yasam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yasam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2016 Perşembe

Pokemon Go oynuyorsunuz, ülkenizi satıyorsunuz,niyemi?

Sofuoğlu, Gençlik ve Spor Bakanlığı Proje ve Koordinasyon Genel Müdürlüğünce düzenlenen etkinlik çerçevesinde, Battalgazi Halk Eğitim Konferans Salonu'nda "Son Yarım Asrın Hikayesi" konulu konferans verdi.
Cep telefonlarını elektronik kelepçeye benzeten Sofuoğlu, gençlerin cep telefonlarıyla kendilerini kelepçelediklerini belirtti. Gençlere ders çalışmalarını tavsiye eden Sofuoğlu, öğrencilerin hedeflerinin sınıflarında ilk üçe girmek olması gerektiğini söyledi.
Son dönemde özellikle gençler arasında yaygınlaşan Pokemon Go oyununa dikkati çeken Sofuoğlu, şöyle konuştu:
"Şimdi buraya bir ajan gelse Malatya'nın önemli sokaklarını, önemli geçiş noktalarını, devlet kurumlarını, askeri yapılarının fotoğrafını çekmeye kalksa polis ne yapar? Yakalar, sınır dışı eder. Buna da gerek yok çünkü Pokemon'da biz bütün bunların hepsinin resmini çekip sisteme yüklüyoruz. Bunu birkaç ülke yasakladı."
Japon hükümetinin nükleer tesisler ve civarı için Pokemon oyununun yüklenmemesini istediğini aktaran Sofuoğlu, gençeler şöyle seslendi:
"Pokemon Go oynuyorsunuz, kendi ülkenizi satıyorsunuz. Bunlar yasaklanacak, ben bekliyorum. Yasaklandığında her şey geçmiş olacak çünkü resimlerin çoğu gönderilmiş olacak. O sırada başka bir oyunla meşgul olacağız. Kurtulun şu kelepçelerden."

1 Temmuz 2016 Cuma

Cüneyt Arkın'ın 48 yıllık büyük sırrı!

Cüneyt Arkın ile eşi Güler arasındaki anlaşmazlığın tohumları bundan üç yıl önce  atıldı. O sıralarda bir gazetenin «Cüneyt Arkın'ın, eşinden boşanıp Zeynep Aksu  ile  evleneceğine» dair verdiği haber, ortalığı bir anda karıştırdı, karı-koca  şiddetli bir ağız münakaşası ile bugün aralarında bulunan uçurumun ilk işaretini  verdiler. Sonra söylentiler,  skandallar birbirini kovalamaya başladı. Artık  gazetelerin, mecmuaların sayfalarında Cüneyt Arkın'ın maceralarına ait haberler  baş köşeyi işgal ediyordu.
Bunların hangisi doğru, hangisi yanlış, tahkike imkan yoktu. Belki Cüneyt  haklıydı, belki de eşi Güler... Nihayet geçen yıl, genç kadın Levent'teki evini  terk etti, babasının Suadiye'deki evine sığındı. Araya dostları girdiler,  «Yapmayın, etmeyin, ayıptır» dediler ve  ikisini barıştırdılar.
Fakat bu zoraki beraberlik pek uzun sürmedi. Güler Cüreklibatır, Ses mecmuasında   çıkan, bir gece kulübünde çekilmiş fotoğraf yüzünden gürültülü, polis  romanlarına, filmlere  konu olacak bir şekilde evini ikinci defa terk etti,  tekrar «baba evine» yerleşti...
Cüneyt Arkın bundan yirmi gün önce avukatına kızı Filiz'e 18 yaşını bitirdiği   gün verilmek üzere beş daktilo sayfası uzunluğunda bir mektup bıraktı. Gayesi, 
ileride kızına  karşı kendini savunmaktı. Kızının bir gün karşısına geçip «Baba,  sen anneme bunları nasıl  yaptın, utanmadın mı?» demesinden çekiniyordu.  Gerçekten de bir baba için geçmiş günahlarından ötürü çocukları tarafından  suçlanmak acı, çok acı bir şeydi...

