26 Şubat 2014 Çarşamba

Birer birer batan: İngiliz’in HMS Aboukir gemisi batarken Donanma Haber dergisi



**********

ŞİLİ MUZAFFERİYETİ BAHRİYESİ

Yevmi gazetelerde meserretle (sevinç) okunduğu üzere müttefikimiz olan Almanya hükümet fahimesinin (itibarlı) bir müfrezeyi bahriyesi cenubi Amerika’da Şili sahilinde kendine faik bir İngiliz kuvvetiyle harbe girişmiş, hakkın galebeyi katiye si emri muhakkak olduğundan muzaffer olmuştur.
Müttefiklerimiz, cesaretle harp etmişler, HMS Monmouth ismindeki bir İngiliz kruvazörünü batırmışlar. HMS Good Hope ismindeki cesim zırhlı kruvazörü ortadan kayıp etmişlerdir. HMS Glasgow ismindeki kruvazör ise yaralı olarak kaçabilmiştir.
HMS Good Hope zırhlı kruvazörü 14000 ton cesametinde büyük bir gemidir. İki adet 23,4 , 45 çapında 15 santimlik 16 büyük topu vardır. HMS Monmouth kruvazörünün ise 9000 tondan fazla hacmi var idi.
Muhterem müttefikimizin galebeyi azimesinden mütevellit serverimizi (lider) alenen izhar ve Almanya bahriyesini tebrik ederiz.
Tabii kendileri için daha birçok muvaffakiyetler temenni ediyoruz.

KISÂSDA HAYAT VARDIR

******

Kuranı hâkimin bu hitap celili mucize ( hikmeti hukukun dibacesidir (önsöz). Nazariyat cezaiye ile meşgul olanlar ne derlerse desinler, beşeriyet haslet seba ânesini muhafaza ettikçe; kısas, hayattır. Kısasta hayat vardır. Refikülkalb olanlar bir tarak dursun – onlar bile kalblerinde fıtri bir meyl-il vahşet duyarlar – kısas; ırkı beşerde cevelan eden haksızlık kanının ilacıdır.
Bu gün de öyle oluyor. Hilafeti İslamiye ile pirâyedar olan devleti âliye; kısas hakkını ifa ediyor. Müslümanın hayatına kast etmekten başka hiçbir meziyetleri olmayan üç caniyi siyasetgaha götürür.
Moskof, İngiliz, Fransız.
Üç cani meydanda. Devleti âliye ise hakkını, vazifesini ifa ediyor. Kısas emrini yapıyor. İyi düşünelim. Bugün Moskofun vâzı milyonlarca Müslümanın kanını içen bir caniden başka nedir? Moskof; devleti âliye ile esbak (ders) eden bunca muharebatında gadren şehit ettiği binlerce Müslümanın kanıyla aludedest (bulaşmış) iken zir istilasına aldığı bunca memalik İslâmiye’nin bedbaht sekinesini o suretle oldurmuştur ki, maneviyatları cehil ile mütevazıyi ter ab; maddiyetleri Moskof çizmesi altında haraptır.
İşte İngiliz: Hindistan’da kırbaçla, topla, Mısırda hile ile cebir ile ne kadar Müslümanın kanına girdi.
İşte Fransız: Cezayir çöllerinde ot bitmez, var ise oraları ziyan eden hun nahak Müslim’inin açtığı kırmızı güllerdir. Bu güller ise İslam’a, dağ-ı Hemret nümûn kalb olsa yeri vardır.
Haritayı göz önüne getirelim. Dünya yüzünde ne kadar Müslüman varsa yüzde kaçı bu üç hükümetin esiri değildir. Müslümanlığın son istinatgâhı burasıdır.
Kaç sene hatta kaç asır vardır ki bu üç hükümet, devleti âliyenin varlığına hücum etmekte yekdiğeriyle müsabaka ile müşardır (gösterilen). Tarihi açın: Pek meşhur olduğu üzere on iki melhame-i kübrâ (kanlı savaş) görürsünüz ki, Moskof seferi kaydı hiçbir sahifeden eksik değildir. İngiltere’ye mi soruyorsunuz? Biz, Avrupa’da mukim elçi ihdasımız o alanda ilk defa devlet sıfatıyla Londra’ya elçi göndermişiz. O bize İstanbul’a donanma göndermeğe kalkışarak topla mukabele etmiş. Bu gün Bağdat’taki konsoloshanesine silah dolduran İngiltere, hilafetin en büyük düşmanıdır. Vukuat zaman ile bir dereceye kadar meşgul olanlar pek güzel bilirler ki; İngiltere Mekke ve Medine’ye sahip olmak hayâl-i hamından (boş hayal) bir türlü vaz geçememiştir. Buna ise doğrudan doğruya el uzatmak pek tehlikeli olduğunu bildiği içindir ki, her tür vesait hususiye müracaattan çekinmemiştir.
Fransa mı aklınıza geldi? Kanuni sultan Süleyman zamanı V.Karl Şarlken’e esir olan François istimdat name gönderirken, divanı hümayunda sadrazam Pargalı Makbul İbrahim Paşa uzun bir nutuk irad ederek Fransa politikasındaki dönekliği pek acı bir lisanla ihtar etmiş. (tarih Cevdet’in tab’ nuyininde birinci ciltte bu nutuk mezkûrdur. Fransa politikasının ne demek olduğunu tarihten anlamak isteyenler bunu okumalıdırlar). Selim sâlis zamanında Napoleon dost imiş, Mısır’a, Akka’ya istila için hicap etmemiş, devleti âliyenin bu dostlardan o kadar canı yanmış ki Viyana kongresine murahhas bile gönderememiş.
İyi düşünelim. Bu gün bu üç devletin tahtı idaresinde bulunan hangi Müslüman memleketi vardır ki orada her Müslim hukuku diniye ve medeniye sine tamamıyla malik olsun? En serbest idare eden İngiltere mi? İşte Hindistan ve Mısır. Andlarında mukaddes tanıdıkları kazları önlerine takarak “Kudüs, Kudüs” feryadıyla düşe kalka Avrupa’dan gelen ehl-i salib’in, ekseri İngiltere ve Fransa’dan buralara kadar sürüklenmiş, erbabı taassup idi. Bu günün o günden ne farkı var?
Hâsılı devleti âliye, bugün hayatına kast edenlerin mukabeleyi meşruiyesindedir. Hilafet İslamiye bu gün öyle bir cihadı celil ile meşguldür ki, kısas şer’i olduğu için her Müslümanın ona yardımı farzdır. Yaşamak isteyen her Müslüman yardıma borçludur. Çünkü “kısasta hayat vardır”.

EMANUEL KARASSO




Selânik'te doğup büyümüş bir Yahudidir. Geçmişi 1492'de İspanya'dan sürülen ve Sultan İkinci Bayezid'in izniyle Selânik'e yerleşen Yahudilere uzanır. Aynı zamanda İtalya vatandaşlığı da vardı. Roma ve özellikle Venedik'te bulunan Yahudîlerle kurduğu yakın diyalog ve onlardan aldığı desteklerle Osmanlı Devleti sınırları dahilinde ilk mason locasını kurdu. Makedonya Risorta Mason Locası'nın ardından İzmir, Bursa, İstanbul ve Kahire'de mason localarının kurulmasını organize etti.
"Emanuel Karasu" ismiyle de kayıtlarda yer alan Karasso, 27 Nisan 1909'da Sultan İkinci Abdülhamid'i (bk. Sultan Abdülhamid maddesi) tahttan indiren dört kişilik Meclis heyetinin başkanıydı. Bu sırada Karasso Selânik (bk. Selânik maddesi) mebusuydu. Aslında Karasso, bu gelişmeden bir süre önce, Sultan Abdülhamid'in huzuruna başka bir maksat için gelmişti. Dönemin önde gelen masonları ile birlikte Osmanlının tüm iç ve dış borçlarını ödeme karşılığında Filistin'den bir parça toprağın kendilerine satılmasını talep etmiş ve Sultan tarafından kovulmuştu.
Karasso 1912 ve 1914 seçimlerinde İstanbul temsilcisi olarak Meclis-i Mebusan'da yer aldı.
1934'te ölen Emanuel Karosso'nun mezarı Arnavutköy'deki Sefarat Mezarlığında bulunmaktadır.

