Paralel yapı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Paralel yapı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2017 Pazar

Fetva cilginliginda rüyalar,öldür emirleri

FETÖ lideri Gülen bundan kısa bir süre önce bir açıklama yapıp “önemli kişilerin öldürülmesini” dile getirdi ki, bugün Balıkesir’de tam teçhizatlı bir suikast timi yakalandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 13 Haziran 2017 gecesi Ankara’da AK Parti İl Teşkilatı iftarında konuştu ve “2019 seçimlerine kadar kapısını çalmadık ev, sıkmadık el, tebessüm etmedik yüz bırakmadan çalışmalıyız” dedi.
Sayın Erdoğan bunları söylemesine söyledi ama teşkilatın bu lafları anlayabileceği ve yerine getirebileceği hususunda şahsen ciddi endişelerim var. Zira Anayasa referandumu sürecinde birçok il-ilçe teşkilatının “evet” bir yana, “hayır” için çalıştığına gözlerimle tanık oldum.
Erdoğan’ın 2002 yılından beri telaffuz ettiği “Yeni Türkiye” kavramına gönülden inanıp destek veren ve bu durumu gerek TV programlarında gerekse makalelerimde açıkça dile getiren bir akademisyenim.
2002 yılından bu yana Sayın Erdoğan sayılamayacak kadar fazla iç ve dış saldırıya maruz kaldı. Şahsım adına konuşuyorum 27 Nisan 2007 E Muhtırası, 2013 Gezi Olayları, 17/25 Aralık 2013 Yargı ve Emniyet Darbesi ve son olarak 15 Temmuz 2016 Darbesi esnasında dahi bugünlerde yaşadığım karamsarlık ve huzursuzluğu hissetmedim.
Gözaltına alınan yaklaşık 120 bin kişi ve tutuklu durumdaki 50 bine yakın FETÖ mensubunun savcılık makamlarında ve mahkemelerde verdiği ifadeleri görünce insanın kanı donuyor. Yalanın, riyakârlığın, ihanetin ve şerefsizliğin bini bin para.
Mahkemelerde durum çok tehlikeli bir hâl alıyor. Yaptıklarından zerre kadar pişmanlık duymayan FETÖ mensuplarından tutuklu olanlar kendilerini Hz. Yusuf’a, kaçak ve firar konumunda olanlar ise kendi durumlarını Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye Hicret edişine benzetiyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu terör örgütüyle mücadele noktasında şüphesiz insanüstü bir çaba sarf ediyor. Ancak maalesef FETÖ ile mücadele konusunda gösterilen çaba ve gayretler, sadece ve sadece Erdoğan’ın yaptıklarıyla sınırlı. Erdoğan’ın en yakınında yer alanlar bile bu mücadeleye yeter derecede ehemmiyet göstermiyor ve olası bir iklim değişikliğine karşı pozisyonlarını koruma içgüdüsüyle hareket ediyor.
Cumhurbaşkanının bir şekilde pasifize edilmesi, suikasta uğraması veya öldürülmesi durumunda, Erdoğan’ın en yakınında bulunan kişilerin, aynı gün içerisinde Fethullah Gülen’e biat edeceklerinden emin olabilirsiniz. Hatta bu kişilerin Erdoğan’ın ölüm haberini alır almaz medya karşısına çıkıp; “Erdoğan çok korkunç ve acımasız bir diktatördü, korkumuzdan ağzımızı açamıyorduk, konuşanın kellesi gidiyordu” mealinden açıklamalarda bulunacağından da adım gibi eminim.
Hatta bazıları yalakalıkta sınır tanımayıp, Facebook ve Twitter’daki profil resimlerini meczup Fethullah’ın alık alık boşluğa bakan resimleriyle değiştirme yoluna bile gidecek. Pensilvanya’ya uçak bileti bulunmayacak. Gazete ve TV programlarının neredeyse tamamında “hocaefendi hazretlerinin” kerem, ikram, hoşgörü ve sevgisine yönelik yayınlar yapılacak.
15 Temmuz gecesi İstanbul ve Ankara’da kan gövdeyi götürüp, Marmaris’te Erdoğan’ın kaldığı otele darbeciler tarafından operasyon düzenlenirken ortalıkta görünmeyip telefonlarını dahi açmayan milletvekilleri, bakanlar, müsteşar ve bürokratlar, belediye başkanları, il ve ilçe teşkilat yöneticileri “ERDOĞAN’I SATACAK KİŞİLER LİSTESİ”nin ilk sıralarında yer alacak.
Erdoğan, 15 Temmuz gecesi kendisini yapayalnız bırakan böyle bir güruhla çalışma mecburiyetinde kalan bir Cumhurbaşkanı. Zira ülkede kimin ne mal olduğu belli değil. FETÖ devletin en kılcal noktalarına o kadar profesyonelce sızmış ki, herhangi bir kişi hakkında asla “bu adam FETÖ mensubu olamaz” dememek gerekiyor.
Erdoğan çaresiz.
Erdoğan ziyadesiyle yalnız ve korumasız.
Ortadoğu coğrafyasında bu kadar sorun bir arada yaşanırken, Suriye, Irak, Yemen, Mısır, Afganistan ve diğer tüm İslam beldelerinde Haç’a karşı Hilâl’in var olma mücadelesi verilirken, Erdoğan’ın olmadığı bir Türkiye ve dünya düşünülemez.
Türkiye’nin bu coğrafya için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğu Katar krizinde bir defa daha kendisini gösterdi. Erdoğan olmasaydı Katar diye bir devlet bugün asla var olmayacaktı.
Bu coğrafyada tarih yeni baştan yazılıyor. Trans-Asya Demiryolu Hattı ile karada ve denizde yeni ve modern bir İPEKYOLU kuruluyor. Çin’den başlayıp Londra’da bitecek yeni demiryolu hattının en kritik ülkesi hiç şüphesiz Türkiye.
Önümüzdeki 10 yıl içerisinde Türkiye, Rusya ve Çin’in yanında yer alan ülkeler zenginleşirken Batılılar fakirleşecek.
Çin, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Rusya, İran, Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye ve bu güzergâh üzerinde yer alan diğer tüm ülke ve beldelerin malları, tıpkı bundan 500 yıl önce olduğu gibi Trans-Asya demiryolu vasıtasıyla Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden oluk oluk Avrupa’ya akacak.
Taşıma maliyetleri ve taşıma süreleri en alt seviyeye inecek. Yük ve konteyner gemileriyle Avrupa limanlarına iki üç ayda ulaşan Uzakdoğu malları, sadece iki hafta içerisinde Avrupa’nın göbeğine taşınacak.
