28 Aralık 2015 Pazartesi

Türk müzisyenin ABD’de büyük başarısı






New York’ta yetenekli genç sanatçıların katıldığı beste ve vokal yarışmasının önceki gün canlı olarak yayınlanan bölümünde yarışan Türk sanatçı Sinem Saniye, kazandığı birincilik ödülüyle yarışmanın finallerine kalma yolunda önemli bir avantaj elde etmiş oldu.

Tanınmış sunucu Ernie Anasties’in sunduğu yarışmada, dört jüri üyesinin ikisinden 10’ar puan, diğer ikisinde de 9’ar puan alan Sinem Saniye’nin sesini, Amy Winehouse’a benzeten jüri üyeleri Türk sanatçının yarışmadaki performansıyla ilgili övgü dolu sözcükler kullandılar.

Yarışmanın eleme bölümünde jürinin oylarıyla kazandığı  ‘Star’ ödülüyle yarışmanın bundan sonraki bölümlerine de katılma hakkı elde eden Sinem Saniye’nin ‘Star Of The Day’ yarışmasının finallerine katılabilmesi için internet ve sosyal medya üzerinden yapılan halk oylamasından da yeterli oyu alması gerekiyor.

Final için destek istedi

Yarışma sonrasında Amerika’nın Sesi’ne konuşan Sinem Saniye, yarışmanın finaline kalabilmesi için internet ve sosyal medya aracılığıyla başlayan oylamada destek beklediğini söyledi. Sinem Saniye, yarışmaya katılmasının perde arkasını da şöyle anlattı: “Efsanevi sunucu Ernie Anasties’ in sunduğu programa katılmam için beni aradılar,’ New York’un en yetenekli sanatçılarını arıyoruz. Bize şarkılarınızı gönderin’ dediler. Biz de bestemi Fox TV ye gönderdik, prodüktörler dinlemiş, çok beğenmişler. ’Bu kız mutlaka yarışmaya katılmalı demişler’ Çok rekabetin olduğu bir yarışma ‘American Idol’ a katılan birçok sanatçı da bu yarışmaya katılmak istedi ve müziklerini gönderdiler. Çok üst düzey ve yetenekli sanatçılar başvurdu. Her hafta ayrı bir bölüm yapılıyor. Üç yarışmacı yarışıyor. Bu bir beste yarışması değil,  ‘American Idol ‘ gibi bir vokal yarışması. Yarışmaya katılan sanatçılar bilinen ve tanınan şarkıları seslendiriyor aslında. Sadece bir ses  yarışması bu.”

Risk alıp kendi bestemle katıldım

Yarışmanın aslında bir vokal yarışması olduğunu belirten Sinem Saniye, “Ama ben değişik bir şey yapmak istedim. Besteci olduğum için yarışmada kendi bestemi sunmaya karar verdim. 2016 da çıkacak albümümde yer alan, hem de bu bestemi çok sevdiğim için  ‘Love me, Love me, Love me’ ile katılma kararı aldım. Bu yarışmada bunu yapan sadece üç kişi dört kişi olmuş şimdiye kadar. Diğer herkes başkalarının tanınmış besteleriyle katılmış yarışmaya. Prodüktörler baştan da bize söylediler, ‘Bilinmeyen ve tanınmamış bir besteyle jürinin karşısına çıkmak çok büyük bir risk olur, yeni bir beste jürinin kulağına çok yabancı gelir dikkatli olun’  diye bizi uyardılar. Ben de bu riski aldım, bu uyarıya rağmen kendi bestemle katılmak istedim yarışmaya. Tabi ki çok heyecanlıydım, aldığım riski de biliyordum. Ama kesinlikle başkasının şarkısını söyleyemezdim. Kalbimde olan bestecilik duygusu ve sevgisi hiç bir zaman bitmez. Sıfırdan bir şey yaratmak benim için en büyük zevk. Benimle yarışan diğer iki kişi de kendi besteleriyle yarıştılar sanırım özellikle bizi aynı bölümde özellikle  yarıştırdılar. Bu aşamadan sonra yarışma bölümünü kazanıp yıldızını alan sanatçılar için yarışma orada bitmiyor. Finallere kalmak için halkın oylamasına başvuruluyor. İnternet üzerinden yapılan oylamada en çok oy alan sanatçı finallere kalıyor. Finallere kalan sanatçılarda yeniden birer parça seslendirecekler sahne alacaklar” dedi.

John Lennon beste yarışmasını kazandı

Sinem Saniye’nin, geçtiğimiz yıllarda Amerika’da piyasaya çıkarttığı "When I Don't Sleep " adlı ilk albümünde yer alan "Boom Sheke Nana" şarkısı uluslararası John Lennon beste yarışmasında dünya dalında birinci olmuştu. Amerika’da başarıdan başarıya koşan Türk sanatçı, beş yaşında ilk bestesini  yazmış. Profesyonel müziğe ise üniversite eğitiminden sonra adım atmış. Üniversite’de opera, şan, tonmayster, caz ve gitar eğitimi almış. Şarkıları çok sayıda ödül alan genç sanatçı müzik yaşamını şöyle anlatıyor, “Çok sayıda bestem ödül aldı. Şarkılarım Delta Hava Yolları’nda çalınmaya başladı. Los Angeles’ta otobüs ve metrolarında çalındı. MTV Türkiye'de kliplerim döndü, ve şu an bile albümdeki parçalar hala Amerika'daki büyük zincir mağazalarında, yaklaşık 2 bin 500 ayrı mekanda çalıyor. İlk albümde çok yetenekli ve başarılı bir prodüktör ile kayda girdim, Henri Scars Struck, kendisi Grammy ödüllü, harika bir insan ve çok mütevazı, onunla çalışmak büyük onurdu.”

Ünlü sanatçılara beste

Sinem Saniye’nin bestelerini pek çok ünlü sanatçı da seslendiriyor. Beste çalışmalarını şöyle anlatıyor; “Bu son çalışma dönemimde şarkılarımın çoğunu Los Angeles'ta besteledim. Başarılı ve ünlü prodüktör Mikal Blue ile çalışıyorum. California'da uzun aylar geçirdim. Sadece kendi projem için değil başka sanatçılar için besteler yaptım orada. Justin Bieber’ in prodüktörü Rodney Jerkins’e bir beste verdik. Rihanna, Sophie Rose, Alex G, diğer sanatçılara besteler verdim. Alex G ile başarılı olduk, beraber bestelediğimiz bir şarkı Amerika'da Disney Radyo ve ABC Family kanalında yayınlanan favori şarkılardan biri oldu. Hepimiz çok mutlu olduk. Emek verdiğimiz bir eseri insanlarla paylaşabilmek en büyük onur ve mutluluktur benim için. Kendim için bu ikinci albümle hedeflerim aynı şekilde daha çok paylaşabilmek.  Dinleyicilere etkileyebilmek mutlu edebilmek tüm ödüllerden daha önemli benim için. İlk single’ım "Man Outta You" için klip çektik ve dört gözle sizlerle paylaşmak için hazırlanıyoruz. Hatta onun reklam kliplerini de çektik, çok yetenekli genç bir yönetmen ile, Şerife Potuk. Türklerle çalışmayı severim.”

‘İki Türk Amerikan müzik tarihini değiştirdi’

Hayranı olduğu Ahmet Ertegün ve Arif Mardin’in Amerika’da müziğin tarihini değiştirdiğini vurgulayan Sinem Saniye şöyle devam ediyor: “Amerika'da çok çeşitli müzik var. Tüm dünyaya yayılan müzik tarzların çoğu zaten Amerika'dan çıkmış. Caz ve Blues, Amerika’nın güneyinde New Orleans'ta  doğmuş. Bu müzikler de bizim rahmetliAhmet Ertegün ve rahmetli Arif Mardin beyleri çok etkilemiş. Belgesellerini izlerseniz, Amerika'da doğan caz müziğinden etkilenip, ilham alıp müzik sektörüne girmişler ve böylece iki Türk efsane bir şekilde Amerikan müzik tarihini değiştirdiler. Bu çok gurur verici bir şey ve beni de çok etkiliyor ve duygulandırıyor. Türkiye’de gidiyorum, hem ailemi ve arkadaşlarımı görmek için hem de müzik işleri için. GND Music adlı bir şirket ile çalışıyorum, menajerim Serkan Gündüzlü ile beraber çalışmalara başladık. Yeni çıkacak olan albümün için geçen yaz Türkiye’de çekimler yaptık.”

2016’da yeni albüm

Sinem Saniye, şimdi ise Amerika’da piyasaya çıkaracağı ikinci albümü için kolları sıvamış. 2016 yılında piyasaya çıkaracağı  yeni albümüyle ilgili de şunları söylüyor,  “Fransız prodüktör Henri Scars Struck ile yaptığım birinci albümümde, dünya müziği, pop karışımı, çok azda caz ve Türk esintiler vardı.  İkinci albüm  tamamen Pop tarzı. Parçalar daha hareketli, oynak, muzip, ve şakacı. Birinci albümüm de  içimi döküyorum, çocukluğumu anlatıyordum. Bebekken babamı kaybettim, onun yokluğunun acısını anlatıyordum. İkinci albüm az bile olsa üzüntülü ve ciddi olsun istemedim. Yeni albümünde babamın çocuksu taraflarını canlandırıyorum. Artık onu mutlu bir şekilde anmak istiyorum ve bu 2016'da çıkacak olan albümde daha çok ikimizin de paylaştığı ortak kişiliğimizi göstermek istiyorum. O da muziplik işte, çocuksuluk, biraz inatçılık, eğlence, yaramazlık, şakacılık ve oyun sevdası. Onun için adını "Let's Play" (Hadi Oynayalım) koymaya karar verdim.”

