Trabzon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trabzon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2016 Cumartesi

Ali Şükrü Bey nasıl katledildi

“Efendiler, soruyorum, düşmanların altı ay sonra iade etmiş olduğu bir toprak var mıdır? Yoktur efendiler. Hangi toprak bir daha iade edilmiştir? Musul’u bir sene sonraya bırakmak… neticede kaybetmek demektir… “Mehmetçiğin süngüsüyle kazanılan muazzam zafer, Lozan’da heba edildi… Misak-ı Milli’den taviz veriliyor…” Bu gür sadanın sahibi, Meclis’teki İkinci Grub’un (iktidardakilere “Birinci Grup” muhaliflere İkinci Grup” deniyordu) lideri Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’di. Lozan Konferansı hiçbir sonuca ulaşmadan dağılmış (4 Şubat 1923), konu TBMM’ye getirilmişti (21 Şubat 1923). Meclis Başkan Vekili olarak o günkü oturumu yöneten Ali Fuat PaşaTBMM’deki havayı şöyle anlatıyor: “Gerek hükümeti ve gerekse başmurahhas İsmet Paşa’yı mes’ul tutmak yoluna gidiyorlardı. Konuşmaların hemen hepsi, şiddetli ve sinirli idi. Mebusların Misak-ı Milli’den bazı fedakârlıklar yapılmak suretiyle hazırlanan mukabil projenin müttefiklerce kabulü halinde Meclis’in millet muvacehesinde düşeceği durumdan son derece telaşlandıkları belli oluyordu.” Muhalif olarak tanınan İkinci Grub’un lideri Ali Şükrü Bey, iktidarı amansızca eleştiriyordu. Defalarca kürsüye çıkıp, “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zaferi Lozan’da hebâ ettiniz” diye bağırıyor, Lozan heyetinin, Lord Curzon’un oyunlarına kurban gittiğini iddia ediyordu. Öyle çok kürsüye çıkmıştı ki, esasen Lozan muhalifleri arasında bulunanRauf Bey (Orbay) bile sıkılmış, “Şükrü, yeter!” diye bağırmıştı, “artık söz alma!’” Ali Şükrü Bey:“Râuf!.. Ben bu işin fedâisiyim, anladın mı?” diye cevap vererek kürsüye yürümüştü.

 Ali Şükrü Bey’in konuşmaları en çok Mustafa Kemal Paşa’yı sinirlendirmişti. Tekrar söz istemesi karşısında öfkeli bir tavırla bağırmaya başladı: “Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi zarardide ediyorsunuz, maksadınız nedir?” Ali Şükrü Bey, maksadını anlatmak isterken, tabancasını çekerek üzerine yürüdü. Ali Şükrü Bey de silahına sarılmıştı. Araya girenlen tarafından olay güçlükle bastırıldı. Oturumu yöneten Meclis Başkan Vekili Ali Fuat Paşa, o günü şöyle anlatıyor: “Mustafa Kemal Paşa, Meclis’te konuşurken, hava oldukça gergindi. O konuşuyor, sözü kesiliyor, o cevaplıyordu. Paşa sözlerini tamamladıktan sonra, Ali Şükrü Bey’in, ‘Ben de söyleyeceğim’ demesi üzerine Gazi Paşa hiddetli bir tavırla: ‘Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi zarardide ediyorsunuz, maksadınız nedir?’ dedi ve kürsüden inerek elleri cebinde olduğu halde asabî bir şekilde Ali Şükrü Bey’in üzerine yürüdü.

Bu arada herkes Meclis’in ortasında birbirine bağırmakta olan meb’usların etrafında toplanmıştı. Ali Şükrü Bey, ‘kimseyi ithama hakkınız yoktur’ diye bağırıyor ve Sinop Mebusu Hakkı Hami Bey de ‘Meclis’te emniyet yok mudur?’ feryadını basıyordu.” Meclis’te zabıt kâtipliği yapan rahmetli Mahir İz,“Yılların İzi” isimli kitabında, Zabıt Müdürü Zeki Bey’in kulağına, “Ali Şükrü Bey bu gece idam fetvasını eliyle imza etti” diye fısıldadığını kaydediyor. Nitekim de öyle oldu: Bu oturumdan yirmi gün kadar sonra, Ali Şükrü Beyaniden ortadan kayboldu. Konu Meclis’e geldi. Sinop meb’usu Hakkı Hâmi Bey kürsüye çıktı: “Efendiler! Eğer Ali Şükrü Bey’e hürriyet-i efkârından(özgür düşüncelerinden) dolayı bir tecâvüz vukû bulmuşsa, ben bütün cihan huzurunda o gibi kirli ele derim ki, Ali Şükrü Bey gibi bu memlekette memleketin hürriyeti için feryâd edecek daha birçok beyler vardır.

Efendiler! Hiç bir zaman milletinfikr-i hürriyeti ve kanaatı silahla öldürülemez. Tehdid ile söndürülemez.” Ardından Erzurum Meb’usu Hüseyin Avni Bey kürsüye çıktı: “Efendiler! Bu şerefli kürsü bugün elîm bir vaziyete sahne oluyor. Bu şerefli milletin meb’usları bugün kalbleri kan bağlamış bir zavallı, bîçâre gibi birbirlerine bakıyorlar. Ey kâbe-i millet! Sana da mı taarruz! Ey ârâ-yı millet, sana da mı taarruz? Ey milletin mukaddesatı sana da mı taarruz?”(Lânet sesleri, bu millet ölmez, zihniyet ölmez, fikir ölmez sesleri). Birkaç gün sonra Şükrü Bey’in cesedi bulundu. İple boğularak öldürülmüş, Çankaya sırtlarında toprağa gömülmüştü. Recep Peker’in bile “Çok temiz, mert ve vatanperver bir arkadaş!.. Yalnız sinirli!... Coştu mu kabına sığmıyor” dediği mert bir muhalif böylece susturulmuştu. Suç, Giresunlu hemşehrisi Topal Osman Ağa’nın üzerine yıkıldı. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş oluyordu! Nihayet o da katledildi. Bununla da yetinilmeyerek başı kesildi. Meclis’in kapısına ayaklarından asıldı. Bu olayların ardından Birinci Meclis dağıtılıp titizlikle tek tek belirlenen isimlerden oluşan İkinci Meclis kuruldu ve Lozan bu Meclis tarafından onaylandı.
Yavuz Bahadıroğlu / Akit

