Cinayet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cinayet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Ali Şükrü Bey cinayeti ve hakikati

Necmettin Alkan ve Uğur Üçüncü’nün hem hazırlayıp hem de esaslı makalelerle katkı sunduğu, Murat Yılmaz, Sonay Üçüncü ve Muzaffer Başkaya’nın ciddî makalelerinin yer aldığı Ali Şükrü Bey Mücadeleyle Geçen Bir Ömür isimli kitabın ikinci baskısı son zamanlarda ses getiren yayınlara imza atan Kronik Yayınları’ndan çıktı. Türkiye, bugünü yakın tarihle, yakın tarihi bugünle iç içe geçmiş olan bir ülke. Bu sebeple yakın tarihe dair söylenen şeylerde ideolojik yaklaşım, hissiyat, aktüel siyaset ve maslahat kaygısından mücerred pek fazla çalışma yapılamamaktadır. Salt ilmî kıstas ve soğuklukla hazırlanmış kimi eserler bile kötü niyetli insanların itham ve iftiralardan azade kalamıyor.
Ali Şükrü Bey ve cinayeti yakın tarihimizin tesiri bugün de hissedilen mühim ve feci bir vakasıdır. İlk defa bu çalışmada Ali Şükrü Bey derli-toplu ele alınmış, yazarlar meseleye sadece salt tarih ilmi ve hakikatin açığa çıkması zaviyesinden yaklaşmışlardır. Bu eser, kanaatimizce Necmettin Alkan’ın hazırladığı ve yine Trabzon Büyükşehir Belediyesi hizmeti olan Ali Şükrü Bey’in Makaleleri-Tarih, Medeniyet ve Siyaset unvanlı çalışmayla birlikte mütalaa edilmelidir. Ali Şükrü Bey-Mücadeleyle Geçen Bir Ömür unvanıyla ikinci baskısı yapılan bu kitaptaki kimi bilgi ve tespitlerin bigâne kalınmayacak kalitede olduğunu zannetmekteyiz. Mesela Uğur Üçüncü›nün ‘Ali Şükrü Bey’in İttihadçılığı ve İttihadçılarla İlişkisi Hakkındaki Tartışmalar’ unvanlı makalesi bu evsaftadır.
Kitabın ilk baskısında yer alan birkaç zühul eseri ve esasa müessir olmayan maddî hata da tashih edilmiş ve eser tam bir kaynaklık vasfı kazanmıştır.
BÜYÜK VE MUKADDES CİHAD
Cami/Vaaz Kürsüsündeki İslamcı İttihadçılar çalışmamızda daha teferruatlı olarak incelediğimiz isimlerden biri olan Ali Şükrü Bey’in dinî hassasiyetleri hayatı ve siyasî faaliyetleri ele alınırken merkezî bir yer işgal etmektedir.  Kendisi Hüseyin Kazım Kadri ve Mehmed Akif gibi cami/vaaz kürsüsündeki heyecanlı irşadıyla da maruf biriydi. Hüseyin Kazım Kadri, İttihat ve Terakki devrinde Selanik Valisi olarak kürsüye çıkardı. Akif’in bilhassa Kastamonu ve havalisindeki, Ali Şükrü Bey’in de Kayseri’deki vaazı millet ve memleket yolunda ciddî hizmetlerdi. Merhum Kadri ve Mehmed Akif gibi Ali Şükrü Bey’in de ayetleri meallendirişinden yola çıkarak söylersek kendisi de Arapçaya vakıf ve hâkim biridir. Millî Mücadele’nin en hararetli hengâmında Kayseri Ulu Camii’nde verdiği ve bilahare “Anadolu’nun Büyük ve Mukaddes Cihadı” unvanıyla 24 Eylül 1337[1921]’de Sebilürreşad’da yayınlattığı vaazı tek kelimeyle nefistir. Kanaatimizce üslubu korunarak ama lisanı biraz sadeleştirilerek ortaokul ve liselerde ders olarak okutulmalıdır.
