11 Ekim 2016 Salı

FETÖ’nün "30 yıllık darbe" hazırlığı

FETÖ’nün "30 yıllık darbe" hazırlığı ABD medyasında



The  New Yorker dergisi, FETÖ’nün Türkiye'deki darbe girişimini "30 yıllık darbe"  başlığıyla okuyucularına aktardı. Makaleden: ?-"Alpsoy (17 yıl FETÖ hareketinde  yer aldıktan sonra 2003'te ayrılan Said Alpsoy), yüzlerce kez şahit olduğu  olaylarda, odada toplanan bir grup erkeğin isteği dışında arkadaşlarından birini yere yatırdıktan sonra ayakkabı ve çoraplarını çıkararak ayağını öpmeye  başladıklarını söyledi"  -"Kendini Yarbay A.K. olarak tanıtan bir başka yetkili,  'Gülen'in lider kadrosundan olduğunu düşündüğüm biri kişi aracılığıyla darbe  teşebbüsünden bir hafta önce haberdar oldum' diye konuştu"-"Cumhurbaşkanlığı  Sözcüsü Kalın 'Gülen hareketi büyük bir suç örgütü. Tahminlerimize göre, darbe  teşebbüsüne katılan 11 binin üzerinde kişi var. Gülen örgütüyle herhangi bir bağı  olan, yargı, özel sektör, medya veya diğer alanlarda olanların hepsinin peşine  düşeceğiz' ifadelerini kullandı"

ABD'nin saygın dergilerinden "The New Yorker"da "30  yıllık darbe" başlığıyla yayımlanan makalede, Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) iç yüzü ortaya koyulurken, elebaşı Fetullah Gülen ve taraftarlarının başta polis,  istihbarat, Ordu ve yargı olmak üzere stratejik kurumlara nasıl yerleştiği  ayrıntılarıyla anlatıldı. Türkiye'de 15 Temmuz'da düzenlenen kanlı darbe girişimi ve FETÖ'nün yapılanması üzerine Dexter Filkins tarafından kaleme alınan makalede, örgütün Türkiye’deki yapılanması ve üyelerinin elebaşı Gülen’e bağlılıklarına işaret  edildi. Filkins, FETÖ’nün devletin içine nasıl yerleştiğini geniş bir şekilde  ele aldığı makalesinde, daha önce Fetullah Gülen ve bazı üyelerle mülakat  yaptığını hatırlattı. Gülen ile mülakat yapmak için ilk kez 2014'te örgütün New York’taki  merkezine giderek röportaj talebinde bulunduğunu belirten Filkins, bu talebin  Gülen’in sağlık durumu nedeniyle reddedildiğini fakat sonraki yıl örgütün  kendisiyle irtibata geçerek mülakat için Gülen’in malikanesine çağırdığını kaydetti. Filkins, Gülen’in, çok sayıda takipçisinin “önemli noktalarda” olduğunu, “Hiçbir birey ya da sosyal grup, tamamen politikadan uzak kalamaz. Çünkü verilen kararlar ve uygulamalar onların hayatlarına etki eder” dediğini aktardı.
"GÜLEN UYKUDAN KALKMIŞ BİR EMEKLİYE BENZİYORDU"
 Dexter Filkins, Gülen ile görüşmesini şöyle anlattı: "Birkaç dakika sonra, Gülen içeri girdi. Siyah bir takım giymişti. Kafasını öne eğmişti. Ayaklarını sürüyerek yürüyordu. Küresel bir örgütün  liderinden daha çok sanki öğle uykusundan kalkmış bir emekliye benziyordu. Büyük  bir kafası, geniş bir burnu ve gözaltı torbaları vardı. Yüzündeki tek gösterişli  şey bir tutam gri bıyıktı. Gülen, beni başını sallayarak selamladı. ABD'de 17 yıl  geçirmiş olmasına rağmen, neredeyse hiçİngilizce konuşmadı. Beni koridordan  geçirerek kaldığı yeri gösterdi. İki küçük oda, yerde bir halı, bir somya, seccade, bir masa, kitaplık ve yürüyüş bandı vardı." Gülen'in konuşmasını "dolaylı ve anlaşılması zor" olarak nitelendiren Filkins, "Ona öncülüğünü ettiği hareketin siyasetle ilgisi olup olmadığını sorduğumda, çok fazla yandaşının olduğunu söyledi. Hiçbir vatandaşın ya da sosyal grubun politikanın dışında kalamayacağını çünkü siyasi kararlar ve eylemlerin onların hayatlarını etkilediğini ifade etti." diye konuştu. Gülen'in yorgun göründüğüne işaret eden Filkins, yaklaşık 45 dakika sonra kendisine görüşmenin bittiği sinyalinin verildiğini belirtti. Makalesinde Gülen’in Türkiye’de yargı ve polisteki yapılanmasına geniş yer veren Filkins, mülakatlarından da alıntılar yaptı.
  
"HSYK'YA KİMİN SEÇİLECEĞİNE GÜLENCİLER KARAR VERDİ"
Ankara ziyareti sırasında 2011'de  Orhan Gazi Ertekin adlı bir hakimle  görüştüğünü ifade eden Filkins, Ertekin'in kendisine FETÖ'nün yargıdaki  yapılanmasına ilişkin tecrübelerini aktardığını kaydetti. Ertekin'in FETÖ üyelerinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na  (HSYK) nasıl yerleştirildiğini anlattığına işaret eden Filkins, Ertekin'in "Gizli  bir dil kullanıyorlardı. Gülenciler kimin seçileceğine karar verdi ve iş birliği yapmaya gerek duymadılar.” ifadelerini aktardı. Filkins, Türkiye'de yaptığı yolculuklarda Gülen’in Türk devleti  içindeki yapılanması hakkında çok sayıda kişinin deneyimlerini dinlediğini yazdı.
FETÖ İKİ TARAFLI BİR YAPILANMADIR
Filkins, makalesinde, lise yıllarında örgüte katılan Ahmet Keleş ile  17 yıl FETÖ hareketinde yer aldıktan sonra 2003'te ayrılan Said Alpsoy'un,  insanların çoğu zaman garip törenlerde kendilerini kaybettiğine şahit olduklarına  yönelik anılarına da yer verdi. Uzun yıllar FETÖ'nün yapılanması içinde yer aldıktan ve önemli  noktalara geldikten sonra örgütten ayrılan Keleş'in "İslam'ı korumanın tek yolu,  devlet kurumlarının içini takipçilerimizle doldurmaktı. Bunun yasal yönü  seçimlerle parlamento üzerinden olur fakat bu yolla yapamazsın çünkü ordu  müdahale eder. Bunu yapmanın tek yolu, devlet kurumlarına sızıp değişimi içeriden  yapmaktır.” dediğine işaret eden Filkins, Keleş'in sözlerini şöyle aktardı: “Bu (FETÖ) iki taraflı bir yapılanmadır. Bu yapılanmanın genlerinde vardır. Düşünün ben fakir bir işçi çocuğuyum ama güçlü bir yapılanmaya girdim ve  kendimi önemli bir kişi gibi hissettim. FETÖ'nün yedi seviyeli bir yapılanması  var ve en tepede Gülen yer alıyor."

"GÜLEN MEGALOMAN BİR KİŞİLİK"
Dexter Filkins, Keleş'in Gülen'i, kendisini mütevazi biri olarak  tanıtmasına rağmen megaloman ve tereddütsüz itaat isteyen biri olarak  tanımladığını belirtti. Filkins, Alpsoy'un da Gülen’in görünüşte parayla, kadınla ve güçle  ilişkisi olmayan bir karakter ortaya koyduğunu fakat asıl amacın devletin içine  sızarak gücü ele geçirmek olduğunu söylediğini aktardı.

