New York'ta doğmuştur. Tarsus Amerikan Kolejinin ardından, İngiltere Hull Üniversitesi Ekonomi Bölümünden mezun olmuştur. London City Üniversitesi'nde İdari İlimler konusunda yüksek lisans yapmıştır. Askerlikten sonra, söylendiğine göre, cebinde bin dolarla ABD'ye gitmiştirve New York'ta oturan bir amcasının evine yerleşmiştir. Gazete ilanı üzerine başvurduğu Coca-Cola'da 1979'da çalışmaya başlamıştır. Kent, 2008 Temmuz ayından itibaren Coca-Cola'nın CEO'luğunu üstlenecek.
Coca-Cola ilk olarak ABD’nin Georgia eyaletinde üretilmeye başlandı. Georgia, çocuk işçi kullanımını yasaklayan yasayı en son imzalayan ABD eyaletidir. Coca-Cola’nın ilk patronu ASA CHANDLER çocukları köle gibi kullanmayı savunuyordu. “Çocuk emeği dünya üzerindeki bütün ülkelerde başarının ölçüsüdür” diyor ve ekliyordu: “çocuk ne kadar erken çalışmaya başlarsa hayatı o kadar güzel ve yararlı olur.” 
MAHKUMLARIN ALIN TERİNİ İÇİRDİ
 
Coca-Cola çocuk emeğini sömürmekle kalmadı, 1970’de Güney Afrika’da ırkçı rejimin hapse attığı siyah mahkumları ayda 7.5 dolara çalıştırdı.

UYGUN ADIM SATIŞ - PAZARLAMA

İkinci Dünya savaşına giden ABD askerlerinin yanlarında, pazar genişletmek için Coca-Cola temsilcileri de gidiyordu. COKE temsilcileri teknik gözlemci unvanı altında savaşta resmi üniforma giyiyorlardı. Bu arada Alman ve Japon savaş esirleri de Coca-Cola fabrikalarında çalışıyorlardı. Bu “yurtsever” şirket Nazi Almanya’sında iş yaparken gamalı haç ile Coca-Cola arması yan yana asılıyordu.  1930’larda Coca-Cola, Hitler Gençliği üyelerini yıllarca kendi kamyonları ile mitinglere taşımıştı.

DARBELERİN RESMİ İÇECEĞİ

1954’te Coca Cola’nın yerel şişeleme şirketi United Fruit Co., Guetamala’daKİ faşist askeri darbeyi destekledi.


İSRAİL’E DONANMA YARDIMI
Ve hepsinden önemlisi Coca-Cola gelirlerinin bir kısmını İsrail donanmasına aktardığını açıkladı.


Coca-Cola’nın günahları, siyasi tercihlerinden veya izlediği istihdam politikasından ibaret değil. Coca-Cola’nın bizzat kimyası bozuk! Coca-Cola, bütün kârını hayır işlerine harcayacak bile olsa, insanların onu içerek gördükleri zararı karşılayacak durumda değil.
İşte, başına bir Türk’ün geçmesiyle övünmemiz istenilen şirketin ürettiği zararlı maddenin bazı marifetleri:
-Bir kutu Coca-Cola’yı klozetin içine dökünüz. Bir saat kadar bekleyiniz ve sifonu çekiniz. Sitrik asit klozet başındaki lekeleri yok edecektir.

- Arabanın tamponunu Cola’ya batırılmış bir sigara paketinin içindeki alüminyum folyosuyla iyice ovunuz. Tertemiz olacaktır.

- Bir kutu Cola’yı kutup başlarına dokun ve bütün çapak yok olsun.

- Cola’ya batırılmış bir bezi birkaç dakika paslı cıvatayı uygulayınız. Bir kaç dakika sonra rahatlıkla dönecek ve çıkacaktır.

- Bir kutu Cola’yı lekeli giyeceklerin üstüne boşaltın, deterjanı ekleyin ve her zaman yıkadığınız gibi yıkayın. Cola yağ lekelerinin yok olmasına yardım edecektir.