Merhum, bu vaazında her vesileyle İngilizlerin nasıl “alçak” ve “aşağılık” olduklarından bahsetmekte, Müslümanları İngilizlere karşı tetik ve teyakkuzda olmaları hususunda ikaz etmektedir. İslam âlemindeki ve bilhassa Mondros Mütarekesi ertesinde yurdumuzdaki vaki işgaller hep İngilizlerin işidir. Mondros Mütarekesi’ndeki hükümlerle bilahare tatbik edilen işler arasında muazzam bir fark vardır. İngilizler, Türkleri mahvetmeden, yeryüzünden silmeden İslam dünyasında tam manasıyla hâkimiyet tesis edemeyeceklerini bilmektedir. Şükür ki, İslam âlemi de bunun farkındadır ve bilhassa Hint Müslümanları, hilafetin ve Türk Milleti’nin kurtarılması için her açıdan İngilizleri tazyik etmektedir.
Anadolu’daki işgale karşı mukavemet gösterenler hakikî Müslümanlardır. İngilizler parayla tıyneti, karakteri bozuk bazı Müslümanları ve idarecileri satın almış ve bunlar başlarda İngilizlerin emrine girip hizmet etmişlerse de, onlar artık Millî Mücadele’ye zarar veremeyecek bir hale gelmişlerdir. İngilizler dessas, sahtekâr, yalancı, tezviratçıdır. Musul’u, İstanbul’u bu şekilde işgal etmişlerdir. Merhum Ali Şükrü Bey, İstanbul’un işgalinden bahsederken “İstanbul işgal ediliyor. Makâm-ı Hilafet esir ediliyor, Meclis-i Millî dağıtılıyor, münevverler teb’id ediliyor ( uzaklaştırılıyor) ve İngiliz uşaklarından mürekkeb bir Ferid Paşa kabinesi tekrar işleri eline alıyor” demektedir.
Ali Şükrü Bey, İngiliz Muhibleri Cemiyeti hakkında belki de bugüne kadar söylenen en ağır sözlerden birini sarf ediyor. Hatta bazı çalışmalarda bu cemiyette taktik gerekçelerle bulunmuş olabileceği ima edilen eski Dâhiliye Nazırı Mehmed Ali Bey bile Ali Şükrü’nün öldürücü oklarından azade kalamıyor.
HAİN-İ DİN VE VATAN OLANLAR
Ali Şükrü Bey, sadece vatanın kurtarılmasının tam bağımsızlık için yetmeyeceğini, memleketin nüfuz mıntıkalarına bölünmesinin de kabul edilemeyeceğini, çünkü kapitülasyonlar var oldukça hakikî bağımsızlığın mevcut olamayacağını vurgulu şekilde ifade etmektedir. Ali Şükrü Bey, İngilizlerin halifeyi zorladıklarına, ona bazı işleri zorla yaptırdıklarına kanidir, ancak ne olursa olsun bu kabul edilebilir şey değildir. Millî Mücadele aleyhindeki fetvayı yayınlayan Şeyhülislam’ı bir cami kürsüsünde olmasına rağmen Hint Müslümanlarının lisanıyla bir güzel haşlamaktadır. Merhum bir gazete haberinden yola çıkarak İngilizlerin niyetinin Halifeye, Şeyhülislam’a ve namussuz hükümet adamlarına dayanarak, kendilerini fazla zahmete sokmadan işgali oldu-bittiye getirmek olduğunu söyler ve şöyle devam eder: “Allah cümlesini ve cümlemizi ıslah eylesin. Hain-i din ve vatan olanları kahr etsin!”.
Hem artık tarihin konusu olan İttihadçılık hem de kıyamete kadar varlığını ve tesirini devam ettireceğini zannettiğimiz İslamcılık ülkemizde hem yanlış bilinmekte hem de haksız, insafsız itham, hatta iftiralara maruz kalmaktadır. Ali Şükrü Bey İttihadçı bir İslamcı ya da İslamcı bir İttihadçı idi. Millî Mücadele’nin 1919-1922 aralığında bazı Trabzonluların suikast ve cinayetlere maruz kalmalarının yegâne ya da esas sebebi onların İttihad-ı İslam bayraktarı olan Enver Paşa’ya olan alaka ve muhabbetleriydi.