"YERE YATIRIP ZORLA AYAĞINI ÖPTÜLER"
Makalede Filkins, örgüt içinde yapılan törenlerle ilgili olarak  "Alpsoy, yüzlerce kez şahit olduğu olaylarda, odada toplanan bir grup erkeğin isteği dışında arkadaşlarından birini yere yatırdıktan sonra ayakkabı ve  çoraplarını çıkararak ayağını öpmeye başladıklarını söyledi." ifadeleri  kullanıldı. Alpsoy'un kimsenin ayağını öpmediğini ancak törenin üç dört kez kendisine de uygulandığının aktarıldığı makalede, Keleş'in de törenlerin farklı şekillerde uygulandığını ve insanların birilerine sevgisini göstermek için  ayakkabısına su doldurarak içtiği örneğine yer verildi. Filkins yazısında, Alpsoy'un Gülen tarafından giyildiğini iddia edilen  bir ayakkabıyla ilgili aktardığı anısında ise Gülen'in ayakkabısını giyen birinin törene katıldığını ve bu kişinin ayakkabısından bir parça deri koparılarak  saatlerce kaynatıldıktan sonra insanlar tarafından yenildiğini anlattığını yazdı. FETÖ üyelerinin Gülen'den arta kalan yiyecekler için kavga ettiği  belirtilen makalede, Keleş'in, "Gülen tüm bu olaylardan haberdar ancak sadece  gülerek karşılık veriyor." sözlerine yer verildi. Öte yandan Filkins makalesinde, Milli İstihbarat Teşkilatının (MİT)  eski İstanbul Bölge Başkanı Osman Nuri Gündeş'in 2010'da kaleme aldığı bir  anısına atıfta bulunarak "Özbekistan ve Kırgızistan'daki Gülen okullarında birçok  CIA ajanının İngilizce öğretmeni olarak korunduğunu" yazdığını anımsattı.
"DARBE TEŞEBBÜSÜNE KALKIŞACAK GÜÇTEKİ TEK GRUP"
Bazı eski Amerikalı yetkililerin beyanatlarına da yer verilen  makalede, FETÖ üyelerinin (darbe teşebbüsünde) öncü rol alma olasılığının çok  yüksek olduğu belirtilerek "Çünkü orduda onlardan daha büyük ve birbirine bağlı  bir grup bulunmuyordu." ifadelerine yer veriliyor. Makalesinde, 2008 ve 2011 yılları arasında ABD’nin Türkiye Büyükelçisi  olan James Jeffrey’in görüşlerine de yer veren Filkins, Jeffrey’in Türkiye’deki  15 Temmuz kanlı darbe girişimi hakkında “Gülencilerin darbe teşebbüsüne  kalkışacak güçteki tek grup olduğu” yorumunda bulunduğunu kaydetti. Filkins, kendini Yarbay A.K. olarak tanıtan bir başka yetkilinin de  "Gülen'in lider kadrosundan olduğunu düşündüğüm biri kişi aracılığıyla darbe  teşebbüsünden bir hafta önce haberdardım." ifadelerine yer verildi.  
"GÜLEN HAREKETİ BÜYÜK BİR SUÇ ÖRGÜTÜ"
Filkins, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'ın ise kendisine,  "Gülen hareketi büyük bir suç örgütü. Tahminlerimize göre, darbe teşebbüsüne  katılan 11 binin üzerinde kişi var. Gülen örgütüyle herhangi bir bağı olan,  yargı, özel sektör, medya veya diğer alanlarda olanların hepsinin peşine  düşeceğiz." dediğini belirtti. Makalede FETÖ'nün elebaşı Gülen’in ABD’ye yerleşmesinde önemli rol  oynayan ve Gülen’in yeşil kart alması için destek veren ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı'nın (CIA) eski ajanı Graham Fuller’in de görüşlerine yer verildi. Fuller’inCIA’den ayrıldıktan sonra, siyasal İslam üzerine akademik  çalışmalar yaparken Gülen’le tanıştığına işaret eden Filkins, Fuller'in kendisine CIA ve Gülen arasında bir ilişkiden haberi olmadığını söylediğini aktardı. Filkins, Fuller’in Gülen hakkında Federal Soruşturma Bürosu’na (FBI)  destek mektubu kaleme aldığını belirttiğini ve “Tekrar yazarım” ifadelerini  kullandığını da yazdı. Filkins, makalesinde, Amerikalı diplomat Stuart Smith tarafından  2005'te yazılan bir telgrafta, 3 üst düzey Türk polisinin Gülen'in ABD'de ikamet  etmesini kolaylaştırılmasını istemek amacıyla ABD'nin İstanbul'daki  Konsolosluğunu ziyaret ettiğini yazdı.  ABDdeki bazı yetkililerin gizli yazışmalarda Gülen'e yeşil kart  verilmesine karşı olmalarına rağmen Gülen'in başvurusunda başarılı olduğunu çünkü  kısmen etkili dostlarının onu desteklemek için mektuplar yazdığını kaydeden  Filkins, eski CIA görevlisi George Fidas, ABD'nin eski Türkiye Büyükelçisi Morton  Abramowitz ve muhtemelen en dikkat çekenin de eski CIA direktörü Graham Fuller'in  bu dostlar arasında olduğunu vurguladı.

10 Ekim 2016 Pazartesi

Siyez Bulguru

Siyezin 10 bin yıllık bir ürün olduğunu, genetiğinin hiç değişmediğine işaret eden Alıcıoğlu, bu nedenle uzmanların tüketilmesini önerdiğini vurguladı.               Uzmanların siyez buğdayının sağlık açısından önemli bir besin olduğu konusunda birleştiğini dile getiren Alıcıoğlu, şunları kaydetti:  "Siyezin genetiği bozulmayan tekbuğday türü olduğu bilim çevrelerince de tasdiklenmiş. Bu nedenle devlet birimlerinin siyez buğdayının ekilmesi konusunda çaba harcaması gerektiğini düşünüyorum.Türkiye'de bu buğday türünün ekim alanları kısıtlı. Bu yerlerdeki çiftçilere teşvik verilmeli. Bu ürünün ekilmesi için çiftçiler özendirilmeli. Çünkü bu ürün, sağlık açısından tüm sağlık çevrelerinin üzerinde görüş birliğine vardığı nadir ürünlerdendir."          
Kastamonu Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksekokulu Makine ve Metal Teknolojileri Bölüm Başkanı Doç. Dr. Güran Ünal ise siyez bulguru üzerine birçok bilimsel çalışma yaptıklarını belirterek, "Genetiği değişmemiş, gizli kalmış bu leziz değerin tüm sofralarda kullanılmasını sağlamak gerekir." değerlendirmesinde bulundu.              
SİYEZ BUĞDAYI TARIMI
Siyez buğdayı, Türkiye'de Kastamonu'nun İhsangazi başta olmak üzere Seydiler ve Devrekani ilçelerinde yetiştiriliyor. Başakçıkları tek taneli ve kavuzlu yapıya sahip siyez buğdayı, kaynatıldıktan sonra kurutulur ve geleneksel yöntemlerle taş değirmenlerde öğütülerek bulgur elde edilir. İhsangazi'de bu yıl 100 ton civarında siyez bulguru elde edilmesi bekleniyor.

