izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2017 Pazartesi

KUR'AN'DA LUT KAVMİ ve izmir

Lut, kavmine dedi ki: "Alemlerde, sizden önce hiç kimsenin yapmadığı 'fahşayı' (hayasızlığı) mı yapıyorsunuz? Gerçekten siz, kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, 'müsrif'(haddi aşan) bir kavimsiniz." Lut Kavmi'nin cevabı: "Bunları, yurdunuzdan sürüp çıkarın, muhakkak bunlar, temiz kalmak isteyen insanlardır." demekten başkası olmadı. Bunun üzerine Biz, karısı dışında, (Lut'u) ve ailesini kurtardık; (karısı) ise, helake uğrayanlardan oldu. Ve onların üzerine, bir (azap) sağanağı yağdırdık. Bak! Mücrimlerin(suçluların) akıbeti nasılmış? [ARAF(7)/80-84] İbrahim'den korku gidip, ona müjde gelince; Lut Kavmi konusunda, Bizimle mücadele etti (tartıştı). Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, çok duygulu ve (Allah'a) yönelen biriydi. "Ey İbrahim, bundan vazgeç. Muhakkak, Rabb'inin emri ve geri çevrilmeyecek bir azap, onlara gelmiştir." Elçilerimiz Lut'a geldiği zaman, bundan hoşlanmadı, göğsü daraldı ve dedi ki: "Bu, zor bir gün." (Lut'un) kavmi, (Lut'a) doğru koşarak geldi. Onlar, daha önceden kötülükler yapıyorlardı. (Lut) dedi ki: "Ey kavmim, bunlar benim kızlarım, sizler için daha temizdir. Allah'tan korkun ve beni misafirlerim önünde küçük düşürmeyin. Sizin içinizde reşit(doğru düşünen) bir adam yok mudur?" Dediler ki: "Şüphesiz sende biliyorsun ki, kızlarında bizim bir hakkımız yoktur. Gerçekte sen, bizim ne istediğimizi biliyorsun." (Lut) dedi ki: "Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı veya sağlam bir yere dayanabilseydim." (Elçiler) dediler ki: "Ey Lut, biz Rabb'inin elçileriyiz. Onlar, elbette sana ulaşamazlar. Gecenin bir kısmında, ailenle birlikte yürü. Sizden bir kimse, dönüp geriye bakmasın. Ancak senin karın başka (o bakacak). Muhakkak, onlara isabet edecek olan, ona da isabet edecektir Onlara vaad olunan (azap), sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil midir?" (Böylece) emrimiz geldiği zaman, oranın üstünü altına çevirdik ve üzerlerine arka arkaya (Ana Kitap'ta) yazılı taşlar yağdırdık. Bu helak taşları, Rabb'inin Katı'nda işaretlenmiştir ve bunlar zalimlerden uzak değildir. [HUD(11)/ 74-83] (İbrahim) dedi ki: "Ey elçiler, konuşmanız(işiniz) nedir?" (Elçiler) dediler ki: "Muhakkak biz, suçlu-günahkar bir kavme gönderildik. Ancak Lut Ailesi müstesna. Biz şüphesiz, (Lut Ailesi'nin) hepsini kurtaracağız. Ancak onun karısı müstesna, o helak olanlardan olacaktır." Ne zaman ki elçiler, Lut Ailesi'ne geldiler, (Lut) dedi ki: "Muhakkak sizler, tanınmamış bir topluluksunuz." (Elçiler) dedi ki:"Bilakis biz sana, onların, (seninle) tartıştıkları şeyle(tehditle) geldik. Sana hakkı(vaadedileni) getirdik. Şüphesiz biz, doğru söyleyenleriz. Aileni, gecenin bir kısmında yürüt, sen de onların arkasından git ve sizden bir kimse, arkasına bakmasın. Emrolunduğunuz yere gidin." Ve onlara şu emri verdik: "Sabaha çıkarlarken, muhakkak onların arkası kesilecektir." Şehir halkı, birbirlerine müjdeleyerek geldi. (Lut onlara) dedi ki: "Bunlar benim misafirlerim, (lütfen) beni utandırmayın! Allah'tan korkup (sakının) ve beni küçük düşürmeyin." Dediler ki: "Biz seni, herkese (karışmaktan) men etmedik mi?" (Lut) dedi ki: "Eğer yapmak istiyorsanız, işte bunlar, benim kızlarım." Ömrüne andolsun ki, muhakkak onlar, sarhoşlukları içinde şaşkındılar. Onları(Lut Kavmi'ni), doğu yönünden 'sayha'(kuyruklu yıldız) yakaladı. Arkasından, (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine, (Ana Kitap'ta) yazılı taşlar yağdırdık. Muhakkak bunda, 'araştırıp, düşünenler için' ayetler (deliller) vardır. Muhakkak (o kavmin yurdu), bir yol üstünde kalıcıdır. Şüphesiz bunda, iman edenler için ayetler(deliller) vardır. [HİCR (15)/ 57-77] Lut ki, ona, hüküm ve ilim verdik. Ve onu, amelleri habis(kötü) olan kavimden kurtardık. Şüphesiz onlar, kötü ve fasık bir kavimdi. Onu(Lut'u), rahmetimize soktuk. Muhakkak o salihlerdendi. [ENBİYA(21)/74-75] Lut Kavmi, elçilerini yalanladı. Kardeşleri Lut, onlara dedi ki: "Sakınmıyor musunuz? Muhakkak, ben sizin için emin(güvenilir) bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup(sakının) ve bana itaat edin. Buna karşılık, ben sizden bir ücret istemiyorum. Şüphesiz ücretim, ancak alemlerin Rabb'ine aittir. Siz, insanlar (arasında), erkeklere mi gidiyorsunuz? Rabb'inizin, sizler için yaratmış bulunduğu, eşlerinizi bırakıyorsunuz. Bilakis, sizler haddi aşan bir kavimsiniz." Dediler ki: "Ey Lut, şayet vazgeçmezsen, (elbette) sen (sürülüp) çıkarılanlardan olacaksın." (Lut) dedi ki: "Muhakkak ben, sizin bu yaptığınıza buğz edenlerdenim. Rabb'im, beni ve ailemi, bunların yaptıklarından kurtar." (Bunun üzerine) onu ve ailesini toptan kurtardık. Ancak yaşlı bir kadın müstesna. Sonra, geride kalanları yerle bir ettik. Ve üzerlerine, bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür. Şüphesiz, bunda bir ayet(delil) vardır. Ancak onların çoğu iman etmiş değillerdir. Ve muhakkak, senin Rabb'in, Aziz(şerefli) ve Rahim(acıyan) dır. [ŞUARA (26)/160-175] Lut da, kavmine demişti ki: "Sizler 'göz göre göre' 'fahşa'(sapkınlık) mı yapıyorsunuz? Siz gerçekten, kadınları bırakıp da, şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Bilakis, cahil bir kavimsiniz." (Lut) Kavmi'nin: "Lut Ailesi'ni, yurdunuzdan çıkarın, muhakkak onlar temiz kalmak isteyen insanlardır" demekten başka cevabı olmadı. Biz de, onu ve ailesini kurtardık, karısı müstesna. Onu, helak olanlardan takdir ettik. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür. [NEML (27)/ 54-58] Lut, kavmine dedi ki: "Siz gerçekten, sizden önce alemler içinde, hiç kimsenin yapmadığı 'fahşayı' (sapkınlığı) mı yapıyorsunuz? Siz, erkeklere yaklaşarak, yol keserek ve meclislerinizde çirkinlikler mi yapıyorsunuz?" (Bunun üzerine) kavminin cevabı: "Şayet doğru sözlü isen, bize Allah'ın azabını getir" demekten başkası olmadı. (Lut) dedi ki: "Rabb'im, müfsid(bozguncu) bu kavme karşı, bana yardım et!" Elçilerimiz, İbrahim'e bir müjde ile geldikleri zaman, dediler ki:"Muhakkak, biz bu yurdun halkını helaka uğratacağız. Şüphesiz onun halkı zalimdir." (İbrahim) dedi ki:"Orada Lut da vardı." Dediler ki:"Orada kimin olduğunu, Biz daha iyi biliriz. Elbette onun karısı dışında, onu ve ailesini kurtaracağız. O(kadın), helak olanlardan olacaktır." Elçilerimiz, Lut'a geldikleri zaman, o onlara karşı kötüleşti ve içi daraldı. Dediler ki:"Korkma ve hüzne kapılma! Karın dışında, seni ve aileni muhakkak kurtaracağız. O ise, helak olacaktır." Şüphesiz Biz, 'fasık'(suçlu-günahkar) olmaları sebebiyle, bu yurt üzerine, 'gökten kötü bir azap' indireceğiz. Muhakkak, Biz akledebilecek bir kavim için, orada apaçık bir ayet (delil) bıraktık. [ANKEBUT (29)/28-35] Muhakkak Lut da, elçilerdendir. O zaman Biz, onu ve ailesini toptan kurtarmıştık. Ancak 'yaşlı bir kadın' ise helak oldu. Sonra, geride kalanları yerle bir ettik. Muhakkak siz, onlara, gündüzleyin, Ve geceleyin uğruyorsunuz. Akletmiyor musunuz? [SAFFAT(37)/133-138] (İbrahim) dedi ki: "İşiniz nedir ey Elçiler(Melekler)?" Dediler ki: "Muhakkak biz, mücrim(suçlu) bir kavme gönderildik. Onların üzerine çamurdan taşlar yağdıracağız. (Bu taşlar), müsrifler için Rabb'inin indinde işaretlenmiştir. Mü'minlerden orada bulunanları da çıkaracağız. (Ancak) biz orada, bir evden başka müslüman bulamıyoruz." Ve Biz orada, elim azaptan korkanlar için de bir ayet(delil) bıraktık. [KAF(51)/31-37] Muhakkak, Şi'ra (yıldızı)nın Rabb'i O'dur. Şüphesiz, önce gelen Ad (Kavmi'ni), O(Allah), yıkıma uğrattı. Ve Semud'u da bırakmadı. Daha önce Nuh Kavmi'ni de. Çünkü onlar, daha zalim ve daha azgındılar. Altı üstüne gelen (Lut Kavmi'ni) de, O (Şi'ra ile) yerin dibine geçirdi. Örten, (Lut kavmini) örttü-kapladı. [NECM (53)/ 49-54] Lut Kavmi, uyarıları(korkutmaları), yalanladı. Biz de, onların üzerine 'taş-dolu kasırgası' gönderdik, Lut Ailesi müstesna. Onları seher (tan) vakti kurtardık. Tarafımızdan bir nimet(lütuf) olmak üzere. İşte Biz, şükredenleri böyle ödüllendiririz. Muhakkak (Lut), 'şiddetli yakalayışımızla' onları uyarmıştı. Ancak onlar, bu uyarıları, kuşkuyla karşılayıp-yalanladılar. (Gerçekten) onlar, (Lut'un) misafirlerinin peşine düştüler. Biz de onların gözlerini söndürüp, kör ettik. "Azabımı ve uyarımı tadın!" Muhakkak onları, sabah erkenden, 'kararlı bir azap' yakaladı. Azabımı ve uyarımı tadın! [KAMER (54)/ 33-39] Allah, Hakkı örtenlere, Nuh'un eşini ve Lut'un eşini örnek verdi. İkisi de, kölelerimizden salih olan bu iki kölemizin, nikahları altındaydı; (ancak) o ikisine ihanet ettiler. Bu iki kadına, (eşleri), Allah'tan (hiçbir) şeyle, yarar sağlayamadılar. Ve bu ikisine de, "ateşe girenlerle beraber ateşe girin" denildi.