- Ayrıca araba ön camlarındaki her türlü kuş pisliği yapışan sinekler veya ağaçlardan dökülen toz, polen, yapışkan maddelerin çıkarılması en iyi madde Cola’dır.

Peki nedir bu Cola'nın bu kadar etkileyici temizliklerde bile kullanılabilmesinin sebebi?


Yapılan çalışmalar sonucu Cola olarak adlandırılan içeceklerin ortalama pH değerinin 3.4 olduğu biliniyor. Bu asidin de dişleri ve kemikleri eritmek için yeterli olduğunu belirten uzmanlar, kolanın temizliklerde bu kadar etkili olmasının sebebini bu şekilde açıklıyor.

2001 yılında Delhi Üniversitesinde "kim daha fazla Cola içecek" diye bir yarışma yapıldığında, sekiz litre Cola içerek kazanan ve 10 dakika içerisinde herkesin gözü önünde ölen kişinin haberini duymuşsunuzdur. Neden öldü? Çünkü çok fazla karbondioksit almıştı ve kanında yeterli oksijen yoktu. 







HABER

140 milyar dolarlık Coca-Cola’nın zirvesinde artık Muhtar Bey var
Hürriyet 7 Aralık 2007

Piyasa değeri 140 milyar doları, marka değeri 65 milyar doları aşan uluslararası içecek devi The Coca-Cola Company, en tepe noktasına bir Türk yöneticiyi, Muhtar Kent’i çıkardı. Dünya çapında dev bir şirketin CEO’luğuna atanan ilk Türk yönetici olan Muhtar Kent, 1 Temmuz 2008’den itibaren Coca-Cola’nın zirvesindeki koltuğa oturacak.

Dünya çapında bir başarı öyküsü

ULUSLARARASI içecek devi The Coca-Cola Company, şirketin en tepe noktasına Türk yöneticiyi çıkardı. Piyasa değeri 140 milyar doların üzerinde olan ve 65 milyar dolarlık marka değeriyle dünyanın en büyük alkolsüz içecek üreticisi olan The Coca-Cola Company’nin başına Muhtar Kent getirildi. Böylece 27 milyar dolar cirolu, 70 binin üzerinde çalışana sahip içecek devi Coca-Cola, bir Türk’ün profesyonel yönettiği en büyük uluslararası şirket oldu. The Coca-Cola Company, 1 Temmuz 2008’den itibaren Coca-Cola’nın CEO’luğuna halen İcra’dan Sorumlu Başkanlık görevini yürüten Türk yöneticisi Muhtar Kent’in yürüteceğini açıkladı. Coca-Cola’nın şu andaki CEO’su Neville Isdell ise nisan 2009’daki yıllık hissedarlar toplantısına kadar şirketin Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı sürdürecek. 

BUGÜNKÜ CEO ÖNERDİ: Coca-Cola Yönetim Kurulu, CEO ve Yönetim Kurulu Başkanı Neville Isdell’in, 1 Temmuz 2008’de görevini Muhtar Kent’e devretmesine ilişkin öneriyi onayladı. Halen şirketin İcradan Sorumlu Başkanı olan Muhtar Kent, 1 Temmuz 2008’de Coca-Cola Company’nin CEO’su ünvanını alacak. Isdell ve Kent, bu geçiş döneminde şu andaki ünvanları ile görevlerine devam edecek.




HABER

Coca-Cola'nın Muhtar'ı
29 Mart 2013

Coca-Cola Üst Yöneticisi Kent, ''Bir yöneticinin, kendini yöneten kişilerin, herkesin bir yerde sorumluluğu, başarıyı tekrarlamak için tüm şartları yerine getirmektir'' dedi. 