İnşaatı büyük oranda tamamlanan bu demiryolu koridorunun bütünüyle çalışır hale gelmesi durumunda Çin ile Türkiye arasındaki mal sevkiyat süresi 30 günden 10 güne düşecek. Pekin’den Türkiye’ye deniz yolu ile 2 ayda teslim edilen ürünler, 7-8 gün içerisinde İstanbul’da olacak. Karayolu mesafesinde 3 bin kilometrelik azalma sağlanacak.
Marmaray, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Bakü-Tiflis-Kars ve Edirne demiryolu projeleri Modern İpek Yolu’nun orta koridorunu oluşturuyor. Batılıların temel endişe ve korkusu işte bu projeden kaynaklanıyor. 1488 yılında Bartlemeo Dias’ın keşfettiği ve Doğu ülkelerinin fakirleşmesine yol açan Ümit Burnu önemini gittikçe kaybediyor, kaybedecek.
Yeni İpekyolu’nun devreye girmesiyle birlikte Avrupa genelinde gemi ve konteyner taşımacılığı yapan şirketler, sigorta şirketleri, gümrük ve liman işletmeleri batacak, fabrikalar kapanacak, Kıta Avrupa’sında işsizler ordusu oluşacak.
Yeni İpekyolu’nun deniz ayağında ise Basra Körfezi ve Kızıldeniz son derece büyük önem taşıyor. Türkiye son üç beş yıl içerisinde her iki denizin lojistik güvenliğini temin açısından önemli adımlar attı ve Basra Körfezi’nde Katar’da, Kızıldeniz’de ise Somali’de askeri üsler kurdu. Bu askeri üsler, gerek Afrika ve Ortadoğu’nun deniz güvenliği, gerekse Katar hadisesinde görüldüğü üzere bu bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini temin açısından son derece önem arz ediyor.
Ne mutlu ki tarih 100 yıl önceye döndü.
Osmanlı’nın Ortadoğu ve Afrika coğrafyasından çekilmek zorunda kaldığı 1918 yılından sonra ilk kez bir Müslüman ülke, bu coğrafyada tekrardan güvenliği temin eder duruma geldi.
İşte tüm bu gelişmeleri alt alta yazdığımda Batılılar açısından şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor; Ortadoğu ve Afrika coğrafyasını önümüzdeki bir 100 yıl boyunca yeniden sömürebilmek, var olan devletlerden yeni devletçikler yaratabilmek, Müslümanları köleleştirmek için ERDOĞAN’ın öldürülmesi gerekiyor.
İşte bu açıdan son derece gergin ve endişeliyim.
Erdoğan ve Türkiye son kaledir.
Erdoğan düşerse Türkiye düşer.
Türkiye düşerse Kâbe düşer, Mekke ve Medine düşer, Kudüs, Halep ve Şam düşer, Beyrut, San’a ve Kahire düşer.
Türkiye düşerse İslamiyet diye bir şey kalmaz.
İŞTE BU NEDENLE ERDOĞAN’I ÖLDÜRECEKLER
Erdoğan düşerse Türkiye dörde, Suudi Arabistan beşe, İran, Irak, Suriye, Yemen, Libya ve Mısır üçer beşer devlete bölünür.
İşte bu nedenle içim ürperiyor ve tedirginlik yaşıyorum.
İşte bu nedenle suyun uyuduğunu ancak düşmanın uyumadığını görüyorum.
İşte bu nedenle bir yandan PKK, HDP, YPG, JPG, DHKP-C, diğer yandan FETÖ ve onun siyasi ayağı konumuna dönüşen CHP saldırdıkça saldırıyor.
İşte bu yüzden CHP’nin genel başkanı, parti temsilcileri ve milletvekilleri sürekli olarak “Erdoğan’ı uluslararası mahkemelerde savaş suçundan yargılatacağız”şeklinde açıklamalarda bulunuyor.
İşte bu yüzden ABD, Almanya, Belçika, Hollanda, Avusturya, Fransa, İngiltere, İsveç gibi terör destekçisi ülkeler açık şekilde Türkiye’ye cephe alıyor.
Batılılar FETÖ liderine oldukça kızgın. Marmaris baskınında Erdoğan ve ailesi ele geçirilseydi, karanlık, pis ve izbe bir karakolda tıpkı Romanya’nın devrik lideri Çavuşesku ve eşine yaptıkları gibi kurşuna dizilerek öldürüleceklerdi.
Sultan II. Abdülhamit’in Ermeni Komitacıları tarafından 1905’de düzenlenen bombalı saldırıda öldürülememesi, Tevfik Fikret denilen şerefsiz şairi çok üzmüş ve bu üzüntüsünü “Bir Lâhza-yı Ta’ahhur (Bir anlık duraklama)” adlı şiirinde şu şekilde mısralara dökmüştü;
“Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın!
Attın… fakat yazık ki, yazıklar ki vuramadın”
Tevfik Fikret’in yazdığı bu şiirin yabancı versiyonunu “avcı” konumundaki Fethullah Gülen denilen kanı bozuk için kaleme alanlar epeyce çoktur ve şiir muhtemelen şu şekildedir;
“Ey şanlı hoca, tuzağını güzel kurdun!
Darbeyi yaptın, baskını düzenledin, fakat yazık ki yazıklar ki beceremedin”
711 yılında İspanya’ya ayak basan Tarık bin Ziyad, gemileri yaktıktan sonra askerlerine şu şekilde hitap etmişti; “Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman. Nereye kaçacaksınız? Vallahi sizin için ancak sadakat ve sabır kalmıştır. Düşmanın silahı, teçhizatı ve erzakı boldur. Sizin silah olarak ancak kılıçlarınız, erzak olarak da düşmanın elinden sahip olabileceğiniz vardır.”
Evet…
Önümüzde ve arkamızda, içimizde ve dışımızda sayılamayacak kadar çok düşmanımız var ve inanın hiç ama hiç biri uyumuyor.
İşte korku ve endişem bundan.
Bu adamlar ERDOĞAN’ı ortadan kaldırmayı kafaya koymuş…
Bu adamlar Erdoğan’a bakınca tahtta oturan güçlü bir “hükümdar” görüyor.
Bu adamlar İslâm’ın bayraktarlığını üstlenmiş 21. Yüzyılın Selahattin-i Eyyubi’sini görüyor.
Milletçe dikkatli olmamız gerekiyor.
Peki Erdoğan’ı kimlerden koruyacağız?
Bence ilk başta ona en yakın olan yanıbaşındaki kişilerden korumak gerekiyor.
FETÖ ve yabancı istihbarat kuruluşlarının bu aşamadan sonra uygulayacağı taktik bu olacaktır. Erdoğan’a en yakın kişiler “ÇOK BÜYÜK PARALARLA” satın alınacak, alınmazsa tehdit edilecek, o da olmazsa şantajla montajla hainlerin safına çekilecek.
Allah Erdoğan’ın ve Türkiye’nin yardımcısı olsun