Abdülhamid Han devrilmeden önce bu iki siyonist (Herlz ve Karasso) Sultan II. Abdülhamid Han’ın huzuruna çıkıp Filistin’in kendilerine verilmesi için Abdülhamid Han’a Osmanlı’nın tüm borçlarını ödeme vaadinde bulunarak, üstüne de çok miktarda altın vererek  Filistin’in kendilerine verilmesini talep etmişlerdi. Ulu Hakan’ın cevabı sert olmuştu… Siyonistler, Yahudi nüfusunun (173 binin 80 bini) kalabalık olması sebebiyle “İkinci Kudüs” denilen Selanik’te çok faaldiler. Selanik ve çevresinde doğan İttihat ve Terakki hareketini en başından beridir, mason locaları ve özellikle Emanuel Karasso vasıtasıyla yakın takibe almış ve desteklemişlerdir. Benoist Mechin, Selanik’teki siyonist masonların İttihatçılara verdiği destek hakkında şu önemli malumatı aktarmaktadır: “Şehirde çok Yahudi vardı. Bunların çoğu İtalyan tebaası ve Frank Mason idiler. Masonluk gayretiyle bu gizli teşkilata para yardımında bulunuyorlar ve İtalyan tebaasında bulundukları için de ihtilâlcileri evlerinde saklıyorlardı… Böylece onları tutuklanmaktan kurtarıyorlardı… Bunlar, Yahudi evlerinde toplanıyorlar ve Yahudilerden, kaynaklarını bilmedikleri büyük para yardımı görüyorlardı.” Abdülhamid’i devirmek ve Filistin üzerindeki Yahudi emellerinin Osmanlı’ya kabul ettirilmesi için Siyonistlerin en fazla kullan dığı şahıslardan biri de Karasso olmuştur. 17 Eylül 1901 ‘de Yıldız Sarayı’na Filistin’den toprak istemek üzere gelen siyonist lider  Theodor Herzl başkanlığındaki heyetin sözcülüğünü Emanuel Karasso yapmıştır. Karasso, Sultan Abdülhamid’in huzuruna çıkınca Siyonistlerin isteklerine şöyle tercüman olmuştur: “Şev ketmeab efendimiz hazretleri! Malum -ı şahaneleridir ki, Yahudi kavmi muhtelif memleketlerde müteferrik (dağınık) bir halde yaşamaktadır. İspanya’da Engizisyon mezalimine (zulmüne) tahammül edemeyenler Devlet-i Osmaniye’ye duhul etmiş (girmiş), hüsn-i (güzel) kabul görerek mesut olmuş, ticaret ve iktisatta hizmet eylemişlerdir… Şevketmeab, Rusya’da birkaç milyon Yahudi’nin gördüğü mezalim tahammül edilir derecede değildir. Bunların tahliyesi ve bir mahalde (yerde) ikametleri Yahudi Cemiyeti’nin emelidir. Siyon Cemiyeti işbu istidanamesini (istek bildirme) huzur-i hümayunlarınıza takdim e bu kulunuzu memur etmiştir.” Mevlanzâde Rifat’ın rivayetine göre, Sultan Abdülhamid, Karasso ve Yahudi isteklerine öylesine şiddetli bir tepki göstermişti ki, Karasso’yu ve siyonistleri huzurundan derhal kovdurmuştur. Sultan 2. Abdülhamid Han’ın işte o tarihi cevabı; “Bu topraklar milletime aittir. Milletimde bu toprakları ancak aldığı fiyata verir. Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir!”  Karasso’nun kovulmasının ardından, sarayı terkederken Başkâtip Tahsin Paşaya söylediği şu sözlerden de bellidir: “Çok yazık! Ben, Zat-ı Şahaneye bir zaman sonra yine geleceğim, fakat zannederim ki, bu seferki ziyaretim de artık istirhamımı (ricamı, yalvarmamı) is’âf edebilm ek (birinin dileğini yerine getirmek) imkânına sahip olmayacaktır.” Hakikaten de 31 Mart‘tan sonra Karasso, -az önce belirttiğimiz gibi- Abdülhamid’in hal heyetine katılarak, bu huzurdan kovulmanın acısını çıkaracaktır.

Kaynak Linki: http://www.ceddimizosmanli.net/abdulhamid-han-siyonist-yahudileri-neden-kovdu/
Karasso ile Bediüzzaman Said Nursî arasında, Selânik'te bir görüşme gerçekleşti. İkinci Meşrûtiyetin (bk. Meşrûtiyet maddesi) ilânından kısa bir süre sonra, Selânik'e İttihad ve Terakki Cemiyetinin (bk. İttihad ve Terakki maddesi) önde gelenleriyle gelen ve buradaki Hürriyet Meydanında "Hürriyete Hitap" başlıklı bir nutuk veren Bediüzzaman, büyük ilgi toplamıştı. Onun bu önemli özelliğinden ve konumundan istifade etmek niyetiyle Yahudi Karasso, kendisiyle bir görüşme talep etti. Said Nursî bu teklifi kabul etti. Ancak "Büyük Üstad" unvanını taşıyan Karasso, görüşmeyi yarıda keserek ayrıldı. Dışarıda kendisini bekleyenlerin şaşkınlık ve merak dolu bakışları karşısında şu itirafta bulundu:
"Eğer yanında biraz daha kalsaydım, az kalsın beni de Müslüman edecekti!"

Bir yiğit adam Hüseyin Avni ULAŞ

Önceki gün, kallavi yürekli bir adamın ölüm yıldönümüydü. O adam Hüseyin Avni Ulaş’tı. 
Ulaş, benim memleketimin, Erzurum’un milletvekiliydi. Milletin gerçek manada bir vekiliydi. 1887’de doğdu. 23 Şubat 1948’de vefat etti. 1 ay önce de Kazım Karabekir vefat etmişti. 
Ulaş, son derece önemli ve bir o kadar değerli biri olmasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti yıllardır bu yiğit adamın adını anmadı. Son yıllarda Erzurum’da adına bir mahalle ve lise açıldı ama yapılan ancak bu kadar idi. 

Cesaretinin, ferasetinin, basiretinin ve haysiyetinin bariz göstergelerinden biri de İzmir suikastına karıştığı iddiasıyla yargılandığı İstiklal Mahkemesi’nde “Kel Ali” diye anılan Ali Çetinkaya’ya söylediği sözdür. (Bu arada Ali Çetinkaya, 60 darbesinin sivil ayaklarından Emin Paksüt’ün babası, halen Anayasa Mahkemesi üyesi olan Osman Paksüt’ün dedesidir.) 
Ulaş, mahkemede beraat edince söz alır ve Mahkeme Başkanı Ali Çetinkaya’ya der ki: “Bugüne kadar namusumdan emindim ama şimdi namusumdan şüphe ediyorum.” 
Çetinkaya “Niye?” der ve şu cevabı alır: “Günahsız ve namuslu tüm arkadaşlarımı astınız. Bende ne namussuzluk gördünüz ki beni bu şerefli ölümden esirgediniz?