Coca-Cola Üst Yöneticisi (CEO) Muhtar Kent, ''Bir yöneticinin, bir ülkeyi yöneten, kendini yöneten kişilerin, herkesin bir yerde sorumluluğu, başarıyı tekrarlamak için tüm şartları yerine getirmektir'' dedi.

Kent, Anadolu Ajansı'nın ana yayın sponsoru olduğu ''Uludağ Ekonomi Zirvesi'' kapsamında düzenlenen ''Benim Hikayem'' başlıklı oturumda yaptığı konuşmada, dünyanın çok hızlı geliştiğini belirterek, okullaşma oranının, kadınların ekonomiye katkılarının, şehirleşmenin, iletişimin, çevreye duyarlılığın, online alışverişin arttığını söyledi.

Büyüyen ama aynı zamanda da küçülen dünyada en iyi bilinen markaya sahip, 16 tane milyar doları aşan markası bulunan, dünyadaki en büyük tüketici sistemi ve 770 bin de çalışanı bulunan bir sitemin başında olup güvenin matematiğini, cebrini çözmenin nasıl olduğunu anlatacağını ifade eden Kent, ''Büyüme öyle bir şey ki yükseldikçe hava azalıyor, zorlaşıyor. Bir yerde şöyle, başarıyı elde etmek zor ama başarıyı tekrarlamak çok çok daha zor. Bir yöneticinin, bir ülkeyi yöneten, kendini yöneten kişilerin, herkesin bir yerde sorumluluğu, başarıyı tekrarlamak için tüm şartları yerine getirmektir'' diye konuştu. 

-''Kariyerime kamyon yükleyerek başladım''- 

Kent, kariyerine 1979'da Atlanta'da başladığını dile getirerek, şöyle konuştu:

''İlk 10 ayımı kamyonlarda geçirdim. Sabah saat 4'te kalktım, kamyonları yükledim ve kamyonlarda Coca-Cola sattım, marketlere ve büyük satış noktalarına. Böyle başladım kariyerime. Bir gazete ilanında buldum bu işi. Amerika'ya 1978'in sonunda gittim, cebimde bir diploma vardı, İngiltere üniversitesinden, bir de Amerika'da doğduğuma dair bir sertifika vardı ve 2-3 ay sonra bir ilan gördüm ve bu iş hayatına başladım. Benim için çok önemli bir dokuz aydır o. Çünkü hiçbir zaman unutmadım o dokuz ayı.'' 

-''Markanın 'söz' olduğunu, iyi bir markanın tutulmuş 'söz' olduğunu öğrendim''- 

Kamyonlarla piyasayı ve satış noktalarını dolaşmaktan hala çok zevk aldığını ve her hafta bunu yaptığını belirten Kent, şunları kaydetti:

''12 aylık dönem sonunda reklam müdürü olarak Roma'ya tayin oldum. Orada markanın ilk defa 'söz' olduğunu ve iyi bir markanın tutulmuş bir 'söz' olduğunu öğrendim. Orada yaklaşık 2 sene geçirdim ve 1981'de Hollanda'ya yeni bir iş kurmak için atandım ve o sıralarda Türkiye'nin çok ufak bir yeri vardı Coca-Cola'da, ilk 50'ye bile girmiyordu ülkeler içinde. Hemen hemen hiç Türk de yoktu şirketin içinde.

Hollanda'ya gittiğimde tek yabancı bendim, Hollandaca da konuşuyordum ama orada ilişkilerin, yenilikçiliğin, girişimciliğin ne kadar önemli olduğunu öğrendim ve ilk defa Avrupa boyutunda 4 patronum vardı. 4 ayrı genel müdüre rapor veriyordum, yeni bir iş kuruyorduk. Bütün seyahat piyasasına Coca-Cola ve benzer mamulleri, meyve sularımızı yeni bir ambalajda sunma işiydi ve yetkilenmenin, girişimciliğin ne kadar önemi olduğunu öğrendim.'' 

