18 Şubat 2015 Çarşamba
15 Şubat 2015 Pazar
X- Men Ben Osmanlıyım
Türkiye'de oynadığı X- Men filmleriyle tanınan Hollywood'un dünyaca ünlü yıldızı Hugh Jackman, Hürriyet'e verdiği röportajda ilginç bir detayı açıkladı. Dedesinin göç ettiği toprakların Yunanistan değil Osmanlı toprağı olduğunu söyleyen ünlü aktirist "Ben Osmanlı torunuyum" dedi.
İşte o röportajdan bazı kesitler:
Bu yıl Çanakkale Savaşı’nın 100’üncü yılı. Bir Avustralyalı olarak bu savaş size ne ifade ediyor?
- Bak bu çok ilginç çünkü o savaş Avustralya için bir dönüm noktası. İngiltere’nin kolonisi olmaktan bir çeşit büyümeye, olgunlaşmaya, ülke olmaya geçişimizi ifade ediyor. İngiltere’ye karşı bir hırs... Bu savaşın saçmalığı, her iki taraftan da onca insanın ölmüş olması... Bir de ne için? Hangi amaç için? ‘İngiltere Ana’mızı körü körüne her şeyde takip etmememiz gerektiğini anladığımız bir trajedi. O savaş bize kendi kararlarımızı kendimiz almamız gerektiğini öğretti.
- Bak bu çok ilginç çünkü o savaş Avustralya için bir dönüm noktası. İngiltere’nin kolonisi olmaktan bir çeşit büyümeye, olgunlaşmaya, ülke olmaya geçişimizi ifade ediyor. İngiltere’ye karşı bir hırs... Bu savaşın saçmalığı, her iki taraftan da onca insanın ölmüş olması... Bir de ne için? Hangi amaç için? ‘İngiltere Ana’mızı körü körüne her şeyde takip etmememiz gerektiğini anladığımız bir trajedi. O savaş bize kendi kararlarımızı kendimiz almamız gerektiğini öğretti.
100. YIL İÇİN ÇANAKKALE'YE GELEBİLİR
O zaman ANZAK günlerinden birinde gelseniz ya Çanakkale’ye...
- Avusturalya’da anma etkinliklerine çok katıldım. Ama Türkiye’dekine gelmek de başka bir heyecan olurdu. Çünkü Avustralya’da doğmuş büyümüş biri için, Çanakkale’de Türklerle yaşananlar, aslında kim olduğumuzun, bizi biz yapan şeylerin en önemli parçası. O yüzden gelmek isterim. Sanırım 100. yıl olduğu için bu kez her zamankinden kalabalık olacak.
- Avusturalya’da anma etkinliklerine çok katıldım. Ama Türkiye’dekine gelmek de başka bir heyecan olurdu. Çünkü Avustralya’da doğmuş büyümüş biri için, Çanakkale’de Türklerle yaşananlar, aslında kim olduğumuzun, bizi biz yapan şeylerin en önemli parçası. O yüzden gelmek isterim. Sanırım 100. yıl olduğu için bu kez her zamankinden kalabalık olacak.
Büyük babanız Yunanistan'dan göç etmiş doğru mu?
"BEN OSMANLI'YIM, TÜRK'ÜM"
- Her yerde öyle yazıyor ama değil. İstersen gel şuna ‘Osmanlı’ diyelim. Çünkü babamla dayım, dedemin göç ettiği o yere gittiler. Anlattıklarına göre bugün Yunanistan’da bulunan o bölge, o zaman Osmanlı İmparatorluğu’na aitti. Yani Osmanlı bir büyük dededen geliyorum. Sakın Türkiye’ye geleceğim diye bunu söylediğimi düşünmeyin ama ben Türk’üm. Evet evet, sanırım Türk olduğumu söyleyebilirim.
14 Şubat 2015 Cumartesi
Eski Dini İnançlardan İslam Dinine Karişmış İnançlar - Hurafeler
Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki; hemen hemen her devirde bid'at, hurafe ve batıl inanışlar, toplumların ortak problemi olmuş, daima gündemdeki yerini ve önemini muhafaza etmiştir. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyledir. Birçok hurafe, dinimizin esas tâlimatı arasına zararlı bir "parazit" gibi karışmıştır. Maalesef bugün okumuş-câhil, pek çok müslüman bu hurafelere inanmaktadır. O kadar ki bazıları, bu hurafeleri adeta dinî bir hüküm zannetmekte, hatta ve hatta birçok insan bunu din adına samimi bir şekilde savunmakta ve bu davranışını "hakiki dindarlık", bunlara karşı çıkmayı ise "dinden uzaklaşma", "itaatsızlık" ve "inançsızlık" olarak kabul etmektedirler. Halbuki, Dinin kabul etmediği anlayış, inanış ve uygulamalarla dindarlık olmaz. Tam tersine hurafe ve batıl inanışlar, farkına varmadan kişileri, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden ve özünden uzaklaştırır. Gerçek dindarlık, ancak Dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikad, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve hayatımızı bu prensipler çerçevesinde düzenlemekle mümkündür.
Bugün insanımızın benimsediği batıl inançlar içinde akla, mantığa uymayan, İslam Dininin emirleriyle hiç bağdaşmayan öyle saçma fikirler vardır ki, insan bunlara inananlara hem hayret ediyor, hem de üzülüyor.
Zira kimi, dişi ağrıyanın mezar taşını ısırıp arkasına bakmadan evine dönerse ağrısının kesileceğine, kimisi bazı mahallerdeki ağaç, türbe ve mescit pencerelerine bez bağlamakla, taş yapıştırmakla dileğinin yerine geleceğine, kimisi de cuma günü ezan okuyan müezzine minareden başörtüsü sallatırsa, kısmetinin açılacağına inanmaktadır.
Bu arada baykuşun ötmesinden, köpeğin havlamasından, kurbağanın sesini yükseltmesinden, yıldız kaymasından, göz seğirmesinden, burun kaşınmasından, kulak kızarmasından nice mana ve hükümler çıkarmaktadır. Cuma gecesi ev temizlemenin, cumartesi günü de çamaşır yıkamanın uğursuzluk getireceğine inananların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.
Ashab-ı Kiram ve gerçek İslam âlimleri, bu çeşit batıl inançlarla asırlar boyu mücadele etmişler, hala da edilmektedir. Ama ne yazık ki hurafelerin ve yanlış âdetlerin kökü bir türlü kurutulamamıştır.
Toplumların ortak kültürel ve sosyal derdi olan bu batıl inançların neşvü nema bulmasına, kök salmasına zemin hazırlayan birçok sebep vardır. Cehalet, âdet, gelenek, görenek, menfi propaganda, çıkar hesapları, kişisel zaaflar, insanların saf ve temiz inançlarını istismar, dini yanlış anlatma... gibi sebepler, hurafe ve batıl anlayışların ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olan faktörlerden bazılarıdır.
İnsan, yaratılış itibariyle inanmaya ve telkine müsait bir varlıktır. Başına bir dert, bir bela geldi mi, deva ve şifa umuduyla her çareye başvurmakta, her duyduğunu yapmaya kalkışmaktadır.
İşte insanın bu zaafını iyi bilen bazı kimseler, (üfürükçüler, muskacılar, cinciler, falcılar) bundan istifade etmesini bilmektedirler. İnsanın duygu, düşünce ve inancını istismar ederek onu, yanlış yollara sevk etmekte ve menfaat sağlamakta, hatta çevresinde manevî otorite kurabilmektedirler.
Ancak biz inanıyoruz ki, iyi niyetli, temiz düşünceli müslüman kardeşlerimizi bu kötü niyetli insanların istismarından kurtarmak için onları uyarmak ve eğitmek gerekmektedir. Zira halkımızın sağduyusu sağlamdır. Hurafe inançların ortadan kaldırılması için yılmadan, usanmadan doğru olanı söylemek ve öğretmek gerekir.
Hak gelince batılın ortadan kalkacağını Kutsal Kitabımız haber vermektedir.2 Nitekim İslam Dininin gelmesiyle yeryüzünde bir sürü batıl inanç yıkılmış ve ortadan kalkmıştır. Günümüzde görülen bazı yanlış inanç ve adetlerin devam etmesi, İslam'ın güçsüzlüğünden değildir. Zira İslam esaslarını, İslam düşüncesini iyi bilen hurafeye, safsataya kanmaz. Hurafelerin devam etmesi, halkın çoğunluğunun İslam Dininin emir ve yasaklarını iyi bilmeyişinden, bizim de halkımızı iyi eğitemeyişimizdendir. İşte bu noksanlığı gidermeye bir nebze katkıda bulunmak amacıyla bu makaleyi yazma ihtiyacını duydum.
Kısmet Açmak
Adana ve çevresinde de ülkemizin pek çok yerinde olduğu gibi kısmet açmak içinçeşitli adet ve inanmalar uygulanmaktadır. Bunlardan bir bölümü, genç kız veya bir yakınıtarafından anahtar veya kilitle cami önünde uygulanan davranış kalıplarıdır.
•Perşembe akşamı kilit bir genç tarafından kapatılır. Kız bunu yastığının altınakoyar. Bu kilit cuma günü namazdan ilk çıkana açtırılır. Bu işlem üç cumatekrarlanır.
•Cuma günü namaza ilk giren kişiye bir kilit verilir. Bu kişi camiye girerken kilidikapatır, çıkışta da dualarla açar.
•Cuma günü namazdan ilk çıkan kişiye kız veya yakını kilit açtırır.
•Dört yol ağzında kilit açılır.
•Kilidin ağzı açık bırakılır, okunur, üflenir.
•Göbek üstünde kilit açtırılır.
•Adana'da bulunan "Bebekli Kilise"nin papazına kilit açtırılır.
•Cuma günü camiden çıkan bir kişiye açtırılan kilit, evin kapısının iç tarafına asılır.
•Dört yol ağzında kız çeyizi açılır.
•Genç kızın kısmetinin açılması için, çeyiz bohçası dualarla üç "cuma" açılır.
•Genç kız üstünde büyük bir anahtar taşır.
•Anahtar dualarla okunur, kıza verilir, kız akarsuya atar.
•Cuma günü namaza ilk giren kişiye bir kilit verilir. Bu kişi camiye girerken kilidikapatır, çıkışta da dualarla açar.
•Cuma günü namazdan ilk çıkan kişiye kız veya yakını kilit açtırır.
•Dört yol ağzında kilit açılır.
•Kilidin ağzı açık bırakılır, okunur, üflenir.
•Göbek üstünde kilit açtırılır.
•Adana'da bulunan "Bebekli Kilise"nin papazına kilit açtırılır.
•Cuma günü camiden çıkan bir kişiye açtırılan kilit, evin kapısının iç tarafına asılır.
•Dört yol ağzında kız çeyizi açılır.
•Genç kızın kısmetinin açılması için, çeyiz bohçası dualarla üç "cuma" açılır.
•Genç kız üstünde büyük bir anahtar taşır.
•Anahtar dualarla okunur, kıza verilir, kız akarsuya atar.
Örneklerimizde de görüldüğü gibi, kapalı olan kısmetin açılabilmesi için "açma"eylemi yapılmaktadır. Halk kültüründeki inanışlara göre kapatılan veya kapalı duran nesnelerkapalılığı, bağlılığı çağrıştırır. Bu inançla, benzerlik öğesinden yararlanılarak, kapalı olannesneler açılmaktadır. Bu pratiklerde, kapalı olan kilit büyüsel obje olarak kullanılmakta,kilidin kapalılığı ile kısmetin kapalılığı arasında ilişki kurulmakta, kilidin açılmasının,kısmetin açılmasını çağrıştıracağı düşüncesiyle kilit açılmaktadır. Aynı işlemin kapalı durançeyiz bohçasını açma eylemiyle tekrarlandığını görüyoruz. Açma eyleminde dinsel öğelerkullanılmakta, kilidin açılması veya bohçanın açılması Müslümanlar için kutsal gün olancuma günü yapılmakta, eylemi yapan kişi dinsel bir kişi papaz, hoca veya camiden çıkan ilkkişi olmaktadır. (Bebekli Kilisenin papazına kilit açtırma eylemi, Adana'da bazı çevrelerde,işleri iyi gitmeyen kişilerin sıkça uyguladığı bir davranış şeklidir.) Açma eyleminin anahtarla yapılıyor olması, anahtarın tek başına kısmet açmada büyüsel obje olarak kullanılmasına daneden olmaktadır. Yapılan işlemlerde halk kültüründe kutlu sayı olarak kabul edilen üç sayısıesas alınmaktadır. Halk kültüründe büyüsel bir gücü olduğuna inanılan dört yol ağzı, pek çökpratiğin uygulandığı yer olmaktadır. Böylece, her yöne açık olan bu yerde yapılan işlemin deolumlu sonuç vereceğine inanılmaktadır. Büyüsel pratiklerde rastlanan "akarsu" öğesi,yapılan işlemin tıpkı akan su gibi engel tanımaması, yoluna devam etmesi içinuygulanmaktadır. Halk kültüründe su, pislikleri giderici, arındırıcı özelliğinden dolayı kutluvarlıklardan kabul edilir, büyüsel işlemlerde iyi sonuç almak için kullanılır.Adana ve çevresindeki kısmet açma pratiklerinin bir bölümünde de; hocanın üstünedualar yazdığı yedi tane taşın, genç kız tarafından dualarla akarsuya atılması, yeni alınmış birsüpürgenin, cuma günü okunmuş suyla yıkandıktan sonra, bu süpürgeyle evin önününsüpürülmesi, ardından süpürgenin bir camiye verilmesi pratiklerini görürüz. Bu pratiklerde desuyun temizleyici, arındırıcı gücünden, süpürgenin de temizleme özelliğinden yararlanılarakbüyüsel obje olarak kullanıldığı görülür. Okunmuş suyla yıkanarak üstün güçlerledonatıldığına inanılan süpürge, evin önünde var olduğuna inanılan kötü güçleri süpürmede,temizlemede kullanılmaktadır. Halk kültüründe kutlu sayı olarak kabul edilen yedi sayısına,yedi taşın üzerinin okunması pratiğinde de rastlıyoruz.Ayrıca, bağlanan kısmetin çözülmesinde veya açılmasında, içinde tersten yazılmışduaların bulunduğu bir muskanın genç kız tarafından boyunda taşındığı görülmektedir.Böylece, yapılan bu karşıtlık büyüsüyle, kısmetin açılmasının yine dua yazılarak çözüleceğineinanılmakta, yazma işlemi bu kez tersten yapılarak büyünün tersine dönmesi sağlanmayaçalışılmaktadır. Son zamanlarda, sokakta satılan, içinde tanrının güzel adlarının ve dualarınyazılı olduğu "cevşen" adlı deriden yapılmış bir muska, ülkenin pek çok yerinde olduğu gibiAdana'da da gençler arasında boyunda taşınır olmuştur. Genç, boynunda taşıdığı bu muska ilekötülüklerden korunacağına inanmaktadır.
Temizlik ve Sağlığa Karışan Hurafeler:
Bilindiği gibi dinimiz temiz olmayı ve temizliğe uymayı emreder. Peygamber Efendimiz 15 asır evvel; "Ölüm gelmeden evvel, hayatın, hastalık gelmeden sağlığın kıymetini bilin"41 sözüyle konunun önemine çok güzel bir şekilde dikkatleri çekmektedir. Çünkü mal, mülk, mevki, makam, servet, kısaca herşey, sağlık ve afiyet içinde olursak anlam kazanır.
Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman'ın şu deyişi ne kadar ibretlidir!..
"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi."
Gerçekten de insan için en büyük devlet, en büyük saadet sağlık ve afiyettir. Sağlıksız bir insan hiçbir işe yaramaz. Sağlıksız insan ibadetini bile yapamaz. Hiç kuşkusuz sağlığın sürekliliği, temizliğe ziyadesiyle riayet etmeğe bağlıdır. Bu hususta Rasulullah (s.a.v); "temizlik imanın yarısıdır"43 buyurmuştur. Bunun içindir ki, atalarımız uğradıkları ve eğemen oldukları hemen her yerde, öncelikle bilim merkezleri olarak "medreseleri", sağlık kurumları olarak "daru'ş-şifâları", inşa etmişlerdir. Anadolu şehirlerinde tarihi belgeler olarak bunlara sık sık rastlanır. Bu arada halkımızdan bazıları (daha çok cahil kimseler) sanki temizliğe riayet suçmuş gibi birtakım hurafelere kanarak şunları uydurmuşlardır:
- Gece ev süpürülürse fakirlik gelir,
- Cuma akşamı ev süpürmek kıtlık getirir,
- Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır,
- Cuma günü ev süpürmek günahtır,
- Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.
- Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir,
- Güneş battıktan sonra ev süpürülmez, uğursuzluk gelir.
- Gece tırnak kesilirse ömür kısalır.
- Gece değirmen çevrilmez, yoksulluk gelir,
- Zifaf gecesi gelin ve damat sabunla yıkanırsa, sabun acı olduğundan aralarına acı ve ayrılık girer.
- Ev süpürülürken süpürge birine dokunursa uyuz olur. Süpürgeye tükürülürse hastalık bulaşmaz,
- Başı ağrıyan bir kadın camiye gider; yazması ile camiyi süpürür ve yazmayı tekrar başına örterse ağrısı geçer.
- Cenaze yıkanırken teneşirin altına dökülen su, bir şişeye konup habersiz sarhoşa içirilirse içkiyi bırakır.
- Yeni doğan çocuğun ilk dışkısı yattığı odanın eşiğine veya beşiğinin altına konursa cadı zarar vermez, nazar da değmez.
Örneklerini verdiğimiz bu inançların hepsi hurafedir, İslamla ilgisi yoktur. Üstelik her biri zamana, sağlığa ve imana zararlıdır.
Çaput Bağlamak:Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman'ın şu deyişi ne kadar ibretlidir!..
"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi."
Gerçekten de insan için en büyük devlet, en büyük saadet sağlık ve afiyettir. Sağlıksız bir insan hiçbir işe yaramaz. Sağlıksız insan ibadetini bile yapamaz. Hiç kuşkusuz sağlığın sürekliliği, temizliğe ziyadesiyle riayet etmeğe bağlıdır. Bu hususta Rasulullah (s.a.v); "temizlik imanın yarısıdır"43 buyurmuştur. Bunun içindir ki, atalarımız uğradıkları ve eğemen oldukları hemen her yerde, öncelikle bilim merkezleri olarak "medreseleri", sağlık kurumları olarak "daru'ş-şifâları", inşa etmişlerdir. Anadolu şehirlerinde tarihi belgeler olarak bunlara sık sık rastlanır. Bu arada halkımızdan bazıları (daha çok cahil kimseler) sanki temizliğe riayet suçmuş gibi birtakım hurafelere kanarak şunları uydurmuşlardır:
- Gece ev süpürülürse fakirlik gelir,
- Cuma akşamı ev süpürmek kıtlık getirir,
- Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır,
- Cuma günü ev süpürmek günahtır,
- Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.
- Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir,
- Güneş battıktan sonra ev süpürülmez, uğursuzluk gelir.
- Gece tırnak kesilirse ömür kısalır.
- Gece değirmen çevrilmez, yoksulluk gelir,
- Zifaf gecesi gelin ve damat sabunla yıkanırsa, sabun acı olduğundan aralarına acı ve ayrılık girer.
- Ev süpürülürken süpürge birine dokunursa uyuz olur. Süpürgeye tükürülürse hastalık bulaşmaz,
- Başı ağrıyan bir kadın camiye gider; yazması ile camiyi süpürür ve yazmayı tekrar başına örterse ağrısı geçer.
- Cenaze yıkanırken teneşirin altına dökülen su, bir şişeye konup habersiz sarhoşa içirilirse içkiyi bırakır.
- Yeni doğan çocuğun ilk dışkısı yattığı odanın eşiğine veya beşiğinin altına konursa cadı zarar vermez, nazar da değmez.
Örneklerini verdiğimiz bu inançların hepsi hurafedir, İslamla ilgisi yoktur. Üstelik her biri zamana, sağlığa ve imana zararlıdır.
Çaput bağlama hurafesi, Kuzey ve Orta Asya milletlerinin eski dinleri olan Şamanizm'e mahsus önemli unsurlardan biridir. Şamanist Türklerin inanışlarına göre her dağın, her kutlu pınarın, göl ve ırmakların, kutlu ağaç ve kayaların "İZİ" sahipleri vardır.
Çağdaş Altaylı Şamanistlerin inandıkları "İZİ"ler, Göktürklerin bıraktıkları yazıtlarda toptan "YER-SU" ile ifade edilmiştir. Göktürkler bu "YER-SU" denilen ruhları, Türk yurdunun koruyucusu sayarlardı. Onların inanışlarına göre bu "İZİ" ler kişiden kurban isterler, kurban sunmayanlara da zarar verirlerdi. Ancak bu ruhlar çok kanaatkar oldukları için bunlara, bir bez parçası, bir tutam at kılı, hatta kurban niyetiyle atılan bir taş parçası bile onları tatmin etmek için yeterliydi.
İşte Türkler, Müslüman olduktan sonra da bu adetlerini büsbütün bırakmamışlardır. Evliya saydıkları ulu kişilerin türbelerine, orada biten ağaçlara, ya da o yörede bulunan bazı kayalara çaput bağlamak suretiyle eski adetlerini Müslümanlaştırmak istemişlerdir. Oysa böyle bir âdet İslam'da yoktur.
Kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen bazı mahaller, daha çok kısır ve çocuğu hasta olan kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Maalesef birçok kadın, bu yerlere gidip dua ederek ağaca çaputunu, suya parasını atarsa, hamile kalacağına inandırılmaktadır. Bazıları da böyle ağaçlara çaput bağlarsa, birtakım hastalıklardan kurtulacağına ümit beslemektedir. Anadolu'da ağaçlara bez, paçavra bağlamakla dileğinin yerine geleceğine inanılan pek çok yer vardır.
İslam âlimleri böyle adetlerle asırlarca mücadele etmişlerdir. Bir çok batıl inancın kalkmasını sağlamışlarsa da, tamamen yok edilememiştir. Hala birçok yöremizde türbe pencerelerine, bazı ağaçlara çaput bağlandığı, duvarlarına taş yapıştırıldığı veya cami havuzlarına ve pınarlara para atıldığı bir gerçektir.
Kadınlar ile ilgili hurafeler:Çağdaş Altaylı Şamanistlerin inandıkları "İZİ"ler, Göktürklerin bıraktıkları yazıtlarda toptan "YER-SU" ile ifade edilmiştir. Göktürkler bu "YER-SU" denilen ruhları, Türk yurdunun koruyucusu sayarlardı. Onların inanışlarına göre bu "İZİ" ler kişiden kurban isterler, kurban sunmayanlara da zarar verirlerdi. Ancak bu ruhlar çok kanaatkar oldukları için bunlara, bir bez parçası, bir tutam at kılı, hatta kurban niyetiyle atılan bir taş parçası bile onları tatmin etmek için yeterliydi.
