24 Mart 2016 Perşembe

2 $'lık şirketle 18 milyon liralık POAŞ vurgunu



1941'de kurulan Petrol Ofisi, Özelleştirme İdaresi kontrolüne alındıktan sonra yeni yatırımlar yapılmaması sebebiyle hantallaşmıştı. 2000'de "Doğan-İş" tarafından satın alınmasının ardından o güne dek sadece TÜPRAŞ'tan petrol alan şirket, yurtdışından da petrol ithal etmeyi kararlaştırdı.

İSİM ALGISI İÇİN POİNT ADI VERİLDİ 

Petrol ithalatında kullanılmak üzere merkezi Bahama adaları olan Lysa isimli şirket sadece 2 dolara satın alındı. Şirket Bahamalar'daydı ama faaliyetleri İngiltere'ydi. Adı, Petrol Ofisi'ni çağrıştırması amacıyla sonradan Point'e dönüştürüldü. Yönetimde "İş-Doğan" ortaklığındaki yöneticiler bulunuyordu. Bu şirket 2007'nin sonlarına dek Petrol Ofisi'ne akaryakıt temin etti.

TESLİM EDİLEN DELİLLER ORİJİNAL 

23 Ekim 2008'de Kocaeli Emniyet Müdürlüğü KOM Şubesi'ne kritik bir ihbar yapıldı, İhbarda, Petrol Ofisi tarafından gerçekleştirilen akaryakıt ithalatında bazı usulsüzlükler yapıldığına yer verildi.

Kaçakçılığa şahit olan POAŞ çalışanının yaptığı ihbarda, Petrol Ofisi'nin akaryakıt ithalatında Gümrük Birliği olmayan ülkelerden yapılan ithalatın birlik üyesi olan İngiltere'den yapılmış gibi gösterilerek gümrük noktalarımıza sahte belge ibraz ettiği, vergi muafiyeti sağlanmak suretiyle vergi kaçırıldığı, devletin POAŞ tarafından zarara uğratıldığı iddia edildi. Emniyet güçleri ile görüşmeyi kabul eden ihbarcı çalışan, kaçakçılık faaliyetini delillendiren DVD, dosya ve bazı belgeler de teslim etti. Belgeler bilirkişilerce incelendiğinde orijinal oldukları anlaşıldı.

PARALEL SAVCILAR ÖRTBAS ETİ 

Körfez Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma, POAŞ merkezinin Şişli'de bulunması sebebiyle Şişli Savcılığı'na gönderildi.

Adliyelerin birleştirilmesi ardından dosya, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na intikal etti. Diğer illerde aynı konuyla ilgili başlatılan soruşturmalar da İstanbul'da toplandı. Fakat paralel yapıya mensup savcılar bu soruşturmayı yıllarca öteledi.

Dosyayı sumenaltı eden isimlerden birisi de meslekten ihraç edilen 25 Aralık'ın mimarı Muammer Akkaş'tı.

TERÖR BÜROSUNA VERİLDİ 

17-25 Aralık darbe girişimi ardından soruşturma dosyası İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu'na teslim edildi.

ÖRGÜTLÜ KAÇAKÇILIK

İddianamede Aydın Doğan, Ersin Özince ve Hanzade Doğan Boyner'in de aralarında bulunduğu 47 şüpheli hakkında ''kaçakçılıkla mücadele kanununa muhalefet'', ''resmi belgede sahtecilik'', ''suç işlemek amacıyla örgüt kurmak'' suçlarından hapis cezası istendi. Doğan ve Özince hakkında 23 yıla kadar her suçtan ayrı ayrı hapis cezası istenen iddianamede, diğer 45 şüphelinin ise "örgüte üye olmak'' ile diğer suçlardan hapis cezasıyla cezalandırılmaları talep edildi.

MÜFETTİŞLERİN TESPİTLERİ İDDİANAMEDE YER ALIYOR

Savcı Adem Meral'in hazırladığı iddianame dosyasında soruşturma sürecinde Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve Gümrük Bakanlığı'ndan raporlar alındığı görülüyor. Bu raporlara göre SPK, gümrük mevzuatına aykırılık tespit etmiş. Gümrük Müfettişleri'nin raporlarında da eksik ve yanıltıcı beyanname verilmek suretiyle gümrük kaçakçılığı suçunun işlendiği tespiti yer alıyor. Gümrük Müfettişleri ayrıca şirketin resmi kayıtları dışında ikincil kayıtlar olduğunu, Point ile POAŞ arasında kesilen faturaların bazılarının yasal kayıtlarda açıklanamadığını belirledi. Yasal olmayan kayıtlar POAŞ çalışanlarınca da tutuluyordu.

64 SEVKIYAT İŞLEMİ YAPILDI

İddianameye göre, Ukrayna ve Rusya'dan yola çıkan ve Petrol Ofisi adına konşimento ve manifesto belgeleri düzenlenen gemilerin, yüke ait resmi evraklarında yolda bulunduğu sırada değişiklik yapılıyor, AB ülkelerinin faydalandığı gümrük vergi muafiyetinden yararlanılmak üzere sanki İngiltere'deki Point şirketinden mal alınıyormuş gibi sahte evrak tanzim ediliyor ve Petrol Ofisi sanki İngiliz şirketinden mal alınıyormuş gibi evrak düzenleniyordu. İddianamede, Ukrayna ve Rusya'dan malı alan Point'in maliyet rakamlarını göz ardı edip zararına Petrol Ofisi'ne satış yaptığı, 43 milyon dolar zararına satış miktarı belirlendiği, böylece Petrol Ofisi'nin eksik ithalat beyannamesi vermesinin sağlandığı, 64 sevkıyat işleminde 6.3 milyon dolarlık (18 milyon TL'lik) vergi kaybının söz konusu olduğu anlatılıyor.

Petrol Ofisi'ne iddia olunan bu akaryakıt kaçaklığı faaliyetinde, Solmaz Gümrük Müşavirliği ve Catoni Deniz İşleri firmasının yardımcı olduğu, evraklarda yapılan sahteciliğin bu firma çalışanları eliyle gerçekleştirildiği öne sürülürken bu firmaların yöneticileri hakkında da dava açılmış durumda.

23 Mart 2016 Çarşamba

Cemal pasanin katili kimdi?



Tarihimiz bize öyle anlattı; İttihad ve Terakki'nin üç paşası; Enver, Talât ve Cemal Paşaları intikam arzusuyla yanıp tutuşan Ermeniler öldürdü. Aktüel dergisinde çıkan habere göre tanıklıklar ve Gürcüce yayımlanan dönem gazeteleri öyle anlatmıyor... Dilci, tarihçi Pars Tuğlacı'dan ilginç iddia...
Siz nasıl bilirsiniz? Cemal Paşa'yı bir Ermeni öldürdü. Peki Ermeniler nasıl bilirler? Cemal Paşa'yı bir Ermeni öldürdü... Her iki tarafın belki de üzerinde tek mutabakat sağladığı olaydır bu. Bu efsaneye kendileri inanmış ve geniş kitlelere inandırmışlardır; bir taraf sürekli mağduriyet duygusundan diğer taraf ise sürekli suçlu ruh hâlinden kurtulmak adına...
Gazeteci Hasan CemalCemal Paşa'nın torunudur. 6 Eylül günü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de katılımıyla oynanan, iki ülkenin gelecekteki ilişkileri açısından tarihi önemdeki milli maç için o da Ermenistan'a gitti ve Soykırım Anıtı'nı ziyaret ederek Hrant Dink için çiçek koydu. Ziyaretinin ardından hem Milliyet gazetesindeki kendi köşesinden duyurdu yaşadıklarını, hem de Fransa'da yayımlanan Nouvelles d'Armenie (Ermenistan'dan Haberler) dergisine bir söyleşi verdi. Söyleşiden bölümleri sayfalarımızda bulacaksınız.

Hasan Cemal'in hem Türkiye'de hem de başka coğrafyalarda yaşayan insanlara örnek olması gereken adımları bu kadarla sınırlı değil. 5 Ekim 2008'de Milliyet'teki köşesinde yazdığına göre "Cemal Paşa'yı öldüren Ermeni suikastçılardan birinin torunu" diye tanıtılan Armen Grigoryan'la da tanıştı, konuştu.

İşte bu noktada, çok dikkatli olmak; bir an durmak, bazı "yeni" bilgiler aktarmak gerekiyor. 1915 Büyük Felâketi'ne ilişkin olarak, mağdur edilen ve mağdur eden tarafların hemfikir oldukları diğer ortak nokta, bu üç paşanın (Enver 1922'de Orta Asya, Tâlât 1921'de Almanya ve Cemal 1921'de Gürcistan), Ermeni suikastçılar tarafından, öç alma duygusuyla katledilmiş olmalarıydı.

Oysa bazı yabancı hatta Ermeni çevre ve bilim insanlarınca Cemal Paşa'nın Ermeni suikastçılarca öldürülmediği imâ edilirdi. Ama iki tarafın hamasi ifadelerinde, Cemal Paşa'yı da içeren toptan bir anlayış hâkim olur ve şaşılası bir şekilde - zamanında edilmiş olmasına rağmen- buna kimse itiraz etmezdi.