Eşi Güler ile boşanma noktasında olan Cüneyt Arkın, 2 yaşındaki Filiz'e, 18 yaşına gelince okuması için bir mektup yazdı. İşte Cüneyt Arkın'ın 48 yıl sonra ortaya çıkan duygusal mektubu..


Canım yavrum Filiz'im
Sana bunları yazmamın bir sebebi var. Bugün 10 Mart 1968, Kurban Bayramı'nın  birinci günü. Bugün yine annen seni bana göstermedi. Telefonları yüzüme kapıyor, mektuplarımı okumuyor.
Senden ayrılalı iki ay oldu. Seni bin yıl görmemiş gibi özledim. Artık tatlı  yüzün, yavaş yavaş hafızamdan siliniyor, göğsüme dokunan o küçücük elinin  sıcaklığı azaldı. Günlerdir cehennemin dibindeymiş gibi acılar içindeyim.  Nedense bayram insanları daha hassas yapıyor. Akşama kadar sokakta balon uçuran  çocukların çığlıklarına kulaklarımı tıkadım. Bin kere adını fısıldadım, bin kere  Allah'a dua ettim seni bana göstersin diye. Korkular içinde sana geldim. Bana  kapıyı açmayacaklarını bile bile... 
Eve karı-koca iki dostumu gönderdim. Ben de köşede bekledim. Kadın hamileydi.  Yüzü çilli, şefkatli bir çocuk beklemenin mutluluğu içindeydi. Ama benim kadar  korku içindeydiler, benim kadar üzgündüler.
Teyzelerin onları kovmuş, annen, seni pencereden olsun görmeme razı olmamış. Sen 
teyzenin kucağındaymışsın, mavi dantelli bir elbisen varmış, tatlı tatlı  gülüyormuşsun, yaramazlık yapıp utanıyor, sonra başını saklıyormuşsun.  Çocuğum, bir babadan çocuğunu hangi kuvvet ayırır, buna hangi yürek razı olur?  Hangi kötülük böyle bir sevgiyi yener. Bütün duygularım ölmüş gibiydi dönerken.  Dünyanın bütün kurşunları yüreğime sıkılmış gibiydim. Bir annenin katılığını,  duygusuzluğunu, gaddarlığını neyle izah edecektik? Yanımdakilerin gözlerinde bir  acı izah vardı.
Denize yaklaşmıştık, deniz kapkaraydı. Arabayı durdurdum, her şey kararmıştı, 
onlara bakamıyordum, hiçbir kimseye, hiçbir tarafa bakamıyordum.  O akşam yatakta, bir zamanlar beni ölecek kadar seven annenin şimdi neden  düşmanım olduğunu, bu kötü duygunun doğuşundaki rolümüzün derecesini uzun uzun  düşündüm. Ve, küçücük hayatını yaralayan bizleri eşit suçlaman için sana her  şeyi anlatmaya karar verdim. Çünkü gün gelecek annen ve benim hakkımda binlerce  şey duyacak, okuyacaksın. Ve hep bunları başkaları yapacak ve sen hakkımızda  bunlara göre karar vereceksin.
En baştan başlayacağım...
Annenle elleri kitap dolu, zayıf, elmacık kemikleri çıkık, uzun saçlı, yeşil  gözlü bir delikanlı iken tanıştım. Sevgi arıyordum. Anneni buldum, incecik bir  yüzü, ufak benekli iri gözleri vardı. Bana her şeyini verdi. Onunla güzeldim.  Toprağımdı, güneşimdi, su üzerinde kayan bir çiçek gibi yürürdü yanımda.  Eskişehir'de hastalarımı, acımı, kötü yemeğimi paylaştı. 
Ah çocuğum! Dünya onun sevgili yüzü için yaratılmıştı sanki. Sonra garip bir  tesadüf oldu. Eskişehir'e gelen bir film ekibiyle tanıştım. Annenin ve benim  Sağlık Bakanlığı'na 80 bin lira borcumuz vardı. Yaşadığım hayatı umutsuzluğa  götüren, beni korkutan, erkek olarak üzen bir sorumluluktu bu borç. O zaman bu  umutsuzluk önünde kendimi ortaya koymam gerektiğini düşündüm.
Annenle karar verdik. Bir yıl mücadele ettim. Annen, kendi ailesine, hatta benim  aileme karşı beni korudu, beni yüceltti. Parasızdım. Dedenin evinde kalıyorduk.  Bana karşı son derece kibardılar. Ama utanıyordum. Leyla Sayar,Halit Refiğ ve  Recep Ekicigil bana yardım etmeye çalışıyorlardı.
