MiT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MiT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2015 Pazar

Kurmay albayın başından geçen korkunç olaylar!

Bayırbucak Türkmenlerine yardım götüren MİT TIR'larına yönelik operasyon emrini veren en üst düzey komutan Hamza Celepoğlu ile ilgili nihayet adım atıldı. Celepoğlu ifadeye çağrıldı. Gazeteci yazar Süleyman Özışık, konuya ilişkin 8 Eylül 2014 tarihli, 'Paralel yapı TSK'ya işte böyle sızdı!' başlıklı yazısında Celepoğlu'nun Tuğgeneral olma sürecindeki skandallar silsilesini anlatmıştı


İşte o yazı:
Türkiye, Kurmay Albay Hüseyin'in adını ilk kez 17 Aralık darbe girişiminden sonra duydu. Dönemin Başbakanı Erdoğan telefonda, "Albay Hüseyin'in durumu ne olacak?" diye soruyor, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, "Yüksek Askeri Şura'ya yetişecek efendim" diyordu.
Bugün size o kurmay albayın başından geçen korkunç olayları anlatacağım. Ancak o korkunç olayları daha iyi anlatabilmem için 3 yıl geriye, yani 2011 yılının 24 Kasım gününe gitmem gerekiyor.
O günün sabahında, Silivri 7 No'lu Kapalı Cezaevi'nde "suç örgütüne üye olmak, dolandırıcılık, rüşvet" suçlarından tutuklu Özgür Balcan'a babasının vefat ettiği, eğer isterse babasının cenazesine katılabileceği bilgisi ulaştırıldı.
Balcan cenazeye katılmak istediğini belirtince, Albay Hüseyin'in hayatını karartacak olaylar silsilesi de başlamış oldu.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, Balcan'a "yol hariç 2 gün izin" verdi. Bir astsubay, bir uzman çavuş ve iki er, Balcan'ı 24 Kasım sabahı cezaevi aracıyla Tekirdağ Muratlı'daki cenaze evine götürdü.
Defin işleminin ardından geceyi geçirmesi için Tekirdağ F Tipi Cezaevi'ne konan Balcan, ertesi gün cenaze evine tekrar götürüldükten sonra tutuklu bulunduğu Silivri'ye geri getirildi.
"Tamam işte, bütün prosedür kanunlar çerçevesinde yerine getirilmiş. Aksilik ve yanlışlık bunun neresinde?" diyebilirsiniz.
Acele etmeyin, okumaya devam edin!
Ertesi gün memur suçları savcısı Mehmet Kurt, inanılmaz bir işe imza atarak Balcan'a refakat eden askerler hakkında tuhaf bir gerekçeyle soruşturma başlattı. Soruşturmanın konusunu merak ediyorsanız, söyleyeyim:
"Kamu görevinin sağladığı nüfuzu kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun kılmak!"
Yanlış duymadınız!
Soruşturma, hürriyeti zaten mahkeme kararıyla kısıtlanan bir tutuklunun hürriyetini kısıtlama gerekçesiyle başlatıldı!
Daha vahim olanı söyleyeyim!
Tutuklu Özgür Balcan, suçlanan şahıslardan davacı olmayacağını söyleyince, Cumhuriyet Savcısı Mehmet Kurt eylemi, "hürriyeti tahdit" kapsamında değerlendirerek res'en soruşturma başlattı.
Evet, yine yanlış duymadınız!
"Gece cenaze evinde kalması gerekirdi, siz en yakın cezaevinde konaklattınız" bahanesiyle açıldı o soruşturma...
Soruşturmaya, tutuklunun sevki sırasında kendisine refakat eden uzman çavuş, astsubay çavuş, sevk kararını imzalayan bölük komutanı yüzbaşı, sevk kararını bölüğe havale eden tabur komutanı binbaşı ve tabura sevk kararını mesaj emriyle gönderen İl Jandarma Alay komutan yardımcısı yarbay da dahil edildi.
Ve en önemlisi...
Soruşturmaya bir komutan daha eklendi. Zaten soruşturmanın başlatılmasındaki asıl amaç da buydu. O komutan, Başbakan Erdoğan ile Sadullah Ergin arasındaki telefon görüşmesinde adı geçen İl Jandarma Alay Komutanı Kurmay Albay Hüseyin Kurtoğlu'ydu!
Kurtoğlu'nun soruşturulabilmesi için 4483 Sayılı Yasa gereğince HSYK'dan izin alınması gerekiyordu.
HSYK bu konuda uyarıda bulununca savcılık, işlenen suçun "Adli görev suçu" olduğunu belirterek bu itirazı da reddetti. HSYK bu itiraz üzerine bir kez daha, "Adli görev suçu olsa bile yargılanamaz" diye uyarı gönderince savcılık bu kez, "Bu bir kişisel suçtur" diyerek soruşturma için izin alınmasına gerek olmadığını savundu.
Bir süre sonra savcının suç duyurusu kabul edildi ve mahkeme görülmeye başlandı. Burada ise bambaşka bir hukuk skandalı yaşandı.
Davanın görüldüğü mahkeme hakimi kısa süreli raporluyken başka bir hakim apar topar duruşmaya çıkarıldı. Bu hakim büyük bir görev aşkıyla dosyayı hemen inceleyip, tek duruşmada 6 sanığın da mahkumiyetine karar verdi.
Oysa tüm hakimler bilirler ki başka hakimin mahkemesine geçici olarak çıkılan duruşmalarda hakimler karar vermez, delilleri toplar ve kararı esas yetkili hakime bırakırlar. Basit düşme kararları bile esas yetkili hakimin iş yüzdesi etkilenmesin diye karara bağlanmaz yetkili hakime bırakılır.
Bu yapılmadığı gibi, yetkili hakim yerine karar veren diğer hakim 2 gün içinde 11 sayfalık bir gerekçeli karar da yazarak dosyayı kapattı..
Çıkan karar da dehşet vericiydi..
Sanıklar 1 yıl 6 ay cezaya çarptırıldı. Ancak erteleme, paraya çevirme ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması gibi bir durum yaşanmaması için, suçu işleyen şahısların birden fazla oldukları ve nüfuzlarını kullanarak bu suçu bilerek ve isteyerek işledikleri gerekçe gösterilerek cezalar iki katına çıkarıldı.
"Bu nasıl bir hukuk skandalıdır" diyorsunuz değil mi?
Durun daha durun!
Aşağıda bundan çok daha fazlasına tanık olacaksınız!
Dosya Yargıtay'a geldiğinde, bu karar ilgili daire tarafından Türk Ceza Kanunu'nun 53. maddesinin yanlış uygulanması nedeniyle düzeltilerek onandı.
Vallahi de billahi de yine yanlış duymadınız, bu karar yargıtay tarafından onandı.! Onama kararı bir süre sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın önüne gelince işin rengi değişmeye başladı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu kararın hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle dairenin onama kararına itiraz edince dosya tekrar aynı dairenin önüne geldi.
Dairenin mevzuat gereği iki seçeneği vardı.
Ya “kararımız doğrudur” diyerek dosyayı Ceza Genel Kurulu’na götürecek, ya da “Biz bu kararı onayarak hata yaptık” deyip kararını düzelteceklerdi.
Yargıtay ilgili dairesi ikinci yolu seçerek yapılan hukuk faciasının genel kurul tarafından öğrenilmemesi için kendi kararını oybirliğiyle bozup, "Burada suç yoktur, sanıkların beraatine karar verilmesi gerekir" diye karar verdi.
Derin bir oh çekip, "Hele şükür, adalet nihayet yerini buldu" dediğinizi duyar gibiyim. Ancak hiç de öyle değil!
Buraya kadar anlattığım tüm bu dava süreci yaklaşık 3 yıl sürdü.
Kurmay Albay Hüseyin Kurtoğlu bu dava sürecinde açığa alındı. Açığa alındığı dönem onun Yüksek Askeri Şura kararlarıyla bir üst rütbeye terfi edeceği dönemdi. Albay Hüseyin Kurtoğlu’nun beraat etmesini bizzat Genelkurmay Başkanı Necdet Özel istemiş, Erdoğan da bu durumu dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin'e bildirmişti.
Eğer bugün terfi etseydi Türkiye ondan, "Tuğgeneral Hüseyin Kurtoğlu" diye bahsedecekti. Onun yerine bir başka isim terfi etti.
Kamuoyu, Hüseyin Kurtoğlu'nun yerine Tuğgeneral olan kişinin kimliğini aylar sonra, Türkiye'yi ayağa kaldıran bir olay sonucunda duydu.
O Tuğgeneral, 19 Ocak 2014'te MİT tırlarının Adana'da durdurulması emrini veren Adana Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Hamza Celepoğlu'ydu!
Ha!
Albay Hüseyin Kurtoğlu'nun hayatını karartan kararı veren mahkeme hakimi kim mi? Onun adı da Ahmet Türkeri.
Şu anda Diyarbakır'da görev yapan Ahmet Türkeri HSYK seçimlerinin yapılacağı şu günlerde adalet.org sitesinde, adaletin nasıl olması gerektiğinden bahsediyor, sabah akşam hükümeti topa tutuyor.