Gerek Ermenilerin, gerek Türklerin, yüzeysel bilgilere sahip geniş halk kesimleri ise ayrıntıları bilmez; sesli söylenenleri bilgi olarak kabul etmek isterlerdi. Sanki Ermeni hamasetçiler, hep mağdur olmaktan bıkıp "O kadar da koyun değildik!", Türk hamasetçiler ise, hep suçlanmaktan bıkıp "Ama Ermeniler de bakın neler yaptılar!" demek istiyorlardı.
Tarihçi Ayşe Hür, 10 Ekim 2008 tarihli, haftalık AGOS gazetesinde, Tarih Defteri adlı sayfasını 'Cemal Paşa'yı (aslında) kim öldürdü?' başlığıyla bu konuya ayırdı; tarih boyunca değişik tezleri sundu ve "Ermenilerce öldürülmüştür" tezinin zayıf olduğunu imâ ederek "Madem öyle, Hasan Cemal'in konuştuğu kişi kimdi?" diye sordu.
Bu noktada, yıllar önce yaptığımız bir sohbeti hatırlayıp, o zamanki muhatabımız, tarih, uygarlık ve diller araştırmacısı, Pars Tuğlacı'yı yeniden bulduk.
"Cemal Paşa'yı bir Ermeni değil, Rus öldürmüştür"
Sözü kendisine bırakıyoruz: "1962 yılında, Cemal Paşa'nın muhterem refikası, Seniha Hanım'la tanıştım İstanbul, Büyükada'da. Bizi tanıştıran, Mehmet Cemal oldu; Radar Reklâm'ın sahibi ve Cemal Paşa ile kendisinin torunlarından…
Ansiklopedi çalışmalarımı tebrik ettikten sonra, bana aynen şunları söyledi: '(…) Biz Berlin'e sürülmüştük. Enver, Tâlât Paşalar, refikaları ve biz de oradaydık. Bir süre sonra, refikim Cemal Paşa, Afganistan'a geçmek üzere Moskova'ya gitmesi gerektiğini, söyledi. Ben, her ne kadar 'vazgeç bu sevdadan' dediysem de, dinlemedi ve gitti. Daha sonra bana mektupla Rusların kendisini karşıladığını, onların 'Afganistan'a gitmek için Tiflis'ten geçmek mecburiyetinde olacaksınız, Tiflis'te ise Ermeniler sizi öldürebilir!' dediklerini; kendisinin de Ermenilerin onu öldürmeleri için hiçbir sebep olamayacağını, zira 'Birçok Ermeni'nin hayatını bizzat kurtardığımı bilirler' dediğini anlatmıştı.
Cemal Paşa Rusların onu Afganistan'a gitmekten caydırmak için, türlü bahaneler aradıklarına dair bir intiba edindiğini, bana aktarmıştı. Ve bakmışlar ki ikna edemeyecekler 'Peki siz bilirsiniz!' demişler, 'Günah bizden gitti!' dercesine ve Cemal Paşa bilinen güzergâhı izlemişti. Tiflis'ten acı haber gelince, her taraftan 'Cemal Paşa'yı Ermeniler öldürdü!' diye haberler geliyordu ki, şaşılası bir mektup, çok manidar bir durum arzetti. Düşünebiliyor musunuz, mektup Ermeni Devrimci Federasyonu yani 'Taşnak' diye bilinen partiden geliyordu. Uzun zaman sakladım ben o mektubu, Türkiye'ye nakli mekânımızda, o da kaybolmuş maalesef. Muhtevası şöyleydi: 'Muhterem hanımefendi, sanmayasınız ki nankör bir milletiz; refikinizi öldürenler bizler değiliz, onun bize olan yardımlarını asla unutacak değiliz, onu öldürenlerin Ruslar olduğuna inanıyoruz, saygılarımızla…'
'Ama' dedi Seniha Hanım, 'Siz tarihle uğraşan ciddi birisiniz, kocamı öldürenlerin hakikaten Ruslar olduğuna dair bir belge bulabilirseniz, çok memnun olacağım…' Kendisine söz verdim ve ayrıldım… O zamanlar tam bir 'kapalı dünya' olan SSCB Bilimler Akademisi tarafından davet edilmem ta 1974 yılına tekabül etti. Gürcistan Bilimler Akademisi'nde 1922 yılına ait Gürcüce gazetelerin 'Cemal Paşa, 21 Temmuz 1922'de saat 23.00'e yakın Büyük Petro caddesiyle Jukovski sokağının kavşağında, bir arabadan açılan ateş sonucu, bir Rus tarafından öldürülmüştür' diye yazdığını tespit ettim. Hemen fotokopi ettirdim; İstanbul'a gelir gelmez, Seniha Hanım'a vermek istedim ancak ömrü vefa etmemişti, ben de fotokopileri dostum, Cemal Paşa'nın torunlarından Mehmet Cemal'e verdim; Mehmet Cemal yaşıyor…"

Tarihçi Ayşe Hür'ün değişik görüşteki tanıklıklarından sonra, yeni bir tanık daha bulmuştuk! Pars Tuğlacı'nın bize aktardığı bu tanıklığını, 29 Eylül 1997 tarihli Cumhuriyet gazetesinin "Dergi" ekinde, 3 Kasım 1997 tarihli, Mısır'daki Ermenice "Arev" (Güneş) günlük gazetesinde ve "Tarih Boyunca Batı Ermenileri" adlı Türkçe ansiklopedinin 3'üncü cildinin 849'uncu sayfasındaki "1922 – İttihad -Terakki Hükümeti'nin eski Bahriye Nâzırı, Ahmed Cemal Paşa, Afganistan'a gitmek üzere Tiflis'te bulunduğu sırada Ruslar tarafından öldürüldü" cümlesiyle teyit de ettik.

Şimdi Yeni Aktüel, neredeyse yüz yıldır tarafların bilerek/bilmeyerek hemfikir oldukları bir "hakikatin" aslında yanlış olduğunun ortaya çıkmasına vesile oluyor...

Hasan Cemal Nouvelles d'Armenie dergisine anlatıyor:"Hrant'ın anısını yaşatmak görevimiz"<p> </p>Cemal Paşa'nın torunu, köşe yazarı, Hasan Cemal Ermenistan'da Soykırım Anıtı'na gitti, saygıya durdu, çiçek koydu; Nouvelles d'Armenie (Ermenistan'dan Haberler) adlı Fransızca dergiye de cesur bir söyleşi verdi… <p> </p>"5 Eylül (2008) Cuma sabahı Erivan'a vardım bazı arkadaşlarımla" diyor Hasan Cemal, gazeteci Laurence Rietter'e ve devam ediyor: "Geldiğimizde (Ağrı) Ararat dağında güneş doğuyordu; hemen (Kartal Kalesi) Dzidzernegepert semtindeki Soykırım Anıtı'na gittim; Hrant Dink'in anısına beyaz çiçekler koydum. Ziyaretimin asıl nedeni; onun dostluğu, onun ve ait olduğu halkın yaşadıklarıydı. Milliyet'te 'Soykırım Anıtı'nda sevgili Hrant'la baş başa' diye yazdım. Yaşamış, yaşıyor olduğumuz acıları anlatmaya çalıştım bu başlıkla; bunu Hrant'a borçluyuz. O: 'Acıları ayırmaksızın saygı göstermeli, kimileri haklı olarak soykırım, kimileri elim bir olay, kimileri de toplu katliam veya yok ediliş diyeceklerdir. Önemlisi, Türkiye kamuoyunun 1915 olaylarını, tarihimizin elim bir sayfası olarak kabul etmesidir' diyordu. Cemal'i bırakalım, ben Hasan Cemal'im; önce vicdanımın sesini dinliyor, ama herkesin acısını da anlıyor, saygı gösteriyor, tarihi bu acı içinde hapsetmemek gerektiğine inanıyorum. Yoksa salt kin, nefret olur. Sayın Gül'ün Erivan ziyaretini hep destekledim. Kendileri bana 'Gitmem gerekiyor mu?' diye sormuş, ben de 'Gerekli olacağını, gitmeyi benim de arzuladığımı' arz etmiştim. Halkın görüşlerine gelince, son araştırmalar % 72 çoğunluğun Sayın Gül'ün davete icap etmesi yönündeydi. 'Doğru bilgi veren' basın da onayladı, fakat Cuma sabahı kaygılıydım. İlişkilerin başlamasını istemeyenlerce, kışkırtıcı bir olaydan korkuyordum. Bu ziyaret ile ilgili olarak Cuma günü yazdığım yazımda, maç başlamadan bir dakikalık bir saygı duruşunda bulunmamız gerektiğini yazdım. Etyen Mahçupyan aradı, böyle bir durumda oradakilerin gözyaşlarını tutamayacaklarını belirtti; ne ki saygı duruşu gerçekleşmedi… Halbuki Ermeniler açısından anlamlı olacaktı, ama Türk tarafı olarak yeterli cesareti gösteremedik. Çimler üzerinde yan yana duran bayraklar, iki ülkenin milli marşları beni duygulandırdı. Maç öncesi bazı tepkili hareketler oldu, üç yıl önce Newcastle'daki İngiltere-Türkiye maçı öncesinde Türkiye marşı çalınırken ıslık sesleri yükselmişti… Her şeye karşın Hrant için birlikte ağlayabilmemiz, bizlerin sıcak karşılanmış olması önemlidir. Hrant'ı unutmayalım. O, önemli bir şey gerçekleştirdi. Diyaspora onu çok eleştirdi, o soykırım sözünün dahi suç kabul edildiği bir ülkede bu konuyu gündeme getirebildi; ama bedelini ağır ödedi. Cenazesinde Hepimiz Hrant Dink'iz, Ermeniyiz diye haykıran o 100 bin veya fazlasını unutmamak gerek. Cumhurbaşkanımızın geziyi gerçekleştirebilmesinde onun ölümünün büyük rolü, maalesef var. Kısacası, Hrant'ın anısını yaşatmak, görevimiz." <p> </p>"Cemal Paşa dedem. Ama ben benim, Hasan Cemal'im"<p> </p>"Cemal Paşa değil de, Hasan Cemal olduğunuzu belirtiyorsunuz; peki Cemal Paşa'nın torunu olmak sizin için ne anlam taşıyor?" sorusuna şöyle cevap veriyor: "40 yıldır gazeteciyim. 70'lerde Beyrut'a gitmemi istememişlerdi. Cemal Paşa aynı zamanda Arap Kasabı olarak da adlandırılmıştı. (…) Söyleyebileceğim şu: Cemal Paşa dedem olabilir, fakat ben, başka biriyim. Hikâyesini inceledim; İttihat Terakki'nin 3'ler erkindeki, Talat ve Enver gibi olmasa da, onun da olayların içinde olduğunu yazdım. Anıt'ta birçok resmi vardı. Tarih bu. Genellikle bana hain gözüyle bakarlar, bazı yazılarımdan yargılandım; 2005'te Türkiye'nin ilk Ermeni konferansında Murat Belge'yleydik. Bilgi Üniversitesi'nde toplantı düzenlenmişti. Muhalefet gibi, Hükümet de, konferansa karşıydı; Sayın Gül'ün Erivan ziyaretine karşı çıkan CHP de bizim, Türk milletinin sırtına bir hançer sapladığımızı söyleyen zamanın Adalet Bakanı da. MHP'den daha milliyetçi. 60 bin tirajlı bir gazetenin yazarı, 301'le ilgili yazımla ilgili yargı sürecinde, beni ölüme mahkûm etmeleri halinde cellâdım olmayı arzu ettiğini yazmıştı. Ben de Cellâdımı Tanıyorum başlığıyla cevapladım. Böyle bir faşizm, fanatizm de hüküm sürmekte, Hrant da bu ortamın kurbanı oldu." <p> </p>Cemal Paşa kimdir?<p> </p>1908'de iktidardayken, 1915'te Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermenilerin topluca tehcir edilme kararını alan İttihat ve Terakki Cemiyeti Üçler erki üyesi olmuştur. 1872'de eczacı bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi, 1893'te İstanbul Harp Okulu'ndan mezun oldu. Jön Türk'lerde yükseldi, 1914'te Suriye -Lübnan IV. Ordu Komutanı ve Denizcilik Bakanı oldu. Arap milliyetçiliğini önlemek için 1917 Mayıs'ında Şam, Halep, Beyrut'ta, Arap önde gelenlerini yakalattı, Arap Kasabı dediler ona. Bazı kaynaklar Ermenilere yönelik olaylardaki sorumluluğunu önemsemezler, bazıları ise onaylar. Parenthèses yayınevinin yayımladığı Reddedilen Bir Soykırım Üzerine Araştırmalar kitabında, Yves Ternon Cemal Paşa'nın toplu göç kararına doğrudan katılımından ziyade, ertelenmiş soykırım diye nitelenecek bir fiil yanlısı olduğunu söyler. Suriye yetimhanesinde, Ermeni çocukları zorla Türkleştirecek türde bir tatbikat istemiştir. Osmanlı çöküşü sonrası, gıyabi idama mahkûm edilmiştir. Berlin'e sığınmış, Bolşevik devrimi için Afganistan'a gitmiş; ordunun modernleşmesine çalışmıştır. Tiflis'e geçmiş, sekreteriyle 21 Temmuz 1922'de vurulmuştur. Bir Türk Siyaset Adamının Anıları (*) adlı kitabında, "Katliamda, göçten kurtulanların da, korkunç koşullarda öldüklerini" yazarak ölüm kamplarındaki vahşetle ilgili, kendini soyutlamaya çalışmıştır. (*) Memories of a Turkish Statesman, 1913-1919, New York, George H. Doran, 1922


