kissadan-hisseler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kissadan-hisseler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2017 Salı

Her çivi bir iz, her kavga bir yara bırakır.

Zamanın birinde kötü karakterli bir genç varmış. Babası bir gün ona çivilerle dolu bir torba verip, 
"Arkadaşların ile tartışıp her kavga ettiğinde, tahta perdeye bir çivi çak." demiş.
Genç, birinci gün tahta perdeye tam 37 çivi çakmış.
Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış.
Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası yeniden tahta perdenin önüne götürmüş.
"Bugünden itibaren kavga etmediğin her gün için tahta perdeden bir çivi çıkart." demiş.
Günler geçmiş bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış. Babası ona:
"Aferin iyi davrandın; ama bu tahta perdeye iyi bak. Artık çivi yok; fakat çok delik var. Ne olursa olsun geçmişteki kadar temiz ve güzel olmayacak." demiş.

Değerli Taş


Ling, küçük yaşlardan beri hep mücevherci olmak istiyormuş. Ne zaman bir mücevher dükkanına girse incelikli işlemeler başını döndürüyor, taşların parlaklığı onu büyülüyor, renkler kendinden geçiriyormuş. Kendisini bir masada oturmuş, müşterilerinin getirdiği taşları bir uzman gibi incelerken ve bilgili bir şekilde taşlara değer biçerken hayal edebiliyormuş. “Bu taş” diyecekmiş, “Bir kuruş bile etmez. Kesimi güzel ama taşın çakıldan farkı yok!” Taşı getiren kişinin hayal kırıklığına uğramış suratını bile adeta görür gibiymiş. Birilerinin değerli taşlarına çakıl taşı demek ha! Ama kimse onunla tartışmaya cesaret bile edemeyecekmiş; herkes ününü öyle çok duymuş olacakmış ki ikinci bir görüş almaya gerek duymayacaklarmış.
Böylece bir ustaya çıraklık etme zamanı geldiğinde hiç tereddüt etmeden babasına onu şehirdeki en iyi mücevherciye, söz konusu taşlar olduğunda bütün bölgede sözü kanun sayılan yaşlı bir adam olan Yu Usta’ya götürmesini söylemiş. Yu Usta yeni çırağına şöyle bakmış.
“Duyduğuma göre taşları öğrenmek istiyorsun” demiş.
“Evet, taşlarla ilgili her şeyi öğrenmek istiyorum. Onları senin kadar iyi tanımak istiyorum.”
“Tamam öyleyse. Al sana bir yeşim parçası. Onu bir yıl avucunda tut ve sonra beni görmeye gel.”
Ling biraz şaşırmış. Birkaç ay geçmeden artık tezgahın arkasında duracağını ve bütün taşları tanıyor olacağını düşünüyormuş. Sadece bir yeşim mi? Bütün bir yıl. Ve ona verilen görev taşı şekillendirmek bile değilmiş; sadece avucunda tutmakmış. Hiç de beklediği gibi heyecanlı değilmiş verilen iş ama bunun bir sınama olabileceğini düşünmüş. Bu yüzden hayal kırıklığını gizleyip ustanın emirlerine uymaya karar vermiş ve taşı bir yıl boyunca avucunda sımsıkı tutmuş, parmaklarıyla hissetmiş ve uyurken bile elinden bırakmamış.
Bir yıl sonra Yu Usta’nın karşısına çıkmış ve taşı geri vermiş.
“Şimdi ne yapayım?”
Usta ona sadece başka bir taş vermiş ve bunu da bir yıl boyunca avucunda tutmasını söylemiş.
Ling daha fazla dayanamamış.
“Ne zamana kadar vaktimi çakıl taşları tutarak harcayacağım, ne zaman sanatını gerçekten öğretmeye başlayacaksın?” diye sormuş.
Konuşurken bir yandan parmaklarıyla avucundaki yeni taşı hissediyormuş ve kendiliğinden fark etmiş: “Hımm, bu yeşim değil.” ”
Mesaj: Bir şeyi düşünsel olarak anlamakla bedeninin gerçekten onu bilmesi, onun bir parçan olmasına izin vermen arasında fark vardır. İçselleştirerek öğrenmek, bütün varlığıyla öğrenmektir. Hayatına nasıl daha fazla derinlik katabileceğini hiç düşündün mü?
Doğan Novus
  