İşte Türkler, Müslüman olduktan sonra da bu adetlerini büsbütün bırakmamışlardır. Evliya saydıkları ulu kişilerin türbelerine, orada biten ağaçlara, ya da o yörede bulunan bazı kayalara çaput bağlamak suretiyle eski adetlerini Müslümanlaştırmak istemişlerdir. Oysa böyle bir âdet İslam'da yoktur.
Kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen bazı mahaller, daha çok kısır ve çocuğu hasta olan kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Maalesef birçok kadın, bu yerlere gidip dua ederek ağaca çaputunu, suya parasını atarsa, hamile kalacağına inandırılmaktadır. Bazıları da böyle ağaçlara çaput bağlarsa, birtakım hastalıklardan kurtulacağına ümit beslemektedir. Anadolu'da ağaçlara bez, paçavra bağlamakla dileğinin yerine geleceğine inanılan pek çok yer vardır.
İslam âlimleri böyle adetlerle asırlarca mücadele etmişlerdir. Bir çok batıl inancın kalkmasını sağlamışlarsa da, tamamen yok edilememiştir. Hala birçok yöremizde türbe pencerelerine, bazı ağaçlara çaput bağlandığı, duvarlarına taş yapıştırıldığı veya cami havuzlarına ve pınarlara para atıldığı bir gerçektir.
Tarih incelendiği zaman görülüyor ki kadın, asırlar boyu ihmal edilmiş, horlanmış, en ağır zulüm, baskı ve işkencelere maruz tutulmuştur. 19. yüzyılın ortalarına kadar, gerek Avrupa, gerek Asya'da kadın, hukukundan yoksun bırakılmıştır.
Mesela; Yahudi kızları babalarının evlerinde hizmetçi kabul edilmiş, İran'da Mezdek, ana ve kız kardeşle evlenmeyi meşru gören yeni bir din kurmuştu. Çin ve Hind gibi çok eski milletlerde de kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Hind'de kadın, zavallı bir yaratık olarak kabul ediliyor, her türlü aşağılık arzulara alet ediliyordu. Kadın okumaktan uzak tutuluyor, ayin ve merasimlere kabul edilmiyordu. Kadının dini efendisine hizmet etmekti. Görevi ve değeri, eğer kocası ölmüş ise onun cesedi üzerinde kendisini yakmasıydı.
Eski Yunanlarda da kadın, medeni haklar adına hiçbir şeye mâlik değildi. Kadın kocasının, kocası yoksa babasının, o da olmazsa akrabasından diğer erkeklerin vasiliği altında yaşardı. Kocası onu istediği zaman boşar ya da başkasına devredebilirdi.
Eski Roma'da da kadının durumu çok feciydi. Hatta Roma'da bazı toplantılarda, kadının ruhsuz ve hayattan nasibi olmayan bir hayvandan ve şeytanın iğrenç işinden ibaret bulunduğuna dair kararlar alındığı bile vakidir.44
Ortaçağda Bizansın en şaşalı zamanlarında bile kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Bizans'ta kadının durumu kısaca şöyleydi: Kadın erkeğin malı idi. Erkeğin onda istediği gibi tasarruf hakkı vardı. Hayat ve ölümü eşinin elindeydi. Köle olarak kabul edilirdi. Kadının önce babasının, evlendikten sonra kocasının, kocası ölünce de oğlunun esiri idi. Kadın bir şehvet malı olarak kabul edilirdi. En medeni olan Atinalılar arasında bile kadın çarşılarda satılır, başkalarına ihale olunurdu. O sadece evin düzeni ve çocuklara bakmak için lazımdı.
1788 yılına kadar kadın İngiltere'de de kocasına mutlak itaata mecbur olup hemen hemen hiçbir hakka sahip değildi. 1888 yılında İngiliz piskoposlarından "Dour", Vestminister kilisesinde yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu: "Bundan 100 sene öncesine kadar kadın, erkeğin sofrasına oturmak hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze karışması da câiz değildi. Kocası da başının ucuna kocaman bir sopa asardı ki karısı ne zaman bir emrini tutmazsa, onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocukları ise analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla değer vermezlerdi."
İslamiyetten önce Arap yarımadasında da kadının durumu yürekler acısı idi. Araplar kızlara karşı nefrette o kadar ileri gidiyorlardı ki, yaşama hakkını dahi onlara çok görüyorlardı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi kendilerine fazilet kabul ediyorlardı. Herhangi birisinin bir kız çocuğu dünyaya geldiği zaman öfkesinden o suçsuz günahsız çocuğu diri diri toprağa gömerdi.
İslam'a kadar bütün dünyada kadın değersiz bir yaratık olarak kabul edilmiş, yüzyıllar boyu ona hiçbir sosyal hak verilmemiştir. İslam, o zamana kadar kadınlara verilmeyen haklar getirmiş, kadını özgürlüğüne kavuşturmuştur. İslam'a göre kadın erkeğin eşi, yardımcısı ve danışmanı olarak kabul edilmiştir. Ona, aile içerisinde söz hakkı tanınmış ve birtakım görevlerle yükümlü kılınmıştır. Hz.Muhammed (s.a.v); "kadın da kocasının evinde bir çobandır ve yönetimi altında olanlardan sorumludur"48 buyurmuş, onun aile içinde söz sahibi olduğunu cihana ilan etmiştir.
İslam'da kadına işkence etmek, onu horlamak, küçük görmek, mal varlığına tecavüz etmek yoktur. Kadına aile içinde ve toplumda saygı esastır. Nitekim Peygamberimiz; "sizin en hayırlınız kadınlarına karşı en iyi davrananızdır"buyurmaktadır.
İslam göre kadın da erkek gibi inanç, amel ve ahlak hükümleriyle yükümlüdür. İyilik ve doğruluk üzere davranmada, kötülüklerden sakınmada aynen erkek gibidir. Kadın hukuk açısından ve haklarını kullanması bakımından o zamana kadar dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan ve hiçbir dinde görülmeyen geniş yetkilere kavuşmuştur.
Dünyanın her yerinde insan haklarının çiğnendiği, insan ve kadın ticaretinin yapıldığı, kadına hiçbir hakkın tanınmadığı, her türlü zulüm ve hareketin reva görüldüğü, bir mal gibi elden ele satıldığı, hatta uzun süre "kadının ruhu var mıdır, yok mudur?" diye tartışmasının yapıldığı bir çağda, İslam'ın ve sevgili peygamberimizin kadın haklarına karşı gösterdiği titizlik, hiç şüphesiz yüce dinimiz İslam'ın getirdiği yeniliklerdir. Tarih budur, gerçek budur.
İslam kadını bu şekilde değerlendirmesine rağmen, maalesef bazı cahil kişilerin gözünde o, hala "saçı uzun, aklı kısa" kabul edilerek ezilmeye, horlanmaya mahkum bir varlık gibi muamele görmektedir. Toplumumuzda kadın hakkında söylenen bir sürü hurafeler vardır. İşte kız, kadın ve gelinler hakkında söylenen hurafelerden bazı örnekler;
- Evden çıkan erkek işine giderken önünü kadın keserse işi ters gider.
- Kısa boylu kadın uğursuzdur.
- Hayızlı kadın sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur.
- Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozulur.
- Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur.
- Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır.
- Çocuğu ölen kadın cuma günü iş yapmaz.
- Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse bahtı açılır.
- Aş veren bir kadın çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur.
- Bekar kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir.
- Hamileyken yumurta yiyen kadının çocuğu haylaz olur.
- Evli birinin yüzüğünü bekar kız takarsa kısmeti kesilir.
- Doğum yapan kadın yedi gün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinniler gelir çocuğu götürür, başka bir çocukla değiştirir.
- Lohusa kadının ve çocuğun yastığı altına iğne, çuvaldız, kama, bıçak konursa al basmaz.
Mum Yakmak:Mesela; Yahudi kızları babalarının evlerinde hizmetçi kabul edilmiş, İran'da Mezdek, ana ve kız kardeşle evlenmeyi meşru gören yeni bir din kurmuştu. Çin ve Hind gibi çok eski milletlerde de kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Hind'de kadın, zavallı bir yaratık olarak kabul ediliyor, her türlü aşağılık arzulara alet ediliyordu. Kadın okumaktan uzak tutuluyor, ayin ve merasimlere kabul edilmiyordu. Kadının dini efendisine hizmet etmekti. Görevi ve değeri, eğer kocası ölmüş ise onun cesedi üzerinde kendisini yakmasıydı.
Eski Yunanlarda da kadın, medeni haklar adına hiçbir şeye mâlik değildi. Kadın kocasının, kocası yoksa babasının, o da olmazsa akrabasından diğer erkeklerin vasiliği altında yaşardı. Kocası onu istediği zaman boşar ya da başkasına devredebilirdi.
Eski Roma'da da kadının durumu çok feciydi. Hatta Roma'da bazı toplantılarda, kadının ruhsuz ve hayattan nasibi olmayan bir hayvandan ve şeytanın iğrenç işinden ibaret bulunduğuna dair kararlar alındığı bile vakidir.44
Ortaçağda Bizansın en şaşalı zamanlarında bile kadının sosyal mevkisi çok düşüktü. Bizans'ta kadının durumu kısaca şöyleydi: Kadın erkeğin malı idi. Erkeğin onda istediği gibi tasarruf hakkı vardı. Hayat ve ölümü eşinin elindeydi. Köle olarak kabul edilirdi. Kadının önce babasının, evlendikten sonra kocasının, kocası ölünce de oğlunun esiri idi. Kadın bir şehvet malı olarak kabul edilirdi. En medeni olan Atinalılar arasında bile kadın çarşılarda satılır, başkalarına ihale olunurdu. O sadece evin düzeni ve çocuklara bakmak için lazımdı.
1788 yılına kadar kadın İngiltere'de de kocasına mutlak itaata mecbur olup hemen hemen hiçbir hakka sahip değildi. 1888 yılında İngiliz piskoposlarından "Dour", Vestminister kilisesinde yaptığı bir konuşmasında şöyle diyordu: "Bundan 100 sene öncesine kadar kadın, erkeğin sofrasına oturmak hakkına sahip olmadığı gibi sorulmadan söze karışması da câiz değildi. Kocası da başının ucuna kocaman bir sopa asardı ki karısı ne zaman bir emrini tutmazsa, onu kullanırdı. Kadının sözü kızlarına geçmezdi. Erkek çocukları ise analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla değer vermezlerdi."
İslamiyetten önce Arap yarımadasında da kadının durumu yürekler acısı idi. Araplar kızlara karşı nefrette o kadar ileri gidiyorlardı ki, yaşama hakkını dahi onlara çok görüyorlardı. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeyi kendilerine fazilet kabul ediyorlardı. Herhangi birisinin bir kız çocuğu dünyaya geldiği zaman öfkesinden o suçsuz günahsız çocuğu diri diri toprağa gömerdi.
İslam'a kadar bütün dünyada kadın değersiz bir yaratık olarak kabul edilmiş, yüzyıllar boyu ona hiçbir sosyal hak verilmemiştir. İslam, o zamana kadar kadınlara verilmeyen haklar getirmiş, kadını özgürlüğüne kavuşturmuştur. İslam'a göre kadın erkeğin eşi, yardımcısı ve danışmanı olarak kabul edilmiştir. Ona, aile içerisinde söz hakkı tanınmış ve birtakım görevlerle yükümlü kılınmıştır. Hz.Muhammed (s.a.v); "kadın da kocasının evinde bir çobandır ve yönetimi altında olanlardan sorumludur"48 buyurmuş, onun aile içinde söz sahibi olduğunu cihana ilan etmiştir.
İslam'da kadına işkence etmek, onu horlamak, küçük görmek, mal varlığına tecavüz etmek yoktur. Kadına aile içinde ve toplumda saygı esastır. Nitekim Peygamberimiz; "sizin en hayırlınız kadınlarına karşı en iyi davrananızdır"buyurmaktadır.
İslam göre kadın da erkek gibi inanç, amel ve ahlak hükümleriyle yükümlüdür. İyilik ve doğruluk üzere davranmada, kötülüklerden sakınmada aynen erkek gibidir. Kadın hukuk açısından ve haklarını kullanması bakımından o zamana kadar dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan ve hiçbir dinde görülmeyen geniş yetkilere kavuşmuştur.
Dünyanın her yerinde insan haklarının çiğnendiği, insan ve kadın ticaretinin yapıldığı, kadına hiçbir hakkın tanınmadığı, her türlü zulüm ve hareketin reva görüldüğü, bir mal gibi elden ele satıldığı, hatta uzun süre "kadının ruhu var mıdır, yok mudur?" diye tartışmasının yapıldığı bir çağda, İslam'ın ve sevgili peygamberimizin kadın haklarına karşı gösterdiği titizlik, hiç şüphesiz yüce dinimiz İslam'ın getirdiği yeniliklerdir. Tarih budur, gerçek budur.
İslam kadını bu şekilde değerlendirmesine rağmen, maalesef bazı cahil kişilerin gözünde o, hala "saçı uzun, aklı kısa" kabul edilerek ezilmeye, horlanmaya mahkum bir varlık gibi muamele görmektedir. Toplumumuzda kadın hakkında söylenen bir sürü hurafeler vardır. İşte kız, kadın ve gelinler hakkında söylenen hurafelerden bazı örnekler;
- Evden çıkan erkek işine giderken önünü kadın keserse işi ters gider.
- Kısa boylu kadın uğursuzdur.
- Hayızlı kadın sebze bahçesinden geçerse sebzeleri kurutur.
- Hayızlı kadın akşam ezanından sonra küpten turşu çıkarırsa turşu bozulur.
- Gelin eve ilk geldiğinde kaynanasının iki bacağı arasından içeri girerse saygılı olur.
- Bir kız akşam ezanı okunurken merdiven altından geçerse kısır kalır.
- Çocuğu ölen kadın cuma günü iş yapmaz.
- Gelin olanın duvağı evde kalmış kızın başında çözülürse bahtı açılır.
- Aş veren bir kadın çirkin bir yere bakarsa çocuğu çirkin olur.
- Bekar kız, evli birinin gelinliğini giyerse kısmeti kesilir.
- Hamileyken yumurta yiyen kadının çocuğu haylaz olur.
- Evli birinin yüzüğünü bekar kız takarsa kısmeti kesilir.
- Doğum yapan kadın yedi gün çocuğunun yanından dışarı çıkmaz. Çıkarsa cinniler gelir çocuğu götürür, başka bir çocukla değiştirir.
- Lohusa kadının ve çocuğun yastığı altına iğne, çuvaldız, kama, bıçak konursa al basmaz.
Türbe, mezar, tekke vb. yerlere mum yakma adeti, eski cahiliyet çağından kalma adetlerden biridir. Arkeologların çoğu, bu adetin en ilkel ateş kültü ile ilgili olduğuna kanidirler. Yani "Ateşe tapınmaktan" kalma bir adet olduğu söylenilmektedir.
Eski çağlarda yalnız "aziz" sayılanların değil, başka ölülerin de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak bir nevi kurban sayılırdı.
"Türbelerde kandil (mum) yakma adeti Fenikelilerden intikal etmiş bir ananedir. Fenikeliler Sur şehrinin hamisi ve ilâhı kabul ettikleri Melkares'in heykeli önünde devamlı kandil yakarlardı."
Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar'ın da mezarlarında ve mezar taşları üzerinde meşaleler yaktıkları bilinmektedir. Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu adetlerini bırakmamışlardır. Bu Paganizm kalıntısı adet, daha sonraları Hıristiyan din adamları tarafından kitaba uydurulup, mum yakma şeklinde dini ayinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre güya bu adet, ilk Hıristiyanların karanlık mağara ve katakomplarda gizlice ibadet ettikleri zaman yaptıkları mum ve meşalelerin hatırası imiş...
İslam'da cami duvarına, kabir taşına, mezar taşına, mum yakılır diye bir kural yoktur. Bu adet, Müslüman Türklere Mecusilerden ve Hıristiyanlardan geçmiştir. Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki, bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslam'a göre insan, ancak Allah'a iltica eder ve O'na sığınır; O'nun dışındaki varlıklardan medet ummak yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde mum yakma adeti yanlış bir inançtır, hurafedir. Ayrıca halkımız arasında yaygın olan bir yanlış inanç da cenaze çıkan odada 40 gün ışık yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz evini ve odasını daha çabuk bulurmuş...
Böyle inançlar batıl itikatlardandır. İslam esasları ile alakası yoktur. Ama maalesef bazı kimseler bunlara inandırılmıştır. İslam'da türbe bahçesine, kabristana ağaç ve çiçek dikilir, fakat mum yakılmaz.
Fal Açmak:Eski çağlarda yalnız "aziz" sayılanların değil, başka ölülerin de mezarlarında yahut öldükleri yerde mum veya ateş yakmak bir nevi kurban sayılırdı.
"Türbelerde kandil (mum) yakma adeti Fenikelilerden intikal etmiş bir ananedir. Fenikeliler Sur şehrinin hamisi ve ilâhı kabul ettikleri Melkares'in heykeli önünde devamlı kandil yakarlardı."
Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalılar'ın da mezarlarında ve mezar taşları üzerinde meşaleler yaktıkları bilinmektedir. Bunlar Hıristiyan olduktan sonra da bu adetlerini bırakmamışlardır. Bu Paganizm kalıntısı adet, daha sonraları Hıristiyan din adamları tarafından kitaba uydurulup, mum yakma şeklinde dini ayinlere sokulmuştur. Hıristiyan din adamlarının izahlarına göre güya bu adet, ilk Hıristiyanların karanlık mağara ve katakomplarda gizlice ibadet ettikleri zaman yaptıkları mum ve meşalelerin hatırası imiş...
İslam'da cami duvarına, kabir taşına, mezar taşına, mum yakılır diye bir kural yoktur. Bu adet, Müslüman Türklere Mecusilerden ve Hıristiyanlardan geçmiştir. Kabir başına, mezar taşına mum yakan kişi, oradaki yatırla kendini bütünleşmiş, ondan bir parça olmuş gibi kabul ediyor ki, bu büyük bir hatadır ve şirktir. İslam'a göre insan, ancak Allah'a iltica eder ve O'na sığınır; O'nun dışındaki varlıklardan medet ummak yanlıştır. Bu itibarla kabirlerde mum yakma adeti yanlış bir inançtır, hurafedir. Ayrıca halkımız arasında yaygın olan bir yanlış inanç da cenaze çıkan odada 40 gün ışık yakılmasıdır. Güya ölü çıkan odada 40 gün ışık yakılırsa, ölünün ruhu geldiği zaman karanlıkta kalmaz evini ve odasını daha çabuk bulurmuş...
Böyle inançlar batıl itikatlardandır. İslam esasları ile alakası yoktur. Ama maalesef bazı kimseler bunlara inandırılmıştır. İslam'da türbe bahçesine, kabristana ağaç ve çiçek dikilir, fakat mum yakılmaz.
Yaygın olan hurafelerden biri de fala bakmak, "fal açmak" adetidir. Fal hurafesi ile okumuşu da cahili de meşgul olmaktadır.
Bazı insanlar da: "Fala inanmıyoruz ama eğlence olsun diye açtırıyoruz" diyorlar. Bu düşünce doğru değildir. İslam Dinine göre hangi şekilde olursa olsun, fal baktırmak ve falcının söylediklerine inanmak yasaktır.
Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Ey inananlar! şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki felaha erişesiniz."
Konuyla ilgili olarak Allah Elçisi Peygamberimiz (s.a.v)'de şöyle söylemiştir:
"Kuşun ötmesini, uçmasını uğursuzluk kabul etmek, ufak taşlar (nohut, bakla, fasulye, iskanbil kağıdı, kahve telvesi vs.) ile fal açmak, kum üzerine hatlar çizmek, bunlardan geleceğe dair hükümler çıkarmak sihir ve kehanet çeşidindendir."
Bu ilâhî emirlerden açıkça anlaşılıyor ki, fal yasak bir davranış olup haram kılınmıştır. Haram olan her davranışın şakası helal olmaz. Bu bakımdan eğlence için dahi olsa, falcıların dediklerine ve fala inanmak câiz değildir. Falcılar bir takım şekil ve sembollere dayanarak geleceği gördüklerini ve gaybı bildiklerini iddia ederler. Bu iddialar yalandır. Söylediklerinden binde biri rast gelse dahi bu onların gaybı bildiklerine delil olamaz. Çünkü gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. İnsan ancak Allah'ın yarattıkları üzerinde akıl yürütür ve ilmi öğrenmeye çalışır. En akıllı ve en mükemmel varlık insan olmasına rağmen, insanın bilgisi ve enerjisi sınırlıdır. Beşerî ve tabii kanunlar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurarak birtakım olayları keşfedebilir, bilgiyi öğrenir, yeni yeni kanunlar isbat edebilir. Ama bu bilme ve tanıma gücü bir noktaya kadardır. O noktadan ötesi insan için meçhuldür, gayb âlemidir. Gaybın sırları ve tasarrufu ise Allah'ın ilmine ve iradesine tabidir. Bu nedenlerle Allah'ın bildirmediği bir şeyi ben biliyorum demek, hem ilâhî tâlimata hem de insanlık vasıflarına aykırıdır. Bu itibarla yukarıda söylediğimiz gibi, falcıların söylediklerinden birkaç tanesi rast gelse bile, bu onların gaybı bildiklerini ifade etmez.
Gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de; "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur"buyrulmaktadır. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz de; "Kahin ve falcıya (yani gaibten haber verdiğini iddia eden kişiye) inanan kimsenin 40 gün namazı kabul olmaz", "Ona inanan kişi, bana indirileni (kitab ve vahyi) inkar etmiş olur"buyurmuştur.
Bu itibarla yıldızname ve benzeri fal kitaplarına itibar edilmesi ve bu tür şeylere inanılması câiz değildir. İnsanların maddi ve manevi ilerlemesine engel olan bu tür inançlar, ilk çağ müşrik toplumlarından zamanımıza intikal etmiştir. Ne kadar garip ki modern dünyamızın modern toplumlarında hala bu tür martavallara inananlar, gönül bağlayanlar pek çoktur.
Mesela böyle hayal üzerine yazılmış bir kitapta şöyle denilmektedir: "Dahi 1231kere "Ya Muğnî" deye seccadesi altında akçe (yani para) bula. Kimseye demeye batıl olur."
Ne saçmalık!.. Hiç oturduğun yerden "Ya Muğnî" çekmekle seccadenin altı parayla dolar mı?.. Öyle olsaydı milyarlarca insan gecesini gündüzüne katarak geçim derdi peşinde koşar mıydı?..
