John Rockefeller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
John Rockefeller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2016 Pazar

Rockefeller'den yüzyılın itirafı..İşte Türkiye üzerinde oynanan kirli oyunlar!

ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller, son yüzyılın en büyük itiraflarını yaptı. Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler...
İşte David Rockefeller’in söyledikleri:
"TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA “MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK"


Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bizim desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki; ödeme günleri geldiğinde bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik. Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı. Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidardaki yerini uzunca bir süre için sağlamlaştırdığını zannediyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece CELAL BAYAR kurtuldu, çünkü bir MASONDU ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.

"1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI"
Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.
BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ
En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.

ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI
Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.
TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ; ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU
Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor ya da özelleştirme hikayesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.
“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ” HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK
Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için PKK denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.
TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA
Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:
Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.
İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.
Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.

Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.
EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR
Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.
Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.
Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.
Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.
MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK
Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.
Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.
Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.
OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI
“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” sorusuna ise şöyle cevap verdi:
Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.
HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR
İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.
ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI
Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.
İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU
Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.
SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ
Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.
ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK
Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.
VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI
Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;

Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.
Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.
Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.
Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.
Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.
Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.
İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.
Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.
1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.
Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.
ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI
Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.
Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.
Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.
Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.
Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.
Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.
Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.
1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.
Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.
Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.
BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ
Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.
İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.
New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.
Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;
DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ
“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.
NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR
Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.
Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.
İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu

26 Ocak 2016 Salı

ROTHSCHİLD+Rockefeller Rodezyanin dogumu Zimbabve nin ölümü

Küresel PARA imparatoru Rotschild Hanedanı İngiltere'ye Fransızlar'la savaşlarında tonlarca altın yağdırdı. Ardından Londra'yı Çin'e girmeye ikna etti, ele geçirilen Hong-Kong'u, dolayısıyla afyon ticaretini yıllarca yöneten aile oldu.
İngilizler'e İsrail'i kurduran aile olarak tarihe geçti. News Times, kaoslardan karına kar katan aile için "Güney Afrika'da elmas ve savaşlarını da finanse etti" diye yazıyor. Aynı makale şöyle devam ediyor; "Güney Afrika'da elmas tüccarlığından büyük paralar kazanan, ünlü De Beers firmasını kuran, Zimbabve'yi İngiltere adına fetheden ve buradaki değerli madenleri sömüren, sonrasında bu ülkeye 'Rodezya' olarak kendi ismini veren Cecil Rodes ölümünün ardından tüm mirasını çocukları yerine Rothschildler'e bıraktı." Bankalarla, şirketlerle, küresel oyunlarla dünyayı ahtapot gibi saran ve birbirleriyle akraba olan aileler, Zimbabve gibi ülkede dahi sırf elmas için savaş çıkarıyor. Kan gölüne çevirdikleri ülkelere kendi adlarını verecek kadar da yüzsüz ve utanmaz takılıyorlar. Zimbabve'nin, mirasını Rotschildler'e bırakan Cecil Rodes'in soyadından Rodezya'ya dönüşmesi bunun en güzel kanıtı. Teröre, petrol fışkıran bölgemizdeki kan gölüne bu açıdan bakmadığımız, çocuklarımıza küresel oyunları anlatmadığımız sürece meydan terör aşkına ölenlere, imza toplayan dünyadan bihaberlere, ülkesini dışarıya şikayet edenlere kalır.