Ölü Deniz(Lut Gölü)'nün Ürdün tarafında çekilmiştir. Bu kadın görünümlü "taşlaşmış heykel", Ürdün halkı arasında, "Madam Lut"(Lut'un Karısı) olarak bilinmektedir. Burası, Ölü Deniz'in(Lut Gölü), Al mujib(Al Mucib) bölgesidir. VeÖlü Deniz sahil yolu üzerinde; Lut şehirleri denen Sodom-Gomora'nın bulunduğu, güney havzasına yakındır. Bu havzanın içinde kalan Nümeyra'dan, kuzeye; Amman'a giderken sahil yolunun üzerinde, sağda bir tepenin üzerindedir.
Özetle, bu "taş kadın"ın bulunduğu yeri, şöyle konumlandırabiliriz: Lut Gölü'nün doğu sınırında, Al Mucib bölgesinde; gölünorta yerine yakın bir tepe üzerindedir. Bölge halkı buna "Madam Lut" demektedir.
KISACA HAVZANIN JEOLOJİK YAPISI
Lutİbrahim'in yakın akrabası olup, İbrahim'le beraber iman ederek;Nemrut(Naram-sin) zulmünden, önce Şam'a, oradanda, Ürdün-Filistin'e hicret etmişlerdir. İbrahim, Filistin tarafında yerleşirken; Lut, Ürdün'ün batısında, Ölü Deniz(Lut Gölü)'in güney havzasında yerleşmiş ve "Lut Kavmi"ne Elçi olarak gönderilmişti.
Aynı zamanda "Sodom ve Gomora" olarakta anılan bu kavmin yerleşim yerinin ve önemli şehirlerinin; Ölü Deniz'in güney havzasında ve denizin altında bulunduğu tahmin edilmektedir. Arapların, El-Lisan dedikleri yarımadayı da içine alan bu bölgede, arkeoljik çalışmalar yapılmaktadır. Bu konu ile ilgili araştırmalar için; "Lut Kavmi" sayfamıza bakabilirsiniz.
Ancak Lut Gölü, ya da diğer adıyla Ölü Deniz, aktif bir sismik bölgede; yani bir deprem kuşağında bulunmaktadır. Ölü Deniz'in tabanı, Rift Vadisidenilen, tektonik bir çöküntü içindedir. Bu çöküntü, kuzeyde TaberiyeGölü'nden, Erden Irmağı'nı takiben, güneyde Arabah Vadisi'nin ortasına kadar; 300 km'lik bir vadide yer almaktadır. Bu "çöküntü vadi", kızıldeniziçukurunun doğal bir uzantısı olarak görülmektedir.
Lut Gölü, jeolojik olarak da dikkat çekicidir. Göl, Akdeniz'in yüzeyinden yaklaşık 420 metre daha alçaktadır. Dolayısıyla gölün en derin yeri(tabanı), Akdeniz'in yüzeyinden 800 metre daha aşağıdadır. Burası, Dünya üzerindeki en alçak yerdir. Ayrıca, Ölü Deniz(Lut Gölü)'nün batısında ve doğusunda "fay hatları"nın uzandığı keşfedilmiştir.
Lut Gölü'nün doğusundan ve içinden geçen "fay hattı"nın, doğu sınırı boyunca ise dağlar sıralanmıştır. Bugün bu dağ silsilesinin batı eteklerinden ve Lut Gölü boyunca, Amman'ı, Kızıldeniz'e-Akabe'ye bağlayan Ölü Deniz (sahil) yolu; geçmektedir.
LUT KAVMİ'NİN ŞEHİRLERİ
Taberi'deki ifadeyle: "Lut kavmi, üç şehirde yaşardı ki, bunlardan biri Sedum olup; Medine ile Şam arasındadır. Bu şehirlerde, dörtyüz bin nüfus barınırdı. İbrahim uzaktan bakarak; 'Sedum bir günlük yoldadır' derdi.
Tevrat'ta ise: "Abram, Kenan diyarında oturdu, ve Lut, havza şehirlerinde oturdu. Ve Sodom'a doğru çadır kurardı. Ve Sodomhalkı kötü ve Rabb'e karşı çok günahkardılar." (Tekvin 13: 12,13)
Bu şehirlerHavza Şehirleri olarak bilinirler. Havzanın beş şehrinin isimleri; SodomGomorraZoarAdmah ve Zeboim'dir. Arkeolojik deliller bu beş şehrin Tevrat'taki havza şehirleri olduğu yönündedir.
SEDUM(SODOM) NASIL YOK OLDU?
Kur'an'a baktığımızda, Lut Kavmi'nin helakıyla ilgili şu kavramları görüyoruz:
"Azap sağnağı", "sayha(ses)", "taşlar yağdırdık", "üstünü altına çevirdik", "helak taşları", "yağmur yağdırdık", "gökten kötü bir azap indireceğiz ", "Altı üstüne gelen (Lut Kavmi'ni) de, o(Şi'ra) yerin dibine geçirdi. Örten, (Lut Kavmi'ni) örttü-kapladı.""taş-dolu kasırgası gönderdik."
Bu anahtar ifadeler, Lut Kavmi'nin "helak senaryosu"nu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Kendilerini hakka(İslam'a) çağıranelçilerini, öldürmeye teşebbüs etmiş bu yol kesen, eşkıya ve sapık kavmin, "doğru sözlü isen haydi azabı getir" alayı arkasından ortaya çıkan senaryo, şudur:
"Yurtlarını, kuyruklu yıldız vurmuş; arkasından ortaya çıkan büyük bir deprem, şehirleri altüst ederek yutmuş. Tetiklenen volkanik patlamalarla, üzerlerine, kükürtlü (sülfürlü)-ateşli küller ve asitli yağmurlar yağmış. Depremlerle yutulan ve çöken şehirlerin üzerini, kuzeyden taşan Lut Gölüsuları kaplamış. Volkan artığı kükürt ve şiddetli yağmurlar Lut Gölü'nün asidik hale getirmiş ve içindeki canlıları yok ederek, Ölü Deniz'e dönüştürmüş. Zamanla asit, tuza dönüşerek; Dünya'nın en tuzlu denizi ortaya çıkmıştır. Bugün, Ölü Deniz'in tuzluluk oranı, %30 civarındadır ve içinde hiçbir canlı yaşamamaktadır."
Nitekim Tevrat'tın; "Ve RabSodom ve Gomorra üzerine, göklerdenkükürt ve ateş yağdırdı. Ve o şehirleri, ve bütün havzayı, şehirlerde oturanların hepsini ve toprağın nebatını altüst etti" ifadesi aynı senaryoyu çok kısa özetlemektedir.
Arkeolojik ve jeolojik araştırmalar da bu senaryoyu doğrulamaktadır: Alman arkeolog Werner Keller, konu hakkında şöyle diyor:

"Bu bölgede ortaya çıkan çok büyük bir çökmede; patlamalar, yıldırımlar, yangınlar ve doğal gazlarla birlikte korkunç birdeprem olmuş ve Siddim Vadisi ile birlikte Sodom-Gomorayerin derinliklerine gömülmüştür. Bu deprem sırasında, yerkabuğunun çatlayıp çöküşü, kabuğun altında uyuyan volkanları harekete geçirmiştir."
National Geographic'de ise bu helak şöyle özetlenir:
"Sodom tepesi, Ölü Deniz'e doğru yükselir. Hiç kimse şimdiye dek yok olan şehirler Sodom ve Gomora'yı bulamadı. Ancak bilim adamlarına göre bu şehirler kayalıkların karşısındaki Siddim Vadisi'nde duruyorlar. Büyük ihtimalle Ölü Deniz'in taşkın suları ve depremin altında kaldılar."
LUT'UN KARISINA NE OLDU?
Kendisine Elçilik görevi verilen ve kavmini İslam'a(Allah'a teslim olmaya) çağıran Lut, tüm çabalarına rağmen başarısız olur. Kavmi, kendisine, konuşmayı ve hatta misafir kabul etmeyi bile yasaklar. Kendisinden önceki elçiler gibi "ölümle" tehdit edilir. Kavmini helakla görevli elçi meleklerİbrahim'e uğradıktan sonra, Lut'a misafir olurlar. Halktan bunu gizleyen Lut, aile fertlerine de bunu gizli tutmalarını söyler. Ancak başından beri münafıklık yapan Lut'un karısı, güzel yüzlü melekleri görünce, gidip şehir halkına haber verir. Bunu duyan kavmin sapık erkekleri, Lut'un evini kuşatarak; bu misafirleri isterler. Lut'un daraldığını gören elçi melekler şöyle der:
"Ey Lut, biz Rabb'inin elçileriyiz. Onlar, elbette sana ulaşamazlar. Gecenin bir kısmında, ailenle birlikte yürü. Sizden bir kimse, dönüp geriye bakmasın. Ancak senin karın başka (o bakacak). Muhakkak, onlara isabet edecek olan, ona da isabet edecektir. Onlara vaad olunan (azap), sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil midir?"
(Böylece) emrimiz geldiği zaman, oranın üstünü altına çevirdik ve üzerlerine arka arkaya (Ana Kitap'ta) yazılı taşlar yağdırdık.
Bu helak taşları, Rabb'inin Katı'nda işaretlenmiştir ve bunlar zalimlerden uzak değildir.
[HUD(11)/ 81-83]
Lutmeleklerin emri ve kılavuzluğuyla, sabah vakti gelmeden kavmini terkeder. Havzanın doğusundaki dağlar engeliniaşarak; o günkü Ürdün'ün içlerine doğru gider. Ancak arkasından gönülsüzce giden Lut'un karısı, üzerine çıktığı tepeden, dönüp kavmin helakına bakarak; "kavmimin helakına ağlıyorum" der ve arkasından ibretli bir şekilde helak olur.
KUR'AN'DA: "LUT KAVMİ VE KARISININ HELAKI"
Lut, kavmine dedi ki: "Alemlerde, sizden önce hiç kimsenin yapmadığı 'fahşayı' (hayasızlığı) mı yapıyorsunuz?
Gerçekten siz, kadınları bırakıp, şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz, 'müsrif'(haddi aşan) bir kavimsiniz."
Lut Kavmi'nin cevabı: "Bunları, yurdunuzdan sürüp çıkarın, muhakkak bunlar, temiz kalmak isteyen insanlardır." demekten başkası olmadı.
Bunun üzerine Biz, karısı dışında, (Lut'u) ve ailesini kurtardık; (karısı) ise, helake uğrayanlardan oldu.
Ve onların üzerine, bir (azap) sağanağı yağdırdık. Bak! Mücrimlerin(suçluların) akıbeti nasılmış?
[ARAF(7)/80-84]
Arkasından, tan yeri ağarırken, onları o 'sayha'(ses) yakaladı.
Anında, (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine (Ana Kitap'ta) yazılı taşlar yağdırdık.
Muhakkak bunda, 'araştırıp, düşünenler için' ayetler (deliller) vardır.
Muhakkak (o kavmin yurdu), bir yol üstünde kalıcıdır.
Şüphesiz bunda, iman edenler için ayetler(deliller) vardır.
[HİCR (15)/ 73-77]
(Elçiler) dediler ki:
"Ey Lut, biz Rabb'inin elçileriyiz. Onlar, elbette sana ulaşamazlar. Gecenin bir kısmında, ailenle birlikte yürü.
 Sizden bir kimse, dönüp geriye bakmasın. Ancak senin karın başka (o bakacak). Muhakkak, onlara isabet edecek olan, ona da isabet edecektir. Onlara vaad olunan (azap), sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil midir?"
(Böylece) emrimiz geldiği zaman, oranın üstünü altına çevirdik ve üzerlerine arka arkaya (Ana Kitap'ta) yazılı taşlar yağdırdık.
Bu helak taşları, Rabb'inin Katı'nda işaretlenmiştir ve bunlar zalimlerden uzak değildir.
[HUD(11)/ 81-83]
Biz de, onu ve ailesini kurtardık, karısı müstesna. Onu, helak olanlardan takdir ettik.
Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Uyarılanların yağmuru ne kötüdür.
[NEML (27)/ 57-58]
(İbrahim) dedi ki:
"Orada Lut da vardır."
Dediler ki:
"Orada kimin olduğunu, Biz daha iyi biliriz. Elbette
 onun karısı dışında, onu ve ailesini kurtaracağız. O(kadın), helak olanlardan olacaktır."

Elçilerimiz, Lut'a geldikleri zaman, o onlara karşı kötüleşti ve içi daraldı.
Dediler ki:
"Korkma ve hüzne kapılma! Karın dışında, seni ve aileni muhakkak kurtaracağız.
 O ise, helak olacaktır."

Şüphesiz Biz, 'fasık'(suçlu-günahkar) olmaları sebebiyle, bu yurt üzerine, Gök'ten kötü bir azap indireceğiz.Muhakkak, Biz akledebilecek bir kavim için, orada apaçık bir ayet(delil) bıraktık.
[ANKEBUT (29)/32-35]
Muhakkak Lut da, elçilerdendir.
O zaman Biz, onu ve ailesini toptan kurtarmıştık.
Ancak 'yaşlı bir kadın' ise helak oldu.
Sonra, geride kalanları, yerle bir ettik. Muhakkak siz, onlara, gündüzleyin,
Ve geceleyin uğruyorsunuz. Akletmiyor musunuz?
[SAFFAT( 37)/ 133-138]
Şüphesiz, Şi'ra (yıldızı)nın Rabb'i O'dur.
Muhakkak, önce gelen Ad (Kavmi'ni), O(Allah) yıkıma uğrattı.
Ve Semud'u da bırakmadı.
Daha önce Nuh Kavmi'ni de. Çünkü onlar, daha zalim ve daha azgındılar.
Altı üstüne gelen (Lut Kavmi'ni) de, O,(Şi'ra ile) yerin dibine geçirdi.
Örten, (Lut kavmini) örttü-kapladı.
[NECM (53)/ 49-54]
Lut Kavmi, uyarıları(korkutmaları), yalanladı.
Biz de, onların üzerine, Lut ailesi müstesna; 'taş-dolu kasırgası gönderdik'. Onları seher (tan) vakti kurtardık.
[KAMER (54)/ 33-34]
LUT'UN KARISI: "TUZ DİREĞİ OLDU"
Bu olayın Tevrat'ta anlatımı ise şöyledir:
"Ve LutTsoara geldiği zaman, Güneş yer üzerinde doğmuştu. Ve RabSodom ve Gomorra üzerine, göklerden "kükürt" ve"ateş" yağdırdı. Ve o Şehirleri, ve bütün havzayı; şehirlerde oturanların hepsini ve toprağın nebatını "altüst etti." Fakat karısı, onun arkasından geriye baktı ve bir "tuz direği" oldu. Ve İbrahim sabahleyin erkenden kalkıp, Rabb'in önünde durduğu yere gitti. Ve Sodom ve Gomorra'ya ve bütün havza memleketine doğru baktı. Ve gördü. Ve işte yerin dumanı, "ocak dumanı" gibi çıkıyordu." (Tevrat, Tekvin 19: 23, 28)
Ekim 2007Erdal Nevruzoğlu
yaklasansaat.com
Kaynaklar:
1) Kur'an-ı Kerim
2) Tevrat
3) Elmalı'lı Muhammed Hamdi Yazır, "Hak Din Kur'an Dili", C.7, Eser Neşriyat, 1979.
4) İbn Kesir Tefsiri, çev. Dr. Bekir Karlığa, Dr. Bedrettin Çetiner, C. 6, Çağrı yy, İst, 1984.
5) Taberi, "Milletler ve Hükümdarlar Tarihi", çev. Z.Kadiri Ugan, Ahmet Temir, M.E.Basımevi, İstanbul, 1991.
6) Werner Keller, Und die Bibel hat doch recht (The Bible as History; a Confirmation of the Book of Books), New York 1956.
7) G. Ernest Wright, "Bringing Old Tes tament Times to Life", National Geographic, Vol. 112, Aralık 1957.



