fuat pasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fuat pasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2016 Perşembe

SULTANA SUİKAST DÜZENLEYEN PAŞALAR

İktidarın olduğu her yerde iktidar hırsıyla gözleri kör olup vatana ihanet eden insanlar da vardır. İşte onlara bir misal; Osmanlı’nın son dönemlerinde devleti içeriden yıkmak için çalışan hain paşalar…
FUAT PAŞA MASONDU(acaba Fuat Avni serefsizi ismini buradan almis olmasin?Ne kadar büyük tesadüf degilmi.Sizler ne yorum yaparsiniz?)
Fuat Paşa da Tanzimat devri sadrâzamlarındandır.
Mustafa Reşit Paşa vâsıtası ile siyâsete atılmıştır. Sultan Abdülmecîd devrinde İstanbul’da İngilizler’in İskoç locasına bağlı bir mason locası açma girişiminden cesaret alan Fransızlar, Beyoğlu’nda bir mason locası açıp Fuat Paşa’yı da aralarına almışlardır.
Fuat Paşa’nın yanlış siyâseti neticesinde birçok toprak kaybedilmiş ve hayli müslüman kanı dökülmüştür. Bunların yanında Fuat Paşa’nın pek çok yolsuzlukları da olmuştur. Nitekim Âlî Paşa’nın onu emîn biri hüviyetiyle gönderdiği Suriye’de aldığı rüşvetler hâriç, yaklaşık sekiz yüz bin kese para gasp ederek uhdesine geçirmesi, yaptıklarının sadece bilinen bir kısmıdır.
Nitekim sonraları Fuat Paşa’nın iki oğlunun birden ölmesi ve iki konağının da arka arkaya yanması, yaptığı yolsuzlukların ve döktüğü müslüman kanlarının bedeli olduğu İstanbul’da halk arasında konuşulan günün mevzûlarından olmuştur.
FUAT PAŞA FRANSA’DAN DESTEK İSTİYOR
İslâmî meziyetlerden uzak olan Fuat Paşa, Volterci fikirlere sahipti. Fransız elçisine:
“–Siz bize suflörlük ediniz, fakat sahneyi ve rollerin icrâsını bize bırakınız. Bir devletin iki kuvveti olur: Biri yukarıdan, diğeri aşağıdan gelir. Bizde aşağıdan gelen bir kuvvet olmadığı için yandan bir kuvvet almaya muhtâcız ki o da elçiliklerdir.” dediği «İbret» gazetesince ifâde edilmiştir.
İbnülemîn Mahmud Kemâl Bey’in Fuat Paşa ile alâkalı şu kaydı câlib-i dikkattir:
ABDESTSİZ NAMAZ KILDIRDI
Fuat Paşa, sadrâzam ve serasker iken bir Ramazan günü Bâyezid Câmii’ne namaz kılmaya gitmişti. Cemâatin kalabalık olması sebebiyle an­cak avluda yer bulabildi. Kendisi kerhen namaza dururken yâverlerine de namaz kılmalarını emretti. Fakat yâverler:
“–Bizim abdestimiz yok!” dediler.
Bunun üzerine Fuat Paşa, dînî gevşeklik ve kayıtsızlığını açıkça ortaya koyarak:
“–Kimin abdesti var ki?” dedi ve öylece namaza duruverdi.
Fuat Paşa’nın gerçek niyet ve gayreti herkesin mâlûmu olan şu rivâyette gâyet bârizdir:
FUAT PAŞA: BİZ OSMANLI’YI İÇERİDEN YIKMAYA ÇALIŞIYORUZ
Bir gün diplomatlar toplantısında Avrupa devletlerinin kuvvet ve kudretinden bahis açıldı. Herkes bir şey söylerken Fuat Paşa, konuşulanlara itirazla şöyle dedi:
“–Hayır efendiler! En kuvvetli devlet Osmanlı Devleti’dir. Zira siz dışarıdan, biz içeriden nicedir yıkmaya çalışıyoruz da yine de muvaffak olamıyoruz!”
İşte böyle bir şahsiyet olan Fuat Paşa, 1869’da Fransa’nın Nis şehrinde öldü. O, son nefesinin yaklaştığını hissedemeden Fransızca birtakım şeyler geveleyerek ölmüş ve yanında ehl-i İslâm’dan hiçbir fert bulunmamıştır. Ölümü dolayısıyla o devrin Hürriyet gazetesinde yazılanlar pek korkunçtur:
FUAT PAŞA HRİSTİYAN ADETLERİNE GÖRE DEFNEDİLDİ
“Fuat Paşa Nis’e giderken, Roma’ya uğrayıp Papa ile görüşmüş ve mûtâdı üzere onun duâsını almıştı. Bunun için vefatında, Nis kilisesi, onun katolik âyini üzere defnolunması hakkında teşebbüslerde bulundu. Osmanlı elçisi buna lüzum olmadığını beyân ettiyse de kilise ısrârını sürdürdü. Nihâyet hristiyan prensiplerine göre ölünün üzerine yatağında âdet olan usûllerin uygulanmasıyla iktifâ edilmesine müsâade edildi.”
Ahmed Cevdet Paşa da:
“Fuat Paşa’nın cenâzesi İstanbul’a getirilip türbesine götürülürken, sanki bir alafranga alay gibiydi. Bunu seyreden herkes, bir burukluk ve istihzâ hâlindeydi.” diyerek onun ölümü ile müslümanların sürur ve memnûniyetlerini ifâde eder.
İCRAATLER HAİNLERİ TEDİRGİN ETMEKTEYDİ
Daha evvelce ifâde ettiğimiz gibi Sultan Abdülazîz Hân’ın, devleti eski ihtişam ve gücüne ulaştırıcı icraat ve hamleleri, birtakım menfaatçi ve hâin grupları tedirgin etmekteydi. Nitekim bu vasıfta olan bâzı devlet adamları da, boş durmayıp gizli entrikalarla Sultân’a karşı hummâlı bir faâliyet yapmaktaydılar.
İHTİLAL HAZIRLIĞINDA OLAN 4 PAŞA
Bunlardan husûsiyle çeşitli vesîlelerle suçları bâriz bir şekilde tespit edilmiş, önce azledilmiş, sonra tekrar kendilerine mevkî verilmiş olan dört kişi; Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa, Mütercim Rüşdü Paşa ile Hayrullah Efendi, pâdişâha karşı ciddî bir ihtilâl hazırlığı içindeydiler.
AVNİ PAŞA: “KİNİM DİNİMDİR”
Bu gruptan Hüseyin Avni Paşa, 1871’de vazifesinden azledilmiş, rütbeleri sökülerek Isparta’ya gönderilmişti. Daha sonra Mahmûd Nedim Paşa tarafından seraskerlikten de azledilmişti. Bu hâller karşısında hırsı iyice artan Hüseyin Avni Paşa, yapmak istediklerini «Kinim dînimdir!» diye ifâde ediyor ve Sultân’ın, sadece tahttan indirilmesini değil, öldürülmesini de düşünüyordu.
Çok geçmeden bu dörtlü çete grubu, ellerinden alınan menfaatlere tekrar sahip olabilmek hırsıyla talebeleri kışkırtarak büyük bir nümâyiş yaptılar. Pâdişah, kan dökülmemesi için yine bunları iş başına geçirdi. Böylece ihtilalciler, ilk merhale olarak istedikleri yere ulaştılar. Artık bundan sonra yegâne işleri, pâdişâhı bertaraf etmeye kalmıştı. Nihâyet bir ihtilâlle onu da gerçekleştirdiler.
İHTİLAL SABAHI PADİŞAH: “TAKDİR-İ İLAHİ BU İMİŞ!”
İhtilâl sabahı, Dâru’s-saâde ağası Cevher Ağa, Pâdişâh’a durumu haber vermeye cesaret edemedi. Haberi, Pertevniyal Vâlide Sultân’a iletti. O da Sultan Abdülazîz Hân’a bildirdi. O sırada yeni pâdişâhın cülûs topları atılıyordu. Abdülazîz Han annesine:
“–Bunlar beni 3. Selîm’e mi döndürecekler? Ben bunu kimlerin yaptığını biliyorum…” diyerek ihtilâlcileri tek tek saydı. Sonra dilinden:
“–Ben bu felâketi, çok kere rüyamda gördüm. Takdîr-i ilâhî böyle imiş!..” ifâdeleri döküldü.
Sultan Abdülazîz Han, sağanak yağmur altında kayıklarla Topkapı Sarayı’na götürüldü. Şahsî serveti, hanımların kulaklarındaki küpelere kadar ihtilâlciler tarafından yağmalandı. 3. Selîm’in odasına götürüldü. Abdülazîz Han:
“–Beni amcam gibi burada bitirmek istiyorlar!” dedi.
Üç gün kuru tahta üzerinde aç ve susuz olarak bırakıldı. Islak elbiselerinin değiştirilmesine dahî izin verilmedi.
Daha sonra kendisi için ayrılan odaya geçirildi. Fakat Sultan Abdülazîz Han, 5. Murad’a mektup yazarak Beşiktaş’taki Fer’iyye Sarayı’na naklini talep etti. Arzusu yerine getirilerek oraya nakledildi.
AVNİ PAŞA SULTANA SUİKAST DÜZENLEDİ
Ancak tahttan indirmekle birlikte Sultân’ı öldürmeyi de iyice kafasına koymuş bulunan Hüseyin Avni Paşa, pehlivan yapılı üç cânîyi Fer’iyye Sarayı’nda kasten bahçıvanlıkla va­zi­felendirdi. Bunlar, 4 Haziran 1876 sabah sularında Abdülazîz Hân’ın odasına girdiler.
Abdülazîz Han, bir müddet kendilerine karşı koymaya çalıştıysa da muvaffak olamadı. Zorbalar, işledikleri bu fecî cinâyete intihar süsü vermek için onun bileklerinin damarlarını kestiler. Sonra da hiçbir şey yokmuş gibi gizlice işlerinin başına döndüler.
AVNİ PAŞA SULTAN ÖLSÜN DİYE TEDAVİYİ GECİKTİRDİ
Bir müddet sonra Vâlide Sultan, oğlunun kanlar içinde yerde yattığını gördü ve ağlamaya başladı. O sırada Hüseyin Avni Paşa, tertiplediği katlin neticesini almak için saraya geldi. Abdülazîz Hân’ın daha ölmemiş olduğunu görünce onun saray karakolunun kahve ocağına götürülmesini emretti. Böylece henüz can çekişen Sultân’a doktor müdâhalesini geciktirdi.
Nihâyet mazlum Sultan, cânîler çetesi Hüseyin Avni, Mithat ve Rüşdü Paşalar’ın gözleri önünde şehîden vefât etti.
Rahmetullâhi aleyh!..
Sultan Abdülazîz Hân’ın hunharca katli üzerine kız kardeşi Âdile Sul­tân’ın yüreğinden şu ıztırap dolu yanık mısrâlar dökülmüştür:
Cihan mâtem tutup kan ağlasın Abdülazîz Hân’aMeded Allâh, mübârek cismi boyandı kızıl kâna!..Nasıl hemşîresi bu Âdile yanmaz o hâkâna,Ki kıydı bunca zâlimler karındaş-ı cihân-bâna…
ÇERKEZ HASAN HAİN PAŞALARI ÖLDÜRDÜ
Sultan Abdülazîz Hân’ın hunharca şehîd edilmesinden on iki gün geçmişti. Bir subay olan kayın biraderi Çerkez Hasan, Sultan Ab­dül­azîz’in uğradığı felâkete tahammül edemeyerek Mithat Paşa Konağında toplantı hâlinde bulunan vekiller heyetini bastı.
İlk hamlede Avni Paşa’yı katledip Sultan Abdülazîz Hân’ın intikâmını aldı. Ardından Rüştü Paşa’yı ve bir yâveri de öldürdü. Kendisi de, ertesi gün Beyazıt’ta asıldı.
CİNAYETE İNTİHAR SÜSÜ VERDİLER
İhtilâlci çete, fevkalâde zekî ve dindar bir pâdişah olan Sultan Abdülazîz’in vefâtını, bir cinâyetle değil de, intihar sûretinde göstermek için teh­ditle bir rapor tanzîm ettirdi.
ABDÜLHAMİD HAN MAHKEME KURUP HESABA ÇEKTİ
Ancak sonraki yıllarda Sultan 2. Abdülhamîd Hân’ın Yıldız’da bu hâdise dolayısıyla kurdurduğu mahkemede hesâba çekilen Mithat Paşa, katl keyfiyetini âdeta îtiraf edercesine şöyle demiştir:
“–Elhamdülillâh ki, ihtikâr ve ihtilâs gibi âdî bir cürümle değil, cinâyet bile olsa hamiyyet-i vataniyyeden münbais bir suçla müttehemim!..”