Dr. Mehmet Hakan

Yalana yalan eklenince ,sahtekarlar kral olur

Darbenin en üst rütbeli subayı Akın Öztürk, ifadesinde gizemli bir emekli astsubayı Paralel Yapı ile mücadelesine tanık olarak gösteriyor. Astsubayın adı Cahit Demirbüken. Hava Kuvvetleri Komutanlığı yapmış birinin emekli astsubayı referans göstermesi FETÖ’nün hiyerarşik sistemini çağrıştırıyor.

x

Akıncı 4. Ana Jet Üs Komutanlığı ya da kamuoyundaki yaygın ismiyle Akıncı Üssü, 15 Temmuz darbe ve iç işgal girişiminin merkez üssüydü. 15-16 Temmuz gecesi, hain harekât planı bir sismik felaket, bir deprem gibi o üsten Türkiye sathına yayıldı.
Bu yüzden hiç şüphesiz ki Akıncı Üssü Davası, yalnızca 15 Temmuz davalarının değil, bugüne kadarki tüm FETÖ davalarının en önemlisi. Dolayısıyla Akıncılar İddianamesi de FETÖ iddianamelerinin en mühimi. Bunun birkaç sebebi var: Her şeyden önce Akıncılar Davası, ikisi firari olmak üzere (FETÖ'nün elebaşı Fetullah Gülen ve darbenin beyni Adil Öksüz) altı sivil imamın hain faaliyetlerinin somut delillerle yargılandığı bir dava. Bunun yanı sıra Akıncılar, darbe ve iç işgal girişiminin merkez karargâhı olduğu için 15 Temmuz'un en önemli davası Akıncılar Üssü Davası. Bu sebeple Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı; sivil imamların 15-16 Temmuz'daki tekmil faaliyetlerini; o gece TBMM'yi, Özel Harekât Daire Başkanlığı'nı, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ni ve FETÖ'nün hedef seçtiği diğer lokasyonları bombalayan pilotların, emirleri, robotumsu bir itaatkârlıkla nasıl uyguladıklarını, darbenin üst yöneticisi olan generallerin ve subayların o gece neler yaptıklarını ayrıntılarıyla gözler önüne sermiş Akıncı Üssü iddianamesinde. (F-16 pilotlarının, 15-16 Temmuz gecesi neler yaptığını 13 Ağustos'ta Üç Boyutlu Portre'de Paralel Hava Kuvvetleri başlığıyla yazmıştım.)
Akıncı Üssü İddianamesi, 4 bin 658 sayfadan oluşan dört başı mamur bir iddianame. 29 Ağustos'a kadar ilk duruşmaları devam edecek olan davada yargılamayı hızlandıracak pek çok maddi delille dolu. Bu yazı dizisinde iddianamenin şu ana dek gözden kaçmış ayrıntıları üzerinden darbeye katılan FETÖ'cü subayların ve sivil imamların ifadelerindeki çelişkileri gözler önüne sermeye ve böylelikle 15 Temmuz'un şifrelerini çözmeye çalışacağız.
AKIN ÖZTÜRK KİMLERİ TANIK GÖSTERDİ?
Darbe ve iç işgal girişiminin en üst düzey askeri figürü olan Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve Yüksek Askeri Şura (YAŞ) üyeliği yapmış Akın Öztürk'ün ifadesiyle başlayalım. Akın Öztürk'ün ifadesindeki en önemli ayrıntılardan biri şu: Öztürk, "Paralel Yapı'ya karşı mücadele eden kişilerden biriyim. Bu konuda da eski Genelkurmay Başkanı Necdet Özel, Emekli Hava Pilot Yarbay Mehmet Yıldırım, Emekli Astsubay Cahit Demirbüken ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan
dinlenebilir" diyor. MİT Müsteşarı'nın, eski Genelkurmay Başkanı'nın, hatta emekli Pilot Yarbay'ın dinlenmesi bir nebze anlaşılır da emekli astsubay Cahit Demirbüken'i de Paralel Yapı ile mücadelesine tanık göstermesi tuhaf. Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve YAŞ üyeliği yapmış birinin 'komutan'ın bir emekli astsubayla ne işi olur? Öztürk'ün, astsubayla ilişkinin şifresini çözmek için kimin kimi yönlendirdiğini anlamak gerekiyor. Öztürk bu ifadesiyle Demirbüken'in bir anlamda kendisini yönlendirdiğini de söylemiş oluyor. Cahit Demirbüken, daha önce polis okullarında eğitim vermiş Nihat Demirbüken'in neyi oluyor, bu da açığa çıkmalı.
Gelelim darbenin en önemli sivil imamı Adil Öksüz'e… Gizli Tanık Şapka'nın ifadesiyle başlayalım: İfadedeki önemli ayrıntılardan biri şu: 6 Temmuz 2016'da Adil Öksüz, darbeci generalleri Çayyolu'nda bir villada topluyor. Toplantı sırasında generaller, harekâtın başarılı olmayabileceği yönünde fikir beyan ediyor. Bunun üzerine Öksüz, "Bu tür olumsuz düşüncelerle şeytanı içimize karıştırmayalım. Allah'ın yardımı ile bu iş olumlu sonuçlanacaktır" diyor. Kimse bu söze itiraz etmiyor. Şeytanla işbirliği yaparak giriştikleri vatan haini bir faaliyet için Allah'tan yardım dileyebiliyorlar(!) Sivil imamlık kurumunun örgütteki konumunu göstermesi bakımından önemli bir anekdot bu.
Adil Öksüz, darbeye teşebbüs faaliyeti sırasında Eskişehir Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi'nde Tuğgeneral rütbesiyle görev yapan Recep Ünal ile 177 kez telefon görüşmesi yapmış. Öksüz'ün ByLock kullandığını tahmin etmek için de FETÖ uzmanı olmaya gerek yok. Ki kullandığı açıklandı.
DAMADI DARBE YAPARKEN TORUNUNU GÖRMEYE GİTTİ!
Akın Öztürk; ifadesinde 15 Temmuz'da İstanbul'da Mehmet Şanver'in kızının düğününe davetli olduğu halde Akıncı Üssü'ne gittiğini söylüyor. Düğüne katılmama gerekçesi olarak da İzmir'deki noter işlerini gösteriyor. "11:30 civarında noter işlerim bitti. Sonra saat 13:30 sıralarında Ankara'ya askeri uçakla Kara Kuvvetleri Komutanı ile birlikte geldim. Ve Akıncı Üssü'ne torunlarımı görmek üzere gittim" diyor. Akıncılar'da darbe başlayınca uçakların inip kalktığını görüp olaya müdahale etme ihtiyacı hissetmiş!
Darbeye katılan Çiğli 2. Ana Jet eski Komutanı Tümgeneral Kubilay Selçuk'tan Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın Akıncı Üssü'ne getirildiğini öğrenince üsse gitmiş Akın Öztürk. Kubilay Selçuk ve Mehmet Dişli'ye "Darbenin başarılı olamayacağını, demokratik kurumların işlediğini, halkın bu işe tepki gösterdiğini söyleyip darbeden vazgeçirmeye çalışmış! Yani Genelkurmay Başkanı ile birlikte darbecileri kalkıştıkları işten vazgeçmeleri için uğraşmış, bu uğraşlar bir süre sonuç vermiş! Darbeciler dağılmış, sonra da üsten ayrılıp eve gitmiş Öztürk!
Bu senaryoyu yazdıktan sonra ifadesine şöyle devam ediyor Akın Öztürk:
"Gece saat 01:30 sıralarında Merkez Komutanı beni gözaltına aldı. Daha sonra emniyet ekiplerine teslim edildim. Benim bu darbeye iştirak etmediğime dair Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Hava Kuvvet Komutanı Abidin Ünal, Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Güler ve orada bulunan diğer havacı generaller tanıktır."
Öztürk, kendini kurtarmak için "Benim tecrübelerime göre bu askeri darbeye teşebbüsü Paralel Yapı gerçekleştirdi" diyor. Bunları söyleyen kişinin darbenin beyin takımından Yarbay Hakan Karakuş'un kayınpederi olduğunu unutmayalım. Akıncılar'a damadı darbe yaparken torunlarını görmeye gittiğini söylüyor!
"Paralel Yapı ile mücadele ettim" diyen Öztürk'ün FETÖ ile ilişkisini anlamak için önemli verilerden biri Tuncay Özkan'a gelen flash bellekle ilgili yapılan işlem! 2007'de FETÖ'nün ordudaki yapılanmasına ilişkin bilgiler içeren flash belleğin dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ tarafından Akın Öztürk'e ulaştırıldıktan sonra sümenaltı edildiğini not düşelim.
BATMAZ'IN MİLES&SMİLES YALANI
Adil Öksüz darbeden sonra yakalanmış, ancak salıverilmiş bir imam. Sonradan yakalanmış olsaydı Akıncılar Üssü Davası'nın duruşmalarına en önde getirilecekti. Peki, gerçeği anlatır mıydı? Yaygın kanaate göre hayır.
Darbenin iki numaralı sivil imamı, yani yardımcısı Kemal Batmaz gibi her şeyi inkâr ederdi. Batmaz'ın bütün ifadeleri inkâr ve yalan üzerine kurulu. Batmaz'ın gerek savcılık, gerekse mahkeme ifadelerinde yalan söylediğini ispatlayan pek çok bulgu var. 11-13 Temmuz arası ABD'ye gidiş-dönüşte beraber seyahat ettiği ve havalimanından birlikte çıktığı Adil Öksüz'ü tanımadığını iddia etmesi aklımızla alay eden bir inkâr mesela. Adil Öksüz'ün, bırakılmadan önce alınan ifadesinin baştan sona yalan olduğu da izahtan vareste.