Duru Film'e küçük bir rol için günlerce gidip geldim. Resimlerimi çekmek  istediler. Beni birisinin önüne katıp Taksim Parkı'na gönderdiler. Artık ona  tabi olmuştum. İki yıl doktorluk yapan insan için delice bir acıydı bu. Ne  yapacağımı bilmiyordum.
Odama girerken ceketini ilikleyen 50 yaşındaki hastalarımı düşünüyor, bana  gösterdikleri saygıdan utanıyordum. Eve gelip eşyalarımı topladım, annene  Anadolu'ya gideceğimi söyledim. Bana karşı koydu, «Başarmalısın, başaracaksın»  dedi. Tekrar çileli günler başladı. Annen tek gücüm, tek dayanağımdı. İlk  filmime başladığım zaman içim bomboştu. Subay trençkotum eskimiş, ayakkabılarım  su alıyordu. Günlerimi bir sandviçle geçiriyordum. Annen hem operada çalışmak,  hem okula gitmek zorunda kaldı, içkiye alıştığım, doymamacasına içtiğim  günlerdi. Dünya bana haksızlık etmişti.
Yağmurlu bir gündü, ince trençkotumun altında üşüyordum. Ayaklarım sırılsıklam olmuştu. Evden kahvaltısız çıktığım için midem acaip bir şekilde kaynıyordu.  Paramı saydım, ancak yola yetecekti. Taksim'e geldiğimde fırın taze ekmek  çıkarıyordu. Bir ekmek aldım ve onu yedim.
Bir gece sabaha karşı annen ağlıyordu. Gözyaşlarına dokundum, sustum. Annen benden şüphelenmişti. Hangi davranışım, hangi sözüm onda bu şüpheyi  uyandırmıştı. Ya da kimler ona tesir ediyordu? Bunda ne dereceye kadar haklıydı,  ya da ben suçluydum. Sana bir örnek vereyim. Şu kötü günler içinde hakkımda  birçok dedikodu çıktı, işte bunlardan üçü:
- «Ayrılır ayrılmaz Zeynep Aksu ile evlenecekmişim.»
- «Selda Alkor ile Bursa'da maceralarımız olmuş.»
- «Evli bir kadınla ilişkilerim varmış.»
İnsanlar başkalarının hayatlarıyla oynamaya, onların mutluluğunu yıkmaya bayılırlar. Benim yüreğimin dünyada bundan daha fazla iğrendiği başka şey yoktur. Annenin son iki yıldır bana gösterdiği korkunç sahnelerde kendisinden çok teyzen Gül'ün ve çevresinin payı vardır.
Sonra iki yıl içinde başarılarım, şöhretim, param oldu, imkanlarım genişledi. Annende de buna paralel olarak dedikoduların, kıskançlığın etkisinde kalmanın tesiriyle bir yabancılaşma başladı. Benimle bir yere gitmekten rahatsız oluyor, sokağa çıkmaktan korkuyordu.
Beni böylesine yıkan, insan dışı bir çalışmaya iten hırsı anlayamıyordu. Bense yorgundum, bin yıl uyuyacak kadar her şeyden usanmıştım. Bütün bunları annene anlatamıyordum. Dört bir yandan kuşatılmıştı. Çevresi, arkadaştaları, kardeşi, gazeteler ve sokaklar. Bense korkunç bir savaş içindeydim. Herkes beni yok 
etmeye hazır bekliyordu. Kovalanan bir hayvan gibi her an tetikteydim. Ve bu çılgın çalışma içinde yalnızdım, hiç kimse kalmamıştı çevremde. Yorgunluktan deli gibi bir şey olmuştum. Bu savaşın içinde annenin yüreğini göremiyordum. Ona fırsat veremiyordum. Hayvanca bencil, yorgun ve gururlu bir erkek rolündeydim. Evet, annenin öç almak isteyen dişi haline gelmesine ben sebep olmuştum.
Şimdi onu suçlayayım mı?
Yok çocuğum!
Anneni beni mahkemeye verdiği için, seni bana pencereden bile olsun göstermediği için suçlayanlara karşıyım. Onu benim kadar kimse anlayamaz. Mahkeme haberlerinde çıkan resimlerindeki şaşkın, biraz öç almışlığın rahat tebessümündeki acıyı yine ancak ben çözebilirim.