Ali Kemal
Ali Kemal
ALİ KEMAL: Usta bir gazeteci ve siyaset adamıydı. Damat Ferit kabinesinde Maarif ve Dahiliye Bakanlığı yaptı. Yanlışı Milli Mücadeleye karşı çıkması oldu. “Artin Kemal” lakabı ile anılan Ali Kemal, Peyam ve Peyam-ı Sabah gazetelerini çıkardı. Devamlı milli mücadele aleyhinde yazdı. Yakalanıp yargılanmak için Ankara’ya götürülürken İzmit’te halk tarafından linç edilerek öldürüldü.
CEMAL BEY; “Artin Cemal” lakabı ile anılan Cemal Bey çok iyi bir tahsil gördü. Kaymakamlık yaptı,  Elazığ ve Konya valiliklerinde bulundu. Damat Ferit kabinesinde Dahiliye  ve Ticaret Bakanlığı yaptı. İttihatçılara karşı düşmanca davrandı. Milli Mücadeleye şiddetle karşı çıktı. Konya Valiliği sırasında Ankara Meclisine gidecek Konyalı delegeleri göndermedi. Suçlu duruma düştüğünü anlayınca Konya’yı terk etti. Milli mücadelenin zaferle sonuçlanması üzerine yurtdışına kaçtı. 1938 yılında çıkarılan afla yurda döndü.
DEFTERDAR SOFTA MUSTAFA PAŞA: IV. Murat döneminde  “Zorba İsyanı” oyarak isimlendirilen isyanın teşvikçilerinden biri, hatta başı idi (1632). Sultan IV. Murat, olaylar  durulduktan sonra önce Topal Recep Paşa’yı öldürttü. Bilahare de Defterdar Softa Mustafa Paşa’yı hallettirdi. Saklanan Softa Mustafa Paşayı yakalattırıp önce Sultanahmet Meydanında kılıçla kafasını kestirdi sonra da ibreti âlem için gövdesini ayaklarından çınar ağacına astırdı.
Hüseyin Avni Paşa
Hüseyin Avni Paşa
HÜSEYİN AVNİ PAŞA; Çok kurnaz, çok yanlı oynayan bir Paşa idi. Sultan/Padişah Abdülaziz’in tahttan indirilmesini sağladı. Abdülaziz’in öldürülmesinde rolü olduğu iddiası üzerine Abdülaziz’in kayın biraderi Kolağası Çerkez Hasan tarafından konağında toplantı halinde iken vurularak öldürüldü.
KARA KEMAL; Çok iyi tahsil gören gazeteci ve siyaset adamı olarak gündemde kaldı. Hayati zig zaglarla geçti. Önceleri İttihat Terakkici idi sonra karşısına geçti. İstanbul’un işgali sırasında Karakol Cemiyeti ile birlikte hareket ederek Anadolu’ya silah, cephane ve adam kaçırılmasında etkin rol oynadı. İstanbul’da Hamal, gemici, kayıkçı, arabacı, fırıncı ve işsiz insanları işgalcilere karşı örgütledi. Damat Ferit kabinesinde İaşe Bakanlığı yaptı. İngilizler tarafından tutuklanıp Malta’ya gönderildi. Buradan kaçtı. Milli Mücadele kazanılınca Türkiye’ye döndü ama Cumhuriyet yönetimine karşı durdu ve İzmir Suikastine karışınca tutuklanmak isendi. Yakalanacağını anlayınca kendini vurmak suretiyle intihar etti.
ŞEYHÜLİSLAM SEYİT NACİ FEYZULLAH EFENDİ; şeyhülislam olmasına karşın görevini kötüye kullanması nedeni boynu vurularak öldürüldü. Osmanlı tarihi içinde öldürülen üç şeyhülislamdan biridir.
HAFIZ MEHMET BEY; Trabzon milletvekiliydi. Mustafa Kemal’in en hızlı karşıtlarından biriydi. İzmir Suikastini tertipleyenlerin içinde yer alınca, yargılandı ve idama mahkûm oldu, cezası asılmak suretiyle yerine getirildi.
HALİS TURGUT; Nahiye Müdürlüğü ve kaymakamlık yaptı. Türk Ocaklarında etkin rol oynadı. İttihat Terakki Cemiyeti içinde yer aldı. Sivas milletvekili seçildi. İzmir Suikasti içinde yer aldığı tespit edilince, yargılandı ve idam cezası oldu. Cezası infaz edildi.
Kavalalı Mehmet Ali Paşa
Kavalalı Mehmet Ali Paşa
KAVALALI MEHMET ALİ PAŞA; Osmanlı Devletinin Mısır valisiydi. Hayli başarılı görevler yaptı. Meydana gelen Kölemen ve Hicaz’daki isyanları bastırdı. Padişahtan oğlunun Vali yapılmasını istedi, valilik verilmeyince Osmanlı’ya yani kendi devletine karşı isyan etti.  Mısır Hidiv’i oldu. Osmanlı Devleti Kaptan-ı Deryası Hain Ahmet Paşa, Osmanlı donanmasını Mısır’a götürüp teslim etti. Artık çok büyük güçtü Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Osmanlı ile giriştiği savaşları kazandı. Sonraki askeri harekâtta Suriye’de yenildi. Ama yapılan antlaşma üzerine Mısır Kavalalı ailesine bırakıldı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa İstanbul’a gelerek Padişah tarafından kabul edildi. Nedense “Hain” ilan edilmedi ve Kahire’de öldü.
KARA AHMET PAŞA; Arnavut’tu. Babası Mahmut Paşa ölünce onun yerine İşkodra Sancakbeyi oldu. Fırsat bulduğu anda Osmanlı’ya isyan etti ama affedildi ve tekrar İşkodra Sancakbeyi oldu. 1791 de bağımsızlık elde edebilmek için tekrar isyan etti ve üzerine gelen Osmanlı ordusunu yendi. Fakat kendisini destekler görünen bir kısım paşa tarafından esir edilip İstanbul’a gönderildi. III. Selim, Kara Ahmet Paşa’yı bir daha affederek İşkodra’ya gönderdi ise de Karadağlılarla savaşırken, tuzağa düşürülüp öldürüldü.
DEFTERDARZADE AHMET PAŞA: Babası da defterdardı, baba mesleğini devam ettirdi. Maliyede yetişti, çeşitli yerlerde valilik yaptı, 1656 da defterdar oldu. Aşırı derecede kibirliydi. Gözü yukarılarda olduğu için hep bir yerlere gelebilmenin arzusu içinde sadrazam olabilmek için uğraşıyordu. Bütün amacı Sadrazam Abaza Siyavuş Paşa’yı düşürmek ve yerine geçmekti ama olmadı. İnadı yüzünden ters düştüğü Şeyhülislam Mustafa Efendi’nin düşmanlığını kazandı ve tutuklanarak hapse atıldı. Babası Mustafa Paşa idam edilmişti, kendisi de aynı akıbete uğradı. Hiç kimseye ihanet etmediği halde aşırı derecede kibri ve pervasız hareketleri sonucu cellâdın elinden kurtulamadı ve idam edildi (1656)
HALICIOĞLU MEHMET PAŞA: Halıcızade Mustafa Paşa’nın oğlu ve iyi bir maliyeci idi. Üç kez defterdar olarak görevlendirildi. Herhangi bir ihaneti olmadı ama büyük yanlışı ve hatası vardı; “PARA”. Paraya ihanet etmişti. Yeniçeri ve Sipahilerin maaşlarını vermek için düşük ayarlı paralar bastırdı, durum anlaşılınca kızılca kıyamet koptu. Yeniçeri ve Sipahiler isyan başlattılar. İsyancılar Padişah IV. Mehmet’ten Başdefterdar Mehmet Paşa ile birlikte 30 kişinin kellesini istedi. Padişah istekleri kabul etmek zorunda kaldı. 30 kişi Yedikule Zindanına atıldı ve orada idam edildiler. Cesetleri Sultanahmet’te Gülhane Parkı karşısındaki Çınar ağacına ayaklarından asıldı. Bu olaya “Vaka-ı Vakvakiye” ya da “Çınar Vakası” denildi.
KIRIM HANI MAHMUT GİRAY; Kırım Hani Mahmut Giray Osmanlıya en büyük ihaneti yapanlardan biridir. Osmanlı devleti saflarında savaşlara katıldı, başarılar ve güven kazandı. Viyana kuşatmasında da görev aldı ama Sadrazam Kara Mustafa Paşa’ya kin beslediği için verilen görevi yapmadı. Kara Mustafa Paşa güç durumda kaldı ve kuşatmayı kaldırdı. Bu olay nedeni ile Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın boynu vurularak idam edildi. Esas hain olan Murat Giray’a ise hiçbir şey yapılmadı.
KARA MURAT PAŞA; Osmanlı devletinde “Ağalar Saltanatı”nı kuran adamdır. Pek çok başarı elde eden Kara Murat Paşa rakip gördüklerini yok etmekte de çok başarılı idi.  Sarayda çevirdiği entrikalarla Hazerpare Ahmet Paşa ile Padişah İbrahim’in öldürülmesini sağladı, yetmedi Sadrazam Yusuf Paşa’yı da öldürttü. Öldürmeye devam ediyordu ve Kaptan-ı Derya oldu. Kendisini bu göreve getiren İpşir Paşa’yı da idam ettirdi. Bütün bunlara rağmen eceli ile öldü.
NASUH PAŞA; Bir papazın oğlu iken devşirildi. Enderunda yetişti, Beylerbeyi olarak görev yaptı. Sultan I. Ahmet’in kızı Ayşe Sultan ile evlenerek saraya damat oldu. Damat olunca gücü de arttı fakat acımasızlığı ile de halkın nefretini kazandı. Kayın Pederi Sultan I. Ahmet’in aleyhine çalıştığı ve sultanın yakınlarından Hocazade Mehmet Efendi ile Hacı Sultani Mustafa Efendi’yi öldürttüğü anlaşılınca bu ihanetinin bedelini Padişah fermanı ile boğdurularak ödedi.