Kemal Batmaz, "Adil Öksüz'le 11 Temmuz'da ABD'ye gitmem, aynı uçakta bulunmam tesadüftür" diyebiliyor. Banko önünde arka arkaya dururken fotoğrafları gösterilince "Miles&Smiles puanı yüklenmesi için işlem yapılması gerekiyor. Bu işlem nedeniyle Adil Öksüz ile peş peşe denk gelmiş olabiliriz. Tesadüftür, tanımıyorum" da diyebiliyor! Çıkışta yan yana yürüdüğü fotoğraflar gösteriliyor. Ona da "Tesadüf" diyor! Hatta bir şeyler konuşuyor olmaları bile tesadüfmüş! "Belki bir şey sormuş, ben de cevaplamış olabilirim. Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Konuşup konuşmadığımızı da hatırlamıyorum" diyor. Adil Öksüz ile yaptığı tam 925 telefon görüşmesi de tesadüf elbette! O gün Akıncı Üssü'nde bulunmaları da…
İddianameye göre Akıncı Üssü'ndeki görüntüleri gösterilince "Görüntülerdeki kişinin ben olmadığını düşünüyorum" diyor Batmaz! Batmaz, Harun Biniş'i tanıdığını ifadesinde kabul ediyor. Zaten aynı yerde yakalandıkları için bunu inkâr etme imkânı yok. Biniş ile 2007-2008 yıllarda İstanbul'da Fetullah Gülen grubu bünyesinde faaliyet yürüten Kaynak Holding'e bağlı olarak bilgisayar işleri yapan Venora şirketinde çalıştığı dönemde tanıştığını söylüyor.
Güya Akıncı Üssü bölgesine, Kazan tarafından yazlık bakmak için gitmişler!
Akıncı Üssü'nde görüntüleri olduğu halde "Ben 15 Temmuz günü Akıncı Üssü'ne hiç girmedim. Akıncı Üssü'nün nerede olduğunu bilmiyorum" diyebiliyor Batmaz!
Harun Biniş ise ifadesinde, "15/07/2016 tarihinde evde olduğumu hatırlıyorum. Bende vertigo rahatsızlığı bulunmaktadır. Bu nedenle 16/07/2016 tarihi sabahına kadar evde bulundum. Herhangi bir şekilde dışarıya çıkmadım" diyor. Aklımızla alay edercesine… Üste görüntüleri bulunmasına rağmen…
Biniş, Adil Öksüz'ü, Hakan Çiçek'i ve Nurettin Oruç'u tanımadığını söylüyor. Gerek darbede rol alan kimi subaylar, gerekse siviller, ifadeleriyle 15 Temmuz'la FETÖ arasındaki bağın somut delili olan sivil imamların darbedeki fonksiyonunu gizlemeye çalışıyorlar. Sivil imamları korumaya çabalıyorlar. Ama suçüstü yakalandılar. Güneş balçıkla sıvanmıyor.
Sivil imamlardan Nurettin Oruç da ifadesinde Akıncılar Üssü'ne birlikte gittiği Adil Öksüz ve Kemal Batmaz'ı tanımadığını söylüyor. Öksüz, "Batmaz ve diğer sivil imam Hakan Çiçek ile aynı tarihlerde ABD'de bulunmam tesadüftür" diyor! Ve Akıncı'ya köylerde hayvancılıkla ilgili belgesel çekmek üzere gittiğini söylüyor! Şener Şen'in filmde karısını aldatırken yakalanınca sarf ettiği meşhur "Yaz kızım" repliğinden bir farkı yok bu savunmanın.
DARBENİN KİLİT İSMİ AHMET ÖZÇETİN
Gelelim sivil imamlarla darbeci subaylar arasındaki ilişkiyi gözler önüne seren ifadelere. Sivil imamlardan Hakan Çiçek, 15 Temmuz'un en önemli subaylarından Albay Ahmet Özçetin'i tanıdığı şeklinde ifade vermesine rağmen
Özçetin bunu inkâr ediyor. Özçetin, 11 Ekim 2016 tarihli savunmasında son derece çelişkili konuşuyor: "Hakan Çiçek'i tanımıyorum. Olay günü bu isimde bir şahsı aradığımı hatırlamıyorum. Kendisinin beyan ettiği şekilde saat 20:30'da sosyal etkinlik var diyerek kendisini Akıncı Üssü'ne davet etmedim" diyor. Ne Çiçek'in sosyal etkinlik için Akıncı'ya davet ifadesi doğru ne de Özçetin'in Çiçek'i tanımıyorum ifadesi...
Özçetin o kadar inkârcı ki, 15-16 Temmuz günü yaptığı telsiz konuşmaları kendisine dinletilince "Sesler bana mı ait bilmiyorum. Hangi koşullar altında yaptığımı bilmiyorum" diyor. Argo deyimle yerseniz!
Hâlbuki Hakan Evrim ifadesinde Harekât Komutanı Ahmet Özçetin'le "Olay gününden bir gün önce 14 Temmuz'da toplandık ve hazırlık yaptık" diyor ve ekliyor: "Kaç tane uçak hazırlanacağı konusunda herhangi bir bilgi gelmediğini Ahmet Özçetin'in söylemesi üzerine bizde karışık yüklü 12-14 tane uçak hazırlayalım dedik ve ben de bu şekilde emir verdim."
Ahmet Özçetin'in 15 Temmuz'daki rolünü gözler önüne seren tek ifade bu değil. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ni bombaladığı tespit edilen pilotlardan Müslim Macit'in ifadesi bir örnek: "Ahmet Erçetin, Ahmet Tosun'a Cumhurbaşkanı'nın Dalaman'dan veya Antalya'dan uçağının kalkmış olup olmadığının araştırılması talimatını verdi." Özçetin bu ifadeyi ne inkâr edebiliyor, ne de doğruluyor. "Böyle bir talimat verip vermediğimi hatırlamıyorum" diyor.
Darbeci pilotlardan Oğuz Alper Emrah da ifadesinde Ahmet Özçetin'e olay günü "Görevimiz nedir?" diye sorunca şu cevabı aldığını belirtiyor: "Siz kalkın, havada gelir bilgisi." Sonra da "Dinlenin, tekrar görev vereceğiz" demiş Özçetin.
Adem Kırcı, 14 Temmuz'da pilot Mehmet Fatih Çavur'un kendisine "Yarın gece çok önemli bir harekat olacak, özellikle üçünüzü çağırmamın sebebi sizler iyi çocuklarsınız bugünler için yetiştirildiniz, sizi buraya getirmemin amacı var, bu faaliyeti harekât komutanının (Ahmet Özçetin) bilgisi dahilinde ve onun adına sizleri çağırarak yapıyorum" dediğini söylüyor.
Hasan Hüsnü Balıkçı da tereddütsüz biçimde Özçetin'i işaret ediyor: "13/07/2016 tarihinde Akın Öztürk'ün damadı Kurmay Yarbay Hakan Karakuş bana önümüzdeki günlerde harekât olabilir dedi. Bunu da Ahmet Özçetin'den duyduğunu söyledi" diyor. Hatta "Akıncı Üssü'nün baş FETÖ'cüsü Kurmay Albay Ahmet Özçetin'dir" de diyor. Bu savcılık ifadeleri, 'Karakolda doğru söyler mahkemede şaşar' misali inkâr edebilecekleri ifadeler değil.
Yücel Canbolat da "Akıncı Üssü'nde FETÖ'cülerin başı Kurmay Albay Ahmet Özçetin'dir" diyor.
NEREYİ BOMBALATTIĞINI BİLMİYORMUŞ!
Ahmet Özçetin'e bağlı çalışan Ahmet Tosun ise Cumhurbaşkanı'nın uçağına önleme yapma talimatını verdiği telsiz kayıtlarını kabul ediyor. Ve talimatı Özçetin'den aldığını söylüyor: "Dikta kayıtlarında 16/07/2016 tarihinde 00:17'de filodan Şahin-2 kodlu uçağın Cumhurbaşkanlığı uçağını tarif edip önleme yapmaları talimatını verdiğime dair ses kaydını dinledim. Bu önleme talimatını bana Ahmet Özçetin vermişti. Ben de bunu uçuculara ilettim."
Tosun, Emniyet Havacılık Daire Başkanlığı ve Özel Harekât Daire Başkanlığı'na bomba atılması talimatını verdiğini de doğruluyor, daha doğrusu inkâr edemiyor:
"Dikta kayıtlarında 15/07/2016 tarihinde saat 22:15, 22:42, 22:57, 23:08, 23:15,
23:18'deki ve 16/07/2016 tarihinde saat 00:00'daki kayıtlarda Emniyet Havacılık Daire Başkanlığı'na ve Emniyet Özel Harekat Daire Başkanlığı'na bomba atılması anına ait ses kayıtlarını dinledim. Buralara da Ahmet Özçetin'in emri üzerine bomba atılması talimatını uçuculara ilettim." Ancak altına bir şerh düşüyor: "Ben dikta kayıtlarında PÖH diye geçen yerin Polis Özel Harekât olduğunu bilmiyordum." Bunca yıllık havacı, yani tekmil işi koordinatlarla olan biri, nereyi bombalattığını bilmediğini söylüyor. Aklımızla alay edercesine…
Bu bölümü, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın 16 Temmuz'da Çankaya'daki Başbakanlık Konutu'na geldikten sonra tutuklattığı Tümgeneral Mehmet Dişli ile bitirelim. Dişli, ifadesinde Tuğamiral Ömer Faruk Harmancık'ın Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'a darbe bildirisi okutmaya çalıştığını, Akar'ın bunu kabul etmediğini doğruluyor.
Dişli'nin ifadesindeki önemli bir ayrıntı da Akar'ın, Genelkurmay Başkanlığı'na Ümit Dündar'ın atandığı haberini gördükten sonra söyledikleri. Bunu öğrenince şöyle diyor Akar: "İnisiyatif benden çıkıyor. Bu işi Silahlı Kuvvetler sonlandırırsa sonucu daha farklı olur, sonlandırmazlarsa daha bir farklı olur."
CUMHURBAŞKANI'NIN UÇAĞINI SORUYOR
Kayıt 1
Ahmet Özçetin: Kaplan. Özçetin Albay.
Üstçavuş Kaplan: Emrediniz komutanım.
Ahmet Özçetin: VIP trafiği geçti mi? Cumhurbaşkanı uçağı falan geçti mi hiç?
Kaplan: Komutanım, bilgimiz yok.
Ahmet Özçetin: Anladım, tamam.
Kayıt 2
Ahmet Özçetin: Yurtta Sulh harekâtı başladı. Yurtta Sulh harekâtını icra ediyoruz şu an. Dolayısıyla Yurtta Sulh diye sizinle temas eden bütün herkes, Yurtta Sulh diye temas edecek zaten.
Yarbay Altuntop: Yurtta Sulh demeyenlere nasıl, yani inmeye çalışırlarsa ne yapalım komutanım?
Ahmet Özçetin: Havadaki kollara haber vereceğiz ama öyle bir şey zaten beklemiyoruz, öyle bir şey söz konusu olmaz. (Yani direniş beklemediklerini söylüyor.) Kaynak: Sabah