Sadettin köpek kimdir?

Orijinal Yazımı: Saaadeddin Kupeg’tir.

Hayatının ilk yıllarına dair yeterli bilgi yoktur; zira Selçuklu Sultanlarının hizmetine nasıl girdiği de bilinmemektedir. I. Alaeddin Keykubat döneminde Eyyubiler’e karşı düzenlenen seferde sol kanat kuvvetlerinin komutanı olup aynı zamanda emir-i şikar, nakkaş ve mimar da olduğu bilinmektedir. Yapmış olduğu en ünlü yapı Kubadabad Sarayı’dır.
Alaeddin Keykubat hayatını kaybedince yerine geçen II. Gıyaseddin Keyhusrev’in en sadık adamlarından biri oldu.
Harizmliler ile yapılan mücadele sonunda yenilgiye uğradılar ve Sadeddin Köpek bu durumdan mesul tuttuğu atabegi Şemseddin Altunaba’yı öldürttü. Altunaba, II. Kılıçarslan döneminden beri devlete hizmet eden biriydi.
ACIMASIZ BİR DEVLET ADAMI
Sultandan aldığı bir ferman ile İzzeddin Kılıçarslan’ın annesini boğduran Sadeddin Köpek, sultanın henüz erkek çocuğu olmadığı için kardeşleri Kılıçarslan ile Rükneddin’in hayatlarına dokunmadı ancak kalede hapsedildi. Sultanın erkek çocuğu olduğunda ise öldürmesi için görevlendirilen Armağanşah, kardeşlerini öldürmedi ve bunu sultandan ve Sadeddin Köpek’ten gizledi.
GÜCÜ GÜN GEÇTİKÇE ARTTI
Sadeddin Köpek, Ankara’ya giderken Akşehir’de bir muganniye ile gayri meşru ilişkide bulunmakla itham edilen Taceddin Pervane’nin Ankara’da recmedilerek öldürülmesini sağladıktan sonra yönetime tamamen hakim oldu. Diğer devlet adamlarını da korkutan Köpek’in gücü günden güne artmakla birlikte siyasi ve askeri alanda bizzat başarı elde edememiştir. Eyyubiler’in hakimiyeti altındaki Samsat Kalesi’ni kuşatan Köpek, 1238 yılında kaleyi teslim eden hristiyanlardan aldı.
TAHT HESAPLARI YAPMAYA BAŞLADI
Sümeysat’ın ele geçirilmesinin ardından nüfuzu bir kat daha artan Köpek, başarılı bir kumandan ve tecrübeli bir devlet adamı olan Kemaleddin Kamyar’ı Konya yakınlarında öldürttü. Bu olaydan sonra II. Gıyaseddin Keyhusrev’i de saf dışı bırakıp Selçuklu tahtına oturmanın hesaplarını yapmaya başladı.
Selçuklu tahtına oturması için öncellikle Selçuklu hanedanına mensup olduğunu ispatlaması gerekiyordu ve bunun için Köpek bu konuda da bir çözüm yolu buldu. Annesi Şehnaz Hatun’un Sultan I. Gıyaseddin Keyhusrev ile gayri meşru ilişkisi olduğunu, I. Gıyaseddin’den iki aylık hamile iken bir başkasıyla evlendiğini, kendisinin bu nikahtan yedi ay sonra dünyaya geldiğini, yani I. Gıyaseddin Keyhusrev’in gayri meşru çocuğu olduğunu iddia etti.
İBRETLİK SON
Öte yandan devletin kötü gidişinden sultanı sorumlu tuttu ve onun Abbasi halifelerinin sancağını değiştireceği, Abbasiler’i tanımayacağı söylentisini yaymaya başladı. Bu iddialara hiddetlenen sultan, Köpek’i bertaraf etmek için en sağlam adamlarını gönderdi. Emir-i Alem Togan tarafından bir kılıç darbesi ile ciddi bir yara aldıktan sonra öldü. Cesedi demir bir kafes içine konularak Kubadabad Sarayı’nın kale burcuna asıldı.

22 Aralık 2015 Salı

Fuat Pasa + pdf

KEÇECİZADE_FUAD_PAŞA PDF INDiR


Fuat Paşa 1835'de Kahire'de doğdu. Çünkü babası İncirköylü Hasan Paşa o zamanlar orada görevdeydi. Lakabına bakarak Beykoz'un İncirköyü'nden olduğunu sanmayın, çünkü Hasan Paşa Kafkasya'dandı ve Çerkes kökenliydi.. Rahatlıkla bir romana konu olabilecek kadar ilginç bir hayat hikayesi vardı Hasan Paşa'nın ama bunu, konuyu uzatmamak için burada paylaşmıyorum..
İncirköylü Hasan, Beykoz'da eniştesi Huzur Dersi Hocası Şakir Efendi'nin desteği ile ortaokulu bitirdi, sonra da Nizam-ı Cedid ordusuna katıldı ve yüzbaşılığa kadar yükseldi. İşte o sıralarda Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlılara karşı bağımsızlık bayrağını açmış, Osmanlılar da isyanı bastırmak için Mısır'a asker göndermeye karar vermişti. Ahmet Fevzi Paşa'nın komutasındaki Osmanlı filosu isyanı bastırmaktan vazgeçip donanmayı İskenderiye limanında Mısırlılara teslim etti. Filo kumandanının adı da Firari Ahmet Paşa oldu. Mısırlılara esir düşen askerlerin arasında Fuat Paşa'nın babası İncirköylü Hasan Bey de vardı..
Bir süre sonra barış imzalandı. Osmanlı askerlerinin çoğu yurda döndü, ama bazıları da İstanbul'a dönüp ne yapacağım, diyerek Mısır'da kaldılar. Hasan Bey de bunların arasındaydı. Orada orgeneralliğe kadar yükseldi. 
Fuat Paşa işte bu İncirköylü Hasan Paşa'nın oğluydu. İlkokulu İstanbul'da okudu, sonra Kahire'de Abbasiye Harp Okuluna yazıldı. Daha 18 yaşındaydı. Uzun boyuyla katıldığı bir geçit törenindeNebile adında şımarık ve zengin bir paşa kızının dikkatini çekti. Hemen babasına "ben bu genci isterim" diye tutturdu. Kızının ısrarlarına dayanamayan paşa, okul kumandanına ; okul kumandanı da Hasan Paşa'ya çıktı :
"Durum böyle böyle," dedi. "Mısır'ın en zenginlerinden birisinin kızı oğlunuza aşık olmuş. Adamın büyük gücü vardır, karşı koyamayız. Beni okuldan, sizi de Mısır'dan atarlar. Ne yapıp yapıp Fuat'ı razı edeceksiniz. Nebile ile nikahlanacak."
Hasan Paşa, "Anlıyorum," dedi, "mademki başka çare yok, çocuğu nikahlayın, okulu bitirsin, sonra düğün yaparız, evlenirler.."
Sonuçta okul bitti, düğün yapıldı. Karısı çok çirkindi. Saçları dökülmüş, peruk takan, çiçek bozuğu yüzlü birisi.. Fuat kısa zamanda Mısır ordusunda albaylığa yükseldi. Albay Fuat Bey o dönemde Hıdiv İsmail Paşa'nın yaveriydi, ama Hıdiv'le yıldızları hiç barışmıyordu. 
Fuat Bey'in Nebile'den iki oğlu oldu, onlar da büyüdüler. 1868'de Hıdiv İsmail Paşa özel bir görevle Fuat Bey'i İstanbul'a yolladı. Fuat Bey burada adeta büyülendi, canı hiç geri dönmek istemiyordu. Kahire'ye bir istifa mektubu gönderip Osmanlı ordusuna geçti..
Albay Fuat Bey Osmanlı ordusunda kısa zamanda büyük başarılar elde etti. Mısır'da yönetimi ele geçiren İngilizler karısı Nebile'nin Kahire'den çıkmasına izin vermedikleri için, özel yaşamında büyük bir boşluk vardı. Şehzadebaşı'ndaki Zeynep Kamil Hanım'ın konağından, Seyrandil adlı, kendisinden 20 yaş küçük, çok güzel bir Çerkes kızıyla evlendi. Paşa'nın ondan 8 çocuğu oldu !.. 
Tam o yıllarda Mısır'daki karısı da nihayet İngilizlerden izin alarak İstanbul'a geldi.. Fuat Paşa, karısı Seyrandil iki yılda bir doğum yaptığından, bir başka Çerkes güzeli olan İnşirah'ı da eş olarak almıştı. O da bir yandan çocuk doğurmaya başladı !.. Ondan da 8 çocuğu oldu.. Eski karısı, yeni karıları, bütün çocuklar hep birlikte, yukarıda fotoğrafı görülen yalıda yaşamaya başladılar..
Albay Fuat Bey Osmanlı ordusuna katıldıktan bir süre sonra kendisini Irak'ta bir ayaklanmayı bastırmak üzere Bağdat'a gönderdiler. Kısa zamanda bu işi başaran Fuat Bey 1872'de fırka kumandanı olarak paşalığa yükseldi. Sonra kendisini İstanbul'a çağırdılar, yine önemli görevlere getirildi.
1877'de Fuat 42 yaşında genç bir paşaydı. O sıralarda "93 Harbi" denilen Osmanlı-Rus savaşı patlak verdi. Paşa bu kez de Rus cephesine gönderildi. Gazi Osman Paşa Plevne'yi savunurken o da bugünkü Bulgaristan'ın kuzeyinde bulunan Elena'yı savundu. Orada Rus ordusunu büyük bir yenilgiye uğrattı ve Rusların ağır silahlarını ve toplarını ele geçirdi. Fırkasını da oradan Tekirdağ'a getirmeyi başardı ama Ruslar ilerliyorlardı. İstanbul'un işgali an meselesiydi. Fuat Paşa Çatalca'da son savunma cephesini kurdu. Ruslar Bakırköy'e dayanmışlardı. Padişah, Paşa'nın derecesini Müşirliğe yükseltti. Fuat Paşa, artık ordunun en ünlü ve kahraman kumandanlarından biri olmuştu. Bu savaştan sonra kendisine "Elena kahramanı" dendi.. 
Durum çok gergindi. İngilizler, Almanlar ve Fransızlar İstanbul'un Rusların eline geçmesini istemiyorlardı. Berlin'de toplanarak barışı kurtarma işine giriştiler..
Ama Fuat Paşa bu yenilgiyi kabul edecek bir kumandan değildi. O, Elena'da Rusları yenmiş olmanın gururunu duyuyordu. 
Berlin Kongresi devam ederken Ruslar da Türk askerlerini ve Karadeniz'deki İngiliz gemilerini gözetlemek için Yeşilköy'de iki kule yapmaya kalktılar. Fuat Paşa'nın tepesi attı, hemen Rus kumandanına bir mesaj göndererek bu kulelerin 24 saat içinde yıkılmasını istedi. Bir yandan da İstanbul'dan yardımcı kuvvet talep etti. Bu bir savaş hazırlığıydı. Kimse yeniden silaha sarılmaktan yana değildi. Rus ordusu komutanı General Skobeleff baktı ki iş çok ciddi, kuleleri yıktırmak zorunda kaldı. Çar'a da haber göndererek başının derde girdiğini anlattı. Çar durumu Berlin'e duyurdu. O zaman Berlin Konferansının başında Bismarck bulunuyordu. Onun da tepesi attı. Osmanlı delegasyonunun başında olan Kara Todori Paşa'yı çağırtarak, "Aman," dedi, "siz ne yapıyorsunuz ? Biz İstanbul'u kurtarmaya çalışıyoruz, ordunun başına Fuat Paşa adında bir deliyi geçirmişsiniz, her şeyi berbat edecek !.."
İşte bu sözler üzerine Müşir Fuat Paşa'nın adı Deli Fuat Paşa oldu.. 
Sultan Abdülhamid de bu olayı duyunca, "Paşa sen İstanbul'u yıktıracaksın," diye ona sitem etti..  Bu olaydan sonra Deli Fuat Paşa olarak ün saldı, üstlendiği bütün görevlerde de insanlar hep kendisinden çekindiler..