Beğen
Yorum Yap

22 Mart 2016 Salı

Bir fotograf karesinde avrupanin vijdani

Brüksel'deki bir metro istasyonunda patlama oldu. Patlama sonrasında yaralılar yardım çağrısında bulunurken bir çift hiçbir şeyi umursamadı.
Brüksel'de art arda patlamalar yaşanıyor. Şehirde panik hakim. Havalimanındaki 2 patlamanın ardından şehir merkezindeki Maelbeek metro istasyonuna da saldırı gerçekleştirildi.

YARALI HALDE KENDİLERİNİ DIŞARI ATTILAR

Metrodaki patlamanın ardından içeride mahsur kalanlar oldu, bazı insanlar da yaralı halde kendilerini dışarı attı.

YARDIM ETMEK YERİNE ÖPÜŞEN ÇİFT

Dışarı çıkmayı başaran insanlar yardım çağrısında bulunurken bir çift dikkat çekti.Söz konusu çift yerde yatan ve yardım isteyen bir yaralı bulunurken bu durumu umursamadan öpüşmeye devam etti.

20 Mart 2016 Pazar

Bu şair, Abdülhamit öldürülemedi diye ağıt yaktı!

“Ey şanlı avcı, damını bi Hüda kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın.
Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun
Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş.”


1904 yılları başlarında Sofya’da Ermeni Komitesi toplandı. Burada İzmir ve İstanbul şehirlerinde bir takım olaylar çıkarma, suikastler yapma kararı alındı. Hristifor Mikailyan isimli bir komiteci Rus Yahudi pasaportuyla sahte Samuel Fayn adıyla İzmir’e geldi. Oradan da İstanbul’a geçti. Ermeni haklarına engel olan Sultan Abdulhamit’i ortadan kaldırmayı planladı. İstanbul Rus Sefarethanesinden aldığı tavsiye mektubuyla “ selamlık resmi “ ne girerek orada incelemelerde bulundu. Sultanın geçiş güzergâhını ve zamanlamasını tespit etti. Hemen bomba siparişi verdi. Parayı alan şahıs ortadan kayboldu. 
Bunun üzerine Ramazan ayının 15’inde iki komitecinin padişahı silahla yok etmesi için görevlendirildi. Yol üzerinde iki ev kiralandı. Fakat sultan o gün Çırağan’a Yıldız bahçesinden geçtiği için kurulan tuzak boşa çıktı. Bu sefer Mikailyan Yıldız Camiine her cuma sultanın gittiğini öğrendi. Bunun üzerine hazırlık yaptı. Sultan camiden çıktıktan sonra bir dakika kırk iki saniye sonra saltanat arabasına vardığını tespit etti. Bunun üzerine Viyana “ Nessedorfer “ araba fabrikasına içine saatli bomba yerleştirilen özel araba siparişi verdi. Bu araba Dolmabahçe Vapuru ile İstanbul’a getirildi ve gümrükten geçirildi. Sonra bu araba denemeye tabii tutuldu. (9.araba resmi) birden patladı. Komiteci Mikailyan öldü. Diğer üyeler Safo, Asot, Tarkom, Mari olayı üstlendiler ve bu işin neticelenmesine karar verdiler. Bu kararın uygulanmasına, Filistin den istedikleri toprağı alamayan Yahudilerde her türlü desteği vermekteydi. Bir ara Yahudi Teoder Herzl’i bu taletten dolayı huzurundan kovduğu için sultanı ortak düşman ilan ettiler.[Bu konuda geniş bilgi için Siyonizm ve Türkiye Doç.Dr.Y.Kutluay Konya,l967 de bulabilirsiniz]Çünkü Yahudilerde Abdulhamidi yok etmek niyetindeydi.


ŞEYHÜLİSLAM CEMALETTİN EFENDİ, YOLUNU KESTİ
 “Cuma Selamlığı” merasimi esnasında, yolun iki tarafı muhafızlar ve Devlet adamları çevreyi kordon altına aldılar. Sultan, Cuma Namazı için Yıldız camiine geldi. İkinci katta “Hünkâr Mahfili”denilen kısımda namazını kıldı. Merdivenlerden bahçeye inerken, tesadüfen Şeyhülislam Cemaleddin Efendiye rastladı. Ona iltifat etti. Bir kaç dakika ayaküstü onunla sohbet etti. Tam bu anda, büyük bir gürültüyle patlama oldu. Atların parçaları, bazı insanların kol ve bacakları havaya fırladı. Caminin camları kırıldı. Herkes Camiye kaçtı. Sultan ise soğukkanlı bir şekilde olanları olduğu yerden takip etti. Sonra Saltanat arabasına doğru geldi ve:
-“Burayı kordon altına alın” diye bağırdı. Merasimi idare eden subaya döndü:
-“Hadi neden duruyorsun, selam emrini verdir” dedi ve oradan ayrıldı. Bunun neticesinde ise üç asker, halktan da yirmi üç kişi öldü, sekiz kişide yaralandı.
 Olaya karışanlardan bazıları yakalandı. Bunun üzerine, Tevfik Fikret, Ermenilerin”Kızıl Sultan”diye düşman ilan ettiği Sultanı suçlayarak…

“Ey şanlı avcı, damını bi Hüda kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın.
Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun
Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş”


diyerek Ermeni ve Yahudiler lehine, Sultanın ölmeyişinden dolayı aleyhine üzüntülerini bildirmiştir Talat ve Cemal Paşalar da. Tutuklu olan Ermenilerin kurtulması için Mahkemeye baskı yapmışlardır. Ne garip tecellidir ki, yıllar sonrası bu iki paşa, yurt dışında iken Ermeni kurşunlarına hedef olup, ölmüşlerdir.

26 kişinin öldüğü, 58 kişinin yaralandığı ve 20 atın parçalandığı suikast girişimi, Sultan Abdülhamit’i öldüremediği için başarısız olunca, dönemin şairlerinden Tevfik Fikret yazdığı "Bir Lâhza-i Taahhur - Bir anlık duraklama" şiiriyle, adeta suikastın başarısızlığına üzüntüsünü dile getirmişti.

AVRUPA VE RUSYA’DAKİ ANARŞİSTLERLE TEMASA GEÇİLDİ
Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan kurmaya çalışan Ermeni Komitacıları karşılarında en büyük engel olarak gördükleri Padişah II. Sultan Abdülhamit’i öldürmek istemişlerdi. Kendileri bu işte yeteri kadar tecrübeli olmadıklarından, Avrupa ve Rusya’daki uluslararası anarşistlerle ilişki kurmuşlar, onlardan Abdülhamit’in öldürülmesi konusunda yardım ve destek sağlamışlardı. 