DR. NAZIM BEY: İttihat Terakki’nin fikir hocası ve çok önemli isimlerinden biriydi. Yurtsever ve çalışkan bir insandı. Açık ve gizli cemiyetlerin içine girerek onları örgütledi. Talat Paşa kabinesinde Maarif Bakanlığı yaptı. Mütarekeden sonra Avrupa’ya kaçtı. 1923 den sonra yurda döndü ve İzmir Suikasti ile ilgili görüldüğü için İstiklal Mahkemesinde yargılandı, idama mahkûm oldu, cezası infaz edildi.
ORHAN ÇELEBİ; Padişah I. Mehmet (Çelebi Mehmet)’ in oğludur. Taht kavgasında öldürüleceği korkusu ile Bizans’a sığındı. Şehzade Bizanslılar tarafından kullanıldı. Ordu kurup Osmanlı üzerine yürüdü. Yenilince tekrar Bizanslılara sığındı. Osmanlılar tarafından İstanbul’un kuşatılması sırasında Bizans ordusunda kumandan olarak yer aldı. Osmanlı askerlerinin kente gireceği zehabına kapıldı ve ele geçmemek için surların üzerinden kendisini atarak intihar etti.
YEĞEN OSMAN PAŞA: Namlı hainlerden biri olarak bilinir. İki kez büyük ihanette bulundu. Birinde Celali İsyanında isyancılarla işbirliği yaparak eşkiyalığa başladı ama affedildi. Affa uğradıktan sonra Belgrad Seferine katıldı. Savaş sırasında Avusturyalılara karşı cephe tutmasına rağmen savaşmadı kenti yağmalayıp kaçtı. Durumu öğrenen Sadrazam Bekri Mustafa Paşa, Yeğen Osman Paşa’yı yakalatıp boynunu vurdurdu.
PATRONA HALİL; Hamam tellâkı iken İmparatorluğu kan kusturan bir zorba oldu. Etrafına topladığı işsiz-güçsüz takımı ile isyan başlattı. İsyan kısa sürede yayıldı ve günlerce sürdü. İsyanın önlenebilmesi için ileri sürülen şartlar Sultan tarafından kabul edilince Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın eseri olan “Lale Devri” de sona erdi. İsyan karşısında Sultan III. Ahmet çaresiz kaldı ve isyancıların isteklerine boyun eğdi ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Kaymak Mustafa Paşa, Saray Kethüdası Mehmet Paşa boğduruldu. Cesetleri Sultanahmet Meydanında bekleyen isyancılara gönderildi. Eden bulacaktı, öyle oldu. Patrona Halil Revan Köşküne çıkmak için giderken pusuya düşürüldü ve üzerine çullanan yeniçeriler tarafından öldürüldü.
RAİF İSMAL PAŞA; Sarayı Hümayünde yetişti. Çeşitli yerlerde valilik yaptı. I. Abdülhamit’i tahttan indirmek ve III. Selim’i Padişah yapmak istemesi üzerine Kıbrıs’a sürüldü ve Lefkoşa da boğularak öldürüldü.
DADAŞ RÜŞTÜ PAŞA; Milli mücadelenin güçlü komutanlarından biriydi. Valilikte yaptı. İzmir’de Mustafa Kemal’e karşı düzenlenen suikaste ismi karıştığı için yargılandı, idam cezası aldı ve cezası yerine getirildi.
DAMAT SALİH PAŞA: Şehzade Ahmet Kemalettin’in kızı ile evlenerek Saraya damat oldu. Mahmut Şevket Paşa’ya yapılan suikaste ve öldürülmesine karıştığı anlaşılınca yargılanarak idama mahkûm oldu ve asıldı.
SARI EDİP EFE;  Asker kökenli bir efedir. Milli mücadele sırasında efelerle birlikte hareket ederek Yunan işgaline karşı cephe tuttu. Değişik yerlerde kuvayi milliye olarak görev yaptı. Mustafa Kemal’e karşı İzmir’de yapılmak istenen suikastin içinde olması nedeni ile yargılandı ve idama mahkûm oldu, cezası asılarak infaz edildi.
ABAZA SİYAVUŞ PAŞA; güçlü bir sadrazamdı. IV. Mehmet’in tahttan indirilmesinde etkili oldu. II. Süleyman tahta çıkınca sadrazam oldu. Kendisinin sadrazam olmasını sağlayanları cezalandırmaya başlayınca, ocak ağaları kellesini istedi. Sultan II. Süleyman bu isteklere uyarak Abaza Siyavuş Paşa’yı sadrazamlık görevinden aldı. Bilahare konağına saldıran yeniçeriler tarafından paramparça edilerek öldürüldü.
ZİYA HURŞİT; Hemşin’de doğdu. Almanya’da mühendislik tahsil etti. Erzurum kongresine katıldı. Lazistan milletvekili oldu. İstiklal mahkemelerinde görev aldı. Mustafa Kemal’e İzmir’de yapılması planlanan suikastin tertipleyicisi olduğunu kendisi kabul ettikten ve mahkemece kanıtlandıktan sonra idama mahkûm oldu ve cezası asılarak infaz edildi.