FBI Paul Williams: Gülen'i biz kontrol ediyoruz

Yıllarca FBI'da ajanlık yaptıktan sonra deneyimini gazetecilik yaparak aktaran ABD'li akademisyen Paul Williams Takvim gazetesine konuştu. CIA'nın Türkiye operasyonlarını anlatan 'Gladio Operasyonu' dahil 15 kitap yazan ve Pensilvanya'daki malikaneye bazısı kaçak olmak üzere defalarca giren Williams şunları anlattı:
GÜLEN'İ BİZ KONTROL EDİYORUZ: ABD, Gülen'i Türk hükümetini yönetmenin yolu olarak görüyor. ABD, Hazar Denizi çevresindeki doğal kaynakları elde etmeyi istiyor. Bu uzun zamandır stratejimizdi. CIA; Azerbeycan, Kazakistan, Türkmenistan gibi ülkeleri Gülen çevresinde toplayabileceğini düşündü. Bu yüzden uzun yıllarca Gülen'in okulları Asya'da kuruldu. Her bir okul CIA destekliydi. Bu onlara güç verdi. Türkiye'nin vekaleti Gülen tarafından kontrol ediliyordu ve biz de Gülen'i kontrol ediyorduk.
50 MİLYAR DOLAR: Gülen 50 milyar dolarlık kendi finansal kaynaklarını sağlıyor. Bu mahkeme belgelerinde geçen miktar. Bu 50 milyar dolar iş becerisi ya da eğitim geçmişiyle alakalı değil. Kendisi 3. sınıfa kadar okumuş, İngilizce bile konuşamıyor. Sahip olduğu bütün para CIA'den geldi. Bu şekilde Türkiye'de bir gazete, televizyon kanalı, kendi şirketlerini almayı başardı. Bu CIA'in parasıydı.
CIA VE GÜLEN'İN BAĞI SORGULANAMAZ: CIA'in Gülen ile olan bağlarına şüphe eden birinin tek yapması gereken, Gülen'in ABD'de kalıcı oturum iznine başvurduğunda, ona kimin destek verdiğine baksın. CIA üyesi Graham Fuller, Türkiye eski büyükelçileri Morton Abramowitz, Marc Grossman. Ve şu an ABD'deki Türk lobisini kimin yönettiğine bakın. CIA müdürü olan ismi Porter Goss da Gülen için çalışıyor. Yani Gülen ve CIA arasındaki bağı sorgulayamazsınız.
UYUŞTURUCU PARASI GÜLEN'E GİDİYOR: CIA dünya genelinde uyuşturucu ticaretinden gelen paraları istediği ülkelere yönlendirebiliyor. Bu sayede o ülkeleri kontrol ediyor ve darbeler planlıyor. Tüm parası ise uyuşturucu ticaretinden geliyor. Gülen de bunun bir parçası... VE CIA bu cahil adamı 'peygamber' gibi gösteriyor.
HILLARY GELİRSE İADE OLMAZ: Gülen şu an dünyadaki en geniş eğitim kompleksini kontrol ettiğinden, geleceğin isyancılarını yetiştiriyor. Şu an Türk hükümetine ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'a karşı gelmek istediği gibi, ileride de hareketin parçası olan bütün bu insanlar Orta Asya'yı tehdit ediyor. Unutmamak gerekir ki onun lobi grupları milyonlarca doları Hillary Clinton gibi politikacılara veriyor. Eğer başkan olmayı başarırsa Hillary de Gülen'e bağlanacak. Ve Gülen'in iadesi bu durumda asla gerçekleşmez.
ONA DOKUNAN ENGELLENDİ: Ben muhtemelen Gülen'in mülküne izinsiz giren tek Amerikalı'yım. Davet edilmemiştim ve izinsiz bir şekilde kameramanla oraya girdim. İçeride bir yetkili tarafından yakalandım ve sorgulandım. Şunu gördüm ki o malikanede korunuyor. Ayrıca FBI ve İçişleri Bakanlığı onu tehlikeli olduğu için sınır dışı etmeye çalıştı. Ama onu sınır dışı etmeye yönelik her girişim CIA, Graham Fuller, Abramovitz ve Mark Goss tarafından durduruldu. Onlar hep Gülen'in ne kadar iyi olduğunu ve ABD için ne kadar önemli bir varlık olduğunu söylediler. Oysa o bir yapışkan..

9 Ekim 2016 Pazar

Paul Newmans Kayisi

ABD’li oyuncu Paul Newman’ın markası, Türkiye’den ithal ettiği kayısıları paketleyip ABD’de satıyor. Türkiye’den kilosu 3 dolara alınan ürün, ABD’de 170 gramlık paketlerde 5 dolara (15 lira) satılıyor

Hollwood'un Oscar ödüllü sanatçısı olan ve 2008 yılında vefat eden Paul Newman'ın adıyla Malatya kayısısı sattığı ortaya çıktı. Paul Newman ve kızının fotoğrafları ve isimleri ile satılan Türk kayısının fotoğrafını ABD'de yaşayan oyuncu Fadik Sevil Atasoy, sosyal medya hesabında paylaştı. Atasoy fotoğrafın altına "Film yıldızı deyip geçmeyin Paul Newman'ın gıda sektöründeki markası Türk kayısılarını Amerika'ya satıyor, biz de 5 dolara alıp yiyoruz" yazdı.
25 BİN TON KAYISI
Kayısıyı şu anda Paul Newman'ın kızı Nell Newman satıyor. Şirketi babası kurarken, vefatından sonra şirketin hisseleri kızına kaldı ve "Newmansown' markası ile satış yapılıyor. Kayısılar Malatya'dan gidiyor. Malatya Ticaret Borsası Yönetim Kurulu Başkanı Gürsel Özbey, kayısının hikayesini şöyle anlattı: "Bu yıl ABD'ye 20 bin ton kayısı ihracatı gerçekleştirdik. İthalatçının talepleri doğrultusunda 12.5 ya da 5 kilogramlık paketler halinde ihracatı yapılıyor. Kayısıların yurt dışı ihraç fiyatı 3 dolar."
10 KAT FARK VAR
Paul Newman'ın kayısıları 170 gramlık paketler halinde satılıyor ve etiket fiyatı 5 dolar. Bir başka ifadeyle 170 gramı 15 TL. Türkiye'den bir kilogramının ABD'ye maliyeti ise 9 TL. Basit bir hesap ile Paul Newman, 1.62 TL'ye mal ettiği 170 gramlık Malatya kayısısını 15 TL'ye satıyor. İnternet sitesinde Türkiye'de üretilen acı biberini de satıyor.
İHRACATIN % 70'İ ABD'YE
Malatya kayısısı ihracatının yüzde 30'unun ABD'ye yüzde 70'inin dünyada 104 ülkeye yapıldığını söyleyen Özbey, "Biz ürünümüzü dünyaya satıyoruz ama pazarlama konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. 3 dolar gibi bir fiyatla ihracat yaptığımızda üreticiler bize düşük fiyat verdiğimizi söylüyorlar, fakat fiyat yükseltilince yurt dışından gelen talep azalıyor" diye konuştu.

.

6 Ekim 2016 Perşembe

Pokemon Go oynuyorsunuz, ülkenizi satıyorsunuz,niyemi?

Sofuoğlu, Gençlik ve Spor Bakanlığı Proje ve Koordinasyon Genel Müdürlüğünce düzenlenen etkinlik çerçevesinde, Battalgazi Halk Eğitim Konferans Salonu'nda "Son Yarım Asrın Hikayesi" konulu konferans verdi.
Cep telefonlarını elektronik kelepçeye benzeten Sofuoğlu, gençlerin cep telefonlarıyla kendilerini kelepçelediklerini belirtti. Gençlere ders çalışmalarını tavsiye eden Sofuoğlu, öğrencilerin hedeflerinin sınıflarında ilk üçe girmek olması gerektiğini söyledi.
Son dönemde özellikle gençler arasında yaygınlaşan Pokemon Go oyununa dikkati çeken Sofuoğlu, şöyle konuştu:
"Şimdi buraya bir ajan gelse Malatya'nın önemli sokaklarını, önemli geçiş noktalarını, devlet kurumlarını, askeri yapılarının fotoğrafını çekmeye kalksa polis ne yapar? Yakalar, sınır dışı eder. Buna da gerek yok çünkü Pokemon'da biz bütün bunların hepsinin resmini çekip sisteme yüklüyoruz. Bunu birkaç ülke yasakladı."
Japon hükümetinin nükleer tesisler ve civarı için Pokemon oyununun yüklenmemesini istediğini aktaran Sofuoğlu, gençeler şöyle seslendi:
"Pokemon Go oynuyorsunuz, kendi ülkenizi satıyorsunuz. Bunlar yasaklanacak, ben bekliyorum. Yasaklandığında her şey geçmiş olacak çünkü resimlerin çoğu gönderilmiş olacak. O sırada başka bir oyunla meşgul olacağız. Kurtulun şu kelepçelerden."