Kumpas tezgâhının emrini Pensilvanya'daki Gülen'in karar verdi

İstanbul eski Güvenlik Şube Müdürü, MİT müsteşarının ifadeye çağrılması talimatını bizzat Gülen’in verdiğini itiraf etti.

x

İstanbul eski Güvenlik Şube Müdürü Yunus Dolar, FETÖ soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla verdiği ifadesinde çarpıcı bir itirafta bulundu. O dönem, 7 Şubat kumpasının tezgâhlandığı İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde görev yapan Dolar, MİT müsteşarının ifadeye çağırılmasına Pensilvanya'daki Gülen'in karar verdiğini, bunu da kendisine FETÖ'cü gazeteci Ercan Gün'ün söylediğini ifade etti. Dolar şunları söyledi:
GÜLEN VE 8 KİŞİ KUMPASA 'EVET' DEDİ
"Zaman'ın polis muhabiri olan, daha sonra FOX TV'ye geçen, askeri okuldan atılma Ercan Gün, bu olaylardan bir süre sonra beni ziyarete geldi. Ona çizginin aşıldığını söyledim. O da 'Niye bu kadar dert ediyorsun? Konu ABD'de Fetullah Gülen'in de içinde bulunduğu 12 kişi tarafından istişare edilmiş, 3 kişi hayır, 9 kişi evet demiş. Gülen de evet diyenler arasında' dedi. Ben de kendisine 12 kişi ile bu kadar önemli bir konunun değerlendirilmesinin yanlış olduğunu söyledim.
Aklımdaki soru işaretlerini netleştirmek için Marmara Emniyet İmamı olan Arif takma isimli şahsa sordum. O da bana Gülen'in 'Dosya sağlam mı' diye sorduğunu, 'sağlam' denilmesi üzerine onay verdiğini ifade etti. Ben de bu olaydaki muhalefetime açıktan devam ettim.
BENİ GÖZALTI İLE TEHDİT ETTİLER
Bu durumdan rahatsız oldular. Hatta Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç, Ercan Gün'ü bana göndererek beni gözaltına alabileceği şeklinde bir mesaj iletti. Müdür yardımcılığına terfi edeceğim sene Hüseyin Çapkın'a çok yorulduğumu ve operasyonel birimlerde çalışmak istediğimi ilettim. Bu da hem sivil hem de resmi cemaatçileri rahatsız etti ve beni Vatan Caddesi'nden uzaklaştırmak için Anadolu Yakası'nda bir kısım ilçelerden sorumlu müdür yardımcısı olarak atadılar.
MÜDÜRLERİN ÇOĞU FETÖ'CÜYDÜ
17-25 Aralık operasyonları yapıldığında bunu örgütün yaptığı fikri kafamda netti. O ana kadar 81 vilayetin yarısından fazlasının il emniyet müdürü Gülenci'ydi. 81 ilin istihbarat, TEM ve kaçakçılık birimlerinin de tamamına yakını örgüte aitti. Anladım ki 2 buçuk yıldan beri hükümeti devirmek içi bu konuya yoğunlaşmışlar. Daha sonraki bir kısım görüşmelerden, operasyonun 2014'te yapılacağı fakat o zamanki kaçakçılık daire başkanının Hüseyin Çapkın'a, KOM birimlerinde tüm Gülenci müdürlerin görevden alınacağını iletmesi üzerine öne aldıkları kanaatine vardım." 

10 Temmuz 2017 Pazartesi

FETÖ ile mücadele ve iş dünyası

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti Devletimiz, FETÖ denen Türk tarihinin gördüğü en azgın terör örgütü ile tüm unsurlarıyla ölümüne mücadele ediyor. Sayın Müsteşarımız Hakan Fidan'ın liderliğinde Millî İstihbarat Teşkilatımız gece gündüz 24 saat bu hain terör örgütünün tüm kılcal damarlarına kadar gire gire âdeta savaş veriyor Fetullah çetesiyle. Diğer devlet kurumlarımız ve yargımız da bu alçak terör örgütü ile kanlarının son damlasına kadar mücadele etme gayretindeler.
Fakat maalesef iş dünyasından ve özellikle de odalar&borsalar camiasından devletin FETÖ ile ölümüne mücadelesine yeterince destek gelmiyor. Bazı iş adamları ve iş dünyası temsilcileri eyyam yaparak bu hayati meseleyi geçiştiriyorlar. Bu durum asla kabul edilemez bir durumdur.
Dün Sabah gazetesinde okuduğum bir haber gerçekten FETÖ ile mücadele konusunda Ankara Ticaret Odası adına çok endişe verici bir haberdi. Ankara Ticaret Odası Başkanı Gürsel Baran, kesinlikle bu konuda geri adım atmak ve FETÖ ile mücadele konusunu savsaklamadığını göstermek mecburiyetindedir. Önce haberi dikkatle okuyalım...
"Ankara Ticaret Odası'nın (ATO) bu ayki Meclis toplantısına FETÖ tartışması damga vurdu. FETÖ'nün ATO imamı Ayhan Atalay'ın referansı ile işe alındığı iddia edilen 9 kişi eski Başkan Salih Bezci tarafından görevden alınmıştı. Kurumdan atılan 9 kişiden 8'i işe dönüş davası açarken dava açmayan bir kişinin yeniden ATO'da işe başlatıldığı iddia edildi. ATO Meclis üyesi Ercan Kahraman, 'Ayhan Atalay referansı ile işe girmiş ve FETÖ gerekçesi ile işten çıkarılmış 9 kişiden 8'i geri dönüş için mahkemeye veriyor. Bir kişi vermiyor… Bu arkadaş yeniden işe alınıyor. Hangi gerekçeli kararla bu insanlar yeniden işe alınıyor? Hangi gerekçe ile işten çıkartıldı? Hangi gerekçe ile işe alındı? Ben meclis üyesi olarak bilgi edinme hakkımı kullanıyorum' dedi. ATO Başkanı Gürsel Baran ise, 'İşin aslı şudur: İşe aldığımız bu arkadaşımız FETÖ yapılanması içinde olacak birisi asla değildir. FETÖ'cüleri temizledik görüntüsü oluşturmaya dönük bir hareket olarak birtakım sözde referans listeleri hazırlanarak yapılmış bir işlem söz konusu idi geçmişte. İşten çıkarıldıktan sonra işsizlik maaşı da ilgili kurum tarafından ödenmiştir' dedi. Baran 'İşten atılan 11 arkadaşın 10'u mahkemeye müracaat etti. İşe iade davasını kazanan bize gelecek. Biz de uygun gördüğümüzü, tahkikatını yaptırıp ihtiyacımıza göre işe alıp almayacağımıza bakacağız. İşe aldığımız bu arkadaşımız, kurumla mahkemelik olmamak için dava açmadı' diye konuştu."
Ankara Ticaret Odası Başkanı Gürsel Baran'ın öve öve bitiremediği ve işe yeniden aldığı o kişi G.B. kod adlı bir şahıstır. Devletimizin ilgili tüm istihbarat ve güvenlik kayıtlarında Fetullahçı örgüt ile 17-25 Aralık darbe teşebbüsü sonrası da intisakı net olan bir kişidir. Nitekim şu an kaçak olan FETÖ'cü terörist Ayhan Atalay bu şahsı ATO'da işe yerleştirmiştir. Bu yüzden de 15 Temmuz ihaneti sonrası apar topar Salih Bezci tarafından işten atılmıştır. Ayhan Atalay denen kaçak FETÖ'cü teröristin adamı olan ve bu yüzden FETÖ'nün ATO'da işe yerleştirdiği birine şu anki ATO Başkanı Gürsel Baran'ın sahip çıkması ve bu kadar övmesi akıl alır olay değildir. Üstelik bu şahıs "Ben FETÖ'cü değilim" diye mahkemeye bile de başvurmamıştır. Yani bir nevi mevhumu muhalifinden Fetullahçı örgüt ile intisakını kabul etmiştir. FETÖ imamı Ayhan Atalay'ın adamı olduğu konusunda hiçbir kuşku yoktur. Eski ATO Başkanı Salih Bezci gibi FETÖ'cüleri işten atmak konusunda ihtiyatlı bir adam bile bu şahsı net FETÖ bağlantıları sebebiyle 15 Temmuz sonrası ATO'dan kovmuştur. Fakat Gürsel Baran bu kadar somut bulguya rağmen "Tanırım, iyi çocuktur" diyerek Ayhan Atalay'ın adamı G.B.'yi ATO'ya yeniden almıştır. Gürsel Baran'a sormak istiyorum: Bütün bu anlattığım tablo skandal değil de nedir? Kaçak FETÖ imamı Ayhan Atalay'ın adamlarını korumaya ve kollamaya niye çalışıyorsunuz?
15 Temmuz öncesinde İstanbul Ticaret Odası Başkanı İbrahim Çağlar'ı da FETÖ'nün anayasa hukukçusu gibi çalışan İstanbul Ticaret'in profesörü Mustafa Erdoğan konusunda çok uyarmıştım fakat Çağlar beni dinlememişti. Erdoğan FETÖ TV'lerine çıkmaya ve "FETÖ lafı yalandır. Gülenciler meşru sivil toplum örgütüdür" diye kara propaganda yapmaya sonuna kadar devam etti ve 15 Temmuz gecesi de Facebook'tan alenen askerî darbeyi ve darbecileri destekledi. Sözde hukukçu özde darbeci Erdoğan 15 Temmuz gecesi camilerimizden okunan sala seslerinden bile rahatsız olduğunu yazmaktan utanmadı. İbrahim Çağlar bu rezalet üzerine hemen Erdoğan'ı attı ama çok geç kalmıştı. Hem Ankara Ticaret Odası Başkanı Gürsel Baran hem de İstanbul Ticaret Odası Başkanı İbrahim Çağlar FETÖ ile mücadele konusunda aşırı duyarlı ve yürekli olmak zorundadır. 15 Temmuz ihanetinden bir yıl sonra bile hâlâ "Tanırım, iyi çocuktur" kafası ile devletimizin FETÖ ile mücadelesi sulandırılamaz

15 Temmuz’u NATO ve Pentagon biliyordu

ÖZÜNDE SAİD NURSİ İLE HİÇ İLGİSİ OLMADI!
-Hakan bey, örgütü yıllardır takip eden bir akademisyen olarak ilk şunu sormak istiyorum. FETÖ'nün 15 Temmuz darbe girişimi sizin için sürpriz oldu mu?
15 Temmuz darbe girişimi benim için sürpriz yönleri olmakla beraber şaşırtıcı olmadı. Bunun altını şöyle doldurabiliriz. Türkiye'deki İslami oluşumlar, kendi tarihsel devlet geleneği ile barışık bir anlayış içerisindedir. Buna biz Türkiye Müslümanlığı diyoruz. Türkiye Müslümanlığı olarak adlandırdığımız İslami algılamanın üç önemli ayağı vardır: Yunus'un sevgisi, Mevlana'nın hoşgörüsü ve Hacı Bektaş'ın akılcılığı. Bu üç ayak içinde devlet ve toplumsal istikrar son derece önemlidir. Burada 1980'lerde başlayan tek farklı hareket Gülen örgütüdür. Her ne kadar Nurculuk'tan beslense de özünde bu Said Nursi'nin öğretisi ile hiçbir ilgisi olmadığı ortaya çıktı.