Çocuğum bunlar bizim yazımız, kaderimiz. Ama annen bir elini uzatsa kurtulacaktım.
Evet yavrum acı çekiyordum ve yalnızdım. Annenin bende güç bildiği, kıskandığı her şey, şöhretim ve param beni bu dünyada yalnız bırakmıştı. Çünkü suçlarımda, zaaflarımda samimi idim. Suçluydum, ama sahte değil, içten pazarlıklı değil, cimri değil.
Annenle aramızda büyük bir ayrılık da Türk sinemasını asla önemsememesinden ileri geliyordu. Ona göre yaptığım bütün iş basit, aşağılayıcı bir şeydi. Teyzelerin de aynı şeyi düşünüyorlardı. Bu konuda her an beni üzmekten zevk alıyorlardı.
Yavrum, bir erkeğin işi hayatının en mühim kısmıdır. Gün gelecek sen de anlayacaksın bunu.
Görüyorsun yavrum, anneni kazanmak işimi, işimi kazanmak anneni kaybettiriyordu  bana. Yapayalnızdım, yine de anneni delice seviyor ve dayanıyordum.
Annen dışarıda görev almak istiyordu. Kırklareli'ne tayini çıktı. «Kendime güvenim gelir, oyalanırım» diyordu. Doğru söylemediğini biliyordum, gitmek istemiyordu ama, «Gitmem gerek» diye dayatıyordu.
Sonra gönderdim ve gitti. Neden gittiğini, neden gitmek istediğini kesin olarak 
bilmiyordum. Neden razı olduğumu da... Ama o günler ölümüme bile razı olacak 
kadar bezgindim. Tükenmiştim. Yokluğunun acısını iki gün sonra duydum, ama artık 
çok geçti. «Bana dön» diye yalvarmam lazımdı, ama yapamadım bunu.
Elimin kolumun neden zincirlendiğini, utanç ve azap içinde ona yazdığım güzel mektupları neden yırttığımı, Kırklareli'ne gidemeyip belki bin kere yoldan neden 
geri döndüğümü yalnız annen ve teyzen biliyor. Ve ileride sen de bileceksin. Ve anneni asla affetmeyeceksin.
Anneni oraya göndermekle bir erkek, bir koca olarak sorumsuz, hatta suçlu  davranmıştım. Bu suç güzel hatıralar, ölüm, aşk ve şeref için oldu. Çünkü annenin yaptığını yapmaktansa ölmek daha iyiydi. Buraya kadar ben suçluyum. Bunu 
kabul etmiş, tam bir yıl annene ve asla affetmeyeceğim teyzene taviz veriştim.
Onların bana için için gülmesini bilerek karşılarında gözyaşları dökmüş, ağlama yiğitliğini göstermiştim.
Yine de suçlu benim. Bir kadının suçlarını ve faziletlerini kocası yaratır. Annen aşkımızın eserlerini yıkmayı, benimle savaşıp beni rezil etmeyi artık görev bilmişti. Bense hala birleşmemizi ve kötü bahtımıza karşı beraberce karşı koymamızı teklif ediyordum. Çünkü annenin nasıl büyük aşk, bağışlama, verme, toprak kadar sabır, tevekkül ve inanç olduğunu yalnız ben biliyorum. Sanki o benimle doğdu, benimle ölecek.
Ah çocuğum! Annenin benim yanımdan başka bir yerde mutlu olabileceğini bilsem... Buna inanabilsem... Filiz'im. Bugüne kadar sevgime bağlı kalmak için her şeye katlandım. Bir yerde artık annene de karşı çıkmak zorundayım. Bunca haksızlığa 
layık olmadığımı ispat etmek istiyorum.
Nedir bu iğrençlikler, sessizce sevmek ve bağışlamak varken. Ben suçlarımı ve onun suçlannı bilerek geleceğe güvenle, erkekçe, dostça, arkadaşça, insanca, yiğitçe bakarak yalnız onu seviyorum. Yalnız onun yarattığı ve yapayalnız bırakmak istediği sevgiyi kurtarmaya çalışıyorum. O ise sevgiye bağlı kalmayı küçük gördü ve şimdi benden daha yalnız. 
Artık ona «Allahaısmarladık» diyebilirim.
Baban Cüneyt Arkın
6 Nisan 1968 / Türk Nostalji