ali-sukru-bey-cenaze
Ali Şükrü Bey’in cenaze töreni
***
Bilindiği üzere, Birinci Mecliste iki grup vardı. Birinci Grubun lideri Selanikli M. Kemal, Ikinci Grubun lideri ise Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey idi. Kazım Karabekir Paşa’nın aktardığı şu hadise M. Kemal’in Ali Şükrü Bey hakkındaki düşüncelerini anlamamız açısından son derece önemlidir:
“Gazi M. Kemal pek asabi idi. Muhaliflerden Ali Şükrü Bey, “Ankara’ya matbaa makinası getirmiş.. Tan adında bir gazete çıkaracakmış, siz hâlâ uyuyorsunuz” diye yaveri Cevat Abbas Bey’e verdi; veriştirdi. Ve “yakın, yıkın” diye çıkıştı. Yalnız kalınca kendilerini teskin ettim. Bu tarzdaki beyanatının dışarıya aks edebileceğini ve pek de doğru olmadığını anlattım.”[1]
ali sükrü topal osman olayi kadir misiroglu
Sebilürreşad mecmuasından aktaran: Kadir Mısıroğlu, Trabzon Meb’usu Şehid-i Muazzez Ali Şükrü Bey, Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, ikinci basım, sayfa 253.
***
Ve beklenen olur… 26 Mart 1923 günü akşamından sonra Ali Şükrü Bey aniden ortadan kaybolur. Ali Şükrü Bey’in kardeşi Şevket Bey de dönemin Başbakanı Rauf Orbay’a gidip ağabeyinin kayıp olduğunu söyler.
Konu ile ilgili olarak Başbakan Rauf Orbay anıların­da şöyle yazıyor:
“Derhal arama emri verdim. Ankara Valisi Abdülkadir Bey, Jandarma Komutanı, Polis Müdürü ve bütün gü­venlik kuvvetleri seferber oldukları halde, hatta kendi arabamı da arama işlerine verdiğim halde iz bile bulunamadı.
Devamlı aramalar sonunda Çankaya yolundan geçen arama ekibine bağlı jandarmaların, ana yoldan ayrılan ara­ba izlerini tarlada sürdürmeleri sırasında yeni kazılmış bir çukurda Ali Şükrü Bey’in ölüsüne rastlanır. Ölünün avucundaki, sımsıkı tutulmuş bir sandalye ha­sırı parçasının da Topal Osman’ın evinde bulunan kırık sandalyeye ait olduğu tespit edilince, ele sağlam bir ipucu geçirilmiş oldu. Yakalanan Osman Ağa’nın adamı Musta­fa Kaptan da Ali Şükrü Beyi kendisinin Topal Osman’ın evine götürdüğünü söyledi. Ali Şükrü Bey’i orada ayakta duran Osman Ağa’nın karşısına oturtmuşlar. Ve verdikleri kahveyi içerken birdenbire üzerine atılarak boğmuşlar. Mustafa Kaptan’ın bu itirafı ile olay tamamen aydınlanmış­tı. Bu haberi akşam üzeri meclisteki odamda çalışırken ge­tirdiler.”
Rauf Orbay bunun üzerine M. Kemal’e bir tezke­re yazdığını, yemekten sonra M. Kemal ve Latife Ha­nım ile istasyondaki evde görüştüklerini ve olayı anlattığını yazıyor. Sonra Papazın Bağı’nda olduğu sanılan Topal Os­man ve adamları üstüne Meclis Muhafaza Birliği’ni değil, Muhafız Taburu Komutanı Ismail Hakkı Tekçe’yi hareke­te geçirdiklerini anlatır.
Devamla:
“Osman Ağa üstüne gelindiğini sezince, Çankaya Köşkü’ne hücum etti. Köşkte kimseyi bulamayınca kapıyı kı­rıp içeri girdi, ne bulduysa parçalayıp ortalığı karmakarı­şık etti. Bu haber geldiği sırada silah sesleri de duyuldu. Bir süre sonra haber geldi. Osman Ağa altı yardımcısı ile vu­rulmuş ve ele geçirilmiştir.”[2]
Cemal Şener’in de yazdığı gibi, burada üstüne askerler gidince Osman Ağa’nın Cum­hurbaşkanı ve Başkomutan olarak M. Kemal’in ika­metgahı olan Çankaya Köşkü’ne hücum etmesi çok anlam­lıdır. Topal Osman, Ali Şükrü’nün öldürülmesini tek başı­na planlamış olsaydı suçluluk psikolojisi ile daha farklı davranırdı. Ama silahlı askerler üstüne gelince tehlikenin Çankaya’dan kendi hayatına yöneldiğini görmüş olacak ki, kendisini bu duruma düşüren yere karşı yapacağı son şeyi yapıp silahlı saldırıya geçmişti, neden başka kimseye veya yere değil de M. Kemal’e silah çekmişti. Bu davranış çok anlamlı olsa gerek. Ayrıca M. Kemal’in Topal Osman üstüne Muhafız Taburunu gönderince Çankaya Köşkü’nü boşaltıp, istasyondaki eve yerleşmesi de olduk­ça anlamlı olsa gerektir. Olan biten adeta yapılan bir söz­leşmenin tek taraflı olarak rafa kaldırılmasını anımsatıyor. Topal Osman’ın köşkten karşılık alamayınca kapıları kırıp içeri girmesi ve kimseyi bulamayınca ne bulduysa tahrip etmesi adeta bir kahrolmanın ifadesi sayılabilir.[3]
Topal Osman’ın yaralı yakalandığı halde ölüme terkedilmesi, “acaba susturuldu mu?” sorusunu akıllara getirmiyor değil. Nitekim Topal Osman’ın arkadaşı Mustafa Sütlaç’ın oğluna anlattıklarına göre, Topal Osman yaralı olarak sedyede taşınırken M. Kemal Atatürk’e küfrediyor ve kendisine kalleşlik yaptığını söylüyormuş.[4]
Meclis karıştı… Başta Erzurum meb’usu Hüseyin Avni Bey olmak üzere bazı milletvekilleri heyecanlı konuşmalar yaptılar.[5]
ali sükrü topal osman olayi hüseyin avni meclis tutanagi
[5] no’lu dipnot ile ilgili… Erzurum meb’usu Hüseyin Avni Bey’in mecliste yaptığı konuşmanın bir bölümü (Meclis tutanağı)
***
Şimdi gelelim o sıradaki Meclis Başkanı Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın olayla ilgili anılarında yazdıklarına:
“Osman Ağa ile maiye­tinin katil olduklan anlaşılınca yakalanmaları önemli bir ko­nu olmuştu. Çünkü alayına bağlı bölükler Gazi Paşa’nın (M. Kemal’in) koruyucularıydı. Osman Ağa’nın yakalanmasından bir gün önce M. Kemal Paşa’nın önünde yapılan bir bakanlar kurulu toplantısında Ağa’nın Muhafız Bölükleri, Meclis Muhafız Taburu ile değiştirilerek Ağa’nın Muhafız Tabu­ru tarafından yakalanıp adliyeye teslim edilmesine, köşk­teki muhafızların değiştirilmesinden önce Gazi ile eşi La­tife Hanım’ın köşkten istasyondaki binaya inmelerine ka­rar verilmişti. Gazi, eşi ile birlikte yemeğini Çankaya Köşkü’nde yedikten sonra gizlice ve kimsenin gözüne batma­dan istasyona inmiş, ondan sonra muhafızların değiştirilmesine ve Osman Ağa ile maiyetinin tepelenmesine baş­lanmıştı.”[6]
Ali Fuat Cebesoy’un anlatımında da; ölen Ali Şükrü Bey, öldürülen M. Kemal’in Özel Muhafız Tabur Ko­mutanı Topal Osman Ağa, ama Osman Ağa’nın üstüne asker giderken olağanüstü tedbir alınan kişi M. Kemal Paşa’dır.
Burada bir gariplik yok mu? Topal Osman Ağa adeta M. Kemal’den beklemediği bir tavır ile karşı karşıya kalmış izlenimini vermiyor mu?
Meclis basımevi Müdürü Feridun Kandemir ise, “Si­yasi Cinayetler” adlı kitabında bu olayı özetle şöyle anla­tıyor:
“Ilk günlerdeki araştırmalar Ali Şükrü Bey’in bir ki­şisel düşmanlıkla öldürülmüş olamayacağını anlatınca si­yasi sebeple öldürüldüğü kanısı kuvvetlenmiş, böyle bir ci­nayeti yapabilecek kimsenin de ancak Topal Osman olabi­leceği kanısı belirmişti. Bu şüphe ile, Topal Osman’ın TB­MM’deki kolu sayılan Mustafa Kaptan sorgusunda salı ak­şamı, Ağa’nın emriyle ben Ali Şükrü Bey’i eve götürdüm, dedi. Bunun üzerine Ankara ve çevresi köşe bucak aranmaya başlandı. Bu arada Mustafa Kaptan tutuklanmıştı. Onun yakalandığını duyan Topal Osman da saklanmıştı. To­pal Osman’ın saklanışı, üzerindeki şüpheleri adamakıllı kuvvetlendirmişti. Güvenlik kuvvetleri de evini sarmıştı. Evin çevresinde çok sıkı bir arama yapılıyordu. Pazar günü akşamüstü köşkün beş altı yüz metre berisinde sineklerin konup kalktığı bir çukurun içinde Ali Şükrü’nün ölüsü bulunmuştu. Çıkarılan ölünün elbisesi üzerine bir torba da ge­çirilmişti. Vücudun türlü yerleri parça parça edilmiş çift ip­le boğulduğu anlaşılmıştı. Sol eli kırılmış, dili dışarı fırla­mış, sımsıkı yumuk sol avucunda sandalyenin hasırlan kal­mıştı. Sol kulağının yanında bir de bacak yarası vardı. Ölü­nün bulunduğu yer Topal Osman’ın kaldığı yere beş yüz metre uzaktaydı. Sıra Topal Osman’ın yakalanmasına gel­mişti. Gece alınan tedbirle M. Kemal Paşa ile eşi La­tife Hanım, kimse duymadan Çankaya Köşkü’nden istas­yondaki binaya aktarıldı. Bundan sonra güvenlik kuvvetle­ri harekete geçerek Topal Osman’a teslim olmasını bildir­diler. Karşı koyunca yirmi dakika kadar çatışmadan sonra yanındakilerden bazıları öldürüldü. Topal Osman yaralı olarak ele geçti ise de kısa bir süre sonra o da öldü.”[7]
Görüldüğü gibi, Kandemir’in yazdıkları Başbakan Rauf Or­bay ve Meclis Başkanı Ali Fuat Cebesoy’u teyid etmektedir. Yine­lenmesi gereken bir nokta ise, Topal Osman’ın yaralı ola­rak ele geçtiği ve kısa bir süre sonra öldüğüdür.
Ali Sükrü Bey'in öldürülme haber Istanbul gazetelerinde böyle yayinladi Vakit Gazetesi, 1 Nisan 1923
Ali Şükrü Bey’in öldürülme haberi Istanbul gazetelerine böyle yansıdı (Vakit Gazetesi, 1 Nisan 1923)
***
ali sükrü beyin naasinin bulunmasi üzerine 2 nisan 1923 de kendi gazetesi Tan da cekilen manset
Ali Şükrü Bey’in naaşının bulunması üzerine 2 Nisan 1923’de kendi gazetesi “Tan”da çekilen manşet
***
Olayı bu defa Muhafız Taburu Komutanı General Is­mail Hakkı Tekçe’den dineleyelim:
“Aldığım emir üstüne Muhafız Taburunu toplayıp ha­rekete geçtim. Topal Osman’ın bulunduğu Papazın Köşkü’nü kuşattım. Çember daralırken Topal Osman’ın müf­rezesi tarafından üzerimize ateş açıldı, bir erimiz şehit ol­du. Çatışmaya başladık. Gün doğarken çarpışma devam ediyordu. Çarpışma öğleden önce bitti. Topal Osman müf­rezesi bertaraf edilmişti. Topal Osman da vurulmuştu. Ölen­leri oraya gömdüm. Sağ kalanları Atatürk’ün bulunduğu istasyondaki binaya götürdüm. Meclisin kararı üstüne Topal Osman’ın ölüsü gömüldüğü yerden çıkarıldı ve meclisin önünde ayağından baş aşağı asılarak herkese gösterildi.”[8]
ali sükrü topal osman olayi ismail hakki tekce milliyet gazetesi
[8] no’lu dipnot ile ilgili… General Is­mail Hakkı Tekçe’nin Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan hatıraları
***
1. TBMM zabıt katiplerinden olup mecliste olup biten birçok gizli celseyi de izleme olanağı bulunan Mahir Iz ise hatıralarında olayın oluş biçimini şöyle anlatıyor:
“Oturmuş­lar, sohbete başlamadan önce iki nargile gelmiş. Bir taraftan da sohbet başlamış.Tam bu sırada kahveler gelmiş. Ali Şükrü Bey kahve fincanını eline alır almaz, kara donlu çe­te tarafından dördü, yağlı ipi Ali Şükrü Bey’in eğilmeyen başına geçirmişler. Ali Şükrü o esnada, Osman, yaktın be­ni! demiş ve eliyle oturduğu iskemlenin hasırlarına can havli ile o kadar kuvvetle sarılmış ki naaşının avucunda o hasır parçaları görülmüş.”[9]
ali sükrü bey topal osman olayi ankarada cenaze merasimi 5 Nisan 1923 tarihli Tan gazetesi
Ali Şükrü Bey’in Ankara’daki cenaze merasimi 5 Nisan 1923 tarihli Tan Gazetesi’nde böyle verildi
***
ali sükrü beyin defnolundugu gün topal osman olayi trabzonda yayinlanan istikbal gazetesinin
Ali Şükrü Bey’in defnolunduğu gün Trabzon’da yayınlanan Istikbal Gazetesi
***
Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi’ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da yapmış olan Dr. Rıza Nur, Ali Şükrü cinayetinin perde arkasını hatıralarında şöyle anlatıyor:
“Osman Ağa Ankara’da imiş. Sokakta rastgeldim. Yüksekte Çiftegazi Mektebi yanında oturuyor. Karacaoğlan caddesinde rastgeldim. Nereye gittiğimi sordu. ‘Meclis’e’ dedim. ‘Ben istasyona gidiyorum, beraber gidelim.’ dedi. ‘Peki’ dedim. Istasyona kadar beraber yürüdük ve konuştuk. Beni severdi, itimadı vardı. Ben de onu severdim. Meclis’in önünden geçerken dedi ki:
‘Yahu, Meclis’de bir çok vatan haini meb’us varmış, bunlar memleketi satıyorlarmış. Niye bana haber vermiyorsun? Meclis’i basıp hepsini keseceğim. Başka çare yok. Bu kadar emek, bu kadar kan. Memleketi kurtardık. Derken şimdi bunlar çıktı.’