HAYAT HiKAYESi

Eski Erzurum mebûsu Hüseyin Avni Ulaş, 22 Şubat 1948 yılında İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Hürriyetçi demokrat kişiliğiyle tanınan Hüseyin Avni Bey, 1887 Erzurum (Kümbet) doğumlu.
İlk ve orta tahsilinden sonra, İstanbul’da hukuk tahsilini yaptı. Avukat oldu. Yedeksubay olarak Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşına katıldı.
1918’de Kars’ta kurulan Millî İslâm Şurâ’sının hukuk müşavirliğini yaptı. Hemen ardından, Vilâyât–ı Şarkiye Müdafaa–i Hukuk Cemiyetinin kurucuları arasında yerini aldı.
1919’da yapılan Erzurum ve Sivas Kongrelerine iştirak etti. 1919 yılı sonlarında yapılan seçimlerde Erzurum mebusu olarak Osmanlı Meclisine girdi. Bu meclisin işgalci güçler tarafından kapatılması üzerine ise, diğer mebuslarla birlikte Ankara’ya gitti.
Burada da yeni teşkil olunan Birinci Meclis’te aktif görev aldı. Meclis’teki “ikinci grub”un (hürriyetçi) desteğiyle Meclis Reis Vekili seçildi. Ne var ki, Meclis Reisiyle yıldızı bir türlü barışmadı. Şiddetli münakaşaları oldu.
Halk Partisine muhalif olan Hürriyetçi Terakkiperver Fırkasına dahil olduğundan, 1923’teki seçimlerde Meclis dışında kaldı.
Ardından da 1940’lara kadar büsbütün siyaset dışında kalmaya adeta mahkûm edildi. Bunun temel sebebi, hürriyetçi demokrat bir kişilik olarak CHP’ye muhalif olması ve bilhassa Ali Şükrü Beyin 1923’te katledilmesi üzerine Meclis’te ateşli konuşmalar yaparak cesurane bir tavır takınması idi.
İşte o âteşin konuşmadan kısacık bir bölüm:
“Efendiler! Bu şerefli kürsü, bugün elim bir vazifeye sahne oluyor. Bu şerefli milletin mebusları, bugün kalpleri kan bağlamış zavallı biçareler gibi birbirlerine bakıyorlar.
Efendiler! Ali Şükrü Bey, iki günden beri kayıptır. Memleketin sahibi, azametli bir tarihin sahibi, nâmusuna hakim bir milletin nâmusu kayboluyor, hükümet ise bulamıyor.
Allah’tan çok isterim ki, memleketin şu elim zamanlarındaki bu hal, âdi bir suç olarak zuhûr etsin.
Peki, ya mesele siyasî ise efendiler? O takdirde demek olur ki: ‘Bu memlekette herhangi bir fikrin serdarı ölecektir, öldürülecektir.’
Ey kâbe–i millet! Sana da mı taarruz? Ey milletin mümessilleri! Sana da mı taarruz? Ey milletin mukaddesatı! Sana da mı taarruz?
Arkadaşlar, efendiler! Asırlardan beridir, bu milletin kurtuluşu için bayrağı çektik, mücadele verdik. Milletin kurtuluşu onun hakimiyetidir.
Hakimiyet demek, onun oyunu memleket içinde serbest kullanması demektir. Bir millet, sinesinden bir mebus çıkarır. O mebusun ağzı, kalemi o milletin nâmusudur. Bu nâmusa tecavüz eden eller kırılsın! Tecavüz sadece arkadaşlarımıza değil, milletin nâmusunadır. Böyle nâmussuzlar yaşamamalı.”
Cumhuriyet’in ilk demokratıydı
“Cumhuriyet’in ‘demokratik’ hale getirilmesi için “hukukun üstünlüğünü” savunan ve Birinci Meclis’te “İkinci Grup’un” önderlerinden olan Cumhuriyet’in ilk demokratı sayılabilecek Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Ulaş’ı 23 Şubat 1948’de kaybetmiştik. Hüseyin Avni Ulaş sivil ve hukukçu olduğu için “muhalif” konuma düşmüştü. Kanun egemenliğini kurmak. Hukukun üstünlüğünü savunmak.. Ankara’nın 80 yıldır istemediği ve tehlikeli bulduğu bir öneri. Genç kuşaklara, Hüseyin Avni Ulaş, İkinci Grup filan öğretilmiyor. Ömrünü Türkiye için heba eden Hüseyin Avni Ulaş’ın, memleketi Erzurum’da bir tek büstü bile yok.”
(Mehmet Altan, 23.02.2002, Sabah gazetesi)
İkinci TBMM’ye giremedi
“...Hepsi de benden bigünah ve namuslu arkadaşları astınız. Bende ne gibi bir namussuzluk gördünüz ki bu şerefli ölümden esirgediniz?’ diye, İzmir suikastına karıştığı iddiasıyla İstiklâl Mahkemesinde yargılanırken Kel Ali’ye çıkışını aklınıza getirdiğinizde ‘Yargı bağımsızlığı’ konusunda şimdilerde sürmekte olan tartışmanın köklerinin ta o zamanlara kadar gittiğini ve ‘Evet ben muhalifim, ama neye muhalifim? Haksızlığa, Adaletsizliğe muhalifim’ dediğini düşündüğünüzde 2008’ler Türkiye’sini kanser gibi sarmış hukuksuzluk ve adaletsizliğin devlet geçmişimizde ne kadar güçlü bir damara sahip olduğunu düşünmez misiniz? ‘TBMM’nin gerçek şurevi fonksiyonu bulunmazsa, siyasî saltanatın şekli değişmekle birlikte bu kez şahıs, zümre ve parti diktatörlükleri ile özde devam eder. Cumhuriyet ancak hürriyetle olur. Hürriyet’e, millete istinad etmeyen cumhuriyet iğfalkârdır’ tesbitine katılmıyorum diyebilir misiniz?
12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 141’ler, 142’ler, 159, 163, 301 ve diğerleri ile sürdürülmek istenen cumhuriyet iklimi Hüseyin Avni Ulaş’ı haklı çıkarmıyor mu? Hüseyin Avni Ulaş 1948’de, düşündüğü cumhuriyeti görememenin üzüntüsüyle öldü. ‘Soy’, ‘sop’, ‘ırk’ çığırtkanlığı yapmadı. Zinde güçler onun için ‘Tanırız, iyi hukukçudur’ demedi. Düşünceleri, yani hem meclis başkanlığının hem başvekilliğin hem de başkumandanlığın tek bir adamda toplanmasına yürüttüğü muhalefet nedeniyle tüm arkadaşlarıyla birlikte tasfiye edildiğinden ‘İkinci’ TBMM’ye giremedi.”

Sabetaycılık


Doğuşu[değiştir | kaynağı değiştir]

İspanya'dan kovulma ve doğu Avrupa'da yaşadıkları sıkıntılar üzerine başgösteren bunalımlar sebebiyle Yahudiler kendilerine kucak açan Osmanlı topraklarına göç etmiş, aralarındaTevrat'ta bahse geçen kurtarıcı son peygamber Mesih'in geleceği beklentisi yaygın bir hal almıştı. Bu yüzden 1626 doğumlu Sabetay Sevi 1648 yılında mesihliğini ilan ettiğinde dünyadaki tüm Yahudiler arasında büyük bir yankı uyandırmıştır. 1,5 milyon kişiye ulaşan inananları onu sadece öğretmen, peygamber olarak görmüyor, belki bir tür tanrısal enkernasona da inanıyorlardı. [kaynak belirtilmeli] Yahudi din adamlarının büyük bir kısmı Sabetay Sevi'ye karşı çıkmıştır.
Sabetaycılığın dünyadaki Yahudiler yanında Hristiyanlar arasında da bu kadar büyük bir yankı uyandırmasının ana nedeni 1666 yılıdır.[5] Şeytanın sayısı olan yılda önce Deccal ortaya çıkacak ve sonrasında beklenen mesih dünyaya gelerek Deccal'ı öldürecektir. Bu nedenle Sabetay'ın mesihliği, 1665 yılında başka Yahudi bilginler tarafından da onaylanınca büyük gürültüler kopmuştur. [kaynak belirtilmeli]
Hristiyanlar beklenen Deccal'ın Sabetay olduğunu iddia ederek İsa'nın 1666'da gökten ineceğini ve Sabetay'ı öldüreceğini düşünerek büyük bir beklenti içine girmişlerdir.[kaynak belirtilmeli] Yahudiler'se İsa'yı son mesih olarak kabul etmediklerinden Kıyamet öncesi beklenen son Mesih'in Sabetay olduğunu düşünmüşlerdir. [kaynak belirtilmeli]