-''Coca-Cola'nın İlk Türkiye genel müdürü bendim''- 

Daha sonra 1985'te Türkiye genel müdürü olarak atandığını anlatan Kent, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Türkiye genel merkezi, İzmir'deydi. Coca-Cola'nın Türkiye'de başladığı andan itibaren ilk genel müdürü bendim. Çok sorunlu bir işti, her satılan şişeden zarar ediyordu Coca-Cola. Kısıtlayıcı bir ekonomi olmasından dolayı. O zamanlar döviz olmadığı için bir salça fabrikamız vardı Manisa'da. Salça üretip, satıp karşılığında döviz üretiyorduk ve karşılığında Coca-Cola ve benzeri ürünleri ithal ediyorduk. Böyle işimizi yönetiyorduk ama bunların hepsi 1985-86'da değişti ve 4 yılda yaklaşık 450 milyon şişeden 1 buçuk milyar şişelik bir hale geldi Türkiye ve büyümeye başladı Türkiye'deki iş.'' 
Kent, ''altın üçgen'' diye tabir ettiği kurallar olduğunu ifade ederek, ''İş alemi, hükümet, devletler ve sivil toplum örgütlerinin dünyada daha yakın gelişmenin içinde olmaları kadar önemli bir şey yok bana göre. Dünyanın geleceği buna bağlı'' diye konuştu. 

-''Risk olmadan başarı olmaz''- 

Viyana'ya 1989'da, Doğu Avrupa'dan sorumlu olarak atandığını kaydeden Kent, şöyle devam etti:

''30 ayda 22 fabrika kurduk. Orada hızlı hareket etmenin, risk almanın, risk olmayan yerde başarının olmadığını, inandığına ısrarcı olmanın ve çok kültürlü olmanın sentezinden çıkan bir kararın her zaman daha doğru olduğunu öğrendim. Benim için o yıllar kariyerimde dönüm noktası oldu. 1997'de Türkiye'ye geri döndüm ve Efes İçeçecek Grubu'nun Başkanı oldum. Yakalaşık 6 yıl çalıştım. O zamanlar atılım içindeydi Türkiye. Bir Türk şirketin dışarıya açılmasının içinde olmak benim için enteresan ve etkileyici bir zamandı. Yerelden beynel milele geçişlerde neler gerektiğini anladım ve vizyonun önemini anladım. Adriyatik'ten Çin'e bir vizyon koyduk.

Daha sonra 2005'te Coca-Cola'ya tekrar döndüm ve Asya sorumlusu olarak atandım. Orada dünyadaki dengelerin değişeceğini gördüm. Artık Asya'nın dünyada çok daha fazla söz sahibi olacağını gördüm. 2008'de genel merkeze döndüm, CEO ve başkan olarak atandım. Bu zamanda her şey bu kadar basit olmadı. Hiçbir zaman kariyer çizgisinin hep yukarı çıkmadığını gördüm.'' 

22 Haziran 2014 Pazar

Türk bilim adamı su sorununu çözecek


Içme suyu kaynaklarının yetersizliği ve yağmur azlığı özellikle kurak Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde hayati sorunlara yol açıyor. Birkaç yıl önce Somali'de yaşanan kuraklık bunun önemli örneklerinden.

Birleşmiş Milletler ve birçok sivil toplum örgütü, bu ülkelerdeki su sorununu gidermek için kuyu açma çalışmaları yürütüyor. Ancak dünyayı giderek daha fazla tehdit eden küresel iklim değişikliğinin sonuçları ve artan dünya nüfusu, sorunun sadece kuyu açarak çözülemeyeceğini gösteriyor.

Texas Rice Üniversitesi'nde Malzeme ve Nano Mühendisliği Bölümü'nde doktora yapan Şehmus Özden ve ekibi, su sorununun çözümü için nano teknolojiyi kullanarak önemli bir buluş gerçekleştirdi.