Baktım, kemali safiyetle, sükunetle ve ciddiyetle söylüyor. Ben ise işin dehşetinden tüylerim ürperdi. Düşün, Meclis basılmış, ikinci grup doğranmış, arada diğer meb’uslardan da gitmiş. Her yer kan ve cenaze içinde, inleyen, bağıran, imdat isteyen, can çekişme hırıltıları… Ne kanlı sahne, ne facia… Cihana, Avrupa’ya karşı da ne çirkin… Tarih her gün bunun dehşetinden titreyecek… Bu adam da bunu yapar mı yapar. Müthiş bir hunhardır. Yapar da gözünü bile kırpmaz. Nitekim bana da adi bir şey söylüyor, bir portakal keser gibi söylüyor.
Dedim ki: ‘Bu hainleri sana kim haber verdi?’
Dedi: ‘Orasını sorma!’
‘Hayır, illa söyle!’ dedim ve zorlandım.
Dedi: ‘Gazi söyledi.’
Iş anlaşıldı: Mustafa Kemal ikinci gruptan bîzâr, çaresi de kalmamış. Topal Osman’a bunları katliam ettirecek. O, mevkide kalması için, hatta bütün Milletin canına kıyar. Eşsiz bir canavardır. Merhamet, ve vicdan öyle şeyler bilmez. Demek bu işi kurmuş, işin de Osman’dan başka münasıb ehli yoktur. Osman da vatanperverdir, hem de cahil. Zavallının vatan hislerini ele almış, onu iyice doldurmuş, kandırmış.
Dedim ki: ‘Ağa, ben seni çok severim. Sen de bunu bilirsin. Bana itimadın var mı, beni sever misin?’
Dedi: ‘Vardır, seni çok severim. Sen tam vatanperversin. Venizelos’u bile döğdün.’
Dedim: ‘Peki! Beni dinle! Sana babaca nasihatim var. Sen cahilsin. Işlerin içyüzünü anlamazsın. Bu lakırdılar aramızda kalacak amma, yemin et!’ Yemin etti. Devam ettim: ‘Meclis’te hain yoktur. Onlar hükumetin yolsuzluğu aleyhindeler. Biraz azgınlar, amma, iş böyledir. Sakın bu işi yapma! Bu çok fena, çok kanlı bir iştir. Sonra sana lanet okurlar. Yazık, bu Millete bu kadar hizmet ettin, bunları mahvetme. Bu işi sakın yapma! Millet Meclisini basmak pek ağır bir şeydir. Hem de sen bunu kanınla ödersin.’
Dedi: ‘Ne diyorsun?’
Dedim: ‘Böyledir. Bana söz ver! Yapmayacağına yemin et!’
‘Yapmam. Iyi ki söyledin.’ deyip yemin etti.
Bu adam cahildi, hunhardı, fakat iyi insandı, pek vatanperverdi. Anlatınca anladı. Ben de böyle dehşetli bir faciayı izale ettim diye sevindim. Artık bitti dedim. Hatta o esnada istasyonun rıhtımında beraber bir aşağı bir yukarı volta vuruyorduk. Şakalaştım. Gülüştük. O gün de istasyon pek kalabalıktı. Bir istikbal mı vardı, neydi bilmem… Bir tesadüf, bakın ne yapıyor. Çok iş tesadüfe bağlıdır. Bu tesadüfler milletin bile talihlerini değiştirirler.
Iki üç gün geçti, bir gün Ali Şükrü’nün meydanda olmadığını söylediler. Kardeşi iki gün beklemiş, bakmış yok, hükumete söylemiş, Rauf’a (Orbay) söylemiş. Hükumet arıyormuş. Bakıyoruz, Rauf’ta bir fevkaladelik var. Hey’et-i vekilede soruyorum, soruyorlar, kimseye hiçbir şey söylemiyor. Herkes merakta. Ali Şükrü ne oldu? Yine bunu Rauf’a Hey’eti Vekile resmen soruyor. Hiç bir şey demiyor. (…) Iki gün evvel Ali Şükrü akşam üzeri Karacaoğlan caddesinden hükumete giden yolda cami karşısındaki kahvede imiş. Topal’ın adamlarından ismini unuttuğum bilmem ne kaptan denilen adam gelmiş. Ali Şükrü’ye ‘Ağa seni istiyor.’ demiş. Aynı memleketli olduklarından birbirilerini tanırlarmış. Kalkmış beraber gitmişler. Ağanın evine girmişler. Demek, iş geldi, Ağa’ya dayandı. Benim de derhal Ağa ile görüştüğümüz aklıma geldi. Kendi kendime dedim: “Mutlaka ağa Meclis’i basmayınca Mustafa Kemal onu Ali Şükrü’yü öldürmeğe ikna etti.”[10]
Rıza Nur’un yazdıkları bu konuda yazılmış başka kay­naklarca desteklenmese “Rıza Nur’a özgü” düşüncelerdir denip geçilebilir. Ama görüldüğü gibi Rıza Nur’un konu ile ilgili yazdıkları ile diğer yazılanlar arasında bir yakınlık söz konusu. Farkları ise belki Rıza Nur’un konuyu daha net ifa­de etmesidir. Kaldı ki Topal Osman’ın ölümü ile M. Kemal ilişkisi Falih Rıfkı Atay’ca da çok net ifade edilmiş­tir. Falih Rıfkı Atay, Rıza Nur gibi M. Kemal’in mu­halifi filanda hiçbir dönem olmamıştır. Üstelik Milli Mücadele’nin başından M. Kemal’in ölümüne dek en ya­kın siyasal yandaşı olmuş birisidir. Sürekli M. Ke­mal’in en yakınında bulunmuş fikirdaşı sayılır. Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in hayatını yazdığı ve ‘Çankaya’ adını verdiği eserinde çetelere ilişkin;
“Çeteler Kuvay-ı Milliyesi Yunan tehlikesine karşı batıda; Ermeni tehlikesi ile güneyde, Pontus tehlikesi ile Karadeniz bölge­sinde kendini göstermiştir. Bir ara Pontus Rum çeteleri al­tı – yedi binden, yirmi beş bine yükselmiştir. Bunlara karşı koymak için de Kel Oğlan veya Topal Osman gibi halk kahramanları çıkmıştır.”[11] diye yazdıktan sonra ‘halk kahramanı’ dediği Topal Osman’ın sonunu ise şöyle anla­tıyor:
“Karadeniz kıyılarının bu destan kahramanı, sonuna kadar Mustafa Kemal’e bağlı kalan, çetesinin adamlarına Çankaya’da ve köşkle şehir arasındaki yolda nöbet bekle­ten Topal Osman da, en sonunda, nizamlı ordunun kıta kumandanlarından Ismail Hakkı Tekçe tarafından ve Musta­fa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur.”[12]
Bir zamanların, “destan kahramanı, Topal Osman, ‘Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur” saptanmasını kemalist Falih Rıfkı Atay yapıyor.
ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge muhsin yazicioglu milliyet
19. Devre Istanbul Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı’nın Meclis Riyaseti’ne verdiği önerge Milliyet Gazetesi okurlarına böyle duyuruldu (2 Mayıs 1992, sayfa 7.)
***
19. Devre Istanbul Refah Partisi Milletvekili Hasan Mezarcı, aralarında rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun da bulunduğu çeşitli partilere mensup 9 arkadaşıyla birlikte Ali Şükrü cinayetinin Meclis tarafından araştırılması talebiyle Meclis Riyaseti’ne bir önerge vermiştir. Bu önerge 7 Mayıs 1992 tarihinde okunup zapta geçmiştir.[13] Ancak Hasan Mezarcı’nın 1995 Genel Seçimleri’nde tekrar milletvekili seçilememiş olmasından dolayı verdiği önerge kadük olmuştur. Yani Yasama meclisinin değişmesi ile önergenin geçerliliği kalmamıştır.
ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge meclis tutanagi
[13] no’lu dipnot ile ilgili… Hasan Mezarcı’nın verdiği önergenin baş kısmı (Meclis tutanağı)
***
ali sükrü topal osman olayi hasan mezarci genelge meclis tutanagi muhsin yazicioglu imza
Hasan Mezarcı’nın Meclis Riyaseti’ne verdiği önergede imzası bulunan milletvekilleri
***
Trabzon’da düzenlenen ve 20 bin kişinin katıldığı cenaze töreninde Faik Ahmet Bey bir konuşma yaptı. Barutçuzade Faik Ahmet Bey’in yaptığı konuşmada Ankara’yı hedef alan ağır sözler olduğunu Nebizade Hamdi söylemektedir:
“Bütün Trabzon rıhtıma dökülmüştü. Vapurla rıhtım arasında yüzlerce sandal. Doğrusu ben de dehşete kapıldım… Sonra cenazeyi Belediye Meydanı’na naklettik. Meydanda Trabzon Ittihat ve Terakki Başkanı Hacı Ahmet Barutçu’nun oğlu Faik Ahmet Barutçu çektiği nutukta sık sık ‘Çankaya katilleri’ diye bar bar bağırıyordu. Bununla Topal Osman’ın Ali Sükrü’yü öldürüşünün Çankaya’nın emriyle olduğunu kastediyordu.”[14]
9 Nisan 1923 tarihli Istikbal gazetesinde doğrudan söylenmese de dolaylı olarak M. Kemal cinayetin işlettiricisi olarak suçlanmıştır:
“Esasen şehid-i mazlum ile katil Osman arasında bir nispet yoktur. Topal Osman, her ne kadar Meclis-i Mebusan Muhafız Bölüğü Kumandanlığı’na getirilmiş bulunsa da nihayet bir uşaktır ve onda daima bir uşak ruhu yaşamıştır. Hatta bu mevkiye kadar yine bir uşak gibi getirilmiştir. Iş bu halde iken bunun efendisi kimdir?”[15]
Topal Osman’ı kandıran ve Ali Şükrü Bey’i öldürmeye azmettirenin kim olduğunu sanırım herkes anlamıştır. Konuşmaması için Topal Osman da öldürülmüştür. Ne gariptir ki, Milli Mücadele’ye büyük katkılarda bulunmuş insanlar birer birer ortadan kaldırılmış…
*
M. KEMAL  ATATÜRK  ÇARŞAFA  GIRDI  MI ?  
Bu arada temas etmeden geçemeyeceğim…
Topal Osman Çankaya’yı kuşatınca, M. Kemal, eşi Latife hanımın çarşafını giyip istasyondaki eve geçmiş. Latife hanımın kız kardeşi yani M. Kemal’in baldızı Vecihe hanım bu enteresan olayı şöyle anlatıyor:
“Millî Mücadele’nin lideri tehdit altındaydı. Kısa bir tartışma yaşandı. Önemli olan Mustafa Kemal Paşa’nın yaşamıydı. Ona bir şey olursa zaten hiçbirimiz hayatta kalamazdık. Dışarıdakilerle pazarlık başladı. Âdet olduğu üzere ‘Kadınlar ve çocuklar önden çıksın’ dediler. Plan şuydu. Mustafa Kemal Paşa kılık değiştirerek kadınlar ve çocuklarla birlikte dışarı çıkacaktı. Fakat evin içinde de birilerinin kalması gerekiyordu. Latife muhafızlar­la birlikte evde kalmaktan yanaydı. ‘Ben onları oyalarım’ diyor­du. Mustafa Kemal Paşa önce şiddetle itiraz etti. Ancak Lati­fe’nin inadını bilirdi. Bir çarşaf buldum getirdim. Mustafa Kemal çarşafı giydi benimle birlikte dışarı çıktı. Latife de bu arada onun kalpağını kafasına takmıştı. Erlerden birine ‘Mutfaktaki portakal sandıklarını getir’ dedi. Sandıkları pencerelerin önüne dizdiler. Evde ışıklar yanıyor ve bahçeden bakıldığında içerdekiler fark ediliyordu. Boyunun kısalığı dışardan fark edilmemeliydi. Latife, portakal sandıkları üzerinde bir ileri bir geri yürüyor, dışarıdan gelen habercilerle iletilen mesajları evde Mustafa Kemal varmış gibi alıp cevap veriyordu. Ölüm teh­didi altında çeteyi oyalamayı sürdürüyordu. O sırada Mustafa Kemal, Topal Osman’a karşı yürütülecek harekâtı planlıyordu. Sonunda Topal Osman’ın adamları eve kurşun yağdırmaya baş­ladılar. Ardından eve girdiler. Mustafa Kemal’in gittiğini anla­yınca çılgına dönüp ne buldularsa parçaladılar. Onların aradığı Mustafa Kemal’di. Ama ellerinden kaçırmışlardı. O sırada Topal Osman çetesi muhafız taburu tarafından sarıldı.”[16]
Bu bir.
Ikincisi, hadisenin başka ravileri de var. Topal Osman’ın en yakın arkadaşı Yazıcıoğlu Mehmed’in (Bilal Kaptan) torunu Atilla Yenel, hadisenin şahidleriyle yaptığı görüşmelerde M. Kemal’ın o gece tebdîl-i kıyâfetle köşkden ayrıldığını teyid ediyor.[17]
Diğer bir şahid ise Topal Osman ile birlikte köşkü basanlardan Haliloğlu Râsim Bey (Aydın)’dir. Kendisiyle aynı adı taşıyan torunu Râsim Aydın, dedesinin hatıralarını aylarca dinlemiş, banda kaydetmiş, üstüne üstlük bir de notere tasdik ettirmiş:
“Dedemin içinde bulunduğu 8 kişilik bir grup, gecenin karanlığından yararlanarak Köşk’e gidiyor. Köşkün kapısında tanımadıkları askerler varmış. Dedemlerin içeri girmesine izin vermiyorlar. ‘Atatürk’e haber getirdik’ diyor dedemler, ama ‘siz söyleyin biz iletelim’ yanıtını alıyorlar. Içeride perdenin arkasından Atatürk’ün dolaştığını görüyorlar. Izin verilmeyince ateş ederek içeri giriyorlar. Ancak, içerdeki kalpaklı kişinin Atatürk değil Latife Hanım olduğu ortaya çıkıyor. Latife Hanım üniforma giymiş ve pencere kenarındaki sedirin üzerinde ileri geri gidip geliyormuş. Arka tarafa da lamba koymuşlar dışardan görünsün diye.”[18]
M. Kemal Atatürk’ün istasyondaki eve Latife hanımsız ve çarşafla gittiği büyük ihtimalle doğrudur. Rauf Orbay ve Ali Fuat Paşa’nın anılarında M. Kemal’in eşiyle birlikte gittiğine -her nedense- “ısrarla” vurgu yapılıyor olsa da, bu ısrar bana, hakikatin üstünün örtülmek istendiği izlenimi veriyor. Böyle gereksiz bir ayrıntının ısrarla vurgulanması gerçekten dikkat çekici.