Din Değiştirme[değiştir | kaynağı değiştir]

İzmirli hahamlar Sabetay Sevi'nin dinlerini bozduğu gerekçesiyle öldürülmesine karar verdiler, ama bu kararı uygulayamadılar ve onu Osmanlı sarayına şikayet ettiler. Osmanlı yönetimi en başta olaya ilgisizdi. Daha sonra yahudi din adamlarının artan şikayetleri üzerine Sevi'yi tutuklayarak Sultan IV. Mehmet'in huzuruna çıkarıldı. Sevi, Sultandan Mesih olarak tanınma talep etti, ayrıca İsrail toprağının kendisine vermesini de istedi. Sultan onu Çanakkale'de bir kaleye hapsetti. Faaliyetleri burada da devam eden Sevi'yi yine yahudi hahamlar Saray'a şikayet edince, Osmanlı bu talepler karşısında kayıtsız kalamadı. Ortaya çıkan kargaşayı gidermek için Fazıl Ahmet Paşa, işin esasını öğrenmek için, Sevi'nin derhal İstanbul'a gönderilmesini istedi.
Edirne sarayında, Sadaret Kaymakamı Mustafa Paşa, Şeyhülislam Minkarizade Yahya Efendi ve Padişah'in imamı meşhur Vani Efendi'den oluşan bir divan kuruldu, Padişah Sultan IV. Mehmet de divanı 'Kafes'ten' izledi. Divanda, Türkçe konuşamayan Sabetay için Padişah'ın hekimbaşısı yahudilikten dönme Hayyatizade Mustafa Fevzi Efendi tercümanlık etti (Asıl adı Moses Ben Raphael Abrabanel).
Divan reisi: – Karıştırmadığın halt kalmadı. Uyandırmadık fitne bırakmadın Sabatay Efendi. Haydi bakalım şimdi göster mucizeni!
Deyince Sabatay Sevi afallar. Ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırır. Mucize göstermesi beklenmektedir. Tercüman, mucizenin şeklini de anlatır: Sabatay soyunacak, vücudunu en maharetli okçular nişangâh yapacaklardır. Attıkları oklar vücuduna işlemezse o zaman Osmanlı Padişahı da onun mesih olduğunu resmi olarak tasdik edecektir. Çünkü Yahudiler, ona kılıç, ok, tüfek, kurşun işlemez, hatta onu ateş yakmaz, suda boğulmaz diye itikat etmektedirler.[kaynak belirtilmeli]
Divan heyetinin teklifi karşısında Sabetay Sevi “Adiyo santo!” diye titremeye başlar. Teklifin dehşetinden beti benzi atar, artık her şey bitmiştir. Can havliyle son bir hamle yapar. Her şeyi inkâr eder. Ayrıca mesihlik davasının bazı Yahudiler tarafından ortaya atıldığını, kendisinin asla böyle bir iddiada bulunmadığına dair yemin üstüne yemin çeker, teminat üstüne teminat verir. Dökmedik dil bırakmaz.[kaynak belirtilmeli]
Ancak, ulema ve padişah bu cevaplardan tatmin olmaz. Bunun üzerine Hekimbaşı Hayyâtîzâde (TerzizâdeMustafa Fevzî Efendi, Sabetay'a müslüman olma teklifi götürür. Önce Sabetay bunu kabule yanaşmaz. Ancak, Hekimbaşı, ona bunu kabul etmediği takdirde türlü, türlü işkencelerle öldürüleceğini Ladino diliyle uzunca anlatır. Sevi, dönme Hayatizade'nin tavsiyesi üzerine "can bedenden çıkmadıkça" diyerek kendisine söylenen kelime-i şehâdeti tekrarlar. [kaynak belirtilmeli]
Divan huzurunda müslüman olan Sabetay Veled-i Mordehay veya Sabetay Sevi, üzerine içoğlanlarına mahsus hamama gönderilerek gusül abdesti aldırılır ve kendisine müslüman kisvesi kürk ve hil’at giydirilir. [kaynak belirtilmeli] Aziz Mehmet Efendi adını alarak 150 akçelik bir maaşla sarayda üst düzey memur Kapıcıbaşı olarak göreve getirildi. Söylentiye göre divandan çıkan Sevi, elbisesi içerisinde sakladığı Can adlı beyaz güvercini serbest bırakarak "can bedenden çıktı" dedi ve çevresindekilere ettiği yeminin geçerli olmadığını söyledi. "Can bedenden çıktığı" için artık bu söze sadık kalması gerekmez. Yine de bu rivayetin doğruluğu çok azdır. Sabatay'ın abdest sonrasında eski kıyafetleri çıkartılıp değiştirildiğinden güvercini kıyafeti içinde saklayabilmesi veya divan'ın huzuruna yakın yerde kendisine güvercin verilmesi pek mümkün değildir. [kaynak belirtilmeli]
Sevi'nin Müslüman olması bütün Yahudi dünyasında şok etkisi yarattı. Hahambaşılık olayı sevinçle karşıladı ve Müslüman olan Sevi'yi dinden çıkmış saydı. Büyük çoğunluk onun Mesih olmadığına inanarak ortodoks Yahudi inancına geri döndü, ikiyüz ailelik bir topluluk ise İslamiyete geçerek onun yolundan gitti. Bunlar onun büyük bir hikmete binaen zahiren müslüman olduğunu, mesihliğinin bir gereği olduğu yorumunda bulunurlar. Polonyalı karısı Sara, Sara'nın kardeşi Jacob Kerido'da bu kervana katılır. Sara Fatma adını, Kerido'da Yakub adını alır.
Sevi, bu olayla taraftarlarına "Karanlık bir" dönemin başladığını ve bunu "Aydınlık günlerin" takip edeceğini söyleyip, aydınlık dönemin başlaması için karanlığın şart olduğunu dile getirir. [kaynak belirtilmeli]Sabetaycılar "Aydınlık Günler" gelinceye kadar gizlenmeye devem edeceklerdir. [kaynak belirtilmeli]
Sevi dinden döndükten sonra bir süre Edirne/Hızırlık yakınlarında bulunan bir Bektaşi tekkesine devam etmiş. Bu tekke 1641-1642 yıllarında "şüpheli" bulunarak yetkililerce kapatılmış ancak IV. Mehmet tarafından zaviye olarak tekrar açılmıştır. Musevi kaynakları Sevi'nin Sûfîlik ve Bektâşîlikten etkilendiğini ve bu öğretileri Kabbala öğretisi ile harmanlayarak kendi öğretisine şekil verdiğini dile getirirler.