5 Eylül 2016 Pazartesi

Hrant Dink cinayetini aydınlatacak görüntüler


Hrant Dink cinayetinden 9 yıl sonra yayınlanan görüntüler, tetikçi Ogün Samast'ı azmettiren ve destek veren dönemin subaylarının kimler olduğunu tek tek ortaya çıkardı. A Haber'de yayınlanan yeni görüntülerde bu subaylar cinayetin işlendiği yerde keşif yaparken güvenlik kameralarına takıldı. Soruşturmanın derinleştirilmesine neden olan görüntülerde, İstanbul ve Trabzon İl Jandarma Alay Komutanlığı'nda görevli bazı askerlerin suikast günü ve öncesinde olay yerinde oldukları tespit edildi.

2 Eylül 2014 Salı

Boğaz kesenleri paralel abiler eğitti



Cinayetleri derin örgütün en ince ayrıntısına kadar kurguladığını söyleyen Ülger, "Kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı" diyerek itiraflarda bulundu: Cinayetleri işleyenler Paralel Yapı'nın Malatya’da Nurs Apartmanı'ndaki evinde iki 'paralel abi' tarafından özel olarak eğitildi.

AHMET DİNÇ - HABER MERKEZİ 
Malatya'daki Zirve Davası sanığı emekli Albay Mehmet Ülger, 4 yıldır tutuklu bulunduğu Malatya Cezaevi'nde ilk kez AKŞAM'a konuştu. Dönemin İl Jandarma Alay Komutanı olan Ülger, "Her şeyimi aldılar. Kaybedecek hiçbir şeyim kalmadı. Gerçekleri dünya duysun" diyerek bildiklerini anlattı; cinayetleri en ince ayrıntısına kadar Paralel Yapı'nın kurguladığını söyledi. Derin örgütten Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak bahseden Ülger'in sorularımıza yanıtları şöyle: 
Zirve cinayetlerinin arkasında sizce kim var? 
Cinayetlerin tam ortasında PDY var. Cinayetleri işleyenler daha önce PDY’nin Malatya’da Nurs Apartmanı'ndaki evinde iki 'paralel abi' tarafından özel olarak eğitiliyor. Olaydan bir gün önce cinayeti işleyecek olanlar, atış talimi yaparken polis tarafından yakalanıyor. Ama bırakılıyorlar. Polisin üzerlerinde bulduğu silah, ertesi gün cinayette kullanılıyor. Cinayet sırasında Malatya’da emniyet müdürü olan Ali Osman Kâhya ve il emniyet istihbarat şube müdürü olan İsmail Bilgin PDY’ci. Davaya bakması için kendilerinden olan savcı da getirdiler. 
'GÜNÜNÜ GÖSTERECEĞİZ' DEDİLER
İddianameye göre; siz, katliamı planlamak ve azmettirmek gibi eylemlerle suçlanıyorsunuz. Bu konuda ne diyorsunuz? 
Benim bu cinayetle uzaktan yakından ilgim yok. Malatya’da görev yaptığım süreçte PDY’nin hoşuna gitmeyecek şeyler yaptığım için beni bu torbaya dahil ettiler. 
Hoşlarına gitmeyecek neler yaptınız? 
PDY, Malatya’da 2. Ordu’nun onbaşısından orgeneraline kadar tüm personelini, il jandarmanın tüm çalışanlarını, Elazığ’daki tüm askeri birimlerin bütün isimlerini tek tek fişledi. İşte "Alevi’dir", "bize yakındır, bize uzaktır", "gereği yapılmalı" gibi. Kendi adamlarını karşıt, karşıtları ise şakirt diye gösterdikleri bir listeyi jandarma bölgesinde güya unutmuşlar ki ele geçsin de onlardan olmayanlar Cemaatçi sanılıp atılsın, sürülsün, meydan kendilerine kalsın. Biz bunların hepsini görevimiz gereği belirledik, oyunlarını bozduk. Doğu ve Güneydoğu’da generallik sırasındaki albaylarla ilgili bir çalışma başlattı PDY. PDY’ci bir abiyi Başbakan’ın danışmanı gibi gösterip bölgede gezdirdiler. Bu adam benim de yanıma geldi, amaçları kendi albaylarına generallikte yer açmak. Konuşmamızı kayda aldım. Benden, takip ettiği bir ihalede yardım istedi. Meğer bir suçtan aranıyormuş, tutuklattım. "Sana gününü göstereceğiz" dedi. 
RAMAZAN AKYÜREK AĞZINDAN KAÇIRDI
Cinayeti işleyenleri siz hiç gördünüz mü, iletişiminiz oldu mu?  