Şimdi kemalistlerin mantığına göre “çarşaf olmasaydı M. Kemal Atatürk de olmazdı”, iyi mi !?!

31 Mart 2015 Salı

Sinir tanimayan ask






Tuncay Bekar - Ermeni Hermina Dalmazyan'ın 6 Yıl Önce Türkiye'de Yaşayan Kız Kardeşini Ziyareti Sırasında Tanıştığı Trabzonlu Muhammet Ali Şimşek ile Aşkı Sınır Tanımadı 

16.01.2011 Tuncay Sonel

Tuncay Bekar - Ermeni Hermina Dalmazyan'ın 6 yıl önce Türkiye'de yaşayan kız kardeşini ziyareti sırasında tanıştığı Trabzonlu Muhammet Ali Şimşek ile aşkı sınır tanımadı.

Bürokratik engeller nedeniyle 6 yıl boyunca evlenemeyen Dalmazyan ve Şimşek, Of Kaymakamı Tuncay Sonel'in Türkiye-Ermenistan hattında başlattığı girişimler sonucu kıyılan resmi nikahla mutlu sona ulaştı.

Trabzon'un Of ilçe merkezine 30 kilometre uzaklıkta bulunan Keler köyündeki bir evde yaşayan Muhammet Ali Şimşek'in ilk eşi Nuray Şimşek, köyde 6 yıl önce meydana gelen selde hayatını kaybetti. Ölen eşinden Nurdoğan (18), Sümeyra (13), Edanur (12) ve Ahmet (10) isimli 4 çocuğu olan Şimşek, bu sırada Türkiye'de yaşayan ablasını ziyaret gelen Ermenistan vatandaşı Hermina Dalmazyan ile tanıştı. Dalmazyan'a aşık olan Şimşek, yakın çevresinin tepkilerine aldırmadan evlilik teklifinde bulundu. Muhammet Ali Şimşek'in teklifine 'evet' yanıtı veren Dalmazyan, Şimşek'in yatalak hasta olan annesi ve 4 çocuğuyla oturduğu köydeki evine yerleşti.