BELÇİKALI ÜNLÜ ANARŞİST JORRIS, İSTANBUL’A GETİRİLDİ
Bu iş için özel olarak İstanbul’a gelenlerden biri de Belçikalı ünlü anarşist Edward Jorristi. O dönemde anarşizm bütün dünyayı sarmış, suikasta uğramayan hükümdar ya da cumhurbaşkanı hemen hemen kalmamıştı. Şimdi sıra II. Abdülhamit’teydi. Edward Jorris, göze çarpmamak için Singer şirketine memur olarak girmiş, Padişahın cuma selâmlıklarını büyük bir dikkatle izlemeye başlamıştı. Abdülhamit, cuma günleri Yıldız camisinden çıktıktan sonra, 1 dakika 42 saniyede arabasının yanına gidiyordu. Birkaç cuma selâmlığını gözleyen Jorris, bu sürenin hiç değişmediğini. Padişahın bir saat düzeni içinde bu yolu, daima 1 dakika 42 saniyede aldığını görmüştü. 

Suikastı hazırlayan örgüt oldukça genişti. Jorris’ten başka, Rusya’dan gelen Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Hacı Nişan Minasyan, Mıgırdıç Serkis Garibyan, Karabet Ohanesyan, Vahram Sabun Kendiryan, Silviyoriçi, Sari Torkom, Trase Yuvanoviç bu örgütün belli başlı üyeleriydiler. 

GALATA KÖPRÜSÜ VE TÜNEL DE HAVAYA UÇURULACAKTI
Hazırlanan plana göre, Yıldız camisi önünde bomba patlatılıp II. Abdülhamit öldürüldükten sonra, Galata Köprüsü, Tünel, yabancı banka ve kurumlar havaya uçurulacak, yabancı devletlerin işe karışmaları sağlanacaktı. Filibe şehrinde Ermeni Komitacıları büyük bir toplantı yapmışlar, bu toplantıya Slav ve Siyonist örgütleri de katılmıştı. Pro Armenia gazetesi başyazarı Pirkiyar da bu toplantıda bulunanlar arasındaydı. Yapılan görüşmeler sonunda plan hazırlanmış ve II. Abdülhamit’in Yıldız camisinden çıkarken öldürülmesi kararlaştırılmıştı. 

Gerçek adı Kristofor Mikaelyan olan fakat Samuel Fayn takma adiyle dolaşan Rus Ermenisi, Viyana’da Neseldorfer Wagenbefcu Fabriks Geselschaft firmasına bir fayton yaptırmış ve bunu parça parça Türkiye’ye sokmuşlardı. Deniz yoluyla gelen faytonun parçalarını İstanbul’da komitenin adamı Silviyoriçi alıyor, muayenesiz geçmesi için de gümrük memurlarına para yediriyordu.

80 KİLO PATLAYICI VE 20 KİLO DEMİR
İçine patlayıcı madde yerleştirilecek biçimde yaptırılan bu araba, bir araya getirildikten sonra, Şişli dışında denenmiş, amaca uygun bulunmuştu. Faytona 80 kilo patlayıcı maddeyle 20 kilo demir parçası konmuş, arabaya koşulacak atlar da, o dönemin ünlü tiyatrocularından "Kel" Hasan Efendi’den satın alınmıştı. "Machine İnfernale-Cehennem Makinesi" adı verilen ve bombayı istenilen zamanda patlatacak olan araç, Fransa’dan getirtilmişti. Bütün bunlar tamamlandıktan sonra, 21 Temmuz 1905 cuma günü fayton, Abdülhamit’in dört at koşulu arabasının yanına bırakılmış, Padişahın camiden dışarıya çıkması beklenmeye başlanmıştı. 

MİKAELYAN DA ÖLÜLER ARASINDAYDI
Abdülhamit, caminin kapısında görününce Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Cehennem Makinesini çalıştırarak, bomba 1 dakika 42 saniye sonra patlayacak duruma getirilmişti. Fakat Padişah, kapı önünde Şeyhülislâm Cemalettin Efendiyle konuşmaya dalınca, süre dolmuş, Abdülhamit ölümden kurtulmuştu. Suikast amacını gerçekleştirememişti ama, tam 26 kişi ölmüş, 58 kişi de yaralanmıştı. Ayrıca, 17 arabayla 20 at da parçalanmıştı. Cehennem Makinesini çalıştırdıktan sonra kaçamayan Kristifor Mikaelyan da ölüler arasındaydı. 

ÇOĞU YURT DIŞINA KAÇTI, MİNASYAN TUVALETTE KARNINI DELEREK İNTİHAR ETTİ
Suikastçılardan birçoğu yabancı pasaport taşıdıklarından yurt dışına kaçmışlardı. Fakat Edvard Jorris yakalanmıştı. Arabanın parçaları arasında bulunan Neseldorfer kelimesiyle 11123 rakamı, olayın aydınlanmasını sağlamış, konuşmamakta direnen Edvard Jorris de her şeyin ortaya çıktığını görünce, bütün bildiklerini anlatmıştı. Suikastçılardan Hacı Nişan Minasyan, sorgusu sırasında gittiği yüznumarada, teneke ibrikle bilek damarlarını ve karnını yırtarak intihar etmiş, geri kalanlar idam cezasına çarptırılmışlardı. 

EDWARD JORRIS BAĞIŞLANDI, PADİŞAHIN AJANI OLARAK ÇALIŞTI
Abdülhamit, Edward Jorrisi bağışlamış, ayrıca kendisine 500 altın vermişti. Jorris, daha sonraları Avrupa’da Abdülhamit’in bir ajanı olarak çatışmış, saraya önemli raporlar göndermiştir.

Abdülhamit’in Ermeni Komitacıları tarafından öldürülememesi, nedense Tevfik Fikreti pek üzmüş ve bu üzüntüsünü "Bir Lâhza-i Taahhur - Bir anlık duraklama" adlı şiirinde şu mısralarla belirtmişti: 

“Ey şanlı avcı, damını bi Hüda kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın.
Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun
Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş.”
























1905 yılının 21 temmuzuydu. Padişah II. Abdülhamit'e Yıldız camisindeki cuma selâmlığından çıkmış, arabasına doğru ilerliyordu. Her zamanki gibi, caminin merdivenlerinden inecek ve dört yüz metre ileride bekleyen arabasına binecekti. Fakat bu sefer ufak bir gecikme olmuştu. Şeyhülislâm Cemalettin Efendi, Abdülhamit'in yolunu kesmiş, bazı konularda bilgi istemişti.

Padişah II. Abdülhamit'le Şeyhülislâm Cemalettin Efendi arasındaki konuşma oldukça uzamıştı. Tam bu sırada korkunç bir patlama duyulmuş, arkasından araba parçaları ve insan kol ve bacakları dört bir yana savrulmaya başlamıştı. Padişahın yanında bulunanlar korkuyla kaçışıyor, canlarını kurtarmak için sığınacak yer arıyorlardı. O kadar kalabalığın arasında kılını kıpırdatmayan, yüzünde en ufak bir heyecan ve korku izi görülmeyen tek bir kişi vardı: Kuruntu ve kuşkusu herkes tarafından bilinen II. Abdülhamit..

Ortada heykel gibi kıpırdamadan duruyordu. Yaverlerinden Miralay Sadık Bey korku ve telâştan kılıcını yere düşürmüş. Miralay Süleyman Şefik Bey de apoletini kaybetmişti. Çevresindekilerin can kaygısına düşüp çil yavrusu gibi dağılmaları, II. Abdülhamit'i çok kızdırmış ve olaydan sonra yaveri için :

"Kılıcını düşüren yaveri maiyetimde görmek istemem, Trablus'a sürgün gidecek!.." emrini vermişti. Tehlike savuştuktan sonra, sığındıkları yerlerden çıkanlara Padişah şunları söylemişti:

"Arabamı çekiniz, burayı kordon altına alınız, sorumluları tutuklayınız!.." Bu sırada, muhafız kıtalarının tüfeklerine mermi sürdüklerini görünce, töreni yöneten subaya :

"Selâm emrini verdir, ne duruyorsun!." diye bağırmıştı. Muhafız kıtası hazır ol durumuna geçince, cami kapısına getirilen arabaya binen Abdülhamit, âdeti olmadığı halde ayakta durmuş, dizginleri kendi kullanarak Çit köşküne varmıştı
Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan kurmaya çalışan Ermeni Komitacıları karşılarında en büyük engel olarak gördükleri Padişah II. Sultan Abdülhamit'i öldürmek istemişlerdi. Kendileri bu işte yeteri kadar tecrübeli olmadıklarından, Avrupa ve Rusya'daki uluslararası anarşistlerle ilişki kurmuşlar, onlardan Abdülhamit'in öldürülmesi konusunda yardım ve destek sağlamışlardı.

Bu iş için özel olarak İstanbul'a gelenlerden biri de Belçikalı ünlü anarşist Edvard Jorris'ti. O dönemde anarşizm bütün dünyayı sarmış, suikasta uğramayan hükümdar ya da cumhurbaşkanı hemen hemen kalmamıştı. Şimdi sıra II. Abdülhamit'teydi. Edvard Jorris, göze çarpmamak için Singer şirketine memur olarak girmiş, Padişah'ın cuma selâmlıklarını büyük bir dikkatle izlemeye başlamıştı. Abdülhamit, cuma günleri Yıldız camisinden çıktıktan sonra, 1 dakika 42 saniyede arabasının yanına gidiyordu. Birkaç cuma selâmlığını gözleyen Jorris, bu sürenin hiç değişmediğini. Padişahın bir saat düzeni içinde bu yolu, daima 1 dakika 42 saniyede aldığını görmüştü.

Suikastı hazırlayan örgüt oldukça genişti. Jorris'ten başka, Rusya'dan gelen Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Hacı Nişan Minasyan, Mıgırdıç Serkis Garibyan, Karabet Ohanesyan, Vahram Sabun Kendiryan, Silviyoriçi, Sari Torkom, Trase Yuvanoviç bu örgütün belli başlı üyeleriydiler.