Saygın bilimsel dergilerde yayımlanan buluşa ilişkin AA'ya konuşan Özden, dünya nüfusunun hızla artması nedeniyle gelecekte içme suyu ve enerji sıkıntısı yaşanacağının öngörüldüğünü hatırlattı.

"ÇÖL BÖCEĞİ HAVADAKİ NEMDEN SU TOPLUYOR"


Günümüzde içme suyu üretimi için çeşitli teknolojilerin kullanıldığını ancak bunların da enerjiye gereksinim duyduğunu anlatan Özden, "Doğayı incelediğimiz zaman içme suyunu hiçbir enerjiye ihtiyaç duymadan çözen varlıklarla karşılaşabiliyoruz. Örneğin Afrika'da Namib Çölü'nde yaşayan Stenocara isimli böcek, havadaki su taneciklerini sırt kısmındaki ve kanatlarındaki mükemmel dizayn sayesinde toplayarak su ihtiyacını karşılayabiliyor" dedi.

Böceğin sırt ve kanat yüzeylerinin suyu seven (hydrofilik) mikro tepeciklerden oluştuğunu kaydeden Özden, bu suyu seven mikro tepeciklerin etrafının ise suyu iten (hydrofobik) yapılardan oluştuğunu ifade etti.

Böceğin başı aşağıya doğru, sırt ve kanat kısmı yukarıya gelecek bir şekilde 45 derecelik bir açıyla rüzgara karşı durduğunda havadaki nemde bulunan küçük su moleküllerini suyu seven tepeciklerde topladığını anlatan Özden, "Su damlası yeterli bir büyüklüğe ulaştığında suyu seven tepeciklerden, suyu sevmeyen bölgeye ve buradan böceğin ağız kısmına yuvarlanıyor ve böylece böcek su ihtiyacını karşılamış oluyor" diye konuştu.


NANOTÜPLERLE DENEY


Şehmus Özden, çalışmalarında bu böceği örnek aldıklarını belirterek saç telinin milyonda biri küçüklüğündeki karbon nanotüp denilen yapıları kullanarak Stenocara böceğinin su toplama mekanizmasına benzer bir mekanizma geliştirdiklerini söyledi.

Binlerce nanotüpten oluşan nanotüp demetinin bir ucuna suyu seven madde (hydrofilik) diğer ucuna ise suyu iten (hydrofobik) madde bağladıklarını belirten Özden, "Nanotüp demetinin suyu seven kısmı üst, suyu sevmeyen kısmı alt tarafa gelecek şekilde dış ortama bıraktık ve toplanan su miktarını ölçtük. Maddenin en önemli özelliklerinden iki tanesi, dışarıdan herhangi bir enerjiye ihtiyaç duyulmaması ve toplanan suyu kendi içerisinde depolamasıdır. İhtiyaç duyulduğunda nanotüp demeti bir sünger gibi sıkılarak içindeki su kullanılabilir. Nanotüp demeti, içerisindeki su alındıktan sonar tekrar tekrar defalarca kullanılabilir. Bu buluş, şu an çöllerde ve kurak alanlarda içme suyu sorununa potansiyel çözüm olarak görülüyor" dedi.

Özden, dünyanın önde gelen bilimsel dergilerinden American Chemical Society'nin "ACS Applied Materials and Interfaces" dergisinde yayımlanan buluşunun başta Science dergisi olmak üzere birçok bilimsel yayında su sorununa potansiyel çözüm olarak gösterildiğini vurguladı.