Ekonomik sıkıntılar yüzünden ülkesine dönemeyen Dalmazyan, bürokratik işlemler yüzünden Türk vatandaşlığına geçebilmesi için ülkesinden gerekli evrakları da alamayınca yaklaşık 6 yıldır Şimşek ile resmi nikah kıyamadı. Bu sırada dalmazyan, ezan sesinden etkilenip Müslüman olmaya karar verirken, kısa süre içinde Kur'an-ı Kerim okumayı öğrenerek, namaz kılmaya başladı ve ismini de 'Ayşe' olarak değiştirdi.

Dalmazyan, yaşadığı sıkıntılara rağmen Türk komşularının desteği sayesinde Şimşek ve ailesini yalnız bırakmadı. Çiftin Fatma ile Muhammet adını verdikleri iki çocuğu dünyaya gelirken, resmi nikahları olmadığı için nüfuslarına kayıt ettiremediler.

- KAYMAKAMDAN ÇOCUKLARA GÖNDERİLEN MEKTUP-

İki yıl önceki Kurban Bayramı öncesi Of Kaymakamı Tuncay Sonel'in gönderdiği bir mektup, Şimşek ve Dalmazyan çiftinin kaderini değiştirdi. İlçedeki öksüz ve yetim çocukların isteklerini yerine getirmek için Şimşek'in ilk eşinden olan çocuklarına gönderilen mektupta, 'Eğer anneniz hayatta olsaydı, özlemini çektiğiniz annenizden ne istersiniz' sorusu, Sümeyra, Edanur ve Ahmet'i sevindirdi. Bunun üzerine Sümeyra Şimşek, kardeşleri adına yazdığı mektupta, ilk defa bir kaymakamdan mektup aldığı için çok sevindiğini belirterek, 'Eğer annem hayatta olsaydı ondan büyük bir oyuncak bebek ve bir kitabım olmasını isterdim. Ahmet ise büyük bir oyuncak araba isterdi. Edanur da dans eden bir oyuncak bebek ve bir kolye isterdi' yazdı.

Mektubu alan Of Kaymakamı Tuncay Sonel de Şimşek kardeşlerin istediği hediyeleri alıp köydeki evlerine gitti. Sonel, hediyeleri çocuklara verdikten sonra baba Şimşek'in Dalmazyan ile resmi nikahları olmadan yaşadığını fark edince, aileye yardımcı olunması talimatını verdi.

Bunün üzerine Şimşek ile Dalmazyan çiftinin resmi nikah kıyabilmesi için gerekli işlemler başlatıldı. Türkiye-Ermenistan hatta gerçekleşen yazışmaların ardından 'Ayşe' adını alarak Türk vatandaşlığına geçen Dalmazyan ile Şimşek, resmi nikah kıyarak mutlu sona ulaştı.

Keler köyünde yapılan ve gelinin yöresel kıyafetler giydiği düğün töreninde, Şimşek çiftinin nikahı Türk geleneklerine göre kıyıldı. Törende gelinin şahitliğini Kaymakam Sonel, damadın şehitliğini de Of Müftüsü Mehmet Genç yaptı. Sonel, aile cüzdanını verdiği geline bir de altın taktı. Törene, Şimşek çiftinin komşuları da katıldı.

Kaymakam Sonel, 'Öksüz-Yetim Çocuklar Projesi' ile Şimşek'in ilk eşinden olan çocuklarına mektup yazdığını ve bir süre sonra istedikleri hediyeleri vermek için evlerine geldiğini hatırlatarak, şunları söyledi:


'Çocuklar mektupta 'annemiz yok' diyordu ama Ayşe kardeşimiz onlara annelik yapıyordu. Çocuklar Ayşe bacımızı anne yerine koymuşlar, o da çocukları kendi evladı gibi görmüş. Buna tanıklık edince mutlu olduk. Resmi nikahlarını kıymak için büyük bir uğraş verildi. Sonunda bürokratik işlemler bitti ve artık resmi nikahları kıyıldı. Allah mesut etsin.'

'Çok mutluyum, artık Türk vatandaşı oldum' diyen gelin Ayşe Şimşek de törende yaptığı konuşmada, şöyle konuştu:

'Eğer kaymakamımız nikahımızı kıymasaydı herhalde burada durmayacaktım ve büyük şey kaybedecektim. Kur'an okuyup, namaz kılamayacaktım. Benim memleketimde Kur'an'ı tanımıyorlar. İlk defa Kur'an okuduğum akşam hiç uyumadım. Kaymakamımızdan, herkesten Allah razı olsun.

- NİKAH TÖRENİNDE DAMAT GÖZYAŞLARINI TUTAMADI-

Tören sonrası duygulanıp gözyaşlarını tutamayan Muhammet Ali Şimşek ise AA muhabirine yaptığı açıklamada, 'Bu mutluluk çok farklı bir şey, yüreğime sığdıramıyorum. Hem hüzünlü, hem sevinçliyim. Allah'ıma bin kere şükürler olsun ki çocuklarımın artık bir anası var. Bu duygu çok farklı bir şey' dedi.

Neden hüzünlendiği sorulan Şimşek, '19 yıl önce yuvamı kurdum, 2005 senesi hayatımın yıkım senesiydi. ve 2011 yılı benim mutluluk, huzur yılım. Yuvamdaki hüznü artık bıraktım, ondan dolayı hüzünlendim' diye konuştu. İlk eşini kaybettikten sonra Ayşe Şimşek ile tanıştığını ifade eden Muhammet Ali Şimşek, 'Ayşe ile konuştuk. Ona başımdan geçen olayı anlatıp evlenme teklifinde bulundum, hiç tereddütsüz kabul etti. Köye geldik, Ramazan ayına bir hafta vardı. Ramazan başlayınca Müslüman olup oruç tutmaya başladı. Biz de ona Müslümanların Ramazan'da neler yaptığını anlattık' dedi.

Ayşe Şimşek'in ilk köye geldiği zaman, yabancı olduğu Türk geleneklerini bilmediği için ailesinin evliliklerine tereddütlü baktığını anlatan damat Şimşek, şöyle devam etti: '4 çocuğum yetimdi, onlara hem analık hem babalık yapmam çok zordu. Çocuklarım çok küçüktü ve eşim Ayşe'nin şefkatiyle büyüdüler. Öz annelerini hiç aratmadı. Rahmetli eşimin sevgisi farklı idi, o benim kalbimde kaldı. Çocuklarım öz annelerini pek fazla göremedi, küçük yaşta kaybettiler annelerini. Bu duyguyu nasıl anlatayım. O zamanlar rahmetli annem vardı, yatalak hastaydı. Tuvalet ihtiyacını bile gideremiyordu, tek başıma idim. Ayşe, anneme tek başına 3 sene baktı, çok eziyetler çekti. Bunu kelimelerle bana ifade edebilecek bir insan göremiyorum. Bunu ben yaşadım, yaşamadan bilinmez.'

Bu süreçte Kaymakam Sonel'in kendilerine büyük desteği olduğunu vurgulayan Şimşek, şöyle devam etti:

'Eşim köye geldiğinde camide okunan ezan sesini duydu, ben de namaz kılıyordum. Zaman geçtikçe bunun ne anlama geldiğini, nasıl Müslüman olunacağını sordu. Bir Müslüman eğer gerçekten Müslüman olmak istiyorsa yüreğine bakması lazım. Eşim de o niyetle karar verdi. Camimizde bir hocamız vardı, bayanlara Kur'an dersi veriyordu. Ben de eşimden camiye gitmesini istedim. Sağ olsunlar hiç kırmadılar bizi, eşimi tanıdılar, eşim de Kur'an öğrenmeye başladı. Kur'an okudukça Müslümanlığa karşı aşırı derecede sevgi duymaya başladı.'

- ZİYARETİNE GELEN ANNESİ DE MÜSLÜMAN OLDU-

Muhammet Ali Şimşek Şimşek, Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilere de değinerek, 'Ermeni, Türk, Müslüman aynı sınırdayız, hepimiz beraberiz. Niye kardeş olmayalım? Eskiden savaşlar olmuş, onlar olmuş, bunlar olmuş. Bunlar niçin bitmesin? Ermeni eşim Türkiye'de, 6 senedir çocuklarımın anası. İşte ispatı burada' diye konuştu.


Şimşek, 6 yıl sonra resmi nikahlarının kıyıldığının hatırlatılması üzerine 'Bunu ifade edebilmem için geride kalan 6 seneyi yaşamam lazım. Bunu duygularla ifade edemiyorum' dedi. Bu arada söze giren Ayşe Şimşek de Avrupa'ya gitmeyi düşünürken bir Türk ile evlenip, Trabzon'da yaşayan kız kardeşini ziyarete geldiğini belirterek, 'Türkiye'ye geldikten bir hafta sonra kız kardeşim Muhammet Ali Şimşek'ten bahsedip evlenmemi istedi. Şimşek ile görüştük, dürüst konuştuğu için kendisini beğenip evlenmeye karar verdim' dedi.

Evlilik kararında zorlanmadığını söyleyen Ayşe Şimşek, 'Ermenistan'da evlililik kalesini koruyan çok az kişi kaldı, çok serbestler. Ermenistan'da bir kez evlendim, anlaşamadım. İkinci kez 'belki kısmettir' dedim. İkinci evliliğe karar verirken zorlanmadım çünkü kız kardeşim burada 7 yıldır evliydi, hiçbir şikayeti yoktu' dedi.

Şimşek, Türkiye'de farklı bir kültür ve köyde yaşadığının hatırlatılması üzerine, 'Benim memleketimde çocuğa ve kaynanaya bakmak, bahçe işleri yapmak yok. Sanki gökten geldim, yalnızdım. Önce sıkıntı çektim sonra yavaş yavaş öğrendim. Ama ne çocuklardan, ne kaynanadan, ne de komşulardan bir sıkıntı görmedim' dedi.