                                               Değerli Taşlar 2
Küçük çocuk, deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu. Mutlaka bir mücevherdi bulduğu. Şekli de bir insan kalbi gibiydi. Üstelik parıl parıl parlamaktaydı.
Çocuk taşı avuçlayıp eve koştu. Ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı. Adam, yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın, birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkaran bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı. Fakat bunu ona söylemedi.
Küçük çocuk, rüyalarını süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor ve o paranın bir bölümüyle bir de top alacağına inanıyordu. Fakat babası buna yanaşmıyordu. Çocuk, işin kendisine düştüğünü anladığında, tatilde simit sattığı çarşıya gitti. Kuyumcu vitrinleri, göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu. Bir de, elindeki taşın çok daha küçük olanlarıyla süslenen pahalı yüzüklerle.
Çocuk en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra, bir süre vitrin önünde bekledi. İçeride, dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı. Müşteri olarak da kürk mantolu bir hanım. Küçük çocuk biraz sonra içeri girdi. Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak:
"Bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim. Eğer isterseniz size satarım." dedi.
Adam taşa uzaktan bir göz atıp:
"O sadece basit bir çakmak taşı. Bütün sahil o taşlarla doludur." dedi.
"Hayır!" diye atıldı küçük çocuk. "İsterseniz ıslatın, ne kadar parladığını göreceksiniz."
Dükkan sahibi, zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu. Kadın onun niyetini sezmişti. Çocuğun taşına yakından bakıp:
"Tam istediğim şey!" diye gülümsedi. "Onu bana satar mısın?"
Küçük çocuk, taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu. Kadının cebine doldurduğu paralar ise, aklını başından almıştı. Defalarca teşekkür ettikten sonra, koşarak uzaklaştı.
Kadın, elindeki taşı kuyumcuya vererek ona bir zincir takmasını istedi. Belli ki mücevher gibi taşıyacaktı. Dükkan sahibi, yapmış olduğu ikazı anlamadığı için, kadının aldandığını düşünüyordu. Bu yüzden:
"Söylemiştim, ama tekrar edeyim! Satın aldığınız şey basit bir taştır."
Kadın, önce pırlanta kolyesine, daha sonra da yüzüğüne bakarak:
"Zannetmiyorum. O taş bence bunlardan daha değerli, çünkü küçük bir çocuğun ümidini taşıyor" dedi

1 Ocak 2017 Pazar

Paylasma

HZ.Ali'nin ağabeyi Cafer b. Ebu Talib'in oğlu Abdullah, sıcak bir günde, bir kabilenin hurmalığına inmişti.
Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki, birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi.
Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi.
Kalkıp, yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah,yaklaşıp sordu: "Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı?" Köle sıkılarak cevap verdi:
– "Işte bu üç parça ekmek."
– "O halde neden kendine hiç ayırmadın?"
– "Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim."
– "Peki sen ne yiyeceksin şimdi?"
– "Oruç tutacağım."

Bunun üzerine, Abdullah b. Cafer, köleden sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi:

"Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum." Cömertliğiyle meşhur Abdullah b.. Cafer, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve:

"Ama o köpeğe topu topu üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin" dediklerinde, şu karşılığı verirdi: "Ama o elindeki her şeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını...

24 Nisan 2016 Pazar

'Ya bu deveyi güdeceğim, ya bu diyardan gideceğim' deyimi nerden geliyor?

'Ya bu deveyi güdeceğim, ya bu diyardan gideceğim' deyimi nerden geliyor?

Vaktiyle Hint Mihracelerinden  biri, deve ile hacca gidip gelmiş.
Kendisini götürüp getiren kıymetli ve emektar deveye iyi bakılması için sıkı emirler vermiş. Bununla da yetinmeyerek vezirini çağırmış:
"Vezir, eğer bu hacı deveye bir hâl olursa evvela seni sorumlu tutarım. Her sabah kuşluk vaktine kadar bizzat otlatacaksın.
 Yemine, suyuna, istirahatına iyi bakacaksın. Yoksa seni bu memleketten sürgün ederim" demiş.
 Zavallı vezir mecburen her sabah deve çobanlığı yapmağa başlamış.

Bir gün memleketin ileri gelen bilgelerinden bir dostu, kendisini deve otlatırken görünce şaşırmış:

"Bu ne hâl hazret? Senin bu kırda ne işin var? Bu deve de ne oluyor?" deyince, vezir boynunu bükmüş ve başına gelenleri anlatmış.

"Yâ, işte böyle dostum. Ya bu deveyi güdeceğim, ya bu diyardan gideceğim" demiş.

7 Şubat 2016 Pazar

Atatürk ömründe tek bir soruya cevap veremedi


Soru şuydu ;
Mustafa kemaL, Mersin gezisindeyken şehirde gördüğü büyük binaları sormuş.
- Bu köşk kimin?
- Kirkor'un
- Ya şu koca bina kimin?
-Yargo'nun
- Ya şu?
- Solomon'un

Atatürk Sinirlenerek sormuş.
' Onlar bu binaları yaparken siz neredeydiniz !? '

Toplananların araSında bir köyLünün Sesi duyulur;
- Biz yemende tuna boylarında balkanlarda
Arnavutluk Dağları'nda, Kafkas'larda, Çanakkale'de savaşıyorduk Paşa'm !

20 Temmuz 2015 Pazartesi

İmamın muhteşem vefatı!

Bir imam efendi varmış, namazını tadil-i erkana uyarak kılmaya çok dikkat edermiş, cemaati hayranmış imam efendiye.

İmam efendi, birgün cemaate öğle namazı kıldırırken, öğlenin sünnetinde sağına selam verirken, ak sakallı bir ihtiyar görür.

Sola selam verir, hemen sağına döner, bakar ki ihtiyar yok.

Farza geçer, farz namazda da aynısı olur.

İmam efendi, şaşkındır.

Son sünnete durur, tam sağa selam verecek, ihtiyar yine orada.

Sola selam vermeden, sorar:

Amca sen kimsin, necisin..?

Namazda sağa selam verirken varsın, sola selam verip, geri baktığımda yoksun..?