Abdülhamid, Elena başarısından sonra, Fuat Paşa'ya büyük bir nişan verdi. Hünkar kendisine nişanını takarken Paşa'nın başı dimdikti. Padişah'a : 
"Siz de atalarınız gibi savaş meydanlarında, askerin başında olmalıydınız. Rus Çarı ve Yunan kralı askerlerinin başından ayrılmıyorlar. Hünkarım, Saray duvarlarının arkasından savaş yönetilemez. Çevrenizdekiler sizi milletinizden ayırıyor. Onur, ün ve erdem halkın içinde olmakla başlar," dedi.
Abdülhamid bu sözleri duyunca buz gibi oldu. Ama padişahlıkta fazla deneyimi yoktu. Fuat Paşa da kendisinden yedi yaş büyüktü. Karşısında büyük bir savaş kahramanı vardı, ona karşı saygılı davrandı. Kendisini de Serdar-ı Ekremliğe, yani Hünkar'ın başyaverliğine getirdi. Dolmabahçe Sarayı'ndaki büyük törenlerde Padişah'ın tahtının yanında, sancağı tutuyor, Hünkar'ı tebriğe gelenler de sancağı öpüyorlardı..
Osmanlı-Rus savaşından 1890'ların ortalarına kadar geçen zamanda Sultan Hamid ile Fuat çok iyi ilişkiler içindeydiler. 1888'de Paşa'ya, Fenerbahçe'de geniş bir arazi içinde bir köşk hediye etti. Çok iyi Fransızca bildiği için, Rus Çarı ile ilişkileri sürdürme görevi de ona verilmişti. Paşa, iyi yaşamasını bilen, hovarda, cömert, debdebeye meraklı biri olduğundan, çevresi her zaman çok kalabalık olurdu. Padişah kendisine bu yaşam düzeyini sürdürebilmesi için bazı maden imtiyazları vermişti. Bu madenlerin bazıları çok zengin damarlı çıktığı için Paşa'nın eline bol para geçti ama har vurup harman savurmaya alışmış olan Paşa, bu paraların da kısa zamanda altından girip üstünden çıktı..
Fuat Paşa 1890'lı yılların sonlarında Avrupa'ya kaçan Mehmet Celalettin Paşa'nın konağını kiralamaya kalktı. Abdülhamid bundan hiç hoşlanmadı. Çünkü konağın kiralanması Mehmet Celalettin Paşa'ya gelir kaynağı olacaktı.. Fuat Paşa'ya bu kira işinden vazgeçmesi için haber gönderdiyse de, Paşa buna aldırmadı ve konağı kiraladı.. Sultan Andülhamid'in has adamı, baş hafiye Fehim Paşa'nın jurnalleri ve çıkan birtakım olaylardan sonra, Divan-ı Harp'e çıkarılan Paşa'nın rütbe ve nişanları alınarak Şam'a sürgün edilmesine karar verildi..
2 Şubat 1902'de Fuat Paşa Beşiktaş iskelesinden İzzettin vapuruna bindirilerek Beyrut aktarmalı Şam yolculuğuna başladı..
Fuat Paşa 6 yıla yakın bir süre Şam'da çile doldurduktan sonra, 1908'de genel affın ilanıyla sürgünden kurtuldu. Törenlerle uğurlandığı Şam'dan sonra geldiği Beyrut'ta da coşkuyla karşılandı. Onu Abdülhamid'e kafa tutan bir özgürlük kahramanı gibi yücelttiler. Buradan bindiği Senegal adlı bir gemi Paşa'yı önce İzmir'e, oradan da yine törenle ve sevgi gösterileriyle karşılandığı İstanbul'a getirdi.  
Kısa bir süre sonra Fuat Paşa'ya bütün eski rütbeleri ve nişanları geri verildi. Yaşı 75'e yaklaşmış,orduyla ilişkisini kesmişti.. İkinci Meşrutiyet'te yeni kurulan Ayan Meclisi üyeliğine seçildi..
Fuat Paşa 1918'de Abdülhamid'in cenaze törenine katıldı. Orada Talat Paşa kendisine, "Paşam, büyüklük ettiniz de cenazeye katıldınız," diyecek oldu. O da, "Ben deli isem de bir ölüyle kavga edecek kadar deli değilim" dedi.
Paşa, 1931 yılında, 96 yaşında hayata gözlerini yumdu..

Geçmiş yüzyıllarda yaşasaydık ve mesela Cumhurbaşkanı Gül yerine Osmanlı Sadrazamı Keçecizade Mehmet Fuat Paşa (1814-65) Paris'e resmi bir ziyaret yapmakta olsaydı, kim bilir neler söylerdi.

Padişah Abdülaziz döneminde birkaç kez sadrazamlık yapan Fuat Paşa'nın yabancı devlet adamlarının kırıcı sözlerine verdiği cevaplar, Türk siyaset ve diplomasi edebiyatına geçmiştir.
Örneğin Fuat Paşa St. Petersburg'da Osmanlı Büyükelçisiyken, Çar Nikola onunla bir sohbetinde Paşa'yı iğnelemiş.
- Ordunuzun giysilerini değiştirdiniz, şimdi de Fransızcayı ve diğer yabancı dilleri öğreniyormuşsunuz. Bu lüzumsuz bir şeydir. Siz kendi dilinizi öğrenin bu size yeter,demiş.
Fuat Paşa Çar'a "Eğer Fransızca bilmeseydim, benim gibi Fransızcayı öğrenmiş olan zat-ı haşmetpenahizle nasıl teşerrüf edebilirdim ki" diye cevap vermiş. (Son Sadrazamlar,Mahmut Kemal İnan,1940 Maarif Matbaası-İstanbul) 
Parke döşenerek yapılan Babı Ali caddesinin kendine atılan taşlarla yapıldığını söyleyen Fuat Paşa, Abdülaziz'in 1867'deki Avrupa seyahati sırasında kendisine sorulan "Dünyanın en güçlü devleti hangisidir" sorusuna şöyle cevap verir:
- Dünyanın en güçlü devleti şüphesiz ki Devlet-i aliye-i Osmaniye'dir.
Çünkü yıllardır siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz ama bir türlü yıkılmıyor... 

Sultan Abdülaziz döneminde, Fransızlar olmadık talep ve dayatmalarla gemilerini Çanakkale Boğazına yığmış, krizi giderek tırmandırmışlardı. Şimdi de boğazı geçip İstanbul'a gelmelerinden korkuluyordu.
Devlet-i Âliye'nin ileri gelenleri, yeşil çuhalı masa üstüne haritaları açmışlar, sorunu görüşüyorlardı. Toplantıda bulunan Dârüssaade Ağası haritayı gösterip,
-- Bu nedür, nasıl şeydür, neye yarardür? diye sordu.
Anlattılar. Fransızların geçebileceği Boğaz'ı gösterdiler. Arap, birden gözleri parlayarak, okudu üfledi, sonra başparmağını haritadaki Çanakkale Boğazı üstüne bastırarak:
-- Kapadiii! diye bağırdı.
Toplantıda hazır bulunan, ondokuzuncu yüzyılda ender yetişmiş devlet adamlarımızdan Keçecizade Fuad Paşa'nın oracıkta ellerini yukarı kaldırıp Tanrıya şu sözlerle yakardığı söylenir:
-- Yarabbi! Ne olurdu, şu Arabın aklını 24 saat bana versen de, rahat bir uyku uyusam!

