eskiya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eskiya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2016 Pazartesi

Töreleri ve Tarihleri ile Eşkıyalar

Hukuk ve tarih açısından baktığımızda, toplumların hafızasında romantik yaklaşımlara maruz kalan iki tür suçlu tipi vardır; kabadayılar ve eşkıyalar. Kiminin türkülerde ve halk hikâyelerinde kiminin ise polis ve jandarma arşivlerinde bahisleri geçer. Gazete tefrikalarında, anılarda ve romanlarda adları zikredildir.
Bu yazımızda artık şimdi pek esameleri okunmayan eşkiyaları ele alacağız. hayatlarına, törelerine göz atacak,  masalsı bir havada anlatılan, elde silah dere tepe taban tepen yaşantılarına misafir olacağız. Tarih ve edebiyat alanında haklarındaki  çeşitli yaklaşımları okuyacağız. “Hangisi haklı” sorusunun cevabını arayacağız ?
Yazan:  Mehmet Berk Yaltırık
Eşkıyalar: Töreleri ve Tarihleri
Belki zamanımızda eşkıyaların, eskilerden referansla kahramanlıkları, mertlikleri ön plana çıkartılabilir. Ama gerek tarih ve sosyal bilim açısından gerekse onları yakından görmüş birinin anlatılarından gerçek yönlerini, objektif bir şekilde ele alıncagöreceğiz ki aslında sonradan bulundukları mertebeye getirilmişlerdir.
Mesela bir Yaşar Kemal’in kaleminden İnce Memed’i, Çakırcalı Mehmet Efe’yi okuduğunuzda hayranlığınız artabilir. Ama bir Kemal Tahir’in kaleminden Rahmet Yolları Kesti’yi okursanız üstüne de Yorgun Savaşçı’yı rahatsız edecek denli gerçekçi eşkıya tiplemelerine rastlarsınız.
“Ahlak düzeni sağlam olmayan ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum –ruhunda arta kalmış barbarlık duygusunun da tesiriyle- soyguncularına karşı hayranlık duyar.”      
Andre Maurois
Rahmet Yolları Kesti romanında eşkıyalığın görünenden farklı olduğu anlatılır. Bu romandan hareketle İlyas Salman ve Şener Şen’in oynadığı “Erkek Güzeli Sefil Bilo” filmi çekilir. Yorgun Savaşçı’da romanın konusu Kuvay-ı Milliye’ye katılan bir subay ise de yan karakterler ve geçen konuşmalar üzerinden eşkıyalara değinilir. Silahlılar, paltolular anlatılır, süvariler getiren aşiret ve oba beyleri zikredilir. Mücadele bu adamların elde tutulmasına bağlıdır. Romanda bunlar için “İşimiz işte bu Çakırcalı takımına kaldı!” denilmektedir.
Yaşar Kemal’in romanları ise halk ağzından olduğu kadar halk gözünden anlatmaktadır hikâyeleri. Çukurova köylüsünü, dağlısını, yörüğünü, ağasını beyini, eli tüfeklisini anlatır. Epik bir tarzda geçer. Görüldüğü gibi edebiyatta eşkıya meselesine yaklaşım tartışmalıdır. Bir ikilem söz konusudur.
Eskiyalar_cem_olmusHalkın sözlü tarih kayıtlarından türkülerde de böyle bir ikilem söz konusudur.“Efelerin içinden Yörük Ali’yi seçtin mi?”, “Kerimoğlu duvarlardan atladı silahların beşi birden patladı”, “Bize de derler Çakıcı yar fidan boylum, yakarız konakları”gibi öven türküler vardır. Efeler nereden çıktı eşkıyaları anlatmıyor musun diye soracak olanlarınız olabilir. Fakat bu iki gurup karakter ve yapılanma olarak kısmen benzeşmektedirler. En azından toplumsal zeminleri, ortaya çıkış nedenleri neredeyse birbirinin aynıdır.
Konuya dönersek bunca övmeye ve epik havaya karşın efelerin zalimliğine gönderme yapan türküler de vardır. “Sille’den gece geçtim görmedim annem, efeler içmiş içmiş sarhoş olmuş annem”, “Amanın efeler öldürmen beni, güzelde Cemilem’in hatırına soldurman beni” türküleri gibi. Ama ağırlık kahramanlıklarından yanadır en azından o şekilde bahsedilirler.
Halk nezdinde kendilerine “ilişmeyen”, derebeyine, ağaya karşı köylüyü koruyan ve harama uçkur çözmeyen eşkıya üç türlü ödül hak eder. Yaşarken köylü onu ele vermez, besler, saklar. Vurulduğunda öldüğüne inanmaz, yedi evliya gücünde der. Öldüğü kesinleştiyse türkülerinde ağıtlarında yaşatır. Misal bir “Çakırcalı Mehmet Efe Ağıdı” vardır,  “Sepetçioğlu bir annenin bir kuzusu” gibi türkülerde böyle bir yakıştırma yapılır.
Bu duruma bie eleştiri Kemal Sunal’ın eşkıyalık konusunun işlendiği Salako filminde görülmektedir. Bir komedi filmidir fakat ağalarla eşkıyanın ilişkisinden, Salako’nun efsanelere inanan Anadolu halkı nezdinde söylentilerle eşkıyaya dönüşmesine, sağlam tespitleri vardır.

En iyi betimlemeyi filmin sonunda Urfalı Babi’nin canlandırdığı ozan karakteri yapar. “Bu millet yıllarca olur olmaz adamlardan medet umdu. Hamido destanı, Salako destanı!” der. Kimi eşkıya öyledir. Kurtlar Vadisi dizisinde Doğu Eşrefoğlu karakterinin: “Eşkıya iki türlüdür. Birisinin ardından türkü yakılır. Diğeri iki madalya bir fermanla kendi köyünün paşası olur halkı soymaya devam eder.” babından bir repliği vardır, toplumun konuya bakış açısını az çok göstermektedir.
Eşkıya Kavramı
Eşkıya gerçekte bir tür “kaçak”tır. Misal “Halil İbrahim” türküsü bir “kaçakçı” için yakılmıştır. Eşkıya kanundan kaçar. Bu kaçan kişi efe, zeybek taifesinden de olabilir. İç Anadolu’da “ayıngacı”, Ege’de “kaçakçı” dediğimiz, tütün rejisinin kolcularıyla çatışan tütün kaçakçılarının bazılarının da ardından türkü yakılmıştır. Mesela meşhur Çökertme türküsündeki bahsi geçen Halil bir efe olduğu yönünde rivayet olsa da, tütün kaçakçısıdır ve sevdiğiyle kaçarken öldürülmesi üzerine bu türkü yakılır.
Yine adi cinayet vakaları için türkü yakıldığı da olmuştur. “Giresun üstünde bulutlar gezdi, Eşref’in yolunu azgınlar kesti, Eşref’i vuranın olur mu dostu, Atma Hakkı atma pişman olursun, Giresun beylerine düşman olursun”, “Yapma Murat yakışmaz senin şanına, insan hiç kıyar mı eniştesin canına”, “Laf anlamaz ormancı çekmiş kafayı, Aman ormancı canım ormancı, köyümüze bıraktın yoktan bir acı”, “Gitme Hamdi, gitme oğlum sen bugün oduna, Kafir Şumar çıkacak senin yoluna”, “Radinde yârim radinde belalı da yârim zindanda. Hiç kabadayı değilsin arkadan kıydın bana” türkülerinde görülebileceği gibi. Bunlar dışında kan davası veya hasımlık nedeniyle pusu kurulanlara da türkü yakılmıştır: “Huyunada Cemalım huyuna, kıymışlarda selvi boyuna, Cemalım’ın kanı akar, Ceyhan suyuna”, “El veriyor, el veriyor orta direk bel veriyor, döndüm baktım sağ yanıma Mehmedim can veriyor” türkülerinde görüldüğü gibi.
Rahmetli Halit Çapın, 1960’ların Türkiye’sinde dağlarda gezen eşkıyaları ve röportaj için peşine düştüğü Koçero’yu anlatır. 2005 tarihinde, vefatından önce Takvim gazetesinde yazdığı dönemlerdeki köşesinde bahis etmişliği vardır. 8 Eylül 2005 Perşembe tarihli Takvim gazetesinde“Eşkıya” başlığı altında yazdıkları adeta bir dönemin tarih hafızasıdır. Yine ertesi gün 9 Eylül 2005 Cuma tarihli Takvim gazetesinde “Göçen adam: Koçero” başlıklı yazısında gerçekleştiremediği röportaj denemesini anlatır ama eski dönem eşkıyalarından bahsetmeye devam eder.

Bu yazıdan şunu çıkartırız. “Harama uçkur çözmeyen” eşkıya kısmı halk nezdinde itibar görmüştür. Meseleyi yöresel anlatır Halit Çapın. Harhurlu Haco, Tilki Selim, Davudo, Mamudo, Yezidi Mirzo, Arnema gibi eşkıya isimlerinin adı geçer, sonra bunların makbul sayılmadığı çünkü harama uçkur çözdüklerinden ve hesapsızca adam öldürebildiklerinden bahsedilir.