7 Nisan 2014 Pazartesi

Tir baskininda zaman gazetesi muhabiri

Suriye'ye giden MİT TIR'larının Adana'da durdurulup aranmasıyla ilgili başlatılan soruşturma sürüyor. Adana'da yürütülen soruşturmada jandarma mensubu şüphelilerin ifadeleri alınmaya devam ediliyor. Soruşturmada ismi 'şüpheli' olarak geçen ve na katılan uzman jandarma M.S savcıya verdiği ifadede üstlerinin TIR'da bulunan kişilerle hiçbir şekilde konuşmalarına ve irtibat kurmalarına fırsat verilmeden kelepçelenip götürülmelerini istediklerini anlattı.

NEDEN BÖYLE DAVRANIYORSUNUZ?
Uzman Jandarma M.S'nin ifadesine göre, durdurulan TIR'lardaki MİT mensupları, jandarmalara 'Bize neden böyle davranıyorsunuz, burada yetkili var' dedi. M.S, MİT mensubuna henüz TIR'dan inmeden kelepçelediklerini ve üstlerinde yaptıkları aramada MİT ve TSK kartlarını bulduklarını söyledi.

ÇOK ŞAŞIRDIM
Şüpheli M.S, TIR'larda arama yapmak için yola çıkardıklarını o aşamada bir aracın TIR'larda fotoğraf çektiğini anlattı. M.S şu ifadelerde bulundu: 'Gazetecilerin içinde olduğu Renault marka bir araç TIR'ların resimlerini çekiyordu, kamera kaydı yapıyorlardı. Aracı durdurdum, yanlarına gittim, kim olduklarını sordum, gazeteci olduklarını söylediler. Sarı basın kartlarına baktığımda  Gazetesi adına çalıştıklarını anladım. Buna çok şaşırdım.'

GÖRÜNTÜ TELAŞI

TIR'lar otobandan çıkıp Seyhan Jandarma Komutanlığı'na giderken öğretmenler bulvarında bulunan bir kolejin bulunduğu alana girdiği anlatan asker, bir üsteğmenin TIR'ların yanına gelerek 'aranıp tespit yapılmasını' söylediğini aktardı: 'Görevliler TIR'ların üzerindeki kutuların kapaklarını açtılar, fotoğraf ve görüntü kaydı yaptılar. Ben TIR'ların üzerine çıktım ancak kutuların içine bakmadım. Ne Taşındığını görmedim. Ben üstlerimin verdiği emirleri yerine getirdim. Suçlamaları kabul etmiyorum'

MOBİL KARAKOL BİLE GETİRMİŞLER
TIR'lara eşlik eden MİT aracında, 2'si subay (bir yüzbaşı, bir üsteğmen) 4 MİT görevlisi bulunuyordu. Görüntülerden anlaşılan Jandarma, en çok, yüzbaşı rütbeli MİT görevlisini darp ediyor. Ayrıca, baskını planlayanların, olay yerine mobil gözaltı aracı götürmeyi de ihmal etmediği anlaşılıyor.

İhbarın, 19 Ocak saat 07.29'da Ankara'dan yapılmış olmasına rağmen TIR'ların Ceyhan'a kadar hiçbir noktada çevrilmemiş olması, baskının Adana sınırlarında yapılmak istendiğini gösteriyordu. Saat 12.01'de yapılan baskından, Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, 12.40'da haberdar edildi. Ceyhan'a 200 polisle giderek olaya el koyan Vali Coş, TIR'ların basılması talimatını veren Savcı Aziz Takçı ile görüşerek devletin silahlı kurumları arasında çıkabilecek muhtemel bir çatışmayı önledi.

DAKİKA DAKİKA TIR KRİZİ
19 Ocak saat 07.29'da, Ankara Çukurambar mevkiinden, ankesörlü telefonla yapılan bir konuşmayla, 3 TIR'ın patlayıcı yüklü olduğu ihbar edildi. TIR'ların plakaları, genellikle polislerin kullandığı kodlama yöntemiyle verildi. Ayrıca ihbarı yapan kişi, 'not alın' uyarısında bulundu. Bütün bunlar, ihbarı yapanın profesyonel olduğunu gösteriyordu.

Telefon ihbarında geçen 'patlayıcı' ifadesine, ihbar yazılı olarak kayıt altına alınırken 'silah', 'mühimmat' ve 'El Kaide' ifadeleri eklendi.

TIR'lar, saat 09.30'da Adana il sınırından girdi. Saat 11.20'de ise, Jandarma olay yerine intikal edip tertibat aldı. Saat 12.01'de, Ceyhan Sirkeli Gişeleri'nde durdurulan TIR'ların dorselerine çıkıldı. Durum, saat 12.31'de bazı ajanslara servis edildi.

Operasyondan haberdar olmadığı ileri sürülen, Adana Bölge Jandarma Komutanı Tuğgeneral Hamza Celepoğlu'nun da olay yerine gelip kısa bir süre sonra ayrıldığı iddia edildi.

"VALİ'YE HABER VERMEYİN"
Adana İl Jandarma Komutanı Özkan Çokay, olayı Adana Valisi Hüseyin Avni Coş'a saat 12.40'ta, yani olay basına sızdırıldıktan sonra haber verdi. "Neden daha önce haber vermediniz?" sorusuna cevabı ise "Savcı Vali'ye haber vermeyin dedi" oldu. Vali Hüseyin Avni Coş, beraberindeki 200 emniyet görevlisi ile birlikte olay yerine gitti ve savcı ile bir arabada konuştu. Bu konuşmanın ardından, TIR'lardan 2'si serbest bırakıldı. Diğer TIR ise, Öğretmenler Bulvarı'nda, yine basının önünde açılmak istendi. Ancak o TIR da polislerin müdahalesi ile kurtarıldı.

Hem 1 Ocak'ta Hatay Kırıkhan'da basılan, hem de 19 Ocak'ta Adana Ceyhan'da basılan TIR'lara yönelik operasyonu kurgulama görevi verilen kişinin, Orhan adında bir Jandarma Üsteğmen olduğu anlaşıldı. Orhan Üsteğmen'in, Kırıkhan'daki TIR'ları arayan Adana Savcısı Özcan Şişman'la 16 kez görüştüğü belirlendi. Yine Orhan Üsteğmen'in Hatay'a gidip MİT depolarını dolaştığı da anlaşıldı.
VİDEO
  • .İhanetin yeni görüntüleri ortaya çıktı

27 Şubat 2014 Perşembe

Böcek-Oslo-Uludere aynı imza


Paralel yapının Türkiye'yi nasıl bir felakete sürüklediği gün geçtikçe ortaya çıkmaya devam ediyor. Türkiye'yi büyük bir krizin içine sürüklemek ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti'siz Türkiye için 17 Aralık'ta darbe girişiminde bulunan paralel yapı, onlarca insanın ölümüne de göz yummuş. Reyhanlı'da 52 vatandaşımızın ölümüne neden olan bombalı saldırıların Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlileri tarafından 4 gün önce savcılığı iletildiği bildirildi. Saldırı ihbarını dikkate almayan savcının ise MİT TIR'larını Jandarma ekiplerine bastıran Özcan Şişman olduğu öğrenildi.
BOMBALI ARACA 'GEÇ' MİT TIR'INA 'DUR'
Reyhanlı'da meydana gelen ve 52 vatandaşımızın hayatını kaybettiği Türkiye Cumhuriyetinin en kanlı saldırısı ile ilgili ihbarın 4 gün önce Savcı Özcan Şişman'a bildirildiği öğrenildi. 11 Mayıs 2013 tarihinde Beşar Esed'in gizli servisi El Muhaberat bağlantılı bir grubun düzenlediği iki ayrı bombalı saldırının ihbarını aldığı halde gereğini yapmayan Savcı Özcan'ın, Suriyeli Türkmenlere yardım götüren MİT TIR'larını durduran savcı olduğu ortaya çıktı. Adana'da görev yapan MİT personelinin de El Kaide Terör Örgütü mensubu gibi gösterilerek dinletildiği de belirlendi. Paralel yapının, MİT'in tüm operasyonlarını El Kaide ile ilişkilendirdiği ifade edildi.
3 OLAY BAĞLANTILI
Paralel yapı, Başbakan Erdoğan'ın evi ve resmi konutuna koyduğu böceklerin bulunmasının ardından harekete geçti. Yüksek teknoloji ürünü casusluk aygıtının tespit edilmesiyle ilk kez 'suçüstü' yakalanan örgüt, ardı ardına tuzak kurmaya başladı. Böceğin bulunduğu gün MKG toplantısının olması ve o gece Uludere olayı yaşanması soru işaretlerini pekiştirdi. Paralel yapı, Başbakan'ın evine ve ofisine konan böceği bulan MİT'i hedef almaya başladı ve 7 Şubat'ta Başbakan Erdoğan'ın ameliyatını da fırsat bilerek Hakan Fidan ve çözüm sürecini yürüten MİT yetkililerini tutuklamaya kalkıştı.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Casuslugun Sifresi

Adana Ceyhan'da 19 Ocak'ta 'na (MİT) ait 'lara jandarma tarafından yapılan baskının detayları tek tek ortaya çıkıyor. Kendisine haber verilmediği halde baskını öğrenir öğrenmez 200 emniyet mensubu ile olay yerine gelerek tarihi skandalın daha da büyümesini önleyen Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, operasyonu an be an çeken Karayolları'na ait kamera görüntülerini ortaya çıkardıktan sonra yapılan hain ihbarın şifrelerini de TAKVİM'e verdi. 

NORMAL VATANDAŞ BİLMEZ Coş, TAKVİM'e yaptığı özel açıklamada soruşturma ile ilgili olarak Adana Jandarma'ya yapılan ihbarın, casusluk belgesinin en önemli kanıtı olduğunu söyledi. Coş, Ankara Etlik'ten bir jandarma istat subayı tarafından yapıldığı iddia edilen TIR'ların ihbarı için "Normal bir vatandaş, jandarmaya bir ihbar yapmak istediği zaman 156'yı çevirir. Ancak Adana Jandarması'na bir başka ilden yapılan ihbar için özel bir şifre gerekmektedir. Bu şifre de 0 322 156 00 00'dır. İşte ankesörlü telefondan Jandarması'na yapılan bu ihbar bile, ihbarı yapan kişinin bu paralel örgütlenmenin bir üyesi olduğunu gösteriyor. Detayda yatan bu önemli bilgi, açılan casusluk soruşturmanın en önemli delillerinden birisidir" diye konuştu. Vali , Adana'da adı geçen iki komutan hakkında açılan casusluk soruşturmasının Türkiye'de açılan ve soruşturması süren tek dava olduğunu belirterek "Bu açılan casusluk soruşturmasında gerek asker gerek polis gerekse yargıda, operasyona yardım eden ve suça karışan kim varsa o kişiler hakkında da dava açılacak" dedi. 

BİLGİ VEREMEYENLERE DAVA MİT'in TIR'larının durdurulmasının adli bir vaka olduğu için kendisine görevlilerin bilgi vermesi gerektiğini belirten Coş"Ancak operasyon paralel yapının bir işi olduğu için kasıtlı olarak bana bildirmediler. Bu durum ile ilgili olarak da bana bilgi vermeyen görevliler hakkında idari soruşturma sürdürülüyor" ifadelerini kullandı. 

CELEPOĞLU HEYETİ 5 VALİ GEZMİŞAdana'da MİT TIR'larına yapılan baskınla ilgili TMK 10. Madde ile yetkili Başsavcı Vekilliği'nce hakkında soruşturma başlatılan Bölge Jandarma Komutanı Hamza Celepoğlu'nun koltuğundan olmamak için bölgedeki üst düzey kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcilerine heyetler gönderdiği öğrenildi. 

LOBİ YAPIP LEHİNE HABER YAZDIRDILAR 
19 Şubat'ta yaşanan baskının ardından Adana'ya gelen bir heyetin Celepoğlu'nun bölgesinde kalan 5 ilin valilerini dolaşıp Tuğgeneral lehine lobi yaptıkları öğrenildi. Ziyaretlerde Celepoğlu'nun baskından haberdar olmadığı ana fikrinin işlendiği kaydedilirken, heyetin çabaları sonucu bazı haber ajanslarından Celepoğlu'nu savunan haberler yazıldığı öğrenildi. Haberde soruşturma savcısının, İl Jandarma Komutanı Özcan Çokay ile görüşerek dava açacağı tehdidi ile operasyon yaptırdığı Hamza Celepoğlu'nun baskından haberdar olmadığı iddia edilmişti. 

GÖRÜNTÜLER TEFTİŞTEAdana'da 19 Ocak'ta Suriye'deki Türkmenler'e yardım gönderen MİT TIR'larına yapılan operasyona açılan soruşturmaların ardı arkası kesilmiyor. Baskın anında jandarma istihbarattan oldukları belirlenen ve operasyonu saniye saniye kameralara çeken iki subaydan olay anı görüntüleri istendi. Görüntülerin incelenmek üzere müfettişlere teslim edildiği öğrenildi. Ancak iddialara göre görüntüler tahrip edildi. Subayların, olay sırasında MİT görevlilerini darp ettikleri ve savcıyı bile beklemeden TIR'larda arama yaptıkları kısımları sildikleri iddia edilirken, bu anların kayıt altına alındığı ise baskını çeken Karayolları kamerasında ortaya çıkmıştı. 

CASUSLUĞUN ŞiFRESi: 0 322 156 00 00MİT'e ait TIR'ların Suriye'deki Türkmenler'e götürdüğü yardımları, 'El Kaide'ye silah gönderiyorlar' sahte ihbarıyla durduranlar hakkında casusluk davası açıldı. Paralel yapının hain baskındaki tüm elemanları yargı karşısına çıkacak

27 Ocak 2014 Pazartesi

Avcı çantası


Ergenekon davasından tutuklanan eski emniye müdürü'nın anlattıkları bomba etkisi yarattı. Cezaevinde gazeteci 'e konuşan Avcı, HSYK'dan paralel devletin imamlarına kadar önemli açıklamalar yaptı. İşte onlar: Yargıtay imamının kim olduğunu bilmiyorum. Ancak Yargıtay'a bakan imam, Yargıtay'ın içinden değildir. Kurumlara bakan imamlar kurum dışından seçiliyor. Bu kurumlardaki varlıkları emniyet ve yargıdan farklı değil. Sızan belgeler, durdurulan TIR'lar... Paralel yapının bu kurumlara bakan imamları da var. MİT ve Genelkurmay imamlarının ismini savcıya verdim. 

DAVA DOSYALARIYLA OYNANIYOR Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda (HSYK) klasik bir hukuk düzeni yok. Bunu halkın görmesi lazım. Ben bizzat yaşadığım hikayelerden biliyorum HSYK'nın çalışma yapısını. 3 günde işleme konulması gereken evrak 1 ayda işleme konmuyor. Bir hakimin önüne gitmemesi gereken evrak bir şekilde ayarlanarak onun önüne gidiyor. Dosyadaki evrakla onun önündeki evrakın numaraları birbirinden farklı, tutmuyor. Mesela bir davamda hakim Ömer Diken aynı gün hem mahkeme üyesi hem de mahkeme başkanı görünüyordu. Şikayet ettim. Hakim inceledi, "Ben suç görmedim" dedi. Sonra onu (Ali Alçık) Yargıtay üyeliğine terfi ettirdiler. 

SAVCI MİT'E BAKAMAZ 'in internete düşen ses kayıtlarından -ki bende basından takip ettim; iş adamları ile anormal bir ilişki kurduğu anlaşılıyor. Bu ilişkilerin ortaya çıkması için kayda gerek yok aslında. Türkçe Olimpiyatları'nın sponsorlarına bakmak yeterli. Ben de birkaç kez gittim o organizasyonlara. O zamanlar sadece  gönüllüsü esnaf ve işadamlarından destek alırlardı. Son dönemlerindeki sponsorlar ise Türkiye'nin devler liginde olan patronlar. Daha önceki sponsorlarına bakın, bir de şimdiki sponsorlarına bakın. Baskı yapılıp yapılmadığını anlarsınız. Devletin bir kurumunun yaptığına diğer kurumu mani olamaz. MİT bir şey sevk ediyorsa savcı buna bakamaz. Bu işin şaka kaldırır yanı yok. Bu bir devlet politikasıdır. Devlet isterse silah isterse başka şey nakleder. Eğer devlet 'Bu benim malım bana ait' diyorsa orada kimsenin müdahalesi söz konusu olamaz. Adana ve Hatay'da yaşananlar skandal ötesi, Türkiye'nin dış dünyada itibarını sarsmaya dönük bir tutum. Çoğu insan sanıyor ki bunların tek amaçları Türkiye'yle ilgili dünyada teröre yardım ve yataklık eden bir ülke algısı yaratmak. Bir amaçları da Türkiye Devleti'nin istihbaratının nasıl bir zafiyet içerisinde olduğunu göstermek. Bütün gizli servisler olanı biteni hayretle izliyordur. TIR olayları paralel örgütün sadece MİT'te değil aynı zamanda askerde de olduğunu ortaya koyuyor. O TIR'ları durduran polis değil, jandarmadır. Hiç kimse bilmese bile asker devletin milli istihbaratının kontrolünde olan TIR'ları durduramayacağını bilir. Asker bunu bile bile durduruyorsa durup düşünmek lazım.

BAŞBAKAN BU ÖRGÜTÜN FARKINA ODA TV'DE VARDIBAŞBAKAN bu örgütün farkına 7 Şubat'ta değil Oda TV davasında vardı. Savcı Zekeriya Öz, sahte delil üreterek Oda TV'yi Zirve davasıyla birleştirmek istedi. Bu sayede Diyanet'ten medyaya kadar onlarca insan tutuklanacaktı. Ancak MİT bunun bilgisini Başbakan'a verdi. Önce İstanbul Emniyeti'nde bu yapının en önemli ismi olarak bilinen Ali Fuat Yılmazer, sonra da Öz görevden alındı. Bu operasyonlar engellenince hem MİT hem de Başbakan onlar için bitti. Sonrasında ise 7 Şubat darbesi devreye sokuldu. Aslında bu yapıyı bitirmek için 7 Şubat şanstı. Ancak sanırım cemaate yakın bazı çalışma arkadaşları olayın 7 Şubat'la dondurulacağını söyleyip aldattılar Başbakan'ı.
CEMAATİ ELEŞTİRMEK SUÇ HALİNE GETİRİLDİ...Öyle bir ortam yaratıldı ki herkes "Bir numara" yapılmaktan korktu. Özel Yetkili Mahkemeler istediğini alıp içeri attı. Hükümetin de büyük hatası oldu. Özel yetkili savcılıklar ve mahkemelerle çift başlı bir hukuk oluşmasına olanak tanındı. Bunu da paralel yapı çok güzel kullandı. Cemaati eleştirmek suç haline getirildi. Eleştiren bertaraf edildi. Ahmet Şık ve Nedim Şener, yayımlanmayan kitaptan cezaevine girdi. Benim durumum zaten ortada. Hal böyle olunca tabii vatandaşın devlete güveni sarsıldı

13 Ocak 2014 Pazartesi

Hanefi Avci;MİT'in sırları bile ellerinde


Hükümet-cemaat kavgası, özellikle cemaatin yargı üzerinden yaptığı salvolar pek çok adli süreçle ilgili soru ve kuşkuları tekrar akla getirdi.
Cemaatin emniyet ve yargı içinde keyfi ve kendi hesabına girişimleriyle ilgili pek çok ciddi kanıt, şüphe var ve bu işin pek çok mağduru var.
Şüphe yok ki Hanefi Avcı bunların başında geliyor. 2010'da yayınladığı 'Haliç'te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet, Bugün Cemaat' başlıklı, cemaati sorguladığı, pek çok yönüyle teşhir ettiği kitabı onu bir anda cemaatin 'hedef'i yapmıştı.
Fethullah Gülen, Avcı için o günlerde, 'Son günlerde emniyet teşkilatından birisinin 'falan yerde kadrolaşma' gibi çok yakışıksız iddiaları oldu. Allah taksirâtını affetsin, Allah insanları cehenneme gitme yoluna düşürmesin…' diyordu.
Tutuklandı Avcı. Solcu ve Ergenekoncu ilan edildi. Kitabı delil oldu.
Avcı tutuklandığı zaman bu köşede şunları söylemiştim:
'Bir emniyet müdürü 'teşkilat içinde, özellikle istihbaratta cemaat örgütlenmesi var, beni bile dinliyorlar' diyen bir kitap yazmakta, bir süre sonra, 'bir kadınla ilişkisi olduğuna ve bu yüzden izlendiğine dair bilgiler gazetelere servis edilmekte', ardından 'silahlı bir sol örgütle dolaylı teması olduğu iddiasıyla tutuklanmakta'... Avcı'nın tutuklanması her yönüyle izaha muhtaçtır…'
Kimi basın organlarında uğradığı itibarsızlaştırma ve kişilik katli girişimlerine, 'solculara işkence yaptığı günlerle özdeş kılınma' çalışmalarına rağmen Avcı, bu tarihten itibaren cemaatin adli imkanları kendi hesabına kullanmasını ve bunun mağduriyetini simgelemeye başladı.
Susurluk döneminde çeteler düzenini ifşa eden, TBMM Araştırma Komisyonu'nda, PKK'nın ve destekçilerinin imhası için yasadışı operasyon birimlerinin Emniyet, MİT ve ordu içerisinde aynı kollardan kurulduğunu ortaya koyan adam, emniyet içinde yeni kuşak için idol haline gelmiş, doğruculuğuyla bilenen muhafazakar bir polis, Hanefi Avcı, 2013 Temmuz'unda Devrimci Karargah davasından, solculuktan 15 yıla mahkum edildi.
O ceza bana şu satırları yazdırmıştı:
'Susurluk devletinin egemen olduğu o dönemde bile bugün olduğu gibi 'ödüllendirilme'ye yeltenilmedi Avcı. Kendi ifadesiyle 'devlet dönemi'nde dahi bu türlü cezalandırılmadı. Devletle cemaat arasındaki usül ve güç farkı mı diyelim?'
Geçen hafta salı günü, Adalet Bakanı'nın verdiği izinle, Silivri'ye Hanefi Avcı'yı görmeye gittim. Konuşmak, son olayları değerlendirmek, duygu ve kanaatlarını aktarmak için… Aşağıda okuyacağınız satırlar onunla yaptığım görüşme ve daha sonra onun bana yolladığı kimi notlarla ortaya çıktı.
Açık görüş yaptık Avcı'yla. İki ayrı koridorda iki ayrı kapısı olan, dar camekanlı bir odada, odayı ikiye kesecek şekilde monte edilmiş ince bir masaya benzeyen sabit bir rafta karşı karşıya oturduk. Kapılar üzerimize kitlendikten sonra 1 saatimiz vardı. Benim geldiğimi 10 dakika önce öğrenmişti, kaptığı kimi dosyalarla gelmişti görüşe. Anlatacağı, anlatmak istediği çok şey vardı doğal olarak, kendi davası üzerinden haksızlık ve hukuksuzluklar görülsün istiyordu. Anlatıyor, anlatıyordu. Olaylar, kişiler, dosyalar, kanun maddeleri…
Bir ara durdurdum Hanefi Avcı'yı... 'Şu an yaşananlar karşısında ne hissediyorsunuz, haklı çıktınız, haklı çıktığınızı hükümet de gördü' dedim. Şöyle cevapladı beni:
Haklı çıktım diye gram kadar sevindiğim yok. Bilinen, görünen bir şeydi. Bugün yaşananlar ülke için, insanlar için sıkıntılı bir durum. Bundan herkes zarar görecek. Hükümet de cemaat de, özellikle cemaat. Ama olumlu düşünecek olursak, bunun sayesinde belki bazı şeyler yerli yerine oturur. İnsanlar zamanla başka gerçekleri görüyor. Eskiden ben ve çevrem cemaatin verdiği eğitim hizmetini her şeyden değerli, her şeyden önemli görürdük.. İstihbarat için, telefon dinlemeler için de aynı şey oldu. Ben bunları suç takip için çok önemli görürdüm. Ancak yeri geldiği zaman bunun ne kadar sorun yaratabileceğini, nasıl kötüye kullanabileceğini, nasıl haksızlığa yol açabileceğini de gördüm...
HİÇ KİMSE MÜSAADE ETMEZ
Yaşanan büyük gerilimi nasıl değerlendirdiğini sordum Avcı'ya. Yanıtı şu oldu:
Bu olayın adı ne, nasıl tanımlamak lazım ve kim haklı? Bu sorulara cevap vermek için önce şu anki durum ne, onu bir tam tespit etmek gerek. Geçmişime bakıldığında her iki tarafa da en yakın kişiyim, samimi, içten, onlarla gönül bağı olan, aynı değerlere inanan, özel dünyamda aynı yaşam biçimini arzulayan biriyim. Bu yetiştiğim çevremden, özel yaşamımdan, yakınlarımdan bilinen, anlaşılan bir halimdir. Bugün ise her ikisinden de ağır cezalar gördüm. Cemaat uydurma iddialar, iftiralar ile bana ceza davaları açılmasında etkin oldu, hükümet ise haksız yere birkaç defa meslekten, memuriyetten ihraç ve onlarca disiplin cezası verdi. Ama bugün durum şu: Hiçbir ülkede hiçbir iktidar kendi kurumlarının dışarıdan birilerince yönetilmesine ve kendi menfaatleri için kullanmasına müsaade edemez. Hatta cemaatin kendi elemanlarının kurduğu bir iktidar bile olsa, kendi kurumlarını ve memurlarını kendisi yönetmek ister. Dışarıdan kendi cemaatinden birilerinin karışmasına razı olmaz. Hangi iktidar olursa olsun bu mücadeleyi yapmak zorunda.
YORUM FARKI YOK HEPSİ DE AYNI
Bugünkü noktaya gelineceğini bekliyor muydu Hanefi Avcı?
Üç yıldır hapisteyim. Uzaktan bakmak bazen iyi olabiliyor. Az bilgiyi iyi kullanabiliyorsunuz mesela. Bazı gelişmeleri baştan gördüm. Özel Yetkili Mahkemelerin buraya kadar geleceğini görüyordum. 2012'ye kadar tüm önemli soruşturmaların tüm tutuklama kararları aynı mahkemenin nöbetçi olduğu gün veriliyor. O gün başlıyor süreç. Hep aynı mahkeme, 10. Ağır Ceza Mahkemesi. Böyle bir tesadüf olabilir mi? Bunu görüyordum. Mahkeme heyetlerinde yargıçlar arası yorum farkları olur. Ama Özel Mahkemelere bakıyorsun, hiç yok. Hep aynı görüş, hepsi aynı fikirde. Böyle bir şey olamaz. Bunu görüyordum. Her soruşturmaya gizlilik kararı veriyor ve sonuna kadar kaldırılmıyor. Örneğin bir kez kaldırılması için başvurdum. Bir hakim, 'mevzuatta yoktur, gizlilik kararı kaldırılamaz' kararı verdi. Daha sonra itiraz edince mahkeme heyeti, bu kararın yanlış olduğunu söyledi ama, o kararı veren hakim, Ömer Diken, 10. Ağır Ceza Reisi yapıldı...
İPLERİ TUTAN EL DIŞARIDA
Bu 'organizasyon', bu 'mekanizma' nasıl işliyor? 'Polisle adliye birlikte çalışmıyor. Her ikisini de dışarıda cemaatin yönetici kadroları koordine ediyor, her ikisi de dışarıda cemaat yöneticilerinin emir ve talimatıyla iş yapıyor' diyor Avcı. Şöyle devam ediyor:
Kamu kurumunda çalışan her kişi kendi elde ettiği bilgileri, cemaate aktarıyor. Bu yukarıda birleştiriliyor. Büyük bir havuz oluşturuyorlar. Sonra kime dava açılacak, kim tutuklanacak yukarıda karar veriyorlar. Önce olayı kendileri yakın medya üzerinden sızdırıyorlar. Sonra polis savcının işini yapıyor. Tespit tutanağı fezlekeye geçiyor. Fezleke iddianayeme dönüyor. Örneğin bir dilekçe veriyorsun ya da soruşturma başlıyor. Öne arkaya kaydırarak belli kişi ve makama denk getiriliyor. Savcılar şikayet dilekçilerini dikkate almıyor. Tanık üretiliyor. Bu adamların çalışma biçiminin gösterilmesi lazım. Binlerce insan dinlenmiş kimsenin haberi yok.
HSYK'DA İŞLEM YOK!
Şu örnekle bugün tartışılan HSYK'da gönderme yapıyordu:
Ben bir şikayetimi HSYK'ya gönderdim. Gülersin, cevap iki sene sonra geldi. Bir yargıca havale etmişler, o da reddetmiş başvurumu. Ama vahim olan şu: Yargıcın verdiği dosya numarası benimki değil, bir başka numara. Dosyaya bile bakmadan reddetmiş talebi... Polis-savcının ve hakimin yaptığı hukuka aykırılıklar HSYK'ya şikayet ediliyor ama aylar yıllar geçiyor hiçbir işlem yapılmıyor. Suç olduğu sabit belgeli hususlarda bile iki yıldan önce HSYK cevap vermiyor.
ONLARI BEN YETİŞTİRDİM GÖRÜR GÖRMEZ ANLARIM
Aslında nereden nereye gelindi. Silivri'ye gitmeden önce fikrini almak istediğim Ruşen Çakır, 'Beşir Atalay'ın İçişleri Bakanlığı zamanında Avcı'nın Emniyet Genel Müdür Yardımcısı yapılacağı söyleniyordu' diye bir hatırlatma yaptı. Sordum bunu Avcı'ya.
Bakan Eskişehir'den beni Ankara'ya almak istedi. Daire başkanlığı önerdiler ama o zaman bu uygun olmazdı. Bakanın yanında olmam için bir formül aranıyordu. Bulunamadı. Ama o esnada cemaat haber gönderdi. Ankara dışına çıksın da nereye giderse gitsin diye...
Bakanla konuşmalarını anlatırken aslında cemaatle ilgili derinlik meselesini de anlatıyordu.
Bakana anlattım o zaman, 'cemaat yapılanması sizin tahmininizden çok derin' diye. Cemaat tüm bilgilere hakim. MİT'in, Emniyet'in, Maliyenin bilgileri ellerinde. Bu, büyük bir güçtür dedim. Bunun üzerine gidilmesini, denetim yapılmasını, yoksa büyük sorunlar doğabileceğini söyledim. Temelde istihbarat dairesi vardır. Sizin haberiniz olmadan, dinleyen kim adına dinliyor. Buna kim karar vermiş. Şube müdürü olabilir mi? Olmaz. Dışarıdan birileri talimat veriyor. İşte bunlardan birisi Kozanlı Ömer...
