misir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
misir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2017 Çarşamba

ABD'den getirdiği tohumlarla rengarenk mısır üretti

Merkeze bağlı İncesu köyünde yaşayan 35 yaşındaki Katman, televizyonda izlediği renkli mısırlardan yetiştirmeye karar verdi.Araştırmaları sonucunda ABD'deki üreticiler ile temasa geçen Katman, Oklahoma eyaletinden getirttiği tohumlar ile bahçesinde üretime başladı"Televizyonda ABD'de renkli mısır yetiştiren Kızılderili bir ailenin belgeselini izledim. Aztek ve İnka medeniyetinden kalma renkli mısırları yetiştiriyorlardı. Görünce çok etkilendim. Mavi, yeşil, kırmızı, pembe renklerdeydi. İlk başta şaşırdım. Daha sonra nasıl temin edebilirim diye araştırma yaptım. Renklere büyük ilgim var. Renkli yumurta veren tavuklar da besliyorum. Araştırmalarım sonucunda ABD'nin Oklahoma eyaletinde bulunan bir üretici ile iletişime geçerek tohum getirttim. Farklı renkteki tohumları ekerek bahçemde üretim yapmaya başladım."9 farklı renkte mısırlarım var" Eşinin de desteği ile 500 metrekarelik bahçesinde 6 ay önce yetiştirmeye başladığı renkli mısırların ilk hasadını yapan Katman'ın, sarı, mavi, pembe, kırmızı ve turuncu gibi renklerde yetişen mısırları görenler gerçek olduğuna inanmıyor.

Katman, renkli mısır üreteceğini çevresindekilere söylediğinde kendisine kimsenin inanmadığını, yetiştirdikten sonra ise herkesin ilgi gösterdiğini dile getirerek, şunları kaydetti:"Doğrusu benim için oldukça maliyetli oldu. Renkli mısırlar üreteceğim dediğimde birçok arkadaşım bana gülmüştü. Bunların boyama olduğunu, doğal olmadığını söylüyorlardı. Kimseyi dinlemeden ektim ve yetiştirdim. Şimdi hasat zamanı. Köydeki herkes şaşkınlıkla mısırlara bakıyor. Kimse mısırların gerçek olduğuna inanamıyor.Yeşil, pembe, mor, siyah, kırmızı, turuncu gibi 9 farklı renkte mısırlarım var. Tohumları getirirken 'acaba Anadolu toprağına uyum sağlar mı?' diye endişelerim de vardı. Yetiştirdiğim mısırlar ABD'dekiler ile aynı boyutta, doluluk oranı çok iyi seviyede. Patlatmalık ve haşlamalık olarak ürettiğim mısırların lezzet olarak da normal mısırlardan hiçbir farkı yok. Ayrıca tamamen organik.

14 Ocak 2017 Cumartesi

KAVALALI Mehmet Ali Paşa İSYANI

Kavalalı Mehmed Ali Paşa Napolyon tarafından işgal edilen Mısır'ı kurtarmak için Mısır giden gönüllülerdendi. Okur yazar değil fakat zeki bir kimseydi. Askeri yeteneklere de sahip olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa Kahire'de başı bozuk askerin belli bir disiplin altına alınmasını sağlamış, gösterdiği başarılardan sonra Mısır'a vali olmuştu (1804).

Kavalalı Mehmed Ali Paşa valililiği sırasında önemli hizmetleri bulunan değerli bir devlet adamıydı. Kölemen beylerini ortadan kaldırmıştı. Fransızların desteğiyle kuvvetli bir ordu ve donanma kurmuş, sulama kanalları açarak tarıma önem vermiş ve Mısır'ın kalkınmasını sağlamıştı.

Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Mora isyanı sırasında Mora ve Girit valiliklerinin kendisine verilmesi şartıyla Sultan İkinci Mahmud'a yardım etmişti. Mora isyanını bastıran Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı Rus savaşlarında Osmanlı Devleti'nin yardım istemesine rağmen kuvvet göndermedi. Mora valiliği yerine Suriye valiliğini isteyen Kavalalı Mehmed Ali Paşa, bu isteğinin reddedilmesi üzerine Suriye'yi işgal etti. Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın oğlu olan İbrahim Paşa, isyan sırasında Suriye'yi aldı. Torosları geçen İbrahim Paşa Adana ve Konya'da Osmanlı kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. 

Bu başarılardan sonra Mehmet Ali Paşa kuvvetlerini İstanbul'a kadar durdurabilecek herhangi bir güç kalmamıştı. Sultan İkinci Mahmud Ruslardan yardım istedi. Rus donanmasının İstanbul'a gelmesinden tedirgin olan İngilizler ve Fransızlar, Mısır ile Osmanlı Devleti arasında bir barış antlaşması imzalanmasını sağladılar. Osmanlı Devleti ile Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa arasında imzalanan Kütahya antlaşmasına göre, Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya Mora ve Girit valiliklerinin yanı sıra Suriye valiliği, Oğlu İbrahim Paşa'ya da Cidde valiliğine olarak Adana Valiliği de verildi. 

Mısır'da güçlü bir yönetimin bulunması İngilizlerin işine gelmemişti. Çünkü Mehmet Ali Paşa İngilizlerin bu bölgede ticaret yapmalarını engelliyordu. Bu sorunun o bölgede tekrar Osmanlı Devleti'nin hakim olmasıyla çözüleceğine inanan İngiltere, Sultan İkinci Mahmud'u Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya karşı kışkırttı. Nizip'te Osmanlı ordusu ile yapılan savaşta Osmanlı ordusu bir kez daha yenildi. Kaptan-ı Derya Ahmet Paşa Osmanlı donanmasını Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya teslim etti (1839). Artık Osmanlı Devleti'nin, kendi valisine karşı yaptığı savaşlar sonunda ne ordusu, ne donanması kalmıştı. Bu gelişmelerin yaşandığı günlerde Sultan İkinci Mahmud öldü, yerine oğlu Abdülmecid Osmanlı padişahı oldu.



XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gücünü kaybetmesi ve merkezî otoritesinin
zayıflaması bazı eyaletlerdeki valilerin isyan etmesine ortam hazırlamıştır.
Bunlardan en önemlisi Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanıdır.
Osmanlı Devleti Yunan isyanını bastırma karşılığında Mehmet Ali Paşa’ya Mora ve
Girit valiliklerini vermeyi vaadetmişti. Ancak Yunanistan’ın bağımsız olması ile
Mora, Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmıştı. Mehmet Ali Paşa, Osmanlı
Devleti’nden Mora’nın yerine Girit ve Suriye valiliğini istedi. II. Mahmut, bu
isteği kabul etmeyince Mehmet Ali Paşa oğlu İbrahim Paşa komutasındaki orduyu
Suriye üzerine gönderdi. Suriye’yi ele geçiren İbrahim Paşa Adana’ya girdi. Peş
peşe Osmanlı ordularını yenerek Kütahya’ya kadar ilerledi. 
Mehmet Ali Paşa artık Anadolu’yu hatta Osmanlı Devleti’ni ele geçirme planlarını
yapmaya başladı. Mehmet Ali Paşa ile tek başına mücadele edemeyeceğini anlayan
II. Mahmut İngiltere ve Fransa’dan yardım istedi. Ancak bu devletler, durumu
Osmanlı Devleti’nin iç sorunu olarak değerlendirip yardım etmediler. Hatta
Fransa, Mehmet Ali Paşa’yı destekler tavırlar sergiledi. II. Mahmut daha sonra
“Denize düşen yılana sarılır.” diyerek Rusya’dan yardım istedi. 
Rusya, yardım isteğini kabul ederek donanmasını İstanbul’a gönderdi. Rusya
Osmanlı Devleti’ne yardım ederek Boğazlardan serbestçe geçebileceğini
düşünüyordu. Rus donanmasının İstanbul’a gelmesi İngiltere ve Fransa’yı
kaygılandırdı. Durumun önemini kavrayan İngiltere, Fransa ve Avusturya’yı da
yanına alarak Osmanlı Devleti’ne yardım etmeye karar verdiler. Rusya’nın sıcak
denizlere inmesine engel olabilmek için Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ni
desteklediler. Rusya’nın İstanbul’dan uzaklaştırılmasının yolu Osmanlı padişahı
ile isyancı valinin uzlaştırılmasıyla mümkündü. Bu amaçla Mehmet Ali Paşa’ya
baskı yaparak Osmanlı Devleti ile 1833’te Kütahya Antlaşması’nın yapılmasını
sağladılar. Bu antlaşmaya göre: 
– Mehmet Ali Paşa’ya Girit ve Mısır valiliklerinin yanı sıra Şam valiliği
verildi. 
– Oğlu İbrahim Paşa’ya Cidde valiliği ile Adana valiliği verildi. 
Osmanlı Devleti, Kütahya Antlaşması ile bir valisine boyun eğmiş oldu. II.
Mahmut antlaşma yapılmasına rağmen Mehmet Ali Paşa’ya güvenemiyor ve tekrar
saldırıya geçmesinden endişeleniyordu. 
Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa’ya da güvenemediği için Rusya’nın

desteğinin devam etmesini sağlayabilmek amacıyla Ruslar ile Hünkâr İskelesi
Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşmaya göre: 
– Osmanlı Devleti bir saldırıya uğrarsa masrafları karşılanmak şartıyla Rusya,
Osmanlı Devleti’ne yardım edecekti.
– Rusya, bir saldırıya uğrarsa Osmanlı Devleti, Boğazları Rusya’nın savaştığı
devlete kapatacak; Rus gemilerinin Boğazlardan geçişine izin verecekti.
– Antlaşma sekiz yıl geçerli olacaktı. 
Bu antlaşma ile Rusya’nın Karadeniz’deki güvenliği sağlanmış oldu. Rusya –
Osmanlı yakınlaşması ve Rusya’nın Boğazlardan serbest geçiş hakkı elde etmesi
Boğazlar sorununun çıkmasına yol açtı.Ayrıca bu antlaşma Osmanlı Devleti’nin
Boğazlar konusunda son kez tek başına karar verdiği antlaşma olmuştur. 
Osmanlı Devleti Mısır sorununun çözümünde İngiltere’nin desteğini sağlamak için
İngilizlerle yanda maddeleri görülen Balta Limanı Ticaret Antlaşması’nı imzaladı
(1838). Bu antlaşmayla Osmanlı pazarlarına giren yabancı mallar artmış, ticaret
gelirlerinin büyük bir bölümü İngilizlerin eline geçmiştir. 
Kütahya Antlaşması tarafları memnun etmemişti. Mehmet Ali Paşa, 1838’de Osmanlı
Devleti’ne ödemekle yükümlü olduğu vergileri yollamadı ve yeniden bağımsızlığını
ilan etti. Bu olay üzerine II. Mahmut, Mehmet Ali Paşa’ya karşı savaş açtı.
Nizip’te yapılan savaşı Mehmet Ali Paşa kazandı.
Bu sırada II. Mahmut öldü, yerine oğlu I. Abdülmecit padişah oldu. İngiltere,
Avusturya ve Prusya; Rusya’nın yeniden İstanbul’a gelmesini önlemek için olaya
müdahale ettiler. 1840’ta Londra’da bir konferans toplanmasını sağladılar.
İngiltere, Rusya, Avusturya ve Prusya’nın da katıldığı bu konferansın sonunda
Londra Antlaşması (1840) imzalandı. Bu antlaşmaya göre: 
Mısır hukuki yönden Osmanlı Devleti’ne bağlı kalacak fakat Mısır valiliği
babadan oğula geçmek şartıyla Mehmet Ali Paşa’ya bırakılacaktı. Suriye, Adana ve
Girit Osmanlı yönetimine bırakılacaktı. 
Londra Antlaşması’nın maddeleri Mehmet Ali Paşa tarafından kabul edilmeyince
İngiltere, Osmanlı Devleti ve Avusturya Beyrut’a asker çıkardılar. Mısır
kuvvetleri yenilince Mehmet Ali Paşa, Londra Konferansı kararlarını kabul etmek
zorunda kaldı.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769 - 1848)
Kavalalı Mehmet Ali Paşa   (1769 - 1848)
Kavalalı Mehmet Ali Paşa, (1769- 1848) Osmanlı İmparatorluğu'nun Mısır Valisi
Kavalalı Mehmet Ali Paşa bugünkü Yunanistan'ın Kavala kentinde dünyaya geldi. Napolyon'un Mısır'ı işgaline karşı Osmanlı tarafından Mısır'a gönderilen orduda görev aldı ve kısa zamanda komutanlığayükseldi. Vali Hüsrev Paşa'ya karşı düzenlenen ayaklanmadan yararlanarak 1805'te Mısır valisioldu.
Mısır'ın kalkınması için çeşitli ıslahatlar yaptı. Avrupa'dan getirttiği hocalarla kendine güçlü bir ordu kurdu. Vehhabi ayaklanmasını bastırdı. Mora'da patlak veren isyanı bastırmakta güçlük çeken Osmanlı Devleti Mehmet Ali Paşa'dan yardım istedi. Bu başarısına karşılık Mora ve Girit valilikleri söz verildi. İsyan bastırıldı ama 1829'daki Edirne Antlaşması'yla Mora, Yunanistan'a verilince Kavalalı Mehmet Ali Paşa bu sefer de Suriye valiliğini istedi. Ancak Mehmet Ali Paşa'nın genişleme siyasetinden çekinen İstanbul Hükümeti Mehmet Ali Paşa'nın bu isteğini reddetti.
Bunun üzerine Mehmet Ali Paşa Filistin'e yürüdü ve Akka Kalesi'ni ele geçirdi. İstanbul Kavalalı'nın üstüne ordu gönderdiyse de Ağa Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır kuvvetleri tarafından bozguna uğratıldı. Mısır Kuvvetleri Halep, Şam ve Adana'yı ele geçirdiler. Konya'da Sadrazam Reşit Paşa'nın kuvvetlerini de yenip Kütahya'ya kadar ilerlediler.
Bunun üzerine II. Mahmut İngiltere ve Fransa'dan yardım istedi. Ne var ki Fransa'nın Mehmet Ali Paşa'yı desteklemesi, İngiltere'nin de Osmanlı'nın içişlerine karışmak istememesi üzerine beklediği yardımı alamadı ve Rusya'dan yardım istemek zorunda kaldı. Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması yapıldı ve Rus donanması İstanbul'a demirledi.
Boğazların Rusya'nın eline geçmesinden endişe eden İngiltere ve Fransa'nın araya girmesiyle Kütahya Antlaşması (1833) imzalandı. Antlaşmaya göre Mısır, Suriye ve Girit valilikleri Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya, Cidde ve Adana valilikleri de oğlu İbrahim Paşa'ya verildi.
Antlaşmadan her iki tarafta hoşnut olmadı. II. Mahmut Mısır valisini ortadan kaldırmak ve kaybettiği toprakları geri almak istiyordu. Osmanlı ordusu ile Mısır ordusu Nizip'te karşılaştı. Osmanlı ordusu tekrar bozguna uğrayınca Rusya'nın soruna el atmasından ve Kavalalı'nın güçlenmesinden çekinen Avrupa Devletleri konuyu görüşmek için Londra'da konferans düzenledi.
Londra'da imzalanan antlaşmaya göre Suriye, Girit ve Adana Osmanlı Devletine geri verildi, Mısır ise Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve soyundan gelenlere bırakıldı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa baştan antlaşmayı kabul etmese bile üzerine gönderilen kuvvetlere karşı başarılı olamayınca antlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı. 1845'te İstanbul'a gelip padişaha bağlılığını bildirdi. 1848'de Kahire'de öldü.

