Lozan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lozan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Eylül 2017 Cuma

iki satırlık bir telgraf

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitime verdiği önem dahilinde gençlerin ruh hallerini de ne denli anlayabildiğini kanıtlayan bu duygusal anı ile sizleri başbaşa bırakıyoruz.

Sadi Irmak öğrenci olduğu zamanlarda İstanbul Üniversitesi’ndeyken okulun panosunda bir ilan görür. İlanda “Avrupa’ya talebe yollanacaktır.” yazmaktadır.

DGJ0NRNXYAAwQ_Z

Ülke savaştan yeni çıkmış, Lozan yeni imzalanmıştır. Bu durumda Avrupa’ya talebe yollamak lüks gibi gelir herkese. Sadi Irmak da şansını denemek isteyen 150 kişinin içindedir. Sonradan seçilen 11 kişi arasında şanslı bir şekilde kendisine yer bulur.

11988190_1648341378750119_8824191947254133728_n

Atatürk bizzat kendisi Sadi Irmak’ın isminin yanına “Berlin Üniversitesi’ne gitsin” diye not düşer. Fakat gitmek ile gitmemek arasında kafası karışıktır.

Atatürkün-öğrencileri

Kendisi o zaman yaşadığı bu çıkmazı ve karar verişini şu sözlerle anlatır; “Vakit geldiğinde ise Sirkeci Garı’ndayım; ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?

sirkecigari

Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta dağıtıcısı ismimi çağırdı. “Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”

atatürk-ün-şakirtlere-kötü-örnek-olan-fotoğrafları_336966

“Benim” dedim. Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu: “Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz. İmza – Mustafa Kemal”

sigaranin-gercekten-yakistigi-insanlar_1400398

Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme.” dedim.

220px-Sadi_Irmak

Düşünün 1923‘te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?

3640-1-ba20758de75a19aee0d6ccd33b86a004

Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü‘nü kurdum. Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.

danmecbs

Ben kim miyim? Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım…

1 Ekim 2016 Cumartesi

Ali Şükrü Bey nasıl katledildi

“Efendiler, soruyorum, düşmanların altı ay sonra iade etmiş olduğu bir toprak var mıdır? Yoktur efendiler. Hangi toprak bir daha iade edilmiştir? Musul’u bir sene sonraya bırakmak… neticede kaybetmek demektir… “Mehmetçiğin süngüsüyle kazanılan muazzam zafer, Lozan’da heba edildi… Misak-ı Milli’den taviz veriliyor…” Bu gür sadanın sahibi, Meclis’teki İkinci Grub’un (iktidardakilere “Birinci Grup” muhaliflere İkinci Grup” deniyordu) lideri Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’di. Lozan Konferansı hiçbir sonuca ulaşmadan dağılmış (4 Şubat 1923), konu TBMM’ye getirilmişti (21 Şubat 1923). Meclis Başkan Vekili olarak o günkü oturumu yöneten Ali Fuat PaşaTBMM’deki havayı şöyle anlatıyor: “Gerek hükümeti ve gerekse başmurahhas İsmet Paşa’yı mes’ul tutmak yoluna gidiyorlardı. Konuşmaların hemen hepsi, şiddetli ve sinirli idi. Mebusların Misak-ı Milli’den bazı fedakârlıklar yapılmak suretiyle hazırlanan mukabil projenin müttefiklerce kabulü halinde Meclis’in millet muvacehesinde düşeceği durumdan son derece telaşlandıkları belli oluyordu.” Muhalif olarak tanınan İkinci Grub’un lideri Ali Şükrü Bey, iktidarı amansızca eleştiriyordu. Defalarca kürsüye çıkıp, “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zaferi Lozan’da hebâ ettiniz” diye bağırıyor, Lozan heyetinin, Lord Curzon’un oyunlarına kurban gittiğini iddia ediyordu. Öyle çok kürsüye çıkmıştı ki, esasen Lozan muhalifleri arasında bulunanRauf Bey (Orbay) bile sıkılmış, “Şükrü, yeter!” diye bağırmıştı, “artık söz alma!’” Ali Şükrü Bey:“Râuf!.. Ben bu işin fedâisiyim, anladın mı?” diye cevap vererek kürsüye yürümüştü.

 Ali Şükrü Bey’in konuşmaları en çok Mustafa Kemal Paşa’yı sinirlendirmişti. Tekrar söz istemesi karşısında öfkeli bir tavırla bağırmaya başladı: “Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi zarardide ediyorsunuz, maksadınız nedir?” Ali Şükrü Bey, maksadını anlatmak isterken, tabancasını çekerek üzerine yürüdü. Ali Şükrü Bey de silahına sarılmıştı. Araya girenlen tarafından olay güçlükle bastırıldı. Oturumu yöneten Meclis Başkan Vekili Ali Fuat Paşa, o günü şöyle anlatıyor: “Mustafa Kemal Paşa, Meclis’te konuşurken, hava oldukça gergindi. O konuşuyor, sözü kesiliyor, o cevaplıyordu. Paşa sözlerini tamamladıktan sonra, Ali Şükrü Bey’in, ‘Ben de söyleyeceğim’ demesi üzerine Gazi Paşa hiddetli bir tavırla: ‘Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi zarardide ediyorsunuz, maksadınız nedir?’ dedi ve kürsüden inerek elleri cebinde olduğu halde asabî bir şekilde Ali Şükrü Bey’in üzerine yürüdü.

Bu arada herkes Meclis’in ortasında birbirine bağırmakta olan meb’usların etrafında toplanmıştı. Ali Şükrü Bey, ‘kimseyi ithama hakkınız yoktur’ diye bağırıyor ve Sinop Mebusu Hakkı Hami Bey de ‘Meclis’te emniyet yok mudur?’ feryadını basıyordu.” Meclis’te zabıt kâtipliği yapan rahmetli Mahir İz,“Yılların İzi” isimli kitabında, Zabıt Müdürü Zeki Bey’in kulağına, “Ali Şükrü Bey bu gece idam fetvasını eliyle imza etti” diye fısıldadığını kaydediyor. Nitekim de öyle oldu: Bu oturumdan yirmi gün kadar sonra, Ali Şükrü Beyaniden ortadan kayboldu. Konu Meclis’e geldi. Sinop meb’usu Hakkı Hâmi Bey kürsüye çıktı: “Efendiler! Eğer Ali Şükrü Bey’e hürriyet-i efkârından(özgür düşüncelerinden) dolayı bir tecâvüz vukû bulmuşsa, ben bütün cihan huzurunda o gibi kirli ele derim ki, Ali Şükrü Bey gibi bu memlekette memleketin hürriyeti için feryâd edecek daha birçok beyler vardır.

Efendiler! Hiç bir zaman milletinfikr-i hürriyeti ve kanaatı silahla öldürülemez. Tehdid ile söndürülemez.” Ardından Erzurum Meb’usu Hüseyin Avni Bey kürsüye çıktı: “Efendiler! Bu şerefli kürsü bugün elîm bir vaziyete sahne oluyor. Bu şerefli milletin meb’usları bugün kalbleri kan bağlamış bir zavallı, bîçâre gibi birbirlerine bakıyorlar. Ey kâbe-i millet! Sana da mı taarruz! Ey ârâ-yı millet, sana da mı taarruz? Ey milletin mukaddesatı sana da mı taarruz?”(Lânet sesleri, bu millet ölmez, zihniyet ölmez, fikir ölmez sesleri). Birkaç gün sonra Şükrü Bey’in cesedi bulundu. İple boğularak öldürülmüş, Çankaya sırtlarında toprağa gömülmüştü. Recep Peker’in bile “Çok temiz, mert ve vatanperver bir arkadaş!.. Yalnız sinirli!... Coştu mu kabına sığmıyor” dediği mert bir muhalif böylece susturulmuştu. Suç, Giresunlu hemşehrisi Topal Osman Ağa’nın üzerine yıkıldı. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oluyordu! Nihayet o da katledildi. Bununla da yetinilmeyerek başı kesildi. Meclis’in kapısına ayaklarından asıldı. Bu olayların ardından Birinci Meclis dağıtılıp titizlikle tek tek belirlenen isimlerden oluşan İkinci Meclis kuruldu ve Lozan bu Meclis tarafından onaylandı.
Yavuz Bahadıroğlu / Akit

ali-sukru-bey-cenaze
Ali Şükrü Bey’in cenaze töreni
***
Bilindiği üzere, Birinci Mecliste iki grup vardı. Birinci Grubun lideri Selanikli M. Kemal, Ikinci Grubun lideri ise Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey idi. Kazım Karabekir Paşa’nın aktardığı şu hadise M. Kemal’in Ali Şükrü Bey hakkındaki düşüncelerini anlamamız açısından son derece önemlidir:
“Gazi M. Kemal pek asabi idi. Muhaliflerden Ali Şükrü Bey, “Ankara’ya matbaa makinası getirmiş.. Tan adında bir gazete çıkaracakmış, siz hâlâ uyuyorsunuz” diye yaveri Cevat Abbas Bey’e verdi; veriştirdi. Ve “yakın, yıkın” diye çıkıştı. Yalnız kalınca kendilerini teskin ettim. Bu tarzdaki beyanatının dışarıya aks edebileceğini ve pek de doğru olmadığını anlattım.”[1]
ali sükrü topal osman olayi kadir misiroglu
Sebilürreşad mecmuasından aktaran: Kadir Mısıroğlu, Trabzon Meb’usu Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey, Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, ikinci basım, sayfa 253.
***
Ve beklenen olur… 26 Mart 1923 günü akşamından sonra Ali Şükrü Bey aniden ortadan kaybolur. Ali Şükrü Bey’in kardeşi Şevket Bey de dönemin Başbakanı Rauf Orbay’a gidip ağabeyinin kayıp olduğunu söyler.
Konu ile ilgili olarak Başbakan Rauf Orbay anıların­da şöyle yazıyor:
“Derhal arama emri verdim. Ankara Valisi Abdülkadir Bey, Jandarma Komutanı, Polis Müdürü ve bütün gü­venlik kuvvetleri seferber oldukları halde, hatta kendi arabamı da arama işlerine verdiğim halde iz bile bulunamadı.
Devamlı aramalar sonunda Çankaya yolundan geçen arama ekibine bağlı jandarmaların, ana yoldan ayrılan ara­ba izlerini tarlada sürdürmeleri sırasında yeni kazılmış bir çukurda Ali Şükrü Bey’in ölüsüne rastlanır. Ölünün avucundaki, sımsıkı tutulmuş bir sandalye ha­sırı parçasının da Topal Osman’ın evinde bulunan kırık sandalyeye ait olduğu tespit edilince, ele sağlam bir ipucu geçirilmiş oldu. Yakalanan Osman Ağa’nın adamı Musta­fa Kaptan da Ali Şükrü Beyi kendisinin Topal Osman’ın evine götürdüğünü söyledi. Ali Şükrü Bey’i orada ayakta duran Osman Ağa’nın karşısına oturtmuşlar. Ve verdikleri kahveyi içerken birdenbire üzerine atılarak boğmuşlar. Mustafa Kaptan’ın bu itirafı ile olay tamamen aydınlanmış­tı. Bu haberi akşam üzeri meclisteki odamda çalışırken ge­tirdiler.”
Rauf Orbay bunun üzerine M. Kemal’e bir tezke­re yazdığını, yemekten sonra M. Kemal ve Latife Ha­nım ile istasyondaki evde görüştüklerini ve olayı anlattığını yazıyor. Sonra Papazın Bağı’nda olduğu sanılan Topal Os­man ve adamları üstüne Meclis Muhafaza Birliği’ni değil, Muhafız Taburu Komutanı Ismail Hakkı Tekçe’yi hareke­te geçirdiklerini anlatır.
Devamla:
“Osman Ağa üstüne gelindiğini sezince, Çankaya Köşkü’ne hücum etti. Köşkte kimseyi bulamayınca kapıyı kı­rıp içeri girdi, ne bulduysa parçalayıp ortalığı karmakarı­şık etti. Bu haber geldiği sırada silah sesleri de duyuldu. Bir süre sonra haber geldi. Osman Ağa altı yardımcısı ile vu­rulmuş ve ele geçirilmiştir.”[2]
Cemal Şener’in de yazdığı gibi, burada üstüne askerler gidince Osman Ağa’nın Cum­hurbaşkanı ve Başkomutan olarak M. Kemal’in ika­metgahı olan Çankaya Köşkü’ne hücum etmesi çok anlam­lıdır. Topal Osman, Ali Şükrü’nün öldürülmesini tek başı­na planlamış olsaydı suçluluk psikolojisi ile daha farklı davranırdı. Ama silahlı askerler üstüne gelince tehlikenin Çankaya’dan kendi hayatına yöneldiğini görmüş olacak ki, kendisini bu duruma düşüren yere karşı yapacağı son şeyi yapıp silahlı saldırıya geçmişti, neden başka kimseye veya yere değil de M. Kemal’e silah çekmişti. Bu davranış çok anlamlı olsa gerek. Ayrıca M. Kemal’in Topal Osman üstüne Muhafız Taburunu gönderince Çankaya Köşkü’nü boşaltıp, istasyondaki eve yerleşmesi de olduk­ça anlamlı olsa gerektir. Olan biten adeta yapılan bir söz­leşmenin tek taraflı olarak rafa kaldırılmasını anımsatıyor. Topal Osman’ın köşkten karşılık alamayınca kapıları kırıp içeri girmesi ve kimseyi bulamayınca ne bulduysa tahrip etmesi adeta bir kahrolmanın ifadesi sayılabilir.[3]
Topal Osman’ın yaralı yakalandığı halde ölüme terkedilmesi, “acaba susturuldu mu?” sorusunu akıllara getirmiyor değil. Nitekim Topal Osman’ın arkadaşı Mustafa Sütlaç’ın oğluna anlattıklarına göre, Topal Osman yaralı olarak sedyede taşınırken M. Kemal Atatürk’e küfrediyor ve kendisine kalleşlik yaptığını söylüyormuş.[4]
Meclis karıştı… Başta Erzurum meb’usu Hüseyin Avni Bey olmak üzere bazı milletvekilleri heyecanlı konuşmalar yaptılar.[5]
ali sükrü topal osman olayi hüseyin avni meclis tutanagi
[5] no’lu dipnot ile ilgili… Erzurum meb’usu Hüseyin Avni Bey’in mecliste yaptığı konuşmanın bir bölümü (Meclis tutanağı)
***
Şimdi gelelim o sıradaki Meclis Başkanı Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın olayla ilgili anılarında yazdıklarına:
“Osman Ağa ile maiye­tinin katil olduklan anlaşılınca yakalanmaları önemli bir ko­nu olmuştu. Çünkü alayına bağlı bölükler Gazi Paşa’nın (M. Kemal’in) koruyucularıydı. Osman Ağa’nın yakalanmasından bir gün önce M. Kemal Paşa’nın önünde yapılan bir bakanlar kurulu toplantısında Ağa’nın Muhafız Bölükleri, Meclis Muhafız Taburu ile değiştirilerek Ağa’nın Muhafız Tabu­ru tarafından yakalanıp adliyeye teslim edilmesine, köşk­teki muhafızların değiştirilmesinden önce Gazi ile eşi La­tife Hanım’ın köşkten istasyondaki binaya inmelerine ka­rar verilmişti. Gazi, eşi ile birlikte yemeğini Çankaya Köşkü’nde yedikten sonra gizlice ve kimsenin gözüne batma­dan istasyona inmiş, ondan sonra muhafızların değiştirilmesine ve Osman Ağa ile maiyetinin tepelenmesine baş­lanmıştı.”[6]
Ali Fuat Cebesoy’un anlatımında da; ölen Ali Şükrü Bey, öldürülen M. Kemal’in Özel Muhafız Tabur Ko­mutanı Topal Osman Ağa, ama Osman Ağa’nın üstüne asker giderken olağanüstü tedbir alınan kişi M. Kemal Paşa’dır.
Burada bir gariplik yok mu? Topal Osman Ağa adeta M. Kemal’den beklemediği bir tavır ile karşı karşıya kalmış izlenimini vermiyor mu?
Meclis basımevi Müdürü Feridun Kandemir ise, “Si­yasi Cinayetler” adlı kitabında bu olayı özetle şöyle anla­tıyor:
“Ilk günlerdeki araştırmalar Ali Şükrü Bey’in bir ki­şisel düşmanlıkla öldürülmüş olamayacağını anlatınca si­yasi sebeple öldürüldüğü kanısı kuvvetlenmiş, böyle bir ci­nayeti yapabilecek kimsenin de ancak Topal Osman olabi­leceği kanısı belirmişti. Bu şüphe ile, Topal Osman’ın TB­MM’deki kolu sayılan Mustafa Kaptan sorgusunda salı ak­şamı, Ağa’nın emriyle ben Ali Şükrü Bey’i eve götürdüm, dedi. Bunun üzerine Ankara ve çevresi köşe bucak aranmaya başlandı. Bu arada Mustafa Kaptan tutuklanmıştı. Onun yakalandığını duyan Topal Osman da saklanmıştı. To­pal Osman’ın saklanışı, üzerindeki şüpheleri adamakıllı kuvvetlendirmişti. Güvenlik kuvvetleri de evini sarmıştı. Evin çevresinde çok sıkı bir arama yapılıyordu. Pazar günü akşamüstü köşkün beş altı yüz metre berisinde sineklerin konup kalktığı bir çukurun içinde Ali Şükrü’nün ölüsü bulunmuştu. Çıkarılan ölünün elbisesi üzerine bir torba da ge­çirilmişti. Vücudun türlü yerleri parça parça edilmiş çift ip­le boğulduğu anlaşılmıştı. Sol eli kırılmış, dili dışarı fırla­mış, sımsıkı yumuk sol avucunda sandalyenin hasırlan kal­mıştı. Sol kulağının yanında bir de bacak yarası vardı. Ölü­nün bulunduğu yer Topal Osman’ın kaldığı yere beş yüz metre uzaktaydı. Sıra Topal Osman’ın yakalanmasına gel­mişti. Gece alınan tedbirle M. Kemal Paşa ile eşi La­tife Hanım, kimse duymadan Çankaya Köşkü’nden istas­yondaki binaya aktarıldı. Bundan sonra güvenlik kuvvetle­ri harekete geçerek Topal Osman’a teslim olmasını bildir­diler. Karşı koyunca yirmi dakika kadar çatışmadan sonra yanındakilerden bazıları öldürüldü. Topal Osman yaralı olarak ele geçti ise de kısa bir süre sonra o da öldü.”[7]
Görüldüğü gibi, Kandemir’in yazdıkları Başbakan Rauf Or­bay ve Meclis Başkanı Ali Fuat Cebesoy’u teyid etmektedir. Yine­lenmesi gereken bir nokta ise, Topal Osman’ın yaralı ola­rak ele geçtiği ve kısa bir süre sonra öldüğüdür.
Ali Sükrü Bey'in öldürülme haber Istanbul gazetelerinde böyle yayinladi Vakit Gazetesi, 1 Nisan 1923
Ali Şükrü Bey’in öldürülme haberi Istanbul gazetelerine böyle yansıdı (Vakit Gazetesi, 1 Nisan 1923)
***
ali sükrü beyin naasinin bulunmasi üzerine 2 nisan 1923 de kendi gazetesi Tan da cekilen manset
Ali Şükrü Bey’in naaşının bulunması üzerine 2 Nisan 1923’de kendi gazetesi “Tan”da çekilen manşet
***
Olayı bu defa Muhafız Taburu Komutanı General Is­mail Hakkı Tekçe’den dineleyelim:
“Aldığım emir üstüne Muhafız Taburunu toplayıp ha­rekete geçtim. Topal Osman’ın bulunduğu Papazın Köşkü’nü kuşattım. Çember daralırken Topal Osman’ın müf­rezesi tarafından üzerimize ateş açıldı, bir erimiz şehit ol­du. Çatışmaya başladık. Gün doğarken çarpışma devam ediyordu. Çarpışma öğleden önce bitti. Topal Osman müf­rezesi bertaraf edilmişti. Topal Osman da vurulmuştu. Ölen­leri oraya gömdüm. Sağ kalanları Atatürk’ün bulunduğu istasyondaki binaya götürdüm. Meclisin kararı üstüne Topal Osman’ın ölüsü gömüldüğü yerden çıkarıldı ve meclisin önünde ayağından baş aşağı asılarak herkese gösterildi.”[8]
ali sükrü topal osman olayi ismail hakki tekce milliyet gazetesi
[8] no’lu dipnot ile ilgili… General Is­mail Hakkı Tekçe’nin Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan hatıraları
***
1. TBMM zabıt katiplerinden olup mecliste olup biten birçok gizli celseyi de izleme olanağı bulunan Mahir Iz ise hatıralarında olayın oluş biçimini şöyle anlatıyor:
“Oturmuş­lar, sohbete başlamadan önce iki nargile gelmiş. Bir taraftan da sohbet başlamış.Tam bu sırada kahveler gelmiş. Ali Şükrü Bey kahve fincanını eline alır almaz, kara donlu çe­te tarafından dördü, yağlı ipi Ali Şükrü Bey’in eğilmeyen başına geçirmişler. Ali Şükrü o esnada, Osman, yaktın be­ni! demiş ve eliyle oturduğu iskemlenin hasırlarına can havli ile o kadar kuvvetle sarılmış ki naaşının avucunda o hasır parçaları görülmüş.”[9]
ali sükrü bey topal osman olayi ankarada cenaze merasimi 5 Nisan 1923 tarihli Tan gazetesi
Ali Şükrü Bey’in Ankara’daki cenaze merasimi 5 Nisan 1923 tarihli Tan Gazetesi’nde böyle verildi
***
ali sükrü beyin defnolundugu gün topal osman olayi trabzonda yayinlanan istikbal gazetesinin
Ali Şükrü Bey’in defnolunduğu gün Trabzon’da yayınlanan Istikbal Gazetesi
***
Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da yapmış olan Dr. Rıza Nur, Ali Şükrü cinayetinin perde arkasını hatıralarında şöyle anlatıyor:
“Osman Ağa Ankara’da imiş. Sokakta rastgeldim. Yüksekte Çiftegazi Mektebi yanında oturuyor. Karacaoğlan caddesinde rastgeldim. Nereye gittiğimi sordu. ‘Meclis’e’ dedim. ‘Ben istasyona gidiyorum, beraber gidelim.’ dedi. ‘Peki’ dedim. Istasyona kadar beraber yürüdük ve konuştuk. Beni severdi, itimadı vardı. Ben de onu severdim. Meclis’in önünden geçerken dedi ki:
‘Yahu, Meclis’de bir çok vatan haini meb’us varmış, bunlar memleketi satıyorlarmış. Niye bana haber vermiyorsun? Meclis’i basıp hepsini keseceğim. Başka çare yok. Bu kadar emek, bu kadar kan. Memleketi kurtardık. Derken şimdi bunlar çıktı.’
Baktım, kemali safiyetle, sükunetle ve ciddiyetle söylüyor. Ben ise işin dehşetinden tüylerim ürperdi. Düşün, Meclis basılmış, ikinci grup doğranmış, arada diğer meb’uslardan da gitmiş. Her yer kan ve cenaze içinde, inleyen, bağıran, imdat isteyen, can çekişme hırıltıları… Ne kanlı sahne, ne facia… Cihana, Avrupa’ya karşı da ne çirkin… Tarih her gün bunun dehşetinden titreyecek… Bu adam da bunu yapar mı yapar. Müthiş bir hunhardır. Yapar da gözünü bile kırpmaz. Nitekim bana da adi bir şey söylüyor, bir portakal keser gibi söylüyor.
Dedim ki: ‘Bu hainleri sana kim haber verdi?’
Dedi: ‘Orasını sorma!’
‘Hayır, illa söyle!’ dedim ve zorlandım.
Dedi: ‘Gazi söyledi.’
Iş anlaşıldı: Mustafa Kemal ikinci gruptan bîzâr, çaresi de kalmamış. Topal Osman’a bunları katliam ettirecek. O, mevkide kalması için, hatta bütün Milletin canına kıyar. Eşsiz bir canavardır. Merhamet, ve vicdan öyle şeyler bilmez. Demek bu işi kurmuş, işin de Osman’dan başka münasıb ehli yoktur. Osman da vatanperverdir, hem de cahil. Zavallının vatan hislerini ele almış, onu iyice doldurmuş, kandırmış.
Dedim ki: ‘Ağa, ben seni çok severim. Sen de bunu bilirsin. Bana itimadın var mı, beni sever misin?’
Dedi: ‘Vardır, seni çok severim. Sen tam vatanperversin. Venizelos’u bile döğdün.’
Dedim: ‘Peki! Beni dinle! Sana babaca nasihatim var. Sen cahilsin. Işlerin içyüzünü anlamazsın. Bu lakırdılar aramızda kalacak amma, yemin et!’ Yemin etti. Devam ettim: ‘Meclis’te hain yoktur. Onlar hükumetin yolsuzluğu aleyhindeler. Biraz azgınlar, amma, iş böyledir. Sakın bu işi yapma! Bu çok fena, çok kanlı bir iştir. Sonra sana lanet okurlar. Yazık, bu Millete bu kadar hizmet ettin, bunları mahvetme. Bu işi sakın yapma! Millet Meclisini basmak pek ağır bir şeydir. Hem de sen bunu kanınla ödersin.’
Dedi: ‘Ne diyorsun?’
Dedim: ‘Böyledir. Bana söz ver! Yapmayacağına yemin et!’
‘Yapmam. Iyi ki söyledin.’ deyip yemin etti.
Bu adam cahildi, hunhardı, fakat iyi insandı, pek vatanperverdi. Anlatınca anladı. Ben de böyle dehşetli bir faciayı izale ettim diye sevindim. Artık bitti dedim. Hatta o esnada istasyonun rıhtımında beraber bir aşağı bir yukarı volta vuruyorduk. Şakalaştım. Gülüştük. O gün de istasyon pek kalabalıktı. Bir istikbal mı vardı, neydi bilmem… Bir tesadüf, bakın ne yapıyor. Çok iş tesadüfe bağlıdır. Bu tesadüfler milletin bile talihlerini değiştirirler.
Iki üç gün geçti, bir gün Ali Şükrü’nün meydanda olmadığını söylediler. Kardeşi iki gün beklemiş, bakmış yok, hükumete söylemiş, Rauf’a (Orbay) söylemiş. Hükumet arıyormuş. Bakıyoruz, Rauf’ta bir fevkaladelik var. Hey’et-i vekilede soruyorum, soruyorlar, kimseye hiçbir şey söylemiyor. Herkes merakta. Ali Şükrü ne oldu? Yine bunu Rauf’a Hey’eti Vekile resmen soruyor. Hiç bir şey demiyor. (…) Iki gün evvel Ali Şükrü akşam üzeri Karacaoğlan caddesinden hükumete giden yolda cami karşısındaki kahvede imiş. Topal’ın adamlarından ismini unuttuğum bilmem ne kaptan denilen adam gelmiş. Ali Şükrü’ye ‘Ağa seni istiyor.’ demiş. Aynı memleketli olduklarından birbirilerini tanırlarmış. Kalkmış beraber gitmişler. Ağanın evine girmişler. Demek, iş geldi, Ağa’ya dayandı. Benim de derhal Ağa ile görüştüğümüz aklıma geldi. Kendi kendime dedim: “Mutlaka ağa Meclis’i basmayınca Mustafa Kemal onu Ali Şükrü’yü öldürmeğe ikna etti.”[10]
Rıza Nur’un yazdıkları bu konuda yazılmış başka kay­naklarca desteklenmese “Rıza Nur’a özgü” düşüncelerdir denip geçilebilir. Ama görüldüğü gibi Rıza Nur’un konu ile ilgili yazdıkları ile diğer yazılanlar arasında bir yakınlık söz konusu. Farkları ise belki Rıza Nur’un konuyu daha net ifa­de etmesidir. Kaldı ki Topal Osman’ın ölümü ile M. Kemal ilişkisi Falih Rıfkı Atay’ca da çok net ifade edilmiş­tir. Falih Rıfkı Atay, Rıza Nur gibi M. Kemal’in mu­halifi filanda hiçbir dönem olmamıştır. Üstelik Milli Mücadele’nin başından M. Kemal’in ölümüne dek en ya­kın siyasal yandaşı olmuş birisidir. Sürekli M. Ke­mal’in en yakınında bulunmuş fikirdaşı sayılır. Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in hayatını yazdığı ve ‘Çankaya’ adını verdiği eserinde çetelere ilişkin;
“Çeteler Kuvay-ı Milliyesi Yunan tehlikesine karşı batıda; Ermeni tehlikesi ile güneyde, Pontus tehlikesi ile Karadeniz bölge­sinde kendini göstermiştir. Bir ara Pontus Rum çeteleri al­tı – yedi binden, yirmi beş bine yükselmiştir. Bunlara karşı koymak için de Kel Oğlan veya Topal Osman gibi halk kahramanları çıkmıştır.”[11] diye yazdıktan sonra ‘halk kahramanı’ dediği Topal Osman’ın sonunu ise şöyle anla­tıyor:
“Karadeniz kıyılarının bu destan kahramanı, sonuna kadar Mustafa Kemal’e bağlı kalan, çetesinin adamlarına Çankaya’da ve köşkle şehir arasındaki yolda nöbet bekle­ten Topal Osman da, en sonunda, nizamlı ordunun kıta kumandanlarından Ismail Hakkı Tekçe tarafından ve Musta­fa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur.”[12]
Bir zamanların, “destan kahramanı, Topal Osman, ‘Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur” saptanmasını kemalist Falih Rıfkı Atay yapıyor.
ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge muhsin yazicioglu milliyet
19. Devre Istanbul Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı’nın Meclis Riyaseti’ne verdiği önerge Milliyet Gazetesi okurlarına böyle duyuruldu (2 Mayıs 1992, sayfa 7.)
***
19. Devre Istanbul Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı, aralarında rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun da bulunduğu çeşitli partilere mensup 9 arkadaşıyla birlikte Ali Şükrü cinayetinin Meclis tarafından araştırılması talebiyle Meclis Riyaseti’ne bir önerge vermiştir. Bu önerge 7 Mayıs 1992 tarihinde okunup zapta geçmiştir.[13] Ancak Hasan Mezarcı’nın 1995 Genel Seçimleri’nde tekrar milletvekili seçilememiş olmasından dolayı verdiği önerge kadük olmuştur. Yani Yasama meclisinin değişmesi ile önergenin geçerliliği kalmamıştır.
ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge meclis tutanagi
[13] no’lu dipnot ile ilgili… Hasan Mezarcı’nın verdiği önergenin baş kısmı (Meclis tutanağı)
***
ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge meclis tutanagi muhsin yazicioglu imza
Hasan Mezarcı’nın Meclis Riyaseti’ne verdiği önergede imzası bulunan milletvekilleri
***
Trabzon’da düzenlenen ve 20 bin kişinin katıldığı cenaze töreninde Faik Ahmet Bey bir konuşma yaptı. Barutçuzade Faik Ahmet Bey’in yaptığı konuşmada Ankara’yı hedef alan ağır sözler olduğunu Nebizade Hamdi söylemektedir:
“Bütün Trabzon rıhtıma dökülmüştü. Vapurla rıhtım arasında yüzlerce sandal. Doğrusu ben de dehşete kapıldım… Sonra cenazeyi Belediye Meydanı’na naklettik. Meydanda Trabzon Ittihat ve Terakki Başkanı Hacı Ahmet Barutçu’nun oğlu Faik Ahmet Barutçu çektiği nutukta sık sık ‘Çankaya katilleri’ diye bar bar bağırıyordu. Bununla Topal Osman’ın Ali Sükrü’yü öldürüşünün Çankaya’nın emriyle olduğunu kastediyordu.”[14]
9 Nisan 1923 tarihli Istikbal gazetesinde doğrudan söylenmese de dolaylı olarak M. Kemal cinayetin işlettiricisi olarak suçlanmıştır:
“Esasen şehid-i mazlum ile katil Osman arasında bir nispet yoktur. Topal Osman, her ne kadar Meclis-i Mebusan Muhafız Bölüğü Kumandanlığı’na getirilmiş bulunsa da nihayet bir uşaktır ve onda daima bir uşak ruhu yaşamıştır. Hatta bu mevkiye kadar yine bir uşak gibi getirilmiştir. Iş bu halde iken bunun efendisi kimdir?”[15]
Topal Osman’ı kandıran ve Ali Şükrü Bey’i öldürmeye azmettirenin kim olduğunu sanırım herkes anlamıştır. Konuşmaması için Topal Osman da öldürülmüştür. Ne gariptir ki, Milli Mücadele’ye büyük katkılarda bulunmuş insanlar birer birer ortadan kaldırılmış…
*
M. KEMAL  ATATÜRK  ÇARŞAFA  GIRDI  MI ?  
Bu arada temas etmeden geçemeyeceğim…
Topal Osman Çankaya’yı kuşatınca, M. Kemal, eşi Latife hanımın çarşafını giyip istasyondaki eve geçmiş. Latife hanımın kız kardeşi yani M. Kemal’in baldızı Vecihe hanım bu enteresan olayı şöyle anlatıyor:
“Millî Mücadele’nin lideri tehdit altındaydı. Kısa bir tartışma yaşandı. Önemli olan Mustafa Kemal Paşa’nın yaşamıydı. Ona bir şey olursa zaten hiçbirimiz hayatta kalamazdık. Dışarıdakilerle pazarlık başladı. Âdet olduğu üzere ‘Kadınlar ve çocuklar önden çıksın’ dediler. Plan şuydu. Mustafa Kemal Paşa kılık değiştirerek kadınlar ve çocuklarla birlikte dışarı çıkacaktı. Fakat evin içinde de birilerinin kalması gerekiyordu. Latife muhafızlar­la birlikte evde kalmaktan yanaydı. ‘Ben onları oyalarım’ diyor­du. Mustafa Kemal Paşa önce şiddetle itiraz etti. Ancak Lati­fe’nin inadını bilirdi. Bir çarşaf buldum getirdim. Mustafa Kemal çarşafı giydi benimle birlikte dışarı çıktı. Latife de bu arada onun kalpağını kafasına takmıştı. Erlerden birine ‘Mutfaktaki portakal sandıklarını getir’ dedi. Sandıkları pencerelerin önüne dizdiler. Evde ışıklar yanıyor ve bahçeden bakıldığında içerdekiler fark ediliyordu. Boyunun kısalığı dışardan fark edilmemeliydi. Latife, portakal sandıkları üzerinde bir ileri bir geri yürüyor, dışarıdan gelen habercilerle iletilen mesajları evde Mustafa Kemal varmış gibi alıp cevap veriyordu. Ölüm teh­didi altında çeteyi oyalamayı sürdürüyordu. O sırada Mustafa Kemal, Topal Osman’a karşı yürütülecek harekâtı planlıyordu. Sonunda Topal Osman’ın adamları eve kurşun yağdırmaya baş­ladılar. Ardından eve girdiler. Mustafa Kemal’in gittiğini anla­yınca çılgına dönüp ne buldularsa parçaladılar. Onların aradığı Mustafa Kemal’di. Ama ellerinden kaçırmışlardı. O sırada Topal Osman çetesi muhafız taburu tarafından sarıldı.”[16]
Bu bir.
Ikincisi, hadisenin başka ravileri de var. Topal Osman’ın en yakın arkadaşı Yazıcıoğlu Mehmed’in (Bilal Kaptan) torunu Atilla Yenel, hadisenin şahidleriyle yaptığı görüşmelerde M. Kemal’ın o gece tebdîl-i kıyâfetle köşkden ayrıldığını teyid ediyor.[17]
Diğer bir şahid ise Topal Osman ile birlikte köşkü basanlardan Haliloğlu Râsim Bey (Aydın)’dir. Kendisiyle aynı adı taşıyan torunu Râsim Aydın, dedesinin hatıralarını aylarca dinlemiş, banda kaydetmiş, üstüne üstlük bir de notere tasdik ettirmiş:
“Dedemin içinde bulunduğu 8 kişilik bir grup, gecenin karanlığından yararlanarak Köşk’e gidiyor. Köşkün kapısında tanımadıkları askerler varmış. Dedemlerin içeri girmesine izin vermiyorlar. ‘Atatürk’e haber getirdik’ diyor dedemler, ama ‘siz söyleyin biz iletelim’ yanıtını alıyorlar. Içeride perdenin arkasından Atatürk’ün dolaştığını görüyorlar. Izin verilmeyince ateş ederek içeri giriyorlar. Ancak, içerdeki kalpaklı kişinin Atatürk değil Latife Hanım olduğu ortaya çıkıyor. Latife Hanım üniforma giymiş ve pencere kenarındaki sedirin üzerinde ileri geri gidip geliyormuş. Arka tarafa da lamba koymuşlar dışardan görünsün diye.”[18]
M. Kemal Atatürk’ün istasyondaki eve Latife hanımsız ve çarşafla gittiği büyük ihtimalle doğrudur. Rauf Orbay ve Ali Fuat Paşa’nın anılarında M. Kemal’in eşiyle birlikte gittiğine -her nedense- “ısrarla” vurgu yapılıyor olsa da, bu ısrar bana, hakikatin üstünün örtülmek istendiği izlenimi veriyor. Böyle gereksiz bir ayrıntının ısrarla vurgulanması gerçekten dikkat çekici.

Şimdi kemalistlerin mantığına göre “çarşaf olmasaydı M. Kemal Atatürk de olmazdı”, iyi mi !?!

11 Kasım 2015 Çarşamba

Lozanla devam eden ingiliz oyunu


Lozan Muahedesi.. Kimine göre hezimet kimine göre eşsiz bir zafer. Bu yazımızda Lozan Sulh Andlaşmasına değineceğiz.
 20 Kasım 1922 günü İsviçre'de Lozan Konferansı başladı. Esasında biz konferansın İzmir'de toplanmasını istemiştik. Ancak Lord Gürzon, konferansın İzmir'de toplanmasının Yunanların milli duygularını incitebileceğini söyleyerek itiraz etti[1]. Sonuçta konferans Yakın Şark İşleri adıyla İsviçre'de toplandı. İsmet Paşa ve delegelerimiz konferansın ismine itiraz ettilerse de ismi değiştirmeye muvaffak olamadılar. BMM'nin Lozan'a gönderdiği heyet hayli ilginçtir. Heyete İsmet İnönü başkanlık yapmaktadır. Heyette kemalistlerin deli-hasta dedikleri Rıza Nur da bulunmaktadır. İnönü'nün daha önce diplomasi alanında tecrübeli olmamasına, kulaklarının ağır işitmesine, İngilizce bilmemesine rağmen baş delege olarak tayin edilmesi düşündürücüdür. Nitekim Kazım Karabekir'in "Neden İsmet?" sorusuna Mustafa Kemal,"O benim sözümden çıkmaz" dercesine bir cevap vermiştir. 

 Lozan'a Türk Heyeti yeterli hazırlık yapmadan gitmiştir. Ancak İtilaf Devletleri her şeyi planlamıştırlar. Bu hususta Lozan'a delege olarak katılan Rıza Nur'a kulak veriyoruz: 

"Bizde ne hazırlık var ne dosya var hiç bir şey yok. Lord Gürzon gibi bir takım resmi diplomatlar burda. Hem bunların mükemmel dosyaları vardır. Ne yapacağız..! Heyet-i Vekile bize giderken bir içtimada(toplantıda) avuç içi kadar bir kağıda sığan bir talimat verdi."[2] 




Rıza Nur, Hayatım Ve Hatıratım, 982



 Ayrıca İngilizlerin İstihbaratı da tamdır. Türk heyeti Ankara'dan hangi talimatları almış, hangi konuda ısrarcı olacaklar hepsinden haberdardırlar. Yani anlayacağınız konferansa 1-0 geride başlamıştık.

 İngilizler için en önemli mevzuu Hilafet ve Türkiyenin İslam kimliğiydi. İşbu hilafet müessesesi, topraklarında binlerce müslüman yaşayan Britanya İmparatorluğu için her zaman bir tehdit unsuru olmuştu. Nitekim 2.Abdulhamid batıya karşı pan-islamizm politikası yürütünce karalama propagandalarına maruz kalmıştı. Bu propagandacıların başında Britanya geliyordu. İngiltere ilk başlarda yani umumi harbten önce topraklarındaki nüfusun 1/3'ü müslüman olduğu için hilafet makamını kendisine geçirmek ve emelleri doğrultusunda kullanmak istiyordu. Ancak gelişen olaylar sonucu bu kabil olamadı. Çünkü milli mücadele döneminde hilafet makamı ve pan-islamizm politikası tekrar gündeme geldi. Ve Britanya, müslümanların İngilizlere geçecek bir hilafete itimat etmeyeceklerini anladılar. Artık tek bir çare kalmıştı. Hilafeti lağvetmek.  Bu konuda bir zamanlar Chp'den milletvekilliği yapmış ve ayrıca yazar olan Sabahattin Selek'in beyanları bizi doğrular niteliktedir. Şöyle diyor Sabahattin Selek:

"İngiltere kendisi için hayati öneme haiz olan Doğu meseleleri içinde, hilafetten tamamen kurtulmaya veya bu müesseseyi Türklerin elinden alarak yararlı kılmaya, hepsinden fazla değer vermiştir."[3]

 Anlayacağımız Lozan İngiltere için sadece sınır meselesi değildi. Hazır sınır demişken sınır konularına da biraz değinelim. Sınırlar meselesi İngiltere'nin lehinde çözümlendi. Batı Trakya Yunanlılara bırakıldı. Musul meselesi daha sonra tartışmaya ertelendi, neticede İngilizler lehine sonuçlandı. Hatay sınırlarımız dışında kaldı, daha sonra Mustafa Kemal'in girişimleriyle tekrar anavatana katıldı.

 Şu çok açıktır ki Lozan heyetimiz Misak-ı Milliyi hakkıyla müdafaa edememişlerdir. Burda enteresan bir noktaya eğilelim. 19 Şubat 1920 tarihli İngiltere Genelkurmay Başkanı'nın talepnamesinde, vazgeçilebilecek topraklar belirtilmişti. Nitekim bu belgede açıklanan asgari sınır, İngilizlerin Lozan'da bize bıraktıkları topraklarla neredeyse birebir örtüşüyordu. Konunun uzmanı Marian Kent, Lozan'da ortaya çıkan sınırlarımız için şu yorumu yapar:

 "İroniktir, bu koşullar, neredeyse tamı tamına 1919 başlarında Donanma Bakanlığı'nın desteklediği İngiliz Genelkurmay'ının savunduğu koşullardı."[4]

Maamafih İngilizler sınırlar konusunda herhangi bir kayıba uğramadılar. Buna karşın biz 1.Dünya savaşı ve daha önceki işgalleri de hukuken kabul etmişizdir. Yunanlılardan savaş tazminatı almadığımızı da unutmayalım. Bunlar Lozan'daki maddi kayıplarımız. Ancak asıl felaket olan manevi kayıplarımızdır. 

 Üstte de belirttiğimiz gibi Lozan'ın İngiltere için asıl mühim konusu Türkiye'nin İslami kimliğinin yok edilmesiydi. İngilizler Anadolu'da kurulacak müstakil bir Türk devletinden çekinmiyorlardı.[5] Onların çekindikleri nokta, Osmanlı'nın aynı milli mücadele döneminde olduğu gibi hilafet makamı arkasına sığınarak tekrar yükselmesiydi. Bu kabul edilemezdi. Bu nedenle hilafet makamının yok edilmesi ve Türkiye artık İslam aleminin lideri olmaması gerekiyordu. 

 İngilizler Lozan'daki diplomatik oyunlarıyla emellerine ulaştılar. Türkiye'de halifelik kaldırıldı, yapılan inkılaplar hep batıya dönük oldu. Burda ilginç bir noktaya parmak basmak lazımdır. Lozan konferansı esnasında Mustafa Kemal İzmitte, Bursa'da, Balıkesir'de hilafeti göklere çıkartan konuşmalar yaptı. Peki ne oldu da hemen birkaç ay sonra halifelik kaldırıldı? Lozanın imza edilmesinden sonra da halifelere ve sultanlara etmedik küfür bırakılmadı. Sadece birkaç ay içinde bu değişim nasıl olmuştu? Yoksa Lozan'da verilen sözler yerine mi getiriliyordu?

 İngilizler, sulhte en aceleci davranan ülkeydi. Milli mücadelenin başarıya ulaşmasının ardından hemen sulh yapılması gerektiğini söylediler. Ancak ilginçtir ki Lozan'ı imza eden son ülke de İngiltere'dir. İngilizler ilk önce Türk heyetinin Lozan'da verdiği sözlerin yerine getirilmesini bekledi. Nitekim halifelik kaldırıldı, ardından İngilizler Lozan'ı imzaladı. İngiliz yazar Philip Graves'in şu tespitini eklemek isterim: 

"Turk Cumhuriyetcileri, Musluman vatandaşları olan herhangi bir devlet icin her zaman guclukler
yaratabilecek bir kurumu; makam-ı hilafeti ortadan kaldırmakla, niyetleri oyle olmasa da, Britanya Imparatorluğu'na olağanustu bir iyilik yapmışlardır."[6] 

 Bunca kayıbımız varken Lozan'a nasıl zafer diyebiliriz? Lozan muazzam bir imparatorluğun han-ı yağmasıdır. Biz Lozan'da Osmanlı mirasından vazgeçeceğimizi taahüt ettik. İslam kimliğimizden vazgeçtik. Milli mücadele döneminde sayısız yararları görülen hilafeti lağvettik. 1000 yıllık İslam hukukundan vazgeçip batılıların hukukunu kopyalayıp uyguladık. Bundan sonra genleri değiştirilmiş bir milletin yeniden kuvvetli bir devlet kurması çok zor olacaktı. Bu nedenle İngilizler amaçlarına ulaşmıştılar.  Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarası'nda Türklerin istiklalini niçin tanıdınız? diye yükselen itirazlara Lord Gürzon'un verdiği cevap konuyu özetler niteliktedir:

" İşte asıl bundan sonra ki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz."[7] 

 Lozan'da esas başarının İngiltere başta olmak üzere müttefiklere ait olduğu aşikardır. İngiltere ne istediyse onu elde etmiştir. Boğazlardan  geçiş serbestisi, Batı Trakya'nın Yunanlara bırakılması, Yunanlılardan savaş tazminatı alınmaması, Antakya ve İskenderın'un sınırlar dışında kalması, Musul meselesinin hallinin sonraya bırakılması netice olarak İngilizlere terki, Türkiyenin verdiği hiç de küçük olmayan tavizler.[8] Peki bizim kazandıklarımız nedir? Barış ortamı ve Türkiye Cumhuriyetinin tapusu. Bu kadar. Biz Lozan'a devletsiz gittik. Ve devlet olabilmek İsmet İnönü'nün deyişiyle büyük fedakarlıklar yaptık. Bu fedakarlıklar sonucu Lozan bir hezimet oldu. Şöyle diyor İsmet İnönü:

"Eğer dünyada tek kimse çıkıp da bana 'Daha yapılacak fedakârlıklar vardı, şu kararı almalıydınız' diyebilirse onları yapmaya razı olurum. Ben fedakarlığı son haddine vardırdım. Toprak meselelerinde kendi zararımıza ve müttefiklerin lehine kararlar aldık. Azınlıklar meselesini müttefiklerin dilediği gibi hallettik. Boğazların serbestliğini kabul ettik. Düyun-u Umumiye yönetiminin faaliyetinin devamına razı olduk. Bütün fedakârlıkları yaptım, her şeyi kabul ettim, fakat memleketin iktisadi esaretini reddettim."[9] 

 Bu cümleleri aldığımız kitap İsmet İnönü tarafından zamanın parasıyla 5 Bin liraya yazdırılan Ali Naci Karacan'ın kaleme aldığı Lozan kitabıdır.  Yani bu cümlelerin uydurulmuş olma ihtimali yoktur. Burda ulusalcılara bir soru yöneltmek elzem. Lozan'a zafer diyorsunuz. O halde Lozan'ın bir de mağlubu olmalıdır. Bu mağlup kim? İngiltere mi? Bütün yazı boyunca neler kazandıklarını gördük zaten. Peki Fransızlar mı? İtalyanlar mı? Savaş tazminatı dahi ödemeyen Yunanlar mı? Bu Lozan'ın mağlubu kimdir? Çok açıktır ki Lozan'ın mağlubu biziz. Lozan'da İngilizleri temsil eden Lord Gürzon, İngiltereye döndüğünde ala-yı  vala ile karşılanmış.[10] İngilizler Lozan'da mağlub olan bir diplomatı neden alayla karşılasınlar? 

 Binaenaleyh, Lozan kemalistlerin dediği gibi eşsiz bir zafer değildir. Çok açık bir hezimettir. 


İsmet inönü 1923 de lozan antlaşmasını imzaladığında 100 yıllık yapılan bir ant-laş-maydı 100 yil sonra boğazlar bizim musul ve kerkük bizim güdümümüzde olacak...
Musul ve kerkük 500 bin sterline 100 yıllığına ingilizlere devredilmişti evet o anlaşmanın bitmesini istemeyenler yeniden o düzeni devam ettirmek için ışid terör örgütünü kullanmaya başladılar...
Bu bölgede yani doğudaki pkk konumuna gelelim... Bu bölgede musul kerkükle olan bağımız yüzyıllar öncesine dayanıyor...
ingiliz ve mason locasıyla kağıt üzerinde ismet paşa bu yerleri 500 bin sterline satmıştı bunun neticesinde musul ve kerkük petrol gelirlerinin %12 sinin parası türkiyeye aktarılıyordu...
Bunu kimsebilmez türk tarih kitaplarında yazmaz....şimdi ismet paşanın o dönemde buraları vermesiyle mason localarının desteklemesiyle asala ermeni terör örgütün bitirilmesiyle oyuncu değişikliğine gidildi ve1978 yılında pkk sahaya sürüldü ...
1980 de faaliyet göstermeye başladı 1983 yılında ilk kez turgut ozal başbakan olduğunda o zaman pkk ortaya çıktı yani özalın göreve gelmesiyle bizlere aslında ayağınızı denk alın mesajı verildi...Evet biz sizi takip ediyoruz mesajıydı... Bilmezlerki türklerin var olma sebebleri atalarından aldıkları biattır... Şimdi aslın da pkk bir piyondur burda 2inci dünya savaşı bittikten sonra artık gerçek silah devri kapandı tam bir ajan devlet ve ekonomi enerji alanlarında yeni bir küresel savaş başladı....
O yüzden bunları bildikleri için bize her on yılda bir... Sizin kafanızı kopartırız demeye çalıştılar ve her on yılda bir askeri darbe yaptılar...Gerek paralel ile gerek oyunlarla ama bu sefer ilk defa oyun tutmadı...
Şimdi gelelim 17-25 aralık operasyonlarının can alıcı noktasına...Neden mi düzenlendi... Amaç ayakkabı kutusu değildi amaç Tayyip Erdoğanı devirip halk obankası üzerinden gelecek olan paranın üzerine çökmekti...
Çünkü ordaki rakam küçük rakam değil ordaki rakam 120 milyar dolardır bu rakam küçümsenecek bir rakam değildir şimdi burdaki oyuna gelince şöyle oldu barzani 2010 yılında gazetecilere röportajı oldu ve Erdoğan barzaniyi yanına çekti... Bak bizimle olmazsan başını ezerler haberin olsun mesajı verdi...Ona oda kuzey ırakta yapılan bir röportajda dediki ben türkiye ile toprak bütünlüğü birleştirmek istiyorum dediği anda dünya medyasına bomba gibi düştü...Kimse barzani den böyle bir açıklama beklemiyordu...
Şimdi burda barzani ben halkımla referandum yapıp türkiye ile birleşmek istiyorum dediği anda hem barzaniye yönelik yaptırımlar arttı sonra aynı anda bir gecede ışid terör örgütü kuruldu... burda oyun kurucular piyonları ışidi öne sürdü...Erdoğan oynanan oyunların farkındaydı bütün hesaplamalar yapılmıştı...Kuzey ıraktan gelecek olan petrol gelirlerinin parası halk bankasına yatacaktı bunu bilen mason locasının zoruna gitti elbette taş koymak istiyorlardı...
İşte ondan paraelin eli görüldü işte o andan sonra bütün taşlar yerindeydi... erdoğanın arkası çok güçlüydü şimdi burdaki 17 ve 25 aralık opersayonları halkbankı ele geçirmek için tasarlanmıştı...O ayakkabı kutusunun içindeki para vakıf parasıydı elbette bankada kayıt dışı tutulamazdı o yüzden halkbankası müdürü o parayı evinde muhafaza ediyordu...
Evet o yüzden Halk Bankası müdürünü iletişimle takibe aldılar sonrası malum işte ordaki para kimin biliyormusunuz ordaki para bosnadaki müslüman kardeşlerimizin vakıf için kurdukları ve eğitim için tasarlanan bu para erdoğanın talebi doğrultusunda kurulacak olan bir paradır...Rıza Serrafa gelince Uluslar arası Ticaret yapıyor iranda çok güçlü bağlantıları var bu adamın çünkü iranın içinde uyanmamış hücreler var bakın yakın gelecek tarihte tebriz karışacak nasıl onlar bize bunu yapıyorsa göz dağı verdi aslında Erdoğan bana ilişirseniz sizi karıştırırım dedi...
O yüzden iran sessiz kalıyor...Şimdi bak boğazlardan cebeli tarık boğazından geçişlerde ispanya yıllık 9 milyar dolar para alıyor...Panama kanalı yıllık 5,5 milyar dolar para alıyor... Süveyş kanalı da yıllık 21 milyar dolar para kazanıyor...Fakat istanbul boğazın dan Türkiye zerre kadar para alınmıyor...Bunlar hep lozan antlaşmasında oldu kanal istanbul projesi bu yüzden ortaya çıktı...Çünkü daha 8 yılımız var 2023 e o yüzden Erdoğan bu porjeyi gerekirse hayata geçirim dedi...
O yüzden ingiliz ve almanlar havalimanı ve 3üncü boğaz köprüsünü istemiyorlar...Çünkü para akışı muslukları kesiliyor biz türk milleti yeterki Recep Tayyip Erdoğan arkasında kaya gibi sağlam durmasını bilelim...Bu küresel mücadeleden allahın izniyle galip çıkacaktır.