5 Mart 2014 Çarşamba

İstanbul'a rüya gibi proje

Çırağan Sarayı'nda düzenlenen projenin lansmanına İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kadir Topbaş, Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı, Via Properties Yönetim Kurulu Başkanı Coşkun Bayraktar ve davetliler katıldı.

Programda konuşan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 'Dünyada İstanbul ile rekabet edecek bir şehir yok. İstanbul'u model alınan bir şehir yapmak üzere adımlar attık. Önemli bir destinasyon. Sadece İstanbul için değil; yurt dışından gelecek insanlar için bir proje ortaya koyduk' dedi.


'DENİZ ALTI TRENİ YAPILABİLİR'

Projeye yeni projelerin eklenebileceğini belirten Topbaş, 'Burada bir tren düşünün. Deniz altı treni, denize dalsın alttaki batıkları görsün. Deniz dibine ilk defa bir akvaryum yapın ve orada bir hareketlilik olsun. Bunlar yeni fikirlere açık olan yatırımcıların ortaya koyacağı projeler. İstanbul'un dünyadaki rekabet gücüne büyük katkı koyacak. Kentin en uç noktası gibi görünen Tuzla yeniden devreye giriyor. Cadde tramvayı var orada. O da katkı koyduğu zaman İstanbul'un nabzı orada atacak. Bu proje bütün dünya insanlarını etkileyecek ve model alınan bir proje olacak. Arzumuz bu şehirde yaşayanlar bu şehre hayranlık duysunlar ve diğer şehirlere imrenmesinler. İstanbul Vialand'dan sonra yeni bir alan daha kazanıyor. İstanbul dünyanın konuştuğu bir kent olsun diyorum' diye konuştu.



ŞADİ YAZICI'DAN IŞIK SES VE SU OYUNLARI ALANI MÜJDESİ

Programda konuşan Tuzla Belediye Başkanı Şadi Yazıcı, 'Deniz deyince akla Tuzla gelsin dedik. Deniz Harp Okulu, Denizcilik Fakültesi bulunduran bir Tuzla vardı. Tarihi Tuzlayı koruyoruz ve yeni yaşam alanları ile büyüyen bölgede deniz üstünde bir alan kurma çabasındayız. En az 2 bin 500 insan çalışacak ve Tuzla'ya yeni bir istihdam kazandıracak. Her zaman bize destek olan abimiz Kadir Topbaş'a teşekkür ediyorum. Bir müjdeyi daha veriyorum. O bölgede ışık ses ve su oyunlarının olacağı bir alanı projeye ekledik' şeklinde konuştu.

Via Properties tarafından inşa edilen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Tuzla Belediyesi'nin katkılarıyla Tuzla'da hayat bulan Viaport Marin, Mayıs 2015'te İstanbulluların hizmetine açılacak. Viaport Marin projesi, 570 milyon TL'lik yatırımla hayata geçiriliyor. 5 çıpalı marina konseptinin uyarlandığı projede, unutulmaya yüz tutan balıkçı barınakları yeniden inşa ediliyor. Tuzla halkının yararlanabileceği sosyal alanlardan oluşan projede, 150 bin metrekare yeşil alan, 750 yat kapasiteli marina, adacıkların üzerine yerleştirilmiş otel ve Tuzla halkı ile yat sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri ticari üniteler yer alacak. Yeşil alanlar, dev bir park ve oyun alanlarıyla 7'den 70'e herkese hitap edecek Viaport Marin, Türkiye'de ilk defa hayata geçirilen deniz oteliyle de fark oluşturmyaya hazırlanıyor. Ulaşım ağının geliştirilmesi ile mesafelerin kısaldığı İstanbul'da Tuzla, sanayi bölgesinden de arınarak yeni yaşam merkezi haline geliyor.


10 BİN METREKARELİK DENİZ SUYU HAVUZU

Bugüne kadar hayata geçirdikleri konsept projelerle adını duyuran Via Properties'in Yönetim Kurulu Başkanı Coşkun Bayraktar, 'Tuzla'da dünya standartlarında ve yine Türkiye'de ilk olan bu projeyi hayata geçirmekten memnuniyet duyuyoruz. Bu proje hem yerli hem yabancı misafirlerimize hediye olacak. İstanbul'da deniz keyfi artık Tuzla'da yaşanacak. Denizin üzerinde alışveriş yapacak ziyaretçiler, isterlerse otelde konaklayacak, isterlerse de 10 bin metrekarelik deniz suyundan oluşturulacak yüzme havuzunda yüzecekler' dedi. Türkiye'de yine çok ses getirecek bir projeye imza attıklarını belirten Bayraktar, 'Turizme çok büyük katkı sağlayacağız. Turistler Tuzla Marin'i görmeden İstanbul'dan ayrılmayacak. 1980'lerin sonuna kadar balıkçılığın merkezi olan Tuzla, eski ihtişamını geri kazanacak. Bu proje bizim İstanbul'a ve İstanbullulara hediyemiz olacak' diye konuştu.


PROJEYE HAVARAY İLE ULAŞIM

Tuzla'yı yenileme projelerinden birinin ulaşım olduğunu söyleyen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, 'Bölgeye iki ayrı metro hattı ve havaray getireceğiz. Viaport Marin İstanbul'un çok önemli bir aktivite merkezi olacak. Yılda 25 milyon insan buraya gelecek' dedi.