Kesinlikle olmadı; tanımam, bilmem. Ben dahil Jandarma’nın hiçbir personeli, cinayeti işleyenleri tanımayız, hiçbir iletişimimiz de olmadı. Ama PDY’ciler onları çok iyi tanıyor. Cinayetten sonra polis müdürü Ramazan Akyürek, "Dinlemeseydik nasıl yakalardık" dedi. Sanırım bu lafı ağzından kaçırdı. Madem izlediniz, cinayeti işleyeceklerini de biliyorsunuz demek ki. Niye önlemediniz? En iyimser bakışla PDY’ci polisler, işleneceğini bildikleri bir cinayeti önlemeyerek suç işlemiştir. Cinayetin failleri, misyonerlikle ilgili bilgileri Emniyet müdürlerinden öğrendiklerini mahkemede söyledi. 
ADEM YAVUZ ARSLAN DA İŞİN İÇİNDE
Cinayeti size yıkacaklarını nasıl anladınız? 
İsmail Bilgin cinayetten 10-15 gün sonra yanıma geldi, sorular sordu. Sorulardaki bütün içerik, sonradan uydurup yazdırdığı sahte ihbar mektuplarının içeriğiyle aynıydı. PDY’nin abisi Mehmet Ali Badak bu işin tam içinde, gazeteci Adem Yavuz Arslan bu işin tam içinde. Badak diyor ki "Eğer birine zarar vermek isterken kendiniz zarar görmek istemiyorsanız, bu işin başkası tarafından yapıldığı izlenimi uyandırın." Zirve’de, Ergenekon’da, Balyoz’da, 17-25 Aralık’ta olan bu mantığın tezahürüdür. PDY, yaptığı ne varsa kılıfına uydurup başkası tarafından yapıldığı izlenimi vermeye çabaladı. 
Sahte ihbar mektupları yazdılar
Uzman Çavuş Aykut Saka’yla ilgili ilginç bir olay yaşanmış. Nedir bu? 
Cinayetten sonra PDY abisi Mehmet Ali Badak, Aykut’a sahte ihbar mektubu yazdırmaya çalışıyor; bu işi Mehmet Ülger ve şu kişiler yaptı diye. Aykut kabul etmiyor. Ve gidip 2'nci Ordu Askeri Savcılığı’na şikâyetçi olup durumu anlatıyor. Ben Aykut’u şahit gösterdim. Bunun üzerine PDY’ciler Aykut’u Zirve Davası sanığı konumuna soktular ve tehditle konuşturmadılar. Konuşmaması ve ellerinde tutmak için PDY’ciler Aykut’a iş buldu, şimdi onların işinde çalışıyor. Eğer Aykut konuşur da gerçekleri söylerse Zirve’de PDY ve Mehmet Ali Badak batağa girer.
Cinayet Malatya’da işlendi ama olaya, Yurt Atayün’ün başında bulunduğu İstanbul TEM baktı bir ara. Ne için böyle oldu? 
Cinayet sırasında Malatya’da, kendilerinden olmayan Cumhuriyet Başsavcısı Ceyhun Ceylan, 3'üncü Ağır Ceza Savcısı Atilla Ceylan vardı. İstediklerini yaptıramadıkları için olayı Yurt Atayün gibi, Zekeriya Öz gibi PDY’ciler üzerinden İstanbul’dan yürütme yolunu seçtiler. Sahte ihbar mektuplarıyla soruşturmayı Malatya dışına aldılar. İhbarların biri Zekeriya Öz’e gitti güya. PDY, o savcıları Malatya’dan uzaklaştırıp İsmail Aksoy gibi kendi adamlarını getirdi, ardından İstanbul görevsizlik kararıyla olayı tekrar Malatya’ya gönderdi. Tam arayacakları gün evime, cinayeti benim işlettirdiğime ilişkin sahte mektup gönderdiler. Güya mektubu evde bulup kanıt yapacaklar. Eşim posta kutusundan alıp saklamış. 
Sahte ihbar mektubunun konusu ne? 
PDY bu olayı sahte ihbar mektupları üreterek kotardı denebilir. 15 sahte ihbar mektubu yazdılar. Kimden geldiği belli olmayan sahte ihbar mektuplarını kendi adamlarına; örneğin Zekeriya Öz’e gönderdiler.  
Katillerin hepsi serbest kaldı 
Malatya’da Emre Günaydın, Salih Gürler, Cuma Özdemir, Hamit Çeker ve Abuzer Yıldırım, Hıristiyanlıkla ilgili yayınlar yapan Zirve Yayınevi’nde 18 Nisan 2007’de katliam yaptı. Alman uyruklu Tilman Ekkehart Geske ile Necati Aydın ve Uğur Yüksel’i boğazlarını keserek öldüren zanlılar, olay yerinde yakalandı. Katliam günü, aylar öncesinden ayarlanmış bir konferans için Malatya’ya gelen Orgeneral Hurşit Tolon ve Malatya İl Jandarma Alay Komutanı Kurmay Albay Mehmet Ülger’in de aralarında bulunduğu 20 kişi cinayetle ilgili oldukları iddiasıyla tutuklandı. Cinayeti işleyen beş kişi, beş yıllık tutukluluk süreleri dolduğu için tahliye edildi. Fakat Ülger’le üç sanık hâlâ hapiste.