İşte böyle yanlış ve batıl telkinlerdir ki, asırlardır şark memleketlerini fakr-u zaruret içerisinde kıvrandırmaktadır. Bu kolaydan ve havadan para kazanma isteği tamamen tembellerin, miskinlerin falcı ve kâhinlerin uydurdukları yalanlardır. Ama bu hurafelere de en çok kanan bizim halkımızdır. Oysa mensup olduğumuz İslam Dini, kesinlikle tembellikten, miskinlikten yana değildir. Ama buna rağmen hurafelere de en çok bizim dindaşlarımız inandırılmaktadır.
Bu, bizim halkımızı iyi eğitemediğimizi, gerçek İslam düşüncesini iyi öğretemediğimizi gösterir. Burada suçlu İslam değil, İslam'ı iyi anlamayan ve anlatamayanlardır. Çünkü İslam, daima çalışma, araştırma, okuma ve düşünmeyi teşvik etmektedir. Kur'an-ı Kerim'de okuma, araştırma ve çalışma ile ilgili yüzlerce ayet-i kerime vardır.
İslam Dinine göre meşru yoldan kazanç temini için çalışmak ibadet hükmündedir. Bu nedenle tembellik ve havadan para kazanma yolları İslam'da reddedilmiştir. Hele eli kolu bağlı oturup da: "Kaderimde ne varsa o çıkar" düşüncesi hiç bir şekilde kabul edilemez. Çünkü kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"İnsan ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması şüphesiz görülecektir. Sonra ona karşılığı noksansız verilecektir", "Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah'ın lütfundan rızk isteyin."
Bu zikretmiş olduğumuz ayetler, kişinin ve toplumun mutluluğu için çalışmanın ve araştırmanın önemine dikkatlerimizi çekmekte ve çalışmanın Allah emri olduğunu ifade etmektedir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de, her vesile ile çalışmayı önermiş, tembelliği kişinin yüzkarası olarak nitelemiştir.
Kurşun Dökmek:Bazı insanlar da: "Fala inanmıyoruz ama eğlence olsun diye açtırıyoruz" diyorlar. Bu düşünce doğru değildir. İslam Dinine göre hangi şekilde olursa olsun, fal baktırmak ve falcının söylediklerine inanmak yasaktır.
Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Ey inananlar! şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki felaha erişesiniz."
Konuyla ilgili olarak Allah Elçisi Peygamberimiz (s.a.v)'de şöyle söylemiştir:
"Kuşun ötmesini, uçmasını uğursuzluk kabul etmek, ufak taşlar (nohut, bakla, fasulye, iskanbil kağıdı, kahve telvesi vs.) ile fal açmak, kum üzerine hatlar çizmek, bunlardan geleceğe dair hükümler çıkarmak sihir ve kehanet çeşidindendir."
Bu ilâhî emirlerden açıkça anlaşılıyor ki, fal yasak bir davranış olup haram kılınmıştır. Haram olan her davranışın şakası helal olmaz. Bu bakımdan eğlence için dahi olsa, falcıların dediklerine ve fala inanmak câiz değildir. Falcılar bir takım şekil ve sembollere dayanarak geleceği gördüklerini ve gaybı bildiklerini iddia ederler. Bu iddialar yalandır. Söylediklerinden binde biri rast gelse dahi bu onların gaybı bildiklerine delil olamaz. Çünkü gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. İnsan ancak Allah'ın yarattıkları üzerinde akıl yürütür ve ilmi öğrenmeye çalışır. En akıllı ve en mükemmel varlık insan olmasına rağmen, insanın bilgisi ve enerjisi sınırlıdır. Beşerî ve tabii kanunlar arasında sebep-sonuç ilişkisi kurarak birtakım olayları keşfedebilir, bilgiyi öğrenir, yeni yeni kanunlar isbat edebilir. Ama bu bilme ve tanıma gücü bir noktaya kadardır. O noktadan ötesi insan için meçhuldür, gayb âlemidir. Gaybın sırları ve tasarrufu ise Allah'ın ilmine ve iradesine tabidir. Bu nedenlerle Allah'ın bildirmediği bir şeyi ben biliyorum demek, hem ilâhî tâlimata hem de insanlık vasıflarına aykırıdır. Bu itibarla yukarıda söylediğimiz gibi, falcıların söylediklerinden birkaç tanesi rast gelse bile, bu onların gaybı bildiklerini ifade etmez.
Gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de; "Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur"buyrulmaktadır. Rasulullah (s.a.v) Efendimiz de; "Kahin ve falcıya (yani gaibten haber verdiğini iddia eden kişiye) inanan kimsenin 40 gün namazı kabul olmaz", "Ona inanan kişi, bana indirileni (kitab ve vahyi) inkar etmiş olur"buyurmuştur.
Bu itibarla yıldızname ve benzeri fal kitaplarına itibar edilmesi ve bu tür şeylere inanılması câiz değildir. İnsanların maddi ve manevi ilerlemesine engel olan bu tür inançlar, ilk çağ müşrik toplumlarından zamanımıza intikal etmiştir. Ne kadar garip ki modern dünyamızın modern toplumlarında hala bu tür martavallara inananlar, gönül bağlayanlar pek çoktur.
Mesela böyle hayal üzerine yazılmış bir kitapta şöyle denilmektedir: "Dahi 1231kere "Ya Muğnî" deye seccadesi altında akçe (yani para) bula. Kimseye demeye batıl olur."
Ne saçmalık!.. Hiç oturduğun yerden "Ya Muğnî" çekmekle seccadenin altı parayla dolar mı?.. Öyle olsaydı milyarlarca insan gecesini gündüzüne katarak geçim derdi peşinde koşar mıydı?..
İşte böyle yanlış ve batıl telkinlerdir ki, asırlardır şark memleketlerini fakr-u zaruret içerisinde kıvrandırmaktadır. Bu kolaydan ve havadan para kazanma isteği tamamen tembellerin, miskinlerin falcı ve kâhinlerin uydurdukları yalanlardır. Ama bu hurafelere de en çok kanan bizim halkımızdır. Oysa mensup olduğumuz İslam Dini, kesinlikle tembellikten, miskinlikten yana değildir. Ama buna rağmen hurafelere de en çok bizim dindaşlarımız inandırılmaktadır.
Bu, bizim halkımızı iyi eğitemediğimizi, gerçek İslam düşüncesini iyi öğretemediğimizi gösterir. Burada suçlu İslam değil, İslam'ı iyi anlamayan ve anlatamayanlardır. Çünkü İslam, daima çalışma, araştırma, okuma ve düşünmeyi teşvik etmektedir. Kur'an-ı Kerim'de okuma, araştırma ve çalışma ile ilgili yüzlerce ayet-i kerime vardır.
İslam Dinine göre meşru yoldan kazanç temini için çalışmak ibadet hükmündedir. Bu nedenle tembellik ve havadan para kazanma yolları İslam'da reddedilmiştir. Hele eli kolu bağlı oturup da: "Kaderimde ne varsa o çıkar" düşüncesi hiç bir şekilde kabul edilemez. Çünkü kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"İnsan ancak çalıştığına erişir. Onun çalışması şüphesiz görülecektir. Sonra ona karşılığı noksansız verilecektir", "Namaz bitince yeryüzüne yayılın; Allah'ın lütfundan rızk isteyin."
Bu zikretmiş olduğumuz ayetler, kişinin ve toplumun mutluluğu için çalışmanın ve araştırmanın önemine dikkatlerimizi çekmekte ve çalışmanın Allah emri olduğunu ifade etmektedir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de, her vesile ile çalışmayı önermiş, tembelliği kişinin yüzkarası olarak nitelemiştir.
Halkımız arasında "göz değmesi, göze gelme" diye adlandırılan bir "nazar" inancı vardır. Nazar isabet eden kimsenin kendisine, malına veya eşyasına bir zarar geleceğine inanılır. Bu nedenle nazarın isabetinden ve etkisinden korunmak üzere bazı tedbirlere başvurulmaktadır. Bunlar korunma ve kurtulma tedbirleri olmak üzere iki kısma ayrılır.
Korunma tedbirleri olarak çocuklara, at, dana, inek, vb. hayvanlara, ev, dükkan, otomobil gibi eşyaya nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan kolyeler takılmakta bazı yörelerimizde de özellikle çocuklara kurt, ayı, kartal, leylek gibi hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takılmaktadır. Böylece nazarın isabetinden korunulacağına inanılmaktadır. Ayrıca nazar muskalarının da kullanıldığı görülmektedir. Nazar isabetinden kurtulmak için ise, kurşun veya mum döktürülmekte, nefesi keskin (izinli denilen) hocalara okutulmaktadır. Bazı yörelerimizde de "tuz çatılmakta", "un yakılmakta", "üzerlik otu" yakılarak dumanı ile tütsülenilmektedir. En yaygın olan uygulama kurşun veya mum dökme adetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır:
Nazar isabet eden hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücünün önüne oturtulur. Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten sonra oradakiler hep beraber;
"Kem göz çatlasın
Nazar değen patlasın" diye beddua ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak nazarlık otu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir. Bu esnada çabuk çabuk,
"Üzerliksin havasın
Her dertlere devasın
Ak göz, kara göz,
Mavi göz, elâ göz
Hangisi nazar etmişse
Onların nazarını boz" denilmektedir. Şu tekerleme de söylenilmektedir:
"Elemtere fiş
Kem gözlere şiş
Üzerlik çatlasın
Nazar eden patlasın"
Burada şunu ifade etmemiz gerekir ki, nazardan korunmak veya kurtulmak için çeşitli nazar boncukları, diş, kemik, tırnak ve üzerlik otu gibi nesneleri takmak dinimiz açısından doğru değildir. Çünkü İslam'da fayda ve zarar Allah'ın takdiriyle tecelli eder. Bundan ayrılıp birtakım nesnelerden medet ummak yanlıştır, hurafedir. Zira Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), nazar boncuğu gibi birtakım nesneleri takarak, hastalıktan kurtulmaya itikad etmeyi men etmişlerdir.
Allah Elçisi şöyle buyurmuştur:
"Efsun yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek için sihir yapmak, Şirk (Allah'a ortak koşmak)tır."
Ancak bir hususu açıklamakta yarar görüyorum. Çünkü halkımız "nazar var mıdır? varsa İslam'ın nazara bakış açısı nedir?" diye sormaktadır.
Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:
"Nazar haktır (gerçektir)."
"Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar." Öyleyse "İsabet-i ayn" denilen nazar vardır ve gerçektir. Peki mahiyeti ve İslam'a göre nazardan korunma çaresi nedir?
Nazarın mahiyeti ve nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, nazar veya göz değmesi, bazı kimselerin bakışları ile bazı olumsuz etkilerin meydana gelmesi dinen de kabul edilmektedir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de;
"...İnkar edenler Kur'an'ı dinlediklerinde, neredeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi" buyrulmaktadır.
Elmalılı M.Hamdi Yazır "Hak Dini Kur'an Dili" adlı kitabında bu ayetin tefsirini yaparken şunları söylemektedir: "Kafirler, Kur'an'ın yüksekliğini öyle hissetmişlerdi ki kıskançlıklarından az daha nazar değdirecekler, aç ve kem gözlerin kötülükleriyle ellerinden gelse seni yok edeceklerdi. Demek ki öfkenin bedende bir hükmü ve tesiri olduğu gibi, gözlerin de karşılarındakine bakışlarına göre, iyi veya kötü bir hükmü vardır. Kimi elektrik gibi dokunur, çarpar, mıknatıslar, manyetize eder; kimi tutkun olur, kimi de aldığı etkiyle kıskançlığından bir öfkeye düşer, türlü türlü suikastlara, tuzaklara kalkışır ki maddî veya manevî bunun hangisi olursa olsun hedefine ulaştığında göz isabet etmesi, göz değmesi veya nazar denilen şey olur... Nasıllığı ne şekilde olursa olsun göz değmesi vardır. Allah korusun göze batmak tehlikeli bir şeydir. Allah koruyacağı kulları için göz değmesine karşı bir siper yapar."
İslam âlimleri, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem suresinin yukarıda zikrettiğimiz ayetlerinin okunmasını tavsiye etmişlerdir.
"Büyük velilerden Hasan Basrî Hazretleri, nazara karşı Kalem suresinin 51 ve 52. ayetlerini okur ve nazardan etkilenen kimseye de okunmasını tavsiye ederdi."
Bu ayetlerle ilgili olarak "Esrar-ı Muhammediye" adlı eserde şöyle denilmiştir:
"Bu ayet-i kerime nazarın def'i içindir. İster yazmak suretiyle taşınsın, ister o ayetin okunduğu okunmuş suyla yıkanılsın veya o ayetin okunduğu sudan içilsin hep aynıdır. Nazarın etkisinden korunmak için tavsiye edilmiştir."
Hz.Aişe'nin naklettiği bir hadis-i şerifte de Hz.Peygamber (s.a.v) "Nazardan Allah'a sığının, çünkü nazar (göz değmesi) haktır." buyurmuştur.
Rasulullah (s.a.v)'in nazar değmesine karşı, "Ayetü'l-Kürsi* ile İhlas ve Muavvizeteyn (yani Felak ve Nas) surelerini okuduğu ashabına da bunları okumalarını tavsiye ettiği nakledilmiştir.
İnsan hoşuna giden birşeye bakarken nazarı değmemesi için "Maşallah, Lâ Kuvvete İllâ Billah" demelidir. Hz.Peygamber (s.a.v) bu şekilde söylerdi.
Nazar değmemesi için çocuklara nazarlık veya boncuk takılması ise cahiliyet devri adetlerindendir. (Yani bâtıl adetlerdendir). Bu itibarla hiçbir faydası olmadığı gibi, dinen de câiz değildir.
Hastalanan kimselere Cenab-ı Hak'tan şifa umarak, Kur'an-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumak câizdir. Ancak halkı kandırmak, başkalarına zarar vermek, gâibten haber vermek, falcılık ve sihir yapmak... gibi işler ise dinen haramdır. Bu tür maksatlar için üfrükçülük yapmak dinen câiz olmadığı gibi, kanunen de suçtur.
Günlerin Uğursuzluğu :Korunma tedbirleri olarak çocuklara, at, dana, inek, vb. hayvanlara, ev, dükkan, otomobil gibi eşyaya nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan kolyeler takılmakta bazı yörelerimizde de özellikle çocuklara kurt, ayı, kartal, leylek gibi hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takılmaktadır. Böylece nazarın isabetinden korunulacağına inanılmaktadır. Ayrıca nazar muskalarının da kullanıldığı görülmektedir. Nazar isabetinden kurtulmak için ise, kurşun veya mum döktürülmekte, nefesi keskin (izinli denilen) hocalara okutulmaktadır. Bazı yörelerimizde de "tuz çatılmakta", "un yakılmakta", "üzerlik otu" yakılarak dumanı ile tütsülenilmektedir. En yaygın olan uygulama kurşun veya mum dökme adetidir. Bu iş şöyle yapılmaktadır:
Nazar isabet eden hasta (genellikle çocuklar), kurşun dökücünün önüne oturtulur. Başı bir örtü ile kapanır. Çocuğun başı üzerinde tutulan ve içinde su bulunan kaba, ocakta eritilen kurşun dökülür. Kurşun döküldükten sonra oradakiler hep beraber;
"Kem göz çatlasın
Nazar değen patlasın" diye beddua ederler. Bazı yerlerde de yaygın olarak nazarlık otu yakılır. Dumanı ile hasta tütsülenir. Bu esnada çabuk çabuk,
"Üzerliksin havasın
Her dertlere devasın
Ak göz, kara göz,
Mavi göz, elâ göz
Hangisi nazar etmişse
Onların nazarını boz" denilmektedir. Şu tekerleme de söylenilmektedir:
"Elemtere fiş
Kem gözlere şiş
Üzerlik çatlasın
Nazar eden patlasın"
Burada şunu ifade etmemiz gerekir ki, nazardan korunmak veya kurtulmak için çeşitli nazar boncukları, diş, kemik, tırnak ve üzerlik otu gibi nesneleri takmak dinimiz açısından doğru değildir. Çünkü İslam'da fayda ve zarar Allah'ın takdiriyle tecelli eder. Bundan ayrılıp birtakım nesnelerden medet ummak yanlıştır, hurafedir. Zira Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), nazar boncuğu gibi birtakım nesneleri takarak, hastalıktan kurtulmaya itikad etmeyi men etmişlerdir.
Allah Elçisi şöyle buyurmuştur:
"Efsun yapmak, nazar boncuğu takmak, kadınların kocalarına kendilerini sevdirmek için sihir yapmak, Şirk (Allah'a ortak koşmak)tır."
Ancak bir hususu açıklamakta yarar görüyorum. Çünkü halkımız "nazar var mıdır? varsa İslam'ın nazara bakış açısı nedir?" diye sormaktadır.
Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:
"Nazar haktır (gerçektir)."
"Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar." Öyleyse "İsabet-i ayn" denilen nazar vardır ve gerçektir. Peki mahiyeti ve İslam'a göre nazardan korunma çaresi nedir?
Nazarın mahiyeti ve nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, nazar veya göz değmesi, bazı kimselerin bakışları ile bazı olumsuz etkilerin meydana gelmesi dinen de kabul edilmektedir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de;
"...İnkar edenler Kur'an'ı dinlediklerinde, neredeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi" buyrulmaktadır.
Elmalılı M.Hamdi Yazır "Hak Dini Kur'an Dili" adlı kitabında bu ayetin tefsirini yaparken şunları söylemektedir: "Kafirler, Kur'an'ın yüksekliğini öyle hissetmişlerdi ki kıskançlıklarından az daha nazar değdirecekler, aç ve kem gözlerin kötülükleriyle ellerinden gelse seni yok edeceklerdi. Demek ki öfkenin bedende bir hükmü ve tesiri olduğu gibi, gözlerin de karşılarındakine bakışlarına göre, iyi veya kötü bir hükmü vardır. Kimi elektrik gibi dokunur, çarpar, mıknatıslar, manyetize eder; kimi tutkun olur, kimi de aldığı etkiyle kıskançlığından bir öfkeye düşer, türlü türlü suikastlara, tuzaklara kalkışır ki maddî veya manevî bunun hangisi olursa olsun hedefine ulaştığında göz isabet etmesi, göz değmesi veya nazar denilen şey olur... Nasıllığı ne şekilde olursa olsun göz değmesi vardır. Allah korusun göze batmak tehlikeli bir şeydir. Allah koruyacağı kulları için göz değmesine karşı bir siper yapar."
İslam âlimleri, nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem suresinin yukarıda zikrettiğimiz ayetlerinin okunmasını tavsiye etmişlerdir.
"Büyük velilerden Hasan Basrî Hazretleri, nazara karşı Kalem suresinin 51 ve 52. ayetlerini okur ve nazardan etkilenen kimseye de okunmasını tavsiye ederdi."
Bu ayetlerle ilgili olarak "Esrar-ı Muhammediye" adlı eserde şöyle denilmiştir:
"Bu ayet-i kerime nazarın def'i içindir. İster yazmak suretiyle taşınsın, ister o ayetin okunduğu okunmuş suyla yıkanılsın veya o ayetin okunduğu sudan içilsin hep aynıdır. Nazarın etkisinden korunmak için tavsiye edilmiştir."
Hz.Aişe'nin naklettiği bir hadis-i şerifte de Hz.Peygamber (s.a.v) "Nazardan Allah'a sığının, çünkü nazar (göz değmesi) haktır." buyurmuştur.
Rasulullah (s.a.v)'in nazar değmesine karşı, "Ayetü'l-Kürsi* ile İhlas ve Muavvizeteyn (yani Felak ve Nas) surelerini okuduğu ashabına da bunları okumalarını tavsiye ettiği nakledilmiştir.
İnsan hoşuna giden birşeye bakarken nazarı değmemesi için "Maşallah, Lâ Kuvvete İllâ Billah" demelidir. Hz.Peygamber (s.a.v) bu şekilde söylerdi.
Nazar değmemesi için çocuklara nazarlık veya boncuk takılması ise cahiliyet devri adetlerindendir. (Yani bâtıl adetlerdendir). Bu itibarla hiçbir faydası olmadığı gibi, dinen de câiz değildir.
Hastalanan kimselere Cenab-ı Hak'tan şifa umarak, Kur'an-ı Kerim ve şifa ile ilgili dualar okumak câizdir. Ancak halkı kandırmak, başkalarına zarar vermek, gâibten haber vermek, falcılık ve sihir yapmak... gibi işler ise dinen haramdır. Bu tür maksatlar için üfrükçülük yapmak dinen câiz olmadığı gibi, kanunen de suçtur.
Yanlış inançlardan biri de haftanın bazı günlerinin uğurlu bazı günlerinin de uğursuz sayılmasıdır. Oysa İslam'da günün güne üstünlüğü yoktur. Günler, gün olması bakımından birbirinin aynıdır. İnsan dilediği günde iş yapar, dilediği zaman da seyahate çıkar. Akıllı ve inançlı bir müslüman, "şu gün çalışılmaz, şu gün işe başlanmaz" gibi hurafelere kanmamalıdır. Ama ne yazık ki halkımızdan bazı kimseler bu uydurmalara kanmaktadır.
Haftanın bazı günlerini uğurlu, bazı günlerini uğursuz ve bazı günlerinde de çalışmayı günah saymak, âlimlere göre, Yahudi ve Hıristiyan adetlerinden geçmiştir. Gerçekten de Hıristiyanlar salı gününü uğursuz, pazar günü de çalışmayı günah sayarlar. Yahudiler ise cumartesi günü çalışmazlar.
Halbuki İslam dininde, sadece istirahat ve ibadet saatleri dışında devamlı olarak çalışmak tavsiye edilmiştir. Buna rağmen çalışmaktan en çok kaçar hale de biz gelmişiz. Bir sürü hurafeye kanarak adeta haftanın günlerini çalışmamak için parsellemişiz.
Günlerle ilgili halkımızı etkileyen hurafelerden bazıları şunlardır:
- Salı günü işe başlanırsa bitmez sallanır.
- Pazar günü çalışmak uğursuzluktur.
- Perşembe çamaşır yıkanırsa zengin olunur.
- Salı günü yeni elbise giyilirse yanar.
- Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir.
- Cuma akşamı ve cuma günü ev temizlemek günahtır.
- Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.
- Arefe günü dikiş dikmek günahtır.
- Arefe günü dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa onun derilerini diker vs.
- Çarşamba gecesi işe başlanırsa, "çarşamba karısını" kızdırır ve o eve kötülüğü dokunur.
Dikkat edilirse hemen haftanın bütün günleri ya belaya, ya da günaha sebep gösterilmiştir. Sanki müslümanın çalışması suç kabul edilmiştir. Bu inanç, hem dini hem de milli kalkınmaya ihanettir. Şunu unutmamalıyız ki İslam Peygamberinin en hoşlanmadığı hallerden biri tembelliktir. İslam Dini tembelliği değil, çalışmayı tavsiye etmiştir. Hatta çalışmayı ibadet derecesine yükseltmiştir.