GÜLEN DE HZ.İSA, HZ.MUHAMMED'İN OĞLUDUR DİYOR


Aşağıdaki ifadeler Fethullah Gülen'in Nil Yayınları'ndan çıkan Fasıldan Fasıla kitabına ait.. (3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 197) 

Bütün tefsirler bunu Cebrail (as) olarak ifade ediyorlar. Fakat âyette "Ruh" tabiri kullanılıyor. Bu Ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise, ihtilafın çerçevesini aşkın ve Efendimizin (sav) ruhunu da içine alacak kadar geniştir. Çünkü Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı, bu itibarla da gözlerinin içine bir başka hayalin girmemesi gerekirdi. Ayrıca Efendimiz (sav) de, bir makamda onun kendisiyle nikahlandığına işaret etmektedir. Bu açıdan da "Ruh" Efendimizin (sav) ruhu da olabilir. Fakat, bu kat'i değildir, bir ihtimaldir. İhtimaller ise, delillerle takviye edilecekleri an'a kadar kat'iyet ifade etmezler. 



İşte bu şok ifadeleri yorumlayan ilahiyatçı-yazar Ahmet Tekin; "Fethullah Gülen Ali İmran suresinin 64. Ayetini açıkça tahrif ediyor ve Hıristiyanlıktaki, dini ahkâmları ortadan kaldıran Pavlus gibi Gülen de Müslümanları Hıristiyanlaştırmak istiyor" şeklinde çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Ahmet Tekin; "Fettullah Gülen diyalog toplantılarına girerken açıkça şunu demiş oluyor. 'Hz. Peygambere sen şurada biraz dur benim içerde işim var' . Diyalog toplantılarının hiç birine Hz. Peygamber sokulmuş mudur? Hayır. Hz. İsa ise Rab olarak Tanrı olarak 3 Tanrıdan biri olarak diyalog toplantılarına girmiştir. Ama Hz. Muhammed (S.A.V) diyalog toplantılarına sokulmamıştır, hiç bahsedilmemiştir bile. Eğer bunu sokarsanız biz bu toplantıyı terk ederiz gideriz diyorlar çünkü" dedi. 


"GÜLEN, PAVLUS'UN YOLUNDAN GİDİYOR"

Hz. İsa'nın Tevhid dinini değiştirip dini ahkâmları ortadan kaldıran Pavlus gibi Gülen'in de İslam'ı Hıristiyanlaştırmak istediğini öne süren Ahmet Tekin sözlerini şöyle sürdürdü:

"Fethullah Gülen'in üzerinde yürüdüğü yol Pavlus'un yoludur. Nasıl ki Pavlus şeriatı yani dinin diğer ahkâmlarını ortadan kaldırarak Hıristiyanlığı sadece tanrıya iman ve sevgi dini haline getirmiş ve Şer-i ahkamı tamamen ortadan kaldırmıştır. Şimdi Gülen de insanları oraya götürmek istiyor . Çünkü istiyor ki dinler arasındaki müşterek noktaları alalım, müşterek olmayan noktaları kenara bırakalım onlar bize yeter diyor. Hıristiyanlarla Müslümanlığı nasıl bir araya getireceğini şaşırmış vaziyette."


"İSLAM DİNİNDE REFORM YAPILAMAZ"

Fethullah Gülen'in dinler arası diyalog ile ilgili yaptıklarının dinin temel hükümlerini yok saymak olduğunu belirten Tekin; "Gülen İslam dünyasını Hıristiyanlaştırmak istiyor. Bu görevi yapıyor şu anda. Misyonumuz bir diyor! Reformda devrimde ne diyorsanız diyin İslam ile gelmiş ve bitmiştir. Yeniden dinde reforma öteye beriye ihtiyaç yoktur. Bu adam milletin dinini fikrini dejenere ediyor, boşluk yaratıyor zihinlerde ve bu boşluk içinde misyonerler rahat faaliyet göstersin diye yapıyor bunu. Bu çok büyük bir tehlikedir geleceğimiz için." diye konuştu.


"GÜLEN OKULARINDAKİ HOCALARIN ÜÇTE BİRİ AJANDIR"

Cemaat okullarındaki hocaların 3'te birinin ajan olduğunu iddia eden Tekin, "Cemaatin okullarındaki hocaların üçte biri ajandır. Bu hocalardan bizim istihbaratımızda da olanlar olabilir o ayrı ama kesinlikle bunların üçte biri ajandır. Ve bunlar çocuklarımızı ifsat ediyorlar." diyerek sözlerini noktaladı.

Kaynak: http://tr.fgulen.com/content/view/1568/98
Meryem, 19/17YazdırE-posta
Fethullah Gülen   
25.05.2006
فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَاباً فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَراً سَوِيّاً
"Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, Biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü." (Meryem sûresi, 19/17)
Hz. Meryem, ailesinden ayrılarak kaldığı yere nispeten daha bir doğuya çekildi; çekilmekle de kalmadı, ailesi ile kendi arasına bir sütre ve perde koydu. Bu asude ve kimsesiz yerde, insanlarla kendi arasına bir engel ve perdenin yerleştirilmesi, onun kadınlık hâllerini hissettirmeme hassasiyetinden, temizlenme ihtiyacından olabileceği gibi, sessiz bir ortamda ibadeti, teveccühü ve en mükemmel şekilde bir konsantrasyon yakalama adına da olabilir ki, siyakı bezeyen kelimeler bu mülâhazalara açık gibidir... Evet işte onun, bu ölçüde bir cismanî ve ruhanî nezaheti benliğinin derinliklerinde tastamam duyması sonucundadır ki, 5الطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّب۪ينَ mantukunca, lebrîz edilmiş bu ruh ve tertemiz bir hâl almış o atmosferde, yeni bir ruh mesajıyla gelen Hz. Ruh temessül edivermiştir. Bununla insanlık yeniden dirilecek ve kıyamete kadar da bu dirilişler birbirini takip edecekti.
Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibarıyla bütün tefsirler, âyet-i kerimedeki "...ruhumuzu gönderdik..."diye belirtilen ruh'un Cebrail (aleyhisselâm) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki burada Kur'ân "ruh" tabiri kullanıyor; ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimiz'in ruhunu içine alacak kadar da geniştir. Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helâl olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi, zira O bir münasebetle Hz. Meryem'in kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu.[6]Bu açıdan da "ruh"un Efendimiz'in ruhu olabileceği de ihtimal dahilindedir. Ancak bu kat'î değildir, sadece bir ihtimaldir. İhtimaller ise delillerle takviye edilecekleri ana kadar kat'iyet ifade etmezler.
[5] "Temiz kadınlar temiz erkeklere yakışır." (Nur sûresi, 24/26.)
[6] Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebir, 8/258.