10 Kasım 2015 Salı

Misirda Gözleri kör edilen 15000 Osmanli


Evet pek çoğumuz bilmiyoruz ve bu günlerde  ermenilere yapılan sözde soykırım haberleri ile gündem meşgul ediliyor.Fakat sizlere İngilizlerin, Türklere karşı yapmış olduğu soykırım dan bahsedeceğim.Hepimiz ne yazık ki unuttuk fakat tarihimiz Türklere yapılan soykırımlarla doludur.Ne yazık ki ve biz bunları unuttuğumuz için dünya bu konulara sessiz kalmıştır.
Ingiltere birinci dünya savaşında özellikle Çanakkale cephesinde elinde bulunan Türk askerlerini Seydibeşir esir kampı na yollamıştır.Birinci dünya savaşı'nda İngilizlere 150 bin askerimiz esir düşmüş, 
bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare kampına hapsedilmiştir.Kampın tam adı Seydibeşir Kuveysna Osmanlı Useray- i  Harbiye kampı idi.
Bu kampta 1918 de Filistin cephesinde esir düşen 16 ncı tümenin 48 inci alayına bağlı Osmanlı askerleri tutuyordu. 12 haziran 1920 ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet ,ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.Bunun nedeni Ermenilerdi.Çünkü kampta Türkçe bilen Ermeniler tercümanlık yapmış ve yalan yanlış çevirilerle İngiliz komutanları azılı Türk düşmanı haline getirmişlerdir.Savaş bitmişti ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışında binlerce Osmanlı askerini teslim etmek İngiliz'in işine gelmiyordu.Çünkü olası yeni bir savaşta bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri Ermeniler tarafından İngilizlerin beynine işlenmişti.
Çözümü ise bunlar için basitti çünkü bu gavurlar katliam ve öldürmekten başka bir şey bilmemektedirler.Çözümü toplu katliam da bulunan İngilizler, askerlerimizi mikrop kırma bahanesi ilr süngü zoruyla dezenfekte havuzuna soktular.Ancak suya normalin çok üzerinde krizol maddesi katılmıştı.Mehmetçik da ayağını soktuğunda havuza aşırı krizol maddesi nedeniyle yanıyordu.Bu nedenle girmek istemiyor ve hemen çıkmak isteyen askerlere İngiliz askerleri dipçik darbeleriyle havuzdan çıkmalarına izin vermiyordu.
Her ne kadar gelen suya başlarını sokmak istemeyen mehmetçik bu kez İngilizler havaya ateş etmeye başlayınca askerlerimiz ölmemek için çömelerek başlarına suya soktular.Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu! çünkü gözleri yanmıştı ve kör olmuşlardı.Dışarı çıkanların halini gören sıradakilerin direnişi de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu.
Bu vahşet 25 mayıs 1921 tarihinde TBMM de görüşüldü.Milletvekilleri Faik ve Eşref beyler bir önerge vererek Mısır'da esirlerin, krizol banyosuna sokularak 15000 vatan evladının gözlerinin kör edildiğini bunun faili olan İngilizlerin cezalandırılması için TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.Tabiiki yeni kurulan devletin bin bir türlü sorunu vardı ve bu hesap sorma işide unutuldu gitti.
Tabii bu büyük vahşet tarafımızdan bilinmediği için bu olayı okuyanlar veyahut duyanlar inanmıyor olabilir.Abartı gelenler olabilir.Fakat tarih gerçekleri dayanmaktadır .Bu olayın ne kadar gerçek olduğu birinci dünya savaşı'nda İngilizlere esir düşen ve Seydibeşir kampı nda 3 yıl kalan Karamanlı bir Türk subayının bu kampta tuttuğu günlüklerden bir alıntı ve bugünlük bir başka Karamanlı olan Ahmet Duru tarafından kitaplaştırılmıştır."Katran Kazanında Sterilize" adıyla 2004 yılında temmuz ayında okullarına sunulan kitapta bu olay Seydibeşir kampı nda yaşanan insanlık dramı ve vahşetler yer almaktadır.Ayrıca ATO başkanı Sinan Aygün bu kitaptan yaptı alıntı alıntı bir basın bildirisinde açıklamış ve geniş kitlelerin öğrenmesini sağlamıştır.
Bu olayı inkar edenlerin başını çektiği grup krizol maddesinin kimyevi bir madde olmadığını iddaa etmiş, fakat crisol olarak geçen madde 1800 lerin sonlarından çeşitli alanlarda kullanılır.Özellikle dezenfekte işlemlerinde popülerlik kazanmıştır.Yan etkileri ortaya çıkınca 1920-1930 larda bu maddenin kullanımının vazgeçilmiştir.Belki de İngilizler Mehmetçikler üzerinde deneyince anladı bilinmez.... Krizol maddesi yüzde 5 seviyelerine kadar suyla karıştırılarak kullanıldığında sağlık açısından yan etkileri düşük fakat aşırı doz kullanımında kesinlikle zararlı bu maddenin birinci dünya savaşında esir kamplarında ki insanların dezenfekte edilmesinde kullanıldığı, Avustralya devlet arşivlerinde belgeli bir şekilde görülmektedir.Seydibeşir kampı ndan çekilen görüntüler tüm internet aleminde bulabileceğiniz gibi bu yazıya da ekledim.