Sürgün[değiştir | kaynağı değiştir]

Bir süre Kapıcıbaşı olarak sarayda üst düzey memuriyette bulunsa da mesihî Yahudî inancına bağlılığının farkedilmesi üzerine Batı Trakya'ya sürülür. İbrahim Alaettin Gövsa, Sabatay Sevi isimli eserinin 68. sayfasında olayı anlatıyor: Sabatay Sevi'nin (Mehmet Efendi adı ve Müslüman kıyafeti ile) İstanbul’da yine eski müritlerinden bir kısmini toplayarak ayinler yaptığını, Girit seferinden dönen Sadrâzam Köprülü Fâzıl Ahmet Paşa'ya haber verdiler. Sadrâzam, kendisini çağırtır:
- <<Bu ne iştir? Sen hâlâ uslanmadın mı?>> diye tembih ettiği zaman Sabatay, ağız kalabalığına başladı ve meşhur olan kurnazlığı ile,
- <<Aman Sultânım! Ben birtakım akrabâmı, dostlarımı Müslüman yaptığım gibi bunları da dîn-i celîl İslâm’a celp ve dâvet etmeğe uğraşıyorum>> yolunda cevaplar verir.
Sadrazâm ona ihtar eder:
– Aklını başına topla. Müslümanım dedikten sonra yine çıfıtlığa başlarsan belânı bulursun.
Yine de bu sözlerle bir müddet takipten kurtulur.
Fakat aradan uzun bir süre geçmeden sadrâzamın adamları; Boğaziçi’nde Kuruçeşme’deki havrada Sabatay Sevi’yi müridleriyle beraber İbrânice duâ okurken yakalarlar. Artık hiçbir şeyi inkâr edecek gücü kalmaz, bütün foyası meydana çıkar. Bu hâdise üzerine İzmirli Sevi; kendisini unutturmak ve izini kaybettirmek için Kuruçeşme’yi bırakarak Kağıthanecivarında ıssız bir köşeye çekilir. Fakat müritlerinin bir müddet sonra orada da etrafına toplanıp âyinler yapmaya devam ettikleri görülür.
İş, tekrar sadrâzama haber verilince Fâzıl Ahmet Paşa kızdı ve onun, tek bir Yahudînin yaşamadığı Arnavutluk’un Ülgün kenti, Berat kasabasına sürülmesini emretti. Burada beş yıl yaşadıktan sonra ölür. Avram Galante'ye göre Berat'ta Müslümanlar tarafından, şehrin içinden geçen ırmağın kıyısında halen yeri bilinmeyen bir noktada toprağa verilir.
Sabetaya inananlar; mesihlerinin ölümüne inanmazlar, onun göğe yükselmiş olup yeniden geleceğine dâir inançlarını sürdürürler. İnançlı Sabetaycılar, hâlâ belli zamanlarda deniz ve ırmak kenarlarına gelerek "Sabetay Sevi, seni bekliyoruz!" diye bağırma geleneğini sürdürmektedirler. "Kayıp Mesih" kitabının yazarı John Freely; bu kitabı yazdıktan sonra bazı Sabetaycılardan, hâlâ Sabetay'ın mesih olduğuna inandıklarını ifade eden mesajlar aldığını belirtmiştir.
Sevi, dînî tefekküre ve teorik çalışmalarına Arnavutluk’ta devam etmektedir. Bu sıralarda Sabetaycılığın ana kaynağı olan kitaplar yazılacaktır. Olaylardan sonra Sevi, enerjisininin önemli bir kısmını İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık için harcar. Nathan Levi ise dîn değiştirmeden onu takip eder. Daha sonraları dîn değiştiren bir kısım Sabetaycıların, tekrar Yahudî dînine döndükleri bilinmektedir.
Şahsının isteği üzere Selanik şehri, kutsiyete kavuşur ve inananlar (maminim) buraya yerleşirler. İki yüz ailelik ilk Sabetaycı çekirdek toplum, işte burada kurulur. [kaynak belirtilmeli]

Cemaat[değiştir | kaynağı değiştir]

Sabetay Sevi'nin İslam'ı kabul etmesi üzerine takipçilerinin büyük bir kısmı geleneksel Yahudiliğe geri döner. Sevi, kendisi gibi Müslümanlığı kabul eden takipçisi 200 aileden oluşan bir grup bağlılığını korur ve Selanik'e yerleşerek dış görünüşte Müslüman, gerçekte ise Sabetaycı-Yahudi olarak yaşamaya devam etti.[kaynak belirtilmeli] Bu topluluk pratikte Zohar'a dayanan mistik bir yaşamı benimser, Yahudi inancını sürdürür, fakat resmen Müslüman milletine dahil olarak yaşarlar. Tarihte dinden dönenler anlamında 'Dönmeler' olarak adlandırılan cemaat böylece doğmuş olur. Bunların başında Gazze’li meşhur haham Nathan gelmektedir. Genç Nathan, yeni din yorumu ve Sabetay’ın fikirlerinin tanıtılmasında etkin bir rol oynamıştır.
Sabetaycılara göre Yahudiler kendi aleyhlerinde bir çifte standart içindedirler. Halbuki Yahudiler, Halaha’ya (Yahudi şeriatına) göre Müslümanlığı seçen Sabetaycıları dinden çıkararak doğru bir karar verdiklerine inanmaktadırlar. Gizli Yahudi olarak Sabetaycıların İspanyol konversolarındanmarranolardan ve moriskolardan çok farkı var. 1391-1492 yılları arasında Katolik İspanya’sında zorla Hıristiyanlaştırılan yüzbinlerce Yahudi vardı. Ölüm tehdidiyle dinlerini değiştirmek zorunda kalmışlardı. Ama içlerinden pek azı - birkaç bin - bugüne kadar geleneklerini devam ettirip, inançlarını korumuşlardır.
Daha sonra gizli Sabetaycılar olarak adlandırılabilecek bir grup Yahudi de din değiştirmeden Sevi'ye inanacaktır. [kaynak belirtilmeli]
Sabetayist, Dönme, vesaire adlar ile anılan topluluğun Müslüman görünen bir kısmı Selanik'in Yunanistan'da kalması ile, 1924 yılında yapılan nüfus mübadelesi sonucu Türkiye'ye göç etti. Yirmibeşbin kişilik bir cemaattiler. Selanikliler diye anılıyorlardı. Tarikat üyelerinin gizli kalmayı tercih etmesi haklarındaki pek çok bilginin spekülatif olmasına yol açmaktadır. Bugün gerçek sayıları ile ilgili resmi herhangi bir sayı bulunmamaktadır. Sayı konusundaki bilgiler spekülatif sayılmalıdır. Türkiye Musevî cemaati ileri gelenlerindenHarry Ojalvo'nun, 23-29 Mayis 1998 Tarihli Aksiyon dergisi'ne "Ülkemizde bir buçuk milyon Yahudi kökenli Türk vardır" demesi ile sayının 1,5 milyon civarında olduğu tahmin edilmiştir.
Sabetaycılar ondokuzuncu yüzyıla kadar oldukça depolitik olarak varlıklarını sürdürdüler. Ancak bu yıllarda Osmanlı toplum yapısındaki değişiklikler kendilerini oldukça aktif kılmıştır. Özellikle imparatorluğun geleceğinin tayini konusunda ortaya çıkan İttihat Terakki'de siyasi roller üslendiler. Nitekim bu dönemdeki çok önemli siyasi aktörlerin Sabetaycı kökenli olduğu söylenir. [kaynak belirtilmeli]

Yemekler[değiştir | kaynağı değiştir]

İbadethanelerinin ayrı, mezarlıklarının ayrı olmasının yanı sıra bu cemaat mensubu ailelerin zengin ve farklı bir mutfak kültürleri söz konusu. Esin Eden, Yunanistan’da İngilizce olarak yayınlanan "Bir Ailenin Yemek Kitabı" isimli eserinde, kendilerine özgü yemeklerden bahsediyor. Ritüellerin pek çoğu yemekle ilgili. Özellikle ilkbaharda yemek faaliyetleri düzenleniyor. Selanik yemekleri yeniyor. Burada temel nokta sofranın bereketi ve yemeklerin çeşitliliği. Bazı yemeklerin dinsel göndermeleri oluyor. Örneğin normalde et ve balık bir arada yenmezken yılın sadece bir günü birlikte yeniliyor. Bu özel günlerden bir takvim sayesinde haberdar olunuyor. Toplulukta din işleriyle uğraşan kişilerce hazırlanıp ilgililere yollanan bu takvim, Yahudi takvimine benzemekle birlikte bazı değişiklikler gösteren bir çeşit ay takvimi.
Bir eğitim bir de mutfaktan hiç kesinti yapılmıyor. Mutfakta muhakkak bolluk olması esas! 'Yok' demek adeta yasak. Mesela evde pirinç azalmışsa 'Pirinç azaldı.' yerine 'pirinç bereket.' demeyi tercih ediyorlar. [kaynak belirtilmeli]