5 Ekim 2016 Çarşamba

Türkiye’nin en büyüğünü kurdu Hünnap bahceleri

Bölgedeki iklime çok iyi şekilde uyum sağlayan hünnapların kilosunu 4 liradan satan Ahmet Karan, “Rüyadan sonra elmayı söktük. Hünnapı diktik. Hünnapta ilaçta kullanmıyoruz. Kendisi de ilaç gibi meyve. Çoğu elma olmak üzere meyvelerimizi söktük. Şimdi hünnap dikiyoruz. 80 dekara ulaştık şu anda. 250-300 dekarı bulmak istiyoruz" dedi.

Yaklaşık 300 dönümlük çiftliğinin bulunduğu mevkideki don olayları ve dolu yağışlarından dolayı ürün kaybı yaşayıp istediği şekilde kar edememesi üzerine meyvecilikten ümidini kestiğini anımsatan Boğaziçi Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu evli ve 4 çocuk babası Karan, “2010 yılında bir rüya gördüm. Bana bir ses 'daha ne duruyorsun. Bütün tarlaların kenarlarına hünnap diksene' diye şiddetli bir şekilde ikaz etti. Ciddi bir rüyaydı. Ben uyandım rüyadan. 3 bin, 4 bin yıldır hünnap meyvesinin Çin, Türkistan, Sincan gibi bölgelerde çok ciddi anlamda tarımının yapılıp, insanların bunu tıbbi bir bitki olarak şifa amacıyla, detoks amacıyla, vücutlarındaki sıkıntıları gidermek, aldıkları ilaçların etkisini hafifletmek hatta gençleşmek adına tükettiklerini okudum. Her ne kadar Türkiye'de tanınmıyorsa da çok ciddiye aldım. Her sene 25-30 dekar kadar dikmekteyiz. Yani meyvecilikteki benim hayal kırıklığım hünnapla tam tersine döndü" diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bir gezi dönüşü uçakta gazetecilere "Bizim evden hünnap hiç eksik olmaz" sözleriyle hünnap ikram ettiğini hatırlatan Karan, bu sözlerin kendisini de heyecanlandırıp teşvik ettiğini, hazırladığı paketlerden Erdoğan'a da gönderdiğini sözlerine ekledi.

Hünnapın faydaları

Hünnap pektin, tanen, müsilaj, şeker ve C vitamini ihtiva ediyor. Hünnap, reçel ve sirke yapımının yanı sıra bitkisel ilaç olarak da kullanılıyor. Hünnabın, astım ve solunum sistemi hastalarına çok faydalı olduğu, balgam sökücü ve öksürük kesici özelliği olduğu biliniyor. Kanı temizleyip bağırsakları çalıştıran hünnap, streste vücudun kendini tekrar inşa etmesini hızlandırıyor. Nezle ve soğuk algınlığına karşı direnci artıyor. Şekeri dengeliyor. Zihni ve bedeni yorgunluk, zafiyet, Ağrı kaynaklı uykusuzluk durumlarında insana güç veriyor ve ateşi de düşürüyor. Uzmanlar her Sabah 3 hünnap yemeyi tavsiye ediyor

1 Ekim 2016 Cumartesi

Ali Şükrü Bey nasıl katledildi

“Efendiler, soruyorum, düşmanların altı ay sonra iade etmiş olduğu bir toprak var mıdır? Yoktur efendiler. Hangi toprak bir daha iade edilmiştir? Musul’u bir sene sonraya bırakmak… neticede kaybetmek demektir… “Mehmetçiğin süngüsüyle kazanılan muazzam zafer, Lozan’da heba edildi… Misak-ı Milli’den taviz veriliyor…” Bu gür sadanın sahibi, Meclis’teki İkinci Grub’un (iktidardakilere “Birinci Grup” muhaliflere İkinci Grup” deniyordu) lideri Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’di. Lozan Konferansı hiçbir sonuca ulaşmadan dağılmış (4 Şubat 1923), konu TBMM’ye getirilmişti (21 Şubat 1923). Meclis Başkan Vekili olarak o günkü oturumu yöneten Ali Fuat PaşaTBMM’deki havayı şöyle anlatıyor: “Gerek hükümeti ve gerekse başmurahhas İsmet Paşa’yı mes’ul tutmak yoluna gidiyorlardı. Konuşmaların hemen hepsi, şiddetli ve sinirli idi. Mebusların Misak-ı Milli’den bazı fedakârlıklar yapılmak suretiyle hazırlanan mukabil projenin müttefiklerce kabulü halinde Meclis’in millet muvacehesinde düşeceği durumdan son derece telaşlandıkları belli oluyordu.” Muhalif olarak tanınan İkinci Grub’un lideri Ali Şükrü Bey, iktidarı amansızca eleştiriyordu. Defalarca kürsüye çıkıp, “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zaferi Lozan’da hebâ ettiniz” diye bağırıyor, Lozan heyetinin, Lord Curzon’un oyunlarına kurban gittiğini iddia ediyordu. Öyle çok kürsüye çıkmıştı ki, esasen Lozan muhalifleri arasında bulunanRauf Bey (Orbay) bile sıkılmış, “Şükrü, yeter!” diye bağırmıştı, “artık söz alma!’” Ali Şükrü Bey:“Râuf!.. Ben bu işin fedâisiyim, anladın mı?” diye cevap vererek kürsüye yürümüştü.

 Ali Şükrü Bey’in konuşmaları en çok Mustafa Kemal Paşa’yı sinirlendirmişti. Tekrar söz istemesi karşısında öfkeli bir tavırla bağırmaya başladı: “Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi zarardide ediyorsunuz, maksadınız nedir?” Ali Şükrü Bey, maksadını anlatmak isterken, tabancasını çekerek üzerine yürüdü. Ali Şükrü Bey de silahına sarılmıştı. Araya girenlen tarafından olay güçlükle bastırıldı. Oturumu yöneten Meclis Başkan Vekili Ali Fuat Paşa, o günü şöyle anlatıyor: “Mustafa Kemal Paşa, Meclis’te konuşurken, hava oldukça gergindi. O konuşuyor, sözü kesiliyor, o cevaplıyordu. Paşa sözlerini tamamladıktan sonra, Ali Şükrü Bey’in, ‘Ben de söyleyeceğim’ demesi üzerine Gazi Paşa hiddetli bir tavırla: ‘Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi zarardide ediyorsunuz, maksadınız nedir?’ dedi ve kürsüden inerek elleri cebinde olduğu halde asabî bir şekilde Ali Şükrü Bey’in üzerine yürüdü.

Bu arada herkes Meclis’in ortasında birbirine bağırmakta olan meb’usların etrafında toplanmıştı. Ali Şükrü Bey, ‘kimseyi ithama hakkınız yoktur’ diye bağırıyor ve Sinop Mebusu Hakkı Hami Bey de ‘Meclis’te emniyet yok mudur?’ feryadını basıyordu.” Meclis’te zabıt kâtipliği yapan rahmetli Mahir İz,“Yılların İzi” isimli kitabında, Zabıt Müdürü Zeki Bey’in kulağına, “Ali Şükrü Bey bu gece idam fetvasını eliyle imza etti” diye fısıldadığını kaydediyor. Nitekim de öyle oldu: Bu oturumdan yirmi gün kadar sonra, Ali Şükrü Beyaniden ortadan kayboldu. Konu Meclis’e geldi. Sinop meb’usu Hakkı Hâmi Bey kürsüye çıktı: “Efendiler! Eğer Ali Şükrü Bey’e hürriyet-i efkârından(özgür düşüncelerinden) dolayı bir tecâvüz vukû bulmuşsa, ben bütün cihan huzurunda o gibi kirli ele derim ki, Ali Şükrü Bey gibi bu memlekette memleketin hürriyeti için feryâd edecek daha birçok beyler vardır.

Efendiler! Hiç bir zaman milletinfikr-i hürriyeti ve kanaatı silahla öldürülemez. Tehdid ile söndürülemez.” Ardından Erzurum Meb’usu Hüseyin Avni Bey kürsüye çıktı: “Efendiler! Bu şerefli kürsü bugün elîm bir vaziyete sahne oluyor. Bu şerefli milletin meb’usları bugün kalbleri kan bağlamış bir zavallı, bîçâre gibi birbirlerine bakıyorlar. Ey kâbe-i millet! Sana da mı taarruz! Ey ârâ-yı millet, sana da mı taarruz? Ey milletin mukaddesatı sana da mı taarruz?”(Lânet sesleri, bu millet ölmez, zihniyet ölmez, fikir ölmez sesleri). Birkaç gün sonra Şükrü Bey’in cesedi bulundu. İple boğularak öldürülmüş, Çankaya sırtlarında toprağa gömülmüştü. Recep Peker’in bile “Çok temiz, mert ve vatanperver bir arkadaş!.. Yalnız sinirli!... Coştu mu kabına sığmıyor” dediği mert bir muhalif böylece susturulmuştu. Suç, Giresunlu hemşehrisi Topal Osman Ağa’nın üzerine yıkıldı. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oluyordu! Nihayet o da katledildi. Bununla da yetinilmeyerek başı kesildi. Meclis’in kapısına ayaklarından asıldı. Bu olayların ardından Birinci Meclis dağıtılıp titizlikle tek tek belirlenen isimlerden oluşan İkinci Meclis kuruldu ve Lozan bu Meclis tarafından onaylandı.
Yavuz Bahadıroğlu / Akit

ali-sukru-bey-cenaze
Ali Şükrü Bey’in cenaze töreni
***
Bilindiği üzere, Birinci Mecliste iki grup vardı. Birinci Grubun lideri Selanikli M. Kemal, Ikinci Grubun lideri ise Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey idi. Kazım Karabekir Paşa’nın aktardığı şu hadise M. Kemal’in Ali Şükrü Bey hakkındaki düşüncelerini anlamamız açısından son derece önemlidir:
“Gazi M. Kemal pek asabi idi. Muhaliflerden Ali Şükrü Bey, “Ankara’ya matbaa makinası getirmiş.. Tan adında bir gazete çıkaracakmış, siz hâlâ uyuyorsunuz” diye yaveri Cevat Abbas Bey’e verdi; veriştirdi. Ve “yakın, yıkın” diye çıkıştı. Yalnız kalınca kendilerini teskin ettim. Bu tarzdaki beyanatının dışarıya aks edebileceğini ve pek de doğru olmadığını anlattım.”[1]
ali sükrü topal osman olayi kadir misiroglu
Sebilürreşad mecmuasından aktaran: Kadir Mısıroğlu, Trabzon Meb’usu Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey, Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, ikinci basım, sayfa 253.
***
Ve beklenen olur… 26 Mart 1923 günü akşamından sonra Ali Şükrü Bey aniden ortadan kaybolur. Ali Şükrü Bey’in kardeşi Şevket Bey de dönemin Başbakanı Rauf Orbay’a gidip ağabeyinin kayıp olduğunu söyler.
Konu ile ilgili olarak Başbakan Rauf Orbay anıların­da şöyle yazıyor:
“Derhal arama emri verdim. Ankara Valisi Abdülkadir Bey, Jandarma Komutanı, Polis Müdürü ve bütün gü­venlik kuvvetleri seferber oldukları halde, hatta kendi arabamı da arama işlerine verdiğim halde iz bile bulunamadı.
Devamlı aramalar sonunda Çankaya yolundan geçen arama ekibine bağlı jandarmaların, ana yoldan ayrılan ara­ba izlerini tarlada sürdürmeleri sırasında yeni kazılmış bir çukurda Ali Şükrü Bey’in ölüsüne rastlanır. Ölünün avucundaki, sımsıkı tutulmuş bir sandalye ha­sırı parçasının da Topal Osman’ın evinde bulunan kırık sandalyeye ait olduğu tespit edilince, ele sağlam bir ipucu geçirilmiş oldu. Yakalanan Osman Ağa’nın adamı Musta­fa Kaptan da Ali Şükrü Beyi kendisinin Topal Osman’ın evine götürdüğünü söyledi. Ali Şükrü Bey’i orada ayakta duran Osman Ağa’nın karşısına oturtmuşlar. Ve verdikleri kahveyi içerken birdenbire üzerine atılarak boğmuşlar. Mustafa Kaptan’ın bu itirafı ile olay tamamen aydınlanmış­tı. Bu haberi akşam üzeri meclisteki odamda çalışırken ge­tirdiler.”
Rauf Orbay bunun üzerine M. Kemal’e bir tezke­re yazdığını, yemekten sonra M. Kemal ve Latife Ha­nım ile istasyondaki evde görüştüklerini ve olayı anlattığını yazıyor. Sonra Papazın Bağı’nda olduğu sanılan Topal Os­man ve adamları üstüne Meclis Muhafaza Birliği’ni değil, Muhafız Taburu Komutanı Ismail Hakkı Tekçe’yi hareke­te geçirdiklerini anlatır.
Devamla:
“Osman Ağa üstüne gelindiğini sezince, Çankaya Köşkü’ne hücum etti. Köşkte kimseyi bulamayınca kapıyı kı­rıp içeri girdi, ne bulduysa parçalayıp ortalığı karmakarı­şık etti. Bu haber geldiği sırada silah sesleri de duyuldu. Bir süre sonra haber geldi. Osman Ağa altı yardımcısı ile vu­rulmuş ve ele geçirilmiştir.”[2]
Cemal Şener’in de yazdığı gibi, burada üstüne askerler gidince Osman Ağa’nın Cum­hurbaşkanı ve Başkomutan olarak M. Kemal’in ika­metgahı olan Çankaya Köşkü’ne hücum etmesi çok anlam­lıdır. Topal Osman, Ali Şükrü’nün öldürülmesini tek başı­na planlamış olsaydı suçluluk psikolojisi ile daha farklı davranırdı. Ama silahlı askerler üstüne gelince tehlikenin Çankaya’dan kendi hayatına yöneldiğini görmüş olacak ki, kendisini bu duruma düşüren yere karşı yapacağı son şeyi yapıp silahlı saldırıya geçmişti, neden başka kimseye veya yere değil de M. Kemal’e silah çekmişti. Bu davranış çok anlamlı olsa gerek. Ayrıca M. Kemal’in Topal Osman üstüne Muhafız Taburunu gönderince Çankaya Köşkü’nü boşaltıp, istasyondaki eve yerleşmesi de olduk­ça anlamlı olsa gerektir. Olan biten adeta yapılan bir söz­leşmenin tek taraflı olarak rafa kaldırılmasını anımsatıyor. Topal Osman’ın köşkten karşılık alamayınca kapıları kırıp içeri girmesi ve kimseyi bulamayınca ne bulduysa tahrip etmesi adeta bir kahrolmanın ifadesi sayılabilir.[3]
Topal Osman’ın yaralı yakalandığı halde ölüme terkedilmesi, “acaba susturuldu mu?” sorusunu akıllara getirmiyor değil. Nitekim Topal Osman’ın arkadaşı Mustafa Sütlaç’ın oğluna anlattıklarına göre, Topal Osman yaralı olarak sedyede taşınırken M. Kemal Atatürk’e küfrediyor ve kendisine kalleşlik yaptığını söylüyormuş.[4]
Meclis karıştı… Başta Erzurum meb’usu Hüseyin Avni Bey olmak üzere bazı milletvekilleri heyecanlı konuşmalar yaptılar.[5]
ali sükrü topal osman olayi hüseyin avni meclis tutanagi
[5] no’lu dipnot ile ilgili… Erzurum meb’usu Hüseyin Avni Bey’in mecliste yaptığı konuşmanın bir bölümü (Meclis tutanağı)
***
Şimdi gelelim o sıradaki Meclis Başkanı Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın olayla ilgili anılarında yazdıklarına:
“Osman Ağa ile maiye­tinin katil olduklan anlaşılınca yakalanmaları önemli bir ko­nu olmuştu. Çünkü alayına bağlı bölükler Gazi Paşa’nın (M. Kemal’in) koruyucularıydı. Osman Ağa’nın yakalanmasından bir gün önce M. Kemal Paşa’nın önünde yapılan bir bakanlar kurulu toplantısında Ağa’nın Muhafız Bölükleri, Meclis Muhafız Taburu ile değiştirilerek Ağa’nın Muhafız Tabu­ru tarafından yakalanıp adliyeye teslim edilmesine, köşk­teki muhafızların değiştirilmesinden önce Gazi ile eşi La­tife Hanım’ın köşkten istasyondaki binaya inmelerine ka­rar verilmişti. Gazi, eşi ile birlikte yemeğini Çankaya Köşkü’nde yedikten sonra gizlice ve kimsenin gözüne batma­dan istasyona inmiş, ondan sonra muhafızların değiştirilmesine ve Osman Ağa ile maiyetinin tepelenmesine baş­lanmıştı.”[6]
Ali Fuat Cebesoy’un anlatımında da; ölen Ali Şükrü Bey, öldürülen M. Kemal’in Özel Muhafız Tabur Ko­mutanı Topal Osman Ağa, ama Osman Ağa’nın üstüne asker giderken olağanüstü tedbir alınan kişi M. Kemal Paşa’dır.
Burada bir gariplik yok mu? Topal Osman Ağa adeta M. Kemal’den beklemediği bir tavır ile karşı karşıya kalmış izlenimini vermiyor mu?
Meclis basımevi Müdürü Feridun Kandemir ise, “Si­yasi Cinayetler” adlı kitabında bu olayı özetle şöyle anla­tıyor:
“Ilk günlerdeki araştırmalar Ali Şükrü Bey’in bir ki­şisel düşmanlıkla öldürülmüş olamayacağını anlatınca si­yasi sebeple öldürüldüğü kanısı kuvvetlenmiş, böyle bir ci­nayeti yapabilecek kimsenin de ancak Topal Osman olabi­leceği kanısı belirmişti. Bu şüphe ile, Topal Osman’ın TB­MM’deki kolu sayılan Mustafa Kaptan sorgusunda salı ak­şamı, Ağa’nın emriyle ben Ali Şükrü Bey’i eve götürdüm, dedi. Bunun üzerine Ankara ve çevresi köşe bucak aranmaya başlandı. Bu arada Mustafa Kaptan tutuklanmıştı. Onun yakalandığını duyan Topal Osman da saklanmıştı. To­pal Osman’ın saklanışı, üzerindeki şüpheleri adamakıllı kuvvetlendirmişti. Güvenlik kuvvetleri de evini sarmıştı. Evin çevresinde çok sıkı bir arama yapılıyordu. Pazar günü akşamüstü köşkün beş altı yüz metre berisinde sineklerin konup kalktığı bir çukurun içinde Ali Şükrü’nün ölüsü bulunmuştu. Çıkarılan ölünün elbisesi üzerine bir torba da ge­çirilmişti. Vücudun türlü yerleri parça parça edilmiş çift ip­le boğulduğu anlaşılmıştı. Sol eli kırılmış, dili dışarı fırla­mış, sımsıkı yumuk sol avucunda sandalyenin hasırlan kal­mıştı. Sol kulağının yanında bir de bacak yarası vardı. Ölü­nün bulunduğu yer Topal Osman’ın kaldığı yere beş yüz metre uzaktaydı. Sıra Topal Osman’ın yakalanmasına gel­mişti. Gece alınan tedbirle M. Kemal Paşa ile eşi La­tife Hanım, kimse duymadan Çankaya Köşkü’nden istas­yondaki binaya aktarıldı. Bundan sonra güvenlik kuvvetle­ri harekete geçerek Topal Osman’a teslim olmasını bildir­diler. Karşı koyunca yirmi dakika kadar çatışmadan sonra yanındakilerden bazıları öldürüldü. Topal Osman yaralı olarak ele geçti ise de kısa bir süre sonra o da öldü.”[7]
Görüldüğü gibi, Kandemir’in yazdıkları Başbakan Rauf Or­bay ve Meclis Başkanı Ali Fuat Cebesoy’u teyid etmektedir. Yine­lenmesi gereken bir nokta ise, Topal Osman’ın yaralı ola­rak ele geçtiği ve kısa bir süre sonra öldüğüdür.
Ali Sükrü Bey'in öldürülme haber Istanbul gazetelerinde böyle yayinladi Vakit Gazetesi, 1 Nisan 1923
Ali Şükrü Bey’in öldürülme haberi Istanbul gazetelerine böyle yansıdı (Vakit Gazetesi, 1 Nisan 1923)
***
ali sükrü beyin naasinin bulunmasi üzerine 2 nisan 1923 de kendi gazetesi Tan da cekilen manset
Ali Şükrü Bey’in naaşının bulunması üzerine 2 Nisan 1923’de kendi gazetesi “Tan”da çekilen manşet
***
Olayı bu defa Muhafız Taburu Komutanı General Is­mail Hakkı Tekçe’den dineleyelim:
“Aldığım emir üstüne Muhafız Taburunu toplayıp ha­rekete geçtim. Topal Osman’ın bulunduğu Papazın Köşkü’nü kuşattım. Çember daralırken Topal Osman’ın müf­rezesi tarafından üzerimize ateş açıldı, bir erimiz şehit ol­du. Çatışmaya başladık. Gün doğarken çarpışma devam ediyordu. Çarpışma öğleden önce bitti. Topal Osman müf­rezesi bertaraf edilmişti. Topal Osman da vurulmuştu. Ölen­leri oraya gömdüm. Sağ kalanları Atatürk’ün bulunduğu istasyondaki binaya götürdüm. Meclisin kararı üstüne Topal Osman’ın ölüsü gömüldüğü yerden çıkarıldı ve meclisin önünde ayağından baş aşağı asılarak herkese gösterildi.”[8]
ali sükrü topal osman olayi ismail hakki tekce milliyet gazetesi
[8] no’lu dipnot ile ilgili… General Is­mail Hakkı Tekçe’nin Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan hatıraları
***
1. TBMM zabıt katiplerinden olup mecliste olup biten birçok gizli celseyi de izleme olanağı bulunan Mahir Iz ise hatıralarında olayın oluş biçimini şöyle anlatıyor:
“Oturmuş­lar, sohbete başlamadan önce iki nargile gelmiş. Bir taraftan da sohbet başlamış.Tam bu sırada kahveler gelmiş. Ali Şükrü Bey kahve fincanını eline alır almaz, kara donlu çe­te tarafından dördü, yağlı ipi Ali Şükrü Bey’in eğilmeyen başına geçirmişler. Ali Şükrü o esnada, Osman, yaktın be­ni! demiş ve eliyle oturduğu iskemlenin hasırlarına can havli ile o kadar kuvvetle sarılmış ki naaşının avucunda o hasır parçaları görülmüş.”[9]
ali sükrü bey topal osman olayi ankarada cenaze merasimi 5 Nisan 1923 tarihli Tan gazetesi
Ali Şükrü Bey’in Ankara’daki cenaze merasimi 5 Nisan 1923 tarihli Tan Gazetesi’nde böyle verildi
***
ali sükrü beyin defnolundugu gün topal osman olayi trabzonda yayinlanan istikbal gazetesinin
Ali Şükrü Bey’in defnolunduğu gün Trabzon’da yayınlanan Istikbal Gazetesi
***
Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da yapmış olan Dr. Rıza Nur, Ali Şükrü cinayetinin perde arkasını hatıralarında şöyle anlatıyor:
“Osman Ağa Ankara’da imiş. Sokakta rastgeldim. Yüksekte Çiftegazi Mektebi yanında oturuyor. Karacaoğlan caddesinde rastgeldim. Nereye gittiğimi sordu. ‘Meclis’e’ dedim. ‘Ben istasyona gidiyorum, beraber gidelim.’ dedi. ‘Peki’ dedim. Istasyona kadar beraber yürüdük ve konuştuk. Beni severdi, itimadı vardı. Ben de onu severdim. Meclis’in önünden geçerken dedi ki:
‘Yahu, Meclis’de bir çok vatan haini meb’us varmış, bunlar memleketi satıyorlarmış. Niye bana haber vermiyorsun? Meclis’i basıp hepsini keseceğim. Başka çare yok. Bu kadar emek, bu kadar kan. Memleketi kurtardık. Derken şimdi bunlar çıktı.’
Baktım, kemali safiyetle, sükunetle ve ciddiyetle söylüyor. Ben ise işin dehşetinden tüylerim ürperdi. Düşün, Meclis basılmış, ikinci grup doğranmış, arada diğer meb’uslardan da gitmiş. Her yer kan ve cenaze içinde, inleyen, bağıran, imdat isteyen, can çekişme hırıltıları… Ne kanlı sahne, ne facia… Cihana, Avrupa’ya karşı da ne çirkin… Tarih her gün bunun dehşetinden titreyecek… Bu adam da bunu yapar mı yapar. Müthiş bir hunhardır. Yapar da gözünü bile kırpmaz. Nitekim bana da adi bir şey söylüyor, bir portakal keser gibi söylüyor.
Dedim ki: ‘Bu hainleri sana kim haber verdi?’
Dedi: ‘Orasını sorma!’
‘Hayır, illa söyle!’ dedim ve zorlandım.
Dedi: ‘Gazi söyledi.’
Iş anlaşıldı: Mustafa Kemal ikinci gruptan bîzâr, çaresi de kalmamış. Topal Osman’a bunları katliam ettirecek. O, mevkide kalması için, hatta bütün Milletin canına kıyar. Eşsiz bir canavardır. Merhamet, ve vicdan öyle şeyler bilmez. Demek bu işi kurmuş, işin de Osman’dan başka münasıb ehli yoktur. Osman da vatanperverdir, hem de cahil. Zavallının vatan hislerini ele almış, onu iyice doldurmuş, kandırmış.
Dedim ki: ‘Ağa, ben seni çok severim. Sen de bunu bilirsin. Bana itimadın var mı, beni sever misin?’
Dedi: ‘Vardır, seni çok severim. Sen tam vatanperversin. Venizelos’u bile döğdün.’
Dedim: ‘Peki! Beni dinle! Sana babaca nasihatim var. Sen cahilsin. Işlerin içyüzünü anlamazsın. Bu lakırdılar aramızda kalacak amma, yemin et!’ Yemin etti. Devam ettim: ‘Meclis’te hain yoktur. Onlar hükumetin yolsuzluğu aleyhindeler. Biraz azgınlar, amma, iş böyledir. Sakın bu işi yapma! Bu çok fena, çok kanlı bir iştir. Sonra sana lanet okurlar. Yazık, bu Millete bu kadar hizmet ettin, bunları mahvetme. Bu işi sakın yapma! Millet Meclisini basmak pek ağır bir şeydir. Hem de sen bunu kanınla ödersin.’
Dedi: ‘Ne diyorsun?’
Dedim: ‘Böyledir. Bana söz ver! Yapmayacağına yemin et!’
‘Yapmam. Iyi ki söyledin.’ deyip yemin etti.
Bu adam cahildi, hunhardı, fakat iyi insandı, pek vatanperverdi. Anlatınca anladı. Ben de böyle dehşetli bir faciayı izale ettim diye sevindim. Artık bitti dedim. Hatta o esnada istasyonun rıhtımında beraber bir aşağı bir yukarı volta vuruyorduk. Şakalaştım. Gülüştük. O gün de istasyon pek kalabalıktı. Bir istikbal mı vardı, neydi bilmem… Bir tesadüf, bakın ne yapıyor. Çok iş tesadüfe bağlıdır. Bu tesadüfler milletin bile talihlerini değiştirirler.
Iki üç gün geçti, bir gün Ali Şükrü’nün meydanda olmadığını söylediler. Kardeşi iki gün beklemiş, bakmış yok, hükumete söylemiş, Rauf’a (Orbay) söylemiş. Hükumet arıyormuş. Bakıyoruz, Rauf’ta bir fevkaladelik var. Hey’et-i vekilede soruyorum, soruyorlar, kimseye hiçbir şey söylemiyor. Herkes merakta. Ali Şükrü ne oldu? Yine bunu Rauf’a Hey’eti Vekile resmen soruyor. Hiç bir şey demiyor. (…) Iki gün evvel Ali Şükrü akşam üzeri Karacaoğlan caddesinden hükumete giden yolda cami karşısındaki kahvede imiş. Topal’ın adamlarından ismini unuttuğum bilmem ne kaptan denilen adam gelmiş. Ali Şükrü’ye ‘Ağa seni istiyor.’ demiş. Aynı memleketli olduklarından birbirilerini tanırlarmış. Kalkmış beraber gitmişler. Ağanın evine girmişler. Demek, iş geldi, Ağa’ya dayandı. Benim de derhal Ağa ile görüştüğümüz aklıma geldi. Kendi kendime dedim: “Mutlaka ağa Meclis’i basmayınca Mustafa Kemal onu Ali Şükrü’yü öldürmeğe ikna etti.”[10]
Rıza Nur’un yazdıkları bu konuda yazılmış başka kay­naklarca desteklenmese “Rıza Nur’a özgü” düşüncelerdir denip geçilebilir. Ama görüldüğü gibi Rıza Nur’un konu ile ilgili yazdıkları ile diğer yazılanlar arasında bir yakınlık söz konusu. Farkları ise belki Rıza Nur’un konuyu daha net ifa­de etmesidir. Kaldı ki Topal Osman’ın ölümü ile M. Kemal ilişkisi Falih Rıfkı Atay’ca da çok net ifade edilmiş­tir. Falih Rıfkı Atay, Rıza Nur gibi M. Kemal’in mu­halifi filanda hiçbir dönem olmamıştır. Üstelik Milli Mücadele’nin başından M. Kemal’in ölümüne dek en ya­kın siyasal yandaşı olmuş birisidir. Sürekli M. Ke­mal’in en yakınında bulunmuş fikirdaşı sayılır. Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in hayatını yazdığı ve ‘Çankaya’ adını verdiği eserinde çetelere ilişkin;
“Çeteler Kuvay-ı Milliyesi Yunan tehlikesine karşı batıda; Ermeni tehlikesi ile güneyde, Pontus tehlikesi ile Karadeniz bölge­sinde kendini göstermiştir. Bir ara Pontus Rum çeteleri al­tı – yedi binden, yirmi beş bine yükselmiştir. Bunlara karşı koymak için de Kel Oğlan veya Topal Osman gibi halk kahramanları çıkmıştır.”[11] diye yazdıktan sonra ‘halk kahramanı’ dediği Topal Osman’ın sonunu ise şöyle anla­tıyor:
“Karadeniz kıyılarının bu destan kahramanı, sonuna kadar Mustafa Kemal’e bağlı kalan, çetesinin adamlarına Çankaya’da ve köşkle şehir arasındaki yolda nöbet bekle­ten Topal Osman da, en sonunda, nizamlı ordunun kıta kumandanlarından Ismail Hakkı Tekçe tarafından ve Musta­fa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur.”[12]
Bir zamanların, “destan kahramanı, Topal Osman, ‘Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur” saptanmasını kemalist Falih Rıfkı Atay yapıyor.
ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge muhsin yazicioglu milliyet
19. Devre Istanbul Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı’nın Meclis Riyaseti’ne verdiği önerge Milliyet Gazetesi okurlarına böyle duyuruldu (2 Mayıs 1992, sayfa 7.)
***
19. Devre Istanbul Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı, aralarında rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun da bulunduğu çeşitli partilere mensup 9 arkadaşıyla birlikte Ali Şükrü cinayetinin Meclis tarafından araştırılması talebiyle Meclis Riyaseti’ne bir önerge vermiştir. Bu önerge 7 Mayıs 1992 tarihinde okunup zapta geçmiştir.[13] Ancak Hasan Mezarcı’nın 1995 Genel Seçimleri’nde tekrar milletvekili seçilememiş olmasından dolayı verdiği önerge kadük olmuştur. Yani Yasama meclisinin değişmesi ile önergenin geçerliliği kalmamıştır.
ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge meclis tutanagi
[13] no’lu dipnot ile ilgili… Hasan Mezarcı’nın verdiği önergenin baş kısmı (Meclis tutanağı)
***
ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge meclis tutanagi muhsin yazicioglu imza
Hasan Mezarcı’nın Meclis Riyaseti’ne verdiği önergede imzası bulunan milletvekilleri
***
Trabzon’da düzenlenen ve 20 bin kişinin katıldığı cenaze töreninde Faik Ahmet Bey bir konuşma yaptı. Barutçuzade Faik Ahmet Bey’in yaptığı konuşmada Ankara’yı hedef alan ağır sözler olduğunu Nebizade Hamdi söylemektedir:
“Bütün Trabzon rıhtıma dökülmüştü. Vapurla rıhtım arasında yüzlerce sandal. Doğrusu ben de dehşete kapıldım… Sonra cenazeyi Belediye Meydanı’na naklettik. Meydanda Trabzon Ittihat ve Terakki Başkanı Hacı Ahmet Barutçu’nun oğlu Faik Ahmet Barutçu çektiği nutukta sık sık ‘Çankaya katilleri’ diye bar bar bağırıyordu. Bununla Topal Osman’ın Ali Sükrü’yü öldürüşünün Çankaya’nın emriyle olduğunu kastediyordu.”[14]
9 Nisan 1923 tarihli Istikbal gazetesinde doğrudan söylenmese de dolaylı olarak M. Kemal cinayetin işlettiricisi olarak suçlanmıştır:
“Esasen şehid-i mazlum ile katil Osman arasında bir nispet yoktur. Topal Osman, her ne kadar Meclis-i Mebusan Muhafız Bölüğü Kumandanlığı’na getirilmiş bulunsa da nihayet bir uşaktır ve onda daima bir uşak ruhu yaşamıştır. Hatta bu mevkiye kadar yine bir uşak gibi getirilmiştir. Iş bu halde iken bunun efendisi kimdir?”[15]
Topal Osman’ı kandıran ve Ali Şükrü Bey’i öldürmeye azmettirenin kim olduğunu sanırım herkes anlamıştır. Konuşmaması için Topal Osman da öldürülmüştür. Ne gariptir ki, Milli Mücadele’ye büyük katkılarda bulunmuş insanlar birer birer ortadan kaldırılmış…
*
M. KEMAL  ATATÜRK  ÇARŞAFA  GIRDI  MI ?  
Bu arada temas etmeden geçemeyeceğim…
Topal Osman Çankaya’yı kuşatınca, M. Kemal, eşi Latife hanımın çarşafını giyip istasyondaki eve geçmiş. Latife hanımın kız kardeşi yani M. Kemal’in baldızı Vecihe hanım bu enteresan olayı şöyle anlatıyor:
“Millî Mücadele’nin lideri tehdit altındaydı. Kısa bir tartışma yaşandı. Önemli olan Mustafa Kemal Paşa’nın yaşamıydı. Ona bir şey olursa zaten hiçbirimiz hayatta kalamazdık. Dışarıdakilerle pazarlık başladı. Âdet olduğu üzere ‘Kadınlar ve çocuklar önden çıksın’ dediler. Plan şuydu. Mustafa Kemal Paşa kılık değiştirerek kadınlar ve çocuklarla birlikte dışarı çıkacaktı. Fakat evin içinde de birilerinin kalması gerekiyordu. Latife muhafızlar­la birlikte evde kalmaktan yanaydı. ‘Ben onları oyalarım’ diyor­du. Mustafa Kemal Paşa önce şiddetle itiraz etti. Ancak Lati­fe’nin inadını bilirdi. Bir çarşaf buldum getirdim. Mustafa Kemal çarşafı giydi benimle birlikte dışarı çıktı. Latife de bu arada onun kalpağını kafasına takmıştı. Erlerden birine ‘Mutfaktaki portakal sandıklarını getir’ dedi. Sandıkları pencerelerin önüne dizdiler. Evde ışıklar yanıyor ve bahçeden bakıldığında içerdekiler fark ediliyordu. Boyunun kısalığı dışardan fark edilmemeliydi. Latife, portakal sandıkları üzerinde bir ileri bir geri yürüyor, dışarıdan gelen habercilerle iletilen mesajları evde Mustafa Kemal varmış gibi alıp cevap veriyordu. Ölüm teh­didi altında çeteyi oyalamayı sürdürüyordu. O sırada Mustafa Kemal, Topal Osman’a karşı yürütülecek harekâtı planlıyordu. Sonunda Topal Osman’ın adamları eve kurşun yağdırmaya baş­ladılar. Ardından eve girdiler. Mustafa Kemal’in gittiğini anla­yınca çılgına dönüp ne buldularsa parçaladılar. Onların aradığı Mustafa Kemal’di. Ama ellerinden kaçırmışlardı. O sırada Topal Osman çetesi muhafız taburu tarafından sarıldı.”[16]
Bu bir.
Ikincisi, hadisenin başka ravileri de var. Topal Osman’ın en yakın arkadaşı Yazıcıoğlu Mehmed’in (Bilal Kaptan) torunu Atilla Yenel, hadisenin şahidleriyle yaptığı görüşmelerde M. Kemal’ın o gece tebdîl-i kıyâfetle köşkden ayrıldığını teyid ediyor.[17]
Diğer bir şahid ise Topal Osman ile birlikte köşkü basanlardan Haliloğlu Râsim Bey (Aydın)’dir. Kendisiyle aynı adı taşıyan torunu Râsim Aydın, dedesinin hatıralarını aylarca dinlemiş, banda kaydetmiş, üstüne üstlük bir de notere tasdik ettirmiş:
“Dedemin içinde bulunduğu 8 kişilik bir grup, gecenin karanlığından yararlanarak Köşk’e gidiyor. Köşkün kapısında tanımadıkları askerler varmış. Dedemlerin içeri girmesine izin vermiyorlar. ‘Atatürk’e haber getirdik’ diyor dedemler, ama ‘siz söyleyin biz iletelim’ yanıtını alıyorlar. Içeride perdenin arkasından Atatürk’ün dolaştığını görüyorlar. Izin verilmeyince ateş ederek içeri giriyorlar. Ancak, içerdeki kalpaklı kişinin Atatürk değil Latife Hanım olduğu ortaya çıkıyor. Latife Hanım üniforma giymiş ve pencere kenarındaki sedirin üzerinde ileri geri gidip geliyormuş. Arka tarafa da lamba koymuşlar dışardan görünsün diye.”[18]
M. Kemal Atatürk’ün istasyondaki eve Latife hanımsız ve çarşafla gittiği büyük ihtimalle doğrudur. Rauf Orbay ve Ali Fuat Paşa’nın anılarında M. Kemal’in eşiyle birlikte gittiğine -her nedense- “ısrarla” vurgu yapılıyor olsa da, bu ısrar bana, hakikatin üstünün örtülmek istendiği izlenimi veriyor. Böyle gereksiz bir ayrıntının ısrarla vurgulanması gerçekten dikkat çekici.

Şimdi kemalistlerin mantığına göre “çarşaf olmasaydı M. Kemal Atatürk de olmazdı”, iyi mi !?!