KABAKÇI MUSTAFA: Yeniçeri yamağı iken başkent İstanbul’u kana bulayan bir isyancı olarak ortaya çıktı. Sultan III. Selim yenilikçi taraftarı idi. O nedenle devlet düzeninde yenilikler yapmaya çalışıyordu. Yeniliklerden biri de Yeniçeri ordusunu kaldırıp yerine, daha düzenli olmasını istediği Nizam-ı Cedit Ordusunu kurmasıydı. Buna karşı çıkanlar da vardı ve bunlardan biri olan Sadaret Kaymakamı Köse Musa idi. Sedaret Kaymakamı Köse Musa yeniçeriler ile yeniçeri yamaklarını Nizam-i Cedit’e karşı kışkırttı. Yeniçeri ve yamaklar Kabakçı Mustafa’nın emri altında Çayırbaşı’nda toplanıp İstanbul üzerine yürüdüler. Haseki Ağası Halil Ağayı parçaladılar. Yeniçeriler diğer bölgelerden gelen yeniçerilerle birleşip Saray üzerine yürüdüler. III. Selim’i tahttan indirip IV. Mustafa’yı Padişah olarak tahta çıkardılar. Durumu haber alan Alemdar Mustafa Paşa, ordusu ile Balkanlardan geri dönerek İstanbul’a geldi. İsyancıları tepeleyen Alemdar Mustafa Paşa Saraya girdiğinde III. Selim’in öldürüldüğünü öğrendi. Bunun üzerine IV. Mustafa’yı tahttan indirip yerine II. Mahmut’u Padişah olarak tahta oturttu. İsyanı başlatan Kabakçı Mustafa’yı da Rumeli Feneri’nde yakalatıp öldürttü.
ŞEYH SAİT: Şeyh Sait babası gibi Nakşibendi tarikatına mensuptu. Medrese tahsili gördü. Şeyhliğini iyi kullandı ve kısa sürede mal mülk sahibi yani çok zengin oldu. Zengin ve şeyh olanın, sözü dinlendiğinde şöhreti arttıkça arttı. Cumhuriyet’in ilanı şeyhleri, ağaları rahatsız etti. Buna bir de yabancıların kışkırtmaları eklenince isyan başladı. İsyanın başında Şeyh Sait vardı. “Halife sınır dışı edilemez; hükümet dinsizdir; dinsizlik okullara girdi, Yolumuz din yoludur, Din elden gidiyor, Kadınlar çıplak geziyor, ey Muhammet ümmeti şeriattan ayrılma” slogan ve propagandaları ile halk kışkırtıldı ve isyan başladı. Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza sürekli İngilizlerle temas kurarak onlardan yardım istedi, bilgi alış verişinde bulundu. Ayaklanma Elazığ’ın Eğil bucağına bağlı Piran köyüne gelen ve asker kaçaklarını arayan Jandarmalara ateş açılması ile başladı, büyüdükçe büyüdü. Genç ili (Tunceli) isyancılar tarafından işgal edildi. Bunu Hani, Muş, Elazığ ve Diyarbakır izledi. Hükümet gücü Diyarbakır’a ulaştığında isyancılara karşı üstünlük kurdu ve ayaklanmayı başlatanlar ve ona destek veren Kürdistan Şurayı Devlet Reisi ve Teali Cemiyeti Reisi Seyit Abdülkadir ile arkadaşları tutuklandılar. Ve Şeyh Abdülkadir ile beş arkadaşı idama mahkûm oldular. Diyarbakır’da idam kararları infaz edildi. Asilerin üzerine gidilmeye devam edildi Şeyh Sait ile adamları Varto’nun güneyinde yer alan Cartuh köprüsünde kıstırılarak yakalandılar. İstiklal Mahkemesinde görülen dava sonunda Şeyh Sait ile 47 arkadaşı idama mahkûm oldular, cezalar Diyarbakır’da infaz edilerek isyan tamamen bastırıldı.
ŞEYH SEYİT RIZA:  Abasan Aşireti Reisiydi. Genç’te (Dersim-Tunceli)  pek çok aşiretten en güçlüsünün şeyhi idi. Aşiretler düzene uymak istemediğinden huzursuzluklar çıkarıyorlardı. Askere gitmek istemiyorlar, vergi vermemek için direniyorlardı.  Bu sıralarda şehre hareketlilik getirecek olan Singeç köprüsünün açılışı yapılacaktı. Açılışı Atatürk yapacaktı.  Gelen isyan haberi üzerine Atatürk bölgeye gitmekten vazgeçti. Şeyh Şeyit Rıza’nın adamları, köprüyü korumakla görevli olan Karakol’a baskın vererek 33 askeri şehit ettiler. Ayrıca Sin karakolu basıldı. 9. Seyyar Jandarma karakoluna baskın verildi pek çok asker şehit edildi. Mazgirt köprüsü de tahrip edildi. Hükümet güçleri üç kolordu ile olaya müdahale etti. Askeri müdahaleye uçaklarda katıldı ve isyan bastırıldı (1937). Hükümet Kuvvetleri tarafından Şeyh Seyit Rıza tutuklandı ve İstiklal Mahkemesinde yargılanarak 6 arkadaşı ile birlikte idam cezasına çarptırıldılar, cezaları infaz edildi. İsyanı devam ettirmek isteyen küçük grupların mücadelesi ise 1948 yılına kadar devam etti.
Böyle ve bunlara benzer onlarca olay meydana geldi. Bu olayların kimi doğrudan devlete karşı, mevcut hükümete yani yönetime karşı, bazıları yetkili şahıslara yani; Padişaha, Sadrazam’a, Cumhurbaşkanına karşı yapıldı. Bazı olayların doğrudan ihanet olarak yapıldığı ve yapanın hain olduğu tartışılmadı.  Ama bazılarının hala sırrı çözülebilmiş değil!  İhanet etmiş midir, hain midir, yoksa kurban mıdır hala tartışılmakta, daha doğrusu tartışılmak istenmektedir.
Şu hususu da belirtmekte yarar vardır zannediyorum. Bilhassa Ulusal Kurtuluş Şavaşı sırasında, bilhassa Yunan işgalinin başladığı sırada, henüz düzenli ordu yok iken cephe tutan, Ege tarafındaki efelerle anlaşarak cepheyi genişletip düşmana karşı koyan, Ankara hükümetine karşı başlatılan isyanları bastıran, padişah’ın görev vererek Ankara hükümetine karşı gönderdiği Kuvayi İnzibatiye’yi dağıtan, Anzavur Ahmet’in güçlerini yenen Çerkez Ethem’in durumunun tarihçiler taraından yeniden ele alınması gerekir diye düşünüyorum. Kardeşlerinin tahriklerine kapılmış ve düzenli orduya geçmeyi reddetmiş, bu yolda verdiği mücadelede yenileceğini anlayınca Yunanlılara sığınmış, “Halk Kahramanı” olabilecek iken hain durumuna düşmüş ya da düşürülmüş Çerkez Ethem’in aklanması, itibarının iade edilmesi için tarihçilerin harekete geçmesi, TBMM nin de buna bir çare bulması düşünülemez mi?