9 Temmuz 2014 Çarşamba

“Faili meçhul Necip Hablemitoğlu, PDF indir





                                         Köstebek PDF indir


Cumhuriyet’in“gözde”leri arasında bulunan bir “Cumhuriyet Aydını”dır!..
“Laik”tir!..
“Atatürkçü”dür,
“Devrimlere sıkı sıkıya bağlı”dır!..
Dolayısıyla, Necip Hablemitoğlu’na düzenlenen “suikast”ın aydınlatılması yolunda atılacak bir adım, ilk önce “Cumhuriyet’i sevindirmeli” değil midir?..
O halde;
Bu “örtbas” çabası niye?..
Yoksa, Cumhuriyet de;
“Paralel’in kucağına” mı oturdu?..
Dediğim gibi;
Gerisini bilmem ama, “Necip Hablemitoğlu cinayeti” aydınlığa kavuşturulursa, diğer “Faili meçhul cinayetler”in arkası çorap söküğü gibi gelir ve bu “suikast”ları kimlerin işlediği tek tek ortaya çıkar!..
ALMANLAR MI ÖLDÜRDÜ?
Malûm;
Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde, Çankaya Portakal Çiçeği Sokağı’ndaki evinin önünde öldürüldü!.. “Ruger marka silah”tan çıkan “2 boş kovan” dışında delil bulunamadığı için, Hablemitoğlu cinayeti, yıllardır “faili meçhul cinayetler rafı”nda tutuluyor!..
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın; “Bu ülke Hablemitoğlu cinayetini yaşamış, sonra da her şeyi örtbas etmiş bir ülkedir” dediği noktada; uzun yıllar Almanya’da yaşamış olan ve adını “Nazi Avcısı” olarak duyuran yazar Talip Doğan Karlıbel o yıllarda önemli bir iddiayı ortaya atıyor ve diyordu ki;
“Necip Hablemlitoğlu’nu Alman GSG 9 timleri öldürdü.” 
Araştırmacı yazar Talip Doğan Karlıbel’e göre; Bergama ve Alman Vakıfları üzerine araştırmalar yapması dolayısıyla Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu, Almanların öfkesinin odağında bulunuyordu. 
Karlıbel şöyle diyordu: 
“Dünyanın herhangi bir yerinde çıkarılan bir gram altın, bu cevherden büyük gelir elde eden Almanya’yı rahatsız eder. Almanların, Bergama’da altın çıkarılmamasına yönelik sergilediği ‘çevreci’ oyun bu çalışmalarının en önemli bölümünü oluşturuyor. 
Hablemitoğlu, Türkiye’deki gizli Alman faaliyetleri üzerine ciddi araştırmalar yapan önemli bir bilim insanıydı. Hablemitoğlu’nun yaptığı bir diğer çalışma da Alman gizli servisi BND üzerineydi. Türkiye’de sürdürdükleri faaliyetlerin boyutu ve verdikleri zararları üzerineydi. Necip Hoca, BND’nin Alman vakıfları üzerinden PKK ve birçok yıkıcı ve bölücü örgüt ve derneklere finansal kaynak sağladığını dile getiriyordu.” 
Karlıbel, Alman gizli servisi BND’nin 2002’de yayınlanan“Türkiye raporu”nda Hablemitoğlu’nun; “Türkiye’de baş Alman düşmanı” olarak nitelendirildiğini ve en kısa zamanda bu tutumundan vazgeçirilmesi gerektiği ifade edildiğini savunuyordu...
Cinayetten 3 gün önce BND’nin talimatıyla GSG 9 timinden 9 kişilik bir timin İstanbul’a geldiğini ve suikasttan 2 gün sonra Türkiye’den ayrıldıklarını bildiren Karlıbel, tartışılacak sözlerini şöyle tamamlıyordu:
“Ne ilginçtir ki, bu timlerin uğradıkları her yerde birileri suikasta kurban gitmektedir. Tim, İstanbul’daki Alman Başkonsolosluğu’nun Tarabya’daki misafirhanesinde kalmıştır. GSG 9 timleri son 5 yıl içerisinde Türkiye’ye 5 kez gelip gitmiştir.”
CEMAAT’İ DE ARAŞTIRIYORDU!
İyi de;
Karlıbel’in iddia ettiği gibi, “Cinayeti Almanlar işlemiş” ise, Cemaat’teki ve “Paralel medya”daki bu panik niye?..
Nihayetinde;
“Savcı’nın talimatı”nı yerine getiren Emniyet, “ipuçları”nı değerlendirir ve “Almanya”ya ulaşırsa, hesabını onlar verir!.. Cemaat, niye paniğe kapılıyor ki?..
Ne var ki;
Necip Hablemitoğlu’nun araştırmaları sadece “Alman Vakıfları” ve “Altın”la sınırlı kalmamış,“Fetullah Gülen Yapılanması”nı da mercek altına almıştı.
Evet, Hablemitoğlu’nun “bastırmak için bir türlü yayınevi bulamadığı” bir çalışması daha vardı.