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Sultan, Güç ve Hassasiyet


Osmanlı arşivlerinden derlenmiş kitap.
Ne olaylar var, okudukça şaşırıyor insan.
ABD'nin Filipinler Büyükelçisi Alexander Webb, 29 Haziran 1892'de Sultan Abdülhamid Han'a bir mektup yazıyor. "İslamiyeti seçmekle şereflendim.
Size de bağlılığımı bildirmek üzere İstanbul'a gelmek istiyorum
" diyor.
Mektup Osmanlı coğrafyasına yayılıyor.
Büyük bir sevince yol açıyor.
Alexander Webb, gençliğinde bir misyoner olarak yetiştirilmiş.
ABD'nin çıkarlarını savunmak üzere en önemli sömürgelerden Filipinler'e sömürge valisi olarak atanmış.
Müslümanlarla tanışınca islamiyete merak salmış.
Derinliklere daldıkça da İslamiyet'in ne kadar muhteşem bir din olduğunu anlamış.
Hemen adını Muhammed Webb olarak değiştirerek büyükelçilikten istifa ediyor.
New York'a İslam'ı yaymaya gidiyor.
Sultan Abdülhamid de ona maddi manevi destekte bulunuyor.
İslam dünyasındaki basın organları onu tüm coğrafyaya anlatıyor.
Her yer Amerikalı yeni Müslüman Muhammed Webb ile çalkalanıyor.
İşte o dönemde Kahire'de yaşayan İlyas Matuf'un beyninde şimşekler çakıyor.
Hristiyan İlyas hemen tezgahı kuruyor.
Kahire'de Müslümanların yayınladığı gazetelere haber uçuruyor.
Amerika'da iki lordun Müslüman olduğunu, bunların büyük bir cami ve tekke yaptığı yalanını uyduruyor.
ABD'de bu cami ve tekkede İslamı yaymak için gönüllülere ihtiyaç olduğunu yazdırıyor.
İşsizler hücum ediyor bu haber üzerine.
25'i hristiyan tam 30 kişi seçiliyor.
Onlara semazen kursu veriliyor.
Her biri birer DERVİŞ diye gemilere bindirilip ABD'ye gönderiliyor.
Çoğunluğu Hristiyan SAHTE DERVİŞLER ABD'de Semazen gösterilerine çıkarılıyor.
Amaç para kazanmak.
Ancak fazla rağbet eden olmuyor.
SAHTE DERVİŞLER'in devasa tiyatrolarda gösteri ve zengin olma hayalleri suya düşüyor.
Ancak sokaklarda gösteri yapabiliyorlar.
İzleyenler de dalga geçiyor.
İşte bu noktada Sultan Abdülhamid devreye giriyor.
Washington Büyükelçimiz Mavroyani Paşa'yı harekete geçiriliyor.
ABD Dışişleri'ne nota veriyor.
İşte o sert notadan bazı satırbaşları. "Osmanlı vatandaşı bile olsa SAHTE DERVİŞLERİN İslamı aşağılamasının din özgürlüğü açısından izahı yoktur.
Hristiyan Araplar, bazı Müslümanlarla birlikte Osmanlı topraklarında Hristiyanlığı aşağılayan OYUNLAR sahneleseler ve Müslümanlar da bunu Hristiyanlığa saygısız bir tavırla seyretseler acaba oradaki ABD konsolosu ne muamelede bulunur?
" Wahington Büyükelçimiz sahte dervişlerin İslam'ı temsil edemeyeceğini vurguluyor.
Nota, "Derhal müdahale ve SINIRDIŞI" çağrısıyla son buluyor.
Washington Büyükelçimizin sert müdahalesi ABD yönetiminde büyük yankı uyandırıyor.
Osmanlı Büyükelçiliği ile işbirliğine giriyorlar...
Ve 25'i Hristiyan 30 SAHTE DERVİŞ'i derhal SINIRDIŞI ediyorlar.
Gidebilecekleri tek yer var.
Nitekim Osmanlı topraklarına getiriliyorlar.
İçlerinden sadece biri asker kaçağı olduğu için Londra'ya firar ediyor.
SAHTE DERVİŞ OPERASYONU Osmanlı'nın büyük başarısıyla sonuçlanıyor.