İhtiyar adam:

Eğer beni merak ediyorsan, peşine cemaatini de al bir karanlık sokak var, orayı geç.

Orada korkunç mu korkunç bir sokak var, orayı da geç.

Ondan sonra, yeşil bir kapı çıkacak önüne.

O kapının üzerinde '' LAİLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULALLAH '' yazıyor.

O kapıdan gir beni orada bulacaksın, kim olduğumu ancak o zaman söylerim.

İmam efendi, hemen cemaate dönüp:

Benim başımdan böyle böyle bir iş geçti, hadi benle geliyor musunuz..?

Cemaat, çok sevdikleri imamlarını yalnız bırakmaz.

Önce, karanlık sokaktan geçerler.

Korkunç sokağa gelince, imam efendi arkasına bir bakar ki, cemaatten kimse kalmamış.

Sokak o kadar korkunçmuş ki, hepsi kaçmışlar.

İmam efendi, o sokaktan geçmiş ve yeşil kapıyı görmüş, kapının güzelliği gözlerini kamaştırmış.

Üzerinde ''LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULALLAH'' yazıyormuş.

Hemen içeri girmiş, içerisi o kadar güzelmiş ki, imam efendi büyülenmiş.

İhtiyar adam, orada bir koltukta imamı bekliyormuş.

İmam efendi, hemen sormuş:

Dediklerini yaptım, dediğin sokaklardan geçtim, fakat cemaatim korkunç sokağa gelince, beni bırakıp kaçtılar.

Şimdi bana söyle bakalım, sen kimsin..?

Yaşlı adam gülümseyerek, imam efendiye:

Ben Azrail'im (a.s) ve sen öğlenin sünnetinde, sağa ilk selam verdiğinde beni gördün ya, işte o zaman tereyağından kıl çeker gibi ruhunu, bedeninden aldım, ama sen bunu anlayamadın bile.

Karanlık sokak var ya, orası senin tabutun.

Cemaat seni omuzlayıp getirdi, sonra o korkunç sokağa yani kabrine koydular.

İmanın o kadar kuvvetli ki, hakkıyla kıldığın namazlar ve yaptığın görevin, seni oradan hiç korkmadan geçirdi.


Burası da "CENNET-İ ALÂ"

6 Temmuz 2015 Pazartesi

AZİZ NESİN'DEN İLGİNÇ BİR HİKAYE "EV"



Babasının şu sözü kulağına küpe olmuştu: ? Dünyada mekân, âhirette iman!... 1930 da liseyi bitirip hayata atıldığı zaman artık ne annesi vardı, ne babası... Kiracılık derdini bildiği için bir ev sahibi olmadan evlenmiyecekti. Beş yıl bir kat elbiseyle yetindi; cıgaraya, rakıya alışmadı; sinemaya, tiyatroya, gitmedi, gezip tozmadı, bir keşiş, bir Hint fakiri gibi yaşadı. Beş yılın sonunda dişinden, tırnağından ikibin lira arttırabildi. Onun gibiler için ikibin lira çok para sayılırdı. Parasına göre, hattâ bin liraya bile satılık evler vardı ama, onun isteğince değildi. Çürük, çarık şeylerdi. «Bir arsa alıp, üstüne kendim bir ev yaptırayım» diye düşündü. Deniz kıyısında, güzel görüntülü geniş bahçeli, caddeye yakın bir ev istiyordu. Olunca olmalı... istediği yerde, aradığı şartlarda iki arsa buldu. Birine üçbin, öbünü-ne üçbinbeşyüz istiyorlardı. Bin liraya bile daha geniş arsalar vardı ama, isteğine uygun değildi. Daha bir zaman para biriktirmeliydi. 1937 yılında toplanan dörtbin lirasını cebine koydu. Artık istediğinden güzel bir arsa alacağına güvenli, araştırmaya başladı. Üçbinbeşyüz lira istedikleri arsaya gitti. Bu arsanın yarısı satılmış, üstüne bir villâ yapılmıştı. Öbür yarısına beş bin lira istiyorlardı. Eskiden üçbin lira dedikleri arsaya gitti. Buraya altıbin lira istiyorlardı. En beğenmediği, eskiden bin Ura dedikleri arsaya şimdi dörtbinbeşyüz diyorlardı. Parasını bankaya yatırdı. Eskisinden daha tutumlu oldu. Pençe pençe üstüne kundura, yama yama üstüne elbise giydi. Artık deniz kenarında arsadan vazgeçmişti. Şehrin iyice bir yerinde arsa arıyordu. Arsayı alacak, ev yaptıracak, eşya alacak, evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacaktı. 1943 yılında ancak beşbin lirası toplanabilmişti. Ne kadar elini sıktıysa da pahalılık yüzünden daha çok para biriktirememişti- Dört bin lira dedikleri arsanın üstüne dört ev yapılmış, geriye bir parça boş yer kalmıştı. Buraya da altıbin istiyorlardı. Artık çoktaan, şehir içinde arsa almaktan vazgeçmişti. Şehrin kenarındakine bile razıydı. Ama nerde? Artık tutumlu değil de cimrinin, pintinin biri olmuştu. Yemiyor, içmiyor, ha babam para biriktiriyordu. Terfi etmişti. Aylığı da yükselmişti. Şimdi eline eskisinden daha çok para geçiyordu ama, 1950 yılına kadar ancak yedibin lirası olabildi. Yedibin liraya arsa mı? Gülüyorlardı. Şehrin dışının dışında bir evlik değil, bir kulübelik arsalar bile bu pa' raya satılmıyordu. Taa eskiden baktığı ikibin liraya satılan arsanın yir- 83 mide bir parçası boş, satılıktı. Buraya kırkbin lira istiyorlardı. Arsa alabilmek için daha çok para biriktirmekten başka yol yoktu. Yeni bir hızla para biriktirmeye başladı. Evinin plânını bile yapmıştı, içinde hem alaturka, hem alafranga helası olacaktı. Bir yatak odası, bir misafir odası, bir yemek odası, bir salon, bir oda da doğacak çocuklarına... Beş oda istiyordu. Eskiden evini iki kat üzerine isterken şimdi plânını değiştirmişti. Artık yaşlanmıştı, düzayak istiyordu. 1954 yılında onbin lirası olmuştu. İstanbul kazan o kepçe, arsa aradı. Bu kadar paraya ancak Çekmece, yahut Kartal sırtlarında yer bulabiliyordu. Biraz daha dişini sıkıp, biraz daha kemeri sıkıp para biriktirmeliydi. Hele bir arsayı alsa, bir de üstüne ev... Beş odadan vazgeçti, bir alaturka, bir alafranga heladan vazgeçti. Tek bir oda, yeter ki başını sokabilsin... Evini,yaptırır yaptırmaz ilk iş evlencekti. 1956 da emekliye ayrıldı. Artık emekli maaşıyla ne kadar az yese içse para biriktiremezdi. Yirmi altı yıllık çalışmasının kuruş kuruş biriktirerek verdiği sonuç işte onikibin liraydı. Ne şehrin içinde, ne şehrin dışında, ne deniz kenarında, ne dağ başında bu paraya arsa yoktu.Arsa aramaktan sanki yirmi yıl daha yaşlanmıştı. Babasının sözleri kulağında çınlıyordu: ? Dünyada mekân, âhirette iman!... Bu dünyada mekân kalmamıştı. Öbür dünyaya bakmalıydı. Arsa aramaktan yorgun argın döndüğü bir akşam yolunun üstünde bir mezarlık gördü, içeri girdi. Burası ne kadar da güzeldi. Tıpkı hayalindeki evin bahçesi gibi güzel bir bahçe, çiçekler, çayırlık, çimen... Temiz yeşillik ve renk renk çiçekler, güller arasında mermer mezarları görünce, ? İnsanın hemen şu güzel mezarların içine gireceği geliyor! diye söylendi. Nasıl olsa ölecek değil miydi? işte buradan bir mezar yeri satın almalı, sağlığında, istediği gibi bir mezar yaptırmalıydı. Mezarlık bir tepede, denize karşıydı. Serin selvi gölgeleri arasında sonsuz uykuya yatmak, yaşamaktan daha iyiydi. Ertesi gün hemen Mezarlıklar Müdürlüğüne koştu-Kendisi için bir mezar yeri satın alacaktı. ? Sizin istediğiniz mezarlıkta boş yer yok! dediler. Ama eğer isterse başka bir mezarlıkta, yirmi bin liraya iyi manzaralı bir mezar yeri satın alabilirdi. Utanarak, ? Daha ucuzu, bana göre bir yer yok mu? dedi. Vardı, onbeşbine, onikibine, onbine de vardı. Düşündü... Arsa işinden tecrübesi vardı. Ertesi güne mezarlar da fırlar, bu paraya, mezar yeri de bulamazdı. Hemen o gün muameleyi yaptırdı, görmeden mezarım satın aldı. Sonra gidip gördü. Kapalı, manzarasız, kırık dökük mezar taşları arasında bir yerdi. Ama o sevindi. Göz bebekleri parlıyarak, ¦? Ooooh, burası benim! Benim! dedi. Şimdi her gün, eskiden işine gittiği gibi sabah erkenden mezarına geliyor, en sonunda bir, toprak sahibi elmanın kıvancıyla burada oturuyor, yabani otları temizliyor, getirdiği çiçekleri dikiyor ve sanki mekânına kavuşacağı günü özlemle bekliyor. İlla da bir ev hayali kuranlar bu hikayeden hisse alsın diye paylaştım

25 Nisan 2015 Cumartesi

Karunların prensi



Savaşlar, ülkelerin fakirleşmesi demekti. Ancak aynı zamanda da bazı kişilerin KARUNgibi zengin olması demekti. Gerçi Karun'a, Allah kimya ilminin en büyüğünü vermişti. Altını topraktan çıkarmıyordu, tam tersine kimyasal formüllerle üretiyordu. Yaşadığı dönemde Musa Peygamber ile beraberdi, onun sağ koluydu. Topraklar o kadar genişledi ki, Musa Peygamber ona bir vilayeti verdi. "Burayı sen yönet" dedi.
Şehirde her yer altındı. Evler, saraylar ve eşyalar ama her yer.
Hazinelerinin saklandığı depoların anahtarlarını ancak bir bölük asker taşıyabiliyordu. Çünkü iki kimyasal reaksiyon ile üretim vardı. Ve derken bir kavim, Musa Peygamber'e savaş ilan etti. Tek sıkıntıları vardı. Musa Peygamber'in ordusu vardı ama onun sağ kolu KARUN da ayrı bir vilayette ALTIN ile beslediği devasa bir orduya sahipti.
Düşman kavim, "İki ordu birleşirse yenemeyiz" görüşündeydi. Karun'un kapısını çaldılar. "Biz senin Peygamberine savaş ilan ediyoruz. Senden tek bir isteğimiz var, bize katıl demiyoruz ama lütfen ordularınla karşımıza çıkma.
Savaş anında yaşadığın şehirden çıkma
" dediler. Karşılığında 1000 deve yükü altın hediye edeceklerini söylediler. Allah'ın kimyasal formülle AL TIN üretmeyi ihsan ettiği yeryüzünün en zengin adamı KARUN, Peygamberini bin deve yükü altına satıp, savaşa katılmadı. "Karun gibi zenginsin ama gözün doymadı" sözü taa o tarihten günümüze böyle taşındı. Ve tabii Karun'un genleri de hiç yok olmadı dünyada, günümüze kadar ulaştı. Yaşanan tüm savaşlarda KARUNLAR hep vardı ve olacak.





Karun'u yerle bir eden günah


Müslümanlar için ibretlik bir hadise olarak din kitaplarına intikal eden bu olaya sizde çok şaşıracaksınız. Musa Aleyhisselam'ın amcasının oğlu, bir rivayete göre eniştesi de olan Karun, Hz. Musa'ya samimi olarak inanan, gündüzleri oruç tutup geceleri ibadet eden, fakir bir kimseydi. Daha sonra çok zengin oldu. Dilimizdeki “Karun gibi zengin” sözü onunla ilgilidir.
Rivayete göre, Karun'un sadece hazinelerin anahtarları 70 ve 100 deve yükü idi.
Önceleri ibadet ve itaatına düşkün olan Karun, zengin olunca maalesef ibadetlerini önce gevşetmeye daha sonra da ihmal etmeye başladı. Kendisi çok aşırı bir zengin olduğu için, Hz. Musa ona Allah'ın emri olan zekat vermesini hatırlattı.
Karun'u yerle bir eden günah

Karun zekatını hesap edince, önüne büyük bir rakam çıktı. Bunu vermek istemedi. Musa Aleyhisselam kendisine ne kadar nasihat ettiyse de hiç kar etmedi. Zekat diye bir şey kabul etmiyordu.
Hatta Musa Aleyhisselam'a karşı gelerek, kendisinin haklı olduğunu isbata çalıştı. Hz. Musa'yı söz düellosuna çağırdı. Karşılıklı konuşalım, kimin haklı olduğu ortaya çıksın diyordu.
Bir taraftan böyle söylerken bir taraftan da fahişe bir kadını kandırdı. Ona bol mal vermeyi vadederek Hz. Musa'ya iftira etmesini teklif etti. Kadın da mal ve paraya tama ederek kabul etti. Hz. Musa konuşurken müdahale edilecek ve o kadınla zina ettiği söylenecekti.
Musa Aleyhisselam konuşma sırasında "zina edenlerin taşlanarak öldürülmesi gerektiğini" söylediği sırada, Karun müdahale etti. Dedi ki: - Ya Musa sen de zina etsen bu ceza sana da tatbik edilecek mi?
Hz. Musa, kim suç işlerse işlesin bu ceza ile cezalanacağını söyledi. Bunun üzerine Karun: - Ya Musa, sen işte şu kadınla falan vadide zina etmişsin. İstersen kendisi söylesin, hatta karnındaki çocuk da sendenmiş, dedi.
Kadının konuşması için fahişeyi ayağa kaldırdı. Fahişe, kendisine anlatılanları konuşmak üzere ayağa kalktı. Allah'ın bir hikmeti olarak, Musa Aleyhisselam'a iftira edeceği yerde, doğruyu konuştu:
- Ey İsrail oğulları! Hz. Musa'nın bundan haberi bile yoktur. Karun, bir çok mal vermek vadiyle Musa'ya iftira etmek için bana teklifte bulundu. Musa Allah'ın peygamberidir. Ona bu iftirayı atmaktan Allah'tan korkarım.
Musa Aleyhisselam, bunun üzerine celallendi. Karun'a: - Ey Allah'ın düşmanı! Bunları, zekat vermemek için mi yapıyorsun? Beni mahcup etmekle gayen nedir? dedi. Daha sonra Hz. Allah'a iltica ederek:

Karun'u yerle bir eden günah

- Allah'ım, Karun'un yaptıklarını sen biliyorsun, dedi ve onun aleyhinde duaya başladı. O sırada Cebrail Aleyhisselam: - Ya Musa, Allah yeri senin emrine verdi, dedi. Musa Aleyhisselam da yere emrederek şöyle buyurdu: - Ey yer, bunu yut.
Toprak, bunun üzerine Karun'u önce dizlerine kadar, sonra yavaş yavaş tamamen yutmaya başladı. Karun bu arada Musa Aleyhisselam'a yalvardıysa da Hz. Musa hiç aldırmadı. Böylece, adamlarıyla beraber gömüldü gitti.