Bu küçücük hikaye bile, yüce mesleğimizin ülkede barış, huzur ve maddi manevi kalkınma açısından ne derece önem taşıdığını sergilemeğe yeterli.
Bir yanda cahil, tutucu, haramzade harem ağaları. Öte yanda aydınlık ruhlu, insancıl, sevecen biz kadınyiyenler.

Keçecizade Fuad Paşa pîrimiz de yaratıcı zekası ile ünlü bir çapkındı. Fırsatları kaçırmazdı. Bakınız sizlere onun bir fıkrasını daha anlatayım:
Avusturya kraliçesi Öjeni'nin hazır bulunduğu bir toplantıda Paşanın dudaklarından şu sözler dökülür: "Her kadının bir fiatı vardır!"
Osmanlı Paşası nezaketi ve nüktedanlığı ile ünlüydü. Ağzından çıkanı kulağı duymayacak patavatsızın biri olmadığı bilinirdi. Ortalıkta soğuk bir hava esti. Kraliçe kıpkırmızı kesilmişti.
-- Ne yani, Paşa Hazretleri, benim de bir fiatım olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
Fuad Paşa etkilenmişe benzemiyordu. Şakacı bir ciddiyetle sürdürdü:
-- Kraliçem, yüz bin düka altına ne buyururlar?
-- Paşa Hazretleri ileri gidiyorsunuz, bu kadarı da olamaz.
-- Acaba, Kraliçem örneğin beşyüz bin düka altına ne buyururlar?
-- Bu ne küstahlık, bu ne cüret! Nerede olduğunuzu, kiminle konuştuğunuzu unutuyorsunuz sanırım.
-- Sabırlı olunuz, Kraliçem. Son bir fiat daha vereceğim. Tam bir milyon düka altını!
Kraliçenin gözlerinde bir merak ifadesi belirdi:
-- Paşa Hazretleri, bizim istihbaratımıza göre hazineniz tamtakır... Düyun-u Umumiyye ananızı bellemiş durumda... Düvel-i Muazzama’ya karşı boğazınıza kadar borca batmış durumdasınız... Devlet-i Âliyye kendü vekil vükelasına, madrabazı parendebazına, rüşvetçisi hortumcusuna faiz yetiştiremez durumda... Bu kadar parayı acep nereden bulacaksınız?
-- Gördünüz mü, Kraliçem. Fiatta anlaştık işte. Mesele şimdi sadece parayı bulmağa kaldı...

"DELİ FUAD PAŞA ARAZİYİ 1900 YILINDA SATIN ALDI"
Deli Fuad Paşa (1835-1931) İncirköylü Müşir Hasan Paşa’nın oğluydu. İlköğrenimini Mısır’da yaptıktan sonra ortaöğrenimini İstanbul’da tamamlayarak tekrar Mısır’a dönüp Harp Okulu’nu bitirmiş ve albaylığa kadar yükselmişti. İstanbul’a gelen Albay Fuad, Osmanlı ordusunda görev almış, 1872’de Arnavutluk ve Kerkük’te çıkan isyanları bastırmış, Karadağ cephesinde ve Osmanlı-Rus Savaşı’nda kumandanlık yaparak müşirlik rütbesine yükselmişti. Bu yıllarda Osmanlı tahtındaki 2. Sultan Hamid’e yaverlik yapan Fuad Paşa’nın Avusturya ve Rusya sefirliğine atandığını görüyoruz.Paşa İstanbul’a döndükten sonra hiçbir zaman beğenmediği Sultan Hamid idaresini tenkit etmeye, bu kanaatlerini çekinmeden söylemeye başlayınca sarayın sıkı takibine alınmış ve adeta nefes alamaz bir hale gelmişti. Günün birinde jurnalcilerle Fuad Paşa’nın arasında çıkan silahlı bir çatışma dallanıp budaklanarak padişahı devirme şeklinde manalanmış ve Fuad Paşa mahkemeye verilmişti. Çıkan karar idamdı.
Ancak Sultan Hamid bu cezayı sürgüne çevirerek Fuad Paşa’yı Şam’a sürgüne gönderdi. Fuad Paşa’nın Şam’daki sürgün hayatı kesintisiz altı yıl sürdükten sonra ancak 1908 yılında Meşrutiyet’in ilanıyla İstanbul’a dönebildi.Fuad Paşa, Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda ayan azası olmuş ve Balkan Savaşı’nda Çatalca’ya kadar gelen Bulgar ordusuna karşı ikinci müdafaa cephesini kurmuştu.
Fuad Paşa milliyetçi bir insandı. Anadolu’da başlayan Kurtuluş hareketini desteklemiş, Sivas Kongresi’nin muhtırasını Sultan Vahideddin’e vererek Damat Ferid kabinesini düşürmüştü.
Hayat hikâyesine çok kısa olarak değindiğimiz Fuad Paşa evvelce sınırlarını çizdiğimiz araziyi 1900’de satın alarak hiçbir zaman bitmeyen, bitenlerin de bazılarını beğenmeyip yıktırdığı inşaatlara başlamıştı.
Üzeri demir parmaklıklı yüksek duvarlarla çevrilen Fuad Paşa bahçesinin birisi Kadıköy gazetesinin (Gazete Kadıköy) çıktığı binanın önünde, diğeri Fuat Paşa Caddesi’nde, üçüncüsü Fener-Kalamış Caddesi’nde olmak üzere çift kanatlı demir kapıları vardı. Yine Fuad Paşa Caddesi’ne açılan diğerlerinden biraz daha küçük, demirden yapılmış bir dördüncü kapısı daha vardı. Kapıların monte edildiği yerler taş işlemeli, kırmızı tuğla motifli, kalın, sağlam sövelerdi. Ağır demir kapıların altındaki küçük tekerlekler demirden yapılmış yarım dairelerin üzerinden dönerek açılırdı.
 
"DEMİRYOLU YAPILIYOR"
Feneryolu’na giden tren hattı yapılırken düşük olan arazi doldurularak seviye ayarlandığından Fuad Paşa’nın 1900’de aldığı arsa hattan biraz alçakta kalmıştı. Demiryoluna paralel yaptırılan parmaklıklı duvarın iç tarafındaki bahçeye iki sıra kestane ağacı dikilip ceviz büyüklüğünde taşlar dökülerek yol yapılmıştı. Bahçeye yapılan serpantin biçimindeki çok uzun, kıvrımlı, ortasında bir adası olan ve son kısmındaki oldukça geniş havuza, yapay kayalardan sular akardı. Bu büyük ve uzun havuzun derinliği bir adam boyundan fazlaydı. Bazı yerlerine ağaç taklidi beton körüler yerleştirilmiş, havuzun ortasındaki adaya renk renk mevsim çiçekleri dikilmişti. Paşa ve aile bireyleri havuzda motorla gezerlerdi. Fener-Kalamış Caddesi’ne yakın köşeye projektör kulesi yapılmıştı. Geceleri bir jeneratör çalışarak tüm bahçeyi ve civarı aydınlatırdı.Projektör kulesinin yanında bir Çin köşkü vardı. Ustaca yapılmış bu köşk bir mihver üzerine yerleştirilmişti. Her cephesi başka desenlerle süslü olan bu köşkü Paşa’nın adamları zaman zaman kalın sopalar sokarak kendi ekseni etrafında döndürürlerdi.
Arabaları, atları, ahırları, yan yana yapılmış personel odaları olan köşke Fuad Paşa Ailesi yazdan yaza otururdu. Fransız bir bahçe mimarı ve yardımcıları bahçeyi düzenlemekle görevlendirilmişlerdi. Fuad Paşa bahçenin ortasına çok büyük bir bina yapmaya kara vermiş, taş bina ortaya çıktıktan sonra, bir sebeple yarım kalan üzeri geçici olarak bir çatıyla kapatılmıştı. Bahçe ve binalar kısmen tamamlanınca Paşa, civar halkı davet ederek dondurma, şerbet, limonata ve kurabiye ikram etti.
Mükemmel Fransızca ve Arapça bilen Fuad Paşa, çocuklarını Saint Joseph Lisesi’nde okutmuştu. Savaşlarda gösterdiği cesaret ve ataklığı sebebiyle adı “Deli”ye çıkan Fuad Paşa aynı zamanda sözünü esirgemeyen bir adamdı. Halk arasında “Hünkâra bile kafa tuttu!” diye söylenirdi. Kimse yalnızca Fuad Paşa demez, mutlaka lakabıyla anılırdı.Bağdat Caddesi ile Kadıköy gazetesinin çıktığı, bir sanat eseri kadar güzel bina arasındaki yola hala mevcut olan ve sayıları gün geçtikçe azalan kalın çınar ağaçlarını Deli Fuad Paşa diktirmişti. Bahçe kapısının girişinde bulunan iki katlı, üstü teraslı binada ilk zamanlar askerler sonraları bekçiler oturtulmuş, böylece köşkün emniyeti sağlanmıştı. Binanın altından geçen Borudan temin edilen su devamlı akar, bahçenin su ihtiyacını karşılar, havuzu doldururdu. Fakat bu suyun nereden geldiğini kimse bilmezdi.Bahçe duvarının yanından geçen tren hattının sol tarafına Deli Fuad Paşa’nın kızı Münevver Hanım için yapılan, zemin katı hariç üç tam katlı, ahşap, beyaz boyalı bir ev vardı. Önü mermer merdivenli, pencereleri panjurlu, saçakları ve balkon korkulukları oymalı yapı küçük bir saray yavrusu görüntüsündeydi. Köşkün etrafı yüksek duvarlarla çevrilmişti. Civarda başka aile olmadığı için Fuad Paşa’nın ve İshak Paşa ile evli olan kızı Münevver Hanım’ın yaşantısı herkes tarafından ayrıcalıklı olarak bilinirdi. 
Münevver Hanım son derece terbiyeli, görgülü, mükemmel Fransızca konuşan, piyano çalan dönemin en iyi yetişmiş hanımefendilerindendi. Doğrusu Deli Fuad Paşa’nın çocuklarına verdiği eğitim her hususta mükemmeldi. Kendisi de öyle yetişmişti. Hemen hepsi aldıkları eğitimi, edindikleri kültürü hazmetmiş insanlardı.
 