Evlilikler[değiştir | kaynağı değiştir]

Cemaat dışından izinsiz evlenenler aforoz edilir, böyleleri “Kararmış” diye anılır. Sabetaycıların kendi aralarında evlenmeleri, onlara has resesif özellikte genetik problemlerin doğmasına yol açmıştır. [kaynak belirtilmeli]
Sabetaycılar'in Şemseddinzâde Osman Efendi taifesine mensup Ali Efendi'nin 18-20 yaşlarındakı kizi Râbia, Manastırlı Hacı Feyzullah Efendi'ye kaçmış, dönmeligi bırakarak Müslüman olmak ve onunla evlenmek istedigini bildirmiştır. Israrlı girişimlere rağmen kızın babası Ali Efendi bu evliliğe razı olmamış, bunun üzerine durum Selanik Valiliği tarafındanBabiâli'ye bildirilmiştir. Osmanlı Bakanlar Kurulu, 29 Aralık 1891 tarihinde yaptiğı toplantıda, kız babasının, bu izdivaca muvafakat vermemesine rağmen, kızın reşid ve kendi evliliğine karar verebilecek yaşta olduğunu gerekçe göstererek, bu evliliği onaylamış; ancak Selanik'te olaylar çıkmaması için genç çiftin ilk vapurla ve gizlice İstanbul'a getirilerek, evliliğin Selanik'ten uzakta yapılmasını istemiştir. [kaynak belirtilmeli]

Çocuklar[değiştir | kaynağı değiştir]

Çocuklara evlenme çağına kadar gizli hiç bir şeyden bahsedilmez. [kaynak belirtilmeli] Bunun dışında sünnetler topluluktan bir doktora yaptırılıyor çünkü operasyon normalden biraz farklı oluyor.[kaynak belirtilmeli]
Toplulukta eğitime de büyük önem verildiği edinilen bilgiler arasında. Hareketin mensupları arasında eğitime çok ağırlık verildiği biliniyor. Bütün çocuklara çok iyi eğitim verilmeye çalışılıyor. Bu durum geleneksel aile yapısının bir sonucu.

Sabatay Mezhepleri[değiştir | kaynağı değiştir]


Jacob Frank.
  1. KarakaşlarKuniosos
  2. Yakubiler
  3. Kapancılar ya da Kapaniler veya İzmirliler
Sevi’nin ölmesi/kayboluşu sonrasında Selanik’te yerleşen dini cemaat, çeşitli olaylar sonucunda farklı dini pratikleri benimseyen üç ana gruba/mezhebe/fraksiyona ayrıldı. Bu üç ayrı grup, mezhep taassubuyla, farklı yerlerde ibadet ediyor, kolay kolay kız alıp vermiyor ve hatta ölülerini bile aynı mezarlığa gömmüyorlar. Aralarındaki gizli rekabet ve husumet hala sürmektedir. Değişik adlar alan bu grupların nesl-i şerîf denilen en yüksek asil ailelere mensup birer reisi var. Bunlar, cemaat ihtiyarlarının reyleriyle seçilirler, ölünceye kadar bu mevkide kalırlar.
Sevi’nin kayınbiraderi olan Yakov Qerido’yu onun halifesi kabul eden Yakubiler, daha sonraları ortaya çıkan ve Mesihi ruha sahip olduğunu iddia eden Baruhya Ruso‘nun (Osman BabaOsman AğaOsman Bevvap) hilafetine inanan karakaşlar ve sadece Sevi’ye inanan Kapancılardır.
Osman Baba Bektaşi tarikatında Dede'lik derecesine kadar yükselmiş olup, mezarı Bulgaristan'ın Khaskovo köyününün güney batısında (Google Earth: 41.8500 25.4667) bulunmaktadır.
Kapan'ın İbranicede İzmir’im anlamına geldiği söylenmektedir.
Kapancılar sakallarını, Yakubiler başlarını traş ederler. Fanatik Karakaşlar ise, sakallarını da saçlarını da traş etmezler.[kaynak belirtilmeli]Jacob Frank’ın 1726-1791 (Jacob Leibowicz) kurduğu Frankistler de sabetaycı harekete olan benzerliklerinden dolayı not edilmelidir. Jakob Frank adındaki haham, 1759'da Polonya'lı Yahudilerin kitlesel vaftizini yaptırarak Hristiyanlığa döndürmüş. Bunların dış görünümü Hristiyan, gerçekte Yahudidirler. Frankistler, “günahın kurtarıcı gücü” olduğuna inanır. Bir vaazında, “Sizi gelmiş geçmiş tüm yasalardan, tüm töre, anane ve inançlardan kurtarmaya geldim,” diyor.

Sabetaycı Olduğu Söylenen Kişiler[değiştir | kaynağı değiştir]

Sabetaycı olduğu söylenen kişiler bu bilgileri hiç bir zaman doğrulamamıştır. Türkiye'de Sabetaycı olduğunu söyleyerek resmi makamlara Musevi olmak üzere başvuran Ilgaz Zorlu1969 adında tek bir kişi bulunmaktadır. Resmi rakam bu nedenle bir kişidir. Yayınlanan listerin güvenirliği her zaman sorgulanmıştır. Bu listeler soyadı benzerliği, kişinin memleketi veya ecdadının memleketi, gömülen mezarlıklar, kişinin çevresi ve arkadaşlıkları, gittiği okullar, evlilikleri, Yalçın Küçük tarafından ortaya atılan isim kuralları onomastik gibi doğruluğu kolayca sorgulanabilecek ölçütlere göre hazırlanmaktadır.
İsim kuralları teorisine göre Türkiye’de Sabetaycılar isimlerini belli kurallara göre seçmişlerdir:
  1. İbranice ile Türkçe arasındaki ses benzeşmelerini dikkate alarak
  2. Tevrat'ta geçen ismin Arapça ve Türkçe karşılığını alarak
  3. İbranice ve Türkçedeki aynı sessiz harflerden oluşan isimleri yakınsatarak
  4. Soyisimler, bir sonraki jenerasyonda isim olarak seçilerek
  5. Ladino ve Yiddish dilindeki Musevi isim ve soyisimlerin Türkçesi kullanılarak
  6. Tevrat’ta varolan isimlerin sonuna -zade, -gil, -han, -oğlu vb. ek getirerek

Sabetaycı Mezarlıkları[değiştir | kaynağı değiştir]