Diğer yandan Koçero’yu ayrı tutmaktadırlar. O hem harama uçkur çözmez, hem gerekmedikçe adam öldürmez, halk kendisini makbul saydığından dolayı kendisini kollamıştır.

(Halit Çapın, “Eşkıya”, Takvim Gazetesi, 8.9.2005; Halit Çapın, “Göçen adam: Koçero”, Takvim Gazetesi, 9.9.2005).
İşte eşkıya dediğimiz insanlar bir tür kanun kaçağıdır. Yaptıklarıyla halkın gözünde zaman zaman değer kazanmışlar, türkülerde anılmışlardır. Aynı toplumun hafızası olan türkülere karanlık yönleriyle de geçmişlerdir. Bazıları unutulmuştur ve sadece adliye kayıtlarında kalmıştır ama bir dönem gazetelerde hikâyeleri ve yaptıkları anlatılanlar da olmuştur.
Efelerle ilgili yaptığım okumalarda bunların “yatak” adını verdikleri çoğunlukla dağ köylerine ve Yörük obalarına dayanan bir sistemden bahsedilir. Buna göre köylüyü korumaları karşılığı köylü de bunları korumuş ve eşkıyaların olsun, efelerin olsun yegâne kuralı “yatak tutmak”olmuştur. “Yatak” tutmayan veya elden yitiren efenin dağda fazla yaşayamayacağına kanaat getirmişlerdir.
Tarih ve Eşkıya
Tarih üzerine yazanlarda da “eşkıya” kavramına dair belirgin bir görüş farkı vardır. Genellikle tarih kayıtlarından hareketle bunları âdi suç vakasının ürünleri olarak değerlendirenler çoğunluktadır. Bu düz bir bakış açısıdır, zira eşkıyalar merkezi otoritenin karşısında yöresel otoriteden gelmektedirler. Çifte ahlak ve özel hukuk anlayışının ortaya çıkardığı bir durumdur. Maffios toplum yapılanması olarak nitelendirilebilecek bölgelerde kan davası veya meşru müdafaa nedeniyle dağa çıkma olgusunun ön planda olduğunu görmekteyiz. Demek ki bu düalite ya da ikilik anlayışı suçun bazen kabul edilebilir hale gelmesine ve bu da dolaylı yoldan eşkıyalığa yol açmaktadır.
Farklı görüşler de söz konusudur. Mesela Karen Barkey, eşkıyalığın Osmanlı açısından kendine özgü bir merkezileşme uygulaması olarak devletle olan ilişkisinden bahseder. Nihat Genç, Çakırcalı Mehmet Efe örneği üzerinden eşkıyayı toplumun sesi, ayan ve derebeyine karşı en önemli dayanağı olduğu tezine dayanarak Hobsbawn’ın “sosyal isyancılar” statüsünde değerlendirir. Ama bunu bütün eşkıyalar için değil, toplum hafızasında kabul gören yani “türkü yakılmış” eşkıyalar için söyler. Eric Hobsbawn ise eşkıyaları bütünsel olarak incelemez aralarında kategorilere ayırır. Gerçi temel olarak eşkıyalar içerisinde sosyal isyancı olduklarını savunur ama doğrudan bunun üzerinde durmaz diğer tür eşkıyalardan da bahseder. Toplumsal isyancı, soylu haydut, intikamcı, hayduklar (haydamaklar ya da başıbozuklar) ve kamulaştırılanlar.
Genel olarak bakıldığında ise eşkıyalık olgusu merkezi otoritenin zayıf düştüğü, kanunların geri plana itilip haksızlıkların büyüdüğü dönemlerde bir tür hak aramadır. En basitinden bir şekilde suç işleyen birisi zindana düşmemek adına veya haksızlığa uğradığı savıyla kaçak hayatına başlar. Özellikle idamlık olacağı kesinleşmişe artık silahlı ve kovalamacalı bir hayat başlamaktadır. Bazen ekonomik koşullar ve işsizlik gibi koşullarda eşkıyalık ve haydutluğun yayılmasına neden olup, çıkışında etkili olmuştur. Savaş için yetiştirilmiş deneyimli birliklerin, işsizlik ve hedefsizlik nedeniyle eşkıya gruplarına katılması veya eşkıyaya dönüşmesi de söz konusu olmuştur.
Anadolu’da Eşkıyalık
Efelik, zeybeklik ise daha çok “sosyal isyancı” denilen tip ile özdeşleştirilmiştir. eşkıyalık yapanları vardır ama genel de yiğitlikleri ve ezilenin yanında olmalarıyla bilinirler. Toplumsal hafıza tarafından kabul görürler. Efelerin ve zeybekliğin ortaya çıkışı tartışmalı, ama tüfek ve yatağanla dağda gezinmeleri ve İzmir’den Konya’ya Kastamonu’ya dek görülmeleri bunların Celali İsyanları döneminde yolları ve ticareti koruyan sekban-seğmen birliklerinin geleneklerinden geldikleri tezini güçlendirmektedir.
Eşkıyaların hayatı ve dağa çıkışları, son bulmaları birbirine benzemektedir. Öyle ki karşı oldukları odaklar bile neredeyse aynıdır. 1830’larda Ödemiş İsyanı’nı hazırlayan Atçalı Kel Mehmet’in hayatını incelediğinizde en çok mücadele ettiği isimlerin başında yörenin ayan ailelerinden Arpazlı ailesi gelmektedir. Ondan takribi seksen küsur yıl sonra aynı coğrafyada faaliyet gösteren Çakırcalı Mehmet Efe’nin de en çok uğraştığı isimler arasında yine Arpazlı ailesi vardır.
Anadolu toplumunda ayanlara ve beylere karşı belli bir tepki toplumsal bellekte, en az eşkıyalar kadar yer bulmuştur. Mesela bu türkülere örnek olan “Köroğlu Türküleri”nde epik anlatım tarzının en uç örnekleri görünür, aynı türkülerde sürekli “Bolu beyi”den dem vurulur. Bolu Beyi kim bilinmez ama halk hikâyelerinde hileci, düzenbaz, zalim biri olarak bahsi geçer.
Ayanlara, beylere karşı duyulan tepkinin atasözlerine bile yansıdığı söylenebilir. En meşhuru “At binenin kılıç kuşananın”, yine  Konya yöresine ait, “Asalet fahişelikten  kötüdür.” sözleridir.
Son eşkıya 1970’lerin sonunda Muğla’da dağa çıkan “Muğla canavarı” lakaplı “Eşref Atan” oldu. Ege’de dağa çıkan son eşkıya da oydu. Ne zeybekti ne de adına türkü yakıldı. Öldüğü gün gazetelerde “Ege’de dağa çıkan ama adına türkü yakılmayan son eşkıya yatağında öldü” mealinde haberler çıktı. (Fotoğraf: Dedo İlyo)
Ayanlarla eşkıyanın çatışması sadece efeliği değil Balkanlardaki haydut-haydamak taifesini de kendi meşruiyetini oluşturmaya itmiştir. Ayanlar arası çatışmalar, yerel Hristiyan cemaatlerini silahlanmaya sevk eder. Bu silahlı gruplar sonradan Fransız İhtilali döneminde asıl ayrılıkçı unsurların başını çekecektir.
Eşkıyalık bu açıdan sadece toplumsal yönüyle değerlendirilemez. Yukarıda da bahsedildiği gibi yöresel adalet anlayışından, örfi hukuktan etkilenir ve belli siyasi-ekonomik çıkarlar doğrultusunda örgütlenmesini legal düzeye de çıkarabilir. Eşkıyalığın şehir toplumuna yansıyan etkileri olmuştur. Osmanlı döneminde Matlı Mustafa örneğinde olduğu gibi eşkıyalıktan kabadayılığa geçerek şehirlerde faaliyet gösterenlerde olmuştur. Balkanlarda komitacıların artması, şehir de azınlık grubu kabadayıların türemelerine neden olmuş bu da yerli kabadayıların oluşumunu hızlandırmış, bunlar dönem dönem komitacılık da yapmıştır.
Eşkıyalığın Töreleri ve Teamülleri
Peki, bu eşkıyaların töreleri, amiyane tabirle raconları nelerdi? Yaşam tarzları nasıldı? Bununla ilgili kaynak olarak tanımlayabileceğimiz bir eser hazırlanmıştır. Refi Cevat Ulunay’ınDağlar Kralı Balçıklı Ethem isminde bir kitabı vardır. Roman gibi bir dönemler Sakarya, İzmit ve Anadolu yakası havalisinde eşkıyalık yapan, “Dağlar Kralı” lakaplı Balçıklı Ethem’in hayat hikâyesini anlatmıştır. Bu kitap kaynak mesabesindedir, zira bu eşkıya daha hayattayken Refi Cevad kendisiyle konuşmuş yazdıklarını not etmiştir. Aynı durum Sayılı Fırtınalar için de söz konusudur. Çoğu kabadayıyı yaşlılığında görmüş onların anılarını, sözlerini not etmiştir. Gerçi Refi Cevat, gerek kabadayıları gerekse eşkıyaları romantik bir bakış açısıyla el alır, onları gezgin şövalye gibi görür ama çokça yüceltmez, bunların çekinmeden adam öldürebilmelerini, maceralı hayatlarını olduğu gibi anlatır. Reşad Ekrem Koçu’da da bu üslup vardır. Bu açıdan konularla ilgili temel kaynaklar bu yazarlarımızın eserleridir.
Eşkıyalar, kolcu ve jandarmadan çok kendilerine benzeyenlerden yani diğer eşkıyalardan çekinirlerdi. Onları çoğunun ya arkadaşlarından birinin kurşunuyla ya da başka bir çetenin saldırısıyla öldürüldüklerine dikkat çekilmektedir.