Hazırlanan plana göre, Yıldız camisi önünde bomba çatlatılıp II. Abdülhamit öldürüldükten sonra, Galata Köprüsü, Tünel, yabancı banka ve kurumlar havaya uçurulacak, yabancı devletlerin işe karışmaları sağlanacaktı. Filibe şehrinde Ermeni Komitacıları büyük bir toplantı yapmışlar, bu toplantıya Slav ve Siyonist örgütleri de katılmıştı. Pro Armenia gazetesi başyazarı Pirkiyar da bu toplantıda bulunanlar arasındaydı. Yapılan görüşmeler sonunda plan hazırlanmış ve II. Abdülhamit'in Yıldız camisinden çıkarken öldürülmesi kararlaştırılmıştı.

Gerçek adı Kristofor Mikaelyan olan fakat Samuel Fayn takma adiyle dolaşan Rus Ermenisi, Viyana'da Neseldorfer Wagenbefcu Fabriks Geselschaft firmasına bir fayton yaptırmış ve bunu parça parça Türkiye'ye sokmuşlardı. Deniz yoluyla gelen faytonun parçalarını İstanbul'da komitenin adamı Silviyoriçi alıyor, muayenesiz geçmesi için de gümrük memurlarına para yediriyordu.

İçine patlayıcı madde yerleştirilecek biçimde yaptırılan bu araba, bir araya getirildikten sonra, Şişli dışında denenmiş, amaca uygun bulunmuştu. Faytona 80 kilo patlayıcı maddeyle 20 kilo demir parçası konmuş, arabaya koşulacak atlar da, o dönemin ünlü tiyatrocularından "Kel" Hasan Efendi'den satın alınmıştı. "Machine İnfernale-Cehennem Makinesi" adı verilen ve bombayı istenilen zamanda patlatacak olan araç, Fransa'dan getirtilmişti. Bütün bunlar tamamlandıktan sonra, 21 Temmuz 1905 cuma günü fayton, Abdülhamit'in dört at koşulu arabasının yanına bırakılmış, Padişahın camiden dışarıya çıkması beklenmeye başlanmıştı.

Abdülhamit, caminin kapısında görününce Kristofor Mikaelyan ve kızı olarak tanıttığı Robina, Cehennem Makinesini çalıştırarak, bomba 1 dakika 42 saniye sonra patlayacak duruma getirilmişti. Fakat Padişah, kapı önünde Şeyhülislâm Cemalettin Efendi'yle konuşmaya dalınca, süre dolmuş, Abdülhamit ölümden kurtulmuştu. Suikast amacını gerçekleştirememişti ama, tam 26 kişi ölmüş, 58 kişi de yaralanmıştı. Ayrıca, 17 arabayla 20 at da parçalanmıştı. Cehennem Makinesi'ni çalıştırdıktan sonra kaçamayan Kristifor Mikaelyan da ölüler arasındaydı.

Suikastçılardan birçoğu yabancı pasaport taşıdıklarından yurt dışına kaçmışlardı. Fakat Edvard Jorris yakalanmıştı. Arabanın parçaları arasında bulunan Neseldorfer kelimesiyle 11123 rakamı, olayın aydınlanmasını sağlamış, konuşmamakta direnen Edvard Jorris de her şeyin ortaya çıktığını görünce, bütün bildiklerini anlatmıştı. Suikastçılardan Hacı Nişan Minasyan, sorgusu sırasında gittiği yüznumarada, teneke ibrikle bilek damarlarını ve karnını yırtarak intihar etmiş, geri kalanlar idam cezasına çarptırılmışlardı.

Abdülhamit, Edvard Jorris'i bağışlamış, ayrıca kendisine 500 altın vermişti. Jorris, daha sonraları Avrupa'da Abdülhamit'in bir ajanı olarak çatışmış, saraya önemli raporlar göndermiştir.

Abdülhamit'in Ermeni Komitacıları tarafından öldürülememesi, nedense Tevfik Fikret'i pek üzmüş ve bu üzüntüsünü "Bir Lâhza-i Ta'ahhur - Bir anlık duraklama" adlı şiirinde şu mısralarla belirtmişti :

"Ey şanlı avcı, damını bihûde kurmadın.
Attın fakat yazık ki, yazıklar ki, vurmadın"
Tevfik Fikret, Türk Edebiyatının duayeni, bu olay üzerine hemen kolları sıvayıp böyle sığ ve alçakça bir şiiri yazıvermişti. Ekmeğini yediği yere ihanet etmek değimini Tevfik Fikret'e armağan edebiliriz. Sultan Abdülhamid'e ne kadar muhalif varsa, bu gün onların isimleri ya cadde ismi olmuş(örn, MİTHAT PAŞA), ya da şiirleri edebiyat kitaplarında baş köşeye oturtulmuştur, bu durum gerçekten bana dayanılmaz bir acı veriyor. Otuz üç sene bir tek toprak kaybettirmemiş, uyguladığı denge politikası ile düşmanlarını birbirine düşürmüş, merhameti sayesinde birkaç vatan haini dışında kimseye idam cezası vermemiş bir padişaha bu lafları söyleyen şair ve münevverlerimize! Yazıklar olsun.Zaten Ermeni kundakcısının sonu da sevgili münevverimiz Tevfik Fikret'in dediği gibi, "KURTULDU HAKKIDIR ALACAK ŞİMDİ ÖCÜNÜ" olmamıştır, Ulu Hakan Ermeni kundakçısını affedip cebine para koyarak, Osmanlı adına ajanlık yaptırmıştır, işte lider budur merhamet ve akılla yoğrulmuş Sultanımıza saygı ve sevgilerimizle. Yazımızı Tevfik Firkete cevaben Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın o meşhur sözü ile bitirelim; Bir Osmanlı Padişahı ve Halifesine bomba ile kast eden Ermeni kundakçılarını alkışlamayı vatanperverlik sayan münevverleri görünce, kim olduklarını tanısınlar diye… Hiçbir namuslu Ermeni, padişahına kast eden eli bombalı ırkdaşına "şanlı avcı" diyecek kadar hayâsız olmamıştır.