Ve yer Izmir


LGBT İzmir’de yürüyüş düzenledi
LGBT İzmir’de yürüyüş düzenledi
Beşincisi düzenlenen ’Onur Yürüyüşü’ için Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ndeki ÖSYM bürosu önünde 18.00 sıralarında yaklaşık 500 kişilik LGBT’li grup toplandı.

"SEVİŞE SEVİŞE KAZANACAĞIZ"

Grup, ellerinde gökkuşağı bayrakları ve çeşitli pankartlar taşıyarak yürümeye başladı.Travesti, transseksüel, lezbiyen, trans ayrımcılığına ve son yıllarda artan cinayetlere dikkat çekmek amacıyla düzenlenen yürüyüşte grup üyeleri, ’Velev ki i..neyiz’’Susma haykır, eşcinseller vardır’’Faşizme karşı bacak omuza’, ’Sevişe sevişe kazanacağız’ sloganları attı.
LGBT İzmir’de yürüyüş düzenledi

TÜRKAN SAYLAN KÜLTÜR MERKEZİ'NE YÜRÜDÜLER


Grup, müzikler eşliğinde Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde yürüyerek Türkan Saylan Kültür Merkezi önüne geldi



9 Ağustos 2016 Salı

FETÖ'nün okulunda gizli odalarda sapikliklar

İzmir'de FETÖ'ye ait olduğu gerekçesiyle el konulan eski Yamanlar İlkokulu ve Ortaokulu binasında, elbise dolabından girilen gizli bir oda ortaya çıkarıldı. 'Gülen'in eli' diye duvardaki alçıdan yapılan el modelinin örgüt üyelerince öpülüp alınlarına koyulduğu iddia edildi.

Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) ait olduğu gerekçesiyle el konularak kamulaştırılan ve adı “15 Temmuz Şehitler Kız Anadolu İmam hatip Lisesi” olarak değiştirilen eski Yamanlar İlkokulu ve Ortaokulu binasında, gizli bir oda bulunmasının ardından ortaya çıkan sırlar da giderek ilginçleşiyor.
İzmir’in Karabağlar ilçesindeki okuldaki incelemelerini sürdüren İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü ekipleri, binanın beşinci katında bir odada yaptığı araştırmada, elbise dolabının içinde gizli bir düzenek olduğunu belirledi. İzmir Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri yaptıkları detaylı incelemede, dolabın tabanında mekanizmayı çalıştıran ipi çektiklerinde dolabın arka bölümünde, gizli bir odaya geçişi sağlayan kapı açıldı ve oraya çıkan küçük odanın içinde çelik kasa bulundu. Kasaya yapıştırılmış “2800 dolar” ve “3200” yazılı not kağıtları dikkat çekti.
Süleyman’ın mührü mü? Siyon yıldızı mı?
Okulda başka gizli bölmeler olabileceği şüphesiyle incelemeler devam ederken, “şark köşesi” adı verilen odada ise askeri kamuflaj elbisesinin göğüs bölümüne Türk bayrağı, kolunda da ters şekildeki çavuş rütbesi dikkat çekti. İki kırbacın da bulunduğu oda da Deniz Kuvvetleri’ne ait olduğu sanılan tören kılıçları bulundu. Odanın tavanında ise iç içe geçmiş 2 kareden oluşan ve Sultan Süleyman’ın mührü ile siyon yıldızına benzeyen desen olduğu gözlendi.
Gülen’in elini öpmüşler
Özel ve şifreli asansörle ulaşılan katta yalnız idarecilerinin girebildiği odada ise Fethullah Gülen’in de portresinin bulunduğu çok sayıda resim ve bir masaj koltuğuna rastlandı. Odada ayrıca, üzerinde adalet terazisi simgesi işlemeli, bugünkü Sayıştay’ın Osmanlı’daki karşılığı olan “Divan-ı Muhasebat” tablo, imam cübbesi de bulundu. Odada bulunan el sembolünün sırrı ise dudak uçuklatacak cinsten. İddialara göre, figürler FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in elinden alınan modelden yapıldı. Yamanlar Koleji’nde yetişen “seçilmiş öğrenciler” harp okullarından mezun olmalarının ardından kolejdeki özel odada “Gülen’e bağlılık yemini” ediyor ve “himmet sözü” veriyordu. Örgüt üyeleri daha sonra ise “Gülen’in eli” diye duvardaki alçıdan yapılan el modelini öpüp alnına koyuyordu.
“Fedakarlık Ya Hu”
Duvarda dünya haritasının asılı olduğu bir başka odada ise iddialara göre, mason oturma düzenini andıran koltuklar ve sandalyeler bulundu. Odanın girişindeki “Fedakarlık Ya Hu” yazısı da dikkat çeken bir diğer detay oldu. 
İHA

İzmir'de FETÖ ile bağlantı olduğu iddiasıyla kayyum atanan ve adı "15 Temmuz Şehitleri" olarak değiştirilen Şelale AŞ bünyesindeki eski Yamanlar İlkokulu ve Ortaokulu binasında, elbise dolabından girilen gizli bir oda ortaya çıkarıldı. (AA)


Ekipler, lojman olarak kullanıldığı ileri sürülen katta, üst düzey misafirlerin ziyaretlerinde kullandığı, lüks otelleri andıran konfor ve şıklıkta döşenmiş, uzaktan kumandalı aydınlatma sistemleri ve ayrı banyolara sahip odalara da rastladı.
Alttaki resimde tavandaki sembole dikkat(Yahudilerin Davut Yildizi)

Odada ayrıca, üzerinde adalet terazisi simgesi işlemeli, Osmanlı'da devlet harcamalarını denetlemek amacıyla 1865 yılında kurulan ve bugünkü Sayıştay'ın temelini oluşturan “Divan-ı Muhasebat” yazılı pirinç tabak, asılı cübbe, el sembolü şeklinde figürler ve Kazakistan bayrağı da bulundu.

Odada dikkat çeken diğer unsurlar ise duvara monteli beyaz "el semboller" olmuştu.


Masonik oturma düzeni




19 Mayıs 2015 Salı

İZMİR'İN EŞKİYALARI/ZEYBEKLERİ, LEVANTENLERİ/OLİGARKLARI


İZMİR'İN EŞKİYALARI/ZEYBEKLERİ, LEVANTENLERİ/OLİGARKLARI VE YABANCI ÜLKELERİN ROLLERİ

Timur, Tapınak Şövalyelerini bir daha adım atmamak üzere, Ege kıyılarından ve İzmir'den söküp atmayı başarmıştı ama "Levanten" olarak tanımlanan uzantılar, özellikle İzmir'e yerleşip Ege bölgesinde köksalmayı başarmışlar ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparma girişimleriyle bölgeye "özerklik" kazandırabilmek için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmamışlar; Levanten ailelerden oluşan "kaymak" tabaka, daha açık bir dille, o dönemin günümüz Rus "oligarkları"nın ilk örnekleri olmayı da başarmışlar, kendilerini "Levanten Şövalyeler" olarak tanımlamışlardı.