Sabetaycılar gerek ilk dönemde yoğun olarak yaşadıkları Selanik’te, gerek daha sonraları Türkiye’nin basta İstanbul olmak üzere İzmir ve Bursa gibi şehirlerine yerleştikten sonra ölülerini ayrı mezarlıklara defnetmeyi tercih etmişlerdir. Selanik’te mahalle olarak da diğer dinlere mensup insanlardan ayrı bir yerleşim düzeni kurmuşlardır. 1924 ahali mübadelesigereği geldikleri Türkiye’de de belli merkezlere yoğun olarak ilgi göstermiş ve içe kapanık bütünlüklerini böylece korumaya çalışmışlardır. Ancak zamanla farklı mahalle ve şehirlere yerleşerek bir nevi fiziki asimilasyona uğramakla birlikte, cemaat yapılarını korudukları görülmektedir. [kaynak belirtilmeli]
İstanbul’da, Karakaşlar cemaatinin mezarlığı, Üsküdar Bülbül Deresi’nde yer alıyor. Sabetaycılığı sürdürme konusunda diğer cemaatlerden daha aktif olduğu belirtilen bu cemaatin mezarlık konusunda da hassas davrandığı görülmektedir. Bülbül Deresi Mezarlığı'nda az sayıda da olsa bazı Kapancıların yer aldığı belirtiliyor. Yakubiler ise Maçka’daki mezarlığa ölülerini defnetmektedirler. Yakubiler'in yoğun olarak İzmir’de yaşadıkları belirtiliyor. Kapancılar cemaatinin ise Feriköy Mezarlığı'nda satın almış oldukları ayrı bir bölüme ölülerini defnettikleri biliniyor. Sabataycıların mezar şekli ve taşlarının işlemesi tamamen farklı. Genellikle seramik üzerine çıkartma resim, bu mezar taşlarında yer alır. Yazıların üslubu da farklılık arz ediyor. Dikkat çeken nokta ise "Ey zair..." diye başlaması. Araştırmacı Salim Meriç'e göre bu mezarlar şekil olarak da dönem dönem farklılık arz etse de, kendilerine özgü Yahudi sembolleri, Jakin & Boaz sembolleri, Kabalistik semboller, akasya çiçek işlemeleri ve Müslüman mezarlarından farklı geometrik şekil vermeler dikkat çekmektedir.[kaynak belirtilmeli]
'Sakladım söylemedim derdimi, gizli tuttum, uyuttum...' İstanbul'un Üsküdar, Bülbül Deresi'nde dik bir yokuşun başında yer alan, büyükçe bir mezarlığın içindeki mezar taşlarından birinin üzerinde yazılı bu sözler... Üzerleri fotoğraflı, kıbleye göre yerleştirilmemiş, ziyaretçilerinden dua veya fatiha istemediklerini yazı ile belirten mezarlardan sadece biri. Belki de Tevrat'daki "Mesih, bülbüllerin en çok öttüğü yere gelecek." ibaresinden seçtiler burayı kendilerine kabristan olarak. [kaynak belirtilmeli]

İnanç Ve Ayinler[değiştir | kaynağı değiştir]

Sabetaycılığın temel dini inanç kaideleri; Yahudiligin mistik ekollerinden Kabbalistik metodun Levi yorumundan oluşmaktadir. [kaynak belirtilmeli]
Selanik günlerinde bitişik nizam ve birinden diğerine kolaylıkla geçilebilen evlerde yaşayan bu cemaat efradının evlerinden birinde, yeşil abajurlu lambalarin zayif isigiyla aydinlatilmis gizli toplanti yerleri vardi. "Kahal" denilen bu yerlerde "Payyetan" adı verilen din ululari tarafindan dualar okunur ve "Ab-bet-din" denilen reisler tarafindan vaaz edilirdi. Bu vaazlarda daima Sabetay'in adı yüceltilirdi. Hem bu mesihin hem Yakup Querido'nun günün birinde ümmetlerini kurtaracaklari inanışı üzerinde israr edilirdi. Gerek ayinler ve gerekse ritüeller tamamen gizli tutulduğundan bilimsel araştırmalara kaynaklik edebilecek bilgileri elde etmek oldukça zordur. [kaynak belirtilmeli]

Sabetaycılık'ın Esasları[değiştir | kaynağı değiştir]

Selanikli bir Dönme yeleğini tamir ettirmek için bir terziye bırakır. Yeleğin cebinde İspanyol Yahudicesi ile yazılmış bir belgenin unutulmuş olduğunu gören terzi belgeyi Journal de Salanique'in yayın yönetmeni Sadi Levy'e gösterir. O da belgenin bir kopyasını hemen kaydeder. Belge, çok kapalı bir cemaat olan Dönmeler'le ilgili ele geçen ilk yazılı belgelerden biridir. Ve bu belge 1897 yılında Paris'te Şarkiyat Kongresi'nde tebliğ olarak sunulmuştur. (Bu tebliğin Türkçe metni için Tarih ve Toplum dergisinin 168. sayısında M. Dannonimzasıyla yayınlanan çevrisine bakılabilir)
Bu belgede maddeler halinde 'Sabetaycılık'ın gizli esasları ve gizli rituelleri ile ilgili son derece açıklayıcı bilgiler bulunuyor. Selanikli Dönme'nin cebinden çıkan belge üç bölümden oluşuyor. Bunlar oruçla ilgili dualar, inançla ilgili esaslar, üçüncüsü ise Sabetaycı bayramlarına ilişkin esasları belirliyor.
  • Tek ve eşsiz olan ve onun dışında hiçbir benzeri mevcut olmayan yaratıcıya olan imanı korumaya itina göster.
  • Gerçek mesih olan Mesih'ine inan; şanını artıran David'in soyundan gelen senyörümüz,
  • Kralımız Sabetay Sevi haricinde hiçbir kurtarıcı yoktur.
  • Ne tanrının ne de mesih'in adına sahte yemin etme, zira senyörün adı ondan alınmıştır ve bu kutsal varlığa saygısızlık edilmez.
  • Tanrının ve Mesih'in adı geçtiği zaman saygı duyulur. Hemcinsine göre üstün olan doğası nedeniyle her kim olursa olsun ona saygı göstermelidir.
  • Mesih'in sırrını anlatmak ve incelemek için toplantıdan toplantıya koşuşturulmalıdır.
  • Onlardan ne kadar nefret ederse etsinler başka ulusların mensuplarını öldürmek için bile olsa kendi aralarında katil olamaz.
  • 16 Kislev günü herkes bir araya gelir ve herkes mesih'le ilgili başkalarından duyduğunu ve mesih'e olan inancın gizemi hakkında ne anladıysa yanındakilerine anlatır.
  • Zina onlar arasında hüküm süremez. beriya kuralı mevcut olsa bile, buna rağmen hırsızlar yüzünden tedbir almak gerekir.
  • Yalan şahitlik yapılmaz, mümin olmasalar bile hem cinsine yalan söylenmez ve birbirini ele vermek olmaz.
  • Türban inancı taşıyan birini, inandığı bir yer bile olsa, zorla bir yere sokulmaya izin verilmez, zira üstat mücadeleciler gurubuna ait bir kimse eksiksiz bir kalp haliyle ve istençli bir ruhla hiçbir şekilde zorlamadan kendiliğinden oraya girer.
  • Aralarında kıskançlık yoktur ve kendilerine ait olmayan şeyleri açgözlülük ve hırsla istemezler.
  • Kislev ayının 16'sındaki bayram büyük sevinçle kutlanır.
  • Kişiler birbirine karşı iyiliksever ve merhametli olmalıdır ve hemcinsinin istenci için kendi istenci gibi çaba sarf etmelidir.
  • Her gün gizlice mezamir okunmalıdır.
  • Her ayın doğuşu izlenmelidir ve ayın çehresini güneşle karşı karşıya gelmek üzere çevirmesi ve ay ile güneşin yüz yüze bakmaları için dua edilmelidir.
  • Türklerin gözlerini örterek gizleme adetlerine, ramazan orucu tutmak için, ve keza kurban kesmek için sıkışmadıklarına dikkat edilmelidir. Gözün gördüğü her şey kusursuz olarak yerine getirilmelidir.
  • Onlarla evlilik sözleşmesi yapılmamalıdır.
  • Oğulların sünnetine itina gösterilmelidir ve bunu aziz halkın utancını kaldırmak için yapmalıdır. (Alaettin Gövsa, Sabatay Sevi, S.59-61)

Gmar Tikun felsefesi[değiştir | kaynağı değiştir]

Sabetayizm, "tikun (onarım) felsefesi" adını verdikleri bir felsefeye dayanırlar.
Tikun felsefesine göre, âlemin yaratılışında bir miktar tanrısal ışık (nur) kaynağına geri dönememiştir. Hatta, fizik dünyanın varlık sebebi de budur. Bu hapis kalan tanrısal ışıkların kaynağına dönmek ister ancak bunun için sıkışıp kaldığı 'vazonun' kırılması gerekmektedir. Bu felsefenin sahipleri, bu ışığın kurtarılması görevinin son kurtarıcıya verildiğini düşünmektedirler.
Konunun uzmanları fuhuş yaptığı bilinen bir kadınla Sevi'nin evliliğini de tikun felsefesine bağlarlar. Yazar Ilgaz Zorlu da eserinde 'serbest seks' dediği gelenekleri bu felsefeyle ilişkilendirir. Sabetay Sevi zamanında Yahudi yasalarının bazı temel kurallarının kaldırıldığını belirtilmişse de mesihin gelmesi ile beraber Tevrat hükümleri nin yeniden geri döneceğini söylemiştir.
Antinomian olarak adlandırılan düşüncede daha yüce bir iyilik için daha küçük günahlar işlemek serbesttir. Bu düşünce inananlarına; iyi-kötü, ahlaklı-ahlaksız, günah-sevap kavramları arasında geçiş yapma serbestisi tanımakta.