Seydibeşir de 15 bin türk askerinin gözlerinin kör edilmesi ile ilgili soru önergesi milli savunma bakanı Vecdi Gönül tarafından yanıtlanmış ve kısaca 4 mayıs 1919 da gönderilen bir belgeye göre esir düşen ve İzmir'e gelen geri dönen askerler arasında 303 askerin kör olarak döndüğü belirtilmiş.Buna karşılık İngilizlerce yapılan savunmada, kasti olarak bir kör etme olayının gerçekleşmediği iddaa edilmiş, ancak özellikle İngilizlere esir düşen Türklerden binlercesinin kamplardan kör döndükleri bu olaylardan bazıları yanlış ilaç verilmesi sonucunda meydana geldiğini belirtti mektedir.Tabi ki kabul etmezler....
Günümüzde Seydibeşir esir kampı bölgesinde İskenderiye şehitliği adı verilen bir şehitliğimiz mevcut.Esirlerden vefat edenler ve bunların arasında bulunan 13 Türk subayı, kampın bir kısmına defnedilmiş.Daha sonra İngiliz tarafından subayların hatıralarına hürmeten burada küçük bir kabir inşa edilerek 1941 de şehitlik yapılmıştır.
Ne Ingilizler ne de diğer Ermeniler gibi bize karşı vahşet sergileyen diğer uluslar hiçbir şekilde savaş suçlusu olarak yargılanmadı ve bu olaylar gündeme getirmedi.Seydibeşir esir kampı ile ilgili İngilizler savaş suçlusu olarak sayılmadı.Bu olaydan dolayı kimsenin yargılanmamasının nedeni bizim tarihimizi unutmamızdır.


Seydibeşir başlı başına insanlık suçudur.Soykırım ve işkence merkezidir.Askerlerimiz yapılanları unutmayalım, unutturmayalım.

30 Haziran 2015 Salı

Biltaciden Tarihi konusma

Mısır'da darbe ile yönetime gelen cuntanın mahkemesince yargılandıktan sonra
 idama mahkum edilen Muhammed Biltaci mahkeme salonunda tarihi bir konuşma yaptı
.İşte o tarihi konuşma:
Hakimin yanındaki: "Neden ona böyle bir izin verdin.Hakim: Onun hakkı en azıdnan konuşşsun. Biltaci: Allah'ın adıyla, Allah Resulüne selat ve selam olsun. Çok basit ve mantıklı anlatacağım. Ben, Muhammed Bedi ve Safvet Hicazi 25 cinayetten yargılanıyoruz. Siz bizim hakkımızda beraat hükmü çıkarsanız bile.
Hakim:Hüküm ancak Allah'ındır. Sen bize söyleyeceklerini söyle, Allah hakkını verecek. 
Biltaci: Demem o ki; heyetinizin beraat kararı verirse, vallahi bu bizi değil size kurtaracaktır. Bu ülkeyi yöneten kişi (Sisi) bizi idam etmek için başka heyetleri, başka kuruluşları görevlendirecektir. Allah bizi bu şekilde onurlandırırsa ne mutlu bize. Vatanımız uğruna idam edilmişiz şehitlerimizin yanına katılmamız bizi onurlandıracaktır. Allah'u Teala şahidimiz olsun ki; bundan sonra idam etsenizde bizim için fark etmeyecek çünkü biz ruhlarımızı Allah'a adadık.Buna rağmen bu konuşmayı burada yapmamın nededi, Allah katında kıyamet gününde bir kanıt olması içindir.Sadece ahiret için de değil, dünya döndüğü müttedçe bütün insanlığa kanıt olsun diye yapıyorum bu konuşmayı. Kimin Hakkın safında kimin ise batıl safında olduğunu bilsinler diye yapıyorum bu konuşmayı.İki nokta üzerinde duracağım. Birincisi rejimin bana ve arkadaşlarıma karşı nefret beslemesi konusu. Çünkü polis savcılık ve devlet kurumlarında bulunan bazı yetkililer, hem siyasi hemde kişisel olarak bizden nefret ediyor. Ben Muhammed Biltaci, 51 yaşındayım. Ezher Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesiyim. 50 yaşıma kadar hiçbir suç işlememişken son sekiz ay içinde birden ülkemde bana mayfa mafya muamelesi yapılmaya başlandı. Bir çok cinayetle suçlanır oldum. Böyle saçmalık olur mu? Mısır'da yaşadım 50 yıl boyunca farklı başarılarım oldu. Üniversite yerleştirme sınavında üçüncü oldum. Sonrasında üniversite hayatım boyunca tıp fakültesinde hep bölüm birincisi oldum.eğitimim bittiğinde ise hayatıma eğitim görevlisi olarak devam ettim. Allah'ın bütün bu nimetlerinden sonra insanlara faydalı olmak adına Tıp Fakültesi'nin başarılı bir öğretim üyesi olarak klinik açtım.
Hakim: Taleplerini söyle
Biltaci: Esas önemli noktaya geldim. 50 yıl boyunca bu şekilde yaşam süren biri olarak, son 8 ay içinde otomatik silahlarla insanları tarayıp öldürmekle suçlanıyorum...Bu nasıl izah edilir? Sizin mantığınıza uyuyor mu?Hakim: Taleplerin nelerdir?Biltaci: Allah (cc) bize bu asılsız suçlamayı yöneltenlerden hakkımızı alacaktır. And olsun ki bizim hakkımızı alacak ve herşey düzelecek. Ve bu yıllar sonra değil belki birkaç ay sonra gerçekleşecek. Allah bunun hesabını sizden soracak. Bana ait tıbbi malzemelerle donatılmış kliniğimi yakıp tahrip ettiler. Bunu savcılık ve polis müdürü denetiminde yaptılar.Hakim: Taleplerine gelBiltaci: İzin verin konuşayım. Kızım 10 ay önce öldürüldü, hiçbir soruşturma açılmadığı gibi kızımın ölümünden tek bir kelime dahi söz edilmedi.
Hakim: Taleplerini söyle yoksa mikrofonu alacağız
Biltaci: Bütün bunlara rağmen yargılanan biz oluyoruz, bunu anlamak mümün değil.Benim birtek talebim var ve bunun tarihe geçmesini istiyorum. Allah (cc) Kur'an'da sizin oturduğunuz yerde oturan Hz. Davut (as)'a hitaben buyuruyor ki; ''Ey Davut biz seni yeryüzüne halife kıldık. O halde insanlar arasında adaletli hükmet. Nefis ve hevesine uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara...Hakim: Biltaci bu son...Biltaci: Hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır'' Sizden hiçbir şey talep etmiyorum. Vatanım için beni idam etmeniz, benim için büyük bir şereftir. Artık benim için vereceğiniz hükmün hiçbir değeri yoktur