***
1825 yılında "Levant Company"nin dağılmasıyla Türkiye'deki  İngiliz tüccarlar, şirketin boşaltmış olduğu yeri dolurmak için derhal harekete geçmişler ve "aile şirketleri" kurarak İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu ile olan ticaretine "egemen" olmuşlardır.
1811'de İzmir'e yerleşip bir şirket kurmuş olan Whitaller'i Lee ve Barker şirketleri izlemiş, ardından İngiliz tebaasından Charnaud ve La Fontiane adlı Fransızlar da sözkonusu şirketlerle ortak çalışmaya başlayınca, Ege Bölgesi'nin dış ticaretini neredeyse bir "Tekel" haline getirmişlerdir.
Ticaretten büyük servetler elde eden bu şirketler, daha sonra İngiltere'nin de desteği ile Ege Bölgesi'nde büyük yatırımlara girişip mülkler edinmeye başlamışlardır. Ege'ye sermaye yatıran güçlü ailelerin gelirlerinin artması ve sürekliliğinin sağlanması düşüncesinde olmaları sonucu, dönemin ilk oligark örnekleri "Levanten aileler" çıkarları için bölgede "eşkıyaları/Zeybek"leri desteklemişler, olaylara yöne vermişler  ve bölgeye yabancı ülkelerin "müdahalesini" istemişlerdir.
19. yüzyıl ortalarında Ege bölgesinde türeyen ve devleti uzun yıllar uğraştıran ünlü "Katırcıyani Çetesi", "Çakırcalı "Çetesi" ve diğer önde gelen çetelere Levantenler'in  destek verip, yataklık ettiği ve silah temin ettikleri "resmi belgeler" ile tarih kayıtlarında bolca yer almaktadır. Belgelerin belirttiğine göre; İngilizci Kamil Paşa ve oğlu Sait Paşa, başta  Whitaller olmak üzere Levanten aileler ile çok yakın dostluklar kurmuş olmasının yarattığı olumsuz gelişmeler genç kuşaklar için çok öğretici ve ibret vericidir.
2. Meşrutiyet öncesi "Çakırcalı ve Çetesi" Avrupa'da özellikle de İngiltere'de çok tanınmış bir eşkiyadır. Avrupa basınının Çakırcalı'ya büyük önem gösterip eylemleriniş "haber" yapmış olmasının yanı sıra "Avam Kamarası"nın bile Çakırcalı'ya ilgi göstermiş olması, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi için olağanüstü bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır ki; günümüz Türkiye'sinde gelişen "terör" olayları ve bunların dünya ülkeleriyle ilişkileri, siyasi arenada desteklenmesi göz önüne alındığında tarih galerisinde yer alan "Ege Eşkiyaları"ndan öğrenilecek çok şey olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Boz Dağlar'dan sümbül soğanı toplayarak Avrupa'ya ihraç eden ve Ödemiş civarında civa madeni işleten İngiliz Levanten aile Whitaller ile Çakırcalı ilişkisi bile başlı başına bir "ajanlık" öyküsü ve "öğretici" bir gerçek olarak çok dikkate değerdir. Çakırcalı'ya silah ve cephane tedarikinden, dağlarda kılavuzluk yapan adamlara kadar temin edici Whitaller'dir. Çakırcalı'nın "af" koşullarını konuşmak için bu Levanten aileyi arabulucu olarak seçmiş olması, İngiltere'nin Aydın Konsolosu Mr. Hatkinson ile Çakırcalı'nın tanışmasını sağlamış olması çok ilginç bağlantılar sergiler. "Megalo İdea"cı, Aydın Rum Metropoliti  Tarasos Efendi ile Çakırcalı ve Ege Bölgesieşkiyaları arasındaki derin ilişkiler yumağı da başlı başına ibretlik bir öyküdür. Bu gelişmeler İngiltere'nin yayılma ve Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalama stratejisi  içinde ele alması ve kamuoyunun bilgisine sunulmasının son derece "öğretici" olacağı, "özerkleştirme" politikalarının uygulanış biçimlerini sergilemesi açısından yararlıdır.
Ege Dağları, dağ olalı hiç eşkiyasız kalmamıştır. 19. Yüzyılın ikinci yarısından sonra eşkiyalık korkunç bir boyuta ulaşmış, devlet eşkiyalığı önleyebilmek ve suçluları yakalamakta acze düşmüştür. 1877-78 Osmanlı/Rus Savaşı öncesi Aydın vilayetini betimleyen bir belge, eşkiyalığın çok yoğun olduğunu şöyle anlatmaktadır:
"Memalik-i Osmaniye'nin en mühim bir kıtasını teşkil eden Aydın vilayeti itidal-i ab ve havasıyla da mümtaz olduğu gibi ahalisi vüsat-ı maişete malik ve dağlık ve ormanlık mahallerindeki sekenesi rençberlik ve çobanlıkla iştigal ederek ekserisi dahi "silahşorluğa" salikdir. Ancak "Zeybek" demekle maruf olan ve öteden berü kendilerine mahsus gayetle "cüst-ü çalake" kıyafetleri bulunan birtakım delikanlılar bil'hassa Ödemiş, Tire, Bayındır, Nazilli, Çine ve Milas taraflarındaki "cibal-i mürtefia" eteklerinde iskan eden halktan ibaret olub bunlardan bazıları mine'l kadim yekdiğere taarruzdan hali kalmamıştır ."
Osmanlı-Rus Savaşı koşullarının da etkisiyle zor günler yaşayan Osmanlı, Ege'de bitmek bilmeyen eşkiyalığı "genel af" ile çözme yöntemine başvurmuş, "afv-ı umumi" ilan etmiş dağlardaki çeteleri savaşa gitmeye ikna etmiştir. İstanbul'a sevkedilen  eşkiyaları/Zeybekleri  Sultan 2. Abdülhamit Davutpaşa ve Maslak'taki askeri karargahlarına giderek ziyaret etmiş ve sorunlarını dinlemiştir. Silah altına alınan eşkiyalar çeşitli cephelerde savaşa gönderilmişlerdir.
Silah altına alınan Zeybekler/eşkiyalar pek çok cepheye görevlendirildiler ve büyük başarılar elde ettiler. Ancak savaşın sonu korkunç bir yenilgi oldu ve devlet mekanizmasının dengeleri bozuldu. Savaştan dönen Zeybekler/eşkiyalar, bir süre Sultan'ın verdiği sözleri yerine getirmesini bekledilerse de sonuç elde edemeyeceklerini anlayıp "geleneksel yaşamlarına" yani eşkiyalığa geri döndüler.
Çoğu Rus Savaşı'na katılanların oluşturduğu çeteler, 1883'de birleşerek çok büyük bir eşkıya grubu halinde Milas'ın Güllük İskelesi'ni basarak, vapurdan inen 40 yabancı kişiyi dağa kaldırdılar. Yörük Osman, Çakırcaoğlu Ahmet, Deli Mehmet, Büyük Cerit, Cerit, Çallı, Veli, Koca Arap, Parmaksız Arap, Harputlu Ömer, Kürt Mustafa, Bakırlı ve Piç Osman çetelerinden oluşan bu büyük grup, Güllük civarındaki kazıklı Orman'a saklanarak bir hafta kadar esirlerle birlikte dolaştılar ve 10 bin lira "fidye-i necat" aldıktan sonra esirleri serbest bıraktılar.  Bu olayın ardından sefaretlerin yoğun şikayetleri üzerine hükümet  çareyi Aydın valisini değiştirmekte buldu! Konsoloslar ise boş durmadılar ve bu durumdan sonuna kadar yararlanabilmek için basını devreye soktular. Bununla da yetinmeyip hükümetten bölgede "sıkıyönetim/idare-i örfiye"  ilân edilmesini istediler öte yandan ülkelerine raporlar yazarak duruma müdahale edilmesini talep ettiler!
Vali Hacı Naşit Paşa, bölgedeki Rum çeteleri ortadan kaldırmak istediğini duyurarak, Yörük Osman ve Harputlu Ömer çetelerini İzmir'e çağırıp hükümet konağında öldürttü. Aynı anda Çakırca Ahmet Çetesi Ödemiş Ayasuret'de, Küçük Cerit Çetesi Tire'de, Bütük Cerit Çetesi Bayındır'da, Piç Osman çetesi Akhisar'da, Kürt Mustafa Çetesi Söke'de ortadan kaldırttı.
Hacı Naşit Paşa'nın bu operasyonları bölgede Osmanlı Devleti'nin egemenliğinin sağlanması açısından dönüm noktası olmuştur.  Nevar ki; bu çetelerden Çakırca Ahmet'in oğlu Çakırca Mehmet, bölgede neredeyse Cumhuriyet rejimine kadar eşkiyalığını sürdürecekti!

ÇAKIRCALI MEHMET EFE

Çakıcı Efe olarak bilinen Çakırcalı Mehmet Efe (1872-1911) Osmanlı tarihinin en büyük eşkiyası olarak karşımıza çıkar.
Batılılarca Türkler'in "Robin Hood"u ve "Dağların Kralı/Roi des Montagnes- Melik'ül-Cibal" olarak tanınan Çakırcalı, eşkiyalık döneminde Batı kamuoyunca ilgi ile izlenmiş, onunla ilgili yazılar İtalya, Fransa, İngiltere, İsviçre ve Macaristan basınında yer almış, hatta İngiliz Avam Kamarası'nda bile bu ünlendirilen eşkıya ile ilgili tartışmalar yapılmıştır.

Yaşar Kemal, romanlarında "eşkiyalar"ı efsaneleştirmesiyle dikkat çekicidir, romanda nedense Levanten aileler es geçilmiştir!

İzmir'deki Fransız Konsolosları da Çakırcalı'ya ilişkin raporları sürekli Paris'e göndermişlerdir. Özellikle Baş Konsolos Paul Blance, Çakırcalı Efe'nin adi bir eşkıya olmadığını, eylemlerinin Alexsanre Dumas'ın Üç Silahşörler'inin serivenlerini şüphesiz gölgede bıraktığını, yoksul köylülere yardım ettiğini, köprü ve yol yaptırdığını ileri sürüyordu! Konsolos Yardımcısı Mösyö Dollat ise; "Çakırcalı soylu bir eşkiyadır" diyordu!
Çakırcalı Efe'nin evi...
Çakırcalı, Aydın Valisi Hacı naşit Paşa'nın öldürttüğpü zeybeklerden Çakıcı Ahmet'in oğludur. Çakırcalı Mehmet babası öldürüldüğünde 11 yaşında yetim kalmıştır. Çakırcalı Mehmet Efe'yi "sosyal eşkiya" ya dönüştüren iki neden vardır: babasının öcünü almak ve anasının namusuna yapılan ağır hakareti temizleme arzusu.. Ödemiş, Salihli ve Alaşehir'in büyük ağaları olan Halil Bey, Kamil Ağa ve Tevfik Beyler, Çakırcalı Efe'ye herkonuda destek olmuşlardır. Halil Bey yazdığı bir mektupta:  "Efe, biz burada dururken sen hiç çekinme. Bir elin İzmir'de, bir elin Ödemiş'te, bir elin İstanbul'da Padişah Sarayı'nda demektir" diyordu...
 

