ismet inönü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ismet inönü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2017 Çarşamba

İsmet İnönü'nün Venizelos sevgisi

Halktan korkmasıyla tarihe geçen CHP Anayasa değişiklikleri sırasında 'Tek adamlığa gidiliyor' söylemine sarılınca Cumhurbaşkanı Erdoğan da haklı olarak Tek Parti dönemi günahlarını hatırlatıp lafı gediğine tıkadı:

“Ne tek adamcılığı ya, eğer oraya buraya götürmek istiyorsanız kendi geçmişinize bakın. Bu ülkede CHP İl Başkanlarının valilik yaptığı, belediye bakanlığı dönemleri biliriz. Eğer tek adamcılıksa tek adamcılık budur. Daha da gerilere giderseniz asıl tek adamcılığı orada görürsünüz. Ben bu defterleri açmak istemiyorum ama zamanı gelince gerekirse açarız.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kastettiği şey, 1936 ortalarında Başbakan İnönü'nün genelgesiyle partinin genel sekreterliğinin İçişleri Bakanlığı'na (Mason Şükrü Kaya'ya) bağlanması ve bütün illerde valilere CHP il başkanlığı görevinin verilmesidir. Aynı genelgeyle umumi (genel) müfettişler ise devlet işleri yanında parti faaliyet ve teşkilatlarını da denetleyeceklerdi. Böylece Atatürk'ün ölümüne kadar sürecek olan parti-devlet bütünleşmesinin ilk adımı atılıyordu.

İkinci adım 5 Şubat 1937'de gerçekleştirilecek olan Altı Ok'un Anayasanın ilkeleri haline getirilmesiydi. Böylece tek partinin ilkeleri devletin ilkeleri yapılıyordu. Bu parti-devlet bütünleşmesinin faziletlerini Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Nadir Nadi destekleyecekti:

“CHP millet ve memleketin genel hayatını kaplamak iddia ve özleminde olan bir parti olduğu gibi (…) devlet anlayışının kuvvetler birliğine dayandığını, bu anlayışın bütün kuvvetleri milletin aslına döndüren yekpare vatan düşüncesinden kuvvet alır. MECLİS, HÜKÜMET, PARTİ ESASEN BİR TEK ASLIN NETİCESİ OLDUKLARI halde, teşkilat itibariyla ayrılık zaman zaman ortadaki birliği ihlal eder gibi görünen bazı tezahürlerine rastlanmaktadır, yeni düzenlemelerle bu ortadan kaldırılmıştır” (Cumhuriyet, 20 Haziran 1936).
Atatürk kızkardeşi Makbule Hanım'a ada hediye etti.
“Tek Adamlık”a gidiliyor” diyen CHP'nin önce aynaya bakması ve tarihinde gerçek tek adamcılığı nasıl yaptığını ortaya koyması gerekir.

Yalnız Sayın Erdoğan'ın altını çizdiğim ifadelerine tekrar dikkat çekmek isterim:

“Daha da gerilere giderseniz asıl tek adamcılığı orada görürsünüz. Ben bu defterleri açmak istemiyorum ama zamanı gelince gerekirse açarız.”

Maalesef bu defterleri açmaya kalktığımız için kovalandığımız köylerin sayısını unuttuk. Bu millet o “defterler”in açılmasını istiyor, nokta. Yalnız İnönü'nün Tek dönemine değil, Mustafa Kemal'in Tek Adamlığı dönemine de dokunulsun istiyor. 

Tek Parti deyince...

Tek Parti döneminin muhasebesi henüz yapılmadı. Ne Mustafa Kemal'in mal varlığı ortaya çıkarılabildi, ne de 'huzuru mutad zevat'ın, yani yakınlarının götürdükleri… 

İsterseniz kısaca Atatürk'ün kızkardeşi Makbule Hanım'la ilgili gazete haberlerine bir göz atalım:

Atatürk'ün kız kardeşi hazine aleyhine dava açtı (Cumhuriyet, 26 Aralık 1954).

Makbule Atadan'ın miras bıraktığı 2 evin tapusu yok (Milliyet, 4 Mayıs 1956).

Atatürk'e armağan edilen adayı Makbule Hanım Belediyeye satmış (Cumhuriyet, 16 Kasım 1971).

Makbule hanımın yalısının önünden kazıklı yol geçiyor (Cumhuriyet, 10 Ekim 1987).

Makbule hanım Meclisten vergi muafiyeti istemiş (Cumhuriyet, 3 Ekim 2005).

Bu haberleri alt alta koyduğunuzda Atatürk'ün bütün mal varlığını millete bıraktığı söylemi de çöküyor. Nasıl yani, Makbule Hanım'ın adası mı varmış, diyorsunuz belki de. Varmış, hem de Eğridir gölünün ortasındaki Can Ada'yı Atatürk kız kardeşine bırakmış, o da paraya sıkışınca belediyeye satmış!
Öte yandan meğer Atatürk, Orman Çiftliği'nden bir arazinin tapusunu da vermiş Makbule Hanım'a, 1954'te açtığı dava, kendi hissesinin parasını almak içinmiş!!!
Aklı duruyor insanın ama ne yazık ki böyle.

Şimdi 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan bir faciayı gündeme getireceğim. Murat Metinsoy'un emek mahsulü çalışması İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'deki yüzlerce misalden biri bu:

“İşsiz olan ya da başını sokacak bir evi olmayan fakir insanlar barınma sorununu halletmek ve geçim güçlüğünden kurtulmak için küçük suçlar işleyerek hapishaneye girmeye çalışıyorlardı. Örneğin tramvayda hırsızlık yaparken yakalanan fakir ve işsiz Çopar Ahmet, çıkarıldığı mahkemede, kış gelince fakirlikten, odun sıkıntısından, yiyecek darlığından dolayı hapishaneye girip rahatlamak için tramvayda hırsızlık yaptığını söylüyordu (Vatan, 2 Aralık 1943).” (İş Bankası: 2016, s. 241)

Karnını doyurmak ve kışı geçirmek için hapse girmeyi göze alanlara rastlanan o yıllarda fakir ailelerin yetişkin çocukları yaşlarını büyüterek askere gidiyorlardı. Sebep basit: Karınlarını doyurabilmek ve adam gibi yaşayabilmek için!

Birilerinin altın çağ ilan ettikleri Tek Parti döneminden bir sayfa bu… Ha, millet açlıktan hapse girmeye can atarken Taksim Meydanı'na dikilecek Roma generali pozundaki İnönü heykeli için Avusturyalı heykeltıraş Belling'e 1 milyon 300 bin lira ödendiğini de bir yere yazalım.

Bebek katillerine ödül!

Şimdi ilk kez açıklayacağım acı bir olay var sırada.

Hatırlayacaksınız, birkaç hafta önce Atatürk döneminde Yunanistan'a şirin görünmek için hangi tavizlerin verildiğini yazmıştım. Yunan Başbakanı Venizelos'un Ankara'daki bir düğünde Afet İnan'la, Atatürk'ün de Bayan Venizelos'la dans ettikleri fotoğraf 7 sene evvel can düşmanımız olan Yunan Başbakanı'nın nasıl şımartıldığını göstermeye kâfidir. Hatta İnönü'nün, 1931 yılındaki gelişlerinde eşi Mevhibe Hanımı bebek katilinin koluna takıp sokaklarda gezdirdiği fotoğrafı da unutmuyoruz. Aziz şehitlerimizin kemiklerini sızlatan bu rahatsız edici görüntülere bugün yeni bir skandalı ekliyorum.

Yunan Başbakanı Venizelos'un, İnönü’nün eşi Mevhibe Hanım'ı koluna takarak gezmesi tartışmalara neden olmuştu.
Cumhuriyet gazetesinin 6 Mart 1933 tarihli nüshasında çıkan haberi okuyalım:

“Atina- Türkiye sefiri Enis (Tulça) Bey bugün Yunan Hariciye Nazırı Mihalokopulos'u ziyaret ederek İsmet Paşa'nın Yunan harp malulleri sandığına 300 Türk lirası hediye ettiğini bildirmiştir. Mihalokopulos İsmet Paşa Hazretlerinin bu nezaketine hararetle teşekkür etmiş…”

Peki bu harp malulleri acaba hangi savaşta yaralanmış? Mehmetçiğe karşı kalleşçe kurşun sıkarken! Anadolu'yu yakıp yıkarken! Genç kızlarımızı kirletirken! 30 bin kadını dul bırakırken! Anasının karnındaki bebeği dahi gözünü kırpmadan süngülerken! Sayalım mı?