"HASAN AMCA FUAD PAŞA'YI ANLATIYOR"
Burhan Felek’in arkadaşı olan Hasan Bey’in soyadı Amca idi. Doğmayan Hürriyet ve Nizamiye Kapısı isimli kitapların yazarı olan Hasan Amca şöyle bir olayı anlatarak Deli Fuad Paşa Ailesinin görgü farkını belirtmişti: “Ben Tıbbiye’nin üçüncü sınıfında iken hürriyet ilan edildi. Diyebilirim ki, hürriyeti Tıbbiyeliler ilan etmiştir. Hürriyetle beraber öyle bir heyecan oluşmuş, öyle bir hava esmeye başlamıştı ki, bu reform içinde benim gibi birçok öğrenci de hürriyet fikrinin cazibesine kapılarak, okulu terk edip İttihat ve Terakki Fırkası’nın içinde yer almayı bir yaşam tarzı olarak seçmiştik. Bir heyecan, bir umut bizim kuşağı sarmış, adeta kıskacına almıştı. Sanki dünyayı biz yeniden kuracak, bu yeni dünyada en başta da bizlerin yeri olacaktı.Ataklığı, cesareti, Sultan Hamid’e kafa tuttuğu için altı yıl Şam’da sürgün hayatı yaşadığını bildiğimiz Deli Fuad Paşa’yı aramıza almayı aklımıza koymuş, bir arkadaşımla Paşa’nın Feneryolu’ndaki evine gidip, biraz da yüksekten konuşmayı kararlaştırmıştık.Bu düşünce ile Paşa’nın konağına gittik.Kapıyı bir hizmetkâr açtı. Çok geniş, adeta salon gibi bir hole alındık. Burada bizi sonradan Paşa’nın oğullarından biri olduğunu öğrendiğimiz gayet şık giyimli, son derece terbiyeli, o derece vakur bir genç ayakta karşıladı. Ziyaret sebebimizi anlatmaya başlamıştık ki, merdivenin üst basamağında Deli Fuad Paşa göründü. Oğluna Fransızca sordu. Oğlu son derece saygılı ve nazik bir şekilde Fransızca cevaplandırdı. Bulunduğumuz mekânın kıymetli ve zevkli möblelerle döşenişi baba oğul arasındaki saygılı diyalog, evin havası, bizden farklı, bizden üstün bir kültür ve yaşantı ile karşılaştığımızı hissettirmiş, bir iki dakika içinde tuhaf bir eziklik duygusuna kapılmıştık. Ne söyleyeceğimizi hem unuttuk hem de şaşırdık. Konağa gelirken gençliğin verdiği heyecan ve ataklık gitmişti. Her hususta bizden üstün olan insanlara söyleyecek şeyimiz kalmamıştı.Savaşlara girmiş, ataklığı ile ün salmış, Hünkâra karşı geldiği için altı yıl sürgün hayatı yaşamış Fuad Paşa’nın karşısında biraz ezilip büzüldükten sonra bir nezaket ziyareti için geldiğimizi söyleyip müsaadesini alarak kaçar gibi ayrıldık.Dönerken benim ve arkadaşımın kafasında bu eğitim ve kültür farkının verdiği inferiorite hissi ön plana çıkmıştı. Hâlbuki bizim kuşak Hürriyet-Adalet-Müsavat teraneleri ile okulları bırakıp sokaklara düşmüştü. Benim de gönlümde bu kadar büyük bir ideal varken doktor olmayı, Tıbbiye’ye devamı bir daha başlamamak üzere terk etmiştim.İşte Deli Fuad Paşa ile böyle bir temasım olmuştur.” 31 Mart Olayı ile İstanbul’a gelen Hareket Ordusu Sultan Hamid’i tahttan indirmiş, hazırda bekleyen İttihat ve Terakki Fırkası memleketin yönetimine el koymuştu. Bundan sonra savaşlar birbirini izlemiş, 1. Dünya Savaşı’nı müteakip Osmanlı İmparatorluğu parçalanmıştı. İşte bu günlerde Deli Fuad Paşa’nın ittihatçılara söylediği şu sözler çok düşündürücüdür:
“Ben, Sultan Hamid’in en çok hışmına uğrayanlardan biri olmama rağmen sizlere şunu söylemek isterim. Sultan, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık çökeceğini anlamış, hiçbir şeyin bunu durduramayacağına da inanmıştı. Fakat bu feci akıbetin kendi döneminde değil, sizlerin elinden olmasını istedi. Emrinde Birinci Ordu gibi iyi yetişmiş bir kuvvetin bulunmasına rağmen etrafındakilerin bütün yalvarmalarını dinlemedi ve Hareket Ordusu’na karşı koymadı. Adeta tahttan indirilmesini kendi istedi ve işin vebalini sizlere bıraktı.” Deli Fuad Paşa’nın çocuklarından biri olan Hulusi Fuad Togay, Saint Joseph Lisesi’ni ve tıp fakültesini bitirerek doktor olmuştu. Bir yıl kadar doktorluk yapan Hulusi Fuad Bey hariciye mesleğini seçip, hekimlikten ayrıldı. Mahmut Muhtar Paşa’nın kızı Emine Hanım’la evlenip önemli devletlerde Türk elçiliği yaparak kariyerinin zirvesine ulaştı. Eşi Emine Hanım da ana dili gibi beş lisan konuşurdu. Gittikleri ülkelerde Türkiye’yi en iyi şekilde temsil ettiklerine dair herkes tarafından bilinen bilgiler vardı. 
 
"YABANCI ASKERLER FENERYOLU'NDA"
1.Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu yenilmiş, 16 Mart 1920’de İstanbul, İngiliz-Fransız ve İtalyan orduları tarafından işgal edilmişti. Daha önce de sözü edildiği gibi, İngilizler Deli Fuad Paşa’nın bahçesini karargâh yapmış, etekli İskoç neferleri bütün binaları doldurmuştu. O yıllarda Paşa’nın kızı Münevver Hanım’ın köşkü, Muradı Hamis İptidai Mektebi, yani Beşinci Murad İlkokulu olarak kullanılıyordu. Okulun bahçe duvarlarının dışındaki arsaya barakalar kurularak Hintli askerler yerleştirilmişlerdi. Bu sarıklı askerler bahçe duvarlarına tırmanıp, çocukları korkutuyorlardı. Deli Fuad Paşa’nın bahçesinden devamlı gayda sesleri geliyor, demir kapıların önünde süngülü neferler nöbet tutuyorlardı. Askerlerin at eti yediğine dair söylentiler civar halkını rahatsız ediyordu. Esasen buradan geçmek yasaklanmıştı. Hâlâ Kadıköy gazetesinin (Gazete Kadıköy artık Kadıköy Belediyesi’nde)çıktığı binaya da İngilizler yerleşmişti. Civar halkına huzursuzluk ve korku veren düşman kuvvetleri üç yıla yakın Deli Fuad Paşa’nın bahçesinde ve diğer birçok köşkte kalmış, 3 Ekim 1923’te İstanbul’u terk etmişlerdi. Yıllarca içinde yaşadıkları güzelim köşkleri yakıp geride kocaman birer harabe bırakarak…İşgal kuvvetleri gittikten ve Cumhuriyet ilan edildikten sonra Fuad Paşa ailesi bir daha Feneryolu’na gelmedi. Elde kalan binalar temizlenip kiraya verildi. At meraklısı kimseler de ahırları kiraladılar. Bir süre böyle geçti. Bahçenin bir kısmını otlar bürüdü ve bunlar biçilip satıldı. Kapılar zincirlenip üzerine kocaman kilitler asıldı.Böylece Fuad Paşa Bahçesi kendi kaderine terk edilmiş oldu. Kuş avlamak isteyen çocuklar duvardan atlayıp içeriye giriyor, genç sevgililer de aynı yolu izliyorlardı.Deli Fuad Paşa’nın başlayıp iki kat çıktıktan sonra terk edilen taş binası orta yerinde bir türbe gibi duruyordu. Muhteşem havuzun suyu kurumuş, vaktiyle çeşitli çiçeklerle bezenmiş adanın üstünün otlar bürümüştü. Fırsat bulan, birkaç ağacı kesip götürüyor, kışlık odun yapıyordu. Projektör kulesi ve Çin köşkü çoktan yok olmuştu.1950’li yıllar geldiğinde Deli Fuad Paşa Bahçesi’ni Mehmet Beyazıt’ın satın aldığı öğrenildi. Parselasyon başladı, yollar açıldı, tonlar tutan demir parmaklıklar, çift kanatlı kapılar sökülüp satıldı. Havuz yok oldu. Evvela tek katlı villalar, binalar yapıldı. Otuz yıl geçince bunlar yıkılıp yerlerine apartmanlar, dükkânlar, bankalar inşa edildi.Deli Fuad Paşa’nın bahçesinden geriye sadece kapıcı köşküyle, sonradan kendi adının verildiği bir cadde kaldı.