***

Levanten evleri İzmir'in mimarlık tari­hinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. 
Günümüze ancak bir kısmı ulaşmış olan, çoğu Bornova ve Buca'da bulunan bu yapıların bazıları son yıllardaki yenileme çalışmalarıyla eski görkemlerine kavuşmuşlardır. İzmir'in 17. yüzyıldan itibaren kazanmaya başladığı önem paralelinde genellikle ticari amaçlarla buraya yerleşen, Levanten olarak adlandırdığımız Avrupa kökenli ailelerce yaptırılmış­lardır.

Çoğu 19. yüzyıldan olan bu köşkler ekonomik güç ve statü sembolü oldukları için Avrupalı gezginlerin yanı sıra padişahlar ve krallar gibi birçok ünlü ziyaretçiye de ev sahipliği yapmışlardır. Bunların arasındaki en ünlü konuk şüphesiz İzmir'in kurtuluşundan sonra" Steinbüchel Köşkü"nde kalan Mustafa Kemal Atatürk'tür.

Ege Üniversitesi, Levanten evlerinden 10 tanesini bünyesinde barındırmaktadır. Bu yapıların en eskisi 19. yüzyılda "Büyük Ev" olarak anılan, günümüzde üniversitemizin rektörlük binası olarak kullanılan Levanten evidir. 200 yıldan uzun bir geçmişi olan bu yapının tarihini, onu kuran Whittall Ailesi'nin tarihinden bağımsız düşünmek mümkün değildir.
Günümüzde Ege Üniversitesi Rektörlüğü olarak hizmet veren köşkün belirlenebilen tarihçesi 19. yüzyılın başlarında ticari amaçlarla İngiltere'den gelen iki kardeşle başlar. Charlton Whittall (1791-1867) henüz 18 yaşındayken Liverpool'dan Breed & Co.'nin temsilcisi olarak 1809 yılında İzmir'e gelir. Çalıştığı firmadaki işinin yanı sıra, kendisine kendi başına çalışma özgürlüğü de tanınan Charlton, zekası ve girişimciliğiyle iki yıl sonra 1811 yılında C.Whittall & Company'yi kurar. C.Whittall & Co. bir yıl sonra, İngiltere'nin en önemli ve büyük doğu ticaret firmalarından Levant Company'nin üyesi olacaktır.

Bulaşıcı hastalıklar o yılların İzmir'inde günlük hayatın bir parçasıdır. Özellikle "kara ölüm" olarak adlandırılan veba, 18. ve 19. yüzyıllarda birçok kez tekrar ederek, onbinlerce kişinin ölümüne yol açar. Charlton Whittall diğer yabancı tüccarların bir kısmının da yaptığı gibi, o yıllarda küçük ve şirin bir köy olan Bornova'ya taşınır. 1811 yılında ölen Fransız tüccar Jean Baptiste Giraud'un dul eşi Helene Tricon'un bir evini kiralar. 1814 yılında ev sahibinin kızı Magdaleine Victorie Blanche Giraud ile evlenir. İş hayatında güvenilir, adil ve kibar olan, kısa boyundan dolayı Türklerce "küçük büyük adam" diye çağrılan Charlton, büyüyen işinde kendisine yardımcı olması amacıyla 1817 yılında, 18 yaşında­ki kardeşi James'i İzmir'e getirtir. Gelişinden hemen birkaç yıl sonra, 1820'lerin başında, bugünkü rektörlük binasını satın alacak olan James Whittall (1798-1836) ağabeyi Charlton'un İngiltere'ye ve Amerika'ya yaptığı iş gezileri sırasında İzmir'deki işleri yönetecektir.

James önce kardeşinin yanına yerleşir. Bornova o yıllarda nüfusu 8000'i geçmeyen Türk, Rum, Er­meni ve Levantenlerin birlikte yaşadığı, gezginlerce "nefis kır evlerinin, mısır tarlalarının, zengin üzüm bağlarının ve zeytin ağaçlarının bulunduğu, gelincik, lale, gelin çiçekleri ve servi ağaçları ile kaplı" çok verimli bir ovanın kenarındaki küçük bir köydü. İzmir ile Bornova arasında yolculuk eşekler sırtında yapılırdı. Ayrıca iç körfezin ucuna kadar (bugünkü Salhane önleri) tekneyle ulaşıp, daha sonra eşekler­le yola devam etmek de mümkündü. İki kardeş o yıllarda, 1865'te Bornova'ya gelecek demiryoluna kadar köyün en gözde mevki sayılan batı mahalle­sinde yaşıyorlardı. Bu güzel evler bugünkü Paterson Köşkünün yanında, çam ağaçlarının altındaki eski bir çeşmenin yakınında bulunuyordu. Charlton ve James her sabah şehirdeki iş yerlerine gitmek için komşularıyla bu çeşmenin başında buluşur ve birlikte eşek sırtında yola çıkarlardı.
Dönemin ilk oligark örneklerinden Whitaller ailesinin Rus oligark Roman Abromovich'e ilham veren yatları..
O yıllarda İngiltere'deki babasından her ay Akdeniz'e ve özellikle İzmir'e gönderilecek gemilerin sahipleri ve İzmir'den gidip Liverpool'da satılabilecek kökboya ve palamut meşesi gibi bo­yarmaddeler, incir, kuru üzüm, Bursa ipeği, zeytin yağı ve buğday hakkında düzenli olarak bilgiler isteyen Charlton bir süre sonra kardeşi James'i de C.Whittall & Company'nin ortağı yapar. İki kardeş İngiltere'den de işlenmiş demir, alkol ve kahve ithal ederler.
Whittall isminin geçtiği en eski gezgin notu 1821 yılından. John Madox İzmir'e yaptığı yolcu­luğu sırasında Bornova'ya gelmiş, Whittall'ların Richard Wilkinson'ın da o gün misafir olarak bulun­duğu Bornova'daki evlerini ziyaret etmiştir.
Lady Edith Whittall (1840-1935)

Kardeşler gemi ticareti yoluyla elde ettikleri kazançlarıyla bir süre sonra Bornova'da mülkler edinmeye başlarlar. Charlton 1819 yılında kayın­pederi J. B. Giraud'nun mirasçılarından o zamana kadar kirada oturduğu, Paterson Köşkünün yakının­daki evi satın alır. 1835 yılında Bornova'yı ziyaret etmiş olan Charles G. Addison gezi notlarında bize büyük bir olasılıkla, Charlton Whittall'un 1830'lu yılların sonlarına kadar oturmaya devam edeceği, J. B. Giraud'nun mirasçılarından satın aldığı evden bahsediyor:
"...Akşam bir tekneyle şehrin iki mil kadar aşağısındaki sığlığa kadar gidip, orada bizi gemleri ve semerleri takılmış halde bekleyen eşeklere binerek kenarında çit ve ağaçlar bulunan hoş bir yolda mısır tarlaları, verimli bağlar ve zeytin ağaçlarının ara­sından, zengin İzmirli tüccarların gözde kır mekânı Bornova köyüne doğru ilerlemeye başladık.
...Köyün etrafında İngiliz veya Fransız tüccar­larıyla konsolosların Avrupa lüksüyle döşenmiş, çok güzel bahçeleri olan çok hoş evleri var. En güzel ev ve bahçe bunlara birkaç bin pound harcamış ve mobil­yalarını çok zarif bir şekilde döşetmiş olan bir İngiliz tüccarına aitti. Bu evlerin bazılarının ve özellikle dağ tarafındakilerin manzaraları çok hoştur."