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Bir ömür beraberce


75 yıldır birlikte olan çiftin tek isteği birlikte ölebilmekti, bu istekleri gerçek oldu


96 yaşındaki Jeannette Tockzo ve 95 yaşındaki kocası Alexander Toczko 75 yıldır evliydiler ve 5 çocukları vardı.
8 yaşından beri hayatlarını beraber geçiren çiftin ölüm döşeğindeki son dilekleri beraber ölebilmekti.
Dileklerini çocuklarına "Kendi yatağımızda, el ele tutuşarak, birbirimizin kollarında" şeklinde ifade eden çiftten önce Alexander Toczko hayatını kaybetti.

Kocasının öldüğünü anlayan Jeannette Toczko, kocasına sarılarak "İstediğin oldu, kollarımda öldün ve seni seviyorum. Çok kısa zamanda yanında olacağım, bekle beni" dedi.
Bu konuşmaları aktaran çiftin çocukları, annelerini birkaç saat sonra kaybettiklreini söylediler.

The Local'in haberine göre huzurevi çalışanları, yaşlı kadına ait yürüme cihazını otoparkta bulunca onun kaçtığını anladı ve arama çalışmalarını başlattı. Huzurevi yönetimi derhal polisi aradı. Ancak Norveçli yaşlı kadının İsveçli sevgilisiyle tatil yapmak için huzurevini terk ettiği anlaşılması üzerine aramalara son verildi.
Çiftin, bir arabaya binerek, yaşlı adama ait bir dairede birkaç gün birlikte geçirmek için İsveç'in başkenti Stockholm'e gittiği ortaya çıktı.Huzurevinin yöneticisi Janka Holstad, yaptığı açıklamada, "Bu çok dokunaklı bir aşk hikâyesi" yorumunda bulundu. Yetkili, yaşlı kadının yasadışı hiçbir şey yapmadığını sadece haber vermeden huzurevinden ayrılarak endişe verdiğini söyledi.
Holstad ayrıca yaşlı kadının, Stockholm'de sevgilisinin evinde 10 gün geçirdiğini ve yakında huzurevine geri dönmeyi planladığını söyledi.



20 Haziran 2015 Cumartesi

Provokatör oyuncunun oruç yalanı

Dizi oyuncularından Ceren Moray, Twitter hesabından dün 19 Haziran da şunları yazmıştı: “Oruç tutmuyor diye anneli küfür, ölüm tehdidi, fiziksel şiddet bugün set bastı evet ve evet 10kg mermerin insanların kafasına atılışını gördük. Mesele nefretin hangi sette, hangi dükkanda, hangi semtte olduğu değil. Mesele, nefretin geldiği nokta; kendine benzemeyenin ölmesini dilemek. Sadece pide sevdiği için pide sırasında önde olanın, oruçlu olana sırasını vermesinin üstüne bir teşekkürdür Ramazan'ın sabrı, buradan oku olayı."
O Hayat Benim'de Efsun'u canlandıran Ceren Moray, sosyal medya hesabından oruç tutulmadığı gerekçesiyle setin basıldığına dair tweet amıştı.