4 Mart 2014 Salı

Hükümetin sınırları aşacak müthiş hızlı tren projesi

Ömer Süt ve Ökkeş Koska'nın haberine göre, Türkiye'ye yaptığı dev projelerle dünya kamuoyunun dikkatini çeken AK Parti Hükümeti, atacağı son adımlarla icraatlarını yurt dışına da taşıyacak. Öyle ki, Türkiye ile Kuzey Irak arasında gelişen ticari ilşkiler yeni boyut kazanıyor.

İSTANBUL'DAN ERBİL'E KESİNTİSİZ YOLCULUK
Türkiye'de çığır açan hızlı tren projesinde Türkiye 'hız'ını alamadı ve sınır dışına taştı. Önümüzdeki senenin yatırım listesine alınan İstanbul-Ankara- Mersin-Gaziantep-Şanlıurfa ve Diyarbakır'a uzanan hızlı tren projesi Kürt nüfusunun yaşadığı Kuzey Irak'ın Erbil kentine kadar uzatılacak.

DEV PROJE 9 MART'TA AÇIKLANACAK
Güneydoğu Anadolu ve tüm Türkiye'yi coşturacak Erbil-İstanbul yüksek hızlı tren projesi 9 Mart'ta açıklanacak. Otobüsle yaklaşık 24 saatte gidilen 1900 km'lik İstanbul-Erbil yolu çok daha kısa bir süreye inecek. Güneydoğu'daki iller de yüksek hızlı tren ile tanışarak şehirler arasında kaybedilen süre minimum seviyeye inecek. İstanbul'dan Güneydoğu'ya hızlı tren, otobüsle yapılan yolculuğa kıyasla hem konfor hem de süre bakımından önemli değişiklikler sağlayacak. 

DİYARBAKIR CAZİBE MERKEZİ HALİNE GELECEK
AK Parti Milletvekili ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Galip Ensarioğlu, İstanbul-Diyarbakır-Erbil yüksek hızlı tren hattının müjdesini halka verecek.

Ensarioğlu, "Diyarbakır'dan Mersin'e ve Diyarbakır'dan Erbil'e hızlı tren projesi ile ilgili merkezi hükümet ile görüşmelerimiz sürüyor. Ankara-Mersin-Adana-Gaziantep-Şanlıurfa-Diyarbakır hızlı tren ile sınırlardan limanlara ulaşım sağlanacak, Diyarbakır cazibesi olan finans merkezi olacak. " ifadelerini kullandı. Ensarioğlu, Irak Kürdistanı ve Türkiye arasındaki ticari ve sosyal ilşkilerin daha da artacağının altını çizdi.

GAZİANTEP 2016'DA HIZLI TRENE KAVUŞUYOR
Hızlı tren projejesinin bir diğer ayağı olan Gaziantep'te hat ile ilgili olarak haber7.com'a açıklamalarda bulunan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Fatma Şahin, "Hızlı tren şu anda Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı aracılığı ile Ankara, Karaman, Mersin, Adana, Gaziantep'e gelecek. İstanbul'a buradan kesintisiz gitme olanağı doğacak. Devlet Demir Yolları 2014'te bu çalışmanın ödeneğini çıkarttı. Hızlı tren projesinin 2016'da Gaziantep'e ulaşması öngörülüyor." diyerek marka şehir haline gelen Gaziantep'in Anadolu ve metropol şehirlerle artacağına dikkat çekti.

BİR MÜJDE DE ŞANLIURFA'YA
AK Parti Şanlıurfa Büyükşehir Belediye Başkan adayı Celalettin Güvenç ise, hızlı tren porojesinin Urfa'dan da geçeceğini belirterek, "Şanlıurfa'nın hızlı tren projesinin ihalesi yapıldı şu anda çalışmalar yapılıyor. Gaziantep'ten Şanlıurfa ve buradan da Diyarbakır'a gidecek. 160 km'nin üzerinden bir hızla ulaşım sağlayacak. Yüklenici firma çalışıyor." açıklamalarında bulundu.

Güvenç, "Hatta biz Sayın Bakanımız Binali Bey'e dedik ki, bu projeyi etap etap yapalım Organize Sanayi Bölgesi-Mürşitpınar (Gaziantep) arasını bitirip diğer bölümleri ihale ettirelim çünkü sanayicinin bir an önce ulaşım ve taşıma sorunlarının ortadan kalkması lazım." ifadelerini kullandı

İlk yerli trambüs görücüye çıkıyor


Bozankaya Grup, toplu taşımacılık çözümleri için son teknolojiyle ürettiği yeni araç projelerini, 06-08 Mart tarihleri arasında, İstanbul Fuar Merkezi'nde düzenlenecek Eurasia Rail Fuarı'nda katılımcılar ile paylaşacak.