Köyde inek sağma, çay toplama işlerini arkadaşı gibi olan üvey oğlu Nurdoğan ve komşularından öğrendiğini belirten Şimşek, Müslümanlığı nasıl seçtiğini ise şöyle anlattı:


'Müslüman olmadan önce her zaman ezan sesini duyardım, görümcelerim namaz kılardı. Eşim cuma namazına koşuyordu. Ben de eşime Müslüman olmak istediğimi söyledim. Eşim 'tamam' dedi. Üç defa Kelime-i Şahadet getirip Müslüman oldum. Kur'an okumayı ve namaz kılmayı eşim öğretti.'

Bir süre önce Ermenistan'da yaşayan annesinin kendisini ziyarete geldiğini aktaran Ayşe Şimşek, 'Annem buraya gelip bir ay kaldı. O da Müslüman oldu' diye konuştu. Ermenistan ve Türkiye arasındaki sorunların çözümü için iki ülke arasındaki sınır kapısının açılması ve aradaki kırgınlığın bitirilmesi çağrısında da bulunarak, 'Sınır tanımayan aşkımızda mutlu sona ulaştık. Gerçekten çok mutluyum' diye konuştu. Ayşe Şimşek, Türkiye'ye geldiğinde Türkçe bilmediğini de hatırlatarak, Türkçe'yi kendisine sahip çıkan komşuları ve üvey çocuklarından öğrendiğini söyledi.

- TÜRKÇE'Yİ KARADENİZ ŞİVESİYLE ÖĞRENDİ-

Ayşe Şimşek, Müslümanlığı seçmesinde komşularının merhametli oluşunun etkili olduğunu söyleyerek, 'Komşularım çok iyidirler, hiç bir şikayetim yok. Köydeki komşularım bahçe işlerime yardımcı oluyorlar, çay biçmeyi, kabak dikmeyi, salata yapmayı bana gösterdiler. Üvey çocuklarım Türkçeyi öğrettiler. Mesela anne 'Ha bunu oyle deme' dediler. Bazen de güldüler bana. Öyle öğrendik şükür Allah'a' diye konuştu.

Şimşek'in Türkçe'yi Karadeniz şivesiyle konuştuğu hatırlatılınca komşusu Ahmet Yılmaz, 'Karadeniz şivesiyle konuşacak tabi. O artık bizim gelinimiz oldu' diyerek, şöyle devam etti: 'Ayşe, çok muhterem bir hanımefendi ve gelin. Köyümüzün kızlarından daha da ileri, bir noksanlığını bulamazsınız. Biz Elhamdülillah Müslümanız. Burada Kuran'ı okudu, bitirdi. Buna daha 'sen şusun, busun' diyecek durum yok, kendisi dedirtmedi ki, bize karşı yanlışlık yapmadı ki. Bir fındığı varsa bizimle paylaştı, bizim bir fındığımız varsa onunla paylaştık. Geçinip gidiyoruz ve geçineceğiz de.

Bu öyle bir evlat ki bunu Cenabı Allah mı gönderdi, çocukların duasıyla mı geldi bilmem. Bize gelin oldu. O bizim kızımız, biz memnunuz, Allah da memnun olsun.'

Ahmet Yılmaz'ın eşi Ayşe Yılmaz da kendisiyle aynı ismi taşıyan Ayşe Şimşek'ten çok memnun olduğunu ifade ederek, 'Ne istesem bize yardımcı oluyor. Her şeyi bizden iyi yaptı. 4 yetim çocuğa baktı. Müslüman olunca da sevincimizden uçtuk. 4 yetim çocuk onun çabalarıyla büyüdü' ifadelerini kullandı.

Şimşek'in üvey kızı Sümeyra Şimşek de 'Ayşe annemi çok seviyorum. Güzel yemekler yapıyor. En güzel lahana çorbasını yapıyor, ben de çok seviyorum. Ara sıra bana da yapmayı öğretiyor' diye konuştu. Üvey çocuklar Edanur ve Ahmet de çok sevdikleri üvey annelerinin kendilerine çok iyi baktığını söyledi.