Türk edebiyatının önemli şairlerinden Tevfik Fikret'in eserlerinde ve fikirlerinde önemli bir yer tutmuş olan Haluk, babası tarafından çocukluğundan itibaren yeni aydın tipinin temsilcisi olacağı ümidiyle yetiştirilir. Tarih boyunca varlığını devam ettirmek ve geleceğini garanti altına almak "millet" olarak kalmanın vazgeçilmez şartı olduğundan, milletimiz de kendi tasavvuruna uygun, ideal ve özlemlerini gerçekleştirecek, kendini aydınlık iklimlere taşıyacak nesiller yetiştirmenin gayreti içinde olmuş; bunun için dâima maddî ve mânevî imkânlarını seferber etmiştir. İdeal nesillerin vasıflarının belirlenmesinde, insanımızın dünyaya bakış açısı en temel faktör olmuştur. Milletimizin İslâmiyet'le müşerref olmadan önceki dönemlerde benimsediği insan tipi, aksiyonu temsil eden daha ziyade dışa dönük "alp" kişiliğidir. Bunun karakteristik vasıflarını Oğuz Kağan Destanı'nda görmekteyiz. Oğuz Kağan'ın lisanıyla; "Daha deniz daha müren (ırmak) / Gün tuğ olsun gök kurıkan(çadır)" diye türküler söyleyen bu nesil, dünyayı fethedilecek bir zemin, diğer insanları da hâkimiyeti altına alacağı birer unsur olarak görür. Bu "Türk" mizacına İslâm ruhunun girmesiyle gerçek insanî ufku temsil eden yeni bir insan modeli ortaya çıkar. "Veli" olarak tarif edilen bu insanlar da "alp"ler gibi at sürerler; fakat bu atın yönü, en büyük düşman olarak gördükleri nefislerine doğrudur. Bu modele en güzel örnek Yunus Emre'dir. Bunun yanı sıra, dış özellikleri itibariyle "alp"e, iç dünyalarındaki derinlik itibariyle velilere benzeyen "alperen"ler ortaya çıkar. Osmanlı'yı, alperenlerin meydana getirdiği bir şaheser olarak görmek hiç de yanlış olmaz. Osmanlı'nın son dönemlerindeki kötü gidişat, yeni insan modellerinin aranmasına sebep olur. Bu arayışlar, Osmanlı'da 'yeni aydın' tipinin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu tipin vasıfları şairlerin ve mütefekkirlerin dünya görüşüne göre şekiller alır. Yakın dönemimizde bazı mütefekkir ve şairler, içinde bulundukları dönemin sıkıntılarını aşacak "yeni aydın" tipinin ideal kahraman ve nesil prototiplerini çizmişlerdir. M. Akif'in Asım'ı, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu Gençliği ve Tevfik Fikret'in Haluk'u bu prototiplere birer misâldir. Türk edebiyatının önemli şairlerinden Tevfik Fikret'in eserlerinde ve fikirlerinde önemli bir yer tutmuş olan Haluk, babası tarafından çocukluğundan itibaren yeni aydın tipinin temsilcisi olacağı ümidiyle yetiştirilir. Haluk kimdir? Haluk; Tevfik Fikret'in, şahsında yarının gençliğini sembolleştirdiği oğludur. Fikret'in, fikirlerini bir uygulama sahası olarak gördüğü Haluk, 14 Haziran 1895 tarihinde İstanbul'da doğar. Fikret çok sevdiği oğlu için şiirler yazar, kitaplarına onun adını koyar. Haluk; Fikret için ülkenin kalkınma sembolü, "karanlıkları boğacak ışık, gökten deha-yı nârı çalacak olan kahraman"dır. Fikret, 'Ferda' (yarın) olarak gördüğü Haluk'u çok sevmektedir. Ondan ayrı kalmak Fikret'i üzmektedir. Nitekim 1898 yılında Haluk henüz üç yaşındayken, Fikret ilk defa tutuklanır ve uzun uzadıya sorgulanır. Bu sorgulamalar esnasında oğlunu çok özleyen şair, "Halukçuğa" başlıklı şirini yazar: Ağlayan kim, ninen mi yavrucuğum, Bizi pek çok seven mi yavrucuğum? Sen Halûk'um; o, nazlı mâşukam, O mu kıymetli, sen mi yavrucuğum? Sizi bir an tahattur etmeyecek Hangi mel'un, o ben mi yavrucuğum? Fikret, oğlunu geleceğe henüz çok küçük yaşlarda hazırlamaya başlamıştır. Ona daha küçük yaşlarda 'garipler ve yoksullar' için kendi zevklerinden feragat etmenin telkinini yapar. "Haluk'un Bayramı" başlıklı şiirinde, güzel elbiseler giymiş oğluna, babasız çocukları hatırlatır ve elbiselerini onlara vermesini ister. Bu şiirinde Fikret, Haluk'a kendinin güzel elbiseler giyerek sevinmesinin, yetimleri ve öksüzleri sevindirmediğine, aksine onları üzüp, ağlattığına dikkatleri çekmiştir: Baban diyor ki: Meserret çocukların, yalnız Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk dinle; Fakat sevincinle Neler düşündürüyorsun, bilir misin?... Babasız, Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi Siyah-ı mâteme benzer terâney-î idi! Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir; Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin; Biraz güzellensin Şu rûy-ı zerd-i sefâlet... Evet, meserrettir Çocukların payı; lâkin sevincinle Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor... Halûk dinle! Fikret yine masal üslûbuyla yazdığı "Devenin Başı" isimli şiirinde; "Haksızlık eden başları bir gün koparırlar!" diyerek oğluna bazı mesajlar vermeye devam etmektedir. Fikret "Haluk'un Defteri" başlıklı şiirinde, oğlunun bir cümlesine dikkatleri çeker: Haluk, defterine bir Türk bayrağı çizmiş ve bayrağın altına; "Ölmek ve yaşatmak seni!" yazmıştır. Fikret bunu şiirinde şöyle anlatır: Defter bile denmez, sekiz on parça kâğıttır; Üstünde Halûk'un mütereddid kalemiyle Saf saf karalanmış yazılar, şüpheli hatlar; Bir yanda vatan bayrağı, altında şu cümle: "Ölmek ve yaşatmak seni!" Bu cümle Fikret'i o kadar heyecanlandırır ki, cümlenin yazıldığı kâğıtlar, Fikret için "bir yâr, bir yâr-i samîmî" olur. Fikret, şiirini bayrağa yaptığı şu hitapla bitirir: Ey şanlı vatan bayrağı, bir gün seni oğlum Bir mevkib-i zî-heybet-i hürriyet önünde Çekmiş görebilseydim... O, pür-hande ölürken Etmezsem eğer şevkıni takdîs ile secde, Dünyada en alçak baba elbet ben olurdum Fikret, 1909 Eylül'ünde henüz on dört yaşındayken Haluk'u elektrik mühendisliği öğrenimi için büyük ümitlerle İskoçya'nın Glasgow şehrine gönderdi. Aynı günlerde evlât sevgisiyle dolu olan şair, "Haluk'un Vedaı" isimli şiirini yazdı. Fikret bu şiirinde, oğlunun oradan vatan ve millet için faydalı bir insan olarak döneceği inancını işliyor ve Haluk'a şöyle nasihatte bulunuyordu: Ey şetâretli yolcu, sen yürü geç Sen bu menhelde kalma; sıçra, atıl Bir ziyâ kervanı bul ve katıl. Dâima önde, dâima yukarı; Gez, dolaş, kâinat-ı efkârı; Pür- tehâlük hayât ü kuvvetten Ne bulursan bırakma: San'at, fen İtimat, itinâ, cesaret, ümîd; Hepsi lâzım bu yurda, hepsi müfîd Bize bol bol ziyâ kucakla getir Düşmek, etrafı görmemektendir!... Fikret, "Promete" başlıklı şiirinde Haluk'tan isteklerini tekrarlamaktadır. Promete, Haluk'un şahsında bütün vatan gençlerine seslenen bir şiirdir. Nasıl Yunan mitolojisinde Promete, güneşten ateşi çalıp insanlara sunan bir kahraman ise, Fikret de, oğlunun şahsında, bütün vatan gençlerini Batı'nın ilim ve tekniğini alarak milletlerini aydınlatmaya çalışan birer kahraman olmaya davet etmektedir. Fikret bu şiirde oğluna "meçhul elektrikçi" diyerek onu özel bir isim olarak değil, bütün gençliğin temsil-i ruhiyesi olarak görür: …Ey Müştâk-ı feyz u nûr olan âti-i milletin Meçhul elektrikçisi, aktar-ı fikretin Yüklen getir -ne varsa- biraz meskenet- fiken Bir parça ruhu, benliği, idraki besleyen Fikret, Haluk'la ilgili şiirlerinde; 'ışık, feyiz, nur, ziyâ' kelimelerini özellikle kullanır ve devamlı karanlıkları yok edecek ışıktan bahseder. Yine Haluk'un şahsında gençlere seslendiği "Sabah Olursa" şiirinde, bu motif daha net bir şekilde görülür: Ufukların ebedî iştiyâkı var nûra Tenevvür... Asrımızın işte rûh-ı âmâli; Silin bulutları, silkin zılâl-ı ehvâli; Ziyâ içinde koşun bir halâs-ı meşkûra "Haluk'un Vedaı" şiirindeki "Bize bol bol ziyâ kucakla getir!" mısraından da anlaşılacağı üzere o, ışık kelimesini "bilim" mânâsında kullanmaktadır. Ona göre bilim, bütün dertlerin devasıdır. Hatta bilim siyah toprağı bile altın yapacaktır. "Haluk'un Âmentüsü" adlı şiirinde bunu şöyle dile getirir: Bir gün yapacak fen, şu siyah toprağı altın Her şey olacak, kudret-i irfanla inandım Tanzimat'la birlikte neredeyse bütün aydınlar bilime ve tekniğe büyük ehemmiyet vermiştir. "Bu şahsiyetler arasındaki fark, hepsinin birleştikleri bu noktadan ziyade, diğer sosyal ve beşeri kıymetlere verdikleri ehemmiyettedir. Akif, din+ilim; Gökalp, millî kültür+ilim terkibine inanmışlardır. Fikret ise, din ve millî kültürün yerine, bir hayli müphem olan insaniyetçilik fikrini koymak istemiştir." 1 Fikret'e göre ülkeyi düştüğü kaostan ancak fen kurtaracaktır, bilim çok önemli bir ışıktır, cehaletin üzerine güneş gibi doğacaktır. Fikret, Akif'ten farklı olarak bilimi putlaştırmıştır. Bugün bilim ve teknoloji yüksek bir seviyede olmasına rağmen gelişmiş dünyada huzur yoksa, bu, Fikret'in tespitinin eksik olduğunun bir göstergesidir. Aslında hayatının bir döneminde tevhitler yazan, Sabah Ezanı, Ramazan vb. şiirlerinde İslâmî esaslara uygun Allah inancını anlatan mısralarıyla dikkatleri çeken, Yasin okuyup, namazlarını kılan; ama daha sonraları "Tarih-i Kadîm", "Tarih-i Kadîme Zeyl" vb. şiirlerinden de anlaşıldığı gibi, bütün ilâhî dinleri inkâr ederek tek kurtuluş kapısı olarak bilimi gören Fikret'in hastalığı, 19. asrın müzmin hastalığı olan pozitivist felsefedir. İleriki yıllarda "kendini on dokuzuncu asrın sığ pozitivizmine kaptıran Fikret, dinin derin mânâsını anlayamamıştır." 2 Haluk ne olmuştur? Türk edebiyatında ve fikir tarihimizde üzerinde sıkça durulan Fikret'in gözbebeği Haluk'un akıbeti ne olmuştur. Fikret, çocukluğundan beri Türk milletinin aydınlık geleceğinin temsilcisi olarak gördüğü Haluk yüzünden en ağır tenkitleri almıştır. Çünkü Haluk, Robert Kolej'den ayrılıp İskoçya'da elektrik mühendisliği tahsiline başladığında Hristiyan bir ailenin yanına yerleştirilir. Haluk, tam hayatına yön verilecek bir çağda olduğundan ve millî ve manevî değerlerle yeterince donatılmadığından içindeki boşluğu burada doldurma arayışına girer. Bu yıllarda henüz 16 yaşında olan Haluk, bu ailenin telkinleriyle Hristiyanlığı seçer. Bu hazin durum, Türkiye'deki aile efratlarını üzer, özellikle çocukluğunda Haluk'u cuma namazlarına götüren dedesinin sinir krizlerine tutulmasına sebep olur. Haluk 1913 yılında izini kaybettirmek için, Amerika'ya geçer, Michigan Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümüne yazılır ve burayı 1916'da çok iyi bir dereceyle bitirir. Fikret'in; “siyah toprağı altın yapacak fen”i ülkeye getirmesi için küçük yaşlarda İskoçya'ya gönderdiği ve "Bize bol bol ziyâ kucakla getir!" diye tavsiyelerde bulunduğu oğlu Haluk, 1913'ten sonra bir daha yurda dönmez. Burada hem dinini hem uyruğunu terk eder ve başka bir dünyanın iklimine uzanır. Haluk'un bu hareketi, Fikret'in hayatını bilenler için önemli iki hâdiseyi hatırlatmaktadır: Fikret, "Haluk'un Âmentüsü" başlıklı şiirinde; "Toprak vatanım, nev-i beşer milletim!" diyerek, beynelmilel bir anlayış ortaya koymaktadır. Yine Fikret, "Galatasaray Lisesi ve Robert Kolej'deki görevlerinden dolayı bir dostunun: 'Niçin millî kurumlarımızda değil de, bir yabancı eğitim kurumunda çalışmayı tercih ediyorsunuz?' şeklindeki bir serzenişine; 'Benim irfanım artık tebdil-i tâbiiyet etmiştir.'der." 3 İrfanının tabiiyet değiştirdiğini söyleyen Fikret'e karşılık oğlu, her şeyiyle tabiiyet değiştirmiştir. Bu durum Müslüman ailelere çok önemli bir mesaj vermektedir: Çocukların müspet ilimler kadar, hatta daha fazla mânevî donanıma ihtiyacı vardır. Bu ihmal edildiğinde hedefin tam zıddı bir durum her zaman ihtimaller dahilindedir. Haluk üniversiteyi bitirdikten sonra Amerikalı bir kadınla evlenir ve bazı üniversitelerde ihtisas yapar. Bu yıllarda boş zamanlarını "büyük hayranlık duyduğu" Hristiyanlığı araştırmaya vakfeder. 1928'de iş hayatına atılır ve büyük bir başarı göstererek mutfak malzemeleri üreten bir firmanın bölge temsilciliğini alır; neticede büyük bir servet sahibi olur. 1943'te verdiği bir kararla bir daha maddiyata dönmemek üzere kendini Hristiyanlığa verir. Bu yıl içinde Presbyterian Kilisesi'nin rahip yardımcılığına, 1956'da da Orlando'da rahiplik rütbesine yükselir. Bu sıfat, o tarihe kadar doğuştan Hristiyan olmayan sadece beş kişiye verilmiştir. Haluk, Amerikalı eşinden doğan çocuklarına Türkçeyi öğretmemiştir. Bu durum onun Türkçe ve Türkiye ile olan son bağlarını da koparmıştır. Haluk nihayet Haziran 1965'te Orlando, Park Lake Presbyterian Kilisesi rahibiyken ölür. Kaynaklarda Haluk'un iç dünyasına dair fazla bilgi yoktur. Şair Talat Halman, Haluk'un hayatında bilinmeyen noktaları açıklığa kavuşturmak için 1963 ve 64'te Haluk'tan bilgi almaya çalışır. Halman, yazdığı bazı mektuplara cevaplar alır ve bunları daha sonraları bir gazetede yayımlar. 4 Halman, mektuplarında Haluk'tan 'neden din ve uyruk değiştirdiğini, ülkesine bir daha neden dönmediğini, babasıyla arasının açık olup olmadığını' ve yukarıda bahsettiğimiz "Toprak vatanım, nev'i beşer milletim!" mısraını nasıl anladığını öğrenmek ister. Haluk, mektubunda babasıyla ilgili şunları söyler: "Babam, bende edebiyat ve sanat istidadı bulunmayışından dolayı derin bir hayal kırıklığına uğramıştı. Ünlü şiirlerini yazdığında ben çocuk denecek yaştaydım. İtiraf edeyim ki, o şiirleri anlamıyordum." Ve ardından babasının şiirleriyle ilgili acı bir gerçeği şöyle dile getirir: "Babamın benim adıma yazdığı şiirlerin bir nüshası bile yok elimde. Zaten Türkçeyi de büyük zorluk çekerek okur oldum."5 Ve Haluk, imzasını 'H. Halouk Fikret' şeklinde atar. Haluk'un, Talat Halman'ın mektuplarına 28 Ocak 1964'te yazdığı cevapta, babasıyla ilgili şunlar vardır: "Babamın sanat ve şiir istidadına kıyasla ben fazla pratik bir insandım. Zannederim, kendi hayatında gayet önemli olan şeylere ciddi ilgi göstermeye elverişli olmayışım, onu hayal kırıklığına uğratmıştı." 6Evet, Fikret'in tâ bebekliğinden beri büyük ihtimamla büyüttüğü, Türk gençliğinin gelecekteki sembolü olarak gördüğü, dönemin en iyi okullarında okuttuğu, ziyâ kucaklayıp getirmesi için aydınlık(!) diyarlara gönderdiği Haluk'un yapısı ve kişiliği, babası için önemli olan konulara ciddi alâka göstermeye elverişli değildi. İskoçya'ya gönderirken oğluna; "Beklerim bir zafer esâsen ben, kılıcından ziyâde kalbinden!" diyen Fikret, oğlundan zafer değil, büyük bir hezimet görmüştü. Haluk'un aynı mektubunda başka bir bilgi daha yer almaktadır: "1916 Haziran'ında ABD'de makine mühendisliğinden mezun oldum. 1920'de Robert Kolej'e makine mühendisi olarak girecektim. Eşimle pasaportumuzu çıkartmıştık, birkaç hafta içinde vapurla yola çıkacaktık. Tam o sırada yurda dönmenin uygun olmayacağı haberi geldi. Bu, dinî inancımdaki değişme yüzündendi. Dinî temayüllerimdeki değişmeyi babam biliyordu. Bunu bir defasında babamla konuştuk; ama kendisi bu bakımdan açık fikirliydi. Kendi kararlarımı kendi başıma vermemi istedi. Annem hiç memnun olmadı. Dedem ise (annemin babası), hayal kırıklığına uğradı. Babam, Allah'ın birliğine inananlardandı. Allah'a Yaradan olarak inancı vardı." 7 Haluk yukarıda verdiği bilgiye göre 1916'da okulunu bitirmiştir. Birinci Dünya Harbi'ne denk gelen bu tarihlerde yurda gelerek, çocukluğunda Türk bayrağının altına yazdığı "Ölmek ve yaşatmak seni!" mısraındaki hislerini gerçeğe dönüştürerek, vatan uğrunda bir mücadeleye girişebilirdi. Fakat Haluk, buna yanaşmamış, ülkesi "derinden gelen zelzelelerle sarsılırken" ülkesinden oldukça uzaklarda yaşamayı tercih etmiştir. Cemil Meriç: "Haluk, bir cins isimdir, tarihten kaçanların ismi." 8 diyerek yabancılaşmış Türk aydınını Haluk'un şahsında müşahhaslaştırır. Bizce Haluk'un durumu, Tanzimat'tan bu yana çocuklarına sağlam bir dinî eğitim ve şuur verememiş anne-babaların durumunu çok güzel yansıtır. Çocuklar ne kadar modern okullarda okutulsa, onlara ne kadar güzel imkânlar sunulsa da, millî ve mânevî değerlerle donatılmadıkları takdirde, hiçbir zaman istenen gâyeye ulaşılamayacaktır. Evet Haluk, kaybolmuş veya kaybedilmiş nesillerin ortak adıdır. Fikret, Haluk için yazdığı bir şiirinde (Bir Tasvir Önünde) ona şöyle hitap ediyordu: İnsanlığı ihyâ için îsâr edeceksin; Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin! Bu sözlerin doğruluğu şüphe götürmez; fakat Haluk doğru yolu bulamadığı gibi, gittiği yolda da hep yalnız kalmıştır. Belki de Fikret, "İnan Halûk, ezeli bir şifâdır aldanmak!" mısraıyla, Haluk'tan beklediklerinin bir arzudan öteye geçemeyeceğini seziyordu.