21 Aralık 2015 Pazartesi

Allah ile Aldatmak - Yasar Nuri Öztürk İndir



Allah ile Aldatmak - Yasar Nuri Öztürk | Epub




Kur'an, "Allah ile aldatılmayın!" ihtarında bulunmasına rağmen Türk halkı, dinine olan derin saygısı yüzünden Allah ile aldatılıyor.
Allah ile aldatmanın rantından en büyük terör örgütleri bile yararlanıyor. PKK'nın başı, yandaşlarına şu talimatı veriyor:"Peygamberler şehri Urfa'ya ilahiyat akademisi kurun!"
Allah ile aldatmak; dini; çıkar, koltuk, baskı, egemenlik aracı yapan bir sanayi koludur. İşin esası bakımından ne dini vardır ne de imanı. Onun dini-imanı, Tanrısı, ibadeti hep çıkarı ve hesabıdır.
Allah ile aldatanlar dokunulmaz, eleştirilmez bir 'tahakküm teolojisi' oluşturmuşlardır. Türkiye'de bu teolojiyi egemen kılmak istiyorlar ve bunda büyük ölçüde başarılı olmuşlardır.
Bu bir Haçlı-İngiliz siyasetidir. Atatürk bu şeytanî siyaseti, ta 1920'de Müslüman dünyaya tanıtıyor; İngilizlerin siyasetinin 'İslam'ı İslam'la yok etme siyaseti' olduğunu ilan ediyor.
Allah ile aldatma zulmünün en ağırları kadın ve kadın hakları konusunda işlenmektedir. Türkiye'de bugün kadın, özellikle örtünme meselesinin istismarı aracılığıyla, Allah ile aldatan zümrelerin temel sömürü aracı olarak öne çıkarılmaktadır.

Türkiye'de sosyal devleti çöküşün eşiğine getiren sebeplerin başında Allah ile aldatanların yarattığı 'sadaka kültürü' ve bu kültürün yarattığı 'sömürü merhametçiliği' gelmektedir. AKP iktidarı bu yıkıcı sebebin saltanat dönemini temsil etmektedir. Allah ile aldatanlar, iane çadırlarıyla yetinecek bir toplum özlemektedirler.
BOP'un temel hedefi, Ortadoğu'da İsrail'den daha büyük devlet bırakmamaktır.
Yaşadığımız günlerin ABD ve AB'sinde, Türkiye ile ilgili ilk hedef Türk Ordusu'nu etkisizleştirmek olarak dikkat çekiyor.
Laikliğe saldırıyı emperyalizmin Haçlı kurmayları kotarıyor. Müslümanlar burada sadece taşeronluk yapmaktadır.
Türkiye'yi Allah ile aldatma zehrinin panzehiri ancak İslam'ın gerçeği içinden çıkarılabilir.

Luzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi - Tamer Korugan | Epub

Luzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi - Tamer Korugan İndir





Kitabın başlığında "lüzumsuz" bilgilerden söz edilmesini ciddiye alacak olursanız çok yanılırsınız! Bilginin "lüzumsuz" olanı var mıdır, ayrı bir tartışma konusu, ama bu kitapta yer alan 146 sorunun yanıtlarını merak etmeyen pek yoktur. Aşağıdaki sorulara bir göz atın bakalım, göreceksiniz ki, tümünü veya çoğunu bilmiyorsunuz ve de hayli merak ediyorsunuz!

Niçin trafik ışıkları kırmızı, sarı ve yeşildir? Erkek bebeklerin giysileri niçin mavidir? Niçin erkeklerin düğmeleri sağda, kadınların ise soldadır? Matemde bayraklar niçin yarıya indirilir? Askeri üniformalar niçin haki renktedir? Erkekler niçin kravat takar? 13 sayısı niçin uğursuzdur? Nazar değmesi nasıl oluyor? Niçin tahtaya vuruyoruz? Ayların günleri niçin 28, 30, 31 gibi farklıdır? Bir saat niçin 60 dakikadır? Saatin akrep ve yelkovanı niçin sağa dönüyor? İskambil kağıtlarındaki şekillerin anlamı nedir? 24-ayar altın ne demektir? Sirklerde kılıcı nasıl yutuyorlar? Atletler niçin saat yönünün aksine koşuyorlar? Asansör düşerken zıplanırsa ne olur? Nasıl sarhoş olunuyor? Niçin gıdıklanıyoruz? Niçin hıçkırıyoruz? Niçin gülüyoruz? Niçin hapşırıyoruz? Saçlarımız niçin beyazlaşıyor? Tırnaklarımız nasıl uzuyor? Sivrisenkler insanı niçin ve nasıl sokar? Atlar nasıl ayakta uyurlar? Kediler nasıl hep dört ayak üzerine düşerler? Bir köpek yaşı niçin yedi insan yaşına eşittir? Elektrik kesilince telefonlar nasıl çalışır? Soğan doğrarken niçin gözlerimiz yaşarır? İnsanlar yiyeceklerini niçin pişirerek yerler? Bira içenler niçin sık tuvalete giderler? Gökyüzü neden mavi, deniz suyu neden tuzludur?

Luzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi I


Luzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi II

MİLGEM Türk gemi sanayin

Türkiye’nin ilk milli gemileri TCG Büyükada ve TCG Heybeliada’nın inşasında yakaladıkları başarı ile dünya denizcilik otoritelerinin dikkatini çeken tersane serinin devamı olan TCG Kınalıada ve TCG Burgazada’nın yapımını sürdürürken daha uzun menzilli silahlara sahip Türk fırkateyninin dizaynını da bitirdi. 
2017’de inşasına başlanacak ‘TCG İstanbul’ adlı ilk Türk fırkateyninin müjdesini veren tersane komutanı Tümamiral Ahmet Çakır, “MİLGEM Türk gemi sanayinin kırılma noktasıydı. 2004’te başarısız olsaydık 2040’a kadar bir daha telaffuz bile edemezdik, ama inandık ve başardık. MİLGEM’i gerçekleştirmek ülkemizi bir yere taşımanın gururunu verdi. Artık savaş gemisi dizaynında dışa bağımlı değiliz” diye konuştu.
 
SADECE DENİZALTI
 
Tümamiral Çakır, aynı zamanda 6 yıl ülkemizi dünyada kendi savaş gemisini yapabilen 10 ülkenin arasına sokan MİLGEM projesinin müdürlüğünü yapmış. Tarihi İstanbul’un fethine kadar uzanan İstanbul Tersane Komutanlığı’nın, Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın su üstü gemi ihtiyacının yüzde 100’ünü karşılayabilecek kapasitede olduğunu söyleyen Tümamiral Çakır; “Yeni gemi yapımı hatta onarımı açısından her türlü su üstü gemisinin ihtiyacını karşılayabilecek yetenekteyiz. Sadece denizaltı yapamıyoruz, denizaltı ihtiyacımızı da Gölcük’teki tersane karşılıyor. Dünyada çok az tersane bu yetenekte. Manyetize edilemeyen çeliğin işlenmesi dahil, pek çok gemi inşa uygulamasını yapabiliyoruz. 170 bin DWT’a kadar gemi inşa edebiliyoruz. Her türlü muharip(savaşabilen) su üstü gemisinin dizaynının yapabiliyoruz” ifadelerini kullandı. 
 
Savunma teknolojileri konusunda son derece ilerleyen ülkemizin yerli gemi inşa fikrinin 1996’da gelişmesiyle birlikte Mart 2004’te İstanbul Tersanesi Komutanlığı’nda oluşturulan MİLGEM Tasarı Ofisi’nde Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda görevli subay, astsubay, mühendis ve işçiler yer aldı. Muharip harp gemisi yapımındaki iddiamızı özgün tasarımlı korvetten daha yüksek menzilli gemilere taşıyan başarılı mühendisler ilk milli fırkateynimizi tasarladı. Ada sınıfı korvetlerden 13 metre daha uzun olması planlanan fırkateyn, daha uzun menzilli silahlara ve seyir imkanına sahip. Tümamiral Ahmet Çakır da, “İ sınıfı fırkateynlerin ilkini biz yapacağız. 7(3 artı 4) tanesini ise özel sektör. Adından ise hava savunma fırkateyni yapılacak. Sınıfının en büyüğü olacak bu fırkateyn 500 kilometre menzilli radarlarla hava hedefini tespit ve imha edebilecek.  Alan savunmasına yönelik çok önemli bir gemi. Savaş gemisi sanayinde yurtdışı bağımlılığımız kalktı” diye konuştu.
 