Bir sosyal paylaşım sitesinde "ramazanda yemek yeniyor diye dizi seti basmak" başlığı altında konuya açıklık getiren bir set çalışanı, aslında neler yaşandığını anlattı:

"Bilip bilmeden yaygara çıkarıyorlar"

Başlığı açana mesaj atmak istedim ama mesaj özelliği kapalıymış. Birinin biraz daha açıkça olan biteni yazması gerektiği için bir şeyler söylemek elzem oldu. Öncelikle bu olayda bir kere daha anlaşıldığı üzere sözlükte "bi - bilmeden sadece ideolojisinin peşinde (a ya b tarafında) yaygara çıkarmak için hazır bekleyen insanlar" gün geçtikçe daha da çoğalıyor. Bunun önü alınmaz artık.

Olayı anlatayım. Otağtepe'de bir sokakta çekim yapan o hayat benim ekibine, çekim yaptıkları mekanın yan tarafında bulunan apartmandan bir adam balkona çıkıp bağırmaya başladı.

"Sabahtan beri bu ne gürültü evimde yatıp uyuyamadım orada çalışıyorsunuz oraya para veriyorsunuz ama benim alanımda para vermeden çalışıyorsunuz. Kalkın, gidin buradan, aşağıya inersem kötü olur, para vermeden bi şey yapmadan iş yapıyorsunuz, bu hale bak herkesin ağzında sigara, oruca saygı yok" filan falan diyerek yükseldi.

"Kafamıza mermer atılmadı"

İlk etapta hemen "afedersin abi pardon abi" falan denerek o bölge boşaltılırken adamın bir türlü susmaması üzerine setten biri dayanamayıp karşılık verdi ve bunun üzerine iş büyüdü. Diğer katlardan insanlar da bağırmaya başladı. Özellikle de birinci kattan çıkan dayı baya bi küfür kafir salladı. Mermer mevzuunun merkezindeki adam da bu. Bağırdı çağırdı küfretti sonra da balkonunun mermerini bi an eline alıp aldığı gibi anında geri yerine bıraktı (mermeri nasıl sökmüş diyeceksiniz mermer zaten boşta duruyormuş) bu arada o mermeri aşağıya atsa gerçekten en az 3-5 kişinin kafa patlardı.

Sonra adamlar aşağıya indi. O arada Allahtan kerem cem'in yardımcısı oradaydı (dağ gibi adam) hamdi hocayla beraber apartman kapısının önünde durdu ve kimseyi dışarı çıkartmadılar. Apartmandan inen 2-3 gencin elinde bıçak falan da varmış ama hiçbiri sete ulaşamadı. Büyükler çok küfrettiler ramazan ayı, oruç, dinli, dinsiz muhabbeti çokça döndü. bir de üzerine sokakta ekipten birinin doğum günü sebebiyle pasta kesilip "iyi ki doğdun" falan diye şarkı söyleyince adamlar da para için bahane aradıklarından olay çıkarttılar. Bu arada apartmandan laf edenlere cevap veren set çalışanı da oruçluydu.

"Kendimize saygı duymuyoruz ki başkasına duyalım"

Şimdi olayı kısaca özetledikten sonra. Biraz özeleştiri yapalım biz filmciler arsız oluyoruz biraz. Başkasının alanına girmekten, izinsiz iş yapmaktan, yalan söylemekten pek çekinmiyoruz. Bu sektörü bu haliyle kabul ederek kendimize saygı duymuyoruz ki başkasına saygı gösterelim. Gerçi hiçbirimiz bunu saygısızlık etmek maksadıyla yapmadık ama sokak ortasında apartman kapısı önünde pasta kesmesek olmaz mıydı? Çok mu kendimizi kısıtlamış olurduk mesela? Özgürlüğümüzden vazgeçmiş mi olurduk? Özgürlük bu mu? Bugün bu şartlarda çalışmamız düşünüldüğünde bence özgürlük nidaları atarsak makara yaparlar bizle. Ki yapıyorlar da zaten.