Öldürdüklerinin silahlarını almazlar, başkasının silahının kendilerine uğursuzluk getireceğine inanırlardı.

Başlarına gelen maceraları çoğunlukla anlatmazlardı. Yaptıkları baskınları, cinayetleri, sarılmadan kurtulmalarını ellerinden bir kaza çıkmış gibi anlatırlardı. Yani kendi maceralarını övünerek anlatmaları ayıp sayılıyordu.

Kendi aralarında bir tür mahkeme usulü vardı. Yapılacakları, idam edecekleri, cezalandıracakları kendi aralarında konuşulur, öyle karara bağlanırdı.

Bir yerde konakladıklarında çevreye gözcüler bırakırlardı. Gözcüsüz, tedbirsiz konaklayan eşkıya ya çok toy ve deneyimsiz sayılırdı, ya da kendine aşırı güvenen biri olduğuna yorulurdu.

Karşı karşıya kaldıkları çete veya kolcunun etnik özelliklerine ve bağlantılarına dikkat ederlerdi. Mesela Laz, Arnavut, Çerkes gibi kabile toplumundan gelen insanların bağlantılarına, kan davası gütmeleri gibi özelliklere, nişancılık ve savaşçılık gibi özelliklerine dikkat ederler, düşman seçerken buna göre davranırlardı. Mesela bu hususta romanda Balçıklı Ethem bir çeteyi kıstırdığında adamların silahlarını tamamen bırakmalarını emreder. Sonra da diğerlerine dönerek: “Ben Lazları bilirim, bir tabanca ile alayımızı haklarlar.” diye uyarır. Benzeri durum tarihte bahsi geçen efelerden olan Alabardalı Kabakçı Salih Efe’nin hikâyesinde de vardır. Savaş yıllarında Çerkes asıllı bir çeteyle vuruşmuş, bunun kan davasını güden bir Çerkes yüzbaşıda onu birkaç yıl sonra bir pusuya düşürerek öldürmüştür.

Kendileri ve tasarıları hakkında ağızlarından laf kaçırmamaya dikkat ederlerdi. Bunu Balçıklı Ethem şöyle ifade etmektedir: “Bu yolda bulunanlar karda gezerler, izini belli etmezler. Bizim yolumuz da bulunanların başlarına ne gelirse dilleri belasından gelir.” (Bu taife tarafından eşkıyalık “yol” ismiyle adlandırılır. “Bu yola girdik” şeklinde anlatılarına başlarlar. Elini eteğini çekmiş ihtiyar eşkıyalar, kendilerine özenen birini gördüklerinde “Bizim yolumuz yol değildi” diyerek uyarırlar. Yol tabiri Ege’de yörükler arasında da“yola getirmek” deyimi efelerin “yola getirdik sonra dağa çıktık” şeklinde kullanmasıyla göze çarpar.)

Silahlarını boşa atmaz, mermiye kıymet biçerler.

Eşkıyalığın kendi aralarında bir rütbe sistemi vardır. En başta çete lideri bulunur. Onun altında sağ kolu veya baş kurmayı bulunur. Kurmayların sayısı birkaç tanedir, onların da altında kızanlar vardır. Kızanların da altında acemiler bulunur. Acemilere erzak ve cephane taşıtırlar, silah vermezler. Kendi tabiriyle“Müsademeye (çatışmaya) girilince ilk önce kertenkele gibi kayalara yapışıp mermilerden saklanmasını öğrenirler. Mermi vızıltısına alışıp kayalara yapışmayı öğrenene tüfek verirler. Tek atışlık hakkı vardır. O atışta başarılı oldumu kızanlardan sayılır. Tabi bu efeler felan eski dönem çetelerinde varmış. Bizim zamanımızda kaçaklar vardı, çatışmaya girmezler, bu kadar da kalabalık gezemezlerdi.” Hatta “Deve gibi ayağa kalkmak” deyişini acemilik olarak görüp çatışmada bu şekilde vurulanları alaya alırlardı.

İstihbarata önem verirler, iki tür adam beslerlerdi. Birinci türü her köyde bulunur, köye inen kervan, kolcu ve yörenin derebeyi, ağası hakkında bilgi verirdi. İkinci tür adamı ise duruma göre devşirirlerdi. Bu adam yardımıyla hasım oldukları çete ya da ağanın adam sayılarını, faaliyet bölgelerini, bağlantılarını araştırırlardı. Bu ikinci tür casus günü gününe haber getirir. Bilgileri olmadan hasım çeteyle vuruşmaya girmezlerdi.“Korku dağları bekler” sözüne inanırlar, rehber ve öncü çıkarmaya önem verirlerdi.

Ölüm fikrine kendilerini alıştırmışlardı. Vurulma tehlikesiyle birçok defa yüz yüze geldiklerinden tuhaf bir alışma hali içerisindeydiler. Su testisinin su yolunda kırılacağına inanırlar ve en zorlu eşkıyaların bile rahat döşeklerinde ölemediklerini sürekli kendilerine hatırlatırlardı. Çatışma başlayana kadar süren gerginlik halinin vuruşmada ortadan kalktığına inanırlardı.

Müsademe sırasında çoklukla etrafları kuşatılırdı. Buna “sargı” derler, sargı sırasında vuruşurlarken karşı tarafa küfrederlerdi. Bu düşmanı kızdırarak ölçüsüz hareket etmelerini ve yanlış yapmalarını sağlamak içindi. Küfrü yiyen adam deneyimliyse bunu bilir ve ses etmezdi. Acemi olan kafasını çıkarıp küfrü bastığı anda kendi tabirleriyle kurşunlara hedef olurdu.

Kendilerine özenilmesinden haz duymazlardı. Balçıklı Ethem’in ağzından aktarıldığına göre: “Size baba nasihati! Dedi. Bizi böyle görüp, ah ben de Ethem Ağa gibi olsam diye heveslenmeyin. Biz bir kere bu yola döküldük. Ya karnı, ya sırtı.”

Eşkıya arasında verdikleri sözü tutmak şeref meselesi olup, sözünden dönene iyi gözle bakmazlardı.

Başına gelenleri kaderden sayarlardı. Kendini normal bir insandan farklı görmezler, bu nedenle erkeklik, verilen sözü tutmak, halkın ırzına, namusuna göz dikmemek gibi inanışlara sadık kalırlardı. Hülasa kendi aralarında eşkıyalığı bir meslek olarak görüp, sermayesi adam öldürmektir derlerdi. Eşkıyanın namuslu olması eşkıyalar için hayat meselesiydi. O sayede çevreden destek görürlerdi. Cana, mala, ırza kasteden türünü köylü arasında barındırmazlardı. Bununla ilgili bir örneği Ulunay vermektedir. Ankara civarında Yırtma Mehmet isimli bir eşkıya köylü kadınlara sarkınca, kadınlardan birisi kaptığı baltasıyla eşkıyayı tepelediklerinden bahseder.

Eşkıya kısmı kendilerini takip eden kolcu veya zaptiyenin çarpışmalardaki yeteneklerini ve cesaretlerini öğrenmek isterdi. Genç zabitlerden çekinmez ama yaşı geçkin ve tecrübeli çavuşlardan çekinirlerdi. Çatışmalarda küfürleşmeleri, birbirleriyle vuruşmaları bunlar arasında husumet yaratırdı. Eğer sargıdan kurtulursa, toy ve deneyimsiz birini sadece yaralar, gafil avlasa da öldürmezlerdi.

Eşkıyalar takip müfrezelerinden çok, çete içerisine dedikodu, şüphe, anlaşmazlık girmelerinden çekinirlerdi. Aralarına bir kez bir husumet girdi mi günden güne büyüyen şüpheleri aralarında çatışmaya neden olurdu. Her sorunu öldürerek hallettiklerinden dolayı bu tip çeteler kurt oyununa çıkmış kurt sürüsüne benzerlerdi. Ölüm korkusu nedeniyle uykusuzluk ve daimi tetikte olma hali sinirlerini gerer, çarpışmaya girdiklerinde yanındakinin kurşunuyla ölme ihtimalini düşünmeye başlarlardı.