Yazan İbrahim Balcı

22 Aralık 2015 Salı

Fuat Pasa + pdf

KEÇECİZADE_FUAD_PAŞA PDF INDiR


Fuat Paşa 1835'de Kahire'de doğdu. Çünkü babası İncirköylü Hasan Paşa o zamanlar orada görevdeydi. Lakabına bakarak Beykoz'un İncirköyü'nden olduğunu sanmayın, çünkü Hasan Paşa Kafkasya'dandı ve Çerkes kökenliydi.. Rahatlıkla bir romana konu olabilecek kadar ilginç bir hayat hikayesi vardı Hasan Paşa'nın ama bunu, konuyu uzatmamak için burada paylaşmıyorum..
İncirköylü Hasan, Beykoz'da eniştesi Huzur Dersi Hocası Şakir Efendi'nin desteği ile ortaokulu bitirdi, sonra da Nizam-ı Cedid ordusuna katıldı ve yüzbaşılığa kadar yükseldi. İşte o sıralarda Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlılara karşı bağımsızlık bayrağını açmış, Osmanlılar da isyanı bastırmak için Mısır'a asker göndermeye karar vermişti. Ahmet Fevzi Paşa'nın komutasındaki Osmanlı filosu isyanı bastırmaktan vazgeçip donanmayı İskenderiye limanında Mısırlılara teslim etti. Filo kumandanının adı da Firari Ahmet Paşa oldu. Mısırlılara esir düşen askerlerin arasında Fuat Paşa'nın babası İncirköylü Hasan Bey de vardı..
Bir süre sonra barış imzalandı. Osmanlı askerlerinin çoğu yurda döndü, ama bazıları da İstanbul'a dönüp ne yapacağım, diyerek Mısır'da kaldılar. Hasan Bey de bunların arasındaydı. Orada orgeneralliğe kadar yükseldi. 
Fuat Paşa işte bu İncirköylü Hasan Paşa'nın oğluydu. İlkokulu İstanbul'da okudu, sonra Kahire'de Abbasiye Harp Okuluna yazıldı. Daha 18 yaşındaydı. Uzun boyuyla katıldığı bir geçit törenindeNebile adında şımarık ve zengin bir paşa kızının dikkatini çekti. Hemen babasına "ben bu genci isterim" diye tutturdu. Kızının ısrarlarına dayanamayan paşa, okul kumandanına ; okul kumandanı da Hasan Paşa'ya çıktı :
"Durum böyle böyle," dedi. "Mısır'ın en zenginlerinden birisinin kızı oğlunuza aşık olmuş. Adamın büyük gücü vardır, karşı koyamayız. Beni okuldan, sizi de Mısır'dan atarlar. Ne yapıp yapıp Fuat'ı razı edeceksiniz. Nebile ile nikahlanacak."
Hasan Paşa, "Anlıyorum," dedi, "mademki başka çare yok, çocuğu nikahlayın, okulu bitirsin, sonra düğün yaparız, evlenirler.."
Sonuçta okul bitti, düğün yapıldı. Karısı çok çirkindi. Saçları dökülmüş, peruk takan, çiçek bozuğu yüzlü birisi.. Fuat kısa zamanda Mısır ordusunda albaylığa yükseldi. Albay Fuat Bey o dönemde Hıdiv İsmail Paşa'nın yaveriydi, ama Hıdiv'le yıldızları hiç barışmıyordu. 
Fuat Bey'in Nebile'den iki oğlu oldu, onlar da büyüdüler. 1868'de Hıdiv İsmail Paşa özel bir görevle Fuat Bey'i İstanbul'a yolladı. Fuat Bey burada adeta büyülendi, canı hiç geri dönmek istemiyordu. Kahire'ye bir istifa mektubu gönderip Osmanlı ordusuna geçti..
Albay Fuat Bey Osmanlı ordusunda kısa zamanda büyük başarılar elde etti. Mısır'da yönetimi ele geçiren İngilizler karısı Nebile'nin Kahire'den çıkmasına izin vermedikleri için, özel yaşamında büyük bir boşluk vardı. Şehzadebaşı'ndaki Zeynep Kamil Hanım'ın konağından, Seyrandil adlı, kendisinden 20 yaş küçük, çok güzel bir Çerkes kızıyla evlendi. Paşa'nın ondan 8 çocuğu oldu !.. 
Tam o yıllarda Mısır'daki karısı da nihayet İngilizlerden izin alarak İstanbul'a geldi.. Fuat Paşa, karısı Seyrandil iki yılda bir doğum yaptığından, bir başka Çerkes güzeli olan İnşirah'ı da eş olarak almıştı. O da bir yandan çocuk doğurmaya başladı !.. Ondan da 8 çocuğu oldu.. Eski karısı, yeni karıları, bütün çocuklar hep birlikte, yukarıda fotoğrafı görülen yalıda yaşamaya başladılar..
Albay Fuat Bey Osmanlı ordusuna katıldıktan bir süre sonra kendisini Irak'ta bir ayaklanmayı bastırmak üzere Bağdat'a gönderdiler. Kısa zamanda bu işi başaran Fuat Bey 1872'de fırka kumandanı olarak paşalığa yükseldi. Sonra kendisini İstanbul'a çağırdılar, yine önemli görevlere getirildi.
1877'de Fuat 42 yaşında genç bir paşaydı. O sıralarda "93 Harbi" denilen Osmanlı-Rus savaşı patlak verdi. Paşa bu kez de Rus cephesine gönderildi. Gazi Osman Paşa Plevne'yi savunurken o da bugünkü Bulgaristan'ın kuzeyinde bulunan Elena'yı savundu. Orada Rus ordusunu büyük bir yenilgiye uğrattı ve Rusların ağır silahlarını ve toplarını ele geçirdi. Fırkasını da oradan Tekirdağ'a getirmeyi başardı ama Ruslar ilerliyorlardı. İstanbul'un işgali an meselesiydi. Fuat Paşa Çatalca'da son savunma cephesini kurdu. Ruslar Bakırköy'e dayanmışlardı. Padişah, Paşa'nın derecesini Müşirliğe yükseltti. Fuat Paşa, artık ordunun en ünlü ve kahraman kumandanlarından biri olmuştu. Bu savaştan sonra kendisine "Elena kahramanı" dendi.. 
Durum çok gergindi. İngilizler, Almanlar ve Fransızlar İstanbul'un Rusların eline geçmesini istemiyorlardı. Berlin'de toplanarak barışı kurtarma işine giriştiler..
Ama Fuat Paşa bu yenilgiyi kabul edecek bir kumandan değildi. O, Elena'da Rusları yenmiş olmanın gururunu duyuyordu. 
Berlin Kongresi devam ederken Ruslar da Türk askerlerini ve Karadeniz'deki İngiliz gemilerini gözetlemek için Yeşilköy'de iki kule yapmaya kalktılar. Fuat Paşa'nın tepesi attı, hemen Rus kumandanına bir mesaj göndererek bu kulelerin 24 saat içinde yıkılmasını istedi. Bir yandan da İstanbul'dan yardımcı kuvvet talep etti. Bu bir savaş hazırlığıydı. Kimse yeniden silaha sarılmaktan yana değildi. Rus ordusu komutanı General Skobeleff baktı ki iş çok ciddi, kuleleri yıktırmak zorunda kaldı. Çar'a da haber göndererek başının derde girdiğini anlattı. Çar durumu Berlin'e duyurdu. O zaman Berlin Konferansının başında Bismarck bulunuyordu. Onun da tepesi attı. Osmanlı delegasyonunun başında olan Kara Todori Paşa'yı çağırtarak, "Aman," dedi, "siz ne yapıyorsunuz ? Biz İstanbul'u kurtarmaya çalışıyoruz, ordunun başına Fuat Paşa adında bir deliyi geçirmişsiniz, her şeyi berbat edecek !.."
İşte bu sözler üzerine Müşir Fuat Paşa'nın adı Deli Fuat Paşa oldu.. 
Sultan Abdülhamid de bu olayı duyunca, "Paşa sen İstanbul'u yıktıracaksın," diye ona sitem etti..  Bu olaydan sonra Deli Fuat Paşa olarak ün saldı, üstlendiği bütün görevlerde de insanlar hep kendisinden çekindiler..