ULUSLARARASI SİSTEMİN GÖNÜLLÜ TAŞERONU OLDU!
Dış faktörlerin etkisine ne zaman girdi?
Evet İzmir'de Kestanepazarı ve ya Edirne'de çekirdeği atılan hareket yerel kaynaklarla istediği güç ve iktidarı ele geçiremeyeceğini görünce kendisine uluslararası destek bulmak için arayışa girdi. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle ve özellikle bazı devletlerin arzuladığı "ılımlı İslam" projesine destek vererek bir dizi ilişki ağı kurdu. FETÖ yapılanması lider eksenli olmasına rağmen uluslararası alanda "ağlar şebekesi" şeklinde çalışır. Gülen uluslararası alanda kendisine destek bulmaya başlayınca uluslararası sistemin taleplerine uygun bir yöntem izlemeye başladı. Zamanla uluslararası gücün taleplerini Türkiye'ye taşımaya başladı. Talepleri taşıdıkça güçlendi ve yeni yapılanmalara gitti. Düşünün FETÖ'cü bir emniyet görevlisi tek başına ABD'nin İstanbul Konsolosluğuna giderek Türkiye'de güvenlik sorunları hakkında sunum yapıyor. FETÖ yapılanması zamanla hedefleri uğruna dış ağların içine sızarken aynı dış güçler FETÖ ve FETÖ üzerinden Türkiye'nin en hassas alanlarına sızmakla kalmadılar "koloniler" inşa ettiler.
İRADEYİ VE BİREYİ YOKEDEN BİR LİDER SİSTEMİ
-Nasıl bu kadar güçlendiler?
İç eğitim ve bu eğitimde yetiştirilen "tek-tip şakirt modeli" hareketin güçlenmesi ve örgütlenme yapısını anlamak için önemli. Bu çok küçük yaşta başlıyor ve bu insanlara "ikili hayat" tarzlı bir yaşam öğretiliyor. Yani, hem hoşgörülü hem de gaddar; hem şefkatli hem de zalim; hem ümmetçi hem de sadece FETÖ eksenli düşünen şakirtler. Hem içki içecek hem de dini bir cemaatin unsuru olarak tam Müslüman olduğuna inanacak. Burada gardolopcı Müslüman tipi var. Yerine göre ve gerekiyorsa içki içecek veya eşi gerekiyorsa bikini giyecek. Kısacası, kamu alanında modern ve laik bir imaj çizerken aslında aidiyet olarak ordu mensubu değil abilerin kontrolünde "asker elbiseli bir şakirt" var. Bu arada iktidarı ele geçirmek için tüm araçlar meşru görülmeye başlanmış. Şakirtin temel hedefi FETÖ elemanı olarak verilen görevi yapmak. İradelerini yok eden; egoyu silen ve yerine lider ve liderin belirlediği hedefleri amaç edinen ve tedbir endişesiyle şekillenen din kaynaklı siyasi-sosyal bir yapı bu. Bu yapının ana taşları aynı olsa da inşa edilen yapının sıvası sürekli koşullara göre yenilenebiliyor.

MASONLUK, OPUS DEİ VE SCIENTOLOGY'Yİ BİLMEDEN FETÖ ANLAŞILAMAZ
-Dünyada FETÖ benzeri yapılar var mı?
Gülen hareketi klasik bir dini hareket değil. ABD'deki Scientology veya Opus Dei veya Masonik ağlar bu yapıya çok benziyor. FETÖ'yü anlamak için bunları bilmek gerekir. Gizlilik prensibi, erkek egemen yapısı, dışarıya güvenilmemesi, "tedbir" esasında hareket edilmesi, en mahrem işlerin kendi aralarında halledilmesi, parasal ilişkileri, istihbarat yapısına benzer çalışmaları, insanları yerine göre tehdit etmeleri, soru çalmaları, evrak düzenlemeleri ve kendi adamlarının yükselmesi için diğer insanlara iftira atılması ve yargıyı topyekun kontrol etmeleri ekseninden bakınca dünyada böyle bir hareket yok. Gülen hareketi 2007'den sonra ve özellikle de 2010 Anayasa referandumundan sonra tamamen siyasi bir örgüte dönüştü. Masonik yapılardan da esinlendiğini görüyoruz. Mesela P2 Mason locası ile çok benzerlikler gösteriyor. Sızma yöntemleri ve daha sonra devletin yaptığı operasyonlar da FETÖ ve P2 mason locasının birbirine çok benzediğini gösteriyor. Çok farklı eylem alanları var ama temel hedefi güç ve iktidar.
FETÖ, HALKI İKNA EDEMEYECEĞİNİ BİLDİĞİ İÇİN SİYASİ PARTİ KURMADI
-Örgütün baştan bu yana güç ve iktidara koştuğunu söylediniz. Peki bunu ele geçirmek için illegal yöntemlere ne zaman başvurdu?
FETÖ'nün en başarısız olduğu alan sivil toplumdur. Devleti ele geçirmek kolay ama sivil toplumu ele geçirmek zor. Sivil toplumu ancak devleti ele geçirince kontrol edeceğini hesapladı. Devlet desteğini almak için her zaman devletçi göründü ve devletin ihtiyaçlarına göre şekil aldı. Siyasette bağımsız bir parti kurma yöntemini tercih etmedi ve var olan partileri kullanarak devlete sızmaya çalıştı. Çünkü halkı ikna etmek ve oy istemek zordur. Siyaseti medya, eğitim, polis ve yargı ile kontrol etmeye çalıştı ve başardı da. Bence Gülen'in hedefi siyasi partilerle değil de bürokraside kurduğu hakimiyetle devleti kontrol etmekti. Polis gücünü ele geçirince yargıyı ele aldı ve yargıdaki hakimiyeti sağlayınca bu ikisinin verdiği destekle orduya yöneldi. Tabi, Gülen bu süreçte enformasyona yani medyaya önem verdiler. Üçüncü hedefi finans sektörüydü. Parayı yönetmezlerse gücü kontrol edemeyeceklerini biliyorlardı. Belli alanları ele geçirince, dahası işgal edince orada bir arınma politikası uyguladı. Yani kendisi gibi düşünmeyenleri o kurumlardan bir şekilde tasfiye etti.

ANA KARARGAH ANKARA POLİS AKADEMİSİYDİ
-En güçlü olduğu alan neresiydi?
40 yılda hiç ummadığı alanları ele geçirdi. Karargahı da Ankara'daki polis akademisiydi. Polis akademisine girerek kriminal birçok işe bulaştı. Yasadışı dinlemeler, kasetler, kumpaslar her buralarda hazırlandı. Çünkü FETÖ'cü polislerin kafası böyle çalışıyordu. Gülen ise büyük amaçlar için her türlü araç meşrudur ilkesini şiar edindiği 15 Temmuz darbesi ve sonrasında gördük. En iyi sonuçları polis akademisinde kurulan kumpaslarda alsa da aslında farkında olmadan kendi sonunu hazırladı. Polis Akademi ve buradaki akademisyenlerin yön vermesiyle hareket dönüşüme uğradı ve FETÖ'laşma süreci başladı.
ERDOĞAN OLMASA FETÖ'NÜN BELİNİ KİMSE KIRAMAZDI!
-Devleti ele geçirme girişimi Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan geri döndü. Belki de dirayetli bir lider olmasaydı belki de başarılı olacaklardı.
Kesinlikle öyle. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Aralık 2013 operasyonlarına kararlı mücadele etmesi ve özellikle 15 Temmuz esnasındaki dik duruşu FETÖ'nün belini kırdı. Tabi halk Cumhurbaşkanı'nı yalnız bırakmadı ve büyük bir direniş gösterdi. 15 Temmuz FETÖ için bir intihardı. Ama yapabilecekleri başka da bir şey yoktu. 40 yıldır büyük bir gizlilik içinde bürokrasi, iş dünyası ve medyada güçlü bir ağ kurmuşsunuz. Bu gücün getirdiği şımarıklık ile FETÖ tüm devleti kontrol etmek istedi. 2011 seçimlerinde 100 milletvekili talepleri o dönemin başbakanı olan Erdoğan tarafından reddedildi. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan siyasi otoriteyi başka bir güçle haklı olarak paylaşmak istemiyordu. FETÖ'nun bürokraside hükümet işlerini yavaşlatmaları; 2012 MİT krizi ile Cumhurbaşkanı bu örgütünün amaçlarını daha iyi gördü. Eğer darbe yapmasalardı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın FETÖ'ye son darbeyi vuracağını biliyorlardı. Polis ve yargıdan temizlenmişlerdi. Ellerindeki tek silah orduydu. 15 Temmuz'da harekete geçmeselerdi 30 Ağustos'ta YAŞ kararları ile hepsi ordudan atılacaktı. Ellerinde tek bir mermileri vardı ve 15 Temmuz'da o mermiyi sıktılar.