.


Biltacinin Kizina mektubu....iŞTE O SATIRLAR:
"Pak ruhunun, tarihte gerçekleşen Büyük Kerbela günü ve Uhud Ashabı'nın yanına, herkesin gözü önünde yıldızlar gibi şehitlerin arasında yaratıcısına ulaştığı günün üzerinden bir yıl geçti. Temiz ruhlar her türlü kahır, zulüm ve isyana karşı çıkarak imanla ve bağlılıkla sebat içinde hakla göğe yükseldi. Üste çıkma, alçak görme, hakaret, zulüm ve zalimlerin üstüne yükselişle yükseldi.
SENİN YERİNE ARKADAŞLARINI TEBRİK ETMEK İSTERDİM
Sevgili kızım, geçtiğimiz günlerde lise bitirme sınavlarının sonuçları açıklandı, her zaman başarıda önlerinde olduğun kız arkadaşların adına mutlu oldum.
Senin yerine onları tebrik etmeyi temenni ederdim. Ancak, Allah'a yemin olsun ki, çoğu önceki ümmetlerden, birazı da sonrakilerden olan grubun içinde (Allah isterse) olman için seni seçtiğinde Allah'ın fazlı keremiyle daha da sevinçliydim."
SEN ARAMIZDA YAŞIYORSUN
Biltaci, kızı Esma'ya duyduğu özlemi şu satırlarla dile getiriyor:
"Sevgili kızım, güzel yüzüne, güleç dudaklarına, ince duruşuna ve olgun karakterine iştiyakımın ne kadar olduğunu ancak Allah bilir. Buna karşı sabrı da ancak Allah verir. Ancak sen aynı zamanda bizlerin arasında yaşıyorsun ve bizleri hiç terketmedin. Hatta annenin hapisane ziyaretlerinden birinde Allah'a yemin ederek "Esma aramızda yaşıyor" sözüne karşılık "doğru söylüyorsun" dedim.
SIKINTIYA DÜŞEN ARKADAŞLARININ RÜYALARINDASIN
Evet onlar Rablerinin katında rızıklanırlar. Bana annen, "o aramızda" sözleriyle, yaptıklarıyla gerçekten de yaşıyor. Cihadımızda ve hayatımızda bizlere katılıyor. Annen, kızlı erkekli gençlerle bir araya geldiğinde kendilerinin birçok sorunla karşılaştıklarını ve rüyalarında Esma'yı gördüklerini onları müjdelediğini, öğüt verdiğini ve sıkıntılarını atlatana kadar hayır işleri yapmaları konusunda yönlendirdiğini söylediklerini anlatıyor.
Kendi kendime dedim ki, ne de güzel yapıyorsun benim güzel kızım, şehadetinden önce de sonra da uğraşların ne de güzeldi." Kızı Esma'nın askeri bir kanas tarafından öldürüldüğünü hatırlatan Biltaci, kızının savunduğu davanın haklı olduğunu şu satırlarla anlatıyor:
SAVUNDUĞUN DAVA DOĞRU BİR DAVA
"Kızım ve hocam, senin özellikle askeri bir kanas tarafından ödürülmen, askerin vatana altmış yıl boyunca yıkım, yolsuzluk, gerilik ve tabi olmakla sürüklediği durumun sonlandırılması için çıkan Ocak Devrimi'nden sonra askeri yönetimin yeniden geri dönmesine karşıtlığın yolunda öldürülmüş olman, savunduğun davanın doğru olduğunun bir delilidir.
CEMAATLE FARKLI DÜŞÜNÜYORDUN
Özellikle senin öldürülmen, askeri darbeye karşı çıkanların ne bir cemaat ne de bir kişinin dönmesi için çıkmamış olduğunun güçlü bir delilidir. Hayatımda bir cemaate, bir partiye ya da bir kişiye bağlı olacak kişi olarak seni tanıdım. Bilakis, devrimdeki şehitlerin kısas haklarının alınması ve askere karşı gerekçesiz yumuşak davranıştan dolayı cemaatle farklı düşünüyordun.
SENİN ÖLDÜRÜLMEN KARŞI KOYUŞUNUN HAKLI BİR DELİLİ
Yine senin ne bir silah ne de bir taş dahi atmaksızın öldürülmen zulme ve karanlıklara karşı, darbeye karşı duranları hedef aldıklarının bir delilidir. Yine senin öldürülmen, başının üzerinde uçan askeri helikopter ve meydanı dolduran askeri kanas, onların ne kadar alçak ve adi olduklarının delilidir. Askeri birlikleriyle kibirli ve firavunlaşmış bu askeri isyankarlığa karşı koyanların ne kadar haklı, doğru ve adaletli olduklarının delilidir.
ASKER SİYONİSTLERİ DEĞİL KENDİ VATAN EVLADINI EZİYOR
Oysa ki halk suçsuz vatan evlatlarını öldürmeleri için değil, siyonistlere karşı kullanmaları için kendi gücünden bu askere harcamalarda bulunmuştu. Bir de bakıyoruz ki askerin kendisi bu gücü halkı öldürmek, ezmek ve vesayet sistemini güçlendirmek için kullanıyor."
GÖZÜMÜN NURU KIZIM
Biltaci, darbeden sonra başına gelenlere rağmen kendisini unutmadığını, kızı Esma'ya şu sözlerle ifade ediyor:
"Kızım, hocam ve gözümün nuru, ciğer parelerimizin katledilmesi, onlarca davanın sırtımıza yüklenmesi, mallarımıza el konulması, akademik görevlerimizden el çektirilmemiz, doğru olmayan yargı tarafından idam ve müebbet hapis kararlarının çıkması, evlatlarımızdan geri kalanlarımızın cezaevlerine tıkılması ve asılsız davalarla suçlanmaları, Allah'a yemin olsun ki ne seni ne de ak pak şehit kardeşlerini bir an için dahi unutturmaya yetmedi.
BAŞIMIZA GELENLERE ÜZÜLMEDİK
Bir an dahi uğrunda feda ettiğinizi unutmadık. Bilakis, Allah'a yemin olsun ki,  başımıza gelenden dolayı ne hüzünlendik, ne zayıfladık, ne de rehavete uğradık. İşte bizler sizlerin yolunda ilerliyoruz. İki güzel şeyden birine ulaşmadan rahat etmeyeceğiz. Darbecilerin geçen yıl boyunca, ihanet, katil, kahır, talan, yakıp yıkma, ortalığa saldıkları korku ve sessizlik; hile, yalan, sapıklık ve kalleşlik; vatanın tüm topraklarına yaydıkları aç bırakma ve isyan bizlerde sadece, bizlerin hak üzere olduğumuz, onların ise batıl üzere olduğu konusundaki eminliğimizi arttırmaktan başka bir şey yapmadı. İşte bundan dolayı hiç şüphesiz zafer gelecektir."    
Biltaci, kızının şehit edilmesinden sonra geçen bir yılda, kendilerini hapis, gardiyan, ölüm ve idam gibi kelimelerin korkutmadığını ifade ederek, mektubuna şu satırlarla son veriyor:
FEDAKARLIĞI TEMİZ RUHLARDAN ÖĞRENDİK
"Bizler hürriyet, adalet ve hakkın değerlerinin gerçekleşmesi için Allah yolunda fedakarlığın nasıl olması gerektiğini sizlerin temiz mümin, güzel ruhlarınızdan öğrendik. 
Son olarak, senin ve şehit kardeşlerin için her namazda derecelerinizi arttırması ve sizi kendisine yakın şahitlerden kılması için dua ediyoruz. Allah'a Muhammed'in (SAV) havz-ı kevserindeki salih kullarına ve sizlere katılana dek bizlere sabır ve sebat vermesi için duacıyız. O havz-ı kevser ki, orada sahabileriyle birlikte olalım. Onlar da bizlerin bu durumundan dolayı mutlu olsunlar. Şunu bilsinler ki arkalarından gelenlerin Allah'a verilmiş sözü yerine getiren, hiçbir şeyi değiştirmeyen sapasağlam adamların olduğundan emin olsunlar." 