Yani İnönü, 10 yıl önce bize karşı savaşan eli kanlı Yunan askerlerini ödüllendirmiş ey milletim! Hem de dedenin, ninenin yeni yetme çocukken boğazından kesilen paralarla!

Ve altında bir başka başlık: İsmet Paşa Çocuk Esirgeme Kurumu'nu ziyaret etmiş. Etmiş de 300 lira da oraya mı bağışlamış? Ne gezer efendim! Çocukların başlarını okşamış ve 'takdir etmiş'…

Yamalı elbiselerini anca 23 Nisanlarda değiştirebilen zavallı çocuklara takdir ama memleketimizin işgalcilerine para ödülü. İnönü zihniyeti tastamam buydu.

“Bu defterleri açmak istemiyorum ama zamanı gelince gerekirse açarız.”

Oldu mu?

11 Kasım 2015 Çarşamba

Lozanla devam eden ingiliz oyunu


Lozan Muahedesi.. Kimine göre hezimet kimine göre eşsiz bir zafer. Bu yazımızda Lozan Sulh Andlaşmasına değineceğiz.
 20 Kasım 1922 günü İsviçre'de Lozan Konferansı başladı. Esasında biz konferansın İzmir'de toplanmasını istemiştik. Ancak Lord Gürzon, konferansın İzmir'de toplanmasının Yunanların milli duygularını incitebileceğini söyleyerek itiraz etti[1]. Sonuçta konferans Yakın Şark İşleri adıyla İsviçre'de toplandı. İsmet Paşa ve delegelerimiz konferansın ismine itiraz ettilerse de ismi değiştirmeye muvaffak olamadılar. BMM'nin Lozan'a gönderdiği heyet hayli ilginçtir. Heyete İsmet İnönü başkanlık yapmaktadır. Heyette kemalistlerin deli-hasta dedikleri Rıza Nur da bulunmaktadır. İnönü'nün daha önce diplomasi alanında tecrübeli olmamasına, kulaklarının ağır işitmesine, İngilizce bilmemesine rağmen baş delege olarak tayin edilmesi düşündürücüdür. Nitekim Kazım Karabekir'in "Neden İsmet?" sorusuna Mustafa Kemal,"O benim sözümden çıkmaz" dercesine bir cevap vermiştir. 

 Lozan'a Türk Heyeti yeterli hazırlık yapmadan gitmiştir. Ancak İtilaf Devletleri her şeyi planlamıştırlar. Bu hususta Lozan'a delege olarak katılan Rıza Nur'a kulak veriyoruz: 

"Bizde ne hazırlık var ne dosya var hiç bir şey yok. Lord Gürzon gibi bir takım resmi diplomatlar burda. Hem bunların mükemmel dosyaları vardır. Ne yapacağız..! Heyet-i Vekile bize giderken bir içtimada(toplantıda) avuç içi kadar bir kağıda sığan bir talimat verdi."[2] 




Rıza Nur, Hayatım Ve Hatıratım, 982



 Ayrıca İngilizlerin İstihbaratı da tamdır. Türk heyeti Ankara'dan hangi talimatları almış, hangi konuda ısrarcı olacaklar hepsinden haberdardırlar. Yani anlayacağınız konferansa 1-0 geride başlamıştık.

 İngilizler için en önemli mevzuu Hilafet ve Türkiyenin İslam kimliğiydi. İşbu hilafet müessesesi, topraklarında binlerce müslüman yaşayan Britanya İmparatorluğu için her zaman bir tehdit unsuru olmuştu. Nitekim 2.Abdulhamid batıya karşı pan-islamizm politikası yürütünce karalama propagandalarına maruz kalmıştı. Bu propagandacıların başında Britanya geliyordu. İngiltere ilk başlarda yani umumi harbten önce topraklarındaki nüfusun 1/3'ü müslüman olduğu için hilafet makamını kendisine geçirmek ve emelleri doğrultusunda kullanmak istiyordu. Ancak gelişen olaylar sonucu bu kabil olamadı. Çünkü milli mücadele döneminde hilafet makamı ve pan-islamizm politikası tekrar gündeme geldi. Ve Britanya, müslümanların İngilizlere geçecek bir hilafete itimat etmeyeceklerini anladılar. Artık tek bir çare kalmıştı. Hilafeti lağvetmek.  Bu konuda bir zamanlar Chp'den milletvekilliği yapmış ve ayrıca yazar olan Sabahattin Selek'in beyanları bizi doğrular niteliktedir. Şöyle diyor Sabahattin Selek:

"İngiltere kendisi için hayati öneme haiz olan Doğu meseleleri içinde, hilafetten tamamen kurtulmaya veya bu müesseseyi Türklerin elinden alarak yararlı kılmaya, hepsinden fazla değer vermiştir."[3]

 Anlayacağımız Lozan İngiltere için sadece sınır meselesi değildi. Hazır sınır demişken sınır konularına da biraz değinelim. Sınırlar meselesi İngiltere'nin lehinde çözümlendi. Batı Trakya Yunanlılara bırakıldı. Musul meselesi daha sonra tartışmaya ertelendi, neticede İngilizler lehine sonuçlandı. Hatay sınırlarımız dışında kaldı, daha sonra Mustafa Kemal'in girişimleriyle tekrar anavatana katıldı.

 Şu çok açıktır ki Lozan heyetimiz Misak-ı Milliyi hakkıyla müdafaa edememişlerdir. Burda enteresan bir noktaya eğilelim. 19 Şubat 1920 tarihli İngiltere Genelkurmay Başkanı'nın talepnamesinde, vazgeçilebilecek topraklar belirtilmişti. Nitekim bu belgede açıklanan asgari sınır, İngilizlerin Lozan'da bize bıraktıkları topraklarla neredeyse birebir örtüşüyordu. Konunun uzmanı Marian Kent, Lozan'da ortaya çıkan sınırlarımız için şu yorumu yapar:

 "İroniktir, bu koşullar, neredeyse tamı tamına 1919 başlarında Donanma Bakanlığı'nın desteklediği İngiliz Genelkurmay'ının savunduğu koşullardı."[4]

Maamafih İngilizler sınırlar konusunda herhangi bir kayıba uğramadılar. Buna karşın biz 1.Dünya savaşı ve daha önceki işgalleri de hukuken kabul etmişizdir. Yunanlılardan savaş tazminatı almadığımızı da unutmayalım. Bunlar Lozan'daki maddi kayıplarımız. Ancak asıl felaket olan manevi kayıplarımızdır. 

 Üstte de belirttiğimiz gibi Lozan'ın İngiltere için asıl mühim konusu Türkiye'nin İslami kimliğinin yok edilmesiydi. İngilizler Anadolu'da kurulacak müstakil bir Türk devletinden çekinmiyorlardı.[5] Onların çekindikleri nokta, Osmanlı'nın aynı milli mücadele döneminde olduğu gibi hilafet makamı arkasına sığınarak tekrar yükselmesiydi. Bu kabul edilemezdi. Bu nedenle hilafet makamının yok edilmesi ve Türkiye artık İslam aleminin lideri olmaması gerekiyordu. 

 İngilizler Lozan'daki diplomatik oyunlarıyla emellerine ulaştılar. Türkiye'de halifelik kaldırıldı, yapılan inkılaplar hep batıya dönük oldu. Burda ilginç bir noktaya parmak basmak lazımdır. Lozan konferansı esnasında Mustafa Kemal İzmitte, Bursa'da, Balıkesir'de hilafeti göklere çıkartan konuşmalar yaptı. Peki ne oldu da hemen birkaç ay sonra halifelik kaldırıldı? Lozanın imza edilmesinden sonra da halifelere ve sultanlara etmedik küfür bırakılmadı. Sadece birkaç ay içinde bu değişim nasıl olmuştu? Yoksa Lozan'da verilen sözler yerine mi getiriliyordu?