Kaynak: http://www.edebiyatfatihi.net/2012/12/tevfik-fikretin-oglu-haluka-ne-oldu.html

17 Mart 2016 Perşembe

"Hiç yakıt almadan 100 bin kilometre yol giden motor yaptı"

Kayserili makine teknisyeni ve işadamı İsmail Arıca, geliştirdiği sistem sayesinde pillerin sürekli şarj olmasını sağladığını ve böylece otomobillerin hiçbir yakıt almadan 100 bin kilometre yol gidebildiğini bildirdi. Arıca, "Lityum pillerimizden elde ettiğimiz ilk hareket enerjisiyle, yaptığımız düzenekte ayarladığımız enerji giriş çıkışlarıyla motorumuz çalışıyor ve aynı zamanda enerji üretip pillerimizi dolduruyoruz" dedi.

İşyerindeki bir bölümde buluşları ve geliştirdiği sistemler üzerinde çalışmalarını sürdüren Makine Teknisyeni İsmail Arıca, Türkiye'de neden yerli otomobil yapılmadığını göz önüne alarak bu projeyi yapmaya karar verdiklerini söyledi.
Arıca, şöyle dedi:
"BABAM 25 YIL MERCEDES'TE ÇALIŞTI"
"Babam Ahmet Şahin Arıca , Almanya'da 25 yıl Mercedes fabrikasında şef teknisyen olarak çalıştı. Onun her Türkiye'ye gelişinde arabalar ve motorlar üzerine onunla görüşmeler yapardım ve hobi olarak başladım. İlk olarak benzin ve dizel yakıtlar üzerine çalışmalar yaptım. Daha sonra dünya piyasasında rekabet oluşabilmesi için elektrikli araca dönmeye karar verdim. Sonuçta ilk enerjimizi otomobil üzerinde yaptık. Enerjimizi oluşturduk. Bu çalışmalar sırasında birkaç buluş da yaptık.
"BİRÇOK MÜHENDİS GELİP TEBRİK ETTİ"
Evlerde, sanayide, elektriğin kullanıldığı her yerde, istediğimiz her yerde enerjimizi oluşturabiliyoruz. Bunu küçük bir baraj olarak düşünebiliriz. Güneş enerjisi ya da diğer alternatif enerjilerle hiçbir alakası yoktur. Bir havuz düşünün, bir havuzdan çıkan su miktarı, yukarıdan istediğimiz kadar üretebiliyoruz. Birçok mühendis arkadaşla bu konuda ters düştük. Ancak gelip projemizi incelediler, gördüler. Hepsi de tebrik etti, takdir etti."
"EN AZ 100 BİN KİŞİ İSTİHDAM EDİLEBİLİR"
Geliştirdikleri sistemle ürettikleri AC (Alternatif akım) elektriği, DC (Doğrusal akım) elektriğe çevirdiklerini kaydeden Arıca, şunları söyledi:
"Şu anda bulmuş olduğumuz proje, yüksek katma değer sağlayan, ülkemizde geliştirilebilecek, en az 100 bin kişiye istihdam sağlayacak bir projedir. İnşallah milli gelirimizi de kişi başı 40 bin dolara çıkarabilecek bir çalışmadır bu. Vatanımıza, milletimize hayırlı uğurlu olsun. Lityum pillerimizden elde ettiğimiz ilk hareket enerjisiyle, yaptığımız düzenekte ayarladığımız enerji giriş çıkışlarıyla motorumuz çalışıyor ve aynı zamanda enerji üretip pillerimizi dolduruyoruz. Sistemin tek bir yerinden değil, birkaç yerinden enerji üretiyoruz.
"OTOMOBİL HİÇBİR YAKIT ALMADAN 100 BİN KİLOMETRE GİDEBİLİR"
Ürettiğimiz bu enerjiyi de istediğimiz yerde kullanıyoruz. Bir evin ya da binanın elektrik ihtiyacını karşılayabiliyoruz, otomobilde kullanabiliyoruz. Bir otomobil, hiçbir benzin, mazot gibi yatık kullanmadan, 100 bin kilometre gidebiliyor. Bir otomobilin 100 bin kilometre gitmesi de sadece 5 bin TL'ye mal oluyor. Bu para da sadece lityum pillerin değişmesi için. Çünkü sürekli enerji alıp verdiği için pillerin ömrü bitiyor ve değişmesi gerekiyor. Tabii bu sistem, AR-GE çalışmalarıyla geliştirilebilir."
"BU BULUŞUMU DEVLETİME MİLLETİME HEDİYE EDİYORUM"