SUALTI AKUSTİĞİ 
 
Tersanedeki tasarımlarda Dizayn Proje Ofisi’nin(DPO) imzası var. İleri mühendislik uygulamalarının yapıldığı ofis, 5 bin 400 metrekarelik alanda birkaç ülkenin yapabildiği hesapları yapabiliyor. Toplam 45 gemi inşa, elektrik, makine, elektronik mühendisini barındıran DPO, yeni inşa edilecek savaş gemilerinin yaydığı sesi azaltmak için de önemli adımlar attı. Tümamiral Çakır; “Denizaltı her zaman erken duyar. Milgem projesinde geminin sualtı akustiğini yani pervaneden çıkan gürültünün hesaplanarak azaltılması için çaba sarf ettik. Mühendislerimiz geminin tüm gürültü kaynaklarını girerek bir model geliştirdi. Sesi azaltacak bir sualtı akustiği tespit ettik ve uyguluyoruz. İngiltere’de 750, İspanya’da 722, ABD’de 3 bin 400 mühendis yaptığı dizaynı 45 mühendis ile geçekleştiriyoruz” dedi. Geminin sualtında patlayan bir mayına karşı dayanıklılığını da geliştirdikleri sistemle test ettiklerini belirten Tümamiral Çakır, böylece zamandan ve paradan büyük ölçüde tasarruf ettiklerini söyledi.
 
MİLLİ GEMİLERİN TAKVİMİ
 
2011’de hizmete giren TCG Heybeliada ülkemizin ilk milli gemisi. Milgem Projesi’nin ikincisi olan TCG Büyükada ise 2013’te deniz kuvvetlerine katıldı. TCG Burgazada’nın 2019; TCG Kınalıada’nın ise 2020’de hizmete girmesi hedefleniyor. 2017’de ise İ sınıfı 3 bin tonluk milli fırkateyn TCG İstanbul’un inşasına başlanacak. 4 yıl sürecek inşanın adından 2021’de denize indirilmesi planlanıyor. Tersanenin sonraki projesi ise hava savunma fırkateyni. Milli denizaltının ise 2020’de başlaması öngörülüyor.
 
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK TERSANESİ
 
İstanbul Tersane Komutanlığı; Türkiye’nin en büyük gemi inşa platformu. 94’ü mühendis 142 subay, 162 uzman astsubay, 191 sivil memur, 54 sivil mühendis , 44 teknisyen ve bin 700 işçi olmak üzere toplam 2 bin 483 kişinin bulunduğu tersane 1 milyon metrekare arazi üzerine kurulu. 
 
Geçtiğimiz yıl altyapı da eksikliklerin giderilmesi için 56 kilometre boru değiştirildi. 450 ton kaldırma kapasiteli vinçin bulunduğu tersanede; 400, 316 ve 164 metre uzunluğunda 3 rıhtım var. Tersane aynı zamanda Türkiye’nin en büyük kuru havuzunu barındırıyor. 
 
Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde ki 169 suüstü gemisinin tüm ihtiyaçlarını karşılayabilen, gerekli modernizasyonunu sağlayarak tekrar hizmete sokan tersanenin kuru havuzu 300 metre boyunda 70 metre eninde. 
 
Üretici seviyesinde bakım ve onarım yaptıklarını vurgulayan Tümamiral Çakır, “Tüm gemilerimizin bakımını en modern şekilde yapabiliyoruz. Yedek parça bağımlılığımı aşmaya çalışıyoruz. Advent-ağ destekli entegre komuta kontrol sistemi ile diğer geminin radarını kullanıp daha uzak mesafeleri görebiliyoruz” diyor KAYNAK: MİLLİYET

19 Aralık 2015 Cumartesi

Avrupalılar Anesteziyi İbni-î Sinâ'dan öğrendi



Ibni-Sina ile ilgili PDF ler



Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve becerinin çeşitli alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn-i Sinâ (980-1037), matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları; astronomi alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir.

Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuramı'nın doğru olup olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır. İbn-i Sinâ'ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir.                                        


İbn-i Sinâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles'in hareket anlayışını eleştirmiştir. Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında, cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava olduğunu söylüyor ve havaya, biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu.

İbn-i Sinâ, bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles'in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği sonucuna varmıştır. Oysa bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgâr, ağaçları sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti, cisimleri taşımaya yeterli değildir.

Batılı kaynakların “Hâkim-i Tıb”, diğer bir deyişle “Hekimlerin Piri ve Hükümdarı” olarak nitelendirdikleri İbni Sina’nın bin yıl önce kaleme aldığı Küçük Tıp Kanunu (El Kanun El-Sağir fi’t Tıbb) Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, aynı zamanda Tıp Tarihi ve Etiği uzmanı Prof. Dr. Kadircan Keskinbora tarafından yayına hazırlanan kitap, 10 makale ve 110 sayfadan oluşuyor. Yazdığı kitaplar asırlarca Batı dünyasında da temel tıp kitapları olarak okutulan İbni Sina’nın Arapça yazdığı Küçük Tıp Kanunu’nda hastalıklar ve tedavileriyle ilgili birbirinden çarpıcı yorumlar yer alıyor; hangi otların hangi hastalıkların tedavisinde kullanıldığı anlatılıyor. Prof. Dr. Keskinbora, Küçük Tıp Kanunu’nun kendisinin aralarında bulunduğu 4 kişilik bir ekip tarafından tercüme edildiğini söyledi: “İbni Sina’nın yazdığı kitapların sayısı 200’ü geçiyor. Küçük Tıp Kanunu ise ‘İlimler Âlimi’ İbni Sina’nın 1013 yılında yazdığı ‘El Kanun fi’t Tıbb’ adlı 5 ciltlik tıp ansiklopedisinin bir özeti. Bu özeti hem öğrencileri için bir el kitabı olsun, hem de daha yaygın okunabilsin diye yazmış.’’ 

İBNİ SİNA KİMDİR? 
İBNİ Sina 16 yaşında tıp ilmini öğrenmek için kitaplar okumaya başlar. Kısa zamanda tıbbi bilgileri öğrenmek bir yana, yeni tedavi yöntemleri de geliştirir. 19 yaşına geldiğinde ise artık o bir tıp doktorudur. Küçük ve büyük kan dolaşımını birbirinden ayıran âlim olarak bilinen İbni Sina, yasak olmasına rağmen kadavralar üzerinde de çalıştı. İbni Sina’nın Kanun adlı eserlerinin ölümünden 100 yıl sonra Latince’ye çevrildiğini ifade eden Prof. Keskinbora “Bu çeviriler Batı dünyasında adeta patlama etkisi yarattı. Eserleri başta Fransa’nın en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Louvain Üniversiteleri olmak üzere Avrupa’daki tıp fakültelerinde temel kitap olarak okutuldu. Bir bakıma İbni Sina 700 yıl Avrupa’nın da tıp hocası oldu” dedi. Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Türker Kılıç ise “İbni Sina bin yıl önce Hidrosefali adı verilen hastalığın beyin ve omurilik sıvısının bir dolaşım bozukluğu olduğunu düşünmüş ve beyin sıvısının boşaltılmasının gerekli olduğunu kanunda bildirmiştir. İbni Sina’nın bin yıl önce gördüğü bu gerçek bu alandaki güncel tedavinin esasını oluşturan temel ilkedir’’ diye konuştu. 980-1037 yılları arasında yaşayan İbni Sina kulunç hastalığı nedeniyle öldü. 

Baş ağrısından kurtulmak için kan verin, yumurta yiyin

BAŞ AĞRISINA HACAMAT
“Ateşli baş ağrısı kandan olur. Alameti ise yüz kızarması, damarların barizleşmesi, nabız atılının büyümesidir. İlacı kan vermek ve hacamat (vücuttaki pis kanın atılması) yaptırmaktır. Alınması gereken gıda yumurta sarısı, hindiba ve sirkedir.’’

ACI ÇEKENİ HAMAMA GÖTÜRÜN
“Aşktan hüzün, uykusuzluk, sayıklama meydana gelirse akli dengesini kaybetmesinden korkulur. Bu durumda çorba türü sıvı yiyeceklerle beden nemlendirilmelidir. Her gün hamama götürülür. Menekşe yağı koklatılır. Bu bedenin ilacıdır. Ruhun aşkına gelince bu bir psikolojik hastalık türüdür. Bu kişiye nasihat edilmelidir. Ta ki duyguları olabildiğince hafiflesin. Ya da daha başka işlerle düşüncesinin meşgul edilmesi gerekir.’’ 

ASTIMA BAL-BADEM
‘Hekimlerin Piri’ astım hakkında da şu şifalı bitkileri öneriyor: “Bir kimse yürürken hareketlerinde nefes darlığı ile birlikte sert sallantı ve göğsünde ağırlık varsa pişirilmiş kuru zufa otu yedirilir, ada soğanı sıyrığı (yalamtık), geven, sarı incir, kabuksuz badem ve bal ile birlikte yedirilerek içirilir. Ceviz yağı ile birlikte nohut suyu, dereotu, yedirilir ve sıcak su içirilir.’’ 

BÖBREK TAŞI FORMÜLÜ
“Böbreklerde şiddetli ağrı meydana gelir ve hastanın idrar kabında kum kalırsa böbreklerde oluşmuş taşlardan dolayıdır. Hastaya şu ilaçlardan biri verilir: Kabuksuz karpuz çekirdeği veya çekilmiş üzüm çekirdeği veya kereviz ve anason çekirdeği verilir. Diken çekirdiği, gül çekirdeği, gül, hatmi tohumu, molehiya tohumu birer dirhem ağırlığında öğütülür, taze, mayhoş meşrubatla ezilerek içilir. Ağır yemekler ve süt ürünlerinden men edilir, acı badem yağı ile siyah nohut yedirilir.’’ 

UÇUK VE MANTARA SİRKE 
“Uçuk ve mantar tedavisine bölgeye uygulanacak olan ilaç, sarı terminalia tohum özü, meyan kökü yaprağı karışımının ezilmesi bölgeye sirke yağ ve petekle sürülmesidir. Gıda hafifletilir.’’ 