4 Ekim 2014 Cumartesi

sudan sebebler ve Sudan-i Misir

1881 yılıydı; Sudan, Mısır'a bağlıydı.
Mısır da İngiliz işgali altındaydı ama Osmanlı'ya bağlıydı.
Karmaşık bir yapı vardı bölgede.
Osmanlı, İngiliz askerlerinin Mısır'dan çıkması için müzakere masasında yoğun çaba harcıyordu.
İşte o dönemde Sudan'da Muhammed Ahmet adında bir kayıkçının oğlu çıktı ortaya.
Osmanlı Hidiv'i tarafından yönetilen bölgeye vergi vermeyeceğini ilan etti.
Bu konuda vergi memurları ile kavgaya girdi, isyancı kimliğini ortaya çıkardı.
İngilizler böyle tipleri çok severdi.
Hemen keşfettiler İstanbul'daki halife'ye isyankar tavır alan genci.
Ajanlarını gönderdiler, onu doldurdular.
Son gelinen nokta, kayıkçının oğlu artık İngiliz istihbaratı sayesinde MEHDİ'ydi.
Önce en yakın arkadaşları ve akrabaları biat etti yeni MEHDİ'ye.
Nil kenarında yaşayan ve köle ticareti yapan göçebeler de katıldı MEHDİ kervanına.
Basggara ve Bija adında her türlü devlet otoritesine karşı sık sık ayaklanan iki kabile vardı. Onlar da katıldı MEHDİ Ordusu'na.
İngilizler'in piyasaya sürdüğü sahte MEHDİ, tıpkı bugünkü IŞİD gibi askerlerine "ENSAR ORDUSU" adını taktı.
Kendisine en yakın kabile liderlerine de "Artık siz HALİFESİ'niz" dedi.
Böylece ortaya İstanbul'daki Halife'yi tanımayan bir Mehdi ve çok sayıda Halife çıktı. Tam bir İngiliz FİTNE zekasınınürünüydü bu. MEHDİ Ordusu çok büyük katliamlar yaptı. Bölgede binlerce insanın kafasını kesti. Katlettiği insan sayısı 14 bindi. İşte bu noktada SİNSİ İngilizler Osmanlı'nın kapısını çaldı. "Sudan'da İstanbul'a isyan bayrağı çeken MEHDİ Ordusu var, sizin müdahale etmeniz gerekir" diye çağrı yaptı. Dolmabahçe "İşgalci İngilizler'in Mısır'daki düzeni bozması ve ortaya çıkan boşluğun MEHDİ sorununu ortaya çıkarması" olarak bakıyordu olaya.
Bugün Suriye'de ne yaşanıyorsa, o gün de Sudan'da aynısı vardı. Osmanlı "Bu fitneyi siz çıkarıyorsunuz" diye suçlarken, İngiltere de Osmanlı'yı suçluyordu. Tıpkı bugün "IŞİD'e Türkiye yardım etti" diye günlerce yazan İngiliz gazeteleri gibi.
Osmanlı'ya "Sudan'a asker gönder, Araplar'la savaş" diye inanılmaz bir baskıya girdiler o dönemde. Hindistan ve Kızıldeniz, İngilizler için büyük önem taşıyordu.
Bu iki bölgeyi korumanın ve tamamen ele geçirmenin yolu Mısır ile Sudan'ı bölmekten geçiyordu. Osmanlı'nın"Mısır'dan askerlerini çek" ültimatomlarını da "Sudan'daki MEHDİ" ayaklanmasını göstererek diretiyorlardı. Bahane şahaneydi.
Osmanlı "Müslüman'ın Müslüman'a kırdırlması OPERASYONU"nda oyuna gelmedi, Sudan'a asker göndermedi.
İngilizler 10 bin kişilik bir ordu hazırladı.
Başına İngiliz subay koydular.
Ancak emrindeki askerlerin tamamı Mısırlı'ydı ve MEHDİ ile savaşta hezimete uğradılar, hepsi telef oldu. Mehdi ordusu bu Müslüman'ın Müslüman'ı kıydığı savaşlarda ne zaman zayıfladı, o zaman üzerine Ordu gönderip kendi kurdukları FİTNE askerlerini kaçmaya zorlayarak tek kurşun atmadan hallettiler. Şimdi aynı oyun İngiltere'nin yavrusu İsrail'in güvenliği ve büyümesi için tezgahlandı. YENİ TÜRKİYE'nin tarihten gelen bir deneyimi var. Sınırlarında tampon bölge oluşturacak, göçlerin getireceği dalgaların içeride ulusal güvenliğimizi tehdit etmesini engelleyecektir.
Kimse Türkiye'den savaş beklemesin.
Şu anda tampon bölge kurulmazsa 3 milyon kişinin daha Türkiye'ye sığınma tehlikesi kapımızda. Alman generale dün soruyorlar; "Türkiye, Suriye'ye girerse NATO yardım eder mi?" diye.
Alman general "Suriye'den izin almadan girerse NATO yardımı olmaz" diyor.
Esad yönetiminden böyle izin istemeyeceğimize göre...