Diğer kardeş James ise o yıllarda köyün pek rağbet görmeyen kısmındaki iki arazinin sahibi olur. 1820'lerin başında, daha sonraları Edwards ve Clarke arazileri olarak tanımlanacak mevkileri (bugünkü Murat Köşkü ile yanındaki Nevvar-Salih İşgören Huzur Evi) alan James, kısa bir süre sonra büyük olan parseli Bay Edwards'a satarak hemen yolun karşısındaki "Büyük Ev" arazisini satın alır.
Edward Whittall'un torunu Ray Turrell'e göre "...Bina ilk olarak Hollandalılar tarafından alındı­ğında, uzunca, tek katlı, alçak, sağlam ve sade bir yapıydı. ...Söylentilere göre 18. yüzyılın ilk yıllarında Büyük Ev'in bulunduğu alanda bir Yunan manas­tırı vardı. Manastır, çift sıra servi ağaçlarından oluşan büyük bir haçın merkezine inşa edilmişti. Bu ağaçlardan bazıları zamanla kayboldu, ancak geriye efsaneyi sürdürebilecek kadarı kaldı." Bu yazı için Sayın Prof. Dr. İlçin Aslanboğa tarafından yapılan ağaç yaş belirleme çalışmaları, servilerin yaşını 340-350 olarak vermiştir. Buna göre ağaçlar 1670'lerde dikilmiş olmalı.
James Whittall 1825 yılında Mary Schnell ile evlenir, çiftin yedi çocuğu olur. Ancak 1836 yılında 38 yaşında hayata gözlerini yumar. James'in ölümünü takiben ev, kardeşi Charlton tarafından açık arttırmada varislerden 135 bin kuruşa satın alınır. Aynı yıllarda, James'in 1820 öncesi satın aldığı diğer arazi (daha sonraların Clarke mülkü) Charlton'un oğlu James (1819-1883) tarafından alı­nır. Babasının 1867 yılındaki ölümüyle Büyük Ev'e yerleşecek olan James bu arazide bir ev yaptırır. James ve eşi Magdalen Blanche Giraud'nun bu evde 13 çocukları dünyaya gelir. 1841 yılının Ocak ayında İzmir'deki günlerinde kendine eşlik eden James Whittall'u ziyaret eden ünlü İskoç ressam David Wilkie, oradaki izlenimlerini şöyle anlatır: "...Bay Whittall ile beraber bir tekneyle İzmir Körfezi'nin sonuna gittik: daha sonra eşeklerin üzerinde yaklaşık 2 mil gidip, Bornova (Bonobat) köyüne ulaştık. Güzel bir Türk köyü örneği ile karşılaştım. Yatay su tekerlekleri olan bir buğday değirmenini görmeye gittik ve Bay Whittall'un o muhteşem villasına geldik; gösterişli bir şekilde karşılandık ve enfes bir öğle yemeği yedik."
Wilkie bu ziyareti sırasında James Whittall'un oğlu James William'ın iki resmini yapar. 3 yaşındaki çocuğun yerel Rum giysileri içindeki resmi birkaç yıl önce yurtdışında bir açık artırmada yüksek fiyatla satılmıştır. (Bu makalede devamlı karşılaşılan ben­zer isimler okuyucunun kafasını karıştırabilir. Ancak ailedeki her kardeşin veya oğlun kendi çocuklarına kendisinin, kardeşinin veya babasının ismini verdiği çok karmaşık bir soy ağacıyla karşı karşıyayız. Örneğin soyadı Whittall olan otuz kadar James bu soy ağacında görülebilmekte.)
1836'da evi alan Charlton Whittall üzerine birinci katı ekler. Ray Turrell, Charlton çiftinin yatak odasının, zemin katta kuzey batı köşesinde (bugün­kü Strateji Planlama Ofisi), misafir salonu ve otur­ma odalarının ise birinci katta olduğunu belirtir. Charlton birinci katı eklerken, binanın etrafındaki toprak, gerek bahçe düzleme çalışmalarından ve gerekse öne eklenecek büyük giriş merdiveninden dolayı doldurulmuş; böylelikle bahçe zemininin yükseltilmesiyle, zemin kat (tahminlerime göre) 20-70 cm. aşağıya çekilerek, öne eklenecek merdivenin yüksekliği ve dolayısıyla eğimi azaltılmış olmalı. Zemindeki yükseltmeyi, binanın arka kısmında bugünkü zeminden yaklaşık 70 cm aşağıya giden kapı eşiğiyle veya ön kısımdaki servi gövdelerinin toprak altında kalan kısımlarıyla da izleyebilmekteyiz.
1854 yılında Bornova'ya gelen Nassau William Senior da gezi notlarında, Büyük Ev'in karşısında oturan James Whittall'a yaptığı ziyareti anlatır:
"...Günü Bay James Whittall ile birlikte Bornova'da geçirdik. Köyün büyük bir insanı olan babası bir Protestan kilise yaptırmış. Ancak henüz bitmediğin­den ayinler Bay James Whittall'un bahçesindeki bir kameriyede yapılıyor.... Baba Bay Whittall'un evi, 200 yaşında ve 20 metre uzunluğundaki servilerin oluşturduğu iki yolun birleştiği bir yerde bulunuyor."
Charlton Whittall 1857 yılında Büyük Ev'in bahçesine aile kilisesini yaptırır. Dini ayinler daha önceleri James Whittall'in yolun diğer tarafındaki evinde, bahçedeki küçük şapelde yapılmaktaydı.
1864 yılında kutsanarak Cebelitarık Anglikan Piskoposluğu'na bağlanan kilise, Charlton ve James'in eşlerinden dolayı "Magdalene" ismi verile­rek Charlton Whittall tarafından Bornova Anglikan Cemaati'ne hediye edilmiştir.
1861 yılında Bornova - İzmir ücretli kara­yolunun yapılması, 1865 yılında demiryolunun Bornova'ya kadar gelmesi Büyük Ev'in önünden geçerek tren istasyonuna giden yolu ve kasabanın bu kısmını daha önemli kılmıştır.
Büyük Ev'e gelen ziyaretçilerin en ünlüsü Sultan Abdülaziz'dir. 1863 yılında Mısır seyahatin­den dönerken İzmir'e geldiğinde Bornova'da Büyük Ev'i ziyaret eden padişah, köşk bahçesinin girişinde Charlton Whittall'un yerel giysiler içindeki iki gelini Magdelen Blanche ve Elise tarafından karşılanmış, kendisine gümüş bir tabla içinde köşkün anahtarı sunulmuştur. Gününü köşkte geçiren Abdülaziz bahçeyi gezdikten sonra, birkaç yıl önce yaptırılan kiliseyi gezmek ister. Padişahın kiliseye girerken, - feslerini çıkarmayan Rum ve Ermeni subayların aksine - başlığını çıkararak dini mekâna gösterdiği saygı Levanten ailelerin dikkatini çeker. Sultan Abdülaziz İstanbul'a dönüşünden sonra Charlton Whittall'in misafirperverliğinden dolayı köşkte kendisini karşılayan iki bayana elmas ve incilerle süslü birer broş, Charton Whittall'e de 4. dereceden Mecidiye nişanı verir.
1854-1856 yılları arasında İzmir'in diğer İngiliz ve Fransız tüccarlarıyla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlılıklarının kanıtı olarak, İn­giliz hükümetinin de desteğiyle, Kırım Savaşı'ndaki atların yem ihtiyacı için 2000 pound'luk bir ödemede bulunan Charlton Whittall'un işi, Kırım Savaşı'ndan sonra çok daha fazla gelişir, imparatorluğun başka şehirlerine yayılır. İzmir'e yerleşmelerinden beri kapitülasyonların verdiği ekonomik ve hukuki ayrıcalıkları kullanmakta olan aile, 1867 yılında yabancılara mülk edinme hakkının tanınması ve 1880 yılında İzmir limanının tamamlanmasının yanı sıra, ticaret ve madencilik gelirleriyle çok büyük bir ekonomik güce ulaşır.
1865 yılında Büyük Ev ile kilise arasına, bah­çeye yeni bir köşk daha eklenir. James Whittall'un kızı Jane (1842-1928) Manila, Selanik ve Malaga Konsolosluğu yapmış olan Richard Wilkinson ile evlendikten sonra genç çift Wilkinson Köşkü adıyla anılacak bu mekanda yaşamaya başlar. 2005 yılında Ege Üniversitesi'nin 50. kuruluş yılının anısına restore edilerek yeni kimliğine kavuşan köşk, bugün E.Ü. 50. Yıl Köşkü adıyla üniversitenin bir sanat merkezi olarak hizmet vermektedir.
Charlton Whittall büyük oğlu Charlton Arthur'dan bir yıl sonra 1867'de öldüğünde sıradaki varisi James oturmakta olduğu Clarke mülkünü 5000 altına bayan Azarian'a satarak Büyük Ev'e yerleşir. 1883 yılındaki ölümüne kadar 17 yıl boyunca burada yaşayacak olan James evde alt katları genişletmiş, binaya ikinci katı eklemiştir. O dönemde zemin katta mutfak ve kiler, kâhya ve hizmetçilerin odaları, çocukların ders odası, banyo ve alet edevatın saklandığı depo bulunmaktaydı. James Whittall'in eşi Magdelen Blanche'ın annesi Françoise Pletas (Llwellyn), 1890'daki ölümüne kadar son yıllarında zemin katın güney girişindeki 2 dar odada yaşamıştı.