Haftanın bazı günlerini uğurlu, bazı günlerini uğursuz ve bazı günlerinde de çalışmayı günah saymak, âlimlere göre, Yahudi ve Hıristiyan adetlerinden geçmiştir. Gerçekten de Hıristiyanlar salı gününü uğursuz, pazar günü de çalışmayı günah sayarlar. Yahudiler ise cumartesi günü çalışmazlar.
Halbuki İslam dininde, sadece istirahat ve ibadet saatleri dışında devamlı olarak çalışmak tavsiye edilmiştir. Buna rağmen çalışmaktan en çok kaçar hale de biz gelmişiz. Bir sürü hurafeye kanarak adeta haftanın günlerini çalışmamak için parsellemişiz.
Günlerle ilgili halkımızı etkileyen hurafelerden bazıları şunlardır:
- Salı günü işe başlanırsa bitmez sallanır.
- Pazar günü çalışmak uğursuzluktur.
- Perşembe çamaşır yıkanırsa zengin olunur.
- Salı günü yeni elbise giyilirse yanar.
- Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir.
- Cuma akşamı ve cuma günü ev temizlemek günahtır.
- Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir.
- Arefe günü dikiş dikmek günahtır.
- Arefe günü dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa onun derilerini diker vs.
- Çarşamba gecesi işe başlanırsa, "çarşamba karısını" kızdırır ve o eve kötülüğü dokunur.
Dikkat edilirse hemen haftanın bütün günleri ya belaya, ya da günaha sebep gösterilmiştir. Sanki müslümanın çalışması suç kabul edilmiştir. Bu inanç, hem dini hem de milli kalkınmaya ihanettir. Şunu unutmamalıyız ki İslam Peygamberinin en hoşlanmadığı hallerden biri tembelliktir. İslam Dini tembelliği değil, çalışmayı tavsiye etmiştir. Hatta çalışmayı ibadet derecesine yükseltmiştir.
Biz müslümanlar Yüce Kitabımız Kur'an ve Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)'in emirlerine ve uyarılarına kulağımızı tıkayalı, gerilemeye başlamışız ve dün hükmettiğimize bugün el açar duruma gelmişiz. Bunun vebali dinimizde değil kendimizdedir.
Dünyanın hızlı değişimi karşısında ona ayak uydurabilmek istiyorsak, artık şu gün çalışılmaz, şu gün işe başlanmaz safsatasını bırakalım. Bugünü dünden, yarını bugünden daha ileriye götürmeyi ülkü haline getirelim. Yüce Allah'ın şu buyruğunu da unutmayalım:
"Allah'ın sana verdiği (bu servet) içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez."
Kabirlere Kurban Adamak:Dünyanın hızlı değişimi karşısında ona ayak uydurabilmek istiyorsak, artık şu gün çalışılmaz, şu gün işe başlanmaz safsatasını bırakalım. Bugünü dünden, yarını bugünden daha ileriye götürmeyi ülkü haline getirelim. Yüce Allah'ın şu buyruğunu da unutmayalım:
"Allah'ın sana verdiği (bu servet) içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma, Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) isteme, çünkü Allah bozguncuları sevmez."
Halkımızdan bazıları belki de bilmeyerek bazı kabir ve türbelere kurban adıyorlar. Bu yanlış bir uygulamadır. Öyleyse doğrusu nedir? Adak ne demektir? Şartları nelerdir? Önce ana hatlarıyla bunları açıklayıp daha sonra da yanlışlığın ne şekilde yapıldığını belirtelim.
İslam dinine göre adak (nezir); "Bir kimsenin Allah tarafından, yapılması kendisine emrolunmamış bir işi, kendi nefsine vacip kılmasıdır." şeklinde tarif edilmiştir. İslam dinine göre adağın yerine getirilmesinin hükmü vaciptir. Çünkü Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de; "Adaklarını yerine getirsinler" buyurmaktadır. Hz.Peygamber (s.a.v)'de; "Kim Allah'a itaat etmeyi adamışsa ona itaat etsin, kim de Allah'a isyan etmeyi adamışsa ona isyan etmesin" buyurmuştur.
Adakta en çok dikkat edilmesi gereken husus, adak olarak yapılacak işin cinsinden farz veya vacip bir ibadetin bulunması gerekir. Şöyle ki bir kimse, "Allah için bir gün oruç tutayım veya Allah rızası için bir kurban keseyim" derse bu adak geçerlidir. Çünkü oruç nevinden farz, kurban cinsinden vacip bir ibadet vardır. Fakat bir kimse, "falan hastayı ziyarete gitmeyi nezrediyorum (adıyorum)" dese, bu adağı geçerli değildir. Zira ziyaret farz ve vacip cinsinden bir ibadet değildir.
Adak yapılacak kurbanın kesilmesinin borç olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
1. Adak kurbanının cinsi dinimizin kabul ettiği hayvan türlerinden olmalıdır. Bunlar; keçi, koyun, sığır, manda ve deve cinsi hayvanlardır. Tavuk, horoz, hindi, ördek, kaz gibi kümes hayvanlarından kurban adağı olmaz. Ama halkımızdan pek çok müslüman, adak olsun diye tavuk ve horoz kesiyorlar. Belirttiğimiz gibi bu hayvanlardan adak kurbanı olmaz.
2. Adanan kurban, kişinin zaten kesmesi gereken kurban olmamalıdır. Mesela; zengin bir kimse, "şu işim olursa Kurban bayramında bir kurban keseyim" diye adakta bulunursa, o kimse işi olunca iki kurban birden kesmesi gerekir. Birisi adağı için, diğeri de zaten kesmesi vacip olan kurbanı için.
3. Adanan kurban Allah'a masiyet (itaatsizlik, günah) olan bir adak olmamalıdır. Mesela: "şu işim olursa nefsimi hak yolunda kurban edeyim" diye yapılan bir adak gibi. Bu adak değil, intihar olur, cinayet olur.
4. Adanan kurbanın kesilmesi imkansız olmamalıdır.
5. Adanan kurban, adayanın kendi malından fazla ya da başkasına ait olmamalıdır. Mesela; bir kimse başkasının koyununu kesmeyi adasa bu adak geçerli değildir.
6. Bir şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan kimse o şart gerçekleşmeden kurbanı kesemez. Sınıfı geçersem bir kurban keseceğim diyen bir şahıs, ancak sınıfını geçince kurbanını keser.
7. Şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan bir kişi, şartın yerine gelmesinden sonra istediği zamanda kurbanını keser.
8. Bir kimse adayacağı kurbanını yalnız Allah için adamalıdır. Allah'tan başkası adına kurban kesilmez.
İşte en çok yanlışlık bu hususta yapılmaktadır. Zira İslam'da bir yatıra, bir kabre, tekkeye veya falan devlet adamına kurban adamak câiz değildir. Çünkü kurban, vacip olan bir ibadet olması hasebiyle yalnız Allah rızası için, Allah adıyla kesilir.
Kabirlere gidip kurban kesme adeti İslam'dan önceki kavimlerin müşrik adetlerindendir. İslam dini kabirler üzerine kurban kesmeyi yasaklamıştır. Hz. Muhammed Efendimiz, bir hadislerinde; "Kabirler üzerinde kurban kesmek İslamiyette yoktur" buyurmuştur. Buna göre İslam dininde olmayan bir adeti varmış gibi kabul etmek, kötü bir bid'at olup, büyük bir manevî sorumluluğu vardır.
Bir müslüman kurban adarken dileğinin olmasını Allah'tan değil de bir kabirden veya türbeden beklerse küfre girer. Bu nedenle adak yapmak isteyen bir kişi, adakla ilgili zikrettiğimiz şartları dikkate almalı veya bir bilen yetkiliye sormalıdır.
Adak, kabir veya bir yatır başına gitmeden de kesilir. Allah rızası için kesilen kurbanın sevabı, orada yatan zatın ruhuna ithaf olunabilir. Allah'a mağfiret etmesi için dua edilir. Bu câizdir, ancak bir kişi, "kurbanımı şu zatın yüzü suyu hürmetine dileğimin yerine gelmesi için kestim" diyemez.
Şu iyi bilinmelidir ki, İslam'da tazim ve taat için hiçbir aracıya lüzum yoktur. Mü'min, Rabbına karşı şükranını, kulluğunu vasıtasız arzeder. Nitekim beş vakit namazımızın her rekatında Fatiha suresini okurken 5. ayette; "ancak sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz" diyoruz. Çünkü İslam esaslarına göre Allah'tan başkasına kulluk etmek, ilâhî takdiri başkasından beklemek câiz değildir.
Allah'ın takdir ettiği şeyin hiçbir şekilde değişmesine imkan yoktur. Nezir (adak); ilâhî iradeyi değiştirmez, ancak nezredeni cimrilikten kurtarır.
Kabirler ölümü tefekkür, ahireti hatırlama ve ibret almak için ziyaret edilir. Orada yatanlar için Kur'an okunur, ruhlarına Allah rızası için bağışlanır. Ancak onların şefaatçi olması ümidiyle mezar başlarında kurban kesilmez. Çünkü İslam inancına göre kutsiyet yalnız bir varlık üzerinde toplanmıştır. O da Cenab-ı Allah'tır, başka hiçbir varlığa kutsiyet vermek câiz değildir.
İslam dinine göre adak (nezir); "Bir kimsenin Allah tarafından, yapılması kendisine emrolunmamış bir işi, kendi nefsine vacip kılmasıdır." şeklinde tarif edilmiştir. İslam dinine göre adağın yerine getirilmesinin hükmü vaciptir. Çünkü Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de; "Adaklarını yerine getirsinler" buyurmaktadır. Hz.Peygamber (s.a.v)'de; "Kim Allah'a itaat etmeyi adamışsa ona itaat etsin, kim de Allah'a isyan etmeyi adamışsa ona isyan etmesin" buyurmuştur.
Adakta en çok dikkat edilmesi gereken husus, adak olarak yapılacak işin cinsinden farz veya vacip bir ibadetin bulunması gerekir. Şöyle ki bir kimse, "Allah için bir gün oruç tutayım veya Allah rızası için bir kurban keseyim" derse bu adak geçerlidir. Çünkü oruç nevinden farz, kurban cinsinden vacip bir ibadet vardır. Fakat bir kimse, "falan hastayı ziyarete gitmeyi nezrediyorum (adıyorum)" dese, bu adağı geçerli değildir. Zira ziyaret farz ve vacip cinsinden bir ibadet değildir.
Adak yapılacak kurbanın kesilmesinin borç olması için aşağıdaki şartların bulunması gerekir:
1. Adak kurbanının cinsi dinimizin kabul ettiği hayvan türlerinden olmalıdır. Bunlar; keçi, koyun, sığır, manda ve deve cinsi hayvanlardır. Tavuk, horoz, hindi, ördek, kaz gibi kümes hayvanlarından kurban adağı olmaz. Ama halkımızdan pek çok müslüman, adak olsun diye tavuk ve horoz kesiyorlar. Belirttiğimiz gibi bu hayvanlardan adak kurbanı olmaz.
2. Adanan kurban, kişinin zaten kesmesi gereken kurban olmamalıdır. Mesela; zengin bir kimse, "şu işim olursa Kurban bayramında bir kurban keseyim" diye adakta bulunursa, o kimse işi olunca iki kurban birden kesmesi gerekir. Birisi adağı için, diğeri de zaten kesmesi vacip olan kurbanı için.
3. Adanan kurban Allah'a masiyet (itaatsizlik, günah) olan bir adak olmamalıdır. Mesela: "şu işim olursa nefsimi hak yolunda kurban edeyim" diye yapılan bir adak gibi. Bu adak değil, intihar olur, cinayet olur.
4. Adanan kurbanın kesilmesi imkansız olmamalıdır.
5. Adanan kurban, adayanın kendi malından fazla ya da başkasına ait olmamalıdır. Mesela; bir kimse başkasının koyununu kesmeyi adasa bu adak geçerli değildir.
6. Bir şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan kimse o şart gerçekleşmeden kurbanı kesemez. Sınıfı geçersem bir kurban keseceğim diyen bir şahıs, ancak sınıfını geçince kurbanını keser.
7. Şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan bir kişi, şartın yerine gelmesinden sonra istediği zamanda kurbanını keser.
8. Bir kimse adayacağı kurbanını yalnız Allah için adamalıdır. Allah'tan başkası adına kurban kesilmez.
İşte en çok yanlışlık bu hususta yapılmaktadır. Zira İslam'da bir yatıra, bir kabre, tekkeye veya falan devlet adamına kurban adamak câiz değildir. Çünkü kurban, vacip olan bir ibadet olması hasebiyle yalnız Allah rızası için, Allah adıyla kesilir.
Kabirlere gidip kurban kesme adeti İslam'dan önceki kavimlerin müşrik adetlerindendir. İslam dini kabirler üzerine kurban kesmeyi yasaklamıştır. Hz. Muhammed Efendimiz, bir hadislerinde; "Kabirler üzerinde kurban kesmek İslamiyette yoktur" buyurmuştur. Buna göre İslam dininde olmayan bir adeti varmış gibi kabul etmek, kötü bir bid'at olup, büyük bir manevî sorumluluğu vardır.
Bir müslüman kurban adarken dileğinin olmasını Allah'tan değil de bir kabirden veya türbeden beklerse küfre girer. Bu nedenle adak yapmak isteyen bir kişi, adakla ilgili zikrettiğimiz şartları dikkate almalı veya bir bilen yetkiliye sormalıdır.
Adak, kabir veya bir yatır başına gitmeden de kesilir. Allah rızası için kesilen kurbanın sevabı, orada yatan zatın ruhuna ithaf olunabilir. Allah'a mağfiret etmesi için dua edilir. Bu câizdir, ancak bir kişi, "kurbanımı şu zatın yüzü suyu hürmetine dileğimin yerine gelmesi için kestim" diyemez.
Şu iyi bilinmelidir ki, İslam'da tazim ve taat için hiçbir aracıya lüzum yoktur. Mü'min, Rabbına karşı şükranını, kulluğunu vasıtasız arzeder. Nitekim beş vakit namazımızın her rekatında Fatiha suresini okurken 5. ayette; "ancak sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz" diyoruz. Çünkü İslam esaslarına göre Allah'tan başkasına kulluk etmek, ilâhî takdiri başkasından beklemek câiz değildir.
Allah'ın takdir ettiği şeyin hiçbir şekilde değişmesine imkan yoktur. Nezir (adak); ilâhî iradeyi değiştirmez, ancak nezredeni cimrilikten kurtarır.
Kabirler ölümü tefekkür, ahireti hatırlama ve ibret almak için ziyaret edilir. Orada yatanlar için Kur'an okunur, ruhlarına Allah rızası için bağışlanır. Ancak onların şefaatçi olması ümidiyle mezar başlarında kurban kesilmez. Çünkü İslam inancına göre kutsiyet yalnız bir varlık üzerinde toplanmıştır. O da Cenab-ı Allah'tır, başka hiçbir varlığa kutsiyet vermek câiz değildir.
Dinin aslında bulunmayan, birtakım yollarla sonradan dine sokulan ve dinî inançmış gibi telakkî edilen söz, fiil ve davranışların tümü bid'at ve hurafe kapsamına girmektedir.
Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki; hemen hemen her devirde bid'at, hurafe ve batıl inanışlar, toplumların ortak problemi olmuş, daima gündemdeki yerini ve önemini muhafaza etmiştir. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyledir. Birçok hurafe, dinimizin esas tâlimatı arasına zararlı bir "parazit" gibi karışmıştır. Maalesef bugün okumuş-câhil, pek çok müslüman bu hurafelere inanmaktadır. O kadar ki bazıları, bu hurafeleri adeta dinî bir hüküm zannetmekte, hatta ve hatta birçok insan bunu din adına samimi bir şekilde savunmakta ve bu davranışını "hakiki dindarlık", bunlara karşı çıkmayı ise "dinden uzaklaşma", "itaatsızlık" ve "inançsızlık" olarak kabul etmektedirler. Halbuki, Dinin kabul etmediği anlayış, inanış ve uygulamalarla dindarlık olmaz. Tam tersine hurafe ve batıl inanışlar, farkına varmadan kişileri, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden ve özünden uzaklaştırır. Gerçek dindarlık, ancak Dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikad, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve hayatımızı bu prensipler çerçevesinde düzenlemekle mümkündür.
Bugün insanımızın benimsediği batıl inançlar içinde akla, mantığa uymayan, İslam Dininin emirleriyle hiç bağdaşmayan öyle saçma fikirler vardır ki, insan bunlara inananlara hem hayret ediyor, hem de üzülüyor.
Zira kimi, dişi ağrıyanın mezar taşını ısırıp arkasına bakmadan evine dönerse ağrısının kesileceğine, kimisi bazı mahallerdeki ağaç, türbe ve mescit pencerelerine bez bağlamakla, taş yapıştırmakla dileğinin yerine geleceğine, kimisi de cuma günü ezan okuyan müezzine minareden başörtüsü sallatırsa, kısmetinin açılacağına inanmaktadır.
Bu arada baykuşun ötmesinden, köpeğin havlamasından, kurbağanın sesini yükseltmesinden, yıldız kaymasından, göz seğirmesinden, burun kaşınmasından, kulak kızarmasından nice mana ve hükümler çıkarmaktadır. Cuma gecesi ev temizlemenin, cumartesi günü de çamaşır yıkamanın uğursuzluk getireceğine inananların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.
Ashab-ı Kiram ve gerçek İslam âlimleri, bu çeşit batıl inançlarla asırlar boyu mücadele etmişler, hala da edilmektedir. Ama ne yazık ki hurafelerin ve yanlış âdetlerin kökü bir türlü kurutulamamıştır.
Toplumların ortak kültürel ve sosyal derdi olan bu batıl inançların neşvü nema bulmasına, kök salmasına zemin hazırlayan birçok sebep vardır. Cehalet, âdet, gelenek, görenek, menfi propaganda, çıkar hesapları, kişisel zaaflar, insanların saf ve temiz inançlarını istismar, dini yanlış anlatma... gibi sebepler, hurafe ve batıl anlayışların ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olan faktörlerden bazılarıdır.
İnsan, yaratılış itibariyle inanmaya ve telkine müsait bir varlıktır. Başına bir dert, bir bela geldi mi, deva ve şifa umuduyla her çareye başvurmakta, her duyduğunu yapmaya kalkışmaktadır.
İşte insanın bu zaafını iyi bilen bazı kimseler, (üfürükçüler, muskacılar, cinciler, falcılar) bundan istifade etmesini bilmektedirler. İnsanın duygu, düşünce ve inancını istismar ederek onu, yanlış yollara sevk etmekte ve menfaat sağlamakta, hatta çevresinde manevî otorite kurabilmektedirler.
Ancak biz inanıyoruz ki, iyi niyetli, temiz düşünceli müslüman kardeşlerimizi bu kötü niyetli insanların istismarından kurtarmak için onları uyarmak ve eğitmek gerekmektedir. Zira halkımızın sağduyusu sağlamdır. Hurafe inançların ortadan kaldırılması için yılmadan, usanmadan doğru olanı söylemek ve öğretmek gerekir.
Hak gelince batılın ortadan kalkacağını Kutsal Kitabımız haber vermektedir.2 Nitekim İslam Dininin gelmesiyle yeryüzünde bir sürü batıl inanç yıkılmış ve ortadan kalkmıştır. Günümüzde görülen bazı yanlış inanç ve adetlerin devam etmesi, İslam'ın güçsüzlüğünden değildir. Zira İslam esaslarını, İslam düşüncesini iyi bilen hurafeye, safsataya kanmaz. Hurafelerin devam etmesi, halkın çoğunluğunun İslam Dininin emir ve yasaklarını iyi bilmeyişinden, bizim de halkımızı iyi eğitemeyişimizdendir. İşte bu noksanlığı gidermeye bir nebze katkıda bulunmak amacıyla bu makaleyi yazma ihtiyacını duydum.
Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki; hemen hemen her devirde bid'at, hurafe ve batıl inanışlar, toplumların ortak problemi olmuş, daima gündemdeki yerini ve önemini muhafaza etmiştir. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyledir. Birçok hurafe, dinimizin esas tâlimatı arasına zararlı bir "parazit" gibi karışmıştır. Maalesef bugün okumuş-câhil, pek çok müslüman bu hurafelere inanmaktadır. O kadar ki bazıları, bu hurafeleri adeta dinî bir hüküm zannetmekte, hatta ve hatta birçok insan bunu din adına samimi bir şekilde savunmakta ve bu davranışını "hakiki dindarlık", bunlara karşı çıkmayı ise "dinden uzaklaşma", "itaatsızlık" ve "inançsızlık" olarak kabul etmektedirler. Halbuki, Dinin kabul etmediği anlayış, inanış ve uygulamalarla dindarlık olmaz. Tam tersine hurafe ve batıl inanışlar, farkına varmadan kişileri, inandıklarını söyledikleri dinin gerçeklerinden ve özünden uzaklaştırır. Gerçek dindarlık, ancak Dinimizin ana kaynaklarında bulunan itikad, ibadet ve ahlak esaslarını kabul etmek ve hayatımızı bu prensipler çerçevesinde düzenlemekle mümkündür.
Bugün insanımızın benimsediği batıl inançlar içinde akla, mantığa uymayan, İslam Dininin emirleriyle hiç bağdaşmayan öyle saçma fikirler vardır ki, insan bunlara inananlara hem hayret ediyor, hem de üzülüyor.
Zira kimi, dişi ağrıyanın mezar taşını ısırıp arkasına bakmadan evine dönerse ağrısının kesileceğine, kimisi bazı mahallerdeki ağaç, türbe ve mescit pencerelerine bez bağlamakla, taş yapıştırmakla dileğinin yerine geleceğine, kimisi de cuma günü ezan okuyan müezzine minareden başörtüsü sallatırsa, kısmetinin açılacağına inanmaktadır.
Bu arada baykuşun ötmesinden, köpeğin havlamasından, kurbağanın sesini yükseltmesinden, yıldız kaymasından, göz seğirmesinden, burun kaşınmasından, kulak kızarmasından nice mana ve hükümler çıkarmaktadır. Cuma gecesi ev temizlemenin, cumartesi günü de çamaşır yıkamanın uğursuzluk getireceğine inananların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.
Ashab-ı Kiram ve gerçek İslam âlimleri, bu çeşit batıl inançlarla asırlar boyu mücadele etmişler, hala da edilmektedir. Ama ne yazık ki hurafelerin ve yanlış âdetlerin kökü bir türlü kurutulamamıştır.
Toplumların ortak kültürel ve sosyal derdi olan bu batıl inançların neşvü nema bulmasına, kök salmasına zemin hazırlayan birçok sebep vardır. Cehalet, âdet, gelenek, görenek, menfi propaganda, çıkar hesapları, kişisel zaaflar, insanların saf ve temiz inançlarını istismar, dini yanlış anlatma... gibi sebepler, hurafe ve batıl anlayışların ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden olan faktörlerden bazılarıdır.
İnsan, yaratılış itibariyle inanmaya ve telkine müsait bir varlıktır. Başına bir dert, bir bela geldi mi, deva ve şifa umuduyla her çareye başvurmakta, her duyduğunu yapmaya kalkışmaktadır.
İşte insanın bu zaafını iyi bilen bazı kimseler, (üfürükçüler, muskacılar, cinciler, falcılar) bundan istifade etmesini bilmektedirler. İnsanın duygu, düşünce ve inancını istismar ederek onu, yanlış yollara sevk etmekte ve menfaat sağlamakta, hatta çevresinde manevî otorite kurabilmektedirler.
Ancak biz inanıyoruz ki, iyi niyetli, temiz düşünceli müslüman kardeşlerimizi bu kötü niyetli insanların istismarından kurtarmak için onları uyarmak ve eğitmek gerekmektedir. Zira halkımızın sağduyusu sağlamdır. Hurafe inançların ortadan kaldırılması için yılmadan, usanmadan doğru olanı söylemek ve öğretmek gerekir.
Hak gelince batılın ortadan kalkacağını Kutsal Kitabımız haber vermektedir.2 Nitekim İslam Dininin gelmesiyle yeryüzünde bir sürü batıl inanç yıkılmış ve ortadan kalkmıştır. Günümüzde görülen bazı yanlış inanç ve adetlerin devam etmesi, İslam'ın güçsüzlüğünden değildir. Zira İslam esaslarını, İslam düşüncesini iyi bilen hurafeye, safsataya kanmaz. Hurafelerin devam etmesi, halkın çoğunluğunun İslam Dininin emir ve yasaklarını iyi bilmeyişinden, bizim de halkımızı iyi eğitemeyişimizdendir. İşte bu noksanlığı gidermeye bir nebze katkıda bulunmak amacıyla bu makaleyi yazma ihtiyacını duydum.
Makale yazarı
Doç.Dr. H.Mehmet SOYSALDI
Doç.Dr. H.Mehmet SOYSALDI
Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
Diğer Hurafeler den Örnekler:
KAMBUR: Erkek kamburun sırtına dokunmak uğur getirir. Kambur kadınsa, dokunmak uğursuzluktur.
TIRNAK: Gece tırnak kesmek şeytanı çağırır.
AYAK: Yataktan sağ tarafa basarak inmek günün iyi geçmesini sağlar. Mekandan sağ ayakla çıkmak da aynı inançtır.
GÖKKUŞAĞi: İnsanın içini rahatlatır. Bakmak kötülüklerden korur. Ancak elle işaret etmek uğursuzluk sayılır.
AY: Ay çıktığında görünce değerli bir maden veya taşa bakılırsa refah ve zenginlik getirir.
SARIMSAK: Vampirlere birebir çare olduğu için yüzyıllarca evlerin duvarına asılmıştır. Nazardan saklar. Mutluluk getirir.
TÜKÜRÜK: Üç kez arka arkaya tükürmek nazarı kovar.
TUZ: Masaya tuz dökülürse, uğursuzluk sayılır. Hemen omuz üzerinden üç kez arkaya doğru dökülürse tılsım bozulur.
PİRİNÇ: Uzakdoğu'da refahın, mutluluğun simgesidir. Bunun için yeni evlilerin üzerine piriç tanesi atılır.
ZEYTİN DALI: Evlere aşılırsa barışı, berraklığı, temizliği simgeler.
4 YAPRAKLI YONCA: Çok zor bulunur. Hıristiyan aleminde kutsal bir yaprak olarak anılır. Kurutup defter arasında saklamak ömür boyu şans getirir. İrlandalılara göre vatanı kem gözlerden korur.
AMBER: Büyüye ve uğursuzluğa karşı kullanılır.
TAVŞAN AYAĞI: Geçmişte özellikle tavşan ayağı taşımanın şans getirdiğine inanılırdı. Sonraları bu sevimli hayvanlara kıyılması şanssızlık getirebilir.
YARASA: Ortaçağda gece yarasının çarptığı kişinin yedi zamanda vampirin tecavüzüne uğrayacağına inanılırdı.
FİL: Evde yedi adet biblo fil bulundurmak refaha ve şansa kapıyı açmaktadır.
BAYKUŞ: Gece baykuş sesi duymak, kötüye sinyaldir. Ses sol taraftan geliyorsa, daha kötüye işarettir. Damda öterse evden cenaze çıkacak yakıştırması yapılır. Tatarlarda öten baykuş beyazsa uğur sayılır.
BOYNUZ: Nazara karşı birebirdir. Ancak erkeğin aşk maceralarında düş kırıklığı ve başarısızlığına karşı kullanılır.
KARASİNEK: Öğleden sonra veya akşamüstü vızlarsa, tez haber demektir. Sabahları duyulan ses beklenen haberi geciktirir.
KEDİ: Cadı ve şeytanı simgeleyen kara kedi Ortaçağ'ın en uğursuz batıl inancı sayılırdı.Kara kedi önünüzden geçerse tam yedi yıl bir uğursuzluk süreci başlar.
KIRMIZI BİBER: Aşırı acı olduğundan kötü ruhları kovar. Ucu sivri olanlar şans kovalar kem gözleri yakalar.
KÖPEKBALIĞI DİŞİ: Boyuna takılırsa, en büyük şans çekicidir.
SIPA: Özellikle Güney İtalya'da mafyaya karşı bir koruyucu sayılır. Her köy evinde mutlak bulunur.
UĞUR BÖCEĞİ: Üzerine konarsa yıl boyu uğur sayılır. Adı üzerinde. Ancak hiçbir zaman öldürmek ve ezmemek gerekir. O zaman uğursuzluğa dönüşür.
ÖRÜMCEK: Sabah sabah örümcek görmek tüm günün kötü geçeceğinin habercisidir.
UÇAN KARTAL: Başarıyı ve zaferi müjdeler.
AYNA: Ayna kırmak yedi yıl belaya eşdeğerdir. Bekarsanız yedi yıl evlenememekle karşı karşıya kalabilirsiniz.
ŞAPKA: Şapkayı yatağın üzerine koymak ölümü simgeler. Bunun nedeni ortaçağda ölen askerlerin miğferlerinin mezar üzerine konması ve doktorarın şapkalarını hasta yatağının üzerine bırakmasın*dan kaynaklanmaktadır.
ŞEMSİYE: Evlerde, kapalı yerlerde gerekmediği için açmak şanssızlık getirir.
ÇİVİ: Yolda paslanmış bir çivi bulmak ve bunu alıp saklamak şans getirir.
AYAKKABI: Sabahları yanlış ayağa yanlış ayakkabı giymek bütün gününün ters geçeceğine işaret.
BIÇAK: Ucu sivri bir şey armağan etmek, karşı tarafa şanssızlık getirir. Bunun için özellikle bıçak armağan ederken karşılığında sembolik bir para almak uğursuzluğu kovar. Ayrıca bıçağı doğrudan başkasının eline vermek kavgayı simgeler.
MERDİVEN: Altından geçmek uğursuzluk sayılır. Geçmek zorunda kalınırsa seksek atlayarak geçilir. Altında elle boynuz işareti yapılarak uğursuzuktan kurtulunur.
NAL: Dünyamızda en tanınmış uğurdur. Batıl inanca karşı olanları bile etkiler. İngiliz atasözüne göre fırtınaya, şimşek çakmasına, yangına karşı nazara karşı, büyüye karşı ilaç gibidir. Dikkat, satın alınmaz. Bulunması gerekir.
TAHTAYA VURMAK: Tahtaya üç kez vurmak nazarı karşılamak, engellemektir. Üç kez kulak memesini çekmek de "başa gelmesin, nazardan saklasın" anlamını taşır.
TERLİK: Terliğin tekinin ters dönmesi uğursuzluk sayılır. Hemen düzeltmek veya diğerini de ters çevirmek gerekir.
YAKUT: Mutluluğun simgesidir. Şans zenginidir. Rengini kaybetmemesi gerekir.
YÜZÜK: Genç kızlara armağan etmek bekar ve evde kalması tehlikesini yaşatır. Hiçbir şekilde hediye edilemez. Serçe parmakta taşımak büyüyü uzaklaştırır. Orta parmakta taşımak çağırır.
MUSKA: Nazara ve kem gözlere karşı "hoca" yazar.
ÇATLAK: Duvar çatlağı olumsuz bir haberi simgeler. Taş çatlağı şans getirir. Mercan çatlağı evliliğin simgesidir.
SÜPÜRGE: Süpürgeyi süpürürken birisinin ayağına değdirmek o kişinin kısmetini kapatır.
NAZAR BONCUĞU: Ülkemizde nazara karşı bir simgedir. Kem gözlere karşı birebirdir. Batıda yeni yeni öğreniliyor.
MAKAS: Elde ikiye bölünürse aşkta hüsrandır. Elden ele verirlerse kavgayı simgeler.
MENDİL: Armağan etmek kötü şans getirebilir. Karşılığında bir madeni para almak gerekir. Ayrılığı çabuklaştûir.
MANTAR TIPA: Özellikle şampanya patlatırken, tıpanın isabet ettiği bekar kişi için evlilik habercisidir.
DÜĞME: Ceketin düğmesini yanlış iliklemek şanssızlık. Birisine doğru iliklemek uğursuzluk sayılır.
İĞNE: Bir şey dikerken kırılırsa şans getirir. Hediye etmek kavga nedeni sayılır.
BUKET: Anglosaksonların inancına göre gelinin arkasını dönerek attığı buketi kapan kız en kısa zamanda koca bulur.
TIRNAK: Gece tırnak kesmek şeytanı çağırır.
AYAK: Yataktan sağ tarafa basarak inmek günün iyi geçmesini sağlar. Mekandan sağ ayakla çıkmak da aynı inançtır.
GÖKKUŞAĞi: İnsanın içini rahatlatır. Bakmak kötülüklerden korur. Ancak elle işaret etmek uğursuzluk sayılır.
AY: Ay çıktığında görünce değerli bir maden veya taşa bakılırsa refah ve zenginlik getirir.
SARIMSAK: Vampirlere birebir çare olduğu için yüzyıllarca evlerin duvarına asılmıştır. Nazardan saklar. Mutluluk getirir.
TÜKÜRÜK: Üç kez arka arkaya tükürmek nazarı kovar.
TUZ: Masaya tuz dökülürse, uğursuzluk sayılır. Hemen omuz üzerinden üç kez arkaya doğru dökülürse tılsım bozulur.
PİRİNÇ: Uzakdoğu'da refahın, mutluluğun simgesidir. Bunun için yeni evlilerin üzerine piriç tanesi atılır.
ZEYTİN DALI: Evlere aşılırsa barışı, berraklığı, temizliği simgeler.
4 YAPRAKLI YONCA: Çok zor bulunur. Hıristiyan aleminde kutsal bir yaprak olarak anılır. Kurutup defter arasında saklamak ömür boyu şans getirir. İrlandalılara göre vatanı kem gözlerden korur.
AMBER: Büyüye ve uğursuzluğa karşı kullanılır.
TAVŞAN AYAĞI: Geçmişte özellikle tavşan ayağı taşımanın şans getirdiğine inanılırdı. Sonraları bu sevimli hayvanlara kıyılması şanssızlık getirebilir.
YARASA: Ortaçağda gece yarasının çarptığı kişinin yedi zamanda vampirin tecavüzüne uğrayacağına inanılırdı.
FİL: Evde yedi adet biblo fil bulundurmak refaha ve şansa kapıyı açmaktadır.
BAYKUŞ: Gece baykuş sesi duymak, kötüye sinyaldir. Ses sol taraftan geliyorsa, daha kötüye işarettir. Damda öterse evden cenaze çıkacak yakıştırması yapılır. Tatarlarda öten baykuş beyazsa uğur sayılır.
BOYNUZ: Nazara karşı birebirdir. Ancak erkeğin aşk maceralarında düş kırıklığı ve başarısızlığına karşı kullanılır.
KARASİNEK: Öğleden sonra veya akşamüstü vızlarsa, tez haber demektir. Sabahları duyulan ses beklenen haberi geciktirir.
KEDİ: Cadı ve şeytanı simgeleyen kara kedi Ortaçağ'ın en uğursuz batıl inancı sayılırdı.Kara kedi önünüzden geçerse tam yedi yıl bir uğursuzluk süreci başlar.
KIRMIZI BİBER: Aşırı acı olduğundan kötü ruhları kovar. Ucu sivri olanlar şans kovalar kem gözleri yakalar.
KÖPEKBALIĞI DİŞİ: Boyuna takılırsa, en büyük şans çekicidir.
SIPA: Özellikle Güney İtalya'da mafyaya karşı bir koruyucu sayılır. Her köy evinde mutlak bulunur.
UĞUR BÖCEĞİ: Üzerine konarsa yıl boyu uğur sayılır. Adı üzerinde. Ancak hiçbir zaman öldürmek ve ezmemek gerekir. O zaman uğursuzluğa dönüşür.
ÖRÜMCEK: Sabah sabah örümcek görmek tüm günün kötü geçeceğinin habercisidir.
UÇAN KARTAL: Başarıyı ve zaferi müjdeler.
AYNA: Ayna kırmak yedi yıl belaya eşdeğerdir. Bekarsanız yedi yıl evlenememekle karşı karşıya kalabilirsiniz.
ŞAPKA: Şapkayı yatağın üzerine koymak ölümü simgeler. Bunun nedeni ortaçağda ölen askerlerin miğferlerinin mezar üzerine konması ve doktorarın şapkalarını hasta yatağının üzerine bırakmasın*dan kaynaklanmaktadır.
ŞEMSİYE: Evlerde, kapalı yerlerde gerekmediği için açmak şanssızlık getirir.
ÇİVİ: Yolda paslanmış bir çivi bulmak ve bunu alıp saklamak şans getirir.
AYAKKABI: Sabahları yanlış ayağa yanlış ayakkabı giymek bütün gününün ters geçeceğine işaret.
BIÇAK: Ucu sivri bir şey armağan etmek, karşı tarafa şanssızlık getirir. Bunun için özellikle bıçak armağan ederken karşılığında sembolik bir para almak uğursuzluğu kovar. Ayrıca bıçağı doğrudan başkasının eline vermek kavgayı simgeler.
MERDİVEN: Altından geçmek uğursuzluk sayılır. Geçmek zorunda kalınırsa seksek atlayarak geçilir. Altında elle boynuz işareti yapılarak uğursuzuktan kurtulunur.
NAL: Dünyamızda en tanınmış uğurdur. Batıl inanca karşı olanları bile etkiler. İngiliz atasözüne göre fırtınaya, şimşek çakmasına, yangına karşı nazara karşı, büyüye karşı ilaç gibidir. Dikkat, satın alınmaz. Bulunması gerekir.
TAHTAYA VURMAK: Tahtaya üç kez vurmak nazarı karşılamak, engellemektir. Üç kez kulak memesini çekmek de "başa gelmesin, nazardan saklasın" anlamını taşır.
TERLİK: Terliğin tekinin ters dönmesi uğursuzluk sayılır. Hemen düzeltmek veya diğerini de ters çevirmek gerekir.
YAKUT: Mutluluğun simgesidir. Şans zenginidir. Rengini kaybetmemesi gerekir.
YÜZÜK: Genç kızlara armağan etmek bekar ve evde kalması tehlikesini yaşatır. Hiçbir şekilde hediye edilemez. Serçe parmakta taşımak büyüyü uzaklaştırır. Orta parmakta taşımak çağırır.
MUSKA: Nazara ve kem gözlere karşı "hoca" yazar.
ÇATLAK: Duvar çatlağı olumsuz bir haberi simgeler. Taş çatlağı şans getirir. Mercan çatlağı evliliğin simgesidir.
SÜPÜRGE: Süpürgeyi süpürürken birisinin ayağına değdirmek o kişinin kısmetini kapatır.
NAZAR BONCUĞU: Ülkemizde nazara karşı bir simgedir. Kem gözlere karşı birebirdir. Batıda yeni yeni öğreniliyor.
MAKAS: Elde ikiye bölünürse aşkta hüsrandır. Elden ele verirlerse kavgayı simgeler.
MENDİL: Armağan etmek kötü şans getirebilir. Karşılığında bir madeni para almak gerekir. Ayrılığı çabuklaştûir.
MANTAR TIPA: Özellikle şampanya patlatırken, tıpanın isabet ettiği bekar kişi için evlilik habercisidir.
DÜĞME: Ceketin düğmesini yanlış iliklemek şanssızlık. Birisine doğru iliklemek uğursuzluk sayılır.
İĞNE: Bir şey dikerken kırılırsa şans getirir. Hediye etmek kavga nedeni sayılır.
BUKET: Anglosaksonların inancına göre gelinin arkasını dönerek attığı buketi kapan kız en kısa zamanda koca bulur.
kaynak; nuveforum.net
Batı medyası
Batı dünyasının / medyasının ikiyüzlü davranış ve tutumları, ortak şikâyetimiz, müşterek derdimiz. Murat Sözer’in yazdığı gibi: “Ölen kişi onlardansa mesela / Ölüm şaşılacak bir şey oluyor.” (İtibar, sayı 40) İşte bu tutumu ve ustalıklı çarpıtmayı sürekli görmekteyiz. Osmanlı devlet adamlarının ve devrin münevverlerinin en çok sitem ettikleri, şaşırdıkları konulardan biridir bu.
Vaziyeti pekiştirmek adına, defalarca yazılanı biz de yazalım: Katil onlardansa, mutlaka akli dengesi bozuk, sorunlu, inançsız falan oluyor. Suçlu İslam milletindense, hemen terör ve terörist. O halde soralım: Afganistan, Irak gibi ülkelere gönderdiğiniz işgal askerleri akli dengesi bozuk veya ateist vatandaşlarınızdan mı oluşuyor? Silah altına aldıklarınızı ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinden mi seçiyorsunuz?
***
Paris’teki birlik yürüyüşünden öğrendiğimiz bir şey var: Batı dünyasının adil ve hakkaniyetli olmadığı. Gerçi buna, bildiğimizi yeniden hatırlamak veya uygulamalı görmek diyelim. Sadece ‘kendilerine’ yapılanı terör olarak görüyorlar. Böyle olmasaydı, terörist başının ön sırada ve kahraman gibi yürümesine asla müsaade etmezlerdi.
Hep söyleniyor, yazılıyor: ‘Batı medeniyetini öne çıkaran, üstün kılan; şiddeti organize ve sürekli uygulayabilme becerisidir.’ Şunu da biz söylemiştik: Müslümanlar geri kalmadı, batı dünyası çok ileri gitti.
Peki, bizler ne yapıyoruz? Mütedeyyin kesime hitap eden ve sahiplerinin de öyle olduğunu bildiğimiz bir televizyon kanalı, ana haber bülteninde ve dakikalar boyunca, Amerika’da bir köpeğin sel sularından kurtarılma görüntüsünü veriyor. Spiker, haberi şu cümleyle bitiriyor: “Köpeğin sağlığı iyi.” Aynı Amerika’nın o gün Afganistan ve Pakistan’da neler yaptığını ise izleyicilerine söylemiyorlar. Kaç Müslüman’ın hayatından yahut sağlığından olduğunu. Bunu bilmeyen insan ne yapar? Orası ile burasını kıyaslayıp yanlı ve yanlış sonuçlara varabilir. Bir köpeği kurtarmak için bütün imkânlarını seferber edenlerin, binlerce güzel ve masum insanın hayatını nasıl kararttığını anlayamaz.
Artık imaj ve mesaj devrindeyiz. Misal: Amerika’daki polislerin suçluları kovalama ve sonunda yakalama görüntülerinin haber bültenlerimizde sıklıkla yer almasının nedenini hiç düşündünüz mü? Bu görüntüler neredeyse her gün karşımıza çıkıyor. ‘Bizden kaçamazsınız, sizi mutlaka yakalarız’ diyorlar. Bunu aklımıza, kalbimize iyice yerleştiriyorlar. İslam beldelerindeki fenalıklarını / operasyonlarını kaydedip sunmaları da aynı amaca hizmet ediyor. Kusursuz silahlarla yapılan nokta atışları, caydırıcı isabet oranları...
Kaynak:http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/ibrahim_tenekeci/batinin-gercek-yuzu-2007863
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ABD'de 3 Müslüman kardeşin öldürülmesi sonrası sessiz kalan ABD makamlarına tepkisini sürdürdü. Erdoğan, Meksika Dışişleri Bakanlığı'na bağlı Matias Romero Enstitüsü'nde konuştu. Konuşması sık sık alkışlarla kesilen Erdoğan'ın açıklamaları şöyle:
Terör konusundaki çifte standart, giderek tüm insanlığı tehdit eder bir hal aldı. Biz Türkiye olarak, bu hayati sorun karşısında, "iyi terörist-kötü terörist" ayrımı yapmadan, tüm insanlığın sesi, vicdanı olmaya çalışıyoruz. Carolina'da 3 Müslüman'ı geldi bir terörist öldürdü. Ben Amerikan yönetimine sesleniyorum. DEAŞ konusunda konuşuyorsun. Peki Annesi, babası Amerikan vatandaşı 3 kişi öldürülüyor. Sayın Obamaniye susuyorsun? Biden, Keryy niye susuyorsun?
Dünya artık sadece Batı'dan ibaret, tek merkezli bir yer olmadığını, Doğusuyla, Kuzeyiyle, Güneyiyle çok merkezli bir yapıya dönüştüğünü artık herkesin kabul etmesi gerekir. Hala sayın Obama'nın da yardımcısı Biden, Kerry'nin de bu 3 tane mazlum, masum insanın öldürülmesinde takibini, sesini bekliyorum. Bu kişiyi lanetliyorum bu bir vahşettir, ama aynı şeyi de yönetimden bekliyorum.
Türkiye ile ilgili sana 80 tane kiralık kişi (Terör örgütü lideri Gülen, parayla tuttuğu 80 kongre üyesine imzalattığı Türkiye karşıtlığı mektubu ABD Dışişleri Bakanı John Kerry'e gönderdi) buluyorlar, bir mektup gönderiyorlar, Türkiye'nin aleyhine kalkıp orada kampanya yürütüyorsunuz. Bakın burada Dışişleri'nde, özellikle akademik çalışmayı yürütenler istikbale çok farklı bakmalısınız. İradenizi kimseye kiralık vermemelisin, bu irade sizin olmalı. İradenizi sadece hak, hakkaniyet, adalet, özgürlük, bunların çerçevesi içinde değerlendirmelisiniz.
BM'Yİ GÖREN VAR MI?
Uluslararası dayanışma ile barış ve güvenliğin sağlanmasında Birleşmiş Milletler tek yetkili platform olmaya devam edecektir. Ama Suriye'de 350 bin insan ölüyor, BM nerede? Yok. İsrail Gazze'yi vuruyor, 2 bin 500 çocuk, kadın öldürülüyor. BM nerede, sesi çıkıyor mu? Şu ana kadar 150'ye yakın İsrail'in aleyhinde BM'de Güvenlik Konseyi'nin aldığı karar vardır.
Nerede adalet, nerede adalet. Küba, dün oradaydım, sayın Raul şunu söylüyor 138 BM üyesi bize uygulanan ambargoya hayır diyor, buna rağmen hala Küba'ya ambargo uygulanıyor. Adaletin bu mu dünya? Böyle adalet olur mu? Aynı şekilde Filistin. Gazze'deki, Filistin'de insanlar için bir sandık domates gidecekse onların izni gerekiyor, bir de terör devleti var.
Fransa'daki olay sıradan değildi, ama bunu kimse bir inanç özgürlüğü adı altında sergileyemez, bir fikir özgürlüğü adı altında sergileyemez. Bu ne inanç, ne de fikir özgürlüğüdür. Hiçbir gazeteci bir başka inanç sahibinin veya düşünce sahibinin özgürlük alanına müdahale edemez...
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ABD'de 3 Müslüman kardeşin öldürülmesi sonrası sessiz kalan ABD makamlarına tepkisini sürdürdü. Erdoğan, Meksika Dışişleri Bakanlığı'na bağlı Matias Romero Enstitüsü'nde konuştu. Konuşması sık sık alkışlarla kesilen Erdoğan'ın açıklamaları şöyle:
BM'Yİ GÖREN VAR MI?
9 Şubat 2015 Pazartesi
İşte yakın koruma sorumlusu 'imam'
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın, Başkanlığı döneminde kullandığı Subayevleri'ndeki Başbakanlık Ofisi'nde çıkan böceklerin bir numaralı
şüphelisi Serhat Demir'in, Başbakanlık Koruma Dairesi'nde görevlendirilmesi, böceğe uzananParalel kadrolaşmayı ortaya koydu. Kadrolaşmanın altından, Türkiye'den ABD'ye eğitime gönderilen polislerinden sorumlu imam olan emniyetçi Semih Teymur çıktı. Teymur'un, ABD'de eğitim alan Paralel polisleri, dönemin Koruma Müdürü Zeki Bulut üzerinden Başbakanlık'a yerleştirdiği ortaya çıktı. Demir'in Başbakanlık'a alınması için de Teymur, bizzat Bulut'a talimat verdi.
KADROLAŞMANIN ÜSSÜ: "TIPS"
Böcek soruşturmasında bazı emniyetçilerin itirafları tüm gerçekleri gün yüzüne çıkardı. Buna göre Erdoğan'ın etrafının sarılmasında en kritik dönem 2008 yılıydı. 2007-2008 yıllarında Paralel Yapı, bünyesindeki polisleri yüksek lisans ve doktora için ABD'nin başkenti Washington'a gönderiyordu. Bu gidişler öylesine Paralel Yapı'nın kontrolündeydi ki, burada "TIPS: Turkish Institute For Police Studies" (Turk Police Çalışmaları Enstitüsü) adında bir düşünce kuruluşu bile kuruldu. Bu kuruluşta Paralel Yapı, eğitilen polislerin kariyerlerini çizerken, sohbet ve toplantılarını da rahatça yapabiliyordu. Gelenlerin hepsinin imamlığını ise Semih Teymur yapıyordu. Teymur buradaki kişileri gerekli gördüğü yerlere yerleştiriyordu. Zeki Bulut'un Başbakanlık Koruma Dairesi'ne gideceği ABD'de iken belli idi. Semih Teymur, Zeki Bulut'un görevlendirmesi belli olduktan sonra kendisini Serhat Demir'le tanıştırdı ve Başbakanlık'ta görevlendirileceğini söyledi. Kendisinden daha kıdemli olmasına rağmen, Paralel Yapı hiyerarşisinde Teymur'dan daha altta olan Bulut da durumu kabullendi. Böcek soruşturmasında, Ahmet Türer'in alımında Mücahit Arslan'ın referans olduğunu söyleyen Bulut, ABD'deki tüm görüşmeleri ve ilişkilerini gizlemeyi tercih etti.
ABD'DE SOHBET TOPLANTILARI...
Edinilen bilgilere göre, Başbakanlık Eski Koruma Müdürü Zeki Bulut ile Semih Teymur, ABD'de aynı sohbetlere katılıyordu. Teymur kadrolaşmadan sorumlu olduğu için ABD'de eğitim gören kişiler arasından Başbakanlık'a yerleştirilecek isimleri belirliyordu. Zeki Bulut, Teymur'dan daha kıdemli olmasına rağmen, kadrolaşmada Teymur'un sözü geçiyordu. Fakat Teymur'un sürekli dayatmalarından bunalan Bulut ile Teymur arasında gerginlik de yaşandı. Gerginlik Başbakanlık'ta Paralel Yapı'nın çıkarlarına zarar verecek endişesi doğdu. Bunun üzerine Paralel Yapı'nın ABD'deki önemli emniyetçi isimlerinden T.T. ve B.Y. bu konuda bazı girişimlerde bulundu.
"ZEKİ BULUT'TAN HABERSİZ, KUŞ BİLE UÇMAZDI"
Zeki Bulut'un, böcek soruşturması esnasında böcek şüphelisi polisleri tanımadığını söylemesinin de nedeni belli oldu. O dönem Paralel Yapı'nın içinde yer alan ancak 17 Aralık'tan sonra gerçekleri gören bazı emniyetçilerin, Bulut ABD'deyken diğer polislerden daha farklı konumda olduğunu anlattıkları öğrenildi. Öyle ki Bulut, bu pozisyondan dolayı hiyerarşide üssü olan Teymur'a karşı gelebiliyordu. Paralel Yapı içinde bu kadar etkili olan Bulut'un, Başbakanlık'ta da çok etkili olduğu ifade edildi. O dönem görev alan emniyetçilerin, "Zeki Bulut'tan habersiz kuş uçmazdı. Ondan habersiz ya da onayı olmadan Başbakanlık Koruma'ya birinin alınması imkânsızdı" dediği kaydedildi.
KADROLAŞMANIN ÜSSÜ: "TIPS"
Böcek soruşturmasında bazı emniyetçilerin itirafları tüm gerçekleri gün yüzüne çıkardı. Buna göre Erdoğan'ın etrafının sarılmasında en kritik dönem 2008 yılıydı. 2007-2008 yıllarında Paralel Yapı, bünyesindeki polisleri yüksek lisans ve doktora için ABD'nin başkenti Washington'a gönderiyordu. Bu gidişler öylesine Paralel Yapı'nın kontrolündeydi ki, burada "TIPS: Turkish Institute For Police Studies" (Turk Police Çalışmaları Enstitüsü) adında bir düşünce kuruluşu bile kuruldu. Bu kuruluşta Paralel Yapı, eğitilen polislerin kariyerlerini çizerken, sohbet ve toplantılarını da rahatça yapabiliyordu. Gelenlerin hepsinin imamlığını ise Semih Teymur yapıyordu. Teymur buradaki kişileri gerekli gördüğü yerlere yerleştiriyordu. Zeki Bulut'un Başbakanlık Koruma Dairesi'ne gideceği ABD'de iken belli idi. Semih Teymur, Zeki Bulut'un görevlendirmesi belli olduktan sonra kendisini Serhat Demir'le tanıştırdı ve Başbakanlık'ta görevlendirileceğini söyledi. Kendisinden daha kıdemli olmasına rağmen, Paralel Yapı hiyerarşisinde Teymur'dan daha altta olan Bulut da durumu kabullendi. Böcek soruşturmasında, Ahmet Türer'in alımında Mücahit Arslan'ın referans olduğunu söyleyen Bulut, ABD'deki tüm görüşmeleri ve ilişkilerini gizlemeyi tercih etti.
ABD'DE SOHBET TOPLANTILARI...
Edinilen bilgilere göre, Başbakanlık Eski Koruma Müdürü Zeki Bulut ile Semih Teymur, ABD'de aynı sohbetlere katılıyordu. Teymur kadrolaşmadan sorumlu olduğu için ABD'de eğitim gören kişiler arasından Başbakanlık'a yerleştirilecek isimleri belirliyordu. Zeki Bulut, Teymur'dan daha kıdemli olmasına rağmen, kadrolaşmada Teymur'un sözü geçiyordu. Fakat Teymur'un sürekli dayatmalarından bunalan Bulut ile Teymur arasında gerginlik de yaşandı. Gerginlik Başbakanlık'ta Paralel Yapı'nın çıkarlarına zarar verecek endişesi doğdu. Bunun üzerine Paralel Yapı'nın ABD'deki önemli emniyetçi isimlerinden T.T. ve B.Y. bu konuda bazı girişimlerde bulundu.
"ZEKİ BULUT'TAN HABERSİZ, KUŞ BİLE UÇMAZDI"
Zeki Bulut'un, böcek soruşturması esnasında böcek şüphelisi polisleri tanımadığını söylemesinin de nedeni belli oldu. O dönem Paralel Yapı'nın içinde yer alan ancak 17 Aralık'tan sonra gerçekleri gören bazı emniyetçilerin, Bulut ABD'deyken diğer polislerden daha farklı konumda olduğunu anlattıkları öğrenildi. Öyle ki Bulut, bu pozisyondan dolayı hiyerarşide üssü olan Teymur'a karşı gelebiliyordu. Paralel Yapı içinde bu kadar etkili olan Bulut'un, Başbakanlık'ta da çok etkili olduğu ifade edildi. O dönem görev alan emniyetçilerin, "Zeki Bulut'tan habersiz kuş uçmazdı. Ondan habersiz ya da onayı olmadan Başbakanlık Koruma'ya birinin alınması imkânsızdı" dediği kaydedildi.
8 Şubat 2015 Pazar
Canakkale Mevlevi Alayi
Görev, "Cihâd-ı Mukaddes" ilanını takip eden günlerde bütün Mevlevîlerin kendisine bağlı olduğu Konya Mevlânâ Dergâhı Şeyhi Veled Çelebi verildi, ondan bir "Gönüllü Mevlevi Alayı" teşkili istendi. Veled Çelebi, Mücahid-i Mevleviye Kumandanı olarak miralay (albay) rütbesiyle bu alaya komuta etti ve üç yıl Şam'da yaşadı.
İttihat ve Terakki'nin üç önemli isminden
Cemal Paşa'nın, hatıralarında kendine aitmiş gibi anlattığı Mevlevi Alayı
fikri, kısa zamanda diğer Mevlevi dergahlarında da destek bulmuştu. Ülkedeki
bütün Mevlevi dergahları, savaşa katılmak üzere gönüllüler toplamaya
başladı. Aynı şekilde, Bursa Mevlevihanesi şeyhi de gönüllüler topluyordu.
Alay sancağının Veled Çelebi'ye teslimiyle birlikte, katılan gönüllü
dervişlere ve şeyhlere de çeşitli rütbeler verilmişti. Alayın mevcudu, 47 Mevlevihaneden muhtelif sayıda
gönüllü katılımıyla 1026 kişiye ulaşmıştı. Birlik gerçekte bir tabur
büyüklüğündeydi ama, adı "Mevlevi Alayı" olarak kaldı...
Alaya en fazla gönüllü, 138 Mevlevi ile
şeyhliğini Abdülbaki Efendi'nin yaptığı İstanbul Yenikapı Mevlevihanesi'nden
katılmıştı. Kıbrıs gibi uzak ve ulaşımı zor veya düşman işgaline uğramış
bölgelerdeki Mevlevihaneler dışında Anadolu'nun hemen hemen her tarafından Mevlevi
şeyhleri önderliğinde birer ikişer kişi de olsa alaya katılmıştı. Bunu Konya izledi. Konya Mevlana Dergahı'ndan 110, Bursa'dan 67
şeyh, derviş ve mürit iştirak eti. Alayda, şeyhi Burhanettin Efendi olan Gelibolu Mevlevi Dergahı'ndan ise 7 kişi
vardı.
Teşkil olunan alaya askerî anlamda
müşavirlik yapmaları için Harbiye Nezareti tarafından Kolağası Hüseyin Hüsnü
ve Doktor Kıdemli Yüzbaşı Behçet ve Eczacı Zühdi beyler görevlendirilmişti.
Alay, başlarında Mevlevi sikkesi, sırtlarında derviş cübbesi, elleri
kılıçlarının kabzalarında olduğu hâlde Harbiye Nezâreti önünde toplandı.
Yapılan tören ve dualardan sonra Mevlevi alayı, Şeyh Abdülbâki Efendi
başkanlığında Haydarpaşa tren istasyonundan Konya'ya uğurlandı. Alayın
sancaktarı Ankara Mevlevîhanesi Şeyhi Mustafa Nureddin Dede (Nuri Dede),
idi. Yol boyunca diğer tekke ve zaviyelerden de katılımlar oldu ve uğranılan
istasyonlarda bu gönüllülere büyük ilgi gösterildi.
Alay, Afyon'da bir iki gün kaldı. 8 Şubat
1915'te Afyon'dan ayrılan Mevlevi Alayı Konya'ya ulaştı. Birkaç gün içinde
diğer Mevlevîhanelerden gelen Mevlevi şeyhleri ve maiyetlerindeki dervişler
de katıldılar. Konya'da alayın teçhiz işlemleri başladı. Harbiye Nezâreti
tarafından organize edilen teçhiz işlemlerinde; alayın komutanı olan Veled
Çelebi için komutan çadırı, şeyhlere subay çadırları, er sıfatındaki
dervişler için de yine çadırlar, kaput, karavana, matara, fıçı vb.
malzemeler temin edildi. Alay 26 Şubat Cuma gününe kadar gerekli tüm
hazırlıklarını tamamladı. Aynı gün Cuma namazını müteakip Mevlânâ Dergâhı
önünde uğurlama merasimi yapıldı. Mevlânâ Dergâhı mescidine konulan sancak
dualarla çıkartıldı. Dergâhın Ser-tarîki Âdil Çelebi dua etti ve Mevlevi
gülbânkı okudu. Burada gönüllülere silahları dağıtıldı. Resimler çektirildi
ve gönüllü alayı; Kumandan Çelebi Efendi; ellerinde silahları, başlarında
sikkeleriyle Mevlevi şeyhleri, binlerce ahâli ile birlikte kışlaya doğru
yola çıktı. Mevlevi Alayı kışlada askerî heyet tarafından karşılandı, daha
sonra vilayet önüne hareket edildi. Mülkî erkânla vedalaşıldı ve alay,
Konya'dan ayrılmak üzere tren istasyonuna ulaştı ve trenle Şam'a hareket
etti. Şam'a ulaşan Mevlevi Alayı, daha önce gelen diğer gönüllü Mevlevîlerle
birleşerek yolculuğunu tamamladı.
Şam'da toplanan alay, Cebel-i Lübnan'da
karargâh kurmuş olan 4. Ordu'nun emrine verilmiş ve hemen talimlere
başlamıştı. Alay mensuplarına zaman zaman yürüyüş
ve atış talimleri yaptırıldı, fakat tam bir savaş eğitimi verilmedi.
Mevlevi şeyh ve müritlerinin tabiatlarının savaşmaya uygun olmadığı düşünülerek cepheye gönderilmediler.
Cepheye gitmeyen Mevlevi gönüllüler de hem merkez karargahta, hem de bazı
birliklerde çeşitli görevler yaptılar. Bu görevlerden belki de en mühimi,
ojistik ve sıhhiye hizmetleri yanında askerlere moral
desteği vermeleriydi. Mevleviler Şam'da kaldıkları yaklaşık 3 sene zarfında,
dergahlarında olduğu gibi sema törenlerine ve musiki ziyafetlerine devam
etmişler, halkın ve askerlerin maneviyatlarını yüksek tutmaya
çalışmışlardır. Bu esnada alay mensuplarından bazı yaşlı ve hasta dervişler
vefat etti. Suriye bozgunundan sonra ordunun kuzeye çekilmesi ile birlikte 3
seneye yakın kaldıkları Şam'dan ayrılan alay mensubu Mevlevi şeyhleri ve
dervişleri tekrar Mevlevihanelerine döndüler.
Birinci Dünya Savaşı'nda teşkil edilen Mevlevi Alayı, Çanakkale
cephesinde hiç bulunmadığı gibi, Gelibolu Mevlevihanesi de zaten o günlerde
faal değildi... Mevlevihanenin şeyhi veya müritleri de başka kentlere
göçmüşlerdi. Mevlevihanenin bulunduğu bölge Balkan Savaşı'nın patlamasından
itibaren askeri bölge içine alınmış, ve yapıları hastane, depo, koğuş olarak
kullanılmıştı... Bu işlevini Birinci Dünya Savaşı sırasında da sürdürdü...
Dolayısıyla, Gelibolulu 6 mürit ve postnişin Burhaneddin Efendi de alaya
başka kent ve kasabalardan katılmışlardı...
Mısır'daki İngiliz ordusuna karşı Filistin ve Kudüs'ü savunan, ayrıca Kanal
Harekatını gerçekleştiren IV. Ordu Komutanı Cemal Paşa, hatıralarında
Mevlevi Alayı hakkında şunları yazmıştı:
''İstanbul'dan hareketimizden 36 saat sonra Konya'ya varmıştık. Veled Çelebi
Hazretleri ile tanıştım. Bir gönüllü müfrezesi ile Mısır seferine iştirak
edecek olurlarsa ordunun, Hazret-i Mevlana'nın ruhaniyetinden istifade
edeceğini söz arasında söylemiştim. Benim hareketimden bir müddet sonra
kendisi 'Mevlevi Gönüllü Alayı' adlı askeri bir birlik tertip ederek
Suriye'ye geldi. Uzun süre Suriye'de bana refakat etmekten geri durmadığı
gibi, maiyetine aldığı Türk gençlerinden meydana gelen ordu, muhtelif
hususlarda pek çok hizmet gördü. Çeşitli kolordularımı ve diğer birliklerimi
Çanakkale, Bağdat ve Bitlis bölgelerine gönderdikten sonra nihayet öyle bir
hale geldim ki, elimde Türk birliği olarak Şam'da bulunan Mevlevi Alayı ile
ordu karargahı için Dobruca gönüllülerinden teşkil ettiğim bir piyade
bölüğünden başka hiçbir şey bulunmuyordu.''
Netanyahu’nun Türkiye düşmanlığının bilinmeyen nedenleri!!!
Netanyahu’nun Gazze ve genel olarak Ortadoğu’daki saldırgan tutumunun yanı sıra Türkiye’ye karşı olan özel düşmanlığının nedeni, sadece İsrail’in genel politikası ve Siyonizm’le açıklanamaz. Bunun şaşırtıcı tarihi kökleri ve bağlantıları vardır.
Bension Netanyahu’nun oğlu olan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Likud Partisi’nin lideridir.Bu aşırı sağcı parti, 1925 yılında kurulan faşizan Revizyonist Parti’nin devamıdır. Baba Netanyahu, bu hareketin tarihsel önderi Vladimir (Zev) Jabotinski’nin sekreteri olarak görev yapmıştır. Netanyahu ve Likud’un görüşlerinin fikir babası Jabotinski, Çanakkale Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı savaşan Yahudi Alayı’nın da kurucusudur. Ancak onun Osmanlı düşmanlığının tarihi 1915’ten eskidir. Kendisi İttihat ve Terakki’nin en önemli ve ünlü gazetecilerinden biridir. Jabotinski daha 28 yaşındayken1908’de Odesa’dan İstanbul’a gelmiş ve genel yayın müdürü olarak ‘Jön Türk’ gazetesinin başına geçmiştir. Fransızca çıkan bu gazete o dönemin en çok satan yayın organıdır ve yazarları arasında Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu gibi Türkçüler vardır. ‘Jön Türk’, o dönemin elit kesiminin amiral gemisidir. O dönemde Siyonist sermaye hemen hemen her gazeteye para vermiş, bu yolla köşe yazarlarını ve editörleri etkilemeye çalışmıştır (Bkz. Esther Benbassa’nın araştırmaları).
Jabotinski, 1910’dan itibaren gerek Almancı İttihat Terakki’yle gerekse aşırı Siyonist görüşlere karşı çıkan Türk Yahudi Cemaati’yle ters düşmeye başlamıştır. İsrail’in kurulmasının ancak Osmanlı’nın parçalanmasıyla mümkün olacağını söyleyerek İngilizlerin safına geçmiştir. 1918’de Jabotinski’nin bizzat kendisi Ürdün cephesinde Türk askerine karşı silah kullanmıştır. Aşağıdaki satırlar Netanyahu’nun önder olarak kabul ettiği eski Jön Türkçü Jabotinski’ye aittir:
‘Türklerin egemen olduğu yerde ne güneş parıldar, ne de ot biter... Yahudiler hatta Siyonistler bile Türkleri İsmail dolayısıyla kardeşimiz olarak görüyorlar, halbuki Türkler Sami ırkından değil Turan ırkındandır, gerçi o ırktan olan Araplar da kardeşimiz değildir, onlarla hiçbir ruhsal yakınlığımız yoktur. Biz 2000 yıldır Avrupa’yı inşa eden bir ırk olarak, İsrail Devleti’ni kurup Avrupa’nın sınırlarını Fırat’a kadar uzatacağız.’(Jabotinski’nin otobiyografisi)
İşte bu ırkçı ve kafatasçı zihniyetin sahibi Jabotinski tarih boyunca Yahudilere büyük kötülükler yapmış olan Batılıların hizmetine girmiştir, o kadar ki Rus Devrimi’nden sonraki iç savaşta Ukrayna’da Yahudi katliamları düzenleyen Petliura faşist çeteleriyle işbirliği yapmıştır. Jabotinski, aşırı sağcı tutumu nedeniyle 1925 yılında ana akım Siyonistlerden ayrılarak ‘Dünya Revizyonist Siyonistler Birliği’ni kurmuştur. Bu hareket faşizandır, içinden Mussolini ve Hitler hayranı fraksiyonlar çıkmıştır. Hatta Jabotinski, 1930’larda Avrupa Yahudilerinin Filistin’e göçünü sağlamak için başlarına büyük bir felaket gelmesinin iyi olacağı fikrini de savunabilmiştir.
Jabotinski, Filistin’i kan ve ateşe boğan İrgun adlı terörist örgütünde kurucusudur. Bu örgüt, 1930’lu 40’lı yıllarda binlerce masum Filistinli sivili öldürmüştür ve Ortadoğu’da terörizmi Müslümanlar değil Yahudiler başlatmış, Filistinlileri topraklarından terörle sürmüşlerdir. Bu eylemlerdeki ölümler nedeniyle İsrail asla özür dilememiş ve hiç kimse de ‘Musevi terörü’ ifadesini kullanmamıştır. Bugün, devlet terörü haline dönüşen bu eylemlerin asgari programı tüm Ürdün’ün ele geçirilmesidir, azami programı ise meçhuldür.
Görüldüğü gibi Netanyahu çizgisi genel olarak Müslümanlara ve özel olarak Türkiye’ye ve Türklere karşı nefret ve saldırganlık doludur. Bu çizgi, klasik Siyonizmin Ben Gurion gibi liderlerine, Türkiye adına Lozan’a giden Hahambaşı Hayim Nahum’a, Yahudilere büyük destek ve olanak sağlayan İttihatçılara bile düşmandır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu insanlık suçlusu kişiye karşı haklı tepkilerini ele alırken, Netanyahu çizgisinin geçmişini de hatırdan çıkarmamakta fayda var.
kaynak: http://www.aksam.com.tr/yazarlar/netanyahunun-turkiye-dusmanliginin-bilinmeyen-nedenleri-c2/haber-373359
Tel Hai'de Trumpeldor'un öldürüldüğü ev ve anısına dikilen anıt.
Bension Netanyahu’nun oğlu olan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu Likud Partisi’nin lideridir.Bu aşırı sağcı parti, 1925 yılında kurulan faşizan Revizyonist Parti’nin devamıdır. Baba Netanyahu, bu hareketin tarihsel önderi Vladimir (Zev) Jabotinski’nin sekreteri olarak görev yapmıştır. Netanyahu ve Likud’un görüşlerinin fikir babası Jabotinski, Çanakkale Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı savaşan Yahudi Alayı’nın da kurucusudur. Ancak onun Osmanlı düşmanlığının tarihi 1915’ten eskidir. Kendisi İttihat ve Terakki’nin en önemli ve ünlü gazetecilerinden biridir. Jabotinski daha 28 yaşındayken1908’de Odesa’dan İstanbul’a gelmiş ve genel yayın müdürü olarak ‘Jön Türk’ gazetesinin başına geçmiştir. Fransızca çıkan bu gazete o dönemin en çok satan yayın organıdır ve yazarları arasında Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu gibi Türkçüler vardır. ‘Jön Türk’, o dönemin elit kesiminin amiral gemisidir. O dönemde Siyonist sermaye hemen hemen her gazeteye para vermiş, bu yolla köşe yazarlarını ve editörleri etkilemeye çalışmıştır (Bkz. Esther Benbassa’nın araştırmaları).
Jabotinski, 1910’dan itibaren gerek Almancı İttihat Terakki’yle gerekse aşırı Siyonist görüşlere karşı çıkan Türk Yahudi Cemaati’yle ters düşmeye başlamıştır. İsrail’in kurulmasının ancak Osmanlı’nın parçalanmasıyla mümkün olacağını söyleyerek İngilizlerin safına geçmiştir. 1918’de Jabotinski’nin bizzat kendisi Ürdün cephesinde Türk askerine karşı silah kullanmıştır. Aşağıdaki satırlar Netanyahu’nun önder olarak kabul ettiği eski Jön Türkçü Jabotinski’ye aittir:
‘Türklerin egemen olduğu yerde ne güneş parıldar, ne de ot biter... Yahudiler hatta Siyonistler bile Türkleri İsmail dolayısıyla kardeşimiz olarak görüyorlar, halbuki Türkler Sami ırkından değil Turan ırkındandır, gerçi o ırktan olan Araplar da kardeşimiz değildir, onlarla hiçbir ruhsal yakınlığımız yoktur. Biz 2000 yıldır Avrupa’yı inşa eden bir ırk olarak, İsrail Devleti’ni kurup Avrupa’nın sınırlarını Fırat’a kadar uzatacağız.’(Jabotinski’nin otobiyografisi)
İşte bu ırkçı ve kafatasçı zihniyetin sahibi Jabotinski tarih boyunca Yahudilere büyük kötülükler yapmış olan Batılıların hizmetine girmiştir, o kadar ki Rus Devrimi’nden sonraki iç savaşta Ukrayna’da Yahudi katliamları düzenleyen Petliura faşist çeteleriyle işbirliği yapmıştır. Jabotinski, aşırı sağcı tutumu nedeniyle 1925 yılında ana akım Siyonistlerden ayrılarak ‘Dünya Revizyonist Siyonistler Birliği’ni kurmuştur. Bu hareket faşizandır, içinden Mussolini ve Hitler hayranı fraksiyonlar çıkmıştır. Hatta Jabotinski, 1930’larda Avrupa Yahudilerinin Filistin’e göçünü sağlamak için başlarına büyük bir felaket gelmesinin iyi olacağı fikrini de savunabilmiştir.
Jabotinski, Filistin’i kan ve ateşe boğan İrgun adlı terörist örgütünde kurucusudur. Bu örgüt, 1930’lu 40’lı yıllarda binlerce masum Filistinli sivili öldürmüştür ve Ortadoğu’da terörizmi Müslümanlar değil Yahudiler başlatmış, Filistinlileri topraklarından terörle sürmüşlerdir. Bu eylemlerdeki ölümler nedeniyle İsrail asla özür dilememiş ve hiç kimse de ‘Musevi terörü’ ifadesini kullanmamıştır. Bugün, devlet terörü haline dönüşen bu eylemlerin asgari programı tüm Ürdün’ün ele geçirilmesidir, azami programı ise meçhuldür.
Görüldüğü gibi Netanyahu çizgisi genel olarak Müslümanlara ve özel olarak Türkiye’ye ve Türklere karşı nefret ve saldırganlık doludur. Bu çizgi, klasik Siyonizmin Ben Gurion gibi liderlerine, Türkiye adına Lozan’a giden Hahambaşı Hayim Nahum’a, Yahudilere büyük destek ve olanak sağlayan İttihatçılara bile düşmandır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu insanlık suçlusu kişiye karşı haklı tepkilerini ele alırken, Netanyahu çizgisinin geçmişini de hatırdan çıkarmamakta fayda var.
kaynak: http://www.aksam.com.tr/yazarlar/netanyahunun-turkiye-dusmanliginin-bilinmeyen-nedenleri-c2/haber-373359
ZİON KATIR BÖLÜĞÜ
(ZİON MULE CORPS)
Yahudi Katır (Ester) Bölüğü, 1. Dünya Savaşı’ndaki “Yahudi Lejyonu”, İspanyol İç Savaşı’ndaki “Botwin Bölüğü” ve 2. Dünya Savaşı’ndaki “Yahudi Alayı”ndan önce kurulmuş ilk “diaspora” birliğiydi… Bu birlik, 2000 yıldan bu yana, Yahudi tarihinin "bir savaşa katılan ilk askeri birliği" olma şöhretini kazanacaktı.
Ancak, onların öyküsünü anlatmadan önce, Yahudiler'in I. Dünya Savaşı öncesinde "bir Yahudi devleti kurmak" adına çizdikleri eylem planlarından söz etmek gerekir.
*************************
Theodore Herzl, Siyonizm'in fikir babasıydı. Henüz 44 yaşındayken kalp krizinden öldü...
|
Yahudilerin "vadedilmiş topraklar"a yönelik özel bir ilgisi veya dikkate değer bir söylemi olmamıştır. Babil sürgününden sonraki 1000 yıldan fazla süre içinde yerleşim tercihleri, ya ekonomik çıkarları nereye yönlendirmişse, ya da hangi egemenlik aygıtı onların yaşamasına izin vermişse öyle biçimlenmiştir. Ancak, 10. yüzyılda Avrupa ve özellikle Rusya'da yükselen antisemit dalga, Filistin'e yönelik yurt özlemlerinin yeniden hatırlanmasına yol açmıştır.
Yahudiler'in bir kısmı, binlerce yıl önce kovuldukları Filistin'e dönmek için bir Mesih beklerken, diğer bir kısmı da buna gerek olmadığını, Filistin'e kendilerinin de dönebileceğini düşünüyordu. Bu kişilerden biri de 1896'da "Der Judenstaat" (Yahudi Devleti) adlı eseri yazan Theodore Herzl adlı Budapeşteli bir Yahudi'ydi. Yahudiler'in ancak bir Yahudi devleti kurarak özgürleşebileceklerini savunan Herzl, bu devleti kurmak için de üç şartın yerine getirilmesi gerektiğine inanıyordu: 1- Bir banka, 2- Filistin'de toprak satın almak için oluşturulacak bir Yahudi Ulusal Fonu, 3- Yahudileri birbirine bağlayacak bir siyasal örgüt (Dünya Siyonist Örgütü)...
Herzl'in bu önerisi, dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudiler arasında güçlü bir destekle karşılanacak ve bu sayede uluslararası Yahudi hareket, Siyonizm bayrağı altında çok büyük bir etkinlik elde edecekti.
I. Dünya Siyonist Kongresi'ni Basel'de toplayan Herzl, dünya Yahudileri'nin en zenginlerini seferber etti. İkinci girişimi ise Osmanlı devleti ile ilişki kurmak oldu. 1892 ile 1902 yılları arasında 5 kez İstanbul'a gelerek sarayla ilişki kurmaya çalıştı. Amacı, Filistin'deki topraklardan bir kısmını satın almaktı. Ödeyeceği parayla Osmanlı devletinin ekonomisinin düzeleceğini ve o günün parasıyla 30 milyon Sterlin'i bulan dış borçlarının ödeneceğini söyleyen Herzl'in arzu ettiği alanın sınırları da şöyleydi: Kuzeyde Kapadokya dağları, güneyde Süveyş Kanalı'na kadar olan bölge..
17 Haziran 1896'da, Abdülhamid'in yakın dostu ve Avrupa'daki ajanı Polonya asıllı Kont Phillip de Newlinsky ile İstanbul'a gelen Herzl'e Sultan'ın hasta olduğu söylendi ve görüştürülmedi. Daha sonra Newlinsky'nin aktardığı teklif üzerine de Abdülhamid'in şu yanıtı verdiği söylenir:
" Eğer Mösyö Herzl senin bana olduğun gibi bir arkadaşın ise, ona nasihat et, bu konuda bir adım atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu toprak bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne'de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin'e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat, yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak bu ülke taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim..."
II. Abdülhamid, sadece Siyonistler'in teklifini reddetmekle kalmamış, büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunarak Yahudîler'in "Siyonistleşmesi"ni de engellemeye çalışmıştı. "Duhûliye Nizamları" hazırlatmış, Siyonistler'in yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudiler'in arazi satın almalarını yasaklamıştı.
Aslında bu teklifin reddi, Abdülhamid'in vatanseverliğinin değil, temel meşruiyet dayanağı olarak geliştirilen pan-İslamist siyasetin zorunlu gereğiydi. Çünkü Abdülhamid, Osmanlı topraklarını vatan değil sülalesinin mülkü, kendini de tanrının yeryüzündeki gölgesi gören ve "Vatan, insanların ayaklarının bastığı yerdir. Onun uğruna ölmeyi anlamıyorum" diyen biriydi. Arapça'nın devletin resmi dili olmasını öneren ve kişisel parasını da yabancı ülkelerdeki bankalarda Ceb-i Hümayun Nazırı Agop Paşa'ya işlettiren bu Sultan, petrol kokusunu alınca Musul'u da özel arazileri arasına katmıştı...
Theodore Herzl, ısrarından hiç vazgeçmedi; Osmanlı sultanından sonra İtalya kralına gitti, ona da "yıkılmakta olan Osmanlı'nın toprağı Filistin'inin Yahudiler'e verilmesi için çalışırsa, İtalyanlar'ın Trablus'u almalarına maddi açıdan yardımcı olabileceklerini" söyledi. Ama aldığı yanıt olumsuz oldu. Bu sıralarda, Rusya'dan önemli sayıda Rus Yahudisi Filistin'e göçüyordu. Sayıları kısa zamanda 80.000'leri bulacaktı... Almanya ve Osmanlı devletlerinden yüz bulamayan Siyonistler, bu kez İngiltere'ye yöneldiler. Ancak, o dönemde İngiltere, yerel Arap egemenlerle ilişkide olduğundan Yahudi çıkarlarına uygun bir siyasetten kaçınmak zorundaydı. Bu yüzden İngiliz Başbakanı J. Chamberlain, Yahudiler'e Kenya'da bir yerleşim yeri kurma teklifi yaptı. Ne var ki, T. Herzl'in onayına rağmen, bu teklif de Siyonist Birliği'nce reddedildi...
1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Yahudiler'in Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun, yabancı Siyonistler'in Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudiler'e herhangi bir yasak getirmemişti. Yahudiler bu açıktan yararlandı ve yerli Yahudiler'e Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir miktar toprak parçasının Siyonistlerce satın alınmasını sağladılar. Bu şekilde Hayfa ve Akkâ’da Yahudiler'in iskânı sürekli hâle getirildi.
Bu satışlara göz yumanlar da ne yazık ki, yöredeki Osmanlı idarecileri ve memurlarıydı. Çünkü, başkentten uzak ve yönetimin unuttuğu bu imparatorluk beldesinde bütün kapıları açan bir anahtar vardı: Rüşvet... Yahudiler, bu anahtarı kısa zamanda keşfetmekte gecikmediler; her türlü engele rağmen arazi almayı sürdürdüler. Ancak, hepsi de başarılı olamıyordu; bölgenin daha eski Yahudileri, sahip oldukları şeyleri kaybedecekleri korkusuyla yeni komşularını Osmanlı vatandaşı olmaya zorlarken, bir taraftan da Osmanlı ordusuna katılıyorlardı.
Abdülhamid'in devrilmesi sonrasında İttihat ve Terakki nezdinde önceki tekliflerini yineleyen Siyonistler, tekrar hayalkırıklığına uğradılar. Çünkü İttihatçılar, her ne kadar özgürlükçü ve halkçı olarak işe başladılarsa da, Balkan savaşları sonrasında merkeziyetçi ve Türkçü bir siyaset tutturmak zorunda kalmışlardı. Bu nedenle, Arapları bir de Yahudi meselesiyle ilgili olarak karşılarına almak istemiyorlardı. Yahudiler'e verilecek hakların bölgede zaten bir süredir kıpırdanmakta olan Araplar'ı da kışkırtacağı bilinmeyen birşey değildi. Bunun üzerine de Siyonizm, ABD'deki etkisiyle ve ABD üzerinden İngiltere'yi zorlamaya başladı.
Osmanlı hükümeti, Yahudiler'in Filistin'de oradan oraya göçmesine, seyahat etmesine, Arap çapulculara karşı kendilerini savunacak güvenlik birimleri oluşturmalarına izin vermiyordu. Sayıları giderek artan ve 80.000'e ulaşan bu göçmen Rus Yahudileri'nin düşmanla işbirliği içine gireceğinden kuşkulanıyordu. Mısır'dan yapılacak bir İngiliz saldırısında, bu Yahudiler'in onlara yardım edeceğinden korkuluyordu. Gerçekten de, bu göçmen Yahudiler'in büyük kısmı, gizliden gizliye silah edinmeye ve İngilizler lehine casusluk yapmaya başlamıştı. (Hatta, Osmanlı ordusunda yıllarca çalışıp rütbe aldıktan sonra İngiliz ordusuna kaçan birçok Yahudi oldu...) Aaron Aaronson adlı bir Yahudi'nin yönetiminde kurulan NILI (netzah yisrael lo yeshaker-I Sam. 15:29) adlı istihbarat örgütü hiç durmadan İngilizler'e bilgi uçuruyordu. Osmanlı yöneticilerinin bu duruma karşı takındığı tavır da sert oldu; birçok Yahudi yakalandı, öldürüldü veya Mısır'a göçe zorlandı. Çünkü, artık Osmanlı, bütün Yahudiler'e "casus" muamelesi yapmaya başlamıştı. Telaviv zorla Yahudiler'den arındırıldı. İngilizler de bu Yahudiler için Mısır'da çadır kamplar oluşturdular... Özellikle ABD bandıralı USS. Tennessee gibi içinde orkestra bulunan gemiler, bu Yahudiler'i İskenderiye'ye taşıyordu.
1914 yılının Aralık ayında, İskenderiye'de dörtte üçü Rus Yahudisi olan yaklaşık 12.000 göçmen toplanmıştı. Bunlardan Mısır Yahudi Topluluğu ve İngiliz askeri yetkilileri tarafından korunup kollanan 1200 tanesi, Mısır İçişleri Bakanlığı Mülteciler Masası Şefi Mr. Hornblower tarafından Cabbari ve Mafruzakamplarına yerleştirilmişti. Bu mülteciler, kendilerine verilen bir kimlik kartı sayesinde, günde üç öğün yemek yiyebiliyorlar ve kamp içinde çalışabiliyorlardı. Ancak, her yeni gelen mülteci grubu, Filistin'de kalanların "Türkler'den kötü muamele gördüklerine dair" haberler taşımakta ve bu haberler de kampta bekleşenleri öfkelendirmekteydi...
Mordehay Margolin
|
3 Mart 1915 akşamı, 8 kişilik bir Yahudi komitesi, Gabbari kampında, bir akaryakıt firmasının temsilcisi olanMordehay Margolin’in odasında toplandı. Bu adamlardan ikisi, daha birkaç gün önce tanışmıştı: Ze’ev Jabotinsky veJoseph Trumpeldor, o sıralarda Siyonist liderler olarak biliniyorlardı. Bu ikisi; fizikçi Dr. Weitz, Şarap Birliği temsilcisiVictor Gluskin, Amerikalı işadamı G. Kaplan, Anglo-Palestine Bankası’ndan Z. D. Loventin ve agronomist Akiva Ettinger’e yeni bir “Yahudi Lejyonu” planı sundular. Plan, 5 kabul, 2 red, bir de çekimser oyla kabul edildi. 12 Mart günü, Mafruza kampında, ahırdan bozma bir salonda toplanan 200 Yahudi'ye Jabotinsky’nin yaptığı duygulu bir konuşma da etkisini gösterdi; bir defterden yırtılmış A4 büyüklüğünde bir kağıda İbranice yazılan 7 satırlık kararı 180 kişi imzaladı.
*************************
Komite'ye bu planı sunan Ze'ev Jabotinsky, 1880’de Odessa’da doğmuş, Rusya’da eğitim almış ve 1898’de Bern ve Roma’da hukuk öğrenimi görmüştü. Geçimini gazetecilikle kazanıyor; iki Odessa gazetesine muhabirlik yapıyordu...
Vladimir Jabotinsky
1880-1940
|
1901’de Odessa’ya döndüğünde Siyonist hareketten iyice etkilenmiş durumdaydı. Ayrıca, Rusca, İbranice, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Yiddiş dillerini bildiğinden, nereye gitse kalabalıkları yönlendiren bir güce sahipti. Bu nedenle, Siyonist kongrelerinde oldukça etkileyici oluyordu. Önceleri, Yahudiler’in Filistin’e yerleşmelerini ve Diaspora’daki politik ve eğitimsel eylemlerini destekledi. Doğu Avrupa ve Rusya'da Yahudi düşmanlığının toplu katliamlara dönüşmesi nedeniyle birçok Siyonist lider gibi o da Theodore Herzl'in düşüncelerine katılmıştı. Bu sırada çıkan 1. Dünya Savaşı nedeniyle gazetesi onu batıya gönderdi. Osmanlı İmparatorluğu Merkezi Güçler (Almanya-Avusturya-İtalya) yanında savaşa girdiğinde, Jabotinsky de “Avrupa’nın hasta adamı”nın artık yıkılacağını öngörmüştü. Bu öngörüsü onu, o ana kadar tarafsız olan Siyonist hareketin Filistin’le ilgili emelleri için, savaşta artık İtilaf Güçleri (İngiltere-Fransa-Rusya) yanında yer alması gerektiğine inandırmıştı.
Jabotinsky, 1908 Jön Türk devriminden sonra İstanbul'a gelmiş ve geniş bir çevre yapmıştı. Jön Türkler arasında da aktifti ve bu sayede Türkler'i de yakından tanıma fırsatı bulmuştu. Türkler'i, "büyük devlet adamları çıkaran ve asker yetiştiren, iyi kalpli ve misafirperver bir millet" olarak düşünmekteydi.
(Jabotinsky, 1917 yılında yayınladığı "Turkey and the War" [Türkiye ve Savaş] adlı kitabında, I. Dünya Savaşı'nın çıkış nedeninin, İtilaf devletlerinin iddia ettiği gibi Alman militarizmi değil, "şark meselesi" olduğunu ileri sürecekti. Savaşın Osmanlı Asyası'nı paylaşmaktaki ahenk yoksulluğundan çıktığını söyleyen Jabotinsky'ye göre Almanya, tüm Osmanlı'yı himayeye almak bahanesiyle Şark'ın zenginliklerine sahip çıkmak isterken; Fransızlar Suriye'ye, İngilizler Mezopotamya'ya, Rusya Doğu Anadolu ve Boğazlar'a, Yunanlılar ve İtalyanlar da İzmir'e göz dikmişlerdi.. Ona göre, Osmanlı İmparatorluğu artık parçalanmaya yüz tutmuştu. "Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasını isteyen, Türk halkının düşmanı değil dostudur" diyen Jabotinsky'ye göre, Osmanlı artık bölünmeli ve milli devletlerin kurulmasına izin verilmeliydi. Bu düşünceler ve Siyonizm davası, onda Osmanlı'ya karşı savaşma fikrini doğurmuştu; Jabotinsky de bu savaşı yüksek sesle öneren ilk kişiydi.)
Joseph Trumpeldor
1880-1920
|
Jabotinsky'nin İskenderiye’ye gittiğinde tanıştığı adam, Joseph Trumpeldor adında biriydi. Trumpeldor, St. Petersburg Üniversitesi'nin Dişçilik Fakültesini bitirmiş, ancak kariyerini askerlikte yapmış bir Rus Yahudisi'ydi. 1904-1905 Japon-Rus savaşında, ünlü Port Arthur kuşatmasında Rus ordusunda savaşırken sol kolunu kaybetmiş ve bu nedenle Rus Çarı tarafından ülkenin en büyük 4 şeref madalyasıyla onurlandırılmış bir gerçek kahramandı. Kendisine orduda tekrar görev verilmesine rağmen Trumpeldor Rusya'da rahat değildi; Filistin'e yerleşerek toprakla uğraşmayı istiyordu.. 1914'te Filistin'e geldi ve burada, kendisi gibi göçmüş Rus Yahudiler arasında siyasi faaliyetlere girişti.
Jabotinsky ile Trumpeldor, ilk kez Aralık 1914'te, Mısır'da Cabbari mülteci kampında karşılaştıklarında aynı idealleri paylaştıklarını anlamışlardı. Trumpeldor, mültecilerden bir lejyon oluşturup bu birliği Türkler'e karşı İtilaf Güçleri'nin hizmetine sunmayı ve bunun karşılığında da İsrail’i kurmakta İngilizler'den yardım almayı savunuyordu. O da, yapılan savaşa katılmazlarsa, Filistin’i Türkler'den kurtarmak ve “Yahudiler’e vaadedilmiş ülke İsrail” yaratmak için asla talepkâr olamayacaklarına inanıyordu..
Trumpeldor ve Jabotinsky, İskenderiye'deki bu mülteci kalabalığından yararlandı; 1000 kişilik bir liste hazırlayıp bir dilekçeyle Mısır’daki İngiliz güçlerinin komutanı General Sir John Maxwell’e başvurdular. Ne var ki Maxwell, 22 Mart 1915 günü aldığı bu dilekçeyi, “Filistin’e bir taarruzun şimdilik sözkonusu olmadığı”ndan başka, “İngiliz ordusu kurallarının yabancı ulusların mensuplarından askere almaya izin vermediğini” belirterek reddetti. Ancak generalin bir başka teklifi vardı; neden bu gönüllülerden diğer Türk cephelerinde kullanılacak bir katır ulaştırma birliği oluşturmuyorlardı? Hatta, bu birliğe bir de isim bulmuştu; "Asuri Yahudi Mülteci Katır Birliği"...
Jabotinsky ve komite üyeleri bu teklifi derhal reddettiler. Teklif ve birliğin adı onur kırıcıydı. İtilaf ordusunun içinde bir "katır taburu" olmayı içlerine sindirememişlerdi. Ama Trumpeldor, “herhangi bir anti-Türk gücün Sion yolunu açacağı”na kalpten inanıyor ve sadece Yahudiler’den kurulu böyle bir birliğin, İsrail’i özgürlüğüne kavuşturacak gücün başlangıcı olacağını iddia ediyordu:
"....Bir askerin bakış açısıyla... Filistin'e özgürlüğünü vermek için Türkler'i yok etmeliyiz. Ve onları nerede, güneyde mi kuzeyde mi yeneceğimiz sadece teknik bir mesele... Herhangi bir cephe bizi Zion'a ulaştırır..."
Alb. John H. Patterson
1867-1947
|
Tam bu noktada, sahneye Yarbay John H. Patterson adlı bir İngiliz subayı girdi. Kraliyet istihkamcılarından olan bu demiryolu mühendisi, 1898'de Uganda'ya gönderilmiş; Hintli Müslüman işçilerle Mombasa-Nairobi demiryolunu yapmıştı. Boer Savaşı gazisi bir İrlandalı'ydı. Hindistan ve Güney Afrika'da çok şöhret kazanmıştı. Özellikle Afrika'da yöre halkının "insan yiyen" adını taktığı iki aslanı öldürmüş, ama adı bir seks skandalına karışınca ortalıktan kaybolmuştu. Skandalın nedeni, bir subay arkadaşının karısıyla aşk yaşamasıydı...
Patterson'u Kahire'ye çağıran, General Maxwell'di. Onun Eski Ahit ve diğer dini kitapları okumuş, tarihi Yahudi kahramanları hakkında bilgi sahibi bir adam olduğunu biliyordu. Patterson Yahudiler’e de çok sempati duyuyordu. Bu nedenle kısa zamanda Jabotinsky ve Siyonizm destekçisi oldu. 19 Mart günü, Mafruza kampında göçmenlere hitaben yapılan bir toplantıda, Patterson; "savaşta ileri hatlara cephane ve malzeme taşıyan bir kişinin, ileri hatta düşmana kurşun sıkan kişi kadar cesur olması gerektiği"ni vurgularken, onlara eşlik eden Gen. Alexander Godley de, “Bugün, İngiliz halkı, Yahudilerle bir akit imzalamıştır” dedi…
Patterson, Hindistan ve G. Afrika'da görev yapmıştı. Afrika'da insan yiyen iki aslanı öldürmesiyle büyük şöhret kazanmıştı. Bu olayı, daha sonra kitap yaptı...
Böylece, Yahudi Katır Bölüğü, Mısır’da, 23 Mart 1915’te, Yarbay Patterson yönetiminde göreve başladı. Trumpeldor, birlikteki 2. komutandı. İkisi, Kahire’den Yahudi mültecilerin yaşadığı İskenderiye’ye gittiler ve Rue Sesostris 14 numarada bir karargah kurdular. 31 Mart’ta, Yahudi toplumunun önde gelenleri, özellikle de Hahambaşı Prof. Raphael de la Pergola’nın yardımlarıyla Cabbari’de gönüllü kaydettiler. İlk 500 kişiye yemin ettiren Hahambaşı Pergola, yaptığı konuşmada Patterson’u, “İsrail’in Mısır’dan Vadedilmiş Ülke’ye ulaşmasını sağlayacak 2. Musa” olarak tanıttı. Başlangıçta bu birliğe karşı olan Jabotinsky ise Avrupa'ya gitmeye karar verdi. Roma, Paris ve Londra’da, İtilaf Güçleri’nin içinde “tam teşkilatlanmış bir Yahudi lejyonu” kurulmasına destek vermeleri için birtakım devlet adamlarıyla görüşmeler yapmayı planlamıştı. Ama, görünürde pek de umutlu değildi.
Tam bu sırada, İskenderiye’deki Rus konsolosu Petrov, Mısır ve İngiliz yetkililerini uyararak, Rus Yahudileri’nin Rusya’ya geri gönderilmelerini istedi; çünkü bunlar Rus ordusunda kullanılacaktı. Ancak, Hahambaşı Pergola, Jabotinsky ve Yahudi banker Edgar Suarez’in de yardımıyla, ilişkilerini kullanarak bu konunun rafa kaldırılmasını sağladı.
Zion Katır Birliği'nin arması...
|
Bu yeni birlik, Mısır Seferi Gücü’nün bir birliği olarak tasarlandı. Birlik, 737 adam, 5 İngiliz ve 8 Yahudi subaydan oluşacaktı. 20 at ve 750 yük katırı, eyer ve yük sandıkları, her biri 4 galon su alan bidonlar İskenderiye’de temin edildi. Yahudi subaylar, İngilizler’den yüzde 40 daha az ücret alacaktı. Birlik, her biri iki subaylı 4 takıma, her takım, bir çavuş yönetiminde 4 bölüğe, her bölük de başlarında birer onbaşı olan alt birimlere ayrıldı.. Emirler İngilizce ve İbranice verilecekti. Hahambaşı da “onursal din görevlisi” olarak nitelendi. Subayların ve askerlerin birçoğu yüksek okul okumuş ya da öğretmenlik, avukatlık yapmış profesyonel insanlardı. Sıhhiye ekibinin başına getirilen Dr. Meshulam Levontin de bunlardan biriydi.
Yahudi Katır Bölüğü, 562 adamla 17 Nisan 1915 günü Anglo-Egyptian ve Hymettus gemileriyle Gelibolu’ya doğru yola çıkmış ve 25 Nisan 1915 günü de yarımadaya ayak basmıştı. Hepsinin yakasında da sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik arması işliydi. Birlik ikiye bölünmüştü; yarısı ünlü 29. Tümen’le birlikte Seddülbahir’e, diğer yarısı da ANZAC Kolordusu’yla birlikte Arıburnu’na çıkarılmıştı. Ancak, bu ikinci grup, görünürde nedensiz, Mısır’a geri gönderildi. Hamilton'un bir mektubunda belirttiğine göre, bu tasarrufun nedeni, Anzac askerlerinin, Katır Birliği mensuplarına "Türk zannederek" ateş etmeleriydi. Diğer grup ise, savaş boyunca Seddülbahir’deki tek ulaştırma birliği oldu ve yoğun ateş ve inanılmaz güç şartlar altında, ön cephelere su, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların ulaştırılması görevi yaptı.
Savaşa Gen. Ian Hamilton’un kurmay heyetinde görevli olarak katılan ve 1932’de “Çanakkale Askeri Operasyonu” adlı önemli kitabı yayınlayan Gen. C.F. Aspinall-Oglander, Hamilton’un Yahudi Katır Bölüğü için şöyle dediğini anlatacaktı:
Birlik, sahile indirilen malzemeyi katırlara yüklüyor...
|
“Savaşta aynı ölçüde şöhret kazanan İngiliz ve Hint güçlerinin yanı sıra Yahudi Mülteci Katır Bölüğü (Zion Katır Bölüğü olarak bilinir), Suriye ve Filistin’deki mülteci Yahudiler’den kısa sürede teşkil edilmişti. Ağırlıklı olarak Rusya kökenli bu insanlar Mısır’a güvende olmak için gelmişlerdi. Albay Patterson, bunlar arasından 750 katırla 500 adam seçmekle görevlendirildi. Emirler kısmen İbrani, kısmen de İngiliz dilinde veriliyordu. Bu adamlar, 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türkler’den ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmışlardı. Bu birlik, büyük bir olasılıkla, İsa’dan sonra 70’de Kudüs’ün düşüşü sırasında, Titus’un idaresindeki Roma ordusuna karşı savaşan Yahudi güçlerinden sonra savaşmış ilk Yahudi birliğiydi…”
Savaş sırasında, uluslararası kamuoyu, cephedeki bu biricik Yahudi birliğine büyük ilgi gösterdi. New York’ta yayınlanan Yahudi gazetesi Der Tag, bu birlik hakkında Ian Hamilton’a başvurmuş ve bilgi istemişti. Hamilton şöyle yanıtladı Der Tag’ı:
“Bildiğiniz gibi, burada emrimde savaşan bir Yahudi birliği var. Bildiğim kadarıyla da, Hıristiyanlık çağında böyle bir olay ilk kez oluyor.
Bu insanlar, Türkler tarafından, aileleri ile birlikte, acımasızca, aç-bilaç Kudüs’ten kovulunca Mısır’a gelen kişiler…
Tüm birlik bu insanlardan oluşturuldu ve benimle burada Türkler’e karşı savaşıyorlar. Bu birlik resmi olarak Zion Katır Bölüğü olarak adlandırıldı; subay ve erleri yoğun ateş altında su, cephane taşımakta büyük cesaret gösteriyorlar. Bunlardan özellikle bir er için Majesteleri Kral’a DCM madalyası ile ödüllendirilmesi için teklif ettim. (Zaten 3 tanesine verilmişti) “
Ne var ki, bu birlik için işler hep böyle iyi gitmedi. Birlikte, kimi zaman sonu herkesin önünde kamçıyla cezalandırmaya varan ciddi disiplinsizlik olayları görülüyordu. Ayrıca, Yahudi idealistlerle birlikte Mısır’daki mülteci kampının zor şartlarından kurtulmak için birliğe yazılmış olanlar arasında çatışmalar oluyordu. Bu da, “Trumpeldor’un Rusları" ile Sefarad Yahudileri’ni kavgaya sürüklüyordu. Ancak, Patterson’un iyi niyeti ve sabrı ile Trumpeldor’un fedakarlıkları bir çimento olarak bu birliği Gelibolu macerasının sonuna kadar bir arada tutmayı başardı. Gelibolu savaşı sona erdiğinde, birliğin 15 üyesi ölmüş, 25’i de yaralanmıştı. Katır kaybı ise 47'diydi. 1915’in Haziran ayında Patterson, adam toplama, bir üs kurma ve iki birlik daha oluşturması için İskenderiye’ye gönderildi ama Gelibolu’daki birlik Kahire’den sadece 150 kişilik bir takviye alabildi.
Amerikan Yahudi dergilerinde yayınlanan "Zion'un Kızı" posteri...
|
Zion Katır Bölüğü’nün görevine, bir destek birliği olarak 26 Mayıs 1916’da son verildi. Patterson, birkaç kez hastalanmış ve yaralanmıştı. Bu nedenle, İngiltere’ye döndü. Daha sonra, tıpkı Jabotinsky’nin arzu ettiği gibi, tamamı Yahudiler’den oluşan ve Yahudi Lejyonu adını alan bir muharip birlikle General Allenby’nin Filistin’deki harekatına katılacaktı. Bu kez, neredeyse dünyanın her yerinden gönüllü aranıyordu. Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlanan Yahudi dergilerinde boy boy posterler basılıyor, bu posterlerde Yiddish dilinde "Sion'un kızı... Eski ülkesini istiyor. Yahudi Alayı'na katıl!!!" yazıyordu.
Trumpeldor ise, 1917’de Rusya’ya dönerek Geçici Hükümet’e Rus ordusu içinde bir Yahudi alayı kurmak için yardım etti. Bu alay da Kafkas cephesinde Türkler'e karşı kullanılacaktı. Ancak bütün bu uğraşısı, Rusya’nın Almanya’yla 1918’de Brest-Litovsk anlaşmasını imzalamasıyla boşa gitti. Ertesi sene Filistin’e döndü ve bölgedeki Yahudi yerleşimcilerin Arap saldırılarına karşı kendilerini savunma çabalarına yardım etti. 1 Mart 1920’de, Tel Hai adlı yerleşim yerinin savunulması sırasında da Araplar tarafından kalleşçe öldürüldü. Ölmeden önceki son sözleri “Ein davar, tov lamut be’ad arzenu” oldu.
Yani, “Boşverin, vatan için ölmek güzel…”
Trumpeldor, Siyonistler ve İsrail için bugüne kadar bir kahraman olarak kaldı. 1923’te Litvanya’nın Riga kentinde Siyonist bir gençlik hareketi olarak kurulan ve üye sayısı 1938’de 90.000’e ulaşan oluşumun adı "BETAR"dı, yani “Berit Trumpeldor” (Trumpeldor Akdi)…
*****************************
Parçalanan Osmanlı'nın topraklarında kendilerine "vaadedilen ülke"lerini kurabileceklerini düşünen, çoğunluğu Rusya'dan göçme Yahudiler, İtilaf güçleri yanında Çanakkale Savaşı'na katılmakta fayda gördüler. Hesaplarına göre, İngilizler galip çıktıklarında, katkılarının karşılığı olarak bu toprakları kendilerine vermek zorunda kalacaklardı. Nitekim, biraz gecikse de sonuç böyle oldu.
Kuleli mezunu Mülazım-ı Sani Abdullah Abut Abigadol, birliğinin başında cepheye giderken (solda)... Dr. Abraham Abravanel ise, önce Çanakkale'de Harp Madalyası, sonra İstiklal Madalyası almış bir Osmanlı Yahudisi'ydi...
|
Yahudiler, savaşın garip bir cilvesi olarak, karşılarındaki siperlerde Osmanlı askeriyle omuz omuza savaşan Osmanlı Yahudileri'ne kurşun atacaklardı. Siyonist Yahudiler Osmanlı'nın yıkılmasını "yeni bir gelecek" olarak görürken, Osmanlı Yahudileri ise bu olayı "geleceklerinin mahvolması" olarak algılamışlardı. Yüzyıllardır askerlik bile yapmamış olan Osmanlı Yahudileri, kendilerini 400 yıldan beri kucaklayan devletin bu savaştan hasarsız kurtulabilmesi için cepheye de gitmişler, cephe gerisinde de hizmet etmişlerdi. Ama dünya siyaseti, yüzyılın başında onları cephede birbirine kırdırıyordu...
Yahudi katırcıların Gelibolu yarımadasında Türkler'e karşı savaştığı Filistin'de 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa'nın da kulağına gitmişti. Onu ve diğer Türk yetkilileri teskin etmek isteyen bölgedeki Osmanlı Yahudileri, cemaate bir duyuru yaparak, "İngilizlerle birlikte savaşa katılmanın doğru olmadığı"nı açıklamış ve hatta Kudüs'te bir protesto yürüyüşü bile düzenlemişlerdi. Ancak, cemaat olarak güvenilirliklerini bir kere yitirdiklerinden Osmanlı devletinin bölgedeki Yahudiler'e baskısı arttı ve bu tutum da, aslında bölgeye sonradan göçen Rus Yahudileri gibi devlete sadık Yahudiler'in Osmanlı yönetimine desteğini de yok etti.
Kuşkusuz, İngilizler, Yahudiler'i, onlara bir devlet yaratmak için kullanmamıştı. En baştaki korkuları, Filistin'e yayılmış yaklaşık 80.000 Yahudi'nin, Osmanlı'nın müttefiki Almanya ile anlaşıp kendilerine karşı savaşmalarıydı. Ama, Araplar'a olduğu gibi Yahudilere yapılan vaadler bu olasılığı engelledi. General Ian Hamilton bu duruma şu sözlerle açıklık getiriyordu:
"..... Yahudiler'i kendi çıkarlarımız için istismar edip Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık. Yahudi gazeteciler bizim davamıza renk katar, Yahudi bankerler de kesemize para yağdırırdı..."
Jabotinsky ise hatıralarında şöyle anlatıyordu:
"Mafruza kampında bir hafta içinde mülteci gençleri topladık. İngiliz ordusu eninde sonunda Mısır'dan Filistin'e yürüyecekti. Yafa'dan hergün kötü haberler geliyordu; Türkler, sokaklardaki İbranice işaretleri bile yasaklamışlardı. Yahudi halkın liderlerini tutukluyor ve savaştan sonra hiçbir Yahudi göçüne izin vermeyeceklerini söylüyorlardı.
Yahudi Katır Birliği, görev başında...
Yahudi Katır Birliği mensuplarından birinin Gelibolu'daki İngiliz mezarlığındaki mezarı...
|
Ertesi gün delegasyon olarak General Maxwell'in karşısına çıktık. Trumpeldor bütün madalyalarını takmıştı... General onu dikkatle süzdü ve kısaca 'Port Arthur'dan mı?' diye sordu. Ama sözlerinin geri kalanı, bizi büyük bir hayalkırıklığına uğrattı. Bir diğer takıntımız da 'diğer bir Türk cephesi' ifadesiydi. Neden 'diğer' bir cepheye yollanacaktık? Bunun anlamı açıktı; bizi Filistin'e sokmayacaklardı. Bu yüzden bu teklifi reddetmeliydik. O gece sabaha kadar tartıştık. Biz siviller, şu 'Katırcı Birliği' ifadesini reddediyorduk. Tüm diaspora tarihindeki ilk Yahudi birliğinin Sion ve Katırcılar olarak anılacak olması utanç vericiydi.
Trumpeldor farklı bir düşüncedeydi; 'Cephede siperlerle ulaştırma arasında hiç fark yoktur. Her iki işi de askerler yapar. Biri olmazsa diğeri de olmaz ve tehlike her ikisinde de ciddidir. Sizin 'katırcı' sözüne takıldığınız belli, ama bu çok çocukça... Filistin'e özgürlük kazandırmak için Türkleri yenmeliyiz. Nerede yeneceğimiz, kuzeyde mi güneyde mi yeneceğimiz sadece teknik bir mesele... Hepsi de bizi Sion'a götürecek...' diyordu...
Ben tarih değil, kişisel hatıralarımı yazıyorum. Ben Gelibolu'ya gitmedim. O nedenle size Gönüllü Birlik'in hikayesini anlatamam. Ama şunu açıkça belirtebilirim: Trumpeldor, o zaman görüşlerinde haklıydı... Savaşmak amacıyla Gelibolu'ya giden 600 katırcı, Siyonizm'e yepyeni ufuklar açmıştır... Eğer biz 2 Kasım 1917'de Balfour Deklerasyonu ile Filistin'de yurt edinme konusunda söz aldıysak, buna ulaşan yol Gelibolu'dan geçmiştir.."
*****************************
Jabotinsky, her ne kadar böyle söylemişse de, İngilizler'den "Filistin'de yurt edinme sözü"nü o ya da Trumpeldor değil, yine bir başka Yahudi 1917 yılında alacaktı: Bu kişi, Theodor Herzl'in ölümünden sonra Dünya Siyonist Örgütü'nün başkanı olacak olan İngiliz Yahudisi, ünlü kimyager Haim Weizmann'dı...
Haim Weizmann
|
Alman kimyagerler kimyasal gaz üretmek için deney üstüne deney yaparken, İngiltere’de de Haim Weizmann isimli bir Musevi kimya profesörü, önemli bir kimyasal maddeyi bakteriyel fermantasyonla büyük miktarlarda elde etmeyi başarmıştı. Bu madde asetondu ve “cordite” isimli dumansız barutun üretilmesinde son derece gerekli bir kimyasaldı. Cordite, 19. yüzyılın sonlarında yine İngilizler tarafından bulunmuş bir patlayıcıydı. “Dumansız sevk barutu” olarak tanımlanabilecek bu patlayıcı, nitroselüloz ve nitrogliserin isimli patlayıcıların karışımından meydana geliyordu ve o günden beri de İngiliz İmparatorluğu’nun askeri amaçla top ve roketlerde kullandığı patlayıcısı olmuştu. Bütün kara ve donanma topçusu, mermilerinde bu patlayıcıyı kullanıyordu. Cordite, iki açıdan yarar sağlamıştı; hem mermiyi daha güçlü fırlatıyor hem de duman çıkarmıyordu. Bu ikinci yarar, top bataryasının yerinin düşman tarafından hemen belirlenmesini önlüyordu.
Cordite barutu
|
Kimya sektöründe “endüstriyel fermantasyonun babası” olarak anılan Weizmann, clostridium acetobutylicum adı verilen bakteri ile aseton üretme yöntemini 1912’de bulmuştu ama, o sıralarda kimse ticari olarak fazla önem vermemişti. Savaş çıkınca Weizmann, Lloyd George ve Churchill’le tanıştırıldı. Bu ikisi, Weizmann'ı Kraliyet Deniz Kuvvetleri Laboratuvarı’nın başına getirdi. Aseton önceleri tahıldan elde ediliyordu. Ancak, Çanakkale’nin geçilememesi ve bu nedenle Rus buğdayının Karadeniz’den çıkamayışı, bu kez İngiltere’de tahıl kıtlığı yarattı. Weizmann, kısa sürede buna da çözüm buldu; aseton için gereken nişastayı atkestanesinden üretti. Bu nedenle İngiliz Hükümeti, ilkokul çocuklarına savaş boyunca tüm ülkede atkestanesi toplatacaktı.
Theodore Herzl, Einstein ve Weizmann
|
Mucidi olduğu yöntemle çok ucuza aseton üreterek özellikle İngiltere’nin savaştaki ateş gücüne büyük katkı sağlayan Weizmann, İngiliz Hükümeti tarafından ödüllendirilmekte gecikmedi. Ödül töreninde kendisine “Dile İngiltere’den ne dilersen” diyen Başbakan’a Weizmann’ın yanıtı, “Halkım için bir vatan…” sözleri oldu… Bu “vatan”ın neresi olacağı da 2 Kasım 1917 tarihli ünlü Balfour Deklarasyonu’yla belirlendi.
Weizmann, Siyonizmin fikir babası Theodore Herzl’in Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’den milyonlarca sterline alamadığı Filistin topraklarını, bu buluşuyla İngiltere’den bedavaya koparmış oldu…
Weizmann, tıpkı I. Dünya Savaşı’nda İngilizler’e yaptığı gibi, II. Dünya Savaşı’nda da Amerikalılar’a bir şıklık yaptı ve onlara 1942’deki buluşu sentetik lastiği hediye etti. Böylece, 1948’de İsrail devletinin kuruluşunu garantileyecek, ardından da bu ülkenin ilk cumhurbaşkanı seçilerek halkı tarafından onurlandırılacaktı…
Yetkin İŞCEN
Etiketler:
Hayim Nahum,
israil,
Jabotinski,
netanyahu,
Osmanli
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