Bölgede Cecil Rhodes tarafından 1889'da Britanya Güney Afrika Kumpanyası (British South Africa Company) kuruldu. Böylece İngiliz yönetimine giren bölge 1895'te Rodezya adı verilen toprakların bir parçası durumuna geldi.Britanya yönetimi sırasında gelen beyaz göçmenler sürekli olarak ülke içinde güç kazanmaya başladı. İngilizler gelişen ekonomiyi yeni bir pazarla besleme ve beyaz egemenliğini yayma açısından Güney Rodezya (bugünZimbabve) ile Kuzey Rodezya'nın (bugün Zambia) birleştirilmesi için girişimlerde bulundu. Bu girişimler sonunda Britanya hükümeti Nyasaland'ı da (bugü Malavi) içine almak üzere 1953'te Rodezya ve Nyasaland Federasyonu'nun oluşturulmasını benimsedi.
Ama Güney Rodezya'nın egemenliğinden çekinen Kuzey Rodezya ve Nyasaland'daki Siyahlar, federasyona kesin olarak karşı çıktılar. Federasyon 1950'ler boyunca büyük ölçüde güneydeki beyaz nüfusun yararına bir politika izledi.
Siyahlar arasındaki huzursuzluğun artması sonucunda 1959'da, Nyasaland'daki milliyetçi hareketin önderliğinde yaygın eylemler baş gösterdi. Bunun üzerine olağanüstü durum ilan edilerek çok sayıda siyah tutuklandı. Ama bu gelişmeler İngiliz hükümetini, iktidarı siyah çoğunluğa devretmeye yöneltti. 1962 sonunda Nyasaland, Mart 1963'te de Kuzey Rodezya Federasyon'dan ayrıldılar. Federasyon 31 Aralık 1963'te ortadan kalktı. 6 Temmuz 1964'te Malavi, 24 Ekim 1964'te ise Zambia bağımsızlıklarını kazandılar. 1964'te Zambia adını alan Kuzey Rodezya'nın bağımsızlığıyla birlikte Rodezya adı artık, yalnızca eski Güney Rodezya'yı belirtmekteydi. Federasyonunun dağılması, beyaz azınlığın Güney Rodezya'da kasım 1965'te Rodezya Cumhuriyeti adıyla tek yanlı bağımsızlık ilan etmesine yol açtı.
1962'den beri iktidarda olan Rodezya Cephesi'nin lideri Ian Smith hükümeti, Kasım 1965'te tek yanlı bir kararla Rodezya adı verilen Britanya sömürgesinin bağımsızlığını ilan etti. Rodezya bağımsızlığını ilan ettiğinde, nüfusunun % 96'sını Siyah Afrikalıların ve ancak yüzde 3'ünü beyazların oluşturduğu bir ülkeydi. Böylece ülkenin Afrikalı insanı çok ufak bir beyaz azınlığın yönetimine girmiş oldu.[1] Bağımsızlık koşulları olarak seçim yasasının Siyahlar yararına gözden geçirilip çoğunluk yönetimine geçilmesini, her türlü ırk ayrımının kaldırılmasını ve bu bağımsızlık ilanını hukuka aykırı bulan Britanya'nın, uluslararası baskılara karşın ırkçı beyaz yönetime karşı zora başvurmaktan kaçınıp, görüşmeler yoluyla sorunu çözme çabaları sonuçsuz kaldı. Bunun üzerine Birleşik Krallık Birleşmiş Milletler (BM) vâsıtasıyla ekonomik yaptırımlar uygulattı; Rodezya’ya gemiyle petrol ihrâcına ambargo koyuldu.[2] BM de üyelerini yeni yönetimi tanımamaya çağırdı. Yaptırımların yol açtığı bazı sıkıntılara karşın, Rodezya ekonomisi Güney Afrika Cumhuriyeti, 1975'e kadar bir Portekiz sömürgesi olan Mozambik ve çokuluslu şirketlerin desteğiyle ayakta kalabildi. Uluslar Topluluğu'yla bütün bağları koparan Rodezya'da, Mart 1970'te yürürlüğe giren yeni anayasayla cumhuriyet ilan etti.

Rothschild Ailesi, Avrupa ve Amerika'dan tren yollarını finanse etti ve ABD'de isteyenlere borç alma imkanı sağladı. Nathan Mayer'in oğlu Lionel Nathan (1808-1870) 1875'te Süveyş Kanalı'nın kontrolünü satın alması için Başbakan Benjamin Disraeli tarafından kullanılmak üzere İngiltere'ye borç verd. Lionel Nathan İngiliz Meclisi'ne seçilen ilk Yahudiyi ve onun oğlu Nathan Mayer (1840-1915) ilk Baron Rothschild oldu. 
Günümüzün ünlü firmaları SiemensAEG ve Bosch'un kuruluşunu da aile finanse etti. Aile 20. Yüzyıl ile birlikte ilgisini madenlere doğru çevirmeye başladı.
Aile Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ile birlikte Ortadoğu'da BP ve Royal Dutch Shell ile birlikte petrol pazarına girdi. Güney Afrika'nın ise elmas ve savaşlarını finanse etti. Nitekim Güney Afrika'da elmas tüccarlığından büyük paralar kazanan, ünlü De Beers firmasını kuran, Zimbabve'yi İngiltere adına fetheden ve buradaki değerli madenleri sömüren, sonrasında bu ülkeye "Rodezya" olarak kendi ismini veren Cecil Rodes ölümünün ardından tüm mirasını çocukları yerine Rothschild'lere bıraktı.
Evelyn RothschildAilenin en son temsilcilerinden Sir Evelya de Rothschild. Forbes'in milyarderler sıralamasında yer alıyor. 72 yaşındakiRothschild, 20 yıldır İngiliz Bankası NM Rothschild ve Fransa'nın dışındaki diğer yatırımları yönetiyor. Fransa'daki yatırımların başında ise kuzeni Baron David de Rothschildvar.
Bu arada baba Rothschild'in ailesine bıraktığı vasiyete sık sıkıya uyuldu.
İş yerinde kilit işlevindeki önemli pozisyonlar, sadece aileden kişilere emanet edilecek.
İşlerde ailenin sadece erkek üyeleri görev alacak.
Ailenin çoğunluğu karşı bir karar almadığı sürece, her zaman en büyük oğlu ailenin başkanı olacak.
Ailede evlilikler, birinci veya ikinci dereceden kuzenler arasında gerçekleştirilecek.
Hukuki bir envanter tanzimi ve servet neşri alsa yapılmayacaktır.