Karun'u yerle bir eden günah

Bundan sonra Hz. Allah Musa Aleyhisselam'a buyurdu ki:
- Ey Musa, Karun sana dört defa yalvardı, sen kabul etmedin. Bana hiç yalvarmadı. Eğer bana bir defa yalvarsaydı, ben onu affederdim.
Bu, Allah'ın rahmetinin genişliğini anlatır. Karun toprak tarafından yutulduktan sonra, bazıları konuşmaya başladılar:
- Musa, Karun'un mallarını ele geçirmek için onun aleyhine beddua etti ve mallarına kondu.
Bunu duyan Musa Aleyhisselam: - Ya Rabbi, onun mallarını da yere batır, diye dua etti. Karun'un malları da yere battı.

20 Mart 2015 Cuma

Siz hiç yaşlı bir İngiliz’in elinden, kahve içtiniz mi?

80’li yılların sonlarında, üniversite öğrencisi bir genç, yaz döneminde harçlık çıkarmak ve yabancı dilini geliştirmek için Marmaris’te bir otelde çalışır.
Müşterilerin İngiliz olduğu otelde yaşlı bir çift bulunmaktadır.
Adam 90, kadın 80 yaş civarı.
Odalarına çıkmakta zorlandıkları için delikanlı onlara yardımcı olur.
Her ikindi vakti onu odaya çağırır ve kahve ikram ederler.
*
Kahveyi hazırlarken elleri titremektedir.
Bizim genç eleman, kahveyi hazırlamak ister ancak kabul etmezler.
Yaşlı adam, ısrarla kendi elleriyle hazırlamaya çalışır.
Bizimki de mahcubiyet duyar ve otel görevlilerinden kahve isteyebileceğini söyler.
İhtiyar adam, onu da kabul etmez ve bir açıklamada bulunur:
“Oğlum, ben Birleşik Krallık ordusunda Gelibolu savaşına katılmış bir askerim. Bu savaş esnasında Türk milletini tanıma fırsatım oldu. Bütün kalbimle ifade ediyorum ki Türk milleti çok asil millettir ve kesinlikle saygı ve ikramı hak etmektedir. Sana yaptığım bu küçük ikramdaki ısrarımın sebebi budur. Çünkü bu asil milletin torunlarının da bu saygıyı hak ettiğini düşünüyorum. Sana bu ikramı yaparken zorlandığımı düşündün; ben ise bundan büyük keyif alıp şeref duydum.”

    II.ci Hikaye 

90'lı yıllarda, İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden bir hanım profesör, İstanbul'da düzenlenen uluslararası bir konferansa katılan Yeni Zelandalı bir hanım profesörümisafir eder.
Ev sahibi, günlerce ilgilendiği, geleneksel misafirperverliğimizin bütün örneklerini gösterdiği Yeni Zelandalı misafiri, ayrılmadan önce bir de Boğaz turuna çıkarır ve laf arasında kibar bir şekilde sorar: "Nerdeyse bir haftadır sizinle ilgileniyor ve mümkün olduğu kadar rahat etmeniz için gayret ediyorum. Ancak gördüğüm kadarıyla durumdan memnun değilsiniz ki, sürekli somurtuyorsunuz.
Bilmeden kalbinizi kıracak bir şey mi yaptım acaba?" 
Yeni Zelandalı hanım profesör, sert bir tavırla cevap verir: "Dedemin katillerine sempati duymamı beklemeyin!" Şaşıran ev sahibi hanım profesör, sorar: "Dedenizin katili mi?
Ne münasebet..." 
"Dedem 1915'te ANZAK ordusundaydı ve Çanakkale'de hayatını kaybetti. Dolayısıyla onu sizler öldürdünüz..." Türk hanım profesör, bir süre düşündükten sonra sakin bir şekilde şunları söyler: "İyi de hanımefendi, dedenizin Çanakkale'de ne işi vardı? Topraklarımızı işgale gelenleri çiçeklerle mi karşılamalıydık sizce?" Şaşıran misafir, bir süre düşündükten sonra şunları söyler: "Ben hiç bu açıdan düşünmemiştim. Çok haklısınız, özür dilerim." Ne diyorduk? Ülkemizi işgal etmek için çıktıkları yolculukta hayatlarını kaybedenlerin torunlarının çoğu, konuya Büyükelçi Richard Moore gibi değil Yeni Zelandalı hanım profesör gibi yaklaşıyorlardır büyük ihtimalle...

1 Şubat 2015 Pazar

Sustum

Mesleğini mi işyerini mi, eşini mi çocuklarını mı, tuttuğun takımı mı, oy verdiğin partiyi mi, hayatta en çok neyi kaybedersen çok üzülürsün?
Bu sorunun cevabını aşağıdaki hikayeyi okuduktan sonra ver:
*
Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım.
Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi.
Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim.
Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. 
*
Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla. Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım.
Babam sinirlenir, ‘Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, bir de sen kafamı ütüleme!’ derdi. 
Annem de ‘Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturmayacaksın babanla?’ diye çıkışır, beni odama gönderirdi.
*
Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, ‘Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım’ diye bağırmaya devam ederdi.
‘Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık’ derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.
*
Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. 
Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. 
Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. 
Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım.
Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; ‘Bak, böyle uslu uslu oyna işte.’ diyordu.
Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu.