Mevsim zorluklarına, yorgunluğa ve bundan şikâyet edilmesine tahammül göstermezlerdi. Ağır bir hastalık geçirmedikleri sürece ellerinden silahlarını bırakmazlar, dağ bayır dolaşmayı sürdürürlerdi. Ölüm düşüncesi nedeniyle rahat yatakta dinlenmeyi göze alamazlardı. Ömür boyu böyle yaşayabilirlerdi, ancak affedileceği, af çıkacağı kesinleşirse silah bırakırdı. Ama bu barış kısa sürer, normal hayata alışamaz ve yeniden dağlara dönerlerdi. Çakırcalı’nın bile hayatı incelendiğinde bu görülür, birkaç affa rağmen yeniden dağa çıkmıştır.

Sargılarda kurtulmaları genelde en zayıf gördükleri cepheye yüklenerek buradan sıyrılmak şeklinde olurdu. Böyle durumlarda boşa mermi yakmaz araziden istifade ederek sırra kadem basarlar, sis gibi mevsimsel unsurları sıklıkla lehlerine kullanırlardı.

Kendi adamları dâhil diğer insanlara karşı daimi bir güvensizlik içerisinde olup insan için “iki ayaklı kurt”tabiri kullanırlardı. Zeybeklerin kabul töreninde ettikleri yeminde “-İnsana bel bağlanır mı? –Bağlanırsa ağlanır!” şeklinde geçmektedir bu düşünce.

Eşkıyaların en temel kanunu ırza mala göz dikmemek ise ikinci kanunu düşmüşe, âcize el uzatmak yani yardım etmekti. Adi suçlar işleyenler haricinde bu şekilde davrananlar toplumsal hafızada kabul görmüş, türkülerde bahsi geçen kişiler olmuşlardır. Bu nedenle genelde fakir fukaraya çeyiz armağan edip evlendirmeleri, düğün kurdurmaları söz konusudur.

Eşkıyalar yaptıkları baskın ya da tahribattan sonra etkileri hafifleyinceye kadar ortalıktan çekilirler.
Sonuç  Yerine
Eşkıyalık artık son dönemlerde tarihe karıştı. Ancak Somali gibi bazı bölgelerde korsanlık şeklinde devam ediyor. Ulaşım sistemlerinin gelişmesi eşkıyalığın dağ saltanatını yıkmıştır. Son eşkıya 1970’lerin sonunda Muğla’da dağa çıkan “Muğla canavarı” lakaplı “Eşref Atan” oldu. Ege’de dağa çıkan son eşkıya da o oldu. Ne zeybekti ne de adına türkü yakıldı. Öldüğü gün gazetelerde “Ege’de dağa çıkan ama adına türkü yakılmayan son eşkıya yatağında öldü” mealinde haberler çıktı 2006 yazında. 1970’lerden sonra kabadayılık nasıl tarihe karıştıysa, eşkıyalıkta tarihe karışmıştı.

Kaynaklar: Ali Haydar Avcı, Zeybeklik ve Zeybekler Tarihi, E Yayınları, İstanbul 2004; Eric J. Hobsbawn, Eşkıyalar, Avesta Yayınları, İstanbul 1997; Halit Çapın, “Eşkıya”, Takvim Gazetesi, 8.9.2005; Halit Çapın, “Göçen adam: Koçero”, Takvim Gazetesi, 9.9.2005; İsmail Hakkı Soyyanmaz, Tulumbacılar ve Edirne Tulumbacıları, Eser Matbaacılık, Edirne 2002; Karen Barkey, Eşkıyalar ve Devlet-Osmanlı Tarzı Devlet Merkezileşmesi, çev. Zeynep Altok, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2011; Kemal Tahir, Rahmet Yolları Kesti, İthaki Yayınları, İstanbul 2007; Murat Çulcu, Her Sakaldan Bir Kıl (Türkiye’de Mafia’laşmanın Kökenleri-1), E Yayınları, İstanbul 2006; Murat Çulcu, Sikkesiz Sultanlar (Türkiye’de Mafia’laşmanın Kökenleri-2), E Yayınları, İstanbul 2002;  Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası: Celali İsyanları”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2009; Nihat Genç, Köpekleşmenin Tarihi, Cadde Yayınları, İstanbul 2007; Sabri Yetkin, Ege’de Eşkıyalar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2003;  Refi Cevat Ulunay, Dağlar Kralı Balçıklı Ethem, Arba Yayınları, İstanbul 1995; Refi Cevat Ulunay, Eski İstanbul Kabadayıları Sayılı Fırtınalar, Arma Yayınları, İstanbul 2003; Robert Zens, “Pazvantoğlu Osman Paşa ve Belgrad Paşalığı (1791-1807)”, Osmanlı İmparatorluğu’nda İsyan ve Ayaklanma, Alkım Yayınları, İstanbul 2007; William J. Grsiworld, Anadolu’da Büyük İsyan 1591-1611, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2002.

19 Mayıs 2015 Salı

İZMİR'İN EŞKİYALARI/ZEYBEKLERİ, LEVANTENLERİ/OLİGARKLARI


İZMİR'İN EŞKİYALARI/ZEYBEKLERİ, LEVANTENLERİ/OLİGARKLARI VE YABANCI ÜLKELERİN ROLLERİ

Timur, Tapınak Şövalyelerini bir daha adım atmamak üzere, Ege kıyılarından ve İzmir'den söküp atmayı başarmıştı ama "Levanten" olarak tanımlanan uzantılar, özellikle İzmir'e yerleşip Ege bölgesinde köksalmayı başarmışlar ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparma girişimleriyle bölgeye "özerklik" kazandırabilmek için ne gerekiyorsa yapmaktan geri durmamışlar; Levanten ailelerden oluşan "kaymak" tabaka, daha açık bir dille, o dönemin günümüz Rus "oligarkları"nın ilk örnekleri olmayı da başarmışlar, kendilerini "Levanten Şövalyeler" olarak tanımlamışlardı.

***
1825 yılında "Levant Company"nin dağılmasıyla Türkiye'deki  İngiliz tüccarlar, şirketin boşaltmış olduğu yeri dolurmak için derhal harekete geçmişler ve "aile şirketleri" kurarak İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu ile olan ticaretine "egemen" olmuşlardır.
1811'de İzmir'e yerleşip bir şirket kurmuş olan Whitaller'i Lee ve Barker şirketleri izlemiş, ardından İngiliz tebaasından Charnaud ve La Fontiane adlı Fransızlar da sözkonusu şirketlerle ortak çalışmaya başlayınca, Ege Bölgesi'nin dış ticaretini neredeyse bir "Tekel" haline getirmişlerdir.
Ticaretten büyük servetler elde eden bu şirketler, daha sonra İngiltere'nin de desteği ile Ege Bölgesi'nde büyük yatırımlara girişip mülkler edinmeye başlamışlardır. Ege'ye sermaye yatıran güçlü ailelerin gelirlerinin artması ve sürekliliğinin sağlanması düşüncesinde olmaları sonucu, dönemin ilk oligark örnekleri "Levanten aileler" çıkarları için bölgede "eşkıyaları/Zeybek"leri desteklemişler, olaylara yöne vermişler  ve bölgeye yabancı ülkelerin "müdahalesini" istemişlerdir.
19. yüzyıl ortalarında Ege bölgesinde türeyen ve devleti uzun yıllar uğraştıran ünlü "Katırcıyani Çetesi", "Çakırcalı "Çetesi" ve diğer önde gelen çetelere Levantenler'in  destek verip, yataklık ettiği ve silah temin ettikleri "resmi belgeler" ile tarih kayıtlarında bolca yer almaktadır. Belgelerin belirttiğine göre; İngilizci Kamil Paşa ve oğlu Sait Paşa, başta  Whitaller olmak üzere Levanten aileler ile çok yakın dostluklar kurmuş olmasının yarattığı olumsuz gelişmeler genç kuşaklar için çok öğretici ve ibret vericidir.
2. Meşrutiyet öncesi "Çakırcalı ve Çetesi" Avrupa'da özellikle de İngiltere'de çok tanınmış bir eşkiyadır. Avrupa basınının Çakırcalı'ya büyük önem gösterip eylemleriniş "haber" yapmış olmasının yanı sıra "Avam Kamarası"nın bile Çakırcalı'ya ilgi göstermiş olması, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi için olağanüstü bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır ki; günümüz Türkiye'sinde gelişen "terör" olayları ve bunların dünya ülkeleriyle ilişkileri, siyasi arenada desteklenmesi göz önüne alındığında tarih galerisinde yer alan "Ege Eşkiyaları"ndan öğrenilecek çok şey olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Boz Dağlar'dan sümbül soğanı toplayarak Avrupa'ya ihraç eden ve Ödemiş civarında civa madeni işleten İngiliz Levanten aile Whitaller ile Çakırcalı ilişkisi bile başlı başına bir "ajanlık" öyküsü ve "öğretici" bir gerçek olarak çok dikkate değerdir. Çakırcalı'ya silah ve cephane tedarikinden, dağlarda kılavuzluk yapan adamlara kadar temin edici Whitaller'dir. Çakırcalı'nın "af" koşullarını konuşmak için bu Levanten aileyi arabulucu olarak seçmiş olması, İngiltere'nin Aydın Konsolosu Mr. Hatkinson ile Çakırcalı'nın tanışmasını sağlamış olması çok ilginç bağlantılar sergiler. "Megalo İdea"cı, Aydın Rum Metropoliti  Tarasos Efendi ile Çakırcalı ve Ege Bölgesieşkiyaları arasındaki derin ilişkiler yumağı da başlı başına ibretlik bir öyküdür. Bu gelişmeler İngiltere'nin yayılma ve Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalama stratejisi  içinde ele alması ve kamuoyunun bilgisine sunulmasının son derece "öğretici" olacağı, "özerkleştirme" politikalarının uygulanış biçimlerini sergilemesi açısından yararlıdır.
Ege Dağları, dağ olalı hiç eşkiyasız kalmamıştır. 19. Yüzyılın ikinci yarısından sonra eşkiyalık korkunç bir boyuta ulaşmış, devlet eşkiyalığı önleyebilmek ve suçluları yakalamakta acze düşmüştür. 1877-78 Osmanlı/Rus Savaşı öncesi Aydın vilayetini betimleyen bir belge, eşkiyalığın çok yoğun olduğunu şöyle anlatmaktadır:
"Memalik-i Osmaniye'nin en mühim bir kıtasını teşkil eden Aydın vilayeti itidal-i ab ve havasıyla da mümtaz olduğu gibi ahalisi vüsat-ı maişete malik ve dağlık ve ormanlık mahallerindeki sekenesi rençberlik ve çobanlıkla iştigal ederek ekserisi dahi "silahşorluğa" salikdir. Ancak "Zeybek" demekle maruf olan ve öteden berü kendilerine mahsus gayetle "cüst-ü çalake" kıyafetleri bulunan birtakım delikanlılar bil'hassa Ödemiş, Tire, Bayındır, Nazilli, Çine ve Milas taraflarındaki "cibal-i mürtefia" eteklerinde iskan eden halktan ibaret olub bunlardan bazıları mine'l kadim yekdiğere taarruzdan hali kalmamıştır ."
Osmanlı-Rus Savaşı koşullarının da etkisiyle zor günler yaşayan Osmanlı, Ege'de bitmek bilmeyen eşkiyalığı "genel af" ile çözme yöntemine başvurmuş, "afv-ı umumi" ilan etmiş dağlardaki çeteleri savaşa gitmeye ikna etmiştir. İstanbul'a sevkedilen  eşkiyaları/Zeybekleri  Sultan 2. Abdülhamit Davutpaşa ve Maslak'taki askeri karargahlarına giderek ziyaret etmiş ve sorunlarını dinlemiştir. Silah altına alınan eşkiyalar çeşitli cephelerde savaşa gönderilmişlerdir.
Silah altına alınan Zeybekler/eşkiyalar pek çok cepheye görevlendirildiler ve büyük başarılar elde ettiler. Ancak savaşın sonu korkunç bir yenilgi oldu ve devlet mekanizmasının dengeleri bozuldu. Savaştan dönen Zeybekler/eşkiyalar, bir süre Sultan'ın verdiği sözleri yerine getirmesini bekledilerse de sonuç elde edemeyeceklerini anlayıp "geleneksel yaşamlarına" yani eşkiyalığa geri döndüler.
Çoğu Rus Savaşı'na katılanların oluşturduğu çeteler, 1883'de birleşerek çok büyük bir eşkıya grubu halinde Milas'ın Güllük İskelesi'ni basarak, vapurdan inen 40 yabancı kişiyi dağa kaldırdılar. Yörük Osman, Çakırcaoğlu Ahmet, Deli Mehmet, Büyük Cerit, Cerit, Çallı, Veli, Koca Arap, Parmaksız Arap, Harputlu Ömer, Kürt Mustafa, Bakırlı ve Piç Osman çetelerinden oluşan bu büyük grup, Güllük civarındaki kazıklı Orman'a saklanarak bir hafta kadar esirlerle birlikte dolaştılar ve 10 bin lira "fidye-i necat" aldıktan sonra esirleri serbest bıraktılar.  Bu olayın ardından sefaretlerin yoğun şikayetleri üzerine hükümet  çareyi Aydın valisini değiştirmekte buldu! Konsoloslar ise boş durmadılar ve bu durumdan sonuna kadar yararlanabilmek için basını devreye soktular. Bununla da yetinmeyip hükümetten bölgede "sıkıyönetim/idare-i örfiye"  ilân edilmesini istediler öte yandan ülkelerine raporlar yazarak duruma müdahale edilmesini talep ettiler!
Vali Hacı Naşit Paşa, bölgedeki Rum çeteleri ortadan kaldırmak istediğini duyurarak, Yörük Osman ve Harputlu Ömer çetelerini İzmir'e çağırıp hükümet konağında öldürttü. Aynı anda Çakırca Ahmet Çetesi Ödemiş Ayasuret'de, Küçük Cerit Çetesi Tire'de, Bütük Cerit Çetesi Bayındır'da, Piç Osman çetesi Akhisar'da, Kürt Mustafa Çetesi Söke'de ortadan kaldırttı.
Hacı Naşit Paşa'nın bu operasyonları bölgede Osmanlı Devleti'nin egemenliğinin sağlanması açısından dönüm noktası olmuştur.  Nevar ki; bu çetelerden Çakırca Ahmet'in oğlu Çakırca Mehmet, bölgede neredeyse Cumhuriyet rejimine kadar eşkiyalığını sürdürecekti!

ÇAKIRCALI MEHMET EFE

Çakıcı Efe olarak bilinen Çakırcalı Mehmet Efe (1872-1911) Osmanlı tarihinin en büyük eşkiyası olarak karşımıza çıkar.
Batılılarca Türkler'in "Robin Hood"u ve "Dağların Kralı/Roi des Montagnes- Melik'ül-Cibal" olarak tanınan Çakırcalı, eşkiyalık döneminde Batı kamuoyunca ilgi ile izlenmiş, onunla ilgili yazılar İtalya, Fransa, İngiltere, İsviçre ve Macaristan basınında yer almış, hatta İngiliz Avam Kamarası'nda bile bu ünlendirilen eşkıya ile ilgili tartışmalar yapılmıştır.

Yaşar Kemal, romanlarında "eşkiyalar"ı efsaneleştirmesiyle dikkat çekicidir, romanda nedense Levanten aileler es geçilmiştir!

İzmir'deki Fransız Konsolosları da Çakırcalı'ya ilişkin raporları sürekli Paris'e göndermişlerdir. Özellikle Baş Konsolos Paul Blance, Çakırcalı Efe'nin adi bir eşkıya olmadığını, eylemlerinin Alexsanre Dumas'ın Üç Silahşörler'inin serivenlerini şüphesiz gölgede bıraktığını, yoksul köylülere yardım ettiğini, köprü ve yol yaptırdığını ileri sürüyordu! Konsolos Yardımcısı Mösyö Dollat ise; "Çakırcalı soylu bir eşkiyadır" diyordu!
Çakırcalı Efe'nin evi...
Çakırcalı, Aydın Valisi Hacı naşit Paşa'nın öldürttüğpü zeybeklerden Çakıcı Ahmet'in oğludur. Çakırcalı Mehmet babası öldürüldüğünde 11 yaşında yetim kalmıştır. Çakırcalı Mehmet Efe'yi "sosyal eşkiya" ya dönüştüren iki neden vardır: babasının öcünü almak ve anasının namusuna yapılan ağır hakareti temizleme arzusu.. Ödemiş, Salihli ve Alaşehir'in büyük ağaları olan Halil Bey, Kamil Ağa ve Tevfik Beyler, Çakırcalı Efe'ye herkonuda destek olmuşlardır. Halil Bey yazdığı bir mektupta:  "Efe, biz burada dururken sen hiç çekinme. Bir elin İzmir'de, bir elin Ödemiş'te, bir elin İstanbul'da Padişah Sarayı'nda demektir" diyordu...
 

***

Levanten evleri İzmir'in mimarlık tari­hinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. 
Günümüze ancak bir kısmı ulaşmış olan, çoğu Bornova ve Buca'da bulunan bu yapıların bazıları son yıllardaki yenileme çalışmalarıyla eski görkemlerine kavuşmuşlardır. İzmir'in 17. yüzyıldan itibaren kazanmaya başladığı önem paralelinde genellikle ticari amaçlarla buraya yerleşen, Levanten olarak adlandırdığımız Avrupa kökenli ailelerce yaptırılmış­lardır.

Çoğu 19. yüzyıldan olan bu köşkler ekonomik güç ve statü sembolü oldukları için Avrupalı gezginlerin yanı sıra padişahlar ve krallar gibi birçok ünlü ziyaretçiye de ev sahipliği yapmışlardır. Bunların arasındaki en ünlü konuk şüphesiz İzmir'in kurtuluşundan sonra" Steinbüchel Köşkü"nde kalan Mustafa Kemal Atatürk'tür.

Ege Üniversitesi, Levanten evlerinden 10 tanesini bünyesinde barındırmaktadır. Bu yapıların en eskisi 19. yüzyılda "Büyük Ev" olarak anılan, günümüzde üniversitemizin rektörlük binası olarak kullanılan Levanten evidir. 200 yıldan uzun bir geçmişi olan bu yapının tarihini, onu kuran Whittall Ailesi'nin tarihinden bağımsız düşünmek mümkün değildir.
Günümüzde Ege Üniversitesi Rektörlüğü olarak hizmet veren köşkün belirlenebilen tarihçesi 19. yüzyılın başlarında ticari amaçlarla İngiltere'den gelen iki kardeşle başlar. Charlton Whittall (1791-1867) henüz 18 yaşındayken Liverpool'dan Breed & Co.'nin temsilcisi olarak 1809 yılında İzmir'e gelir. Çalıştığı firmadaki işinin yanı sıra, kendisine kendi başına çalışma özgürlüğü de tanınan Charlton, zekası ve girişimciliğiyle iki yıl sonra 1811 yılında C.Whittall & Company'yi kurar. C.Whittall & Co. bir yıl sonra, İngiltere'nin en önemli ve büyük doğu ticaret firmalarından Levant Company'nin üyesi olacaktır.

Bulaşıcı hastalıklar o yılların İzmir'inde günlük hayatın bir parçasıdır. Özellikle "kara ölüm" olarak adlandırılan veba, 18. ve 19. yüzyıllarda birçok kez tekrar ederek, onbinlerce kişinin ölümüne yol açar. Charlton Whittall diğer yabancı tüccarların bir kısmının da yaptığı gibi, o yıllarda küçük ve şirin bir köy olan Bornova'ya taşınır. 1811 yılında ölen Fransız tüccar Jean Baptiste Giraud'un dul eşi Helene Tricon'un bir evini kiralar. 1814 yılında ev sahibinin kızı Magdaleine Victorie Blanche Giraud ile evlenir. İş hayatında güvenilir, adil ve kibar olan, kısa boyundan dolayı Türklerce "küçük büyük adam" diye çağrılan Charlton, büyüyen işinde kendisine yardımcı olması amacıyla 1817 yılında, 18 yaşında­ki kardeşi James'i İzmir'e getirtir. Gelişinden hemen birkaç yıl sonra, 1820'lerin başında, bugünkü rektörlük binasını satın alacak olan James Whittall (1798-1836) ağabeyi Charlton'un İngiltere'ye ve Amerika'ya yaptığı iş gezileri sırasında İzmir'deki işleri yönetecektir.

James önce kardeşinin yanına yerleşir. Bornova o yıllarda nüfusu 8000'i geçmeyen Türk, Rum, Er­meni ve Levantenlerin birlikte yaşadığı, gezginlerce "nefis kır evlerinin, mısır tarlalarının, zengin üzüm bağlarının ve zeytin ağaçlarının bulunduğu, gelincik, lale, gelin çiçekleri ve servi ağaçları ile kaplı" çok verimli bir ovanın kenarındaki küçük bir köydü. İzmir ile Bornova arasında yolculuk eşekler sırtında yapılırdı. Ayrıca iç körfezin ucuna kadar (bugünkü Salhane önleri) tekneyle ulaşıp, daha sonra eşekler­le yola devam etmek de mümkündü. İki kardeş o yıllarda, 1865'te Bornova'ya gelecek demiryoluna kadar köyün en gözde mevki sayılan batı mahalle­sinde yaşıyorlardı. Bu güzel evler bugünkü Paterson Köşkünün yanında, çam ağaçlarının altındaki eski bir çeşmenin yakınında bulunuyordu. Charlton ve James her sabah şehirdeki iş yerlerine gitmek için komşularıyla bu çeşmenin başında buluşur ve birlikte eşek sırtında yola çıkarlardı.
Dönemin ilk oligark örneklerinden Whitaller ailesinin Rus oligark Roman Abromovich'e ilham veren yatları..
O yıllarda İngiltere'deki babasından her ay Akdeniz'e ve özellikle İzmir'e gönderilecek gemilerin sahipleri ve İzmir'den gidip Liverpool'da satılabilecek kökboya ve palamut meşesi gibi bo­yarmaddeler, incir, kuru üzüm, Bursa ipeği, zeytin yağı ve buğday hakkında düzenli olarak bilgiler isteyen Charlton bir süre sonra kardeşi James'i de C.Whittall & Company'nin ortağı yapar. İki kardeş İngiltere'den de işlenmiş demir, alkol ve kahve ithal ederler.
Whittall isminin geçtiği en eski gezgin notu 1821 yılından. John Madox İzmir'e yaptığı yolcu­luğu sırasında Bornova'ya gelmiş, Whittall'ların Richard Wilkinson'ın da o gün misafir olarak bulun­duğu Bornova'daki evlerini ziyaret etmiştir.
Lady Edith Whittall (1840-1935)

Kardeşler gemi ticareti yoluyla elde ettikleri kazançlarıyla bir süre sonra Bornova'da mülkler edinmeye başlarlar. Charlton 1819 yılında kayın­pederi J. B. Giraud'nun mirasçılarından o zamana kadar kirada oturduğu, Paterson Köşkünün yakının­daki evi satın alır. 1835 yılında Bornova'yı ziyaret etmiş olan Charles G. Addison gezi notlarında bize büyük bir olasılıkla, Charlton Whittall'un 1830'lu yılların sonlarına kadar oturmaya devam edeceği, J. B. Giraud'nun mirasçılarından satın aldığı evden bahsediyor:
"...Akşam bir tekneyle şehrin iki mil kadar aşağısındaki sığlığa kadar gidip, orada bizi gemleri ve semerleri takılmış halde bekleyen eşeklere binerek kenarında çit ve ağaçlar bulunan hoş bir yolda mısır tarlaları, verimli bağlar ve zeytin ağaçlarının ara­sından, zengin İzmirli tüccarların gözde kır mekânı Bornova köyüne doğru ilerlemeye başladık.
...Köyün etrafında İngiliz veya Fransız tüccar­larıyla konsolosların Avrupa lüksüyle döşenmiş, çok güzel bahçeleri olan çok hoş evleri var. En güzel ev ve bahçe bunlara birkaç bin pound harcamış ve mobil­yalarını çok zarif bir şekilde döşetmiş olan bir İngiliz tüccarına aitti. Bu evlerin bazılarının ve özellikle dağ tarafındakilerin manzaraları çok hoştur."

Diğer kardeş James ise o yıllarda köyün pek rağbet görmeyen kısmındaki iki arazinin sahibi olur. 1820'lerin başında, daha sonraları Edwards ve Clarke arazileri olarak tanımlanacak mevkileri (bugünkü Murat Köşkü ile yanındaki Nevvar-Salih İşgören Huzur Evi) alan James, kısa bir süre sonra büyük olan parseli Bay Edwards'a satarak hemen yolun karşısındaki "Büyük Ev" arazisini satın alır.
Edward Whittall'un torunu Ray Turrell'e göre "...Bina ilk olarak Hollandalılar tarafından alındı­ğında, uzunca, tek katlı, alçak, sağlam ve sade bir yapıydı. ...Söylentilere göre 18. yüzyılın ilk yıllarında Büyük Ev'in bulunduğu alanda bir Yunan manas­tırı vardı. Manastır, çift sıra servi ağaçlarından oluşan büyük bir haçın merkezine inşa edilmişti. Bu ağaçlardan bazıları zamanla kayboldu, ancak geriye efsaneyi sürdürebilecek kadarı kaldı." Bu yazı için Sayın Prof. Dr. İlçin Aslanboğa tarafından yapılan ağaç yaş belirleme çalışmaları, servilerin yaşını 340-350 olarak vermiştir. Buna göre ağaçlar 1670'lerde dikilmiş olmalı.
James Whittall 1825 yılında Mary Schnell ile evlenir, çiftin yedi çocuğu olur. Ancak 1836 yılında 38 yaşında hayata gözlerini yumar. James'in ölümünü takiben ev, kardeşi Charlton tarafından açık arttırmada varislerden 135 bin kuruşa satın alınır. Aynı yıllarda, James'in 1820 öncesi satın aldığı diğer arazi (daha sonraların Clarke mülkü) Charlton'un oğlu James (1819-1883) tarafından alı­nır. Babasının 1867 yılındaki ölümüyle Büyük Ev'e yerleşecek olan James bu arazide bir ev yaptırır. James ve eşi Magdalen Blanche Giraud'nun bu evde 13 çocukları dünyaya gelir. 1841 yılının Ocak ayında İzmir'deki günlerinde kendine eşlik eden James Whittall'u ziyaret eden ünlü İskoç ressam David Wilkie, oradaki izlenimlerini şöyle anlatır: "...Bay Whittall ile beraber bir tekneyle İzmir Körfezi'nin sonuna gittik: daha sonra eşeklerin üzerinde yaklaşık 2 mil gidip, Bornova (Bonobat) köyüne ulaştık. Güzel bir Türk köyü örneği ile karşılaştım. Yatay su tekerlekleri olan bir buğday değirmenini görmeye gittik ve Bay Whittall'un o muhteşem villasına geldik; gösterişli bir şekilde karşılandık ve enfes bir öğle yemeği yedik."
Wilkie bu ziyareti sırasında James Whittall'un oğlu James William'ın iki resmini yapar. 3 yaşındaki çocuğun yerel Rum giysileri içindeki resmi birkaç yıl önce yurtdışında bir açık artırmada yüksek fiyatla satılmıştır. (Bu makalede devamlı karşılaşılan ben­zer isimler okuyucunun kafasını karıştırabilir. Ancak ailedeki her kardeşin veya oğlun kendi çocuklarına kendisinin, kardeşinin veya babasının ismini verdiği çok karmaşık bir soy ağacıyla karşı karşıyayız. Örneğin soyadı Whittall olan otuz kadar James bu soy ağacında görülebilmekte.)
1836'da evi alan Charlton Whittall üzerine birinci katı ekler. Ray Turrell, Charlton çiftinin yatak odasının, zemin katta kuzey batı köşesinde (bugün­kü Strateji Planlama Ofisi), misafir salonu ve otur­ma odalarının ise birinci katta olduğunu belirtir. Charlton birinci katı eklerken, binanın etrafındaki toprak, gerek bahçe düzleme çalışmalarından ve gerekse öne eklenecek büyük giriş merdiveninden dolayı doldurulmuş; böylelikle bahçe zemininin yükseltilmesiyle, zemin kat (tahminlerime göre) 20-70 cm. aşağıya çekilerek, öne eklenecek merdivenin yüksekliği ve dolayısıyla eğimi azaltılmış olmalı. Zemindeki yükseltmeyi, binanın arka kısmında bugünkü zeminden yaklaşık 70 cm aşağıya giden kapı eşiğiyle veya ön kısımdaki servi gövdelerinin toprak altında kalan kısımlarıyla da izleyebilmekteyiz.
1854 yılında Bornova'ya gelen Nassau William Senior da gezi notlarında, Büyük Ev'in karşısında oturan James Whittall'a yaptığı ziyareti anlatır:
"...Günü Bay James Whittall ile birlikte Bornova'da geçirdik. Köyün büyük bir insanı olan babası bir Protestan kilise yaptırmış. Ancak henüz bitmediğin­den ayinler Bay James Whittall'un bahçesindeki bir kameriyede yapılıyor.... Baba Bay Whittall'un evi, 200 yaşında ve 20 metre uzunluğundaki servilerin oluşturduğu iki yolun birleştiği bir yerde bulunuyor."
Charlton Whittall 1857 yılında Büyük Ev'in bahçesine aile kilisesini yaptırır. Dini ayinler daha önceleri James Whittall'in yolun diğer tarafındaki evinde, bahçedeki küçük şapelde yapılmaktaydı.
1864 yılında kutsanarak Cebelitarık Anglikan Piskoposluğu'na bağlanan kilise, Charlton ve James'in eşlerinden dolayı "Magdalene" ismi verile­rek Charlton Whittall tarafından Bornova Anglikan Cemaati'ne hediye edilmiştir.
1861 yılında Bornova - İzmir ücretli kara­yolunun yapılması, 1865 yılında demiryolunun Bornova'ya kadar gelmesi Büyük Ev'in önünden geçerek tren istasyonuna giden yolu ve kasabanın bu kısmını daha önemli kılmıştır.
Büyük Ev'e gelen ziyaretçilerin en ünlüsü Sultan Abdülaziz'dir. 1863 yılında Mısır seyahatin­den dönerken İzmir'e geldiğinde Bornova'da Büyük Ev'i ziyaret eden padişah, köşk bahçesinin girişinde Charlton Whittall'un yerel giysiler içindeki iki gelini Magdelen Blanche ve Elise tarafından karşılanmış, kendisine gümüş bir tabla içinde köşkün anahtarı sunulmuştur. Gününü köşkte geçiren Abdülaziz bahçeyi gezdikten sonra, birkaç yıl önce yaptırılan kiliseyi gezmek ister. Padişahın kiliseye girerken, - feslerini çıkarmayan Rum ve Ermeni subayların aksine - başlığını çıkararak dini mekâna gösterdiği saygı Levanten ailelerin dikkatini çeker. Sultan Abdülaziz İstanbul'a dönüşünden sonra Charlton Whittall'in misafirperverliğinden dolayı köşkte kendisini karşılayan iki bayana elmas ve incilerle süslü birer broş, Charton Whittall'e de 4. dereceden Mecidiye nişanı verir.
1854-1856 yılları arasında İzmir'in diğer İngiliz ve Fransız tüccarlarıyla birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlılıklarının kanıtı olarak, İn­giliz hükümetinin de desteğiyle, Kırım Savaşı'ndaki atların yem ihtiyacı için 2000 pound'luk bir ödemede bulunan Charlton Whittall'un işi, Kırım Savaşı'ndan sonra çok daha fazla gelişir, imparatorluğun başka şehirlerine yayılır. İzmir'e yerleşmelerinden beri kapitülasyonların verdiği ekonomik ve hukuki ayrıcalıkları kullanmakta olan aile, 1867 yılında yabancılara mülk edinme hakkının tanınması ve 1880 yılında İzmir limanının tamamlanmasının yanı sıra, ticaret ve madencilik gelirleriyle çok büyük bir ekonomik güce ulaşır.
1865 yılında Büyük Ev ile kilise arasına, bah­çeye yeni bir köşk daha eklenir. James Whittall'un kızı Jane (1842-1928) Manila, Selanik ve Malaga Konsolosluğu yapmış olan Richard Wilkinson ile evlendikten sonra genç çift Wilkinson Köşkü adıyla anılacak bu mekanda yaşamaya başlar. 2005 yılında Ege Üniversitesi'nin 50. kuruluş yılının anısına restore edilerek yeni kimliğine kavuşan köşk, bugün E.Ü. 50. Yıl Köşkü adıyla üniversitenin bir sanat merkezi olarak hizmet vermektedir.
Charlton Whittall büyük oğlu Charlton Arthur'dan bir yıl sonra 1867'de öldüğünde sıradaki varisi James oturmakta olduğu Clarke mülkünü 5000 altına bayan Azarian'a satarak Büyük Ev'e yerleşir. 1883 yılındaki ölümüne kadar 17 yıl boyunca burada yaşayacak olan James evde alt katları genişletmiş, binaya ikinci katı eklemiştir. O dönemde zemin katta mutfak ve kiler, kâhya ve hizmetçilerin odaları, çocukların ders odası, banyo ve alet edevatın saklandığı depo bulunmaktaydı. James Whittall'in eşi Magdelen Blanche'ın annesi Françoise Pletas (Llwellyn), 1890'daki ölümüne kadar son yıllarında zemin katın güney girişindeki 2 dar odada yaşamıştı.
Köşkün birinci katına günümüze kadar orijinal yapısıyla gelen mermer merdivenle giriliyor, içeri­deki giriş salonu ziyaretçileri avda vurulan hayvan başlarıyla donatılmış duvarlarıyla karşılıyordu. Giriş salonunun solunda misafir odası (rektör danışmanı bürosu), salonun devamında ortada büyük balo salonu (rektör yardımcıları özel kalemleri bürosu), onun solunda kütüphane - ancak burası aile kayıtlarında adı geçen küçük balo salonu da olabilir - (rektör yardımcısı bürosu), salonun sağında ise altın süslemeleri olan beyaz yemek salonu (rektör yardımcısı bürosu) bulunuyordu. Yemekler alt kattaki mutfaktan, koridorda mevcut, halat ile çalıştırılan çift platformlu küçük bir eşya asansörü ile yukarıya taşınıyor, yemek salonuna servis edi­liyordu. Köşkün son kullanıcısı Kanada'da yaşayan Jean-Pierre Giraud girişin sağındaki bugünkü vestiyerin eskiden de aynı amaçla kullanıldığını, yanındaki diğer odanın (Halkla İlişkiler Müdürlüğü) kiler olduğunu belirtiyor. Ancak köşkün bahçeye bakan en güzel odalarının (koridorun karşısındaki eşdeğeri evin misafir kabul salonu!) bu amaçlar için kullanılması oldukça düşündürücü. Charlton Whittall döneminde burasının ortadan bir duvar ile bölünmemiş olduğunu, sözü edilen kütüphanenin de burada olduğunu tahmin ediyorum. Binanın iki yanına 1960'li yıllarda eklenmiş olan Genel Sekre­terlik ve Personel Daire Başkanlığı ek yapıları, eski özgün yapının boyunu ön cephede 21 metreden, 38 metreye çıkarmıştır.
Ek yapılardan önce evin güney yanında, yemek odasından açılan bir kapıyla çıkılan, üstü yarı örtülü bir teras bulunmaktaydı. Terasın çıkış kapısı günümüzde kapatılmış, ancak mutfaktan çıkılan merdivenin yuvarlak ışıklandırma penceresini içer­den görmek mümkün. Terasın altında ise mutfak ve hizmetli tuvaleti vardı.19. yüzyılın ilk yarısında kullanılan eski mutfağın teras altında dışarıya doğru genişletilmesiyle oluşturulan mutfak, arala­rında kemerli bir geçişi olan hazırlık ve davlumbazlı ocak bölümlerinden oluşmaktaydı. Mutfağın eski mermer lavabosu bugün hala kullanımda.
Ray Turrell'e göre "Yukarda ikinci katta yatak odaları ve banyo vardı ve burası eve en son eklenmişti. Sanırım onu Octavius yaptırmıştı, ancak emin değilim. Üst katta bir banyo! O zamanlarda oldukça hayret vericiydi. Birçok evde mutfağa ya da çamaşırhaneye bağlı Türk usulü hamam vardı ki bu sayede genellikle çamaşırlar yıkanırken haftalık banyo da yapılırdı."
O yıllarda bahçe kapısının önündeki meydan, beş yolun birleştiği, Büyük Ev'in yanı sıra iki tane daha önemli köşkün ve diğer birkaç küçük evin bulunduğu, ortasında bir sokak lambası bulunan, hareketli bir buluşma ve sohbet merkeziydi. Ev sahipleri bahçe kapılarının dışındaki mermer sıra­lara minderler koyarak oturur, komşular ve gelen geçen insanlarla sohbet ederlerdi. Meydandaki önemli evlerden biri, Büyük Ev'in 1820'lerdeki ilk sahibi James'in oğlu Charlton Whittall ve eşi Helen La Fontaine'nin yaşadıkları, "Charlton's" olarak da bilinen (Büyük Ev literatürde çoğu zaman yanlış­lıkla "Charlton's" olarak tanımlanmıştır!), bugün rektörlük bahçe kapısının sol karşı köşesindeki mevkiidir. Meydandaki diğer önemli ev ise, kapının sağ karşı köşesinde bulunan, günümüze Steinbüc­hel evi adıyla bilinen, Atatürk'ün İzmir'in kurtuluşu günlerinde kaldığı, 19. yüzyılda Woods Ailesi'nin yaşadığı köşktür.
Köşk sakinleri kullandıkları suyu bahçelerinde­ki kuyulardan sağlardı. Bugün rektörlük bahçesinde o dönemden kalma 3 kuyu durmaktadır. Bahçedeki yaşlı ağaçlar geçmişte olduğu gibi, günümüzde de değişik kuşlara ev sahipliği yapıyorlar. Son iki yılda konulan kuş kafesleri sahiplerini bulmuşlar bile. Köylüye ekonomik zorlukların yaşandığı yıllarda para kazandırma amacıyla, taşıma taşlarla yaptı­rılmış, o dönemde körfeze kadar açık görüş imkânı sağlayan bir teras bugün bahçenin bir köşesinde hâlâ duruyor. Bayan Gwynneth Giraud 1930'lu yıllarda bu suni tepenin tüfek atış talimlerinde kullanıldığını hatırlıyor.
James 1878'de işlerini oğulları Edward, Richard Watson ve Herbert Octavius'a devrettik­ten sonra, 1883 yılında hayata gözlerini yumdu. Her üç kardeşin ortak hobilerinden biri avcılıktı. Ege bölgesinin değişik yerlerinde ava çıkarlardı. Özellikle Herbert Octavius'un, memleketin belki de en önemli geyik, dağ keçisi, ayı ve yaban domuzu başı koleksiyonuna sahip olduğu söylenmekteydi. Diğer bir hobileri ise yatçılıktı. Bahçe bakımını en sevdiği uğraşısı yapmış olan Edward, bir botanikçi olarak ailenin adıyla anılacak olan "Tulipa Whittallii" lalesi ve "Fritillaria Whittallii" zambağıyla botanik literatürüne girdi. Bornova'daki eşsiz bahçesi bugün hala eski görkemini koruyor.
Çocukluğundan beri antika para biriktirmiş olan James Whittall'in çok değerli koleksiyonu ölümünden sonra İngiltere'de Sotheby müzayede evinde 8 gün boyu satıldı. Kolek­siyonun büyük kısmı Leningrad-Hermitage, Berlin Müzesi ve British Museum (365 adet) tarafından alınmıştır.
Kocası James öldükten sonra hayatının sonu­na kadar Büyük Ev'de yaşamış olan Magdaleine Blanche Giraud'nun13 çocuğu, 91 torunu ve 256 torun çocuğu vardı. Edmund Giraud'un belirttiği gibi "o yalnızca bütün aile için değil aynı zamanda bütün Bornova için de kesinlikle muhteşem bir kişilikti. Yirmi dokuz yıl boyunca ailenin lideriydi ve güçlü karakteri onun harika duruşuyla özdeşleşiyor­du. Ölmeden önce, sürekli sayıları artan torunları ve evlatlarının torunları yıllar boyu çevresinde yetişti ve bazı yıllarda Noel'de bütün varislerini 'Büyük Ev'in yemek odasında ve balo salonunda peş peşe toplardı. Yüzyıldan fazla bir süre burada oturdular. Ölümünden önce 'Büyük Ev'in girişinin sol tarafında­ki odasında kalıyordu. Birer yetişkin olan evlatlarıyla oturma odasında uzaktan gelen sayısız torunlarının ve arkadaşlarının ziyaretlerini büyük bir saygı ve keyif ortamında kabul ederdi."
Köşkün 1886 yılındaki iki önemli ziyaretçisi İngiliz donanmasına ait gemiyle İzmir'e gelen Edinburg Dükü Alfred Ernest Albert ve daha sonra 5. George adıyla İngiliz tahtına çıkacak George Frederick Ernest Albert'tir. Köşkün bahçesinde fenerlerle aydınlatılmış ağaçların altında, denizci konuklara Ödemiş'ten gelen zeybeklerin de oyun­larıyla katıldıkları çok büyük bir balo verilir. 1921 yılında gelen diğer bir ziyaretçi ise Yunan Prensi Andrew'dir. Bu arada Yunan Kralı Otto'nun 1833 de kardeşi Bavyera Prensi Maximillian ile buluşma amacıyla, İzmir'e Madagaskar gemisiyle yaptığı yolculuğunda uğradığı köşkün "Büyük Ev" değil, onuruna verilen bir balonun gerçekleştirildiği, Charlton Whittall'un, kayınpederi Jean Baptiste Giraud'dan satın aldığı Bornova'nın batı mahalle­sindeki ilk köşkü olduğunu belirtmeliyiz.
Kardeşlerden Herbert Octavius annesinin 1912'de ölümüyle satın aldığı Büyük Ev'de yaşama­ya devam eder. Zeki bir işadamı olan Herbert Octa­vius firmaya uzun yıllar öncülük etmiş, kendisine büyük saygı duyulan, sevildiği kadar da korkulan bir kişiliğe sahipti. Köşk, Herbert Octavius 1922 yılında Tunus'a gittikten sonra, kızkardeşi Mary Whittall'un 1900-1913 yılları arasında Oriental Carpets Ltd., İzmir Yün Fabrikası ve İzmir Pamuklu Mensucat'ı kurmuş olan oğlu Harold Frederic Giraud (1872-1963) tarafından, oğlu Harold Giraud (1906-2000) için satın alındı. Köşk, 1959'da Harold Giraud'dan alınarak kamulaştırıldı ve1960 yılında tapuya Ege Üniversitesi adına tescili yapıldı.

19. yüzyılın ünlü "Büyük Ev"'i bugün yaklaşık 60.000 öğrencisi ve çalışanıyla, Türkiye'nin en bü­yük üniversitelerinden biri olan Ege Üniversitesi'ne yönetim merkezi olarak hizmet veriyor. Sade ve zarif mimarisiyle yüzlerce yıllık ağaçların gölgesin­de, önceki 150 yıllık geçmişinde olduğu gibi, bugün de devlet başkanlarına kadar önemli konuklara ev sahipliği yapıyor; günümüz şehir yaşamının stresinden ve çarpık yapılaşmasından uzak, Bornova'daki ender yeşil alanlardan biri olarak, 100'den fazla çalışanına özel bir mekânın parçası olma ayrıcalığını sunuyor.