ROTHSCHİLD'LERİN ÜNLÜ ŞİRKETLERİ VE KONTROL ETTİKLERİ PARA

David de RothschildRothschild Ailesi bugün dünya genelinde yapılan elmas ticaretinin yüzde 90'ını, elmas üretiminin yüzde 40'ını, kömür-bakır-uranyum-alüminyum ticaretinin de yüzde 15'ini gerçekleştirmektedir.
Ailenin günümüzde en ünlü şirketleri HSBC Bank, Royal Bank of Scotland, Banco Santander, De Beers, Rio Tinto, ING Group ve Aviva'dır. Aile ayrıca 2000 yılında Fransız devletine sattıkları BNP Baripas şirketi ile Somanh Bankası'nın da (kapanana kadar) kurucusu ve sahibidir.
Son yıllarda şarap pazarına da giren aile Fransa, Şili, Amerika ve Güney Afrika'da üretim yapmakta, Fransız şarap piyasasının yüzde 50'sini elinde bulundurmaktadır.
Ailenin serveti yaklaşık 2009 verilerine göre 4-5 trilyon dolardır. Kontol ettiği oara ise 15 trilyon dolar civarındadır.
News Times

Ünlü Forbes dergisi her yıl dünyanın en zengin 100 kişisinin açıkladığı bir liste yayınlar.Forbes dergisinin açıkladığı en zenginler listesinde Rockefeller ailesinden tek bir isim bile görmek mümkün değil. Son olarak bu yıl yayınlanan listeye göre dünyanın en zengin kişisi 79,2 milyar dolarlık serveti Microsoft'un kurucusu Bill Gates listenin başında yer aldı.
Rockefeller Kardeşler
Ancak bu listede garip olan bir yan var. Bu liste son derece detaylı ve ciddi araştırmalardan sonra yayınlanmasına rağmen hiçbir zaman listeye dünyadaki pek çok dev banka, petrol şirketi, endüstri şirketlerine sahip olan Rockefeller Ailesi'ne mensup kimsenin girmemiş oluşudur.
İşin iç yüzünü bilenler realitenin böyle olmadığının farkındalar. Kağıt üzerinde görünmeseler de ABD'nin ve dünyanın en zengin ailesi Rockefeller'lar. Kontrol ettikleri para 5 trilyon dolarla 15 trilyon arasında değişiyor. Sadece New York'ta bu ailenin 1 trilyon dolarlık gayrimenkulü olduğu biliniyor.
PARANIN GERÇEK EFENDİLERİ
Rockefeller'lar hangi alanlarda ne iş yapıyorlar ve bu seviyelere gelebilmek için hangi yollardan geçtiler?

ROCKEFELLER AİLESİ
AMERİKA'DA DOĞAN İMPARATORLUK

John Davison RockefellerRockefeller Ailesi 1800'lü yılların ortalarında John Davison Rockefeller tarafından kuruldu. John Davison Rockefeller bir şirkete muhasebeci olarak girdi, kısa süre içerisinde sivrilerek muhasebeci olarak girdiği şirketin ortağı oldu.
Sonrasında bir arkadaşı ile birlikte Clark and Rockefeller Co. ismindeki ilk şirketini kurdu. Şirket Amerikan iç savaşı esnasında büyüdü ve gelişti. Savaş esnasında petrolün önemini ve ileride çok değerli bir maden olacaını sezinleyen John Davison Rockefeller, 1863 yılında efsanevi petrol şirketi Standart Oli'i kurdu.
Kardeşi William ile birlikte Amerikan petrol piyasasının tek hakimi olmayı amaçladı. Çeşitli yollarla petrolün trenlerle taşınması noktasında en uygun tarifeyi elde etti. Rakip petrol firmalarının petrolü taşıyamamaları için demi yolu şirketlerine tazminatlar öded.
1884 yılında konulndan yaralandığı bir suikastten kurduldu.
1874 yılında Cleveland'daki 26 bağımsız rafinericiye, kendisiyle birleşmesini önerdi. Yirmi bir rafinerici bu öneriyi kabul etti. Birlikte National Rafinery Association'u kurdu. Kısa süre sonra demiryollarını da sahiplenen Rockefeller, böylece 10 yıl içinde birçok petrol kuyusu işletmecisini kendisine bağladığı gibi rakiplerini de aynı fiyatla petrol satmaya zorlayarak iflas etmelerine yol açtı.
1896 yılında yine suikaste uğradıysa bundan da sağ çıkmaya başardı. Bu arada petrol çıkarma ve taşıma işlerinde yenilikler yaptı. 1982'de Amerika'nın ilk gerçek milyoneri oldu.
1911937 yılları arasında Dünya'nın en zengin insanı oldu.
1882 içinde "Standard Oil Trust" kurulmuş oldu. Petrol alanında ABD'nin en büyük şirketler topluluğu id. Petrol çıkarılmasında yeni teknikler geliştirilmesini sağladı. Gazyağı fiyatlarının yüzde 80 aşağı çekerek aynı işi yapan rakiplerinin iflas etmesinin sağladı.
1901 yılında Rockefeller hakkında çizilen bir karikatür onun "Dolar torbasını" başında kral tacı gibi bulunduran bir imparatora benzetiyordu. Ayağını bastığı yerde ise petrol kuyuları vardı. Rockefeller'in sınır tanımaz zengin olma hevesleri dizginlenemedi. Ama kendisine karşı rakiplerinin açtığı basın kampanyaları sonucu 1911 yılında ABD Yüksek Mahkemesi, Standard tröstünün bir tek kişinin tekelinde olmasına son veren yasayı uygulamaya koydu.
Aynı yıl ABD'de üretilen petrolün yüzde 64'ünü tek başına kontrol ediyordu. Anti-Trust yasasının uygulanması ile birlikte Standard şirketi parçalandı ve 34 şirket ortaya çıktı. Ama en büyükleri 6 kız kardeş olarak isimlendirilen "Conoco" adını alan Continental Petrol, "Amacon" adını alan İndiana Standard, "Chevron" adını alan Kaliforniya Standard, "Exxon" adını alan New-Jersey Standard, "Mobil" adını alan New-York Standard, "Sohio" adını alan Ohio Standard idi.
John Davison Rockefeller ölünce 912 milyon dolar servet bıraktı. (Bu servet günümüzün enflasyon şartlarına dönüştürülünce 189 milyar dolar ediyor.) Böylece insanlık tarihinin en zenginleri listesinde birinci oldular.
Rockefeller Ailesi, John Davison Rockefeller'in ölümünden sonra da gelişmeye devam etti. Aile bankacılığa el attı ve Chase Manhattan Bank ile bankacılık sektörüne girdi ve ABD'de dev halina geldi. Banka daha sonra ünlü yatırım devi J.P Morgan ile birleşerek J.P Morgan and Chase adını alsa da kontrolü Rockefeller Ailesi'nde kaldı.
Rockefeller Ailesi, 2. Dünya Savaşı'nın ardından uluslararası kurumlarda da kontrol noktasında aktif olarak etkili oldu.
Dünya Bankası'nın kuruluşundan itibaren görev alan 4 Başkan, Mc Cloy, Eugene Black, George Woods ve son zamanlarda görev alan Wolfenson, Rockefeller Ailesi'nin elindeki Chase Manhattan Bankası'nda çalışmışlardı. Dünya Bankası, ihtiyaç duyduğu para ve kredinin en önemli kaynağı olarak Rockefeller Ailesi'ne bağlı şirketler ve bankalardı.
Böyle bakılacak olursa aslında Dünya Bankası'ndan kredi alan ülkeler Rockefeller 'lere borçlanmaktaydı.
IMF'te de benzer bir durum söz konusudur. 1994 yılında kurulan IMF'in kuruluş aşamasında ABD'nin destekçi şirketlerinden en büyüğü Rockefeller Ailesi olmuştur. Hali ile kontrol mekanizmasında da etkin birçimde rol almışlardır.
Öte yandan Rockefeller Ailesi'nin kontrolündeki Chase'de başkanlık yapan Joseph Verner Reed, 1987 yılında Dünya Bankası'nda görev aldı ve aynı zamanda Birleşmiş Milletler Sekreteri'nin Siyasi İşler yardımcılığı görevine getirildi.
Aile siyasete de el attı. Nelson Rockefeller, ilk olarak 1940'ta Dışişleri Bakanlığı'nın Amerika ülkeleri arasındaki ilişkiler koordinatörü oldu. Cumhuriyetçi olmasına karşın, 1944'te Franklin D. Rosvelt'in başkanlığındaki Demokrat Parti hükümetinde Amerika ülkeleri arasındaki ilişkilerden sorumlu Dışişleri Bakanlığı'na getirildi ve bir yıl görevi yürüttü. 1959-1973 yılları arasında aralıksız 14 sene New York Valiliği görevini ve 1974-1977 yılları arasında ABD'nin 41. Başkan yardımcılığı görevini yürüttü.
Aile şu an dünyanın en zengin ve en nüfuzlu ailesi olarak gösteriliyor. Ailenin bugünkü başkanı ise David Rockefeller'dir.
Rockefeller'lere ait Rockefeller Center ise New York'un simgelerinden birisidir.

ROCKEFELLER ŞİRKETLERİ VE KONTROL ETTİĞİ SERVET

Amerika'da sermaye alanında 150 yılı aşan bir Rockefeller hanedanlığından söz edilir. Fakat sadece finans ve para piyasasında kalmamışlardır. Petrolden endüstriye çok geniş bir alana yayılmış ve oldukça güçlü bir sermayenin sahibi olmuşlardır.
Özellikle petrol alanında tam bir dev ve tröst haline gelmişlerdir ve Amerika'nın en önemli petrol şirketleri onların elindedir.
Aile tüm bunların yanı sıra birçok yardım kurumu ve binlerce vakıf açtı. Kendi mal ve gelirleri bu vakıflar ve emanetçi kuruluşlar aracılığı ile yönetiliyor. Bunun nedeni ise ABD'de vakıflardan hemen hemen hiç vergi alınmaması.
En bilinen yardım kuruluşları Chicago Üniversitesi, Tıp Araştırma Enstitüsü en ihtişamlı yapılan New York'taki ünlü Rockefeller Center'dır.
Halen Exxon-Mobile, Chevron, Citi Group, J.P Morgan and Chase en çok bilinen ve tanınanRockefeller Ailesi şirketleridir.
Aile'nin Beyaz Saray için stratejiler hazırlayan ve ABD'nin en önemli thik-tank kuruluşlarından birisi olan Rockefeller Vakfı adıyla bir vakıfları da bulunmaktadır.
Rockefeller Ailesi'nin kontrol ettiği para konusunda kesin bir tahmin yapılamamakla birlikte5 ila 15 trilyon dolar civarında bir rakam söz ediliyor.
Rockefeller Ailesi'nin sadece New York'ta 1 trilyon dolarlık gayrimenkulü olduğu biliniyor. 
News Time

22 Temmuz 2014 Salı

Bugün borç alan, yarın emir alır

Sultan Süleyman yüzyıllar önce "Bugün borç alan, yarın emir alır" demişti.
Türkiye dünyanın kanını emen Bilderberg ve IMF'in elinden ancak Nisan 2013'te kurtuldu.
Yıllarca kanımızı emdiler... Son 30 yılda 500 milyar dolar faiz ödedik. On yıllarca dik duramadık. Omurgamızı kırdılar.
Emir verdiler.
Gizli dünya devletinin tepesindeki David Rockfeller, gücünü Musul-Kerkük petrollerinden alan Yahudi bir ailenin başında.
Amerika ve dünyada en etkili BARON.
TOP SECRET bir toplantıda 
"OSMANLI'YI NASIL YIKTIKLARINI" anlatıyor: "1. Dünya Savaşı'nı Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayarak Ortadoğu'daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkardık. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, Osmanlı Padişahı Abdülhamit'e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi.
Fakat padişah bize karşı çıktı. Padişah'ı düşürdük. Mason örgütleri tarafından organize edilen, ÜLKE İÇİNDE beslediğimiz insanların çıkardıkları isyanlarla toprakları ellerinden aldık.
Dünyada hiçbir yerde bizim iznimiz olmadan stratejik işler yapılamaz. Savaşlar ve darbeler bizim planlarımızdır. TÜRKİYE'YE "MARSHALL YARDIMI" İLE EL ATTIK.
Darbeler yaptırdık. EKONOMİ MUSLUKLARI ELİMİZDEYDİ"
SON CÜMLESİ TÜYLER ÜRPERTİCİ: "EKONOMİK VE SİYASİ EKLEMLERİMİZ OLAN İNSANLARLA ÜLKELERİN YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTARIZ''

Herkes bilir!Estee Lauder, dünyanın en büyük kozmetik markasıdır. Amerikan pazarının yüzde 50'si bunlarındır.
130 ülkede faaliyet gösterir. Çok pahalı ürünlerle çok önemli bir pazar payına sahiptir. Şirketin kurucusu olan Estee Lauder adlı kadın 2004'te öldü. Time Dergisi 20. Yüzyıl'da en etkili 20 iş insanı listesi yaptığında listedeki tek kadın buydu.
İki oğlu vardı! Küçük oğlu ilginç bir kişilikti! Uzun süre aile şirketinde çalıştıktan sonra bir anda Savunma Bakan Yardımcısı oldu, ardından da Avusturya'ya BÜYÜKELÇİ olarak gönderildi! Roland S. Lauder burada görev yaparkenSOYKIRIM'ı gördü! Memleketlerinden kaçanların hikayelerine ve geride bıraktıklarına şahit oldu! Kendini tekrar keşfetti!
Aklını ve kalbini YAHUDİLER'e adamaya karar verdi! Öyle de oldu!
Bu yolda yürürken DÜNYA YAHUDİ KONGRESİ'nde BAŞKAN seçildi! Yani Dünyadaki bütün Yahudiler'in başkanıydı artık!
Değişik örgütler altında faaliyet gösteren herkes bu isme bağlıydı!
Yahudiler'le ilgili sorunları birebir çözmeye çalışıyordu! Mavi Marmara saldırısı sonrası Türkiye'nin tutumunu yumuşatmak için Türkiye'ye gelip Başbakan Erdoğan'la da görüşen isimdi! Katı ve iddialı bir SİYONİSTTİ!1994'ten sonra MEDYAYA girdi!
Türkiye'de de önemli kanalların peşine düştü, almak için zorladı! Ama İsrail'de basın onundu! Çok etkiliydi!
İsrail için her şeyi yapacak biriydi!
Netanyahu'nun akrabasıydı!
Politikaların arkasında o vardı!
Bu kesin! Ama onun yanında olup görünmeyen çok ama çok önemli bir başka isim daha vardı!
ASIL PATRON yani!
Bu isim David de Rothschild'di!
BARONLARIN Fransa sorumlusuydu! Ailesi ALMAN zulmünden kaçmak için Amerika'ya sığınmıştı! Babası Guy de Rothschild'di! Annesi, babasının uzaktan kuzeniydi! BARONES Alix Hermine Jeannete Schey de KOROMLA,Macaristan'ın en önemli ailelerinden birinin üyesiydi! Dede Baron Philipp Von Schey Koromla'ydı! Aile üyelerinden savaşta Fransız ordusunda yer alanlar oldu! Savaş bitiminden sonra ABD'den geri dönüşler başladı!
Bizim Ronald Lauder'in arkasında görünmeden duran genç BARON da Institut d'Etudes Politiques de Paris'i bitirdi! Ondan sonra aile şirketlerinde görev almaya başladı!
Arkasında inanılmaz bir güç vardı!
ROTHSCHILD&CIE Banque'den, ROHTSCHILD & SONS'a kadar pek çok kudretli şirketin yönetiminde yer alıyordu!
Avrupa'ya ve Amerika'ya yayılmış aile üyeleriyle çok yakın ilişkiler ağı kurarak, daha doğrusu kurulmuş olanın üzerinden giderek dünyayı ellerine geçiriyorlardı!
Sahip oldukları para ve şirketlerin sıralı tam listesinin yer aldığı bir kaynak yoktu!
Aile hakkında bilgi bulmak hiç kolay değildi!
Roland Lauder'in arkasında Dünya Yahudiler Birliği'ni örgütleyen isim, hiç görünmeyen ailenin en parlak çocuklarından biriydi yani!
Bu David de Rothschild öyle şirketlerde imza yetkisi kullanıyordu ki birçok devletten daha güçlüydü!
Dünya üzerindeki 31 BANKA doğrudan buna bağlıydı! 
 Rohtschild Continuation Holdings 
 Rohtschild Bank AG 
 Rohtschild Paris Orleans SCA 
 Cam. Financiere Saint-Honore 
 Cam. Financiere Martin Maurel 
 De Beers Group 
 Group Casina gibi onbinlerce çalışanı olan ve devletlerden daha zengin olan şirketlerin içindeydi! Aile üyeleriyle birlikte olduğu zaman etkisi ve gücü sınırsızdı!
İtalyan Prenses Olimpia Anna Aldobrandini ile evlendi!
Lavinia Anne Alix, Stephanie Anne Marie de Buffevent, Alexandre Guy Francesco ve Louise Lili Beatrice deROHTSCHİLD isimlerini taşıyan çocukları dünyaya getirdi! Aile bağları çok sıkı ve netti!
Göz önünde asla yaşamazlardı! İsrail sevgisi bambaşkaydı!Söylenmese de uygulamalarından Filistin'i ve Müslümanlar'ı pek sevmedikleri anlaşılıyordu!
Fransa'da BANKACILIK lisansı almak için zorluk çıkaran hükümeti devirdiği sır değildi!
İngiltere ve Fransa'daki şirketleri yani finans ve bankacılık alanında faaliyet gösteren silahlarını birleştirip dünyanın her yerinde at oynatıyordu! ABD'den Hong-Kong'a kadar her yerde sözleri geçiyordu!
Filistin'in yanında yer alamayan ALMANYA'da çok güçlülerdi!
Göstericileri sopalayan Fransa'nın hakimi bunlardı! "Kahrolsun İsrail" diye pankart açılan her yerde oranın polisi bunların gücünü arkasına alarak copu indirirdi!
ABD'nin Dışişleri Bakanı ile ikinci adamı da konuşamazdı! Şimdilik durum böyleydi!Dengeler değişinceye kadar da herkes susacaktı!
Konuşan sadece Erdoğan'dı!
Erdoğan'ın Filistin'e sahip çıkarak kimlere karşı durduğunu, bu zulme sessiz kalanların da aslında kime çalıştığını anlayın!
Hiçbir zaman önünüze gelen ilk fotoğrafa inanmayın!
Sorgulayın!Osmanlı'yı yıkan aile aslında şimdi Filistin üzerinden bize saldırıyor!
Bunu yapan NETANYAHU olsa da arkada bunlar var!
Bu aile var!
Belki pek çok Yahudi bunu bilmiyor bile!
Zaten çoğu Filistin'deki şiddete ve katliama karşı duruyor!
Hesabı yapan bu aile!
Gazze'deki o kırık dökük evlere "Vurun!" emri veren bunlar!
Hesapları içinde ORTADOĞU'ya dönen ve tarihine sahip çıkan bir Türkiye yok!
Kavganın temel nedeni bu!
Bu bölgeyi bize bırakmamak için operasyon emri veriyorlar!
Ama bizim bombalarla geri durmayacağımızı bilmiyorlar!
Bu saldırılar onları bitirecek!
Büyük bir nefret oluşacak!
Bir süre sonra bizim yazdıklarımızı dünya yazacak! Ve Filistin için sokaklara dökülenler arkadaki KUKLACIYI görüp gereğini yapacak! Yalnızlaşacaklar ve devletlere boyun eğecekler!
ORTADOĞU bunlardan gittiği an sıradanlaşacaklar!
Buna karşı direniyorlar ve bombalıyorlar!
Sonuna bakacağız!

8 Haziran 2014 Pazar

CEBİNİZDEKİ PARAYA BAKIN!



İşte, bütün “yakınmaların adresi” olan Merkez Bankası’nı bu olay vesilesiyle merak etmiş ve o günlerde birkaç telefon görüşmesi yapmıştım...
“Uzman”ların bana söyledikleri şu olmuştu: “Madem Merkez Bankası’nı merak ediyorsun; işe, önce cebindeki kâğıt paradan başla!” 
Başladım... 
Cebimdeki irili-ufaklı bütün “banknot”ları çıkarıp, serdim masanın üzerine... 
Ve “bugüne kadar fark etmediğim”, belki sizlerin de fark etmediği bir şeyi fark ettim. 
Bütün “kâğıt para”ların üzerinde, “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” yazıyordu!..  Dikkat edin; “Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası” değil, “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası!” 
İlk önce, bir “baskı hatası” olduğunu düşündüm!... 
Ama, hepsi de “hatalı” olamazdı ya!.. 
Gerçekten “hata” değilmiş...
Bu durum, “Merkez Bankası’nın tarihsel gelişimi” ile ilgiliymiş...
Merkez Bankası, 1930 yılında çıkan bir kanunla karma yapıda bir anonim şirket olarak kurulmuş!.. Banka kurulduğunda “devletin payı” sadece “yüzde 15” imiş ve ilk isminde“Türkiye” ibaresi de yokmuş. 
Banka kurulduğunda, hisseleri halka ilân ile satılan, “çok sayıda yerli ve yabancı ortağı olan karma yapıda bir anonim şirket” görünümündeymiş!... Bankanın adına “Cumhuriyet”kelimesi, o zamana kadar “para basma hakkı”nı elinde bulunduran Osmanlı Bankası’ndan farklı olduğunu ve “Cumhuriyet dönemi”nde kurulduğunu göstermek için konulmuş!.. 
Anlayacağınız; ilk kurulduğunda “Cumhuriyet Merkez Bankası” imiş!.. 
“Türkiye” ibaresi çok sonradan eklenmiş!
Ne var ki; “devlet payı”nın sadece “yüzde 15” olması ve “karma yapıda bir anonim şirket”özelliği taşıması dolayısıyla, bankanın adında yer alan “Cumhuriyet” kelimesine “devlete aidiyet”ini gösteren “İ” harfi ilâve edilmemiş!.. 
Sizin anlayacağınız; Merkez Bankası, “Türkiye Cumhuriyeti’ne ait” değil!.. “Türk Liraları”nı basıyor ama Türkiye Cumhuriyeti’ne ait değil!.. 
“Karma” yapıda, bir “anonim” şirket!.. 
İLK ORTAKLARI KİMDİ? 
1930 yılında “devlet payı”nın sadece “yüzde 15” olduğu Merkez Bankası’nda, “başka pay sahipleri” de varmış!.. 
Merak ettim, geri kalan “yüzde 85 pay” acaba kimlere aitti?.. 
Hepsi “yerli” miydi, yoksa “yabancılar” da var mıydı aralarında?.. 
Eğer varsa; 
Bu “yabancı”lar “hangi ülke”nin vatandaşlarıydı ve “hangi din”e mensuptular?
Uzmanlar;
“Orada kal” demişlerdi.
Kalmıştım ama sormuştum:
“Devlet payı, hâlâ aynı oranda mı?..” 
Öyle ya; hâlâ “Cumhuriyeti” değil, “Cumhuriyet” yazıyor banknotların üzerinde!
“Hayır” demişti uzmanlar; 
“Gerçi anonim şirket olma özelliği aynen devam ediyor ama, devletin payı epey yükseldi!” 
Yüzde 51’i Hazine’nin, yüzde 21’i de Ziraat Bankası’nınmış!.. 
Geri kalan “yüzde 28” kimin?.. 
Dedik ya; 
“Anonim!” 
Yani, irili-ufaklı herkesin payı var!.. 
Ve de; 
“Merkez Bankası’nın kararları”nda; az veya çok, bu “ortak”lar da söz sahibi!.. 
Dolayısıyla; 
“Yüzde 51 payı” olmasına rağmen, tek başına Hazine’nin sözü geçmiyor!.. 
Geçemiyor!.. Geçirtmiyorlar!.. 
HAZİNE’YE “KAPİK” YOK! 
Alın size bir “ilginçlik” daha... 
“1211 Sayılı Kanun”la kurulan Merkez Bankası’nın “görev”leri arasında, “ülke ve hükümet menfaatlerini gözetmek” gibi bir ifade varmış!.. 
Ama, yakın bir zamanda çıkarılmış bu madde!.. 
Ne zaman mı?.. 
Kemal Derwish, ABD’den “ithal” edildikten sonra!.. 
Hani, Meclis’te IMF’nin dayattığı “15 günde 15 yasa” görüşmeleri vardı ya, işte o zaman!.. 
4. Madde’nin, 25.4.2001 tarih ve 4651 Sayılı Kanun’la değiştirilen şeklinde, öyle bir ifade konulmuş ki; gel de dokun, dokunabilirsen Merkez’e!.. 
O madde, şöyleymiş: 
“Bankanın temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Banka, fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisi belirler...” 
Duruun, daha bitmedi!.. 
Merkez Bankası Kanunu’nda değişiklik yapılmasına dair 25 Nisan 2001 tarihli ve 4651 sayılı bu Kanun’un 56. maddesi, 5 Kasım 2001 tarihinde yürürlüğe girmiş!.. Buna göre, Merkez Bankası, 5 Kasım 2001’den itibaren Hazine ile kamu kurum ve kuruluşlarına avans veremeyecek, kredi açamayacak bir hüviyete büründürülmüş!
Düşünebiliyor musunuz; 
Merkez Bankası’ndaki “Hazine’nin payı yüzde 51”dir ama; Banka’nın Hazine’ye “avans”vermesi, ya da “kredi” açması engellenmiş!.. 
Böylece; bir anlamda “başına buyruk” bir hüviyete büründürülmüş banka!.. 
Bunu öğrenince, merakla sordum “uzman”lara: 
“Bu durumda hiç mi müdahale edilemez Merkez Bankası’na?.. Ne yani, devletten bağımsız bir kuruluş mu bu?” 
“İşte” dedi; 
“Olayın püf noktası, bu soruda!” 
Devam etti; 
“Evet, Merkez Bankası özerktir, ama bağımsız değildir!.. Türk Ticaret Kanunu’na tabidir!.. Hazine; büyük ortak olarak; eğer bir sakatlık görürse, hesaplarını ibra etmeyebilir!.. Ya da olağanüstü kongre talebinde bulunur ve hesap sorabilir!.. Ama, her ne hikmetse, her kongrede ibra edilir bu hesaplar!.. Yani, aklarlar Merkez Bankası yönetimini!.. 
Hesap sormazlar!..”
HAZİNE’NİN PAYI YÜZDE 55
Haa, 1930 yılında, yani Atatürk döneminde kurulan ve o yıllarda “Devlet’in payının sadece yüzde 15 olduğu” Merkez Bankası, hep böyle mi kalmış?..
Elbette hayır!..
Devletin ana damarı olan Merkez Bankası’nda 1931’den 1970’e kadar Devlet’in yüzde 15, Devlet dışındakilerin yüzde 85 hissesi vardı... 1970’de Devletin hissesi yüzde 51’e çıkarıldı. 
2002’de iktidara gelen AK Parti Hükümeti ise, “Devletin payı”nı “yüzde 55”lere çıkardı!..
Merkez Bankası’nda, Hazine ve Ziraat Bankası’nın dışında, başka banka ve kuruluşların“toplam yüzde 13 hisse”leri var... Hazine ve Ziraat’in toplam hisselerinin “yüzde 74” olduğu düşünüldüğünde, geri kalan “yüzde 12’lik hisse”nin “kimlere ait olduğu” bir “sır” gibi saklanıyor ve asla açıklanmıyor!.. O hisseler, “diğer” bahsinde geçiyor ama o “diğer”ler kimdir, belli değil!’
YÜZDE 12 KİMLERİN?
Bu “yüzde 12’de”; meselâ “İngilizler”in, ya da Rotschild veya Rockefeller ailelerinin payı var mıdır?..
Yoksa niye açıklanmıyor?..
Varsa niye açıklanmıyor?.
Gördünüz ya; “faizlerin yüksekliği”nden ve cebimizdeki “banknot”lardan yola çıkıp, nerelere geldik?
Doğrusu, bu “para denizi”nde kulaç ata ata yoruldum. 
Ve sordum kendi kendime: 
“Merkez Bankası bizim mi?” 
Bizimse; paraların üzerinden niye “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” yazıyor?
“Aidiyet” eki olan “İ” nerede?.. 
Ve ayrıca; “yüzde 55 pay sahibi” olmasına rağmen, Hazine, niye “hesap” soramıyor,“faiz”leri niye düşürtemiyor?.. 
Sözün özü; 
“Özerk”liğin de ötesinde, “bağımsız” mı bu banka?.. 
Ya da; “kime, kimlere bağlı?”