‘Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum’ diye komşulara anlatıyordu annem halimi.
Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. 
Annem ‘Odanı topla!’ diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.
Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum.
Annem odama gelip ‘Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.’ dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?
Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. 
*
Babam eve gelince uygun zamanı kolladım.
Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. 
Babam baktı. Hım, dedi ‘Çok güzel olmuş.
Bu adam benim herhalde.’ dedi. 
Ben ‘Hayır o adam değil, bu çocuk sensin’ dedim.
O ‘Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın’dedi.
Ben yine ‘Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.’ dedim.
Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: ‘Peki neden bizi küçük çizdin?’ dedi. 
*
Heyecanla başladım anlatmaya.
Ben büyüyüp adam olacağım.
İş bulup çalışacağım.
Siz yaşlanıp küçüleceksiniz.
Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız.
Ben işten geldiğimde yorgun olacağım.
Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda iş yerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile.
*
Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde ‘Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.’ diyeceğim.
Ve bir de bağıracağım ‘Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar’ diye.
Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. 
Duyduklarına inanamıyorlardı..
Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi

17 Ocak 2015 Cumartesi

Mendil alır mısın abi?

''Mendil alır mısın abi?'' dedi, kirli ama güzel yüzüyle.

''Yok'' dedim, ''Sağ ol, sağ ol, benim var''

''Olsun sonra kullanırsın'' dedi titrek sesiyle.

''Peki'' dedim, ''Ver bir tane''

Uzattım parayı, sevindi. ''Mendil kalsın'' dedim, gücendi.

''Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim''

''Peki'' dedim, ''Peki, kızma''

Aldım mendili elinden sordum: ''Adın ne senin?''

''Murat'' dedi, ''Murat ama arkadaşlar 'İnce', der zayıfım ya hani.''

''Annen, baban yok mu senin?''

''Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.''

''Peki nerede yaşıyorsun sen? '' dedim.

''Her yerde'' dedi, hem de gülerek...

''Nasıl yani her yerde?''

''Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi'' dedi ve patlattı kahkahayı.Haksız da sayılmazdı hani...

''Kimden alıyorsun sen bu mendilleri?''

''Sakallı Mehmet Amca'dan''

''Kaçtan veriyor sana tanesini?''

''İkiyüzelli'den''

''Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?''

''Ee!.. İkiyüzelliii''

''Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet Amca'n senden?'' diye sordum şaşkınlıkla.

Biraz kızgın baktı yüzüme: ''Siz hep böylesiniz zaten, karşılıksız iyilikten anlamazsınız.''

''Niye ki?'' dedim, anlattı:

''Bir keresinde bir abla ağlıyordu, 'Abla mendil alır mısın?' diye sordum, 'Defol!...' diye bağırdı bana. Oysa, oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin diye vermiştim mendili. Anlamadı... Ama ben yine de gizlice koydum çantasına.''

''Peki'' dedim, ''Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden, bir seferde, topluca yani olur mu?''

''Olmaz'' dedi kafasını iki yana sallayarak.''Olmaz!... O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın. Satılık olanlar sadece mendiller abi. Günlerimi bırak, bana kalsın...'

24 Aralık 2014 Çarşamba

DÜNYANIN DEĞERİ KAC LIRADIR?

Akdeniz'deki şirin illerimizden birinde iki sene önce görev görev yaparken emir subayına görev veriyor. "Ramazan ayındayız, git bu şehrin en fakir insanını bul" diyor. Ertesi gün emir subayı geliyor; "Buldum paşam, şu mahallede oturan 75 yaşında bir teyzemiz var.
Tek başına hayatla mücadele ediyor" 
diyor.
General, erzak paketi hazırlayıp o yaşlı teyzenin kapısını çalıyor. İftara yarım saat var. Hemen gelen erzaklarla sofra kuruluyor.
İftar'da General yemeğe başlıyor.
Ev sahibi yaşlı teyze sofraya oturuyor ama yemeklere dokunmuyor.
Paşa "Haydi teyze sen de orucunu aç" diyor. "Evladım ben Alevi'yim oruçlu değilim, siz devam edin" cevabı geliyor.
Buraya kadar anlattıklarından sonra General'in söyledikleri çok çarpıcıydı; "Ben bu şehrin en fakirine Ramazan'da iftar açacak diye yardım etmeye niyetlendim. Allah beni bu oruç tutmayan teyzemizin evine gönderdi.
Hiçbir şey tesadüf değildir." 
Paşa evden ayrılırken yaşlı teyzeye "Bir isteğin var mı" diye soruyor.
Teyze "Daha önce bir apartmanda kapıcı olarak çalışıyordum.
Yaşlandığım için işten çıkarıldım.
Sizden ricam eğer mümkünse işe geri alınmamı sağlayabilir misiniz" 
diyor.
General "Kaç para maaş alıyordun oradan" sorusunu yöneltiyor.
Sıkı durun, cevap çok ilginç. "Ayda 50 lira maaş alıyordum." Evet sene 2012...
Ve o 50 lira maaş o teyzenin DÜNYASI...
Onun için çok önemli. "DÜNYANIN DEĞERİ 50 LİRA" dedi Paşa.
Ve ekledi; "Neyin kavgasını yapıyoruz? Bu ülke Alevi'siyle Sünni'siyle, Türk'üyle Kürdüyle, Laikle muhafazkarla, sağcısıyla solcusuyla hepimizin. Hepimiz, hepimize lazımız.
Ama bizi bölmek, parçalamak yutmak için dışarıdan akıl almaz DOLAPLAR çeviriyorlar. Bunun için de hep aynı argümanları ve piyonları kullanıyorlar.