Okullar ve kitaplar[değiştir | kaynağı değiştir]

Haartz gazetesine göre Türkiye'deki yapılanma 12 gizli kabbalistik okulda eğitim görmüş, 50 Ogan (ruhani lider) dan oluşmaktadır. Sabetay Sevi’nin taraftarlarina inanç esaslari olarak 18 maddelik bir nizamname biraktigi çeşitli kitaplarda yer almaktadır. Okunan kitaplar 'Zohar', 'Sefer Bahir', 'Sefer Yetsira' ve Musa'nın Beş Kitabı'dır, ancak Talmud okunmaz. Çocukların okuduğu meşhur dualardan: "Beşamı barohya ilen Sabetay Sevi, ese Sabatay Sevi etena dalay mandos" her sabah okunur.

Bayramlar ve tatiller[değiştir | kaynağı değiştir]

Yılın çeşitli günlerinde ve her biri ayrı bir anlam taşıyan 10 tanedir.(Gövsa, Sabatay Sevi)
Bunların içinde en ilginci ise Mart 22’de yani baharın birinci gününde kutlanan Kuzu Bayramı. Bu kuzu bayramı hakkında Sabetay zümresi mensuplarından Karakaşzade Rüştü, 1924 tarihinde Vakit Gazetesi muharririne su izahatı vermişti: Kuzu bayramı 22 Adar’da (Mart) yapılır. Bu bayram geceye mahsustur. Her sene kuzu eti ilk defa bu bayram münasebeti ile ve hususi merasimle yenir. Bu merasimde en aşağısı ikisi erkek ikisi kadın olmak şartı ile evli dört kişinin bulunması lazımdır. Bu çiftlerin sayısı artırılabilir. Kadınlar iyi giyinmiş ve elmaslar ile süslenmiş oldukları halde sofra hizmetinde bulunurlar. Yemekten sonra biraz eğlenilir ve muayyen zamanda ışıklar söndürülerek karanlıkta kalınır... Bu bayram vesilesi ile doğacak çocuklar bir nevi kutsiyeti haiz tanınırlar. Ona 'Dört Gönül Bayramı' adı verilir. (Gövsa, Sabatay Sevi, S. 69)
İsrail’in ikinci Cumhurbaşkanı (1952-1965) olan tarihçi Itzhak Ben-Zvi (1884-1963), ”The Exiled and the Redeemed” adlı kitabında ”The Sabbateans of Salonica” başlıklı bir bölüme yer vermektedir. Bu eserde, Sabetaycı kökenli olup, Selanik’ten mübadeleyle gelerek İzmir’e yerleşen ve de gerçek anlamda ihtida eden Dr. Ismail Eden adındaki şahıstan öğrendiklerini nakletmektedir. Bu kişiye göre Sabetaycılık hareketi artık tamamen tarihe karışmıştır. Dr. Eden, ”eş değiştirme merasiminin” 1800’lerde Kapancıların lideri olan Derviş Efendi’nin Kabbalah ve Zohar’ı çarpıtarak yorumlamasıyla başladığını, 1870’lere kadar da (Sultan Abdülaziz dönemine dek) uygulandığını duyduğunu belirtmiştir. Fakat bu tarihten sonra Kapancılar zümresinde bu adete son verilmiştir.
Kısacası 1683-1800 ile 1870/1900 sonrası bu adet hiçbir Sabetaycı grupta (Yakubiler, Kapancılar, Karakaşlar) ya bilinmiyordu ya da uygulanmıyordu. Sabetaycıların kendilerine has 16 bayram ve ayini ayrı olarak, diğer Musevilerle müşterek birtakım bayram ve yortular da söz konusu. Bunlar, Yusuf BayramıMeyve BayramıFecir Bayramı gibi isimlerle anılır. Ayrıca Sabetaycı her grubun da kendi içinde geliştirmiş olduğu bayramlar da var. Bunlardan Osman Ağa Bayramı en önemlilerindendir. Karakaşlar grubunun kurucusu Osman Aga, (daha sonra soyadı kanunu çıkınca bu aile fertleri Ogan soyadını almışlardır) için bu ritüel düzenlenir.
Bazı Sabetaycılar Ortodoks Yahudiler gibi, Şabat (cumartesi) günü iş yapmamak konusunda katı bir tutum sergilemektedirler.

Kim bu Sabetaycılar?.. Ya da diğer bir deyişle dönmeler?.. 1400 ve 1500’lü yıllarda özellikle İspanya’da baskı ve işkenceden kaçıp Osmanlı’ya sığınan, toprağımızı vatan sayan ve yüzyıllar boyu özgürce yaşayan Yahudiler! Bir bölümü bu süreçte dillerini, dinlerini, kültürlerini koruyor. Ama görüntüde Müslüman oluyorlar. İşte bu yüzden onlara “dönme” deniyor… 
Sabetaycıların adetlerini ve Türkiye'deki en ünlü Sabetaycıları sizler için araştırdık... 

Sabatayizmin kurucusu Sabatay Sevi'dir... Ona inanan Yahudilere göre o bir Mesih. Sabetayizm de Yahudi Mistisizmine ya da başka bir deyişle Kabbala’ya dayanan gizli bir inanç… Gizliliğin sürdürülmesi amacıyla bu inanca inananlar “Müslüman gibi” görünürler ve Müslüman isimleri alırlar.

Onların da Tanrı inancı tam. Ancak peygamber olarak Sebatay Sevi’yi görüyorlar… 
Aralarına katilleri almıyorlar. 
Zina kesinlikle yasak. 
Yalan şahitlik, birbirini ele vermek iyi karşılanmıyor. 
Her gün gizlice mezamir okuyorlar. 
Her ayın doğuşunu izleyip, ay ile güneşin yüz yüze bakmaları için dua ediyorlar.
Oğullarını sünnet ediyorlar. 
Türklerin gözlerini örterek gizlenmek için Müslüman adetlerine dikkat ediyorlar.
En önemlisi ise kendi aralarında evleniyorlar, asla bir müslümanla evlilik sözleşmesi yapmıyorlar

Hepsinin gizli Yahudi adları vardır ve birbirlerine "şalom aleyke" diye yahudi selamı veriyorlar.
Ölülerini Türk mezarlığına gömmüyorlar. 
Gizli mabedleri var ve Mezheplerinin sırrı ancak evlenince kendilerine bildiriliyor… 

Peki Türkiye’de kaç Sabetaycı yaşıyor? Türkiye'de Sabetaycı olduğunu söyleyerek 1969 yılında resmi makamlara Musevi olmak üzere başvuran bir kişi bulunmaktadır: Ilgaz Zorlu… Resmi rakam bu nedenle bir kişidir.