“Köstebek...”
Bilgisayarında kayıtlı çalışmasında, Alman Vakıfları ilişkilerini anlatmıştı. 
Hablemitoğlu, “Yayınlayamadığı kitabı Köstebek”te, Fetullah Gülen’i “CIA Ajanı” olmakla itham ediyor ve “Nuh Mete Yüksel’in iddianamesi”ne de giren “suçlama”larını şöyle sürdürüyordu:
• ABD’nin tüm dünyadaki tarikatlara ön gördüğü modeli ülkemizde Fetullahçılar uyguluyor. Laik Cumhuriyetimiz için en büyük tehdit olan bu tarikatın arkasındaki dış desteğin ABD olduğunu, Türkiye’de ve dünyada bilmeyen yok.
• Hocaefendi, kalabalık mahiyeti ve 24 saat yanından eksik olmayan doktorlarıyla birlikte Pennsylvania eyaletinde özel bir çiftlikte yaşıyor. Çiftliğin bulunduğu bölge FBI koruması altında. FBI tarafından Fetullahçılara 1991 yılında tahsis edilen bu çiftlikte, YÖK ya da MEB tarafından bu ülkeye gönderilen Fethullahçı yüksek lisans öğrencilerinin örgütlenme toplantıları gerçekleştirdikleri biliniyor. CIA yetkilileri ile Eyalet valisinin temasları sonucunda, cemaatin eyalet sınırları içinde bir de okul açtığı gelen duyumlar arasındadır. 
• ABD Büyükelçiliği ve konsoloslukları, hocaefendilerini ziyaret edecek tüm ziyaretçilerin vize problemini 10 yıllık vize vererek, çözümlemektedir. 
• Bizzat kendi yandaşlarının açıklamalarına göre hocaefendi yakın zaman öncesine kadar, Türk devletinin istihbarat örgütlerine ajanlık yapmaktaydı. CIA ile bağlantısının gelişmesinden sonra bu tür enformasyon hizmeti statüsü içinde bir süre daha devam etti. Ta ki bu çarpık ilişkiyi Türk Silahlı Kuvvetleri ve MİT fark edinceye kadar, kamuoyu; onları barışın simgesi olarak tanımaya devam etti. 
• Fetullahçılara göre, Humeyni bir gün nasıl İran’a dönmüşse, hocaefendileri de öyle anlı-şanlı dönecek ve Çankaya’ya oturacaktır. 
• Bir taraftan ABD ile ilişkilerini sürdüren Fetullahçılar, diğer taraftan Vatikan, Fener Rum Patriği, Musevi Hamam Başısı derken, çeşitli ülkeler arası kuruluşlarla da paslaşmaya başlamışlardır.
Necip Hablemitoğlu ve Nuh Mete Yüksel’in bu “suçlama”ları; Fetullah Gülen’in o yıllardaki avukatı Fethi Ün tarafından yalanlandı ve hatta aleyhlerinde “dâvâ” açıldı!..
İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi; 2000 yılında, Necip Hablemitoğlu’nu “suçlu” buldu ve“Fetullah Gülen’e 1 milyar lira manevî tazminat ödemeye” mahkûm etti.
ZİYARETÇİLER KİMLERDİ?
Ne var ki;
“Aradan 14 yıl geçtikten sonra”, sadece Necip Hablemitoğlu Suikastı değil, diğer “faili meçhul suikastlar” da yeniden masaya yatırıldı ve geniş şekilde soruşturulacak!..
Ben, bu vesileyle bir “duyum”umu aktarmak istiyorum... Kulağıma gelen “söylenti”lere göre;Necip Hablemitoğlu, sanıyorum “Köstebek” adlı kitabını yazdıktan sonra, “ziyaretine birileri geldi” ve ona dediler ki; “Sen, bu kitabından kaç para kazanmayı bekliyorsun?”
Necip Hablemitoğlu, “800 bin dolar” deyince, kendisini ziyaret eden kişi veya kişiler, “Bu para çok” dediler ve ona “500 bin dolar” teklif ettiler!..
“Bu parayı sana vereceğiz ama kitabı, kesinlikle piyasaya vermeyeceksin!”
“Tamam” dedi Hablemitoğlu... İddialara göre “500 bin dolar”ı aldı ama bir yandan da “kitabını basacak yayınevi aramaya” başladı!..
İşte o zaman ipler koptu!..
Sonra, gazetelerde o haber çıktı:
“Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 günü Çankaya’daki evinin önünde, saat 20.30 sıralarında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti!”
Ona “suikast” düzenleyenler, “kitabı yayınlamaması şartıyla 500 bin dolar ödeyen ziyaretçileri” miydi, yoksa “Alman timi” miydi?..
Bu cinayet, “18 Aralık 2002 tarihinden bu yana karanlıkta”dır ve işte şimdi “aydınlatılması”yönünde bir “soruşturma” başlatılmıştır!..
O halde, bu “panik” niye?..


Yazar Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. Aradan geçen zamana rağmen faillere ulaşılamadı. Dosya, faili meçhuller rafındaki yerini aldı. Ancak, Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) İstihbarat ve Terörle Mücadele (TEM) birimleri, bir yıl önce dosya üzerinde yeni çalışma başlattı. Dosyadaki veriler yeniden didik didik edildi. Cinayetin ardından bir ihbar mektubu üzerine emekli Albay A.U.’nun takibe alındığı, dosyada emekli Astsubay T.Ü. ile 2002-2004 tarihleri arasında telefon görüşmeleri yaptığına ilişkin bilgilerin yer aldığı fark edildi. Bunun üzerine, Telekomünikasyon İletişim Dairesi’nden (TİB) alınan veriler incelendi. Ayrıca cinayetten sonra söz konusu iki isim arasındaki telefon görüşmelerinin dökümü yeniden yapıldı.
Telefonlara ait ‘baz’ verilerinden, T.Ü.’nün suikast öncesi ve sonrasında Ankara’da olduğu sonucuna ulaşıldı. Söz konusu şahıs adına kayıtlı telefonların, 15-21 Aralık 2002 tarihleri arasında Ankara’da sinyal verdiği görüldü. T.Ü.’nün Albay A.U. ile telefon görüşmeleri yaptığı, karayoluyla Antalya’dan Ankara’ya geldiği, saldırıdan birkaç gün önce Necip Hablemitoğlu’nun evinin olduğu Portakal Çiçeği Sokağı’na giderek incelemelerde bulunduğu belirlendi. Cinayetin hemen ardından olay mahallinde A.U. ile Olay Yeri İnceleme ekiplerinin çalışmalarını takip eden astsubayın 21 Aralık tarihinde karayoluyla Ankara’dan Antalya’ya döndüğü anlaşıldı.
Son bilgiler ışığında dosyayı didik didik eden polis, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmek üzere yeni bir dosya hazırladı. Cinayetin ardından gerçekleşen telefon trafiği dosyada ayrıntılarıyla yer aldı. Emekli albayın, T.Ü.’ye,  “Antalya’daki malzemeleri kaldırın. Ortada bir şey bırakmayın. Dikkatli olun.” dediği kayıtlara yansıdı. Polis, T.Ü.’nün de ikamet ettiği Antalya’daki bazı adreslere baskın yapmasına rağmen söz konusu malzemelere ulaşılamadı. Ancak, Ergenekon operasyonunun başlamasının ardından Antalya’da metruk bir arazide çok sayıda mühimmat bulundu. Bunun emekli Albay A.U.’nun  telefonda belirttiği malzemeler olduğu ortaya çıktı.
İhbar mektubu: Albay A.U. suikastin faillerini biliyor
Necip Hablemitoğlu cinayetini araştıran polis, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaşan bir ihbar mektubunun da üzerinde duruyor. Alınan bilgilere göre mektupta, emekli Albay A.U.’nun Necip Hablemitoğlu suikastı ile ilgili olarak önemli bilgilere sahip olduğu ileri sürülüyor. A.U.’nun Hablemitoğlu’nun faillerini bildiği iddia ediliyor. Aynı şekilde Hablemitoğlu olayı ile ilgili olarak Ergenekon sanığı Ergun Poyraz’ın da bazı bilgilere sahip olduğu aktarılıyor. Mektuptaki bir diğer değerlendirme ise ‘Hablemitoğlu’nun o dönemde bu kişilerle güçlü bir irtibatı olduğu, yazdığı birçok kitapta bilgi ve belgeleri kendisine A.U.’nun temin ettiği, ancak aralarının açılmasının ardından Hablemitoğlu’nun hedef haline geldiği’ yönünde.
‘Hablemitoğlu cinayeti için 1 milyon dolar teklif edildi’
Ergenekon sanıkları arasında yer alan Osman Yıldırım, 12 Mart 2008 tarihli ifadesinde Hablemitoğlu cinayeti ile ilgili olarak şunları söylemişti: “Aralık 2002’de İbrahim Genç, Veli Küçük, Muzaffer Tekin, Esen Türkyılmaz ve Osman Gürbüz’ün de bulunduğu bir yazıhanede Gürbüz, bana ‘Necip Hablemitoğlu’nu öldürebilir misin?’ diye sordu. Bunun karşılığında da 1 milyon dolar vereceklerini söyledi. Ben ise kendisini tanımadığımı söyledim, bundan dolayı da tekliflerini reddettim. Bunun üzerine Veli Küçük, Osman’a dönerek, ‘Osman bu iş gene sana düştü’ şeklinde talimat verdi. Daha sonraki günlerde Hablemitoğlu’nun öldürüldüğünü duydum. Olaydan 6-7 ay sonra Gürbüz, bana ‘Hablemitoğlu’nun parasını masalarda bitirdik’ dedi.”