17 Eylül 2014 Çarşamba

Islami Britanyalilik ve iskocyalilar

Eski günlerdeki nüfuzunu hızla yakalayan YENİ TÜRKİYE'nin bölgeye inmesini hiç istemez. Biz Mısır'la bütünleşir-ken darbe yapar, kendi Generalini tepeye çıkarır. İnternete bir üniversitenin tanıtımını koyar "Türk öğrencilerini bekliyoruz" diye yayın yapar pişkince. O üniversite "Mısır İngiliz Üniversitesi"dir.
Mısır'daki tüm seçkinler ve zenginler çocuklarını o üniversiteye yazdırmak için sıraya girip birbirini ezer. Mısır İngiliz Üniversitesi BUE'nin sitesine girin, İngiliz bayrağı ile karşılaşırsınız. Vazgeçilmez ilkelerini alt alta yazar. Birinci sırada"Britanyalılık" diye yazar. İngilizciliği açıkça ifşa etmekten çekinmez. Bu kadar cüretkar olan bir ülke karşımıza IŞİD belasını da çıkarır. Başına HALİFE koymak onlar için hiç de zor değildir.
İngilizce'yi anasının dili gibi konuşan yüzü kapalı insanlara "Kahrolsun İngiltere" diye kafa kestirir. "Bu İngiliz'i kesiyoruz, umarız Londra ayağını denk alır" diye bir de uyarı gelir kesme töreninde. Halbuki kafası kesilen İngiliz değildir. Kraliçe'ye sömürge olarak bağlanan ve yıllardır soyulup soğana çevrilen zavallı İskoçya'dandır gariban. İngiliz niyetine İskoç... Fıkra gibi bir durum. Tam da İskoçların referandumla Birleşik Krallık'tan ayrılmayı oyladığı bir dönemde pat diye bir İskoç'un kafasını keserler nedense. O kasabı oraya kim koydu, kime ne mesaj veriyor kimse anlamaz. İskoçya'da yıllardır zengin doğalgaz ve petrol yataklarını sömürdü İngiltere. Trilyon dolarları götürdü Kraliçe'nin kasasına. 1.2 trilyon dolarlık daha petrol ve doğalgaz rezervi var. Onun için Başbakan Cameron ve Kraliçe ağlamaklı bir şekilde İskoçlara "Aman ayrılıkçı oy vermeyin" diye yalvarıyor. Onun için IŞİD seçime saatler kala İskoç kafası kesiyor. İskoçlar bağımsız ve özgür olmak istiyor. Yıllarca bizi de iç çatışmalarla, türbanla, irtica ile oyalayıp kavga ettirdiler, dışarıya, petrol bölgesine gitmemizi engellediler. Bir de gırtlağımıza kadar borca sokarak yönettiler. Önceki akşam Boğaz'dan bir dostum "IMF'e borcumuzu ödedik, ertesi gün köprü, havaalanı, Kanal İstanbul için kolları sıvadık. Bunu anlayamayan Türkiye'yi anlayamaz" diyordu. Evet bizim Merkez bankasını da, maliyeyi de, ekonomiyi de IMF yönetiyordu yıllardır. Bize bıraktıkları birkaç kuruşu bile nereye nasıl harcayacağız onlar karar veriyordu. Borcu bitirmek onları kovmak demekti. Özgürlük demekti. Özgürce paramızı harcamamız demekti. Onun için kovduğumuzu hemen ertesinde "Köprü, havaalanı, yaşasın özgürlük" dedik.
Hemen Gezi ile geldiler, Taksim Platformu ile Başbakan'ın karşısına çıktılar "Yok öyle özgürlük, köprü, havaalanı yapma" dediler. Anlamadı Bağımsızlık savaşımızı bazıları. Çünkü İngiliz mantığı ile yetişen çoktu bu ülkede. Sultan Abdülhamid de büyük stratejik öneme sahip HİCAZ demiryolunu özgürlük için yaptırırken İslam dünyasından para yardımı yağıyordu. Ve o İngilizler İslam dünyasında, Müslüman görünenlere gazete bastırıp "Göndermeyin İstanbul'a para...
Sizi soyacaklar
" diye yayın yaptırıyordu.
Sahte din adamlarından, şeyhlerden bile bu konuda demeçler alıyordu. Bugün değişen ne? İskoçlar uyandı... Bizde hala birileri horluyor!!!