Abdülhamid, Elena başarısından sonra, Fuat Paşa'ya büyük bir nişan verdi. Hünkar kendisine nişanını takarken Paşa'nın başı dimdikti. Padişah'a : 
"Siz de atalarınız gibi savaş meydanlarında, askerin başında olmalıydınız. Rus Çarı ve Yunan kralı askerlerinin başından ayrılmıyorlar. Hünkarım, Saray duvarlarının arkasından savaş yönetilemez. Çevrenizdekiler sizi milletinizden ayırıyor. Onur, ün ve erdem halkın içinde olmakla başlar," dedi.
Abdülhamid bu sözleri duyunca buz gibi oldu. Ama padişahlıkta fazla deneyimi yoktu. Fuat Paşa da kendisinden yedi yaş büyüktü. Karşısında büyük bir savaş kahramanı vardı, ona karşı saygılı davrandı. Kendisini de Serdar-ı Ekremliğe, yani Hünkar'ın başyaverliğine getirdi. Dolmabahçe Sarayı'ndaki büyük törenlerde Padişah'ın tahtının yanında, sancağı tutuyor, Hünkar'ı tebriğe gelenler de sancağı öpüyorlardı..
Osmanlı-Rus savaşından 1890'ların ortalarına kadar geçen zamanda Sultan Hamid ile Fuat çok iyi ilişkiler içindeydiler. 1888'de Paşa'ya, Fenerbahçe'de geniş bir arazi içinde bir köşk hediye etti. Çok iyi Fransızca bildiği için, Rus Çarı ile ilişkileri sürdürme görevi de ona verilmişti. Paşa, iyi yaşamasını bilen, hovarda, cömert, debdebeye meraklı biri olduğundan, çevresi her zaman çok kalabalık olurdu. Padişah kendisine bu yaşam düzeyini sürdürebilmesi için bazı maden imtiyazları vermişti. Bu madenlerin bazıları çok zengin damarlı çıktığı için Paşa'nın eline bol para geçti ama har vurup harman savurmaya alışmış olan Paşa, bu paraların da kısa zamanda altından girip üstünden çıktı..
Fuat Paşa 1890'lı yılların sonlarında Avrupa'ya kaçan Mehmet Celalettin Paşa'nın konağını kiralamaya kalktı. Abdülhamid bundan hiç hoşlanmadı. Çünkü konağın kiralanması Mehmet Celalettin Paşa'ya gelir kaynağı olacaktı.. Fuat Paşa'ya bu kira işinden vazgeçmesi için haber gönderdiyse de, Paşa buna aldırmadı ve konağı kiraladı.. Sultan Andülhamid'in has adamı, baş hafiye Fehim Paşa'nın jurnalleri ve çıkan birtakım olaylardan sonra, Divan-ı Harp'e çıkarılan Paşa'nın rütbe ve nişanları alınarak Şam'a sürgün edilmesine karar verildi..
2 Şubat 1902'de Fuat Paşa Beşiktaş iskelesinden İzzettin vapuruna bindirilerek Beyrut aktarmalı Şam yolculuğuna başladı..
Fuat Paşa 6 yıla yakın bir süre Şam'da çile doldurduktan sonra, 1908'de genel affın ilanıyla sürgünden kurtuldu. Törenlerle uğurlandığı Şam'dan sonra geldiği Beyrut'ta da coşkuyla karşılandı. Onu Abdülhamid'e kafa tutan bir özgürlük kahramanı gibi yücelttiler. Buradan bindiği Senegal adlı bir gemi Paşa'yı önce İzmir'e, oradan da yine törenle ve sevgi gösterileriyle karşılandığı İstanbul'a getirdi.  
Kısa bir süre sonra Fuat Paşa'ya bütün eski rütbeleri ve nişanları geri verildi. Yaşı 75'e yaklaşmış,orduyla ilişkisini kesmişti.. İkinci Meşrutiyet'te yeni kurulan Ayan Meclisi üyeliğine seçildi..
Fuat Paşa 1918'de Abdülhamid'in cenaze törenine katıldı. Orada Talat Paşa kendisine, "Paşam, büyüklük ettiniz de cenazeye katıldınız," diyecek oldu. O da, "Ben deli isem de bir ölüyle kavga edecek kadar deli değilim" dedi.
Paşa, 1931 yılında, 96 yaşında hayata gözlerini yumdu..

Geçmiş yüzyıllarda yaşasaydık ve mesela Cumhurbaşkanı Gül yerine Osmanlı Sadrazamı Keçecizade Mehmet Fuat Paşa (1814-65) Paris'e resmi bir ziyaret yapmakta olsaydı, kim bilir neler söylerdi.

Padişah Abdülaziz döneminde birkaç kez sadrazamlık yapan Fuat Paşa'nın yabancı devlet adamlarının kırıcı sözlerine verdiği cevaplar, Türk siyaset ve diplomasi edebiyatına geçmiştir.
Örneğin Fuat Paşa St. Petersburg'da Osmanlı Büyükelçisiyken, Çar Nikola onunla bir sohbetinde Paşa'yı iğnelemiş.
- Ordunuzun giysilerini değiştirdiniz, şimdi de Fransızcayı ve diğer yabancı dilleri öğreniyormuşsunuz. Bu lüzumsuz bir şeydir. Siz kendi dilinizi öğrenin bu size yeter,demiş.
Fuat Paşa Çar'a "Eğer Fransızca bilmeseydim, benim gibi Fransızcayı öğrenmiş olan zat-ı haşmetpenahizle nasıl teşerrüf edebilirdim ki" diye cevap vermiş. (Son Sadrazamlar,Mahmut Kemal İnan,1940 Maarif Matbaası-İstanbul) 
Parke döşenerek yapılan Babı Ali caddesinin kendine atılan taşlarla yapıldığını söyleyen Fuat Paşa, Abdülaziz'in 1867'deki Avrupa seyahati sırasında kendisine sorulan "Dünyanın en güçlü devleti hangisidir" sorusuna şöyle cevap verir:
- Dünyanın en güçlü devleti şüphesiz ki Devlet-i aliye-i Osmaniye'dir.
Çünkü yıllardır siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz ama bir türlü yıkılmıyor... 

Sultan Abdülaziz döneminde, Fransızlar olmadık talep ve dayatmalarla gemilerini Çanakkale Boğazına yığmış, krizi giderek tırmandırmışlardı. Şimdi de boğazı geçip İstanbul'a gelmelerinden korkuluyordu.
Devlet-i Âliye'nin ileri gelenleri, yeşil çuhalı masa üstüne haritaları açmışlar, sorunu görüşüyorlardı. Toplantıda bulunan Dârüssaade Ağası haritayı gösterip,
-- Bu nedür, nasıl şeydür, neye yarardür? diye sordu.
Anlattılar. Fransızların geçebileceği Boğaz'ı gösterdiler. Arap, birden gözleri parlayarak, okudu üfledi, sonra başparmağını haritadaki Çanakkale Boğazı üstüne bastırarak:
-- Kapadiii! diye bağırdı.
Toplantıda hazır bulunan, ondokuzuncu yüzyılda ender yetişmiş devlet adamlarımızdan Keçecizade Fuad Paşa'nın oracıkta ellerini yukarı kaldırıp Tanrıya şu sözlerle yakardığı söylenir:
-- Yarabbi! Ne olurdu, şu Arabın aklını 24 saat bana versen de, rahat bir uyku uyusam!

Bu küçücük hikaye bile, yüce mesleğimizin ülkede barış, huzur ve maddi manevi kalkınma açısından ne derece önem taşıdığını sergilemeğe yeterli.
Bir yanda cahil, tutucu, haramzade harem ağaları. Öte yanda aydınlık ruhlu, insancıl, sevecen biz kadınyiyenler.

Keçecizade Fuad Paşa pîrimiz de yaratıcı zekası ile ünlü bir çapkındı. Fırsatları kaçırmazdı. Bakınız sizlere onun bir fıkrasını daha anlatayım:
Avusturya kraliçesi Öjeni'nin hazır bulunduğu bir toplantıda Paşanın dudaklarından şu sözler dökülür: "Her kadının bir fiatı vardır!"
Osmanlı Paşası nezaketi ve nüktedanlığı ile ünlüydü. Ağzından çıkanı kulağı duymayacak patavatsızın biri olmadığı bilinirdi. Ortalıkta soğuk bir hava esti. Kraliçe kıpkırmızı kesilmişti.
-- Ne yani, Paşa Hazretleri, benim de bir fiatım olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?
Fuad Paşa etkilenmişe benzemiyordu. Şakacı bir ciddiyetle sürdürdü:
-- Kraliçem, yüz bin düka altına ne buyururlar?
-- Paşa Hazretleri ileri gidiyorsunuz, bu kadarı da olamaz.
-- Acaba, Kraliçem örneğin beşyüz bin düka altına ne buyururlar?
-- Bu ne küstahlık, bu ne cüret! Nerede olduğunuzu, kiminle konuştuğunuzu unutuyorsunuz sanırım.
-- Sabırlı olunuz, Kraliçem. Son bir fiat daha vereceğim. Tam bir milyon düka altını!
Kraliçenin gözlerinde bir merak ifadesi belirdi:
-- Paşa Hazretleri, bizim istihbaratımıza göre hazineniz tamtakır... Düyun-u Umumiyye ananızı bellemiş durumda... Düvel-i Muazzama’ya karşı boğazınıza kadar borca batmış durumdasınız... Devlet-i Âliyye kendü vekil vükelasına, madrabazı parendebazına, rüşvetçisi hortumcusuna faiz yetiştiremez durumda... Bu kadar parayı acep nereden bulacaksınız?
-- Gördünüz mü, Kraliçem. Fiatta anlaştık işte. Mesele şimdi sadece parayı bulmağa kaldı...