17 Aralık 2014 Çarşamba

Altın kaz


İyi bir adama öldükten sonra bir altın kaz şeklinde tekrar dünyaya gelmesine müsaade olundu. Kaz insan iken oturduğu evin damına kondu ve orada zevcesiyle kızlarını gördü. Onlar şimdi çok fakir idiler ve geçinebilmek için pek çok sıkıntı çekiyorlardı. Kaz: — ben sizin babanızım, bu altın tüyü alınız, satınız ve kendinize yiyecek tedarik ediniz, diye seslendi ve onlara bir tüy attı. Her gün böyle bir altın tüy veriyordu. Aile de rahat yaşıyordu. Nihayet bir gün anneleri kızlarına dedi ki:
— çocuklar! Bir kaza itimat edilir mi? Bir gün uçar gider, bir
daha onu göremeyiz. Yarın geldiği zaman onu tutup bütün tüylerini yolarak alalım ve emin olalım.
Ertesi gün kaz geldi ve onu tutup bütün tüylerini yoldular. Fakat bu tüyler adi kaz tüyleri idi, çünkü onlar yalnız kazın rızasıyla koparıldığı halde altın idi.
Kaz uçup gitti ve bir daha görünmedi

Kral ile deniz


Yüzlerce sene evvel krallarda o kadar kudret vardı ki ekserisinin son derece kibir ve azamet takınmaları şayanı hayret değildir. Fakat tarih bize böyle olmayan bir kral gösteriyor. O kral hiç kibirli ve azametli değil, bilakis çok mütevazı idi.
Bu kral İngiltere tahtında oturan bir Danimarkalı idi. kral (Alfred) den yüz sene sonra hükümdar oldu. İsmi de (canute) idi.
Sarayında etrafını alan müşavirleri ve saray halkı ona daima büyüklüğünden bahis eder, türlü türlü metih ve sitayişlerde bulunurlardı. Ona her fırsatta ne kadar kudreti olduğunu, en ufak arzusuna her şeyin itaat etmeğe ve baş eğmeğe mecbur bulunduğunu söylerlerdi. Fakat bu manasız ve budalaca methiyeler kralı aldatmadı. Mağrur ve kibirli bir adam olmadığından böyle budala cümleler, methiye sözler kulaklarına hoş gelmiyordu.
Bir gün kral deniz kenarında oturuyordu. Yanındı bulunan bendegânı onu ber mutad alkışlıyorlardı. Kral da her zaman olduğu gibi bu methiyelerden hoşlanmıyor ve sıkılıyordu.
Kral, burada, denizin kenarında mühim bir ders verebileceğini
Düşündü. Sandalyesini denizin kenarına koymalarını emir etti. Sonra kuvvet ve kudret sahibi deryanın yanına oturarak dedi ki:
— benim bütün insanların en büyüğü olduğumu söylüyorsunuz, değil mi?
— evet! Ey muhterem kralımız! Dünyada senin kadar büyük kimse yoktur.
— her şey benim emrime itaat eder mi?
— evet! Her şey sana itaat eder.
— pek ala! Deniz bana itaat eder mi?
Kralın bendegânı bu suale ne cevap vereceklerini şaşırdılar. Önlerinde kuvvetli deniz vardı. Büyük dalgaları sahile doğru yuvarlanarak geliyorlardı. Kürrei arzda onları durduracak hiçbir kuvvet yoktu. Dağlalar kralın ayaklarına doğru geliyor ve yaklaşıyorlardı. Fakat budala ve müdahin adamlar hayır! Demeğe korktular ve dediler ki:
— ey muhterem kral! Denize emir et. O da sana itaat eder. Bunun üzerine kral yüksek sesle emir etti:
— ey deniz! Artık yaklaşma. Dalgalarına yuvarlanmamalarını, sularına ayaklarıma dokunmamalarını emir ediyorum.
Fakat derya ne zaman bir insanın emrini dinlemiştir? Dünyada hangi kuvvet dalgaların kenara doğru hücumunu durdurabilmiştir?
İşte bu defa da deniz krallık emrine itaat etmedi. Dalgalar yuvarlanmakta devam ettiler. Sular, gittikçe kralın sandalyesini ihata etti, ayaklarını ve elbisesini ıslatacak kadar yükseldi.
Kralın bendegânı bunu görünce korktular, acaba, kral deli mi oldu?
Sayfa:10
diye düşündüler. Çünkü bir adamın denize emir etmesi divaneliktir, o öyle bir kuvvet idi ki onun yanında bir kralın kudreti bile hiç mesabesinde kalırdı. Fakat müdahinler ona her şeyin itaat edeceğini kati olarak söylemişlerdi.
Kral, denizin, emrine itaat etmediğini görünce başından tacını çıkarıp kumların üstüne attı ve haykırdı:
— ben bunu bir daha başıma koyamam.
Her şeydeki kudrete nispeten insanlardaki kuvvet nedir?