CİNSEL İSTEKSİZLİKTE YAPILACAKLAR 
“Hastaya yağlı acı yayık, şekerli süt ve zencefil içirilir. Beline menekşe yağı sürmüşse tatlı içeceklerden alıkonulur, balık eti yedirilir. Şayet soğuk tabiatlı bir kimse ise terbiyelenmiş zencefil, rafadan yumurta ve uzun biber yedirilir. Keza bal ile soğangiller, şişman piliç, kuş eti yedirilip bayat içecekler içirilir. Beli yoğurt ve yasemin yağı ile yağlanır.’’ 

‘Sportif hareketlerin en dengelisi yavaş yürümektir’ 

* Özel olarak yüksek sesle okumak, başı ve baştaki organların hareketini sağlar. Onları ısıtır, temizler ve yeniden güçlendirir. 

* Hızlı yürüyüş kalçaları, uylukları, bacakları ve ayakları hareket ettirir; bunları ısıtır ve güçlendirir. Sportif hareketlerin en dengelisi yavaş yürümektir. 

‘YEMEKTEN ÖNCE BİR MİKTAR SPOR YAPIN’ 

* Hareket doğal ısıyı harekete geçiri, geliştirir. Hareketsizlik doğal sıcaklığı dondurur ve söndürür. 
* Yemekten önce bir miktar spor yapın. Öncesinde ve sonrasında dinlenin. Yemekten sonra hareket etmeyin. 
* Tek cins yemek ile yetinilmemeli, farklı yemekler yenmeli. Çünkü bu tedbir bakımından önemlidir. 
* Yemeklerin farklı renklerde olması da önemlidir. Ancak her zaman olması gerekmez. 
* Yemek yağlı ise bunun yanında tuzlu veya acı yerse; yine tuzlu ve acı yerken yağlı bir şey yemesi iyidir. Yemek ekşi ise yanında tatlı yemesi zorunludur. Tatlının yanında ekşi de böyledir. 

‘Hamurlu tatlılar damarları tıkar’ 

İbni Sina, tatlılar hakkında bin yıl önce şu çarpıcı değerlendirmeyi yapmış: “Tatlılar iki türlüdür. Ballı ve hamurlu. Ballı olanlar ağızda eriyip mideye giderse sindirime yardımcı olur. Hamurlu olanlara gelince, bunlar katıdır, sindirimi ağırdır. Damar ve eklem tıkanıklarına sebep olur. Tatlılar kan yapıcıdır, cinsel iktidara yardımcıdır. 

‘Aşırı seks akla ve gözlere zarar’ 

“Cinsel iktidarın varlığının göstergesi yaş ne kadar ilerlerse ilerlesin cinsel ilişkiye şehvet duymaktır. Çocuk denecek kadar küçük yaştaki arzuya cinsel iktidar denilemez. Bu haldeki bir cinsel arzunun terk edilmesi kişiyi bunaltır, yemeğe olan isteği iptal eder. Bu konuda aşırı gitmek bedeni bitkin düşürür, görmeyi zayıflatır ve akıl dengesini bozar.’’ 

‘Yemekten sonra ılık su içmeyin’ 
“Yemekte hoş olmayan çeşide gelince; kızartma ile haşlama, kırmızı et ile balık, kurutma ile taze, et ile süt, yumurta ile et, baklagiller ile balık bir arada yemek doğru olmayan karışımlardır. Su içmek yemek üzerine susuzluğu giderir. Bunun yemekten çok olmaması gerekir ki söndürücü olsun. Yemek ile midenin kütlesi arasına girsin. Soğukluk derecesi ise insana çok açık biçimde kendisini göstermeyecek kadar olmalı. Ilık suda bir hayır yoktur.’’

‘İbni Sina’ya göre eğitim yaşı 7 mi?’

“Çocuk yedi yaşına girmeden önce yorucu ve rahatsız edici işlerin altına itilmemeli, bu şekilde bir eğitim ve terbiye etme yoluna gidilmemelidir. Çünkü bu çocuğun dinamizmini kırar, güzel yetişmesine engel olur.’’ 

‘Aşırı uyku kişiyi aptallaştırıyor’

“Uyku organları dinlendirir ve yemekleri sindirir. Kişiyi ve nefsi korur. Bedendeki doğal hareketler uyku ile olgunlaşır. Aşırı uyku bedeni soğutur, kişiyi aptallaştırır, yüzü kurutur. Uykusuzluk ise cesedi kurutur, nemini temizler, güçleri çözer, iradeyi engeller, mizacı bozar. Aşırı uykusuzluk hali akli dengesizliğe sebep olur.’’

‘7-14 yaşta meyve suyu içirmeyin’

“Anne bebeğini sütten kestiği zaman yemeğe dönmelidir. Yemeklerin en hafif ve yumuşağı ile başlanmalı, ağırlarına doğru yavaş yavaş ilerlemelidir. Yedi yaşından sonra, 14 yaşına erişinceye kadar çocuğa meyve suyu içirilmemelidir. Çünkü bu beyin ve sinir sistemini zayıflatır.
Ibn Sînâ, el-Ķānûn fi't-tıbb'ın ikinci kitabında, Latin dünyasında “materia medica” olarak bilinen basit ilâçların sayıları 800'e varan listesini ebced alfabesine göre düzenlemiştir. Daha önce Ali b. Sehl'in uyguladığı bu alfabetik cetvel usulünün İbn Sînâ'dan sonra İbn Cezle tarafından Taķvîmü'l-ebdân, İbn Butlân tarafından da Taķvîmü'ś-śıĥĥa'da kullanıldığı bilinmektedir (Ullmann, s. 271). Kulunç (kolik) hastalığıyla ilgili olarak İbn Sînâ, gerek el-Ķānûn fi'ŧ-ŧıb'da gerekse el-Ķūlenc adlı müstakil eserinde tıbbî bakımdan ayırıcı tanı yapmış, kolikleri safra kesesine, kalın bağırsaklara ve böbrek taşlarına ait olmak üzere türlere ayırmıştır.
Göz hastalıkları konusu çerçevesinde öncelikle “remed” (oftalmi) üzerinde duran İbn Sînâ, bu hastalığı gözün “et-tabakātü'l-mültehime” denilen tabakasının iltihaplanması yani “konjoktivit” olarak vasıflandırmıştır. İbn Sînâ'nın bu konudaki Grek kaynaklarına oftalmolog Ali b. Îsâ'dan daha iyi vâkıf olduğu, el-Ķānûn fi'ŧ-ŧıb'da oftalminin üç çeşidinin Grekçe isimlerini “tartsis, kimosis, balgamî” olarak vermesinden anlaşılmaktadır (el-Ķānûn fi'ŧ-ŧıb, II, 113). Ayrıca trahomun teşhisinin nasıl yapılacağını tarif etmiştir (a.g.e., II, 136 vd.). Eserde göz adalelerinin gerilip gevşemesini ve göz yaşı kanallarının fonksiyonunu açıklayan İbn Sînâ'nın gözün anatomisine dair verdiği bilgi, eserin 1479 tarihli Latince baskısında bir illüstrasyonla resmedilmiş ve daha sonraki bazı baskılarda bu uygulama devam etmiştir (Sudhoff, V/8 [1914], s. 11-13, 19-20).
İbn Sînâ'nın cerrahiyle ilgili tesbit ve görüşleri el-Ķānûn fi'ŧ-ŧıbb'ın üçüncü kitabında yer almış olup gerek İslâm âleminde gerekse Avrupa'da güvenilir kaynak olarak kabul edilmiştir. Selçuklu Türk Atabegi Nûreddin Zengî'nin Dımaşk'ta kurduğu hastahanede hekimlik yapan İbnü'l-Kuf, el-Umde fî śınâ ati'l-cirâĥa adlı eserinde yaraların sarılma tekniğiyle ilgili olarak el-Ķānûn fi'ŧ-ŧıb'da verilen bilgilerden faydalanmıştır (Spies - Thies, LV/4 [1971], s. 386).
Ameliyatlarda anestezi yöntemi konusunda şaraba afyon, sarı sabur, âdemotu (mandragora) ve hindistan cevizi ilâve edilip hastaya içirilmesini öneren İbn Sînâ'nın çağdaşı olan Ali b. Îsâ'nın formülü de mandragora, haşhaş suyu ve afyon şeklindedir (Erinnerungsbuch für Augenärzte, s. XXXV-XXXVII). İbn Sînâ ve Ali b. Îsâ'nın anestezi yöntemi Selçuklular zamanında Suriye ve Mısır'da kullanılmaktaydı. 1218 yılında Haçlı ordusuyla İslâm dünyasına gelen Bolognalı cerrah Hugo von Lucca Müslüman cerrahlardan bu usulü öğrenmiştir. Ülkesine dönünce bu yöntemle anestezi uygulamış, oğlu Theodorich Borgognoni de aynı usulü benimseyerek ünlü bir cerrah olmuştur. Theodorich'in Chirurgia adlı kitabında zikrettiği ameliyat ve anestezi yöntemlerine bakıldığında İbn Sînâ'nın etkisi açıkça görülmektedir (Terzioğlu, Malazgirt Armağanı, s. 52). el-Ķānûn fi't-tıbb'ın üçüncü kitabının kadın hastalıkları ve doğumdan bahseden bölümleri, özellikle üterustaki tümörler ve histeri konuları dikkat çekici bir şekilde ele alınmıştır. İbn Sînâ bu çerçevede histeriyle apopleksi arasında ayırıcı bir tanı yapmaktadır (Meyerhof - Joannides, s. 66).