Üç yazarın şüpheli ölümü FETÖ iddianamesinde


İzmir'deki FETÖ iddianamede, Necip Hablemitoğlu, Haydar Meriç ve Aytunç Altındal gibi gazeteci yazarların şüpheli ölümlerine de yer verildi.

İzmir'de FETÖ/PDY'ye finansal destek sağlanmasına yönelik hazırlanan iddianamede, örgüt aleyhine kitap yazan Necip Hablemitoğlu, Haydar Meriç ve Aytunç Altındal gibi gazeteci yazarların şüpheli ölümlerine de yer verildi. İddianamede, "Henüz kitabı basım aşamasına gelmemiş Ahmet Şık ile bu konuda kitap yazan Hanefi Avcı ve Nedim Şener'in uzun süre tutuklu yargılandıkları davalarla susturulmaları ve susturulmak istenmeleri üzerinde dikkatle durulması gereken bir konudur" denildi.
İzmir Cumhuriyet Savcısı Zafer Dur'un FETÖ/PDY'ye finansal destek sağlanmasına yönelik başlattığı soruşturma kapsamında 2'si tutuklu 3 sanık hakkında hazırlanan ve İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilen 56 sayfalık iddianamede, örgütün kuruluşundan yapılanmasına, devlete sızmasından 3 gazeteci yazarın şüpheli ölümüne kadar birçok konuya yer verildi.
İddianamede, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından FETÖ'nün silahlı terör örgütü olduğunun daha anlaşılır hale geldiği, örgütün firari elebaşı Fetullah Gülen'in 75 yaşında ve ilkokul mezunu olması, 1999'dan bu yana ABD'de yaşaması göz önünde bulundurulduğunda, şahsi gayret ve yeteneklerle bu kadar büyümesi ve devletin varlığı için büyük öneme sahip kurumların içinde hayati birimlerine yerleşmesinin mümkün olamayacağı belirtildi.
Uluslararası desteğe sahip olmadan 160 ülkede okullar açıp yönetmenin hayatın akışına ters bir durum olduğu vurgulanan iddianamede, Gülen'in ABD'ye gittiği tarih ile terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye teslim edildiği tarihe de dikkat çekildi.
FETÖ İLE MOON TARİKATI BENZERLİĞİ
İddianamede, FETÖ'nün Türk Silahlı Kuvvetleri, emniyet teşkilatı, yargı, mülkiye ve istihbarat birimlerinde etkin konuma gelip devleti "esir" alacak bir pozisyonda bulunmasının dış güçlerin desteği olmadan gerçekleşemeyeceği kaydedildi.
Örgüt üyelerinin kod isimler kullandığı bildirilen iddianamede, her meslek grubuna "imam" tayin edilmesi, "imamlar" aracılığıyla üyeler arasında iletişim kurulması, üst düzey örgüt mensuplarının gerçekleştirdiği toplantılarda katılımcıların özel ve mesleki soru sormalarına sınırlama getirilmesi, hücre şeklinde örgütlenen yapıda bir hücrenin çökmesi halinde diğerlerine ulaşılamaması gibi tespitler sebebiyle FETÖ'nün "dini duygularla kurulmuş bir yapı" söylemlerinin gerçeğe aykırı olduğu ifade edildi.
FETÖ/PDY'nin sözde sivil toplum cemaati görünümlü yapısının CIA'nın öngördüğü "Mormon, moon, scientology" gibi tarikat yapısına tıpatıp uyduğuna işaret edilen iddianamede, CIA'nın bu modellerle tarikatları birer sivil toplum örgütü şeklinde yapılandırarak toplumu değiştirip dönüştürmeyi amaçladığı, bu örgütün de onlarca yıldır eğitim, ekonomi, sağlık, politika, teknoloji ve kültürel sistemlerin dayalı olduğu kamusal alanlarda oluşturduğu yönetim sisteminin bunu amaçladığı aktarıldı.
ŞÜPHELİ ÖLÜMLER
Gazeteci yazar Necip Hablemitoğlu'nun "Köstebek" isimli kitabına da kaynak olan emniyetteki yapılanmayı deşifre eden raporları düzenleyen dönemin emniyet müdürlerine gözdağı verildiği, FETÖ'ye yakın duranların önünün açıldığı, "dokunanın ise yanacağı" bir yapı oluşturulduğu belirtilen iddianamede, şunlar kaydedildi:  "Gülen'in CIA, MI6 ve BND gibi yabancı istihbarat örgütlerine taşeronluk yaptığı, taşeronluk yaptıkları istihbarat örgütleri adına hareket ederek karşı devletlerin istihbarat birimlerinde kadrolaşma yoluna gittiği uzun süredir özellikle araştırmacı yazarlar tarafından dile getirilen konular
arasındadır. Örgütün bu şekilde sızdıkları devletin gücünü, devleti savunanlara karşı kullanacak düzeye gelmeleri konusunda uluslararası düzeyde yardım aldıkları konusunda da ciddi kaygılar bulunmaktadır.  Bu konuda araştırma yapan ve kitap yazan Necip Hablemitoğlu, Haydar Meriç ve Aytunç Altındal gibi gazetecilerin FETÖ bağlantısı nedeniyle şüphe taşıyan ölümleri, henüz kitabı basım aşamasına gelmemiş Ahmet Şık ile bu konuda kitap yazan Hanefi Avcı ve Nedim Şener'in tutuklu olarak uzun süre yargılandıkları davalarla susturulmaları ve susturulmak istenmeleri üzerinde dikkatle durulması gereken bir konudur."
OPERASYON
FETÖ/PDY'ye finansal destek sağlanmasına yönelik soruşturma kapsamında İzmir Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şubesi ekiplerince 18 Şubat'ta düzenlenen operasyonda, ABD'den dönen iş adamı Emir Ağbaş ve Mehmet Çelikaslan, İzmir Adnan Menderes Havalimanında gözaltına alınmış, İzmir ve İstanbul'da Ağbaş'a ait 8 adreste arama başlatılmıştı. Ağbaş ve Çelikaslan tutuklanmış, şirket çalışanlarından Selami Başaran ise tutuksuz yargılanmak üzere salıverilmişti.
Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Zafer Dur, 2'si tutuklu 3 sanık hakkında hazırladığı iddianamenin İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilmesiyle sanıklar hakkında Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddeleri kapsamında "silahlı terör örgütü üyesi olmak" ve "Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun'a muhalefet" suçlamalarıyla 5 ila 10 yıl arasında hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.