26 Ekim 2013 Cumartesi

Baba ve Oglu,vefa bu iste


Lorenzo’nun Yağı’nın yaratıcısı Augusto Odone öldü. Oğlunu yaşatmak için kimya ile tıp bilimini öğrenip bir ilaç geliştiren Odone’nin müthiş hikayesi Hollywood’a bile konu olmuştu.

Ekonomist Augusto Odone, 6 yaşındaki oğlu Lorenzo’nun ALD hastalığı olduğu öğrendi. Doktorlar çocuğunun en fazla 2-3 yıl yaşayacağını söyledi. Ancak Augusto Odone bunu kabul etmedi. Daha önce hiç bilgisi olmadığı halde kimya ve tıp bilimini öğrendi. Kasları etkileyerek beyne zarar veren ALD hastalığı hakkında bilgiler edindi. Odone sonunda zeytin, yağ ve benzeri maddelerle birlikte bir karışım formülü buldu. Karışım, İngiliz kimyager Don Suddaby tarafından hazırlandı ve hastalığa iyi geldiği anlaşıldı. Lorenzo bu yağ sayesinde 30 yaşına kadar yaşadı. 2008 yılında hayatını kaybetti. Oğlu için müthiş bir çaba harcayan Augusto Odone da dün 80 yaşında hayata gözlerini yumdu. 
NOLTE VE SARANDON OYNAMIŞTI
Odone Ailesi’nin yaşadıkları Hollywood’a da konu olmuştu. Lorenzo’nun Yağı filminde, Odone’u Nick Nolte, 2000’de hayatını kaybeden eşi Michaela Odone’u Susan Sarandon canlandırmıştı. Film, en iyi kadın oyuncu ve en iyi özgün senaryo dallarında Oscar’a aday olmuştu.

Niye Türkiye satın almak zorunda?


Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Çin'le füze anlaşması konusuna tepki gösteren ABD'ye, 'Bitmiş bir anlaşma değil bu. Amerika ve Avrupalı şirketler daha iyi şartlar sağlasınlar, onlarla da görüşmeye devam ederiz' diye seslendi. Türkiye'nin füze alımı yerine ortak üretimi tercih ettiğini anlatan Davutoğlu, 'Ortak üretim olmazsa olmaz şartımızdır' dedi. ABD'nin Türkiye ile ortak füze üretimine yanaşmamasının kendilerini rahatsız ettiğinin altını çizen Bakan Davutoğlu, 'Bizim de kaygımız var. Niye bizimle ortak üretimden kaçınılıyor?' diye sordu. Davutoğlu, Umman-Kuveyt gezisinin ardından Türkiye'ye dönüşte kendisini takip eden gazetecilerin sorularını yanıtladı.
BİZİM ÜÇ KRİTERİMİZ VAR
Çin'le ortak füze üretimi konusunda ABD'nin tepkisi sürüyor. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ricardone de, 'Endişeliyiz ve bu endişelerimizi ilettik' dedi.
Biz de kanaatlerimizi ilettik. Bu konudaki düşüncelerimizi paylaştık. Türkiye ile ABD arasında ve diğer müttefikler arasında bazen görüş ayrılıkları olabilir. Önemli olan bu görüş ayrılıkları söz konusu olduğunda bunu karşılıklı olarak paylaşmaktır. Biz kendilerine daha önce de söyledik. Burada bizim üç kriterimiz var. Birincisi Türkiye'de üretim. Diğeri süre, en kısa sürede olması. Üçüncüsü fiyat konusu. Biz de kendi halkımıza bu konuda hesap vermek durumundayız. Demokratik yönetimler olarak Meclis'e hesap veriyoruz. Dolayısıyla şartları en iyi veren firmalarla çalışmak durumundayız. Bitmiş bir anlaşma değil bu. Amerika ve Avrupalı şirketler daha iyi şartlar sağlasınlar, onlarla da görüşmeye devam ederiz. Burada önemli olan Türkiye'nin milli savunma ihtiyaçlarını karşılayacak en etkin, en kısa sürede elde edilebilir, en az maliyetli proje üzerinde durmaktır. Bunları sağlayan kim olursa ona bakarız. Hedefe ulaşmaya bakarız.
DİĞER İKİ ŞİRKET HALA POTADA
Yeni teklifle gelseler karar değişir mi?
Tabi değerlendirilir. Nihayetinde orada diğerleri elenmedi. Rus şirketi elendi. Diğer ikisi hala potada. Daha iyi teklifle geldiklerinde bizim yetkili makamlarımız bu konuda askeri ihtiyaçları da göz önünde bulundurarak değerlendirir. Ortak üretim olmazsa olmaz şartımızdır. Bizim için önemli olan odur. Onda da kimsenin diyeceği bir şey olamaz.
Niye bu kadar kaygı duyuyorlar? Endişe edecek boyutta bir gelişme mi var?
Bizim de kaygımız var. Niye bizimle ortak üretimden kaçınılıyor? Beraber üretelim. Bizim için önemli olan o.
GÜVEN İLİŞKİSİ İÇİNDE OLMALIYIZ
Bize yazılımları vermiyorlar. O durumda da silahın bir etkisi kalmıyor. İsterlerse kullanılamaz hale getirirler.
Birbirimize güven ilişkisi içinde olmamız lazım. Biz de onu sorguluyoruz. Neden ortak üretim olamıyor? Burada sorgulanması gereken tutum, Türkiye'nin tutumu değil. Sorgulanması gereken tutum, müttefik ülkeler arasında niye ortak üretim olamıyor. Niye ille ve mutlaka Türkiye satın almak zorunda? Biz ortak üretim istiyoruz. Yani bunu da istemek Türkiye'nin hakkı. Kendi milli savunma hedeflerimizi gözettiğimizde buna karşı bir tutum gösteriliyor. Biz, NATO'da yükümlülüklerini yerine getiren bir ülkeyiz, en dikkatli şekilde. Ama müttefiklerimizden de ortak üretim de dahil olmak üzere ortak üretim dahil tam bir işbirliği beklemek de hakkımız.
Hissi tepki vermiyoruz
Meseleyi 'eksen kayması' olarak değerlendirenler de var. Bu doğru mu sizce?
Söylediğimiz şeyler objektif kriterlerdir. İdeolojik bir boyutu yok. Hissi bir tepki veriyor değiliz. Herhangi bir politikaya cevaben yapıyor değiliz. Üçü de objektif şart. Eksen kayması ile ne alakası olabilir? Fiyat dediğiniz şeyin ekseni olur mu? Ucuzu vardır, pahalısı vardır. Ortak üretimin ekseni olur mu? Ya vardır ya yoktur. Süre de objektif, ölçülebilir bir şeydir. Elle tutulur kriterlerdir.
O durumda ortaya koydukları tepkinin boyutları gereksiz ve büyük denilebilir mi?
Büyük ve ciddi bir tepki varsa Türkiye'nin talepleri karşılanır. Bu kadar önemliyse o zaman mesele kalmaz.