Hükümetin sorumluluğunu her fırsatta hissettiriyordu Avcı...
Bir hüsn-ü niyet var bunlara karşı. O yüzden 'her şeyi yapabiliriz' havasına girdiler. Hükümetin hoşgörüsüyle, görmezden gelmesiyle, bir iki ihlale göz yummasıyla iyi cesaretlendiler, ciddi hukuksuzluklar üretmeye kadar gittiler. Sahte delil üretmeye başladılar.
En iyi bildiği konuyu emniyet istihbaratın altını özellikle çiziyordu:
İşin çapı büyük. Cemaat kendi parasıyla dinleme cihazı alıp bunları Emniyet İstihbarat'ta tutup kullanıyor, TİB'de kendi kanallarıyla dinleme yapıyorlar. Sahtecilik operasyonunu onlar yapıyor. İzmir (casusluk) süreci bir rezilliktir. Cemaatin istihbarattaki adamları, istihbaratın kendi fişleri, kendileri için hazırladıkları fişleri seçip subayların bilgisayarına koymuşlar. Bir istihbaratçı olarak, bu adamları yetiştirmiş biri olarak, bunu görür görmez anlarım.
Ne yapmalı­?
Siz dışarıda olsanız ve işin başına getirilseniz, nasıl temizlerdiniz bu işi?
İşin yüzde 90'lık kısmı tehlikeyi görmektir. Hükümet zamanında bunu görmedi ve büyük hata yaptı. Epey süredir Türkiye, resmi kurumları dışarıdan yönlendirilerek yapılan vahim olaylar yaşıyor. Polis-yargı bu sahada en hayati kurumlar. Kasıtlı hukuk ihlalleri yapıyorlar; insanlar, bu anormalliği normalleştirmeye, kanıksamaya, kabullenmeye itiliyor. Sanki polisi-yargıyı dışarıdan yönetmek, sahte deliller uydurmak, keyfi kararlar normalleştiriliyor. Bugün en önemli safha, olayın boyutunun yönetimce iyi algılanmasıdır; bunun da gerçekleştiği kanaatindeyim. Keşke kitabı yazdığım zaman müdahil olunsa idi, o zamandan bu yana bu yapı çok genişledi, emniyette tüm istihbaratta, KOM'da (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele) nerdeyse 'ful' denecek hale geldi, hemen hemen tüm istihbarat ve KOM şubelerinde cemaat kadroları hakim oldu, tahribat arttı, cemaatin tayin terfi vs etkisini gören çok kişi de menfaati için o tarafa kaydı...
GÖRMESEM İNANMAZDIM
Tehlikenin görüldüğü artık açık, şimdi ne yapmalı?
Evet, şimdi olayın halka anlatılması gerekir. Ben yaşamasam inanmazdım devletin kendi insanını sahte delil yaratarak suçlayacağına... Göstermek lazım, karşımızda görevini yapmaya çalışan bir polis-yargı düzeni yok. Hukuku tanımayan, ülkeyi ve devleti nereye getireceğini göremeyen, devleti devlet olmaktan çıkaran, devlete, yargıya-polise güveni yok eden bir çalışma biçimi ve yapı var. Gerçek yaşanan hukuksuzlukları halk tam bilmiyor, onun için öncelikle bu konuda yapılan hukuksuzlukların ortaya konması gerekiyor. Bunu özellikle cemaatin tabanının görmesini sağlamak lazım. Cemaat polisleri, savcıları yaptıklarını devlet için yapmıyorlarsa, 'kimin için yapıyorlar', 'neden yapıyorlar' sorusuyla anlatmak çok önemli. Özellikle cemaat tabanının bunları görmesi, soru sorması sağlanmalı.
TEŞHİR EDİLMELİLER
Yöntemi ne olacak bunun?
Bence yöntem, sahtecileri ve sahtekarlıkları ortaya çıkarmaktır. Onları kendi evraklarıyla, işlemleriyle kıstırmaktır ve teşhir etmektir. Bu mümkün. Oda TV davası bende olsa, davayı ters çevirsek, ben bizi suçlayanların hepsinin sahtekar olduklarını ispat ederim, mahkum olmalarını sağlarım. İzmir soruşturması, casusluk davası bir rezilliktir. Cemaat polisi kendi topladığı istihbarat bilgilerini almış, askerlerin bilgisayarlarına koymuş... Bunu teşhir etmek lazım...
Temizlemem
'Bu sorunu çözmek için işin başına getirilseniz' dediğim zaman Avcı'nın girizgahı ruh halini göstermesi bakımından önemliydi. Bunca ağır siyasi mesele içinde bir ayrıntı gibi görünse de, bu ruh hali, haklılığı tescil edilmiş bir kamu görevlisinin iç dünyasına ve beklentilerine işaret ediyordu. Avcı böyle bir görevi neden almayacağını anlatırken, hapisteki bir tutukluyla değil, görev başındaki ya da göreve kısa ara vermiş bir emniyet müdürüyle koşuyor gibi hissediyordunuz kendinizi...
Böyle bir olayda birkaç sebepten görev almak istemem. Birincisi ben açıktan bu işe karşı biliniyorum, her yaptığım önyargıyla taraflı anlaşılır halbuki bu mücadele herkesçe adil kabul edilecek şekilde olmalı. İkincisi bu işte karşıya çıkacak insanların çoğunu tanıyorum bir kısmı yanımda çalışmış kişilerdir ben eskide bir kişiyi dost kabul etmiş isem bu gün o bana kötülük de yapsa ben ona karşı hiçbir zaman zarar verecek işte bulunmak istemem. Üçüncüsü benim birikimim, görev anlayışım hep devleti açıkça hedef alan terör gruplarına karşı olmuş; bu tür gruplara karşı personel tahkikatları konusunda uzmanlaşmış insanlara ihtiyaç vardır.