5 Nisan 2014 Cumartesi

Derin Twitter devletleri


Arap Baharı başta olmak üzere dünyadaki kitlesel gösterilerde bir numaralı örgütlenme platformu olan micro-blog ağı Twitter’ın, bir ülkede rejimi değiştirme girişimine doğrudan dahil olduğu ilk kez belgelendi. AP ajansı, Beyaz Saray yönetiminin Küba’da Twitter benzeri bir sosyal paylaşım ağı kurduğunu, bu yolla Kübalı gençleri Komünist rejime karşı örgütlemeyi hedeflediğini yazdı. 
500 BİN CEP NUMARASI 
AP’nin ulaştığı belgelere göre ABD önce 500 bin Kübalının cep telefonu numarasını ele geçirdi. Ardından, adını Küba’ya özgü bir kuştan alan ve “sinek kuşunun ötüşü” anlamına gelen ZunZuneo adlı paylaşım ağını kurdu. Ardından bu ağ üzerinden ücretsiz SMS gönderilebilmesini sağladı. 10 binlerce Kübalı genç özellikle SMS’lerle rejim karşıtı propagandaya tabi tutuldu. Ancak gençlerin bundan haberi olmadı. ABD bu iş için ilk adımda 1.6 milyon dolarlık bir bütçe ayırdı. Bu para Kongre’ye, Pakistan’daki bir projede kullanılacakmış gibi gösterildi. Yani darbe planı tam bir gizlilik içinde yürütüldü.
HILLARY GÖREVLENDİRDİ
Sosyal paylaşım sitesi için ödenen paraların izinin sürülememesi için İspanya ile Cayman Adaları'nda iki şirket kuruldu. Abonelerin mesajları, merkezi ABD'de bulunan bilgisayar sunucularından değil de Avrupa'daki şirketler aracılığıyla kaydedildi. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Twitter’ın kurucusu Jack Dorsey ile derhal bağlantıya geçti. AP’nin ele geçirdiği belgelere göre, Clinton'ın sosyal medya ilişkilerinden sorumlu Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Suzanne Hall, Jack Dorsay'in ZunZuneo projesini devralması için girişimde bulundu. Dorsey'in buna verdiği yanıt bilinmiyor.  Planın 2012’de anlaşılmasıyla birlikte ABD’nin Küba’da Komünizmi devirme hayalleri bir kez daha ertelendi. 
SENATO'DA BİLGİ VERECEK
Projenin arkasında ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı bulunuyor. Başkan Rajiv Şah ajansın bütçesi ile ilgili salı günü Senato'ya ifade verecek. Nitekim ABD'li senatörler kendilerine bu konuda bilgi verilmediği için isyan bayrağı açmış durumda. 
BU PARLAK FİKİR KİMDEN ÇIKTI?
Kongre'nin istihbarat ve adalet komitelerinde görev yapan Demokrat Parti üyesi iki senatör ABD'nin Küba'daki Twitter program ile ilgili hiçbir şey bilmediklerini söyledi. Dış Operasyonlar Alt Komitesi Başkanı Patrick Leahy, program için "aptalca" nitelemesini kullandı. Leahy, "İki soru soracağım: Eğer bizden para istiyorsanız neden ayrıntılı bilgi vermediniz? Ve bu parlak fikir kimden çıktı?” Temsilciler Meclisi üyesi Jason Chaffetz da "ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı, bu tür gizli ve yıkıcı eylemlere katılırsa ABD'nin güvenilirliği sarsılır" ifadesini kullandı. Bazı senatörler ise programa destek verdi.
ARTIK VAZGEÇİN BİZDEN 
Küba Dışişleri Bakanlığı'nda ABD ile İlişkiler Direktörü Josefina Vidal, ABD'nin Küba'daki "Twitter darbe planı"yla ilgili tepkisini şöyle dile getirdi: "ZunZuneo programı, ABD'nin Küba'ya karşı yıkıcı planlarından vazgeçmediğini bir kez daha kanıtladı. ABD, ülkemizdeki kamu düzenini bozmak için istikrarsızlık ortamı yaratmaya çalışıyor ve bu amaçla her yıl milyonlarca dolarlık bütçe ayırma devam ediyor." Vidal, "ABD hükümeti, Küba halkı ve uluslararası kamuoyu tarafından da reddedilen yasadışı ve gizli eylemlerine artık bir son vermelidir" diye konuştu. 
'DUYARLI TEKNOLOJİ' YÖNTEMİ
"Sinek kuşunun ötüşü" anlamına gelen ZunZuneo adını taşıyan program, 2009'da Amerikalı müteahhit Alan Gross'un Küba'da sadece hükümetlerin kullandığı son derece duyarlı bir teknolojiyle internet erişimini genişletmek için gizlice girişimde bulunmaktan gözaltına alınmasının ardından kurulmuştu. ZunZuneo projesinin gelişimi ile ilgili binden fazla belge ele geçiren Associated Press (AP) haber ajansı, iki yılda 40 binden fazla abone çeken sosyal paylaşım ağının, denizaşırı ülkelerdeki paravan şirketler tarafından kurulduğunu ve para transferinin de Cayman Adaları'ndaki bankalardan yapıldığını duyurmuştu.