İsmail Arıca, şu anda üretilen ve piyasada kullanılan elektrikli (hibrid) araçların bir şarjla otomobilin 600-800 kilometre gidebildiğini vurgulayarak, ''Bizim sistemimizde ise otomobil, kendi pillerini sürekli şarj ettiği için, piller bitene kadar başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan gidebiliyor. Buluşumuz sayesinde amperi yüksek elektrik enerjisini çok rahat elde edebiliyoruz. Elde ettiğimiz elektrik enerjisini ölçtüğümüzde, 390 amper olarak ölçtük. Bunu 220'ye çevirebiliyoruz ve evlerde ya da sanayi tesislerinde her türlü elektrik ihtiyacımızı karşılayabiliyoruz. Bu buluşu, devletime, vatanıma, milletime hediye ediyorum. Bu çalışmaları yaparken, çok sayıda elektrik çarpmasına ve yaralanmalara maruz kaldık ancak yılmadık, çalıştık ve başardık'' ifadelerini kullandı.

14 Mart 2016 Pazartesi

KULAÇ İskandil Sistemi

ASELSAN tarafından milli olarak geliştirilen ve Türk denizaltılarında kullanılan KULAÇ İskandil Sistemi (derinlik ölçme sonarı) ilk kez ihraç edildi. Endonezya Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, bu alandaki ihtiyacını ASELSAN tarafından üretilen derinlik ölçme sonarıyla karşılayacak.
Kritik teknolojileri kullanarak özgün ürün ve sistemler geliştiren, bu yönde önemli çalışmalara imza atan ASELSAN, ortaya çıkan ürünlerin yurt dışına satışıyla da ülke ekonomisine katkıda bulunuyor.
Şirket, bu yöndeki çabaların sonunda geliştirdiği yüksek teknoloji ürünlerinin ihracatında yeni bir başarıya imza attı.
Milli olarak geliştirilen ve Türk denizaltılarında kullanılan KULAÇ İskandil Sistemi, Endonezya Deniz Kuvvetleri Komutanlığının ihtiyaçları doğrultusunda kullanılacak. Böylece ASELSAN, su altı akustik sistemlerine yönelik ilk ihracatını gerçekleştirmiş olacak.
Aselsan bütün devleri geride bıraktı!ASELSAN BÜTÜN DEVLERİ GERİDE BIRAKTI!
KULAÇ İskandil Sistemi'nin Endonezya Deniz Kuvvetleri Komutanlığı envanterinde bulunan "KRI Nanggala 402" denizaltısına montaj ve entegrasyon faaliyetleri ASELSAN tarafından önümüzdeki dönemde yürütülecek.
KULAÇ Sistemi, denizaltıların ve gemilerin güvenli seyir yapmasına yardımcı oluyor. Sistem, suya gönderilen akustik sinyalin dipten ve su yüzeyinden yansımalarının dinlenmesi ve gönderme/alma zamanı arasındaki farkın ölçülmesiyle gemilerin ve denizaltıların derinliğini hassas olarak kullanıcıya bildiriyor.
Askeri standartlara göre tasarlanan ve doğrulanan KULAÇ Sistemi, Gönderme Alma ve İşlemci Birimi, Uzak Gösterge Birimleri ile Düşük-Yüksek Frekans akustik transdüserlerden oluşuyor. Yüksek hassasiyetle çalışan sistem, 1000 metre derinliğe kadar ölçüm yapabiliyor. Yüksek kapasiteli kayıt imkanına sahip olan sistem, tek platformda birden fazla akustik sistemin eş zamanlı kullanımına da imkan veriyor.
KULAÇ İskandil Sistemi, "otomatik aralık", "otomatik faz" ve "manuel" olmak üzere 3 farklı menzil belirleme moduna sahip bulunuyor. Menzil belirleme modu "otomatik faz" veya "otomatik aralık" olarak seçildiğinde darbe gücü ve darbe uzunluğu değerleri, derinliğe bağlı olarak sistem tarafından otomatik olarak ayarlanıyor.

Sistem, çalışmaya ilişkin verilerin kaydedilmesi, bu ölçüm verilerinin USB arayüzü ile taşınabilir depolama cihazlarına aktarılması, yazıcı ile kayıtlı ve anlık ölçüm verilerinin çıktılarının alınması işlemlerine olanak sağlıyor.

KULAÇ İskandil Sistemi, kendini test edebilme özelliğine ve sisteme ait herhangi bir hata meydana geldiğinde, sorunun kaynağına ilişkin bilgi verebilecek bir cihaz içi test altyapısı barındırıyor. ​
Sistem, Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı envanterinde bulunan denizaltılara entegre edildi. Sistem, 2013 yılından itibaren görevine sorunsuz şekilde devam ediyor.
Sistem, önümüzdeki dönemde ADA Sınıfı Korvetler'de (MİLGEM) ve Çok MaksatlıAmfibi Hücum Gemisi'nde (LHD) de kullanılacak.

11 Mart 2016 Cuma

Yerli ve milli sistemle teröre akıllı devriye kapanı

Dünyanın ilk akıllı devriyesi olan Ekin Patrol, yüz tanıma 

sistemiyle teröre göz açtırmıyor. Polis araçlarına yerleştirilen sistem ABD'den Azerbaycan'a kadar ihraç ediliyor

Son dönemde artan terör olayları nedeniyle ülkeler güvenlik önlemlerini artırırken teknoloji şirketleri de bu alana yönelik hizmetlerini geliştirdi. Modern teknolojinin son dönemde hayata geçirdiği yüz tanıma sistemleriyle terör eylemlerinin önüne geçilirken, Türkiye'den yerli ve milli bir şirket olan Ekin Teknoloji'nin geliştirdiği akıllı devriye Ekin Patrol rakiplerine fark attı.

'FBI İLE GÖRÜŞÜYORUZ'
Polis araçlarındaki ışık sensörü içine yerleştirilen yüz tanıma sistemiyle trafikteki tüm araçların hızını, plakasını ve kullanıcısını ölçümleyebilen Ekin Patrol, ihlalleri takip ederken şüpheli bir durumda yüz tanıma sistemiyle de sürücü hakkında merkeze bilgi gönderiyor. Sürücünün terörle bir bağlantısı varsa emniyet güçleri kayıtlardan bunu tespit ederek olası bir eylemin önüne geçiyor. Ekin Patrol için Azerbaycan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden sipariş aldıklarını belirten Ekin Teknoloji Yönetim Kurulu Başkanı Akif Ekin, ABD'den FBI ile görüşmelerinin sürdüğünü söyledi. Daha çok kamu düzeyinde işbirlikleri yaptıklarını belirten Ekin, "Ülkelerin içişleri ve adalet bakanlıklarının yanı sıra emniyet birimleriyle çalışıyoruz. Sistemi sattıktan sonra uygulamayla ilgili eğitimler veriyoruz" dedi.

GENİŞ ÖLÇEKTE YÜZ TANIMA
Yüz tanıma sistemleri üzerine de yüksek teknolojili kameralar geliştirdiklerini aktaran Ekin, bunu şehirler bazında, geniş ölçekte hayata geçirebiliklerini aktardı. Türkiye'de ilk yüz tanıma sistemini Ankara'da yapacaklarını belirten Ekin, şunları anlattı: "Emniyet birimleri olası bir terör eyleminde yüz tanıma sistemiyle milyonlarca kişi içinden terörle bağlantısı olanları dakikalar içinde açığa çıkarabilecek. Olaya müdahale edilerek belki de büyük bir terör eyleminin önüne geçilecek. Ancak emniyet güçlerinin tecrübesi çok önemli. Biz sistemle verilere hızlı ulaşmalarını sağlayacağız ancak suçluyu onlar bulacak."

SUÇ ORANI % 40 DÜŞTÜ
2004'te İstanbul'daki ilk mobese sistemini hayata geçirdiklerini aktaran Akif Ekin, iki yıl içinde suç oranlarının yüzde 40 düştüğünü belirterek yüz tanıma sisteminin daha etkili olabileceğini kaydetti. 2014'te Türkiye'nin yerli sermayeyle en çok bilişim ihracatı yapan firması olduklarını belirten Ekin, "Üç kıtaya ihracat yapıyoruz. Bunlar arasında Azerbaycan, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Moldova, Özbekistan, Tacikistan, Ukrayna, Kuveyt, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, S. Arabistan, Kuzey Afrika ve Avrupa ülkeleri yer alıyor" dedi