6 Şubat 2015 Cuma

TRABZON’UN FETHİ


Tarihimizin önemli kilometre taşlarından birisi  Trabzon’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesidir. Son günlerde Türk sinemacılık tarihinde 1453 İstanbul’un fethi filmi tartışılıyor. İstanbul’un fethi kadar Trabzon’un Fethi de önemlidir. Geçtiğimiz yıl Trabzon’un Fatih tarafından fethinin 550 yılıydı. Maalesef hiç bir ciddi etkinlik olmadı ve Trabzon’un fethinin 550 yılı unutuldu.
24 Şubat 1918 Trabzon’un Ruslar tarafından işgalden kurtuluş yıl dönümüdür. Trabzon’un işgalden kurtuluş yıl dönümü dolayısıyla çeşitli etkinlikler yapılıyor. Toplantılar, paneller, şenlikler düzenleniyor. Ancak işin gerçeğinden çok uzaklaşılıyor. Tıpkı Fetih unutulduğu gibi Karadeniz bölgesi ve Trabzon’un Türk Kurtuluş Savaşı tarihinde önemi fazla gündeme getirilmiyor.
Bir çok insanımız Trabzon’un 24 şubat 1918’de kurtulduğunu maalesef bilmiyor. 1918’de henüz Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a çıkmamış, Erzurum kongresi yapılmamıştı. Atatürk ve silah arkadaşlarının Anadoluyu kurtarmak üzere bizzat Padişah Vahdettin Han’ın desteğiyle Samsun’a çıkışı bir tesadüf değildir. Şayet Karadeniz bölgesi 24 Şubat 1918’de düşman işgalinden kurtulmasaydı Kurtuluş savaşı zor başlardı. Erzurum kongresi zor toplanırdı. Trabzon delegeleriyle birlikte Erzurum kongresi toplandıysa bunun en önemli nedeni Trabzon ve Karadeniz bölgesinin 24 şubat 1918’de Rus işgalinden kurtulmuş olmasıdır.
FETİH’TEN KURTULUŞ’A TRABZON VE KARADENİZ KONFERANSI
Trabzon ve Giresun’da Fetihten kurtuluşa Karadeniz bölgesi ve Trabzon konferansına konuşmacı olarak katılmak üzere Trabzon ve Giresun’dayım. Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencilerinin organize ettiği, “Trabzon’un fethinin 551.yılı ve Trabzon düşman işgalinden kurtuluşunun 94.yıl dönümü” dolayısıyla düzenledikleri fetihten kurtuluşa Trabzon konulu toplantıda konferans vereceğim. Ayrıca çektiğimiz belgeselin bir anlamda galası da yapılacak.
Giresun’un Espiye ilçesinde ise İmam hatip Lisesi tarafından düzenlenen Sarıkamış harekatı ve Şehitlere vefa konulu toplantıya katılarak konuşma yapacağım. Okul Müdürlüğü tarafından organize edilen toplantıda eğitimci, yazar ve yönetici Fahri Şirin beyin yazdığı Sarıkamış şehitleri konulu tiyatro oyunu da sergilenecek.
Fahri bey okul müdürlüğü ve belediye başkanlığı yapmış bir isim. Kültür bakanlığınca kitapları yayınlanan bir yazar. Kendisini tarih araştırmalarına adamış bir isim. Fahri bey ile birlikte Karadeniz bölgesinde kültür tarihimizle ilgili araştırmalar da yapacağız. Sizlerin selamını Karadeniz’e götürüyor ve Karadeniz’de yaptığımız çalışmalar ve belgesel çekimlerini daha sonra sizlerle paylaşacağız.
TRABZON’UN FETHİNİN 551.YILI ANISINA 
Trabzon’un fethiyle ilgili çok önemli araştırmalar var. Bu konuda yazılar kaleme alan ve araştırma yapan değerli yazar tarihçi ve araştırmacı Ömer Faruk bey ile değerli akademisyen Doç.Dr Kenan İnan beyin yaptığı araştırmalardan oluşan Trabzon’un fatih sultan Mehmet tarafından fethiyle ilgili araştırma yazılarını buradan okuyabilirsiniz.
TRABZON’UN OSMANLILAR TARAFINDAN FETHİ 
Doç. Dr. Kenan İNAN
Karadeniz Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi
Anadolu tarihinde meydana gelen en köklü ve kalıcı değişiklik Anadolu’nun Türk-leşmesi ve İslâmlaşmasıdır. 1071 Malazgirt Savaşı akabinde Anadolu Müslüman Türkler tarafından fethedilerek bugüne kadar devam eden Türk devletleri zincirine sahne olmuştur. Bu devletler zincirinin en önemli halkalarını Büyük Selçuklu, Türkiye Selçukluları ve Os-manlı Devleti oluşturmakta olup, kurucuları 11. Yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzlardır. Türkiye tarihinin yerli kaynaklarında adı ilk önce anılan Oğuz boyu muhtemelen Çepniler olup, Karadeniz kıyılarının fethinde önemli rol oynamışlardır. Fatih 1461’de Trabzon seferine çıktığında Giresun’dan itibaren Karadeniz kıyıların Trabzon tekfurlarının elinde olmakla birlikte bu toprakların güneyinde ve yaylalarda uzun zamandan beri büyük bir Türk yerleşimi mevcuttu. Fatih’ten önceki dönemde de Osmanlılar Trabzon ve çevresindeki siyasi gelişmelere kayıtsız kalmamışlardır. Rum tekfurlarının Osmanlı aleyhtarı milletler arası bir ittifak kurma çabaları Orta, Doğu Anadolu ve Karadeniz’de sürekli hakimiyet kurmak isteyen Fatih’in dikkatini çekmiştir. Osmanlı kara ve deniz kuv-vetlerinin ortaklaşa yürüttüğü seferle Trabzon Türk idaresine alınarak Bizans’ın Anado-lu’daki son kalıntıları temizlenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Çepni Türkleri, Trabzon Seferi, Anadolu’nun Türkleşmesi
Doğu Karadeniz bölgesine yerleşme hadisesi çok eski tarihlere uzanmakta-dır. Araştırmalar bölgeye ilk olarak M.Ö.III. bin ile II. bin yılları arasında Oğuz-lar’ın öncü kollarından biri olarak kabul edilen “Gas/Kas” ve “Gud/Gutiler” in, M.Ö. 675 yılından itibaren Kimmerler’in yerleşmeye başladıklarını ve bunların Anadolu ve Azerbaycan’da ilk Bozkır kültürünü yaşayan Proto-Türkler olduğunu göstermektedir. Trabzon şehrinden ilk olarak bahseden müellif Xenophon’dur. O’nun verdiği bilgilere göre M.Ö. 400 yılında Doğu Karadeniz’de yaşayan kavim-ler Kolhlar, Driller, Mossinoikler, Haibler ve Tibarenler olup, Faruk Sümer’e göre bunlar kesin olarak Yunan asıllı değillerdi. Doğu Karadeniz bölgesine Kimmerlerden sonra İskitler, Medler, Persler hâkim olmuştur. Bu hâkimiyet Make-donya kralı İskender’in M.Ö. 334 yılındaki doğu seferine kadar devam etmiştir. M.Ö. 312 -280 tarihleri arasında bölge İskender’in komutanları hâkimiyetinde kalmıştır. Bölge M.Ö. 280-63 yılları arasında Pontus Devleti idaresi altında kalmış-tır. M.Ö. 63 – M.S. 395 yılları arasında Doğu Karadeniz, Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetine girmiştir. M.S. 394-1204 yılları arasında bölge Roma’nın devamı olan Bizans’ın denetiminde kalmıştır. Bu dönemde Bizanslılar tarafından mağlûbi-yete uğratılan Bulgar Türklerinden bir kısmı Trabzon havalisine yerleştirilmiştir. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı : 14 Yıl : 2003/1 (71-84 s.)
Maksadımız Kale Fethetmek ve Servet Kazanmak Değildir!
ÖMER FARUK YILMAZ
Trabzon çok eski bir yerleşim merkezidir. Bizans devrinde İslam orduları Trabzon’u fetih için geldilerse de Trabzon’u alamadılar. Bu zamanda Trabzon limanı Müslümanlar için de çok mühimdi. Eski İslam tarihçilerinin eserlerinde Karadeniz’in bu kısmına “Bahr-i Tarabazunda” adı verilmekte idi.
Yine Bizans devrinde Selçuklu akınları neticesinde de Trabzon alınamadı. Trabzon’un, Melikşah zamanında, 1080 yılında bir ara Selçukluların eline geçtiği, fakat kısa bir müddet sonra buranın valisi Theodos Gabras tarafından geri alındığı bilinmektedir.
Anadolu Selçuklu Devleti, Trabzon’u adeta abluka altına almıştı. 1194 tarihinden itibaren Samsun limanının bir kısmı Selçukluların eline geçince, Trabzon’un İstanbul ile münasebeti zorlaştı. 1204’teki 4. Haçlı Seferi sırasında Latinler İstanbul’u zaptedince buradan kaçan Bizanslılar, biri İznik’te diğeri Trabzon’da olmak üzere iki imparatorluk kurdular. Trabzon Rum İmparatorluğu, kurulduktan hemen sonra genişleyip bütün Karadeniz’e yayıldı.
Sultan Birinci İzzeddin Keykavus, Trabzon İmparatoru Birinci Alexius’u yenip esir aldı (1214). Trabzon İmparatorluğu, Sinop’u Selçuklulara terk ettiği gibi, vergiye de bağlandı.
Bu arada yeni imparator olan I. Andronikos, Selçukluların tahakkümünden kurtulmak için harekete geçti ve Sinop’a saldırdı. Selçuklu donanmasını tahrip ettirdi. Bunun üzerine Birinci Alaaddin Keykubad, denizden ve karadan Trabzon’u kuşattı.
Selçuklu ordusu Bayburt ve Maçka’yı fethetti. Trabzon Kalesi’ni abluka altına aldı. Türk askerleri burçlara tırmanmışken, çıkan şiddetli bir fırtınayla bu kuşatma neticesiz kaldı. Trabzon imparatoru her sene vergi vermeyi ve Selçuklu sultanına istediği zaman teçhizatlı bin asker göndermeyi kabul etti.
Trabzon’un Fatih Sultan Mehmed Han Tarafından Fethi
Trabzon’un yalçın ve sarp dağ silsilesiyle Anadolu’nun iç kısımlarından ayrılması ve Trabzon Kalesi’nin savunmaya müsait oluşu sebebiyle Selçuklular bu şehri alamadılar. Böylece Trabzon fethi 400 sene gecikmiş oldu. Selçuklu kumandanları Çoruh havzası ve bütün Doğu Karadeniz bölgesini fethetmişlerdir.
Bundan sonra İlhanlılara, Timurlulara ve Akkoyunlulara vergi veren Trabzon, Fatih Sultan Mehmed Han devrinde Osmanlı Devleti’yle karşı karşıya geldi.
Osmanlı Devleti’nin rakibi olan Akkoyunlular, kız alıp vererek akrabalık bağları kurdukları Trabzon Rum imparatorlarını koruyorlardı. Bu münasebetlerde Osmanlı Devleti’ne en çok zararı, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan veriyordu.
Trabzon Rum İmparatoru Kalo İoannes, bir taraftan Osmanlılara vergi vermeyi kabul ederken öte taraftan da Uzun Hasan’la münasebetlere girişmişti. Uzun Hasan, imparatorun kızı ile evlenmek karşılığında Trabzon’u Osmanlılara karşı koruyacağını vaat etmişti. Kalo İoannes bununla da yetinmeyerek yine Anadolu beyliklerinden İsfendiyar ve Karamanoğulları ile de anlaşarak Osmanlıları Anadolu’dan çıkarmak istiyordu.