6 Şubat 2014 Perşembe

Türk doktor kansere umut oldu


ABD'nin önemli üç üniversitesinin ortak çalışmasıyla Çaçan'ın öncülüğünde yürütülen araştırmada, kanserli hücrelerin ilaçlara karşı oluşturduğu direncin nedeni olarak bu hücrelerde bulunan bir genin yeterince sentez edilememesi olduğu ifade edildi. Çaçan'ın bu konuda yayınladığı makale ise ülkedeki önde gelen bilim dergilerinden PLOS ONE'da yayımlandı. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile ABD'ye giderek Georgia State Üniversitesi'nde Moleküler Biyoloji ve Genetik alanında doktora eğitimine devam eden Çaçan, rahim kanserinin kadınlarda en sık görülen ilk on kanser turu arasında yer aldığını belirtti. Çaçan, bu hastaların yüzde 60'nın 3-5 yıl içerisinde hastalığın üçüncü evresinde hayatlarını kaybettiğini ifade ederek, "Radyoterapi yada kemoterapi, rahim kanseri tedavisinde başlangıç aşamasında oldukça etkili olmakta. Ancak kanserli hücreler daha sonra bu tür tedavilere karşı direnç oluşturmaktadır. Bu da rahim kanserinin ölümcül olmasının başlıca sebebi olarak gösterilmektedir." şeklinde konuştu.
 "GENİN BASKILANMASI SONUCU DİRENÇ KAZANIYOR"
 Araştırmada hastaların tedaviye cevap vermemesinde, tedaviye karşı direnç gösteren kanserli hücrelerde bulunan bir genin, yeteri kadar sentez edilememesinden kaynaklandığı belirten Çaçan, "RGS10 adı verilen bu genin hücrelerin hızlı büyümesini, çoğalmasını ve yayılmasını engellediğini ve dolayısıyla hücreye bir denge getirdiğini ancak bu genin özellikle kanserli hücrelerde baskılandığını" belirtti. Araştırmaya göre bu genin baskılanması sonucu kanserli hücre ilaç tedavisine karsı direnç kazanıyor ve buda kemoterapitik ilaçları işlevsiz bırakıyor.

YÜZDE 13'TEN 32'YE YÜKSELDİ 
 Çalışmada ayrıca, RGS10 geninin baskılanma sebebi olarak da epigenetik mekanizmaların yani DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan ama aynı zamanda irsi olan faktörlerin rol aldığı vurgulandı. Yapılan çalışmada ayrıca, bu epigenetik faktörlerden sadece birinin kanserli hücrelerde işlevsiz hale dönüştürülmeleri sayesinde kemoterapiye cevap veren dirençli kanser hücrelerinin yüzde 13'ten yüzde 32'ye yükseldiği belirtildi