Köşkün birinci katına günümüze kadar orijinal yapısıyla gelen mermer merdivenle giriliyor, içeri­deki giriş salonu ziyaretçileri avda vurulan hayvan başlarıyla donatılmış duvarlarıyla karşılıyordu. Giriş salonunun solunda misafir odası (rektör danışmanı bürosu), salonun devamında ortada büyük balo salonu (rektör yardımcıları özel kalemleri bürosu), onun solunda kütüphane - ancak burası aile kayıtlarında adı geçen küçük balo salonu da olabilir - (rektör yardımcısı bürosu), salonun sağında ise altın süslemeleri olan beyaz yemek salonu (rektör yardımcısı bürosu) bulunuyordu. Yemekler alt kattaki mutfaktan, koridorda mevcut, halat ile çalıştırılan çift platformlu küçük bir eşya asansörü ile yukarıya taşınıyor, yemek salonuna servis edi­liyordu. Köşkün son kullanıcısı Kanada'da yaşayan Jean-Pierre Giraud girişin sağındaki bugünkü vestiyerin eskiden de aynı amaçla kullanıldığını, yanındaki diğer odanın (Halkla İlişkiler Müdürlüğü) kiler olduğunu belirtiyor. Ancak köşkün bahçeye bakan en güzel odalarının (koridorun karşısındaki eşdeğeri evin misafir kabul salonu!) bu amaçlar için kullanılması oldukça düşündürücü. Charlton Whittall döneminde burasının ortadan bir duvar ile bölünmemiş olduğunu, sözü edilen kütüphanenin de burada olduğunu tahmin ediyorum. Binanın iki yanına 1960'li yıllarda eklenmiş olan Genel Sekre­terlik ve Personel Daire Başkanlığı ek yapıları, eski özgün yapının boyunu ön cephede 21 metreden, 38 metreye çıkarmıştır.
Ek yapılardan önce evin güney yanında, yemek odasından açılan bir kapıyla çıkılan, üstü yarı örtülü bir teras bulunmaktaydı. Terasın çıkış kapısı günümüzde kapatılmış, ancak mutfaktan çıkılan merdivenin yuvarlak ışıklandırma penceresini içer­den görmek mümkün. Terasın altında ise mutfak ve hizmetli tuvaleti vardı.19. yüzyılın ilk yarısında kullanılan eski mutfağın teras altında dışarıya doğru genişletilmesiyle oluşturulan mutfak, arala­rında kemerli bir geçişi olan hazırlık ve davlumbazlı ocak bölümlerinden oluşmaktaydı. Mutfağın eski mermer lavabosu bugün hala kullanımda.
Ray Turrell'e göre "Yukarda ikinci katta yatak odaları ve banyo vardı ve burası eve en son eklenmişti. Sanırım onu Octavius yaptırmıştı, ancak emin değilim. Üst katta bir banyo! O zamanlarda oldukça hayret vericiydi. Birçok evde mutfağa ya da çamaşırhaneye bağlı Türk usulü hamam vardı ki bu sayede genellikle çamaşırlar yıkanırken haftalık banyo da yapılırdı."
O yıllarda bahçe kapısının önündeki meydan, beş yolun birleştiği, Büyük Ev'in yanı sıra iki tane daha önemli köşkün ve diğer birkaç küçük evin bulunduğu, ortasında bir sokak lambası bulunan, hareketli bir buluşma ve sohbet merkeziydi. Ev sahipleri bahçe kapılarının dışındaki mermer sıra­lara minderler koyarak oturur, komşular ve gelen geçen insanlarla sohbet ederlerdi. Meydandaki önemli evlerden biri, Büyük Ev'in 1820'lerdeki ilk sahibi James'in oğlu Charlton Whittall ve eşi Helen La Fontaine'nin yaşadıkları, "Charlton's" olarak da bilinen (Büyük Ev literatürde çoğu zaman yanlış­lıkla "Charlton's" olarak tanımlanmıştır!), bugün rektörlük bahçe kapısının sol karşı köşesindeki mevkiidir. Meydandaki diğer önemli ev ise, kapının sağ karşı köşesinde bulunan, günümüze Steinbüc­hel evi adıyla bilinen, Atatürk'ün İzmir'in kurtuluşu günlerinde kaldığı, 19. yüzyılda Woods Ailesi'nin yaşadığı köşktür.
Köşk sakinleri kullandıkları suyu bahçelerinde­ki kuyulardan sağlardı. Bugün rektörlük bahçesinde o dönemden kalma 3 kuyu durmaktadır. Bahçedeki yaşlı ağaçlar geçmişte olduğu gibi, günümüzde de değişik kuşlara ev sahipliği yapıyorlar. Son iki yılda konulan kuş kafesleri sahiplerini bulmuşlar bile. Köylüye ekonomik zorlukların yaşandığı yıllarda para kazandırma amacıyla, taşıma taşlarla yaptı­rılmış, o dönemde körfeze kadar açık görüş imkânı sağlayan bir teras bugün bahçenin bir köşesinde hâlâ duruyor. Bayan Gwynneth Giraud 1930'lu yıllarda bu suni tepenin tüfek atış talimlerinde kullanıldığını hatırlıyor.
James 1878'de işlerini oğulları Edward, Richard Watson ve Herbert Octavius'a devrettik­ten sonra, 1883 yılında hayata gözlerini yumdu. Her üç kardeşin ortak hobilerinden biri avcılıktı. Ege bölgesinin değişik yerlerinde ava çıkarlardı. Özellikle Herbert Octavius'un, memleketin belki de en önemli geyik, dağ keçisi, ayı ve yaban domuzu başı koleksiyonuna sahip olduğu söylenmekteydi. Diğer bir hobileri ise yatçılıktı. Bahçe bakımını en sevdiği uğraşısı yapmış olan Edward, bir botanikçi olarak ailenin adıyla anılacak olan "Tulipa Whittallii" lalesi ve "Fritillaria Whittallii" zambağıyla botanik literatürüne girdi. Bornova'daki eşsiz bahçesi bugün hala eski görkemini koruyor.
Çocukluğundan beri antika para biriktirmiş olan James Whittall'in çok değerli koleksiyonu ölümünden sonra İngiltere'de Sotheby müzayede evinde 8 gün boyu satıldı. Kolek­siyonun büyük kısmı Leningrad-Hermitage, Berlin Müzesi ve British Museum (365 adet) tarafından alınmıştır.
Kocası James öldükten sonra hayatının sonu­na kadar Büyük Ev'de yaşamış olan Magdaleine Blanche Giraud'nun13 çocuğu, 91 torunu ve 256 torun çocuğu vardı. Edmund Giraud'un belirttiği gibi "o yalnızca bütün aile için değil aynı zamanda bütün Bornova için de kesinlikle muhteşem bir kişilikti. Yirmi dokuz yıl boyunca ailenin lideriydi ve güçlü karakteri onun harika duruşuyla özdeşleşiyor­du. Ölmeden önce, sürekli sayıları artan torunları ve evlatlarının torunları yıllar boyu çevresinde yetişti ve bazı yıllarda Noel'de bütün varislerini 'Büyük Ev'in yemek odasında ve balo salonunda peş peşe toplardı. Yüzyıldan fazla bir süre burada oturdular. Ölümünden önce 'Büyük Ev'in girişinin sol tarafında­ki odasında kalıyordu. Birer yetişkin olan evlatlarıyla oturma odasında uzaktan gelen sayısız torunlarının ve arkadaşlarının ziyaretlerini büyük bir saygı ve keyif ortamında kabul ederdi."
Köşkün 1886 yılındaki iki önemli ziyaretçisi İngiliz donanmasına ait gemiyle İzmir'e gelen Edinburg Dükü Alfred Ernest Albert ve daha sonra 5. George adıyla İngiliz tahtına çıkacak George Frederick Ernest Albert'tir. Köşkün bahçesinde fenerlerle aydınlatılmış ağaçların altında, denizci konuklara Ödemiş'ten gelen zeybeklerin de oyun­larıyla katıldıkları çok büyük bir balo verilir. 1921 yılında gelen diğer bir ziyaretçi ise Yunan Prensi Andrew'dir. Bu arada Yunan Kralı Otto'nun 1833 de kardeşi Bavyera Prensi Maximillian ile buluşma amacıyla, İzmir'e Madagaskar gemisiyle yaptığı yolculuğunda uğradığı köşkün "Büyük Ev" değil, onuruna verilen bir balonun gerçekleştirildiği, Charlton Whittall'un, kayınpederi Jean Baptiste Giraud'dan satın aldığı Bornova'nın batı mahalle­sindeki ilk köşkü olduğunu belirtmeliyiz.
Kardeşlerden Herbert Octavius annesinin 1912'de ölümüyle satın aldığı Büyük Ev'de yaşama­ya devam eder. Zeki bir işadamı olan Herbert Octa­vius firmaya uzun yıllar öncülük etmiş, kendisine büyük saygı duyulan, sevildiği kadar da korkulan bir kişiliğe sahipti. Köşk, Herbert Octavius 1922 yılında Tunus'a gittikten sonra, kızkardeşi Mary Whittall'un 1900-1913 yılları arasında Oriental Carpets Ltd., İzmir Yün Fabrikası ve İzmir Pamuklu Mensucat'ı kurmuş olan oğlu Harold Frederic Giraud (1872-1963) tarafından, oğlu Harold Giraud (1906-2000) için satın alındı. Köşk, 1959'da Harold Giraud'dan alınarak kamulaştırıldı ve1960 yılında tapuya Ege Üniversitesi adına tescili yapıldı.

19. yüzyılın ünlü "Büyük Ev"'i bugün yaklaşık 60.000 öğrencisi ve çalışanıyla, Türkiye'nin en bü­yük üniversitelerinden biri olan Ege Üniversitesi'ne yönetim merkezi olarak hizmet veriyor. Sade ve zarif mimarisiyle yüzlerce yıllık ağaçların gölgesin­de, önceki 150 yıllık geçmişinde olduğu gibi, bugün de devlet başkanlarına kadar önemli konuklara ev sahipliği yapıyor; günümüz şehir yaşamının stresinden ve çarpık yapılaşmasından uzak, Bornova'daki ender yeşil alanlardan biri olarak, 100'den fazla çalışanına özel bir mekânın parçası olma ayrıcalığını sunuyor.