"DELİ FUAD PAŞA ARAZİYİ 1900 YILINDA SATIN ALDI"
Deli Fuad Paşa (1835-1931) İncirköylü Müşir Hasan Paşa’nın oğluydu. İlköğrenimini Mısır’da yaptıktan sonra ortaöğrenimini İstanbul’da tamamlayarak tekrar Mısır’a dönüp Harp Okulu’nu bitirmiş ve albaylığa kadar yükselmişti. İstanbul’a gelen Albay Fuad, Osmanlı ordusunda görev almış, 1872’de Arnavutluk ve Kerkük’te çıkan isyanları bastırmış, Karadağ cephesinde ve Osmanlı-Rus Savaşı’nda kumandanlık yaparak müşirlik rütbesine yükselmişti. Bu yıllarda Osmanlı tahtındaki 2. Sultan Hamid’e yaverlik yapan Fuad Paşa’nın Avusturya ve Rusya sefirliğine atandığını görüyoruz.Paşa İstanbul’a döndükten sonra hiçbir zaman beğenmediği Sultan Hamid idaresini tenkit etmeye, bu kanaatlerini çekinmeden söylemeye başlayınca sarayın sıkı takibine alınmış ve adeta nefes alamaz bir hale gelmişti. Günün birinde jurnalcilerle Fuad Paşa’nın arasında çıkan silahlı bir çatışma dallanıp budaklanarak padişahı devirme şeklinde manalanmış ve Fuad Paşa mahkemeye verilmişti. Çıkan karar idamdı.
Ancak Sultan Hamid bu cezayı sürgüne çevirerek Fuad Paşa’yı Şam’a sürgüne gönderdi. Fuad Paşa’nın Şam’daki sürgün hayatı kesintisiz altı yıl sürdükten sonra ancak 1908 yılında Meşrutiyet’in ilanıyla İstanbul’a dönebildi.Fuad Paşa, Osmanlı Meclisi Mebusanı’nda ayan azası olmuş ve Balkan Savaşı’nda Çatalca’ya kadar gelen Bulgar ordusuna karşı ikinci müdafaa cephesini kurmuştu.
Fuad Paşa milliyetçi bir insandı. Anadolu’da başlayan Kurtuluş hareketini desteklemiş, Sivas Kongresi’nin muhtırasını Sultan Vahideddin’e vererek Damat Ferid kabinesini düşürmüştü.
Hayat hikâyesine çok kısa olarak değindiğimiz Fuad Paşa evvelce sınırlarını çizdiğimiz araziyi 1900’de satın alarak hiçbir zaman bitmeyen, bitenlerin de bazılarını beğenmeyip yıktırdığı inşaatlara başlamıştı.
Üzeri demir parmaklıklı yüksek duvarlarla çevrilen Fuad Paşa bahçesinin birisi Kadıköy gazetesinin (Gazete Kadıköy) çıktığı binanın önünde, diğeri Fuat Paşa Caddesi’nde, üçüncüsü Fener-Kalamış Caddesi’nde olmak üzere çift kanatlı demir kapıları vardı. Yine Fuad Paşa Caddesi’ne açılan diğerlerinden biraz daha küçük, demirden yapılmış bir dördüncü kapısı daha vardı. Kapıların monte edildiği yerler taş işlemeli, kırmızı tuğla motifli, kalın, sağlam sövelerdi. Ağır demir kapıların altındaki küçük tekerlekler demirden yapılmış yarım dairelerin üzerinden dönerek açılırdı.
 
"DEMİRYOLU YAPILIYOR"
Feneryolu’na giden tren hattı yapılırken düşük olan arazi doldurularak seviye ayarlandığından Fuad Paşa’nın 1900’de aldığı arsa hattan biraz alçakta kalmıştı. Demiryoluna paralel yaptırılan parmaklıklı duvarın iç tarafındaki bahçeye iki sıra kestane ağacı dikilip ceviz büyüklüğünde taşlar dökülerek yol yapılmıştı. Bahçeye yapılan serpantin biçimindeki çok uzun, kıvrımlı, ortasında bir adası olan ve son kısmındaki oldukça geniş havuza, yapay kayalardan sular akardı. Bu büyük ve uzun havuzun derinliği bir adam boyundan fazlaydı. Bazı yerlerine ağaç taklidi beton körüler yerleştirilmiş, havuzun ortasındaki adaya renk renk mevsim çiçekleri dikilmişti. Paşa ve aile bireyleri havuzda motorla gezerlerdi. Fener-Kalamış Caddesi’ne yakın köşeye projektör kulesi yapılmıştı. Geceleri bir jeneratör çalışarak tüm bahçeyi ve civarı aydınlatırdı.Projektör kulesinin yanında bir Çin köşkü vardı. Ustaca yapılmış bu köşk bir mihver üzerine yerleştirilmişti. Her cephesi başka desenlerle süslü olan bu köşkü Paşa’nın adamları zaman zaman kalın sopalar sokarak kendi ekseni etrafında döndürürlerdi.
Arabaları, atları, ahırları, yan yana yapılmış personel odaları olan köşke Fuad Paşa Ailesi yazdan yaza otururdu. Fransız bir bahçe mimarı ve yardımcıları bahçeyi düzenlemekle görevlendirilmişlerdi. Fuad Paşa bahçenin ortasına çok büyük bir bina yapmaya kara vermiş, taş bina ortaya çıktıktan sonra, bir sebeple yarım kalan üzeri geçici olarak bir çatıyla kapatılmıştı. Bahçe ve binalar kısmen tamamlanınca Paşa, civar halkı davet ederek dondurma, şerbet, limonata ve kurabiye ikram etti.
Mükemmel Fransızca ve Arapça bilen Fuad Paşa, çocuklarını Saint Joseph Lisesi’nde okutmuştu. Savaşlarda gösterdiği cesaret ve ataklığı sebebiyle adı “Deli”ye çıkan Fuad Paşa aynı zamanda sözünü esirgemeyen bir adamdı. Halk arasında “Hünkâra bile kafa tuttu!” diye söylenirdi. Kimse yalnızca Fuad Paşa demez, mutlaka lakabıyla anılırdı.Bağdat Caddesi ile Kadıköy gazetesinin çıktığı, bir sanat eseri kadar güzel bina arasındaki yola hala mevcut olan ve sayıları gün geçtikçe azalan kalın çınar ağaçlarını Deli Fuad Paşa diktirmişti. Bahçe kapısının girişinde bulunan iki katlı, üstü teraslı binada ilk zamanlar askerler sonraları bekçiler oturtulmuş, böylece köşkün emniyeti sağlanmıştı. Binanın altından geçen Borudan temin edilen su devamlı akar, bahçenin su ihtiyacını karşılar, havuzu doldururdu. Fakat bu suyun nereden geldiğini kimse bilmezdi.Bahçe duvarının yanından geçen tren hattının sol tarafına Deli Fuad Paşa’nın kızı Münevver Hanım için yapılan, zemin katı hariç üç tam katlı, ahşap, beyaz boyalı bir ev vardı. Önü mermer merdivenli, pencereleri panjurlu, saçakları ve balkon korkulukları oymalı yapı küçük bir saray yavrusu görüntüsündeydi. Köşkün etrafı yüksek duvarlarla çevrilmişti. Civarda başka aile olmadığı için Fuad Paşa’nın ve İshak Paşa ile evli olan kızı Münevver Hanım’ın yaşantısı herkes tarafından ayrıcalıklı olarak bilinirdi. 
Münevver Hanım son derece terbiyeli, görgülü, mükemmel Fransızca konuşan, piyano çalan dönemin en iyi yetişmiş hanımefendilerindendi. Doğrusu Deli Fuad Paşa’nın çocuklarına verdiği eğitim her hususta mükemmeldi. Kendisi de öyle yetişmişti. Hemen hepsi aldıkları eğitimi, edindikleri kültürü hazmetmiş insanlardı.
 