Kalo İoannes’in ölümü üzerine yerine geçen David Komninos ise daha da ileri giderek Osmanlılara karşı büyük bir ittifak kurma yolunu tutmuştu. Uzun Hasan, Papa, Gürcistan ve daha birçok Avrupalı devletle büyük bir ittifakı gerçekleştiren David Komninos, Osmanlı’ya ödemekte olduğu vergiyi vermemesini temin maksadı ile Uzun Hasan’dan Osmanlı padişahına elçi göndermesini istedi. 1460 yılında Uzun Hasan, İstanbul’a elçi göndererek, hem Trabzon’un vergisinin kaldırılmasını istemiş,  hem de Osmanlıların Akkoyunlulara olan vergi borcunun verilmesini talep etmişti.
Uzun Hasan’ın Trabzon’u himaye etmek istemesi yalnız Rumlarla olan ittifakının bir neticesi değildir; o, göz dikmiş olduğu bu sahillerin Osmanlıların eline geçmesini istemiyor ve Osmanlıların güçlenmesine mani olmak istiyordu.
Uzun Hasan’ın bu isteklerini padişaha bildiren elçilerin sözlerini dinleyen Fatih Sultan Mehmed Han, elçilere:
-“Haydi siz şimdi rahatça gidiniz; gelecek sene bizzat ben kendim gelir, borcumu öderim!” demişti.
Uzun Hasan’ın Trabzon’u himaye etmek istemesi yalnız Rumlarla olan ittifakının bir neticesi değildir; o, göz dikmiş olduğu bu sahillerin Osmanlıların eline geçmesini istemiyor ve Osmanlıların bu şekilde güçlenmesine mani olmak istiyordu. Bundan dolayıdır ki, sebepli sebepsiz devamlı olarak Osmanlı topraklarına saldırıyordu.
“Umarım Hakk Teâlâ Bu Zayıf Kuluna Kuvvet Verir”
Uzun Hasan, saldırılarından birinde Koyulhisar’ı zaptetmişti. Fatih Sultan Mehmed Han, bu işin bir an önce halledilmesi için bir divan toplamış ve burada uzun uzun müzâkerelerde bulunmuştu. Sultan, bu hususta Mahmud Paşa’ya:
“Benim birkaç niyetim vardır. Umarım ki Hakk Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri ben zayıf kuluna kuvvet verip bunları nasip eder. Biri İsfendiyar vilâyetidir ki Kastamonu ve Sinop’tur ve diğeri Koyulhisar’dır. Benim huzurumu bunlar bozar.” demişti.
Uzun Hasan bu şekilde hareket ederek Osmanlıları geri çevirebileceğini düşünüyordu. Fakat Fatih Sultan Mehmed, Trabzon’dan önce Uzun Hasan tehlikesini ortadan kaldırmayı planladı ve hazırlamış olduğu ordusu ile sahilden gitmek yerine Sivas’a yöneldi. Uzun Hasan’ın işgal ettiği Koyulhisar’ı üç günlük bir muhasaradan sonra fethetti.
Padişah, Uzun Hasan’la karşılaşmak üzere ordusu ile Erzincan’a yürüdü ve burada Yassıçemen denilen yerde ordugah kurdu. Uzun Hasan’a yazdığı ve ağır sözlerle dolu mektuplarıyla her defasında onu savaş meydanına davet etti.
Fakat Uzun Hasan, durumun ciddiyetini anlamış olduğundan Fatih’e bir elçilik heyeti gönderdi. Heyetin içinde Uzun Hasan’ın annesi Sare (Sara) Hatun da vardı. Fatih Sultan Mehmed Han’ın çok itibar ettiği Sare Hatun, oğlunun affedilmesi için adeta padişaha yalvardı. Sözlerinde “Oğlum, büyük padişahımızın kapısına yüz süremediği için bin bir özür beyan etmektedir” dedi.
Fatih, Sare Hatun ve heyetine, oğlunun bir daha Osmanlı memleketlerine tecavüz etmemek ve Trabzon imparatoruna yardımda bulunmamak şartıyla şimdilik affedildiğini bildirdi ve bunu bir anlaşmayla da tasdik etti.
İşte Fatih Sultan Mehmed Han, bundan sonra kuzeye dönerek asıl maksadı olan Trabzon’un fethi işine girişti.
Sefer Devam Ederken
Fatih Sultan Mehmed, Uzun Hasan’la yaptığı anlaşmayı bildirmesi için heyetten bir kişiyi geriye göndermiş, kalanları da yanında alıkoyarak yoluna devam etmişti. Bunu yapmasındaki asıl sebep, Uzun Hasan’ın anlaşmaya rağmen sözünde durmayacağını bildiği için, annesi Sare Hatun’u yanında tutmaktı.
Buna rağmen Fatih, Sare Hatun’a “ana” diye hitap etmekte idi. Fatih, Sare Hatun’a:
-“Oğlunuz Uzun Hasan Bey, devletimin kapısının hizmetine gelip, gaza sevabından mahrum kaldı ve benim ihsanlarımdan nasipdar olamadı. Bari validesi muhteremeleri bizimle beraber olsunlar.” diyerek gönlünü aldı.
Uzun Hasan’a yazdığı mektubunda da, annesi ve heyetini Trabzon’un fethinden sonra geri göndereceğini bildirdi.
Erzincan civarında istikamet değiştiren Osmanlı ordusu çok büyük zorluklarla yoluna devam ediyordu. Şimdi yolsuz, izsiz bir bölgeden, sarp kayalıklardan ve yüksek dağlardan geçmek mecburiyetinde idi.
 “Ey ana, bizim gayemizi anlamamışsın. Elimizde tuttuğumuz İslam’ın kılıcıdır. Bu taraflara gelmekten maksat yalnız kale fethetmek ve servet kazanmak değildir.”
Hele Trabzon yakınlarında bulunan büyük ve kayalıklarla dolu bir dağı geçmek pek güç oluyordu. Burada at değil, insanlar bile çok zor ilerliyordu. Çok büyük tehlikeler atlatıldı. Onun için padişah bilhassa burada uzun müddet yaya yürümek mecburiyetinde kaldı. Kaynaklarda burada çekilen zorluklar hakkında şunlar kaydedilmektedir:
“Filhakika, gayretli ve fedakâr padişah, dağın zorluğunu görünce hemen atlarından inip, elbiselerini bellerine kadar toplayıp, dağa tırmanmaya başladı. Bazen elleriyle kayalara tutunuyor ve bazen de büyük uçurumlardan atlayarak ilerliyordu!”
“Maksadımız Sadece Kale Fethetmek ve Servet Kazanmak Değildir!”
Bu dağda çok zahmet çeken padişahın bu halini gören Sare Hatun, padişaha:
“Ey oğul, Trabzon nedir ki, ondan dolayı yüce padişahlığınızı paralarsınız, kendinizi yıpratırsınız!” demişti.
Padişah, biraz da hışım ile Sare Hatun’a bakarak:
“Ey ana, bizim gayemizi anlamamışsın. Elimizde tuttuğumuz İslam’ın kılıcıdır. Bu taraflara gelmekten maksat yalnız kale fethetmek ve servet kazanmak değildir. Buraları Müslümanlara vatan yapmak, aynı zamanda Hazret-i Allah’ın rızasını ve cihad sevabını kazanmak içindir. Eğer bu zahmetlere katlanmaz isek, bize gâzi de¬mek rev⬠mıdır? Bundan dolayı çektiğimiz sıkıntılardan daha fazlasını da çeksek yine azdır!” dedi.
Ve Fetih…
Fatih, çok zorluklar çekilen bu sefere devam ederken toplardan ve hatta süvari kuvvetlerinden mühim bir kısmını geride bırakmak durumunda kalmıştı. Malzemeden yapılan fedakârlık, donanma ile takviye edilerek Trabzon önle¬rine getirtilmişti. Donanmada çok miktarda demir, güherçile, bakır, barut vardı. Önden gönderilen Mahmud Paşa, Rumeli askeri ile birlikte padişahtan önce Trabzon’a gelmişti. Burada Gelibolu Valisi Kâsım Bey ile de¬nizcilerden Yakub Bey’in idaresindeki Osmanlı donanması Trabzon’u denizden kuşattı.
Bu donanma, kara ordusundan yaklaşık bir ay kadar önce buraya gelmiş ve yer yer karaya asker çıkarmıştı. İmparator ise donanmaya karşı müdafaada bulunuyordu. Onun asıl fikri, do¬nanmanın denizde uzun zaman dayanamayıp gideceği yolunda idi. Bu sırada kara ordusunun dağlardan inerek Trabzon’u muhasara edebileceğini düşünemiyordu. Fakat Mahmud Paşa’nın idaresindeki ordu, Trabzon önlerinde görününce imparator ve or¬dusunun morali fena halde bozuldu.
Ardından Fatih Sultan Mehmed Han ve ordusu surlar önünde görüldü. Muhasara 40 gün kadar sürdü. Hâmîsi olan Uzun Hasan’dan yardım gelmeyeceğini anlamış olan İmparator David Komninos, Fatih Sultan Mehmed Han’ın yanında bulunan Sare Hatun’un aracılık etmesini istemişti. Sare Hatun, sultana Trabzon’u kendisine bağışlamasını ve muhasarayı kaldırmasını rica etti. Fakat Fatih, bu istek karşısında hiddetlendi ve cevap vermedi. İmparator hiçbir ümidin kalmadığını düşünmeye baş¬lamıştı. Son çare olarak şehri anlaşma ile tes¬lime razı oldu. Fakat Sultan Mehmed Han, şartsız tes¬lim teklifini kabul etti. Şehir teslim alındı. Fatih, Trabzon imparatoru ve ailesini İstanbul’a gönderdi.
Fatih Sultan Mehmed, fetihten sonra hisar ve sarayı gezmiş, buradaki kiliseyi camiye çevirmiştir. Yeni Cuma Camii ismini alan bu yerde ilk Cuma namazını kılmıştır.
Sultan, Trabzon hazinesinin değerli mallarından Sare Hatun’a vererek onu oğlunun yanına gönderdi. Trabzon’un idaresini Gelibolu Sancakbeyi Kâsım (Kâzım) Bey’e verdi. Doğu Karadeniz Bölgesi, Rum eyaletine tâbi bir sancak halinde teşkilatlandırıldı. Trabzon bu sancağın merkezi yapıldı.
Fatih Sultan Mehmed Han sahil yolundan geri döndü. Dönüş yolunda da birçok sıkıntılar çekilmiş, açlıktan ve yorgun¬luktan birçok insan ölmüştü. Bu yoldan Canik’e, oradan da İstanbul’a dönüldü.
Böylece iki yüz elli yedi sene devam eden Trabzon Rum İmpa¬ra¬torluğu, bir rivayete göre 15 Ağustos 1461, diğer bir rivayete göre ise 26 Ekim 1461’de tarihe karıştı. Böylece Bizans kalıntısı olan son Rum imparatorluğu da tarihten silinmiş oldu.
Kaynaklar: Âşıkpaşazâde, Tevârih-i Âl-i Osman; Neşrî, Tarih, II; Rûhî Târihi; Müminzâde Hâsib, Silkü’l-Leâlî-i Âl-i Osman, Sül. Ktb., Halet Ef. Ks., nr. 596; Solakzâde, Tarih, İstanbul 1297; Dursun Bey, Târih-i Ebu’l-Feth; Kıvâmî, Fetihnâme-i Sultan Mehmed; Hoca Sadeddin Efendi, Tâcü’t-Tevârih, I; Selahattin Tansel, Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Sultan Mehmed’in Siyasi ve askeri Faaliyeti, TTK, Ankara 1999; M.C. Şehabeddin Tekindağ, “Trabzon”, İA, MEB, Eskişehir 1997, s. 455-477; Reşat Ekrem, Osmanlı Muâhedeleri, İstanbul 1934.
CUMA CAMİİ: Fatih Sultan Mehmed’in fetihten sonra ilk Cuma namazını kıldığı Cuma Camii
ZAĞNOS KÖPRÜSÜ: Trabzon’da fetihten sonra birçok köprü yapılsa da bunlardan pek azı günümüze ulaşmıştır. Bunlardan en önemlisi olan Zağnos Köprüsü, Trabzon’un dördüncü valisi Zağnos Mehmed Paşa tarafından 1467 yılında yaptırılmıştır
GÜLBAHAR HATUN CAMİİ VE TÜRBESİ: Ayşe Gülbahar Hatun, Yavuz Sultan Selim’in annesi ve İkinci Bayezid Han’ın eşidir. Türbe, oğlu Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılmıştır. Burada bulunan imaret, medrese, hamam ve mektepten oluşan külliyeden geriye sadece türbe ve cami kalmıştır