ABD VE NATO DARBEYİ BİLİYORDU
-Peki bu darbeyi dış destek olmadan gerçekleştirmeleri mümkün mü?
Bu darbeyi FETÖ gerçekleştirdi. Bu konuda hiçbir tartışma yok. Peki dış destek var mı? Evet 15 Temmuz'un çok ciddi bir dış ayağı var. Darbenin dış ayağı üzerine düşünmek gerekiyor. Darbeden ABD'nin haberi vardı. NATO yetkililerinin de bilgisi vardı. Zaten NATO'dan yapılan "muhataplarımız tutuklandı" açıklaması bunun bir itirafı. Ama sadece bunu ABD ile açıklamak zor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Almanya faktörlerini de unutmamak gerekir. Ama burada komploculuğa kaçarak her şeyi dış faktörlerle açıklamak Türkiye'deki siyasi analizcileri tembelliğe sürüklüyor. Onun için önceliği iç dinamiklere vermek gerekiyor.
ABD FETÖ GERÇEĞİNİ ANKARA'DAN DAHA İYİ BİLİYOR!
-ABD yönetimi 15 Temmuz ve FETÖ gerçeğini biliyor ama FETÖ okullarının ülkesinde faaliyet göstermesine izin vermeye devam ediyor.
Evet burada bir çelişki var gibi görünebilir. Ama ABD yönetimi FETÖ'yü sadece Türkiye için bir tehdit olarak görüyor. Kendisine yönelik bir tehdit gibi algılamıyor. Tekrar ediyorum: ABD yönetimi ve Pentagon 15 Temmuz darbesinin arkasında FETÖ olduğunu biliyor. Hatta Türkiye'den daha iyi biliyor. Bunu bilmek ayrı ama diplomatik dil ayrı. Elbette Türkiye'nin iddiaları karşısında ikna edilmek için veri isteyecek. Gülen'in iadesi için sunulan dosyanın içeriği çok tartışmalı. ABD'de Gülen'in faaliyetleri mercek altında. Ama ABD'deki bazı kurumlar Gülen hareketine çok yatırım yaptı. 1995'den beri ABD'de güçlenen en önemli Türk hareketiydi. Özellikle Türk devleti ile ilişkilerde Gülen hareketi önemli roller oynuyordu. Aynı zamanda Washington'a gelen Türk devlet adamlarının görüşme programlarını elçilikten daha çok Gülen hareketi düzenliyordu. ABD'de birtakım geri çekilmeler var. Ama ABD'nin FETÖ ile tamamen yollarını ayırması biraz zaman alacak.
BU DARBE DİĞERLERİ İLE KIYASLANAMAZ. AMAÇ İÇ SAVAŞTI!
-FETÖ başarılı olsaydı 16 Temmuz'da nasıl bir Türkiye'ye uyanırdık?
Bunu düşünmesi bile korkunç. 15 Temmuz darbesi başarılı olsaydı iç savaş çıkar ve Türkiye Suriye'ye dönerdi. Belki de Mısır gibi olurdu, bilemiyorum. Ama kesin olan şu. Darbe başarılı olsaydı aylar süren bir iç savaşın içerisinde bulabilirdik kendimizi. Bu darbe girişimini diğerleri ile kıyaslamamak gerekir. Çünkü karşınızda bir asker yok. Bütün kişiliğini bir lidere teslim etmiş asker kılıklı şakirtlerden oluşan bir örgüt var. Ben o yüzden 15 Temmuz'a askeri darbe demiyorum. Siviller yani FETÖ abileri bu darbede kritik rol oynadılar.
15 TEMMUZ DARBE DEĞİL FETÖ İŞGAL HAREKETİYDİ
-Biraz açar mısınız? 15 Temmuz askeri darbe değil derken neyi kastediyorsunuz?
Biz bu topraklarda birçok askeri darbe gördük. Bazılarını yakın tarih kitaplarından okuduk. Bakın 15 Temmuz darbesi kesinlikle bir askeri darbe değil. 15 Temmuz sivil FETÖ'cü imamların kurguladıkları bir darbeydi. Asker kılıklı FETÖ'cülerin yaptığı bir kalkışmaydı. Bunlarda en ufak bir acıma yoktur. FETÖ'nün geleceği için ülkenin geleceğini hiç acımadan ateşe attılar. Orduyu darma dağan ettiler. Bu yüzden 15 Temmuz bir askeri darbe değildi diyorum. Peki ne oldu? Siyasi-ekonomik güce sahip, gizlilik esasında şekillenen yapının devleti ele geçirme projesine direnen Cumhurbaşkanı'nı yok etmek için girişilmiş bir kalkışmaydı. Yıpranan da TSK oldu. Bu konuda çok dikkatli olmamız lazım. Balyoz ve Ergenekon sürecinde yıpranan ordunun psikolojisi daha fazla bozulmamalı.
DARBE PLANI GÜZELDİ AMA ERDOĞAN VE HALKI UNUTTULAR
-Polisi, yargıyı, bürokrasiye ve TSK'yı ele geçiren FETÖ, 15 Temmuz'da neden başarısız oldu?
Cumhurbaşkanı ve halkı göz önünde bulundurmadılar. Siyasetin ve halkın direneceğini gözardı ederek bir darbe planı yaptılar. Cumhurbaşkanı'na suikast başarılı olsaydı ve darbe gece 3'te gerçekleştirilebilseydi bugün bambaşka şeyler konuşuyor olacaktık. Ama kader onlara bu izni vermedi. 16 Temmuz sabahı Gülen örgütünün Türkiye'deki son günü oldu.
YURTDIŞINDA FETÖ-PKK-ASALA İTTİFAKI VAR
-Yurtdışındaki FETÖ firarilerini gözlemleme imkanınız oldu mu?
Çok zor şartlar altında yaşayanlar da var California'ya gidip ciddi yatırımlar yapanlar da var. Dış destekle bir mutasyona uğrayan bir diaspora hareketine dönüşüyor. Yurtdışında özellikle Türkiye karşıtı ülkelerde daha rahat hareket ediyor. Türkiye'ye istediklerini söyleyemeyenler bunları FETÖ üyelerine söyletiyorlar. Yani örgüt ile Türkiye karşıtı ülkeler birbirini kullanıyor. ASALA, PKK ve FETÖ üçlüsü arasında ciddi ittifak var. Kısacası, aşırı milliyetçi Ermeni teşkilatları, PKK ve FETÖ artık ortak hareket ediyor ve Türkiye'yi seven insanlara ve kurumlara karşı bu ucu ortak hareket ediyor.
GÜLEN ÖLMEDEN MADDİ BAĞIMLILIĞI OLANLAR ÇÖZÜLMEZ
Sizce ne yapmalı?
İlk önce suçlu ve suçsuz ayrımı yapılmalı. Adalet çok hassas çalışmalı. Bazı kişilerin bu ortamı fırsat bilerek masum insanları düşman edinmemek lazım. Gülen hareketine mensup ailelerin 2000 civarında çocuğu ABD'de eğitim görüyor. Nasıl olur bilmiyorum ama bunları da bir şekilde kazanmak gerekir. Bazıları durumdan sonradan haberdar oldu. FETÖ üyeleri giderek Türkiye ile bağlarını koparmış görünüyor. Haklarında tutuklama kararı var. Belki de vatandaşlıktan da çıkarılacaklar. Aileleri ile ilişkileri büyük ölçüde koptu. Fethullah Gülen'in ölümünden önce maddi bağımlılığı olan örgüt üyelerinin kolay kolay kopacağını düşünmüyorum. Gülen öldükten sonra diğer kapalı topluluklarda olduğu gibi FETÖ'de de hızlı bir çözülme görülecektir. Onun için değişik stratejiler lazım. Ülke içinde FETÖ yapısına karşı kullanılan dil ile dışardaki farklı olmalı.
FETULLAH'IN BİR GÜN PKK VE ASALA'YI DESTEKLEYECEĞİNİ KİM TAHMİN EDERDİ?
-Fethullah Gülen'in ölümünden sonra dış güçler için FETÖ kullanılabilir bir örgüt olmaktan çıkar mı?
Ermeni örgütler, PKK ve FETÖ birbirinden kopuk yapılar değil. Dünyanın birçok ülkesinde bu 3 örgüt birlikte hareket ediyor. Washington'da Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı bu üç örgüt protesto etmişti. FETÖ 1915 olayları ile ilgili olarak Ermenilere tam destek verdi. Aynı desteği PKK'dan da esirgemedi. Kim derdi ki Fethullahçılar gün gelecek Asala ve PKK ile birlikte hareket edecek? Bunu da gizlemeden açık açık yapıyorlar. Sosyal medyada FETÖ'nün ileri gelen isimleri tweetler atarak bu desteklerini açıklıyorlar. Hatta Ermeni iddialarına karşı büyük mücadele veren Amerikalı Türkler ve dernekleri bu üçü tarafından saldırı altında. Örneğin Ermeni iddialarına karşı en büyük mücadeleyi veren Yalçın Ayaslı bugün bu yapılarca hedef haline getirilmiş durumda.