Bunun bir kişi ya da kuruluşla direkt alakası yok toplumsal yozlaşmışlığın sektördeki karşılığı bu. Filmcilere sorun hepsi aynı şeyi söyler "evime filmci sokmam" "benim sokağımda bu yapılsa izin vermem" dolayısıyla tabii ki insanların rahatsız olması normal. bu noktada çözüm ne set çalışanı dövmek ne de apartmandan çıkanı aşağılamak. Destek vermek isteyen sinema sendikası'nın reklamını yapsın, sendikanın çalışmalarını takip etsin, yetersizse yersin, devlet yetkililerine ulaşmaya çalışsın, buraya gelip yazsın. Hem set çalışanlarının güvenliği için hem de halkın filmcilerden zarar görmemesi için. Birileri sokağa çıktığında ucu kendine dokunmasa da yanında olsun. Gerçi bu filmciler pek sokağa çıkmazlar bi zahmet siz el atın belki başarırsınız.

Yoksa bugün bu olay yüzünden bir şey bilmediği halde yalandan destek verenler yarın bi yerde"dizi çekenler çok çalışıyor"dendiğinde bi yanıyla "çalışsın i... eğlence sektörü zate kim bilir kaç para kazanıyordur bulaşık mı yıkıyor sanki -?!" diye düşünüyorsa hiç burada yalandan duyar kasmasın.


16 Aralık 2014 Salı

Mandalinalı pide


20 yıllık pide ustası Erol Karaçam, Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek mandalinalı pide yaptı. Mandalinalı pideyi duyan vatandaşlar tatmak için akın etti
İzmir'in Seferihisar ilçesinde yaşayan yirmi yıllık pide ustası Erol Karaçam, Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek mandalinalı pide yaptı. Karaçam, pideye patent alınması için girişimlere başladı. Mandalinalarıyla ünlü Seferihisar ilçesinde yaşayan 43 yaşındaki pide ustası Erol Karaçam, kıymalı, kuşbaşılı, kaşarlı pidelerin menüsüne yeni bir lezzet daha ekleyerek, 'mandalinalı pide' yaptı. Türkiye'de bir ilk olan mandalinalı pide, vatandaşların da dikkatini çekti. Mandalinalı pideyi duyan vatandaşlar, pideden tatmak için Karaçam'ın iş yerine gitti. Pideye ilk başta ön yargıyla yaklaşan vatandaşlar, tadına bakınca fikirleri değişti.

SEFERİHİSAR'A ÖZGÜ YENİ BİR TAT
Pide ustası Erol Karaçam, mandalinalı pidede iyi bir lezzeti yakalayabilmek için çok sayıda deneme yaptı. Seferihisar ilçesine özgü bir lezzet düşündüğünü ifade eden Karaçam, mandalinalı pide fikrinin aklına nasıl geldiğini şöyle anlattı: "Farklı sayıda denemelerden sonra şu anki tadı yakaladım. Seferihisar'a özgü bir lezzet olması gerektiğini düşüyordum. İlçemizin özelliği mandalina kenti olması. Ben düşündüm ki mandalinalı pide neden olmasın. Bunun için Belediye Başkanımız Tunç Soyer ile konuştum destek gördüm."

PATENT ALINMASI İÇİN GİRİŞİMLER BAŞLADI

Erol Karaçam, mandalinalı pide için patent çalışmalarına başladı. Bir kaç denemeden sonra yedi farklı unun karışımıyla kahverengi bir hamur hazırladığını kaydeden Erol Karaçam, pidenin yapılışı hakkında şu ifadelere yer verdi: "45 dakika beklettiğim hamura hiç tuz katmadan, Seferihisar mandalinası püresi ile birazda haşhaş ekleyip fırına vererek Türkiye'de ilk kez mandalinalı pideyi yaptım."