Türkiye'de raylı sistem toplu taşıma araçlarına olan ihtiyaç ve bu araçların ithalatı giderek artıyor. Halen büyük şehirlerin binlerce kilometre raylı ulaşım ağına ve yüzlerce raylı sistem aracına ihtiyacı bulunuyor. Bozankaya Grup olarak bu ihtiyacı görerek yola çıktıklarını ileten Bozankaya Grup Genel Koordinatörü İlker Yılmaz, Eurasia Rail Fuarı öncesinde yeni tramvay projeleri hakkında bilgi vererek: "Tamamıyla Türk mühendislerden oluşan bir ekip ile % 100 alçak tabanlı tramvay tasarımı hazırladık. Yürütülen Ar-Ge çalışmaları sayesinde, 33 metre uzunluğunda ve 5 modülden oluşan şehir içi alçak tabanlı tramvay aracını üretime hazır hale getirdik. Uluslararası standartlara uygun bu tramvay, şehirlerimizin ulaşım problemlerine çözüm olacak. Avrupa'dan ithal edilen ulaşım araçlarına kıyasla da kalite seviyesi yüksek ve mali açıdan daha avantajlı bir yerli üretim ulaşım aracı olarak ön plana çıkacak," diyor.

İlk Yerli Trambüs

Bozankaya Grup, yerli tramvay üretiminin yanı sıra toplu ulaşım sistemleri üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda Türkiye'nin ilk Trambüs'ünü geliştirdi. İsviçre, Almanya, Avusturya gibi birçok Avrupa ülkesinde toplu taşıma sorunlarının çözümünde kullanılan modern araçların Türkiye'de çevreci, hızlı ve güvenilir ulaşım sistemleri ihtiyacına cevap vereceğinin altı çizen İlker Yılmaz; "Yaptığımız çalışmalar sonunda Türkiye'nin ilk çift körüklü Trambüs'ünü üretmeye başladık. Trambüsler, teknoloji olarak günümüz tramvay ve metro araç teknolojisine sahip, fakat lastik tekerlekli oluşundan dolayı altyapı maliyeti getirmeyen ve raylı sistemlere kıyasla daha az maliyetli ulaşım sistemleridir. Ayrıca Trambüsler'in enerji tüketim değerleri km başına dizel yakıtlı otobüslere göre %65-70 oranında tasarruf sağlıyor. Dayanıklılık açısından ise dizel araçların iki katı ömre sahip. İlk olarak Malatya Belediyesi için 10 adet üretilen, Bozankaya üretimi olan bu Trambüs, raylı sistemler için hem iyi bir alternatif olacak, hem de raylı sistemlere entegre çalışabilecek," dedi.

3 Mart 2014 Pazartesi

Mesut Özil için hayrete düşüren benzerlik!




Arsenal'de top koşturan Türk asıllı futbolcumuz Mesut Özil'in benzetildiği ünlüyü görenler hayrete düştü. İşte o isim
İngiltere'de Premier Lig'in lider takımlarından Arsenal'de top koşturan, Jose Mourinho tarafıdan 'Dünyanın en iyi 10 numaralarından biri' olarak gösterilen Türk asıllı Alman futbolcu şaşırttı.. İngiltere basını bu inanılmaz benzerliği spor sayfalarının manşetlerine taşıdı. 1988'de hayatını kaybeden Ferrari otomobillerinin üreticisi Enzo Anselmo Ferrari, Türk asıllı Alman futbolcu Mesut Özil'e olan benzerliğiyle dikkat çekiyor. İşin ilginç yönü ise Enzo Ferrari'nin ölüm tarihi olan 1988'in Mesut Özil'in doğum tarihi olması.

ENZO FERARİ KİMDİR?
Enzo Anselmo Ferrari (d. 18 Şubat 1898, Modena – ö. 14 Ağustos 1988, Maranello), Scuderia Ferrari takımının kurucusu, aynı zamanda Ferrari otomobillerinin üreticisidir.Enzo Ferrari, 18 Şubat 1898'de İtalya'nın Modena kasabasında doğdu. Babası orta çapta bir işletme sahibiydi. Ferrari'nin küçüklüğünde ilerisi için üç hayali vardı. Birincisi opera sanatçısı olmak, ikincisi spor muhabiri olmak ve sonuncusu ise yarış pilotu olmaktı. Birincisi için pek yeteneği yoktu, ikincisi için çaba göstermedi fakat üçüncü tutkusu dünya üzerinde unutulmayacak bir isim oluşturdu. 1916 yılında İtalya Birinci Dünya Savaşında olduğu için babası ve abisi askere alınmıştı ve grip salgınında ölenler arasındalardı. Bu gelişmeler üzerine okulu terk eden Ferrari de orduya alındı. Bir iki ayını cephe arkasında katırları nallayarak geçiren Ferrari, 1918 yılında tekrar baş gösteren grip salgınında hastalandı. Savaştan daha çok ölüme sebep veren bu salgını atlatan Ferrari, ordudan ayrıldı

2 Mart 2014 Pazar

Sehzade Orhan Celebi vakaasi

Büyük devletler eğer karşılarında kendi güçlerini dengeleyecek bir güç yoksa diplomasinin uzun ve çetrefilli yollarını denemezler. Onlar  her zaman işin kolayına kaçarlar.Modern atasözlerinden birini biraz değiştirerek meramımızı anlatabiliriz  “Büyük devletlerin diplomasilerinde  geçerli iki madde  vardır;
A-büyük devletler her zaman haklıdır.
B-diğer durumlarda 1. madde uygulanır.”
Evet diplomasi bir sanattır ve bu sanatı en iyi uygulayan ve entrikaya çeviren  devletlerden biri de doğu romadır. Doğu Roma/Bizans  (  Yeri gelmişken Bizans adı  Bizans İmparatorluğu kavramı tarihçilerin bir icadıdır ve İmparatorluğun hayatta olduğu dönemde hiçbir zaman kullanılmamıştır. İmparatorluğun Yunanca adı Basileia tön Romania (Roma İmparatorluğu) veya sadece Romania idi. Doğu Roma halkı da kendisini Romalı olarak adlandırırdı. Türkler ve Araplar ise Rum kelimesini kullanırlardı. Batı Avrupa'da imparatorluktan "Bizans" diye bahsedilmeye başlanması Alman tarihçi Hieronymus Wolf'un 1557 yılında Corpus Historiae By­zantinæ adlı eserinin yayımlanmasının ardındandır. 1648 yılında Byzantine du Louvre (Corpus Scriptorum Historiæ Byzantinæ) ve 1680 yılında da Du Cange'nin Historia Byzantina adlı eserlerin yayımlanmasından sonra Fransız yazarların arasında Bizans kelimesi popüler hale geldi.) kuruluşundan itibaren karşısında hunlar ,Müslümanlar ,Peçenekler ,Bulgarlar vd. Doğu romanın  gücü bir noktadan sonra  bunlarla baş etmeyecek hale geldi ve meşhur Bizans entrikaları  devreye girdi.

Bizansın gücünü bittiği yerde entrika diplomasisinin nasıl etkili olduğunu  gösteren ilginç olaylardan biride  Çaka bey’in   I.Kılıçaslan tarafıundan öldürülmesidir.  Çaka bey deniz gücüne sahiptpr ve İstanbulu almak istemektedir. Bu amaçla   kendisi İstanbulu kuşattığı zaman Peçeneklerinde karadan İstanbulu kuşatmaları için Peçeneklerle anlaşır. Zor durumda kalan Bizans I.Kılıçaslanın vehimlerine oynar ve  Çaka beyin I.Kılıçaslan tarafından öldürülmesini sağlar. Diğer taraftan da Peçeneklere karşı başka bir Türk boyu olan Kumanlarla anlaşırlar Kumanların  Peçenekleri yenerek tarih sahnesinden silinmelerini sağlar.

Osmanlı Devletinin kurulmasından sonrada olayların akışı değişmez.  Osmanlının gücü ile baş edemeyen Bizans   entrika diplomasisi  ile  kurtulmaya çalışır. Beylikleri Osmanlıya karşı kışkırttığı gibi Osmanlı ailesi arasında da ayrılıkları çok iyi takip eder ki fetret devri politikaları ve sonrasında Mustafa Çelebi olayındaki tavrı bunun örnekleridir.  II.Muratın  kardeşi Şehzade Mustafa’nın isyanı da Bizansı kurtaran olaylardan biridir. 6'ncı Osmanlı Padişahı II. Murat da oğlu Fatih Sultan Mehmet'ten 31 yıl önce, Haziran 1422'de İstanbul'u kuşatmıştı. Ancak 64 gün süren kuşatmayı kardeşi Isparta Sancak beyi  Şehzade Mustafanın isyanı yüzünden kaldırmak zorunda kaldı. Ancak Bizans diplomasisini en ilginç olaylarından birisi de fatih sultan mehmede karşı istanbulu savunan osmanlı şehzedesidir.

FATİH SULTAN MEHMEDE KARŞI İSTANBULU SAVUNAN OSMANLI ŞEHZEDESİ
İşte, Fatih Sultan Mehmet'in kuşattığı 6 Nisan 1453 tarihinde de Konstantinopolis'te özel bir Türk birliğinin bulunduğu belirtiliyor kaynaklarda . Kaynaklara göre bu birlik, 600 savaşçıdan oluşuyordu.  'Mülteci' Şehzade Orhan, bu birliğin başına geçip Kumkapı-Samatya arasındaki surları Fatih'e karşı savunmuştu.    Peki kimdir Şehzade Orhan   ; Şehzade Orhan   5'inci padişah Sultan Çelebi Mehmet'in abisi Süleyman Çelebinin  oğludur. Kritovulos, şehzade orhan'ın çelebi mehmet'in oğlu olduğu kanısında… yani fatih'in amcası …  Şehzade Orhan, Bizans'a sığınmıştı ve  Osmanlı yönetimi  Bizans'a yılda 300 bin akçe ödüyordu bu rehine için. Aynı Yıldırımın oğlu Çelebi Mustafa için ödenen para gibi . 1453'te XI. Konstantin, bu paranın iki katına çıkarılmasını istemişti.Fatih, bu parayı kestirtmişti.

ORHAN'I PADİŞAH İLAN ETTİLER
Bu Şewhzade Orhanla ilk karşılaşma değildir. Çocuk yaştaki Şehzade Mehmed'in 1444 yazında tahta geçmesinden sonra Konstantinopolis'te Rumların himayesinde olan Osmanlı şehzadesi Orhan Çelebi İnceğiz ve Dobruca'ya geçerek bir isyan girişiminde bulundu. Bu girişim Şihabeddin Paşa tarafından önlendi ve Orhan Çelebi Konstantinopolis'e kaçtı.Eylül ayı sonlarında Kral Ladislas önderliğindeki Hıristiyan ordusu Tuna'yı aşarak Edirne'ye yürümeye başladı, bir Venedik filosu da Çanakkale Boğazı'nı kapattı . Sadrazam Halil Paşa'nın çağrısıyla II. Murat Anadolu Hisarı'nın bulunduğu noktadan Rumeli'ye geçti ve 10 Kasım 1444'te hıristiyan ordusunu Varna'da ağır bir yenilgiye uğrattı. Varna Savaşı sırasında ve sonrasında Mehmed tahttan çekilmemişse de fiilen padişah II. Murat'tı. Ancak II. Murat savaştan kısa bir süre sonra oğlunun konumunu Konstantinopolis'teki Orhan Çelebi'ye karşı zayıflatmamak için Manisa'ya çekildi ancak sonraki süreçte özellikle Çandarlı’nın lobi faaliyetleri ile tekrar iktidara getirildi.

II.Mehmed’in  tekrar tahta çıkışından sonra  ilk taht macerasındaki olaylar yüzünden  gerek batıda ve gerekse de Doğu Romada yeni padişah genç yaşı ve tecrübesizliği dolayısıyla ilk başta önemli bir tehdit olarak algılanmamıştı. Bu görüş Mehmedin 1451de Venedik, Ceneviz Cumhuriyeti, Macaristan ve Sırp Despotluğu ile babasının yapmış olduğu anlaşmaları yenilemesiyle pekişmişti.Mehmed Doğu Roma’ya da babası dönemindeki dostane ilişkileri devam ettireceğini ve Süleyman Çelebinin Konstantinopolis’teki torunu Orhan için yıllık 300 bin akçe ayırdığını bildirmişti. Mehmed'in yetersiz bir hükümdar olduğunu düşünen yalnızca Hıristiyanlar değildi. Tahta geçmesinin ardından Karamanlılar yerel beylikleri yeniden diriltmek üzere ayaklandılar ve Seydişehir ile Akşehir'i ele geçirdiler. Bunun üzerine 1451'in yazında Mehmed Anadolu'ya geçti ve kısa sürede bu isyanı bastırdı. Bu sırada Mehmed'in Anadolu'da bulunmasını fırsat bilen Doğu Roma İmparatoru Konstantinos ulakları vasıtasıyla Süleyman Çelebi'nin torunu Şehzade Orhan'ın ödeneğinin yapılmadığını, ödeneğin ikiye katlanmaması halinde Orhan'ın Osmanlı tahtında hak iddia etmesine izin vereceği tehdidinde bulundu. . Hammer, hükümdara bu düşünceyi gerçekleştirme imkânını veren olayları su ifadelerle dile getirir:

"Bizans İmparatoru Kostantin, mevsimsiz olarak ve maharetsizce bir hareketle, padişahın fetih arzusunu hemen uygulamasını tacil (süratlendirecek) edecek davranışlarda bulundu. Sultan İkinci Mehmed, Anadolu'da, İbrahim Bey tarafından saçılmış olan nifak tohumlarını gidermeye çalıştığı sırada, Bizans elçileri ordugâha gelerek Orhan'a tahsis edilmiş olan akçanın hemen ödenmesini istemişler ve belirtilen paranın iki misli olarak verilmeyecek olması halinde, şehzadenin serbest bırakılacağını tehdide edici bir dille beyan etmişlerdi." Bu neviden bir hareket, bir bakıma Fâtih'i tehdide ediyordu. Öyle anlaşılıyor ki, bu tehdidin sonu da gelmeyecekti. Zira isi şantaja kadar götürmek demek olan bu istek, Osmanlıları devamlı surette rahatsız edecekti. Gerçekten, Karaman seferi esnasında İmparator Kostantin ve senato, bu seferi fırsat bilerek gönderdiği elçilerle Şehzâde Orhan'a verilen tahsisatın arttırılmasını ve şayet bu yapılmazsa şehzâdeyi Rumeli'ye salıvereceğini de tehdit olarak bildirmekte idi. Gelen elçilerin önce vezir-i azami görerek arzularını bildirmeleri, protokol gereği olduğundan elçiler, imparatorun tekliflerini bildirdiler.”

Bu tekliflere göre imparator, İstanbul’da bulunan Şehzâde Orhan’ın her sene verilmekte olan tahsisatının, masraflarını karşılayamamasından dolayı artırılmasını istemekte, şayet bu teklifi kabul edilmeyecek olursa adi geçen şehzadeyi Rumeli'ye salıvereceğini tehdidkarâne bir şekilde bildirmekte idi. Bunu öğrenen Halil Pasa, henüz imzası kurumayan ahde muhalif hareketlerinden dolayı ağır sözler söyleyerek elçileri tehdit ettikten sonra:
"Şimdi Anadolu'ya sefer ettiğimizi ve Frikya'da bulunduğumuzu gördüğünüzden istifade ederek, âdetiniz olduğu üzere uydurduğunuz sözlerle bizi korkutmak istiyorsunuz. Biz çocuk değiliz, elinizden ne gelirse yapınız. Orhan’ı Trakya'ya pâdişah yapmak istiyorsanız hiç durmayın. Macarları da getirmek istiyorsanız dâvet ediniz. Yalnız sunu biliniz ki hiç bir şeye muvaffak olamayacaksınız. Aksine ellerinizdekini de kayb edeceksiniz. Mamafih söylediklerinizi pâdişahıma arzedecegim. O, ne der ve nasıl arzu ederse o olacaktır". Diyerek durumu Sultan Mehmet’e bildirir. Hükümdar, imparator ve senatonun bu istekleri karsısında hiddetlenecektir. Fakat uygun zamanı beklediği için elçileri güler yüzle karşılar. Onlara, yakin zamanda Edirne'ye döneceğini ve orada görüşerek arzularını yerine getireceğini söyledikten sonra onları tatlı dil ve ümitli bir şekilde geri gönderdi.  Ancak Edirne'ye döndükten sonra Orhan için ayrılmış olan gelirlere el koydu ve Konstantinopolis'in ablukaya alınmasını emretti.

İmparatorun, Sultan Mehmet’i tahrik eden bu istekleri ve elçilerin söyledikleri, Bizans tarihçisi Dukas tarafından tafsilatlı bir şekilde su ifadelerle nakledilir:"Budala Bizanslılar, iyi düşünmeden, bos bir fikir ortaya atarak Mehmet’e elçiler gönderdiler. Âdet olduğu üzere elçiler, söyleyeceklerini önce vezire söylerlerdi. Bu elçiler vezire dediler ki: "İmparator Konstantinos her sene kendisine verilmekte olan 300 bin akçayı almaya razı olmuyor. Sizin pâdişahınız gibi, Osman oğullarından olan Şehzâde Orhan, kemal çağına ermiş bir gençtir. Her gün birçok kimse kendisine gelerek, ona "emîr" diye hitap ediyor ve kendisini pâdişah ilan etmek istiyorlar. Orhan ise bunlara ihsanlarda bulunmak ve kendilerine hediyeler vermek istiyor ise de, parası olmadığından ve para istemek için müracaat edecek başka bir yeri bulunmadığından imparatora başvuruyor. Ya tahsisatı iki misline iblağ ediniz veya Orhan’ı serbest bırakacağız. Osman oğullarını beslemeye mecbur değiliz. Bunların, beytülmalden infak olunmaları gerekir. Orhan’ın, tarafımızdan vaki olan tevkifi ve şehirden dışarı çıkmaması için aldığımız tedbirler yeterlidir."

Yılmaz Öztuna ise bu olayın İstanbul Kuşatması için gereken sebepleri doğurduğuna işaret etmektedir. ; “XI. Konstantin Büyük Türk Hakanı’na elçi göndererek , şehzade Orhan’ın Bizans’taki ikameti ve masrafları için Osmanlı Hükümeti’nin verdiği tahsisatın bir misli artırılmasını istemiştir. Elçiler , aksi taktirde şehzade Orhan’ın serbest bırakılacağı tehdidini ileri sürmüşlerdir. II. Mehmed’in Karaman Seferi’nde bulunmasından faydalanarak yapılan bu tehdit , genç hükümdara Fetih için aradığı hukuki ve siyasi fırsatı vermiştir. Sultan Mehmed , şehzade Orhan’a hiçbir tahsisat verilmeyeceğini belirtip Bizans elçilerini göndermiştir”

Padişah II. Mehmet İstanbul'u kuşattığında ise Şehzade Orhan'ı tam tehdit öğesi olarak kullandılar. Bizans ordusu, Çorlu'ya kadar olan toprakları işgal ederken, Orhan'ı 'Osmanlı padişahı' ilan ettiler.   Tehditlere pabuç bırakmayan II. Mehmet, Edirne'de döktürdüğü, zamanın en ileri savaş silahı topları Konstantinopolis'e çektirirken, 22 Nisan'da donanmayı karadan kızaklarla Haliç'e indirtti. 26 Mayıs'ta, kuşatmayı kaldırmazsa tüm Avrupa devletlerinin kendisine savaş açacağı (Macar elçilerince) bildirildi, buna da kulak asmadı. 29 Mayıs sabahı, topçuların kulakları sağır eden ateşiyle surlar delinirken II. Mehmet'in askerlerini acı bir sürpriz bekliyordu:
Surların Kumkapı-Samatya arasındaki bölümünde karşılarına çıkan, 600 kişilik Türk birliğiydi. Komutanları da 'mülteci' Şehzade Orhan... Ancak sonuçta 'Ya ben Bizans'ı alırım ya da Bizans beni' diyen II. Mehmet'in, tarihin akışını değiştirecek zaferini engelleyemedi. Şehzade Orhan, şehrin düştüğü haberini alınca da surdan atlayarak intihar edecektir. Franz Babinger’e  göre ise Şehzade Orhan ise keşiş kılığında şehri terk etmeye çalışırken yakalanıp idam edildi.
 ABİT  YAŞAROĞLU

http://www.buulke.com'dan  alıntıdır

1 Mart 2014 Cumartesi

Sibel Eraslan'ın kaleminden Bilal Erdoğan


'Bilal'
Rahmetli Tenzile Hanım Teyze, bir gün torunu Bilal Erdoğan'dan söz ederken şöyle demişti bana: 'Onun adı Necmeddin Bilal'dir, bizim Bilal dünyaya geldiğinde ortalık çok karışıktı, ihtilal zamanlarıydı, neyin ne olacağını bilmiyorduk, Menderes'i bile asmışlar, herkes sinmiş sindirilmiş... Tayyip de Hocasına (Erbakan Hocayı kastediyor) çok düşkündür, oğlumuza onun adını verelim anne demişti bize...'
 Üzerimdeki elbise sığındığımız Şifa Hastanesindeki ölü ve yaralıların içinde kana boyanmıştı. O mazlumların kanı da şahittir Bilal’e..."
İsimlerin kaderle olan bağlantısından söz eder büyükler. Bilal de kardeşleri de babalarının fırtına gibi esen mücadeleli hayatını seyrederek, kah tanık olarak kah içinde savrularak, ama sımsıkı durmayı da öğrenerek büyüdüler. Tayyip Bey'in milletvekili seçimlerinde 'tercih' meselesi hasebiyle başının ağrıdığı günler... Seçim Kuruluna itirazlar, mahkemeler ve neticede seçimleri kazandığı ilan edildiği halde, ardından milletvekilliği hakkının elinden alındığı günler... Kasımpaşa'daki evdeyiz, telefon çalıyor, Emine Hanım çay servisi yaptığı için telefona ben bakıyorum; Bilal'miş arayan. 'Babamı merak etmekten dersi dinleyemiyorum' diyor. Bir punduna getirip okuldan çıkmış telefon kulübesinden jetonla evi arıyor. Gayet iyidir, merak etme, sen derslerine sarıl gibi şeyler söyleyerek kapatıyorum.
Bu çocuklar babalarına inanarak ve onu hep merak ederek büyüdüler. Kızlar da böyledir. Babalarını okuduğu şiir yüzünden düştüğü hapishaneye teslim etmeye giderken, yüzlerindeki metanet hatta ümit, onların henüz çocukken öğrendikleri bir hayat tarzıdır. Gerçi Reis Bey, içeri girerken son defa dönüp el salladıktan sonra aile fertlerinin birbirlerine sarılıp ağlayışları da aklımda. Bu ailenin, en zor şartlar altında bile inançla azimle durmaya devam ettiğinin yıllardır tanığıyım...
'TANIK' kelimesinin altını çizerek yazıyorum bu yazıyı. Çünkü bir müddettir gerçeği imha eden bir zorlu geçitten yürüyoruz toplum olarak. Görünüşte dini bir cemaat ile siyasi bir parti arasında geçtiği zannedilen bu haşin çarpışmadan en çok darbe alan şey 'GERÇEK'... Çünkü yapılandırılıp üretilerek ortaya atılan şeyler, belge ve delillerin yerine geçiyor.
Bilal Erdoğan ve TÜRGEV'le ilgili duyumu, Başbakanımıza yakın gazetecilerden okudum, Pakistan dönüşü röportajlarından. TÜRGEV bünyesindeki kız öğrencilerle ilgili bir edebiyat çalışması esnasında duyacaktım bu şok edici girişimi. Milli istihbaratla işim olmaz, 14 yıllık köşe yazarıyım ama kendisine dosyalarca resmi bilgi akan gazetecilerden olmadım hiç. İddia makamlarının değil, savunmanın yanında durdum hep. Bu sayfayı takipedenler, Cemaat/AK Parti tartışmasında hep teenni, selamet temennisi, sabır, vicdan, temkin, uhuvvet çizgisinde durduğumu biliyor, tek bir incitici söz sarf etmediğim gibi sulhe dair çabamı defaatle ve cesaretle sürdürmeye çalıştım...
Ama bugün madem herkes bildiğine şahitlik etmek durumuna gelmiştir. Ben de Bilal Erdoğan ile ilgili tanıklığımı kayda geçmesi için söylemeliyim... Resulullah(s) da ifk hadisesinde, ailesinin ve evinin üzerine yıkılan haysiyet yıkımı projesinden, tanıklıklara başvurarak çıkmayı murad etmişti... 'Aişe'yi nasıl bilirsiniz', soru buydu ve çok ağırdı. Hz.Aişe ile ilgili kitabımı yeni bitirdim. Resulullah'ı (s) mat etmek isteyen kişilerin, onu 'ev'i ve 'ailesi' üzerinden sarsma girişimleri, Bedir'de veya Uhud'da verilen savaşlardan bile daha etkili, daha ağırdı... 'Nasıl bilirsiniz' en ilhamla ben de Bilal'i nasıl bildiğimi söylemek istedim sizlere...
Bilal Erdoğan 31 yaşında, Ömer Tayyip ile henüz kırkını çıkartmakta olan Ali Tahir'in babası. Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi'nden sonra, Harvard'da tamamladı yüksek tahsilini. Babasının ismi, elbette ona dünya çapında bir referans, ama aynı zamanda kariyer seçimi konusunda aşılması güç bir engel de. Onun gördüğü tahsil, sadece Türkiye'de değil istediği ülkede ona pek çok parlak kapıyı açacakken, kendisiyle aynı konumdaki pek çok gençten daha geride tutmak zorunda kendisini... Gönüllü hizmetlere, toplumsal yardımlaşma ve dayanışma işlerine adanmış bir hayatı yaşıyor Bilal. İlim Yayma Cemiyeti'ndeki ihtiyar dedelerle, TÜRGEV'de sırtına giyecek ikinci bir atleti olmayan gençlerin arasında geziniyor hayatı. Ben buna şahidim...
Geçen yıl Gazze bombalanırken, Bilal Erdoğan'la birlikteydik bombaların altında. 500 metre ötemizde patladı bombaların birisi, iki gazeteci arkadaşımızı kaybettik. Üzerimdeki elbise sığındığımız Şifa Hastanesindeki ölü ve yaralıların içinde kana boyanmıştı. O mazlumların kanı da şahittir Bilal'e...
Somali'de beraberdik... Havaalanı bile olmayan Somali'ye inerken, uçağımızın sağ kanadı çatlamıştı. Mogadişu'da bir çadırdan diğerine gözlerimizin önünde son nefesini veren çocuklar arasında koşuştururken, Bilal Erdoğan'ın yüzündeki derin keder, altüst oluş bugün gibi gözümde. Somalili gençlerin zapzayıf elleriyle bizlere koşup, iniltiler halinde sarılmaları o Ramazan gününde... Ağlayarak kıldığımız namazın ardından hafifçe yağan yağmur da şahittir Bilal'e... Hayırseverlerin burslarıyla okutup desteklediğimiz Somalili tıpçı kızlar, mühendislik tahsili gören zayıf oğlanlar da şahittir Bilal'e...
Van'ın insanı donduran karakışı, Urfa'nın kavruk düzlükleri, Karadeniz'in haşin dalgaları... Bilal Erdoğan'ın hayat defterinde kayıtlı nice köy ve kasabanın arasında 'kimsesizlerin kimsesi' olmaya adanmış genç bir idealistin hayat hikayesiyle örgülüdür...
Herkes bildiğini, kendince şahit olduğunu yazacaksa... Benim bildiğim de budur