ÖRGÜT ÖZELEŞTİRİ YAPMAKTAN KORKUYOR ÇÜNKÜ…
-Bu kadar ihanet yaşandı. Özeleştiri yapan hiç örgüt üyesine rastlamadınız mı?
Bu yapılarda özeleştiri zordur. Sorgulamaya başlarsan inancını yitirirsin ve dışlanırsın. Mesela Zaman ABD sorumlusu Ali Arsan bir tweet attı. Soruları çalanlar gitsin hesap versinler dedi. Gerekirse Gülen de yargılansın dedi. Hemen susturdular. Maddi bağımlılığı olan beyaz yakalı FETÖ'cüler için burası bir ekmek kapısı. Hala ABD ve AB ülkelerinde ciddi yatırımları var ve orada çalışabiliyorlar. İkincisi ise bunlarda çok ciddi bir zihin yıkama var. Çok küçük yaşta beyinleri yıkanıyor. Küçük yaştan itibaren Gülen'i bir kurtarıcı olarak görüyorlar. Kurtarıcıyı terk etmek çok zor. Üçüncüsü ise korkuyorlar. Birey olurlarsa kaybolup gideceklerini düşünüyorlar. Mesela koca generallerin verdikleri mahkeme ifadelerine bakın. Hepsi örgüt ağzı ile aynı ifadeyi veriyorlar. Nazi generalleri de müebbet cezası almadan önce böyle ifadeler vermişlerdi. Kendilerini değil örgütlerini koruyorlar. Kendilerince büyük davaları uğruna ömürlerinin geri kalan kısmını cezaevinde geçirmeyi göze alıyorlar. Bir başka faktör ise korkuları var. Örgütün kendilerine kötülük yapmasından korkuyorlar. Bütün bu ihtimaller bir araya gelince maddi bağımlılığı olan FETÖ'cülerin örgütten ayrılması zorlaşıyor. Bu konuda üniversitelerimizi büyük görev düşüyor.
ÜNİVERSİTELER FETÖ KONUSUNDA CİDDİ ÇALIŞMA YAPMIYOR
-Üniversiteler FETÖ ile mücadelede ne yapabilir?
Yurtdışında FETÖ ile mücadele etmek zor bir süreçtir. Devlet üniversitelerinde FETÖ hakkında kaç çalışma yazıldı, kaç rapor hazırlandı, kaç sempozyum düzenlendi. FETÖ gibi sosyolojik bir olay üniversitelerin konusu değil mi? Üniversitelerden doğan boşluğu SETA dolduruyor. SETA dışında bu konuda akademik çalışma yapan yok. Sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sorunu ve davası değil bu. Bütün Türkiye'nin konusu olmalı.
CHP BENİM İÇİN BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞI
-FETÖ ile mücadele CHP'nin görevi değil mi?
CHP konusu tam bir hayal kırıklığı benim için. Cumhurbaşkanı'na olan düşmanlıkları CHP'nin gözünü kör etti. FETÖ'ye destek vermelerini ben başka türlü açıklayamıyorum. 15 Temmuz ile ilgili bir sayfa rapor bile hazırlayamadılar. CHP'nin içinde şu anda FETÖ yapılanmasının kırpıntıları var. Milletvekili, danışman ve yerel yönetimler düzeyinde var. FETÖ'den aldıkları dosyaları kullanarak 17/25 Aralık sürecinde siyasi üstünlük sağlayabileceklerini düşündüler. CHP zavallı bir durumda. Bugün CHP'nin geldiği nokta çok üzücü. Bu yürüyüşün çıkış noktasına bakın. MİT Tırları davası gibi FETÖ ile sembolleşen bir davadan sonra adalet yürüyüşü başlatılması bile FETÖ'nün içinde bulunduğu kafa karışıklığını ortaya koyuyor. Keşke 15 Temmuz'un yıldönümünde FETÖ darbesine karşı demokrasi için yürüyebilselerdi. Ama CHP tam tersini yaptı. Ben CHP tabanının da FETÖ ve HDP siyaseti ile birlikte hareket eden Kılıçdaroğlu'ndan çok memnun olmadığını düşünüyorum.
DARBENİN ARKASINDA BİR KOALİSYON DEĞİL FETÖ VAR
Yayın aşamasında olan ve 15 Temmuz darbesi ve FETÖ konulu "Turkey's coup and the Gulen Movement: Piety to Violence" kitabinizdan bahseder misiniz?
Amerikalı işadamı Yalçin Ayaşlı beyin desteklediği ve yönlendirdiği Turkish Coalition of America 2007 yılından beri University of Utah'daki Türkiye üzerine çalışmalar yapıyor. Ermeni sorununda en ciddi ve bilimsel çalışmaları bu destekle yaptık. 2015 sonrasındaki projelerimiz daha çok 19 yüzyıl Rusya'daki Türk-Müslüman toplulukları üzerine. Tabi Türkiye'nin daha iyi anlaşılması ve anlatılması bu projenin ana amacı. İşte bu eksende 15 Temmuz darbesi sonrası, Gülen, Gülen Hareketi, Hizmet Hareketi, ve FETÖ olarak adlandıracağımız konularda çalışma yapan ve kitap yayınlayan 23 uluslararası uzmanı University of Utah'a çalıştay'a taya çağırdık. İki gün suren tartışmalar ışığında FETÖ yapılanması ve bu yapının darbedeki rolü ele alindi.
Ne gibi sonuçlara vardınız?
Toplantıda üç ana tartışma konusu belirdi: Gülen hareketinin özünde, yani kuruluşunda, şiddet veya amaç için şiddeti meşru gören bir normative kodu var mıydı? İkinci soru kümesi ise daha çok Gülen hareketinin yapısı ve lider kadrosuyla ilgiliydi. Üçüncü soru ve konu kümesi ise darbe ve darbedeki rolü oldu.
Bir başka konu ise darbenin ordu içinde bulunan fraksiyonların bir araya gelmesiyle kurulan bir koalisyonun isi olduğu yönündeki tez. Akademisyenlerin vardığı sonuca göre güvenlik açısından bu kadar hassas bir konuda FETÖ'cülerin kesinlikle başka gruplarla çalışmayacağını ve onlara güvenmeyeceğini belirttiler ve bunun bir koalisyon isi değil tamamen FETÖ yapısını işi olduğu üzerinde uzlaşma var.
TÜRKİYE'NİN ABD'DE LOBİ FAALİYETLERİNE YÜKLENMESİ GEREKİR
15 Temmuz darbesi Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl etkiledi? Sizce Türk-Amerikan iliskileri Trump döneminde nasıl bir yol izleyecek?
Türk-Amerikan ilişkilerinin dayanağı ekonomi veya kültürel ilişkiler değil daha cok güvenlik eksenli oldu. Dahası, ABD-Türkiye ilişkileri askeri ilişkilerin ötesine geçmedi. Son yıllarda ABD'deki Türk toplumu bir takım girişimlerle askeri ilişkilerin ötesinde sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkilere vurgu yapan calışmalara girişti. Bunun en iyi örneği Turkish Coalition of America oldu. Türkiye'nin daha iyi tanıtılması için Amerikalı öğretmenlerin Türkiye konusunda eğitilmesi, Türk tarihi ve kültürü konusunda burslar verilmesi, ve tabi en önemlisi ABD'deki siyasi elitlerin Türkiye konusunda eğitilmesi için Türkiye'yi ziyaret etmelerinin sağlanması oldu. Bence artık lobi çalışmalarını tek başına bir şirkete vermek doğru değil. Amerikalı Türklerin lobi faaliyetlerini yüklenmesi gerekiyor. Tabi, Türkiye Cumhuriyeti devleti ile koordineli bir şekilde bunun yürütülmesi şart. Trump ne yazık ki yalnız bir adam ve ABD kurumlarının güvenmediği bir başkan. Onun icin Türkiye'nin başkan dışında kongre ve senato ile ilişkilerini geliştirmesi şart.