"HASAN AMCA FUAD PAŞA'YI ANLATIYOR"
Burhan Felek’in arkadaşı olan Hasan Bey’in soyadı Amca idi. Doğmayan Hürriyet ve Nizamiye Kapısı isimli kitapların yazarı olan Hasan Amca şöyle bir olayı anlatarak Deli Fuad Paşa Ailesinin görgü farkını belirtmişti: “Ben Tıbbiye’nin üçüncü sınıfında iken hürriyet ilan edildi. Diyebilirim ki, hürriyeti Tıbbiyeliler ilan etmiştir. Hürriyetle beraber öyle bir heyecan oluşmuş, öyle bir hava esmeye başlamıştı ki, bu reform içinde benim gibi birçok öğrenci de hürriyet fikrinin cazibesine kapılarak, okulu terk edip İttihat ve Terakki Fırkası’nın içinde yer almayı bir yaşam tarzı olarak seçmiştik. Bir heyecan, bir umut bizim kuşağı sarmış, adeta kıskacına almıştı. Sanki dünyayı biz yeniden kuracak, bu yeni dünyada en başta da bizlerin yeri olacaktı.Ataklığı, cesareti, Sultan Hamid’e kafa tuttuğu için altı yıl Şam’da sürgün hayatı yaşadığını bildiğimiz Deli Fuad Paşa’yı aramıza almayı aklımıza koymuş, bir arkadaşımla Paşa’nın Feneryolu’ndaki evine gidip, biraz da yüksekten konuşmayı kararlaştırmıştık.Bu düşünce ile Paşa’nın konağına gittik.Kapıyı bir hizmetkâr açtı. Çok geniş, adeta salon gibi bir hole alındık. Burada bizi sonradan Paşa’nın oğullarından biri olduğunu öğrendiğimiz gayet şık giyimli, son derece terbiyeli, o derece vakur bir genç ayakta karşıladı. Ziyaret sebebimizi anlatmaya başlamıştık ki, merdivenin üst basamağında Deli Fuad Paşa göründü. Oğluna Fransızca sordu. Oğlu son derece saygılı ve nazik bir şekilde Fransızca cevaplandırdı. Bulunduğumuz mekânın kıymetli ve zevkli möblelerle döşenişi baba oğul arasındaki saygılı diyalog, evin havası, bizden farklı, bizden üstün bir kültür ve yaşantı ile karşılaştığımızı hissettirmiş, bir iki dakika içinde tuhaf bir eziklik duygusuna kapılmıştık. Ne söyleyeceğimizi hem unuttuk hem de şaşırdık. Konağa gelirken gençliğin verdiği heyecan ve ataklık gitmişti. Her hususta bizden üstün olan insanlara söyleyecek şeyimiz kalmamıştı.Savaşlara girmiş, ataklığı ile ün salmış, Hünkâra karşı geldiği için altı yıl sürgün hayatı yaşamış Fuad Paşa’nın karşısında biraz ezilip büzüldükten sonra bir nezaket ziyareti için geldiğimizi söyleyip müsaadesini alarak kaçar gibi ayrıldık.Dönerken benim ve arkadaşımın kafasında bu eğitim ve kültür farkının verdiği inferiorite hissi ön plana çıkmıştı. Hâlbuki bizim kuşak Hürriyet-Adalet-Müsavat teraneleri ile okulları bırakıp sokaklara düşmüştü. Benim de gönlümde bu kadar büyük bir ideal varken doktor olmayı, Tıbbiye’ye devamı bir daha başlamamak üzere terk etmiştim.İşte Deli Fuad Paşa ile böyle bir temasım olmuştur.” 31 Mart Olayı ile İstanbul’a gelen Hareket Ordusu Sultan Hamid’i tahttan indirmiş, hazırda bekleyen İttihat ve Terakki Fırkası memleketin yönetimine el koymuştu. Bundan sonra savaşlar birbirini izlemiş, 1. Dünya Savaşı’nı müteakip Osmanlı İmparatorluğu parçalanmıştı. İşte bu günlerde Deli Fuad Paşa’nın ittihatçılara söylediği şu sözler çok düşündürücüdür:
“Ben, Sultan Hamid’in en çok hışmına uğrayanlardan biri olmama rağmen sizlere şunu söylemek isterim. Sultan, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık çökeceğini anlamış, hiçbir şeyin bunu durduramayacağına da inanmıştı. Fakat bu feci akıbetin kendi döneminde değil, sizlerin elinden olmasını istedi. Emrinde Birinci Ordu gibi iyi yetişmiş bir kuvvetin bulunmasına rağmen etrafındakilerin bütün yalvarmalarını dinlemedi ve Hareket Ordusu’na karşı koymadı. Adeta tahttan indirilmesini kendi istedi ve işin vebalini sizlere bıraktı.” Deli Fuad Paşa’nın çocuklarından biri olan Hulusi Fuad Togay, Saint Joseph Lisesi’ni ve tıp fakültesini bitirerek doktor olmuştu. Bir yıl kadar doktorluk yapan Hulusi Fuad Bey hariciye mesleğini seçip, hekimlikten ayrıldı. Mahmut Muhtar Paşa’nın kızı Emine Hanım’la evlenip önemli devletlerde Türk elçiliği yaparak kariyerinin zirvesine ulaştı. Eşi Emine Hanım da ana dili gibi beş lisan konuşurdu. Gittikleri ülkelerde Türkiye’yi en iyi şekilde temsil ettiklerine dair herkes tarafından bilinen bilgiler vardı. 
 
"YABANCI ASKERLER FENERYOLU'NDA"
1.Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu yenilmiş, 16 Mart 1920’de İstanbul, İngiliz-Fransız ve İtalyan orduları tarafından işgal edilmişti. Daha önce de sözü edildiği gibi, İngilizler Deli Fuad Paşa’nın bahçesini karargâh yapmış, etekli İskoç neferleri bütün binaları doldurmuştu. O yıllarda Paşa’nın kızı Münevver Hanım’ın köşkü, Muradı Hamis İptidai Mektebi, yani Beşinci Murad İlkokulu olarak kullanılıyordu. Okulun bahçe duvarlarının dışındaki arsaya barakalar kurularak Hintli askerler yerleştirilmişlerdi. Bu sarıklı askerler bahçe duvarlarına tırmanıp, çocukları korkutuyorlardı. Deli Fuad Paşa’nın bahçesinden devamlı gayda sesleri geliyor, demir kapıların önünde süngülü neferler nöbet tutuyorlardı. Askerlerin at eti yediğine dair söylentiler civar halkını rahatsız ediyordu. Esasen buradan geçmek yasaklanmıştı. Hâlâ Kadıköy gazetesinin (Gazete Kadıköy artık Kadıköy Belediyesi’nde)çıktığı binaya da İngilizler yerleşmişti. Civar halkına huzursuzluk ve korku veren düşman kuvvetleri üç yıla yakın Deli Fuad Paşa’nın bahçesinde ve diğer birçok köşkte kalmış, 3 Ekim 1923’te İstanbul’u terk etmişlerdi. Yıllarca içinde yaşadıkları güzelim köşkleri yakıp geride kocaman birer harabe bırakarak…İşgal kuvvetleri gittikten ve Cumhuriyet ilan edildikten sonra Fuad Paşa ailesi bir daha Feneryolu’na gelmedi. Elde kalan binalar temizlenip kiraya verildi. At meraklısı kimseler de ahırları kiraladılar. Bir süre böyle geçti. Bahçenin bir kısmını otlar bürüdü ve bunlar biçilip satıldı. Kapılar zincirlenip üzerine kocaman kilitler asıldı.Böylece Fuad Paşa Bahçesi kendi kaderine terk edilmiş oldu. Kuş avlamak isteyen çocuklar duvardan atlayıp içeriye giriyor, genç sevgililer de aynı yolu izliyorlardı.Deli Fuad Paşa’nın başlayıp iki kat çıktıktan sonra terk edilen taş binası orta yerinde bir türbe gibi duruyordu. Muhteşem havuzun suyu kurumuş, vaktiyle çeşitli çiçeklerle bezenmiş adanın üstünün otlar bürümüştü. Fırsat bulan, birkaç ağacı kesip götürüyor, kışlık odun yapıyordu. Projektör kulesi ve Çin köşkü çoktan yok olmuştu.1950’li yıllar geldiğinde Deli Fuad Paşa Bahçesi’ni Mehmet Beyazıt’ın satın aldığı öğrenildi. Parselasyon başladı, yollar açıldı, tonlar tutan demir parmaklıklar, çift kanatlı kapılar sökülüp satıldı. Havuz yok oldu. Evvela tek katlı villalar, binalar yapıldı. Otuz yıl geçince bunlar yıkılıp yerlerine apartmanlar, dükkânlar, bankalar inşa edildi.Deli Fuad Paşa’nın bahçesinden geriye sadece kapıcı köşküyle, sonradan kendi adının verildiği bir cadde kaldı.