31 Mayıs 2014 Cumartesi

Ingiliz cöregi

Mısır dünyanın en eski medeniyetlerinden birisiydi. Bilhassa astronomide çok buluşlar Mısır’a aittir. Mısır’ı asırlarca demir yumrukla idare eden firavunların ekserisi Mısırlı değildi. Ya Nubyalı, ya Yemenli, ya İranlı idi. Küfr ve zulmün sembolü olarak görülen firavunlar arasında mümin olanlar da yok değildi. Tarihçiler IV. Amenofis‘in Allah’a ibadet ettiğini söyler. Muhtemelen Hazret-i Yusuf zamanındaki firavun buydu ve kendisini maliye nâzırı yapmıştı. Mısır firavunlarından II. Pepi 94 yıllık saltanatıyla en uzun tahtta kalan hükümdar olarak bilinir. 
Mısır sonra Büyük İskender‘in hâkimiyetine girdi. Son firavun ailesi Ptolomeler Makedon idi. Bu aileden meşhur Kleopatra Yunanca konuşur ve tek kelime Mısır dili bilmezdi. Derken Romalılar Mısır’ı ele geçirdi. Mısır, Roma’yı besleyen zengin bir tahıl ambarı idi. Hazret-i Muhammed’in mektup gönderip imana davet ettiği Mukavkıs, Mısır’daki Roma idarecisiydi. Mısır bilahare Müslüman Arapların eline geçti. Amr bin As Mısır fâtihidir. Mısır’ın ilk ve en büyük câmiini inşa ettirmiştir. 
Mısır’ın yerli halkına Kopt (Kıptî) denir. Mısır’ın Avrupa lisanlarındaki ismi Egypt de buradan gelir. Araplar Kopt memleketini fethedince burada bir garnizon kurular. Adına da el-Mısrü’l-Kâhire (Kahredici Garnizon) dediler. Mısır adı buradan gelir. Bilinen tahıl cinsi ile alâkası yoktur. Arap fethinden sonra Hâmi asıllı bu yerli halktan Müslüman olanlar Araplarla karıştılar. Karışmayanlar Hıristiyan olarak kaldı. Bunlara bugün Kıptî denir. Butros Gali Kıptî idi. Mısır’dan geldikleri zannedildiği için Çingenelere de herkes yanlış olarak Kıptî der. Asılları Hindistan’dır.

ED-DEVLETÜ’T-TÜRKİYYE
Arap hâkimiyetinin yerini Eyyübîler aldı. Salâhaddin Eyyübî, Kürtleşmiş Arap asıllı bir Selçuklu kumandanı idi. Mısır’a hâkim olan Şiî Fâtımîleri altedip Mısır’da Arapça konuşan sünnî bir devlet kurdu. Haçlıları kovdu. Eyyübî ordusu, Kıpçak ve Çerkes asıllı kölelerden müteşekkildi. Bunlardan Aybek adında bir subay, hanedanın son ferdi melike Şeceretüddür ile evlenip sultan oldu. Bundan sonra bu kölelerden liyakati ve şansı olanlar sultan seçildi. Bunlara Memlûkler (Kölemenler) denir. Mısır o zamanlar baştaki Kıpçak sultanlar sebebiyle ed-Devletü’t-Türkiyye diye anılır. Memlûkler, Moğolların Bağdad’ı işgali ile yıkılan Abbasî halifeliğini Kahire’de ihya edip İslâm dünyasında çok prestij kazandılar. Kimsenin yenemediği Moğolları yendiler. 
Memlûkler, Şah İsmail ile ittifak kurma hatasını işleyince, 1517‘de Mısır Osmanlıların eline geçti. Yılda birkaç mahsul alınan Mısır, en zengin Osmanlı eyâleti idi. XVIII. asırda sömürgeci İngiliz ve Fransızlar gözünü Mısır’a dikti. Fransızlar, Napoleon kumandasında Mısır’ı işgale kalkıştı. Osmanlı ve İngiliz ordusu, Fransızları kovdu. Bu arada gönüllü olarak Kavala‘dan Mısır’a gelen gönüllülerden Mehmed Ali talihin yardımıyla sivrilerek 1805 yılında Mısır Vâlisi oldu. Fransızların kışkırtmasıyla ayaklanıp, Osmanlı ordusunu bozguna uğrattı. Böylece Mısır muhtariyet kazandı. Mısır vâlileri hıdiv adıyla Mehmed Ali Paşa’nın ailesinden tayin edilmeye başlandı. Aile Türk ise de, Rumelililere Arnavut demek adet olduğu için Mısır’da bu aile Elbânî (Arnavut) olarak bilinir. Mehmed Ali Paşa’nın büyük dedesinin Gümüşhane‘den Kavala’ya göçmüş bir Türk olduğunu son Mısır melikesi sayılan Neslişah Sultan‘dan işittim. Isyanı bir yana, Paşa, müspet bir şahsiyetti. Mısır’a çok hizmeti geçmiştir.

İNGİLİZLER MISIR’A ÇÖREKLENİYOR
Hindistan’ın eşiği sayılan ve Süveyş Kanalı‘nın yapılmasıyla kıymeti artan Mısır’a, 93 Harbi bahanesiyle İngilizler yerleşti. Hıdiv ve bazı memurları yine İstanbul tayin ediyordu. Bu arada “Mısır Mısırlılarındır” slogan İngilizlere ayaklanan Urabî Paşa muvaffak olamadı. 1914’de harbe girilince İngilizler Mısır’ı ilhak etti. İstanbul’a sadık Abbas Hilmi Paşa‘yı sürerek, aynı aileden Fuad‘ı melik (kral) ünvanıyla başa geçirdi. Fuad, kendisine paşalık verilmediği için İstanbul’a kırgın idi. İngilizlerin maşası oldu. 1936’da ölünce yerine oğlu Faruk geçti. İran Şahı bunun kızkardeşi ile evliydi. Faruk, babasının Mısır’a sokmadığı sürgündeki Osmanlı hanedanı ferdlerine iltifat gösterdi. Yakışıklı, fakat zayıf karakterli Faruk sefih hayatı sebebiyle herkesin gözünden düştü. 1952’de İngilizler Mısır’ı terk etti. Aynı sene çıkan askerî ihtilal, Faruk’u tahtından etti. Faruk’un amcazâdesi ve Neslişah Sultan’ın zevcesi Prens Abdülmünim kral nâibi oldu. Faruk, 1965’de İtalya’da vefat etti. 
Başa geçen ihtilal lideri General Necib de ertesi sene arkadaşı Cemal Abdünnâsır tarafından devrildi. Nâsır, sosyalist bir idare kurdu ve memleketi Sovyet Rusya’nın peyki hâline getirdi. Müslümanları ezdi. Öldükten sonra yerine geçen Enverü’s-Sâdât, Rusları Mısır’dan kovdu. Müslümanlara hürriyet verdi. İsrail ile sulh yaptığı bahanesiyle 1981’de bir resmî geçitte “İslâmcı” bir terörist tarafından öldürüldü/öldürtüldü. Yerine geçen Hüsnü Mübarek, o zamandan beri demir yumruğu ile memleketin başındadır. Binlerce sene Mısırlı olmayanların hüküm sürdüğü Mısır 1952’den beri Mısırlılar tarafından idare olunmaktadır ama halk Kavalalılar zamanındaki günleri çok aramaktadır.