 İngilizler, sulhte en aceleci davranan ülkeydi. Milli mücadelenin başarıya ulaşmasının ardından hemen sulh yapılması gerektiğini söylediler. Ancak ilginçtir ki Lozan'ı imza eden son ülke de İngiltere'dir. İngilizler ilk önce Türk heyetinin Lozan'da verdiği sözlerin yerine getirilmesini bekledi. Nitekim halifelik kaldırıldı, ardından İngilizler Lozan'ı imzaladı. İngiliz yazar Philip Graves'in şu tespitini eklemek isterim: 

"Turk Cumhuriyetcileri, Musluman vatandaşları olan herhangi bir devlet icin her zaman guclukler
yaratabilecek bir kurumu; makam-ı hilafeti ortadan kaldırmakla, niyetleri oyle olmasa da, Britanya Imparatorluğu'na olağanustu bir iyilik yapmışlardır."[6] 

 Bunca kayıbımız varken Lozan'a nasıl zafer diyebiliriz? Lozan muazzam bir imparatorluğun han-ı yağmasıdır. Biz Lozan'da Osmanlı mirasından vazgeçeceğimizi taahüt ettik. İslam kimliğimizden vazgeçtik. Milli mücadele döneminde sayısız yararları görülen hilafeti lağvettik. 1000 yıllık İslam hukukundan vazgeçip batılıların hukukunu kopyalayıp uyguladık. Bundan sonra genleri değiştirilmiş bir milletin yeniden kuvvetli bir devlet kurması çok zor olacaktı. Bu nedenle İngilizler amaçlarına ulaşmıştılar.  Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarası'nda Türklerin istiklalini niçin tanıdınız? diye yükselen itirazlara Lord Gürzon'un verdiği cevap konuyu özetler niteliktedir:

" İşte asıl bundan sonra ki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları maneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz."[7] 

 Lozan'da esas başarının İngiltere başta olmak üzere müttefiklere ait olduğu aşikardır. İngiltere ne istediyse onu elde etmiştir. Boğazlardan  geçiş serbestisi, Batı Trakya'nın Yunanlara bırakılması, Yunanlılardan savaş tazminatı alınmaması, Antakya ve İskenderın'un sınırlar dışında kalması, Musul meselesinin hallinin sonraya bırakılması netice olarak İngilizlere terki, Türkiyenin verdiği hiç de küçük olmayan tavizler.[8] Peki bizim kazandıklarımız nedir? Barış ortamı ve Türkiye Cumhuriyetinin tapusu. Bu kadar. Biz Lozan'a devletsiz gittik. Ve devlet olabilmek İsmet İnönü'nün deyişiyle büyük fedakarlıklar yaptık. Bu fedakarlıklar sonucu Lozan bir hezimet oldu. Şöyle diyor İsmet İnönü:

"Eğer dünyada tek kimse çıkıp da bana 'Daha yapılacak fedakârlıklar vardı, şu kararı almalıydınız' diyebilirse onları yapmaya razı olurum. Ben fedakarlığı son haddine vardırdım. Toprak meselelerinde kendi zararımıza ve müttefiklerin lehine kararlar aldık. Azınlıklar meselesini müttefiklerin dilediği gibi hallettik. Boğazların serbestliğini kabul ettik. Düyun-u Umumiye yönetiminin faaliyetinin devamına razı olduk. Bütün fedakârlıkları yaptım, her şeyi kabul ettim, fakat memleketin iktisadi esaretini reddettim."[9] 

 Bu cümleleri aldığımız kitap İsmet İnönü tarafından zamanın parasıyla 5 Bin liraya yazdırılan Ali Naci Karacan'ın kaleme aldığı Lozan kitabıdır.  Yani bu cümlelerin uydurulmuş olma ihtimali yoktur. Burda ulusalcılara bir soru yöneltmek elzem. Lozan'a zafer diyorsunuz. O halde Lozan'ın bir de mağlubu olmalıdır. Bu mağlup kim? İngiltere mi? Bütün yazı boyunca neler kazandıklarını gördük zaten. Peki Fransızlar mı? İtalyanlar mı? Savaş tazminatı dahi ödemeyen Yunanlar mı? Bu Lozan'ın mağlubu kimdir? Çok açıktır ki Lozan'ın mağlubu biziz. Lozan'da İngilizleri temsil eden Lord Gürzon, İngiltereye döndüğünde ala-yı  vala ile karşılanmış.[10] İngilizler Lozan'da mağlub olan bir diplomatı neden alayla karşılasınlar? 

 Binaenaleyh, Lozan kemalistlerin dediği gibi eşsiz bir zafer değildir. Çok açık bir hezimettir. 


İsmet inönü 1923 de lozan antlaşmasını imzaladığında 100 yıllık yapılan bir ant-laş-maydı 100 yil sonra boğazlar bizim musul ve kerkük bizim güdümümüzde olacak...
Musul ve kerkük 500 bin sterline 100 yıllığına ingilizlere devredilmişti evet o anlaşmanın bitmesini istemeyenler yeniden o düzeni devam ettirmek için ışid terör örgütünü kullanmaya başladılar...
Bu bölgede yani doğudaki pkk konumuna gelelim... Bu bölgede musul kerkükle olan bağımız yüzyıllar öncesine dayanıyor...
ingiliz ve mason locasıyla kağıt üzerinde ismet paşa bu yerleri 500 bin sterline satmıştı bunun neticesinde musul ve kerkük petrol gelirlerinin %12 sinin parası türkiyeye aktarılıyordu...
Bunu kimsebilmez türk tarih kitaplarında yazmaz....şimdi ismet paşanın o dönemde buraları vermesiyle mason localarının desteklemesiyle asala ermeni terör örgütün bitirilmesiyle oyuncu değişikliğine gidildi ve1978 yılında pkk sahaya sürüldü ...
1980 de faaliyet göstermeye başladı 1983 yılında ilk kez turgut ozal başbakan olduğunda o zaman pkk ortaya çıktı yani özalın göreve gelmesiyle bizlere aslında ayağınızı denk alın mesajı verildi...Evet biz sizi takip ediyoruz mesajıydı... Bilmezlerki türklerin var olma sebebleri atalarından aldıkları biattır... Şimdi aslın da pkk bir piyondur burda 2inci dünya savaşı bittikten sonra artık gerçek silah devri kapandı tam bir ajan devlet ve ekonomi enerji alanlarında yeni bir küresel savaş başladı....
O yüzden bunları bildikleri için bize her on yılda bir... Sizin kafanızı kopartırız demeye çalıştılar ve her on yılda bir askeri darbe yaptılar...Gerek paralel ile gerek oyunlarla ama bu sefer ilk defa oyun tutmadı...
Şimdi gelelim 17-25 aralık operasyonlarının can alıcı noktasına...Neden mi düzenlendi... Amaç ayakkabı kutusu değildi amaç Tayyip Erdoğanı devirip halk obankası üzerinden gelecek olan paranın üzerine çökmekti...
Çünkü ordaki rakam küçük rakam değil ordaki rakam 120 milyar dolardır bu rakam küçümsenecek bir rakam değildir şimdi burdaki oyuna gelince şöyle oldu barzani 2010 yılında gazetecilere röportajı oldu ve Erdoğan barzaniyi yanına çekti... Bak bizimle olmazsan başını ezerler haberin olsun mesajı verdi...Ona oda kuzey ırakta yapılan bir röportajda dediki ben türkiye ile toprak bütünlüğü birleştirmek istiyorum dediği anda dünya medyasına bomba gibi düştü...Kimse barzani den böyle bir açıklama beklemiyordu...
Şimdi burda barzani ben halkımla referandum yapıp türkiye ile birleşmek istiyorum dediği anda hem barzaniye yönelik yaptırımlar arttı sonra aynı anda bir gecede ışid terör örgütü kuruldu... burda oyun kurucular piyonları ışidi öne sürdü...Erdoğan oynanan oyunların farkındaydı bütün hesaplamalar yapılmıştı...Kuzey ıraktan gelecek olan petrol gelirlerinin parası halk bankasına yatacaktı bunu bilen mason locasının zoruna gitti elbette taş koymak istiyorlardı...
İşte ondan paraelin eli görüldü işte o andan sonra bütün taşlar yerindeydi... erdoğanın arkası çok güçlüydü şimdi burdaki 17 ve 25 aralık opersayonları halkbankı ele geçirmek için tasarlanmıştı...O ayakkabı kutusunun içindeki para vakıf parasıydı elbette bankada kayıt dışı tutulamazdı o yüzden halkbankası müdürü o parayı evinde muhafaza ediyordu...
Evet o yüzden Halk Bankası müdürünü iletişimle takibe aldılar sonrası malum işte ordaki para kimin biliyormusunuz ordaki para bosnadaki müslüman kardeşlerimizin vakıf için kurdukları ve eğitim için tasarlanan bu para erdoğanın talebi doğrultusunda kurulacak olan bir paradır...Rıza Serrafa gelince Uluslar arası Ticaret yapıyor iranda çok güçlü bağlantıları var bu adamın çünkü iranın içinde uyanmamış hücreler var bakın yakın gelecek tarihte tebriz karışacak nasıl onlar bize bunu yapıyorsa göz dağı verdi aslında Erdoğan bana ilişirseniz sizi karıştırırım dedi...
O yüzden iran sessiz kalıyor...Şimdi bak boğazlardan cebeli tarık boğazından geçişlerde ispanya yıllık 9 milyar dolar para alıyor...Panama kanalı yıllık 5,5 milyar dolar para alıyor... Süveyş kanalı da yıllık 21 milyar dolar para kazanıyor...Fakat istanbul boğazın dan Türkiye zerre kadar para alınmıyor...Bunlar hep lozan antlaşmasında oldu kanal istanbul projesi bu yüzden ortaya çıktı...Çünkü daha 8 yılımız var 2023 e o yüzden Erdoğan bu porjeyi gerekirse hayata geçirim dedi...
O yüzden ingiliz ve almanlar havalimanı ve 3üncü boğaz köprüsünü istemiyorlar...Çünkü para akışı muslukları kesiliyor biz türk milleti yeterki Recep Tayyip Erdoğan arkasında kaya gibi sağlam durmasını bilelim...Bu küresel mücadeleden allahın izniyle galip çıkacaktır.

19 Mayıs 2015 Salı

Atatürkle ihtilafımızın nedenleri


Inönü (ilk kez) anlatıyor

İsmet İnönü, DEFTERLER 1919-1973 Yapı Kredi Bankası Yayımları, sahife, 251′den itibaren 255. ve 256 sahifeler.
“Son seneleri Atatürk’ün çok zor olmuştu. Gece alkol tesiri ile alınan teşebbüsleri ertesi gün daima iptal etmek bir eski âdetimiz idi. Son seneler bu âdet kalkmağa başladı. Hele nihayete doğru (1936 – 37 vuzuh ile hatırladığım seneler) gece arzu veya teşebbüs ettiği bir işi ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de iltizam (ile) takip etmeğe başladı…”
…

Günlüklerden 1;
“18 Eylül Cumartesi (1937)
-(Başbakanlıktan) Çekilme kararı
(14 Eylül’de 9 devletin (İngiltere, Fransa, Yunanistan, Türkiye, Romanya, Yugoslavya, Mısır, Sovyetler Birliği ve Bulgaristan) katılımıyla imzalanan ve Akdeniz’de korsanlık faaliyetlerine karşı alınacak ortak önlemleri belirleyen Nyon Anlaşması 18 Eylül’de TBMM’de oybirliğiyle onaylandı.
Konferansta Türkiye’yi Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras temsil etmiştir Konferans sırasında İstanbul’da bulunan Cumhurbaşkanı Atatürk’le, Ankara’da bulunan Başbakan İnönü’nün Hariciye Vekili’ne birbirinden farklı talimatlar vermesi, Atatürk ile İnönü arasında dış politika konusunda bir anlaşmazlığa yol açmıştır İnönü bu olayı şöyle anlatmaktadır:
-“Tevfik Rüştü Nyon ‘da idi Ben Ankara’da idim. Atatürk Florya’da idi Tevfik Rüştü konferansta bazı teklifler, teşebbüsler yapıyordu. Bunlar bizim verdiğimiz talimata uygun değildi soruyordum. Nereden çıktı bu’. Atatürk haber veriyormuş ona’ dediler Ama Tevfik Rüştü Bey dikkatli idi bu işlerde..
Benim anladığım, ikimizi de, Atatürk’ü de, beni de, ayrı ayrı idare etmeye çalışıyordu. Anlaşılan Florya’dan sormuşlar O da tabiatıyla malumat vermiş…
Öyle olmuş, böyle olmuş…
Aslında fazla ehemniyetli bir şey değildi bu hadise”. (1)
(18 Eylül akşamı Atatürk ve İnönü birlikte trenle İstanbul’a hareket etmiştir Yolculuk sırasında Atatürk, İnönü’den başbakanlık görevinden ayrılmasını istemiştir Atatürk’ün ortaya attığı formüle göre İnönü bir süre izinli sayılacak. Bu süre içinde başbakanlığa İktisat Vekili Celal Bayar vekâlet edecekti İnönü bunu kabul etmiş ve not defterine “Karar; çekilme kararı “ şeklinde bir not düşmüştür)
…
Günlüklerden 2;
Günlük tarihi 1937; (22 Haziran Salı)
-Tren. Dr. Saydam.
-Bu sene muhacir işleri için 2 milyon lira açığı var.
Günlük tarihi 1937; (Tarih yok)
-Bugün Heyet-i Vekile. Yeni proje ve ertesi gün Mecliste yapılacak işlerin görüşülmesi. Şükrü Kaya’nın sonradan gelmesi.
-Mesele var diye bira fabrikası meselesini anlatması.
-“(Tarih 17 Eylül olmalıdır “Bira fabrikası meselesi” Atatürk’le İnönü arasında tartışma yaratmış bir konudur Cemil Koçak hu tartışma konusunu şöyle özetlemektedir:
-“Atatürk, Atatürk Orman Çiftliği karşılıksız olarak Hazine’ye devredilirken, çiftlikte bulunan bira fabrikasının yine kendi mülkiyetinde kalmasına karar vermiştir.
Ancak bira fabrikasının İstanbul’da bir rakibi vardır: Bomonti Bira Fabrikası…
İstanbul’daki Bomonti Bira Fabrikası ise davalıdır. İmtiyaz süresi sona erdiğinden devletçe devralınacaktır.
Buna karşılık, Bomonti Bira Fabrikası, bu muamelenin iptali için yargı yoluna başvurmuş ve davanın Danıştay’da görüşülmesini talep etmiştir.
Ancak Atatürk, bu konuda ısrarlıdır ve gereken muamelenin biran önce tamamlanmasını ve bira fabrikasının devlete devrini talep etmektedir.
Atatürk, özel mülkiyetinde bulunan Atatürk Orman Çiftliği’ndeki bira fabrikasının, rakibi niteliğindeki Bomonti Bira Fabrikası’nın devlete devrinden sonra, bir sözleşme yapılarak, bira üretiminde ve satışında tekel haline getirilmesini istiyor… bu projeye şiddetle ve sert biçimde karşı çıkıyordu.” (2)
…
Günlüklerden 3;
“Şubat 939…
-Atatürk ile münasebetlerimizi belki birçok defa yazacağım. Yeni hayatıma başlarken son senelerime ait birkaç satır ile başlamak zaruri oldu.
Son seneleri Atatürk’ün çok zor olmuştu. Gece alkol tesiri ile alınan teşebbüsleri ertesi gün daima iptal etmek bir eski âdetimiz idi. Son seneler bu âdet kalkmağa başladı. Hele nihayete doğru (1936 – 37 vuzuh ile hatırladığım seneler) gece arzu veya teşebbüs ettiği bir işi ertesi gün tamamen sakin ve tamam iken de iltizam (ile) takip etmeğe başladı.
Sıhhatında ve alkolün tesiratında bu tebeddülü fark ettiğim andan itibaren korkum çok arttı.
Son seneler hükümet azasının ayrı ayrı kendisine çok bağlı olmasını düşünüyordu. Bunun için iptidai usuller kullanmak istedi.
Hülasa, Eylül 1937 kavgası oldu. Bu kavgada haksızlık, esasında Atatürk’ündü.
Tatbikatta idaresizlik ve haksızlık ikimiz arasında bana düştü.
Haksızlık ona aitti şunun için:
-Aramızda geçen bir devlet işini sonra görüşürüz dedikten sonra, akşam masada halletmek yani gündüzden tasarladığı mülahazaları ve sebepleri imposition şeklinde karar olarak tebliğ etmek ve bu vesile ile sevmediği birkaç vekili tahkir etmek istedi.
Evvela sakin idim, sükûnetle geçiştirmek istedim. Halindeki tecavüz manasının arttığını gördükçe sabrım tükendi. Sonra şiddetle mukabele ettim. Mukabelemin şiddeti onu sükûnete getirdi. Tasmim ettiği hadiselerde haklı olmak için sebep toplamak kararına derhal başladı.
Sükûnet …tariz,,, hafif tahrik.
Sonra Hatay ve Nyon meselesini de söyledi, Ayrılmak kararı kısa oldu. Dil kongresi için İstanbul’a giderken trende beraber bir kahve içtik, “Ne olacak” dedi. 
Ben evvela çok müteessirdim. Ağlayacak vaziyette idim. Gönlünü almayı istiyordum.
-“Çok mustaribim” dedim. “Bilmiyorum nasıl oldu.
-“Alem önünde olmasaydı” dedi,
-“Ne düşünürsün?” dedi.
Birden uyandım Her zamanki gibi geçmiş veya geçecek bir hadise addediyordum.
Bu sual üzerine ayıldım. Teessürümü yendim.
-“Bir şey düşünmedim. Ne emrederseniz öyle yaparız” dedim.
-“Bir fasıla verelim.”
Ben – Hay hay size müteşekkir olurum.
O – Şekli.
Ben – Hastalık.
O – Evvela izinle yapalım.
Ben – Çok iyi. Kongreden evvel mi, sonra mı?
O – Nasıl istersen, sofraya gidelim.
Ben – Çok yorgunum gedip yatayım.
O – Gizli tutalım. Kimi düşünürsün.
Ben – Mazur gör kimseyi söyleyemem.
O – Celal Bayar.
Ben – Hakikaten bana iyi tesir etti.
İstanbul’a beraber gittik. Tren de kalabalık vekiller filan var. Neşeli görünerek çıktık, iki gün sonra izin kâğıdımı yazdım. Kendisi ile görüştüm, Ankara’ya geldim.
İşittiklerime göre bana gizli tutalım derken, kendisi gece gündüz benden şikâyet etti.
Devletin maliyesini banka gibi bir hale getirmek huyumdan bahsetti
Çünkü kendisini dolduran sebeplerden biri maliye ve inhisar vekillerine olan antipatisi idi.
Ben Ankara’da yalnız bir ay kadar kaldım. Sakin durdum. Sofra konuşmaları gazetelere (Ahmet Emin iktisadi kalkınma vesairesi…) neşriyatı devam etti.
Atatürk beni İzmir manevrasına davet itti. Ben daha izinli başvekilim, ilk pek hiddetli, pek kıyasıya şeyler düşünüldüğü günler yumuşar gibi oldu.
Bütün dikkatim yeni tertibin muvaffakiyetsiz ve antipatik olması ihtimaline mahal  vermemek için dostlarıma hep sükûn ve yardım tavsiye ettim.
İlk anda Atatürk’e benim çekilmem halkça iyi telakki olunduğu raporunu vermişler.
Atatürk hakikatin tam zıddı olduğunu hadisat ile öğrendikçe çok şaşkın oldu.
Meclis açıldı, yeni hükümeti âlem, bir ay alıştıktan sonra çok soğuk karşıladı.
(Hükümet krizini Celal Bey’in muvaffakiyetiyle geçirdiğini ima ettim. Crise söz ne kızdı. Devlet benim elimdedir. Kriz yokturdan başla).
Stadyumda, konserde, sokakta bana tezahürat devam etti. Bir yere çıkamaz oldum. Stadyum tezahürü hakiki bir hadise oldu. Hayatım fazla gelmeye başladı.
Meclis grubunda Salih Bozok sual sordu. Ansız ve nazik bir mevzu olmasına rağmen sükûnetli konuştum.
Bilhassa Atatürk’e muhabbet ve minnetimi tebarüz ettirdim. Bana yaptığı para yardımını söyledim. Çünkü bana en çok ıstırap veren şey para yardımı idi.
Bunu senelerce istemedim. Bu en nihayet bir emniyet meselesi de oldu. Bunu alenen söylemek için bir vesile benim için pek kıymetli idi, söyledim ve kurtuldum. O akşam Atatürk’te idim. Çok mahcup ve sakin görünüyordu, Celal Bayar ve etraf da çok memnun idiler. Fakat Atatürk’ün ıstırap içinde olduğunu fark ediyordum.
Sofrada bir hiçi vesile ederek bana karşı ansızın azami derecede arrogans gösterdi. Sükûnet gösterdim. Artık hiç münakaşaya girmeyecektim.
Bir müddet sonra yeni bir nizam teessüs etti. Tamamen şahsi bir gidiş. Benim vesvese vermekten sakınmamı anladı. Adamlarının ağızlarını açıktan tutmağa karar verdi. Benden hiçbir surette bahsetmemek müraccah olacağını kabul etti. Bana da azami derecede emniyet vermek istedi.
Vedid’i her akşam yanına çağırmağa başladı. Öyle ki bazıları onu benim yanımda kendi adamı görmeye başladılar.
Hükümet için 1937 teşrin nutukları ve sonraları baştan başa sansasyon ve demagoji oldu.
Döndük Tekrar pekiyi görünüyordu. Hastalık için Fisenje geldi, ilk endişeler belirdi. Bir buçuk ay istirahattan sonra Adana’ya gitti.
Hastalık ehemmiyet peyda ettikten sonra … yahut bu dışarıda anlaşıldıktan sonra Atatürk’ün hali tekrar değişti. Benimle temas kendini ve hükümeti zayıflatıyor zehabına düştü, teması istemez oldu. Adana’dan geldi. O gün istasyonda iyi görüştük.
Ertesi gün İstanbul’a gitti. O gün giderken selam vermedi. Hastalığı artık meydanda idi.
İstanbul’da uzun müddet yatta kaldı. Bu esnada (Haziran 1938) ben hastalandım. Ölüm tehlikesi geçirdim.
Atatürk alakadar oluyordu. Etrafı daha çok alakadar oluyor, iyileşecek miyim, ölecek miyim bunu öğrenmeyi pek istiyorlardı.
Atatürk’e Fisenje’yi hükümet tekrar getirmek istiyordu. Kendisi istemiyor Benim için getirmiş oldular.
Atatürk’ün hastalığı Ağustostan itibaren ağır istikamet aldı. Bundan sonra Atatürk’ün bana karşı muamelesinde şu noktalar karakteristiktir:
İstanbul’a geldiğimi istemiyordu, temasa gelmekten katiyen çekiniyordu.
Çok iyi muamele ediyordu, hatırımı almağa çalışıyordu.
Arada bir derin birdir mahcubiyet ve muhabbet nöbetine uğruyordu.
Fakat benden çekiniyordu.
Celal Bayar ile her zaman selam yolladı. Selamlarına mektuplarla cevap veriyordum.
Dr. Aras (Tevfik Rüştü) ile selam yolladı, mektupla cevap verdim.
Lozan gününde kimseye bir kelime yazdırmadılar. Kendisi telefonla çok muhabbetli şeyler söyletti. Sonra haber aldığıma göre bunları yazı ile göndermesek düşüncesinde idi. Hasan Rıza (Soyak) bu şekil ile iktiza etti.
Salih Bozok mektuplar yazmağa başladı. Behiç Bey ile selam yolladı.
İki üç ay türlü şayialar çıktı. Haberler hep halef üzerine dolaşıyordu. Mareşal (Fevzi Çakmak) Fethi Okyar – Celal Bayar. Bir aralık ve sonraları Dr. arsa ve bihassa Şükrü Kaya.
Sabiha Gökçen her hafta cumartesi gider ve pazartesi gelirdi. Gelir gelme bana Atatürk’ten haberler muhabbetler getirirdi.
Vasiyet fikri ve ihtimali üzerine memleket aylarca çalkalandı. Memleket bütün bu şayiaları, daha doğrusu telkin ve teşebbüsleri tasfiye etti. Hadisat şöyle hülasa olunabilir:
F Okyar, fitneye iltifat etmedi. Mareşal, ortalığı bir müddet yokladıktan sonra müstağni vaziyet aldı. Çekilmemin bidayetinde başında korkmuş, bana hiç sokulmamıştı. Sonra eskisinden daha çok sokuldu.
Şükrü Kaya, H R. Soyak başlıca (okunamadı) olarak Dr. Aras ile beraber bir vasiyet koparmak veya uydurmak için çok çırpındılar. Son ana kadar bu ümidi muhafaza ettiler.
Atatürk’ten koparamadılar. Şifahen uydurmaya H. Rıza teşebbüs etti. Celal Bayar kabul etmedi. …..umumiyenin tazyiki son derece artmış idi. Benim hayatım üzerinde iki taraflı alaka azami dereceyi buldu.
Şükrü Kaya, Ankara’nın büyük idare ve inzibat amirlerine bir vasiyet çıkarsa canla başla tatbik edileceğini söyledi. Ertesi gün zabıtnameden bu ifadesini çıkardı.
Hastalığın son ağır zamanında Celal Bayar beni haberdar etmeğe, ettirmeğe başladı. Şükrü Kaya, Meclis’i yeniden intihap ettirmek için ciddi teşebbüs aldı. Başvekil de buna taraftar idi. Atatürk, Meclisin açılmasına Ankara’ya gelemedi.
Bu teşebbüs dile düştü ve reddolunması muhakkak bir mahiyet arz etti.
Hastalık sırasında en çok telaş edenlerden biri de Fuat Bulca idi. Fethi Bey ile çok uğraştı, saptıramadı. Her vesile ile bana hulus göstermekten geri kalmıyordu.
Dr. Aras, bence mülhem olarak, beni memleket dışına bir sefarete filan çıkarmağa teşebbüs etti. Bana itiraf etti. Kati olarak önledim, reddettim.
Ondan sonra Atatürk hasta oldukça bana son derece temallüktü, iyileştikçe uzakta bir karakter ile tebarüz etti.
Teşrinisani günleri beni İstanbul’a götürmek için Şükrü Kaya ve onun tertibinde ansızın bir fazla gayret belirdi. Ben de candan istiyordum. Fakat Şükrü Kaya tertibindeki bu gayret yakın arkadaşlarının dikkatini celbetti. Katiyen bırakmadılar. Onlar haklı ve isabetli çıktılar. Şükrü Kaya İstanbul’a son anda beni götüremediği için pek hiddetli idi,
Benim İstanbul’a gitmediğimin tek sebebi, Atatürk yalnız bununla müteselli oluyordu. Benim burada kalmam onu bahtiyar ve minnettar ediyordu. Benim burada kalmamı sıhhatim için kendi arzu ettiğini her vesile ile söylüyordu…” (3)
Devam edecek…
Tüm yönleri ve  belki de ilk kez tüm bilinmeyenleri ile, “Topal Osman Olayı…”
Resim;skyscrapercity.com
Ana kaynakça; İsmet İnönü, “DEFTERLER 1919-1973″, Yapı Kredi Bankası Yayımları. 2 Cilt halinde yayınlananlar, İsmet İnönü’nün günlükleridir.
(1) Abdi İpekçi, İnönü Atatürk’ü Anlatıyor. Aktaran Cemil Koçak, age, s 54). Olayın İnönü tarafından ayrıntılı olarak anlatılması için bakınız: İsmet İnönü, Hatıralar, İkinci Kitap, İstanbul, Bilgi Yayınevi, 1987, s 285-286
(2) Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938 – 1945), Cilt 1, İstanbul, İletişim Yayınlan, 1986, s. 58-59). Olayın İnönü tarafında ayrıntılı olarak anlatılması için bakınız: İsmet İnönü, Hatıralar, İkinci Kitap, İstanbul, Bilgi Yayınevi, 1987, s 287-289.)
(3) İsmet İnönü, DEFTERLER 1919-1973 Yapı Kredi Bankası Yayımları, sahife, 251′den itibaren 255. ve 256 sahifeler.

(BAHSEKONU METIN BU SAHIFE IÇERISINDEDIR.)

DEFTERLER-252 SAHİFE
DEFTERLER-253. SAHİFE
DEFTERLER-254. SAHİFE

Kazım Karabekir'İn Gözüyle Yakın Tarihimiz


"19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım…"

Kazım Karabekir Paşa İstiklal Savaşı'nın bugüne kadar göz ardı edilen, gösterilmeyen, yazılmayan taraflarını inceliyor. Tarihe yeni bir gözle bakmak isteyenler için muhteşem bir araştırma...

İnkılap tarihlerimizin neden “Tarih” sıfatını hak etmediğini anlamak için Kâzım Karabekir Paşa’nın hayatına bakmak yeterli olacaktır. Sadece bir kaç fersiz cümlede geçer ismi. Resmi bile son yıllara kadar ders kitaplarında hemen hiç yer almazdı. Hatta bazılarına kalırsa “rejim düşmanı, Hilafetçi ve hain”di. İyi ama ne yapmıştı Paşa bu hakaretleri hak etmek için?

Karabekir Paşa’nın askeri ve siyasi hayatında haksızlıklara uğraması yetmiyormuş gibi, tarih kitaplarından da emekleri silinmişti. Doğu Cephesi’nde zafer üstüne zafer kazanarak makûs talihimizi yenen Paşa, Sevr’i yırtan ilk antlaşmanın altına imza atmıştı. Savaş sonunda adına “Şark Arslanı” diye posterler basılıyor, özellikle Doğu’da savaşın gerçek kahramanı sayılıyor, adı efsaneleşiyordu.

Ne olduysa savaş sonunda oldu ve Karabekir önce ordudan uzaklaştırıldı, derken Meclis’te mücadele ederken görüldü, sonra partisi kapatıldı ve ertesi yıl İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılandı. Gözetim altında tam 13 yılını geçirdi. İstiklal Savaşı’nı birlikte başlattığı ve en zayıf anında “Emrinizdeyim Paşam” diye desteklediği Mustafa Kemal Paşa ve çevresine eserleriyle muhalefet etti.

İstiklal Savaşı’nı kardeşlik duygularıyla bağlı bir kadroyla vermiştik. Ancak asıl savaş bundan sonra başlamış, iktidar rüzgârı, İstiklal Savaşı’nın İlk Beş’inden 4’ünü idam sehpasının önüne fırlatmıştı. Suçları neydi? Muhalefet etmek. Peki savaşı esaretten kurtulmak için yapmamışlar mıydı? Şimdi de hem kendi haklarını, hem de milletin haklarını savundukları için darağaçlarının gölgesinde bir hayata mahkûm ediliyorlardı.

İşte herkesin sustuğu bir zamanda Karabekir tek başına muhalefet bayrağını açtı ve basının önüne çıktı. İstiklal Savaşı’nı sanki sadece Mustafa Kemal Paşa yapmış gibi anlatılıyordu. Oysa Karabekir Paşa diyordu ki: “Onu Anadolu’ya gelmeye ben ikna ettim. Hatta bir ay önce, 19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım…”

MUSTAFA ARMAĞAN, Karabekir’in 1918-1922 dönemini kendi ağzından aktarıyor. Yıllardır susturulmuş olan Paşa’yı konuşturuyor. Onun gözüyle tarihimizi sarsan 4 yılın hikâyesini yazıyor. Konuşan ne de olsa bir kahramandır. Kahraman olmayanlara düşen ise onu saygıyla dinlemektir, diyor.

Kazım Karabekir'in dilinden:
...
İddialarımı şöyle sıralayabilirim:
   İstiklal Savaşı yapma fikrini ilk önce ben ortaya attım. Bunun siyasi ve askeri esas planlarını ben tespit ettim.
   İlk olarak da 29 Kasım 1918 Cuma günü İstanbul Zeyrek'te ağabeyimin Süleymaniye Camii'ne nazır evinin bahçesinde bu meseleyi yakın dostum İsmet Bey'e açtım. Kendisiyle tartıştık. İsmet Bey bana şöyle yakınıyordu:
    '' Gördün mü Kazım? Her şey mahvoldu. Vaktiyle gördüğün gibi bizi savaşa sürüklediler ve bitirdiler. Derdin ki batıracaklar ve hayatımızla didişeceğiz. Fakat benim hiç bir ümidim kalmadı. Ben kararımı söyleyeyim mi Kazım? Köylü olalım. Askerlikten istifa edelim. Senin kaç liran var? Birleşelim,Kazım ağa , İsmet Ağa olalım. Hayatımızı çiftçilikle sürdürelim.''

     Ben de kendisine '' İsmet ne söylüyorsun? '' dedim. ''Zannediyor musun ki bizi yaşatacaklar? Ermeniler,Rumlar doğudan batıdan Türkü boğacaklardır. Bırak ki benim bir tarla alacak param yok. Fakat olsa da ayaklar altında zillet içinde ölmektense milletimizin bu kadar senelik yediğimiz ekmeğini namuskârane ölmekle ödemek daha çok yakışmaz mı bize ? ''

     İsmet şöyle cevap verdi:
  '' Kazım sen ne diyorsun? Sen durumu bilmiyorsun. Ordularımız mahvoldu. Boğazlara itilaf devletleri hakim, bütün güney sınırlarımız açık bir halde. Asıl felaket bizim içimizden Kazım! Tasfiye yapacaklar, tasfiye ! Anlıyor musun? Bugün savaşta kazandığın paşalığı alacaklar, bir belki de iki rütbe kaybedeceksin. Artık bize herşey düşman.(1)  Ben çok düşündüm. Neyimiz varsa birleştiririz, ne mümkünse alırız. Kazım ağa, İsmet Ağa ... Ben başka türlüsünü göremiyorum Kazım. Sen de bir iyi düşün.''

    Cevabım gayet netti :
'' İsmet , ben kararımı verdim. Bütün bu gemileri vaktiyle Çanakkale'den içeri sokmamıştık. Bunları gözünüzde büyütmeyin. Benim gözümde bostan korkuluğundan farkları yok. Biz ölümü göze alınca merak etme hepsini yine dışarı atarız. Milletin mahvolduğunu görmek zilletine düşmektense yaşadığını görerek ölmek daha Türk'e yakışan bir davranış olur. Ben dün boğazdan geçerken yemin ettim : Tek başıma bile kalsam veya tek dağ başı bile kalsa , silahımı ve üniformamı kimseye vermeyeceğim. Azim ve tedbirli her ümide yol açar. Durumu sen de anlarsın.''



...

M.Kamal ın Gayesi Saltanatı ve Hilafeti Üzerine Almaktı

 Büyük Zafer'den sonra saltanat kaldırılmış, hilafet ise yine Osmanlı hanedanında bırakılmıştır. Bu fikir de bana ait olup 1922 Ekim'inde trenle Ankara'dan Bursa'ya seyahat ederken Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya bizzat ben teklif etmiştim. Hatta o sırada Refet (Bele) Paşa da vardı.
   Mustafa Kemal Paşa'nın o zamanki gayesi ise hem saltanat hem de hilafeti kendi üzerine almaktı. Bunu önce saltanatı yaşı küçük bir şehzadeye verip kendisi 'naib ' olmakla elde etmek istemişti. Sonra TBMM tarafından ve benim teklifimle (  rıza nur un hatıranda da ,önerge Rıza nur tarafından verilmiş, Karabekir tarafından imzalanmıştır, diye geçer) Saltanatın kaldırılıp Hilafetin Osmanlı Hanedanında bırakılacağı gün (1 Kasım 1922 ) Saltanat ve Hilafeti almaya kalktı. 31 Ekim akşamı teklifim üzerine İsmet Paşa ile birlikte Çankaya köşküne giderek böyle bir hareketin meclisin dağılmasına yol açacağını , halk ile ordunun itiraz ve direnişi ile karşılaşacağını bunun ise felakete sebep olacağını İsmet PAşa'nın ağzından Gazi'ye bizzat anlattık. Teklifimi kabul etti ve aynen kendi eliyle yazarak da belgeledi. Böylece kanunun 6.maddesine Hilafetin Osmanlı hanedanında kalacağı cümlesi eklendi.
   İsmet Bey de şahittir ki , Mustafa Kemal Paşa'nın Hilafeti alması planı ancak böylece engellenebilmiştir.
 ***

Kazım Karabekir'e Yayın Yasağı ve İdamla Yargılanması !!

...
   Gazi Mustafa Kemal Paşa İstiklal Savaşının gerçek seyrini ve bu arada arkadaşlarının hizmet ve fedakarlıklarını millet huzurunda açıkca belirterek Türk tarihine hakkı olan bilgiyi tam ve eksiksiz olarak vermeli hatta siyasi ve askeri planda yüksek görevler başaran arkadaşlarının yaşadıkları değerli hatıralarını millete ve tarihe sunmalarını özellikle teşvik teşvik etmeliydi.
   Oysa o tam tersi bir yol tutturdu. Gerçeklerin bir bölümünü gizledi ve böylece emeği geçmiş kişilerin tarihi haklarını teslim etmedi. Onların emekleri ve değerleri örtbas edildiği gibi şuna buna servet ve makam dağıtılır gibi İstiklal savaşının hizmetleri de etrafına serpiştirildi. Böylece herşeyi kendisi düşünüp yaptı gibi gösterme sevdasına düştü. Bunu millete böyle belletmek için de başka hatıraların ve belgelerin yayınlanmasına izin vermedi.Kendi eseri olan Nutuk dışındaki kaynakları kuruttu. Hükümet kudretini ve gizli kuvvetlerini bu uğurda malesef israf etti.
   Bundan sonra uzmanların fikirlerine danışmaya gerek görmeyerek ve ''Milleti ben kurtardım bundan sonrasını da ben yapacağım '' diyerek tamamen başına buyruk bir kişiliğe büründü.Bütün kendisini seven fedakar ve vefakar arkadaşlarını kötüledi. Onları kırıp döktü. Kendisinden uzaklaştırdı. İşte bu kırılıp dökülen ve uzaklaştırılan fedakar ve vefakar arkadaşlarından biri de benim.
    En güçsüz olduğu zamanlarda yanında duran onu koruyan ,tutan ve fikirlerini destekleyerek milletin başında en şerefli işler görmesini sağlayan ben ve arkadaşlarım gün geldi İstiklal Mahkemesine bile verildik. Hayatımızla oynanmak istendi. Tutuklandım, sorguya çekildim, hatta idamla yargılandım. Evim defalarca basıldı. Yine de istenilen yapılamadı, teslim olmadım.

   Bir takım dalkavuklar ısrarla İstiklal Savaşında benim değersiz işler gördüğümü anlatmaya ve böylelikle genç neslin huzurunda beni manen öldürmeye çalıştılar. Bu yetmiyormuş gibi iş gazetelere döküldü ve benim İstiklal Savaşında tek sepheye sadık kalmadığım gibi acayip şeyler yazılıp çizilmeye başlandı. 
   Nihayet 1933 yılının ilk aylarında benim de sabrım tükenmişti. İleride anlatacağım gibi bu saldıran yayınlara tahammül edemeyip yine basıl yoluyla sert ve acı bir cevap verdim ve bütün gerçekleri canlı şahitleri ve değerli belgeleriyle birer birer ortaya koymaya başladım. Bana saldıran Milliyet in ve diğer gazetelerin ondan alarak yayınladıkları mektup şeklindeki cevaplarımın ortalığı sarsmaya başlaması üzerine hemen yukarıdan yayın yasağı getirildi ve zaten epeydir gözetlenmekte olan Erenköy'deki ahşap köşküm , bu sert çıkışım üzerine neredeyse bir nezarethane haline getirildi. Özgürlüğüm kısıtlandı. Çoluk çocuğuma bile sataşıldı,hizmetçim taciz edildi.
   Bu durumda gazetelerde görüşlerimi yayınlama hakkım engellenmişti. Ben de elim kolum bağlı oturmaktansa İstiklal Savaşı gerçeklerini bu defa kitap haline getirip yayınlama imkanlarını aradım ve kısmen buldum da. Sinan matbaasının sahibi Sinan(omur) Bey'le anlaşıp müsveddeleri teslim ettim. Yazar Feridun Kandemir de getir götür işlerini yapıyordu. Tam kitabımın  tashih ve basım işi tamamlanmıştı ki ileride iç yüzünü ayrıntılı olarak açıklayacağım Kızıl Pençe örgütünden iki milletvekili ile tetikçilerden birisi kitabımın basılmakta olduğu matbaaya baskın düzenleyip kendi paramla 3 bin adet bastırdığımİstiklal Harbimizin Esasları adlı kitabıma el koydular ve alınan formalar çuvallara doldurulup İtfaiye araçlarına konularak Bakırköy kireç ocaklarında yaktırıldı.

  Ardından da Erenköyü'ndeki köşküm polisler tarafından üçüncü defa arandı. Aramaya 70 kadar sivil memur ,polis, hatta İstanbul Emniyet Müdürü Fehmi (Vural) Bey gibi kişiler katıldı. Elemanlar evimde pek çok yakışıksız hareketlerde bulundular. Bir çok belgemi müsadere edip gözümün önünde 4 çuvala doldurdular ve götürüp M.Kemal Paşa ya teslim ettiler.
   İkisi de yakın dostum olan M.Kamal Paşa cumhurbaşkanı, İs

met İnönü başbakan iken bu kötü işler Türk tarihine kaydettirilmiş oldu. HAKİKAT YAZMAK YASAKTI. FAKAT KÂH TARİH, KÂH DA ANSİKLOPEDİ GİBİ ŞAŞAALI İSİMLER ALTINDA OLAYLARI YALAN YANLIŞ YAZMAK SERBEST... !

Bu durum, İsmet İnönünün Cumhurbaşkanlığı zamanında da sürüp gitti. Bu hususta 1939 yılında Tan Gazetesine yaptığım bir açıklama, bir tür yobazların yaygaralarına boğduruldu. Ben bir ropörtajda Nutuk'ta da yanlışlıklar ve haksızlıkların olduğunu söylemiş ve ertesi günkü nüshada bu iddiamı ispatlayacak açıklamalar yapacağımı ifade etmiştim. Ne var ki birileri bir avuç genci sokağa dökerek beni protesto ettirdiler. Tan Gazetesi de protestoları haklı buldu ve ropörtajın devamını yayınlamayacağını iftiharla yazarak gerçekleri söylemek için yapacağım bu önemli çıkışı engellediler.

  Başta İsmet İnönü olmak üzere sorumlu kişileri uyardımsa da , hepsi boşa gitti. Ben de işi en son ve en büyük mahkeme olan zamana bıraktım. Elbette zamanın vereceği hüküm pek yaman olacaktır.
  Daha şahitleri bile sağ olan İstiklal Savaşı'nın gerçeklerini örtbas etmek amacıyla kullanılan bu zorbalıkların gayesi pozitif bilimlerle donanmış olması gereken aydın gençlerimizi sindirerek hipnotize etmek ve İstiklal Savaşını onlara bir bilim olarak öğretmek değil, bir iman olarak belletmek ve inandırmaktır..
---

İstiklal Savaşının Amentüsü !?

...
  Daha şahitleri bile sağ olan İstiklal Savaşı'nın gerçeklerini örtbas etmek amacıyla kullanılan bu zorbalıkların gayesi pozitif bilimlerle donanmış olması gereken aydın gençlerimizi sindirerek hipnotize etmek ve İstiklal Savaşını onlara bir bilim olarak öğretmek değil, bir iman olarak belletmek ve inandırmaktır..
  20.yüzyılda Türk tarihi adına ağır bir leke olan bu çirkin hareketler, hızını Ankara'da yarı resmi sayılan ve adı da üstelik Hakimiyet-i Milliye (Milletin Egemenliği)olan bir gazetede yayınlanan şu öğreti ve işaretten alır :

       İstiklal Savaşı'nın ''Amentü'' sü şöyle bir kanun olmalıdır.:

       Madde 1) Mustafa Kemal düşündü, Mustafa Kemal yaptı ve Mustafa Kemal yazdı.
       Madde 2) Bunu bir nefeste okumayan kişi , Türk vatandaşlığı hakkından mahrumdur!

İşte Cumhuriyet devrinde ortaya çıkan ''Modern Hurafe'' zihniyeti sonucundadır ki bu amentüye uygun düşmeyen aykırı ve farklı yayınlar lanetlenmiş, yasaklanmış hatta yayınlamaya teşebbüs edenlerin de hem mevcut durumları hem de gelecekleri mahvedilmiştir.


***
Birileri Kahramansa, Kazım Karabekir gibiler ne ?

Birileri Kahramansa, Kazım Karabekir gibiler ne ?




Doğu Fatihi olarak bilinen Kazım Karabekir'i kimler tarihten, kitaplardan silmeye çalıştı ? Neden yazdığı kitaplar yakıldı, dosyaları toplatıldı ? Kimler onun tecrübelerinin gelecek nesle aktarılmasını engellemek için yakın tarihi ,nutuk masasında beyin ameliyatı yaptı ?? Öyle ki , bir sonraki resimde göreceğiniz üzre 1931 yılında basılan tarih kitabına koyulacak resimden Kazım Karabekir kesilip atılacaktır ! Tıpkı tüm başarılarının örtüldüğü , zaferlerin imanlı halk ve askerleri bir yana itip, putlaştırılmış bir kişiye mâl edileceği gibi..
Birileri Kahramansa, Kazım Karabekir gibiler ne ?

Kendini Tarihin Merkezine Koyan Kamal Paşa

''19 Nisan 1919 da Trabzon'a çıktım''
    Kazım Karabekir Paşa nın bu sözleri kadar yakın tarihimizi başmbaşka ve çıplak bir ışık altında gösterecek ikinci bir cümle bulmak kolay değildir. Resmi tarihin temel tezine yalın bir itirazı ; öte yandan basitliği içinde son derece net bir iddiayı barındırıyor bu kısa cümle. Hem resmi bir tezi yanlışlaması açısından olumsuz ; hem de pek sesini duyurma imkanını bulamamış , derinlere kaçmış bir suru andıran gayri resmi tezi dillendirmesi açısından olumlu içerikte. Bize paslı kapıları açmayı vaad eden sihirli bir cümle başka deyişle.
    Adeta diyor ki bize :   '' Hakikatin ışığını biraz da başka yerler de arayın! ''
Uzun süredir  geçmişe tek odaktan baka baka reflekslerini yitirmiş olan gözümüzün hareketsizliğine tek yöne bakmaktan tutulmuş boynumuzun ağrılarına sarsıcı bir açıklama getirirken kayıp hakikati bulmak için nerelere bakmamız gerektiğini de şöyle öğütlüyor Karabekir Paşa : 
    '' Vatandaş ! Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren. Sonra münakaşasını istediğin gibi yap.. Birincisi vicdanına, ikincisi seciye ve irfanına dayanır.''

''19 Nisan 1919 da Trabzon'a çıktım''
   Bu kısacık cümle  nutuk un açılış cümlesini akla getiriyor ister istemez. Hatırlayın lütfen, Gazi Mustafa Kemal Paşa da Nutuk una ''19 Mayıs 1919 da Samsuna çıktım'' diye başlamıyor muydu? Samsun a gidişinin öncesinde başından geçenleri, Samsun a neden ve nasıl çıktığını anlatmaktansa doğrudan doğruya konuya giriyor ve İstiklal Savaşının hikayesini oradan başlatıyordu. Yani asıl 1919 dan 1924 e kadarki Osmanlı'dan kopuş ve Türkiye Cumhuriyeti 'nin kuruluş tarihini kendi bakış açısından ve tamamen kendisini merkeze koyarak anlatmaktaydı.
     Böylece bu master anlatı 1927 yılı şartlarında olayların üzerinden henüz 10 yıl dahi geçmeden, yani vakaları daha tarihe mâl olmadan nutukla bir hamlede Tarihin kafesi içine alacak , üstelik farklı anlatılar yasaklanacak veya göreceğimiz gibi bunların yakılması sayesinde diğerleri üzerinde mutlak bir egemenlik kuracaktı. Böylece çoğul bir yapı olan tarih yerini tekil tarih e bir başka deyişle çok erkenden resmi tarihe bırakılacak ve bu dönemde olup bitenler Mustafa Kemal in mutlak Tek Adamlığı etrafında örgülenerek dunulacak, nihayet bu icat edilen gelenek günümüze kadar kesintisiz bir şekilde sürüp gelecekti.
   Bugün dahi böyle değil mi ? Bırakın istiklal savaşını Karabekir gibi bir paşanın başlattığını iddia etmeyi, Çanakkale savaşını bile o tarihte henüz bir yarbay olan Mustafa Kemal Bey in kazandığı gibi abes bir mantığa sürüklenmiş bulunmuyormuyuz? Oysa normal olarak her savaşın bir başkomutanı vardır. Yenilgi de zafer de tabii olarak onun hesabına yazılır. Sarıkamış hezimeti asıl başkomutan olarak Enver Paşa ya mâl ediliyorsa hemen 3 ay sonrasında başlayan Çanakkale Zaferinin de fiili başkomutanı ( gerçekte ise başkomutan vekili) Enver Paşaydı. Ancak dikkat edin lütfen, Enver Paşanın ismi yakın tarihimizin yalnızca olumsuz olaylarına yamanır da, Çanakkale gibi bir zafere zinhar yaklaştırılmaz.
   Keza 18 MArt 1915 günü düşman mermilerine göğsünü siper eden ve İTilaf donanmasına Çanakkaleyi geçirmeyen Müstahkem Mevki nin muzaffer komutanı Cevad( Çobanlı) Paşaydı. O gün Kirte ye askeri birlikleri teftişe gittiği için Cevad (Çobanlı) Paşa nın yerine kurmay başkanı olan Selahaddin Adil Bey bakıyordu. Pek bilinmez ama '' 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi ''  işte bu Selahaddin Adil bey in (sonradan paşa oldu ) komutasında kazanılmıştır. Onun şerefli ismi de tarihimizin bu altın sayfasından jiletle kazınmış ve yerine başkaları ikame edilmiştir.
  Sebep mi ?? Tabii ki , Selahaddin Adil bey in Cumhuriyet'ten sonraki Tek parti rejimine muhalif bir tutum takınmış ve Terakkiperver Cumhuriyet Partisini desteklemiş olması , adının tarihten silinmesi için yeter de artardı bile. Sen misin muhalefet eden? Biz de seni tarihten öyle bir sileriz ki , nâm ü nişânın kalmaz ortada !!!

Böylece yakın tarihimizin Cumhuriyet in ilk resmi tarih metni sayabileceğimiz nutuk un okunup yayınlandığı 1927 yılından itibaren, hatta biraz daha öncesinden başlayarak ciddi bir beyin ameliyatına tabi tutulduğunu ve ameliyatın etkisinin günümüzde de geçmediğini söyleyebiliriz.

Şöyle öğütlüyor Karabekir Paşa

Uzun süredir geçmişe tek odaktan baka baka reflekslerini yitirmiş olan gözümüzün hareketsizliğine, tek yöne bakmaktan tutulmuş boynumuzun ağrılarına sarsıcı bir açıklama getirirken, kayıp hakikatı bulmak için nerelere bakmamız gerektiğini de şöyle öğütlüyor Karabekir Paşa :
‎'' Vatandaş ! Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatını ara ve öğren. Sonra münakaşasını istediğin gibi yap... Birincisi vicdanına, İkincisi seciye ve irfanına dayanır. ''