21 Ekim 2013 Pazartesi

'Haliç'in bakterisiyle elektrik üretildi

21. yüzyılın en önemli konularından olarak görülen ‘Enerji’ konusu bilim insanlarını bu konuda daha fazla araştırma yapmaya yönlendiriyor. Fosil yakıtların artan maliyetleri ve çevreye verdikleri zarar alternatif yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeyi zorunlu kılıyor. Bu durumu göz önüne alan bilim insanları yenilenebilir enerji kaynaklarını çeşitlendirmek için önemli projelere imza atıyor.Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan bir ekip, ilginç bir projeye imza attı. YTÜ Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bestamin Özkaya önderliğinde geliştirilen proje, yenilenebilir enerji alanında önemli bir adımın atılmasını sağladı. Türkiye’de ilk olma özelliğini taşıyan projede, YTÜ’lü bilim insanları bakteriden elektrik enerjisi üretmeyi başardı. TÜBİTAK tarafından 500 bin liralık destek alan iki adet proje yaklaşık 5 yıldır sürdürülmektedir. Haliç’in tabanından alınan bakteriler laboratuvar ortamında aşılanarak çoğaltıldı. Reaktöre üreyen bakterileri arıtma işlemi sırasında ortaya çıkardıkları enerjinin depolanması ile sistem çalışıyor. Bakteriden üretilen elektriğin depolandığı sisteme ‘Mikrobiyal Yakıt Hücreleri’ deniyor. Mikrobiyal Yakıt hücrelerinin çalışma prensibi, normal pillerle aynı. Mikrobiyal Yakıt Hücreleri hem enerji elde edilebilme potansiyeli hem de çevre dostu olması bakımından alternatif enerji kaynakları için de önemli bir konumda. Pillerin bu kimyası mikrobiyal yakıt hücrelerinde mikroorganizmaların besini parçaladıkları, reaksiyonlar ile aynı özelliklere sahip. Yakıt hücresinin anot bölmesinde ki mikroorganizmalar, organik maddenin oksidasyonundan elektron üretirler ve elektronlar anot elektrotta toplanarak harici bir direnç üzerinden katot elektrota iletilirler ve böylece bir biyolojik pil meydana gelir.Projenin sorumlusu YTÜ Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bestamin Özkaya, çevre kirliliğinin tehlikeli boyutlara ulaşması alternatif kaynakların çevre dostu olmasını zorunlu kıldığını vurguladı. Özkaya, “Üretim aşamasında en önemli rol atıkları temizleme özelliği bulunan bakterilere düşüyor. Onların açığa çıkarttığı enerji kullanılan düzenek sayesinde depo ediliyor. Evsel nitelikli atık suyu vererek atık sudaki organik maddeyi fermantasyon sağlanarak doğrudan elektrik akımı üretiyoruz." ifadelerini kullandı. CİHAN

20 Ekim 2013 Pazar

Haliç'le Karadeniz buluşacak

Bugün size çok değişik bir demiryolunun hikayesini anlatacağız. Macera 1. Dünya Savaşı'nın zor koşullarında başlıyor. Türkiye'nin ilk elektrik üretim merkezi olan, İstanbul'u ışıl ışıl aydınlatan Silahtarağa Elektrik Santrali'ne Zonguldak'tan kömür taşıyan gemiler Ruslar tarafından bombalanıyor. İstanbul yeni tanıdığı ışığın tadına varmadan karanlıklarda kalıyor. İşte bu tren hattı, Kemerburgaz ve Ağaçlı tarafından elektrik santraline kömür taşımak amacıyla 1915'te inşa edilmeye başlanıyor. İlk etap Silahtarağa-Ağaçlı arasına kuruluyor. İki deniz buluşuyor; Haliç ile Karadeniz, rüya gibi bir demiryoluyla birbirine bağlanıyor. 62 kilometre olan ilk etabın inşası sekiz ayda tamamlanıp ikinci etaba geçiliyor. Yol önce Karaburun'a, sonra da Terkos'a kadar uzatılıyor. Önceleri kömür taşıyor, sonraları yolcu. Dere kenarlarından, ormanlardan, bentlerden, tarihi su kemerlerinin altından geçen bu şiir misali demiryolu 1952'de kapatılıyor. Raylar sökülüyor, köprüler yıkılıyor, anılar uçup gidiyor. Her şey unutuluyor. 1996'da bir gün, birbirinden habersiz bu demiryolunun peşine düşmüş olan iki adam buluşuyor. Bu beyefendilerden biri Prof. Emre Dölen, diğeri de koleksiyoner Mert Sandalcı. Emre Dölen bir kimyager ama endüstri tarihi konusuna da meraklı. Bu merak ve araştırmaları onu Rahmi Koç Müzesi'nin kurucu müdürlüğüne kadar taşıyor. Aslında olay Prof. Dr. Dölen'in dedesinden başlıyor. Dede Hasan Mukadder Bey, Osmanlı devletinin dış borçlarını takip eden Düyun- u Ümumiye'de önemli bir bürokrat. 

FOTOĞRAFLAR ENVER PAŞA'YA 
Birinci Dünya Savaşı başlayınca askere alınıyor ve Ayastefanos (Yeşilköy) Şimendüfer Alayı'nda görevlendiriliyor. Hasan Mukadder Bey, hasta denilecek derecede bir fotoğraf tutkunu. Elinde devrin en klas makineleri var. Bu sebeple Silahtarağa'da başlayan yeni demiryolunu fotoğraflamak ona kalıyor. Demiryolu inşaatının başlangıcından açılış törenine kadar devam eden bu fotoğraf serüveni sonrasında ortaya çıkan albümün bir örneğini Enver Paşa'ya diğerini kendine ayırıyor. Sonunda söz konusu bu koleksiyon torunu Emre Dölen'e kalıyor. Kendisine mikro tarihçi diyen Mert Sandalcı ise çeşitli konularda fotoğraf ve kartpostal topluyor. Bunları biriktiriyor ve bilinmeyen, gizli, saklı kalmış tarihi dönemler üzerine araştırmalar yapıyor. 1980'lerin sonunda Sandalcı'nın eline de Silahtarağa demiryolunda çekilmiş inşaat enstantaneleri, açılış töreninden bölümler ve çeşitli aile fotoğraflarından tren hattında çekilmiş kareler geçiyor. Bu sayfalarda da göreceğiniz fotoğrafların bir kısmı Mert Bey'in koleksiyonuna ait. İşte bu iki adam bir kartpostal müzayedesinde karşılaşıyorlar. İkisi de demiryoluna ilişkin bir kareyi satın almak istiyor. Böylece tanışıyorlar. Ve koleksiyonlarını birleştirip ortak araştırma yapmaya karar veriyorlar. Prof. Dr. Dölen tren hattı konusunda ayrıntılı bir bilgiye sahip. Sonunda bir kitap yazmaya karar veriyor. İki senelik bir çalışma sonrasında eser ortaya çıkıyor. Tam bu noktada Hüseyin Irmak adında bir üçüncü şahıs giriyor devreye. Gazeteci ve belediyenin basın danışmanı olan Irmak da, Kağıthane konusunda devlet arşivlerinde araştırma yaparken bu demiryolu hakkında bilgilere rastlıyor. IRCICA arşivinde tren hattının haritasını da buluyor. Bunları birleştirip Silahtarağa'dan yola çıkıyor. Ve tüm hattı geziyor. Tren yolunun fotoğrafları üzerine araştırma yaparken de yukarıda sözünü ettiğimiz iki araştırmacıya ulaşıyor. Ve böylece geçmişin defteri kapanmasa bile tamamlanıyor, geleceğe doğru adım atılıyor. Hüseyin Irmak, kitabı Kağıthane Belediyesi'nin basmasını öneriyor. Kabul ediyorlar ve eser yayımlanıyor. Bu kitaptan haberdar olunca ben de o dönem çalıştığım gazetede demiryolu üzerine geniş bir haber yaptım. Söyleşiler sırasında, "Bu demiryolunu yeniden inşa etmek mümkün değil mi?" diye sordum. Çünkü tren hattına ait olan arazilerin büyük bir bölümü hala Hazine'ye aitti. 

TEK BİR AĞAÇ KESİLMEYECEK 
Ayrıca, tren yolu yapılırken rayların geçeceği zemine atılan zift ve traverslerdeki emprenye atıkları sayesinde hattın bulunduğu çizgide tek bir ağaç bile büyümemiş. Bu sayfalardaki fotoğraflarda da göreceğiniz gibi, Belgrad Ormanları'nın içinden geçen yol, daha dün yapılmış gibi ayan beyan ortada. Dolayısıyla trenin geçeceği koridorlarda tek bir ağacın bile kesilmesine gerek kalmayacak. Dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'ya da demiryolunun yeniden inşa edilmesiyle ilgili sorular yönelttim. O da "Olabilir" dedi. 2003 yılında Rahmi Koç Müzesi'nde Gürtuna'nın başkanlığında bir toplantı düzenlendi. Bu toplantıya Prof. Dr. Dölen, Mert Sandalcı, Hüseyin Irmak ve ben katıldık. Taraflar demiryoluna dair hayallerini ve projelerini dile getirdi. Fakat belediye bütçesinin o dönemde bunu karşılayamayacağı gerekçesiyle, proje rafa kaldırıldı. Kağıthane Belediye Başkanı Fazıl Kılıç, göreve geldiği günden itibaren bu projeyle yakından ilgilenmeye başladı. Bunu Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'a da anlattı ve Kağıthane'deki hattın üzerinde bir geziye davet etti. Topbaş, bu gezinin ardından projeye el attı ve geçen yıl Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, demiryolunun yeniden inşa edileceğini bütün dünyaya açıkladı.
HÜSEYİN IRMAK: BU TREN YOLU İSTANBUL'UN MODERN TARİHİNİ ANLATIYOR
Şimdi yeniden başlangıca gidelim ve demiryolunun hikayesine bir göz atalım. Burada sözü Hüseyin Irmak'a bırakalım. Irmak, Kağıthane Tarih Envanteri adlı kapsamlı araştırmada tren yolunun tarihi hakkında bize şu bilgileri veriyor: Kağıthane ve Alibey derelerinin Haliç'e döküldüğü üçgende 1912'de Macar Ganz firması tarafından kurulup 1914 itibariyle şehre elektrik vermeye başlayan Silahtarağa Elektrik Fabrikası / Santrali kömür ile çalışmaktadır. 1. Dünya Savaşı koşullarında, savaş halinde olunan İngiltere'den santral için ithal edilen kömürün sevkiyatı durur. Karadeniz Ereğli'sinden kömür taşıyan Şirket-i Hayriye gemileri ise Rus donanması tarafından batırılmaktadır. 

LOKOMOTİF VE VAGONLAR ALMANYA'DAN 

Santralin, gemilerin ve diğer fabrikaların kömürsüz, şehrin elektriksiz kalma riski nedeniyle, Bizans zamanından itibaren varlığı bilinen ama endüstriyel olarak hiç kullanılmamış olan Ağaçlı ve Çiftalan havzası linyit kömürünün santralde kullanılabilir olduğu test edildikten sonra orman içinden Karadeniz'den Haliç'e bir dekovil hattı kurulması kararlaştırılır. Kağıthane Demiryolu olarak tanınan fakat resmi adı Haliç Karadeniz Sahra Hattı olan dekovil hattı, Yeşilköy'de bulunan ve Ayastefanos Şimendüfer Alayı olarak bilinen fakat resmi adı Demiryol Alayı-Muhabere ve Muvasala Müfettişliği Umumiliği Şimendüfer Kıtası olan askeri birim tarafından Çorlu Amele Taburu işçiliğiyle kurulur. İnşa organizasyonunda Almanlar da bulunuyordu. Kullanılan prefabrik raylar, lokomotif ve vagonlar Alman yapımıdır ve Tuna Nehri yoluyla gemilerle Yeşilköy'e, oradan da yine deniz yoluyla Kağıthane'ye getirilir. İlk hat Kağıthane-Ağaçlı arasında kurulur. İkinci etap Çiftalan hattında inşa edilir. Toplam uzunluk 62 kilometredir. İstasyonların sayısı dokuzdur. Toplam 24 çift tren, 960 net ton güce sahiptir. Katar uzunluğu ise sekiz vagondur. Kağıthane Dekovil Hattı, kömür taşınmasının yanısıra demiryolcuların şimendüfer kurslarında da kullanılır. Kağıthane Kursu'nda yetişen elemanlar, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu demiryollarında önemli hizmetlerde bulunur. Silahtarağa'dan Kağıthane'ye doğru dere kenarında yer alan ve İngiliz işgal kuvvetleri tarafından mühürlenmiş olan Kağıthane Baruthanesi depolarındaki silah ve mühimmat, Kağıthane Demiryolu üzerinden kaçırılır. Bu faaliyetin başında olan isimlerden biri Beşiktaş Jimnastik Kulübü kurucularından Mebus Mahmut Naci Bey'dir. Mahmut Naci Bey'in talimatları doğrultusunda Kağıthane Köyü'nden Hüseyin Ağa, köyden 40 kadar genç ile birlikte silah kaçırma işini organize etmektedir. 

KURTULUŞ SAVAŞI KAHRAMANI 
Sevkiyatın yapılacağı gecelerde köyün karakolundaki İngiliz askerleri için çalgılı-çengili eğlence tertip edilmekte, ilerleyen saatlerde askerler tamamen sarhoş edilmektedir. Ardından Şeftren Çavuş İbrahim Efendi'nin kullandığı tren hareket etmekte, Kağıthane ve Ayazağa karakollarını sessizce geçerek Ağaçlı üzerinden Karaburun'a ulaşmaktadır. Trende 40 kadar asker bulunmaktadır. İbrahim Çavuş, aldığı talimata göre, Ayazağa İngiliz Garnizonu'nun içinden geçerken trenin durdurulması durumu sözkonusu olursa askerlerini trenden indirip çatışmaya sokacak, tren ise hiç durmadan yoluna devam edecektir. Bir yıl boyunca bu talimata göre hareket edilir ve mühimmatlar Karaburun'da bekleyen takalara yüklenerek İnebolu'ya gönderilir. Biz bu hat üzerine araştırma yaparken, tren yolunun Ağaçlı'da Karadeniz'le buluştuktan sonra başka bir hattan güneye doğru döndüğünü ve Kemerburgaz'daki ilk hatla buluştuğunu ortaya çıkarmıştık. Ve bu demiryolunun sadece bundan ibaret olduğunu sanıyorduk. Fakat arşivlerde araştırma yaparken, Silahtarağa-Karaburun ve yine Silahtarağa- Terkos tren hattından söz edildiğini gördük. Sonra bunun izini sürmeye başladığımızda demiryolunun daha sonraki yıllarda Karaburun üzerinden Terkos'a kadar uzadığını saptadık. Tüm bu hat savaş bitip te kömür sıkıntısı kalkınca 1920'lerde atıl kalır. Cumhuriyet döneminde Etibank'a devredilen madenler ve hat işletilmek üzere ihale edilir fakat taliplisi çıkmaz. İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar asker ulaşımı ve köylülerin ormandan odun nakli için kullanılan hat, 1952'lerde alınan bir kararla sökülür. Buradan çıkan malzeme Çanakkale'de askeri bölge içindeki bir başka maden bölgesine götürülür. Sonrasında lokomotif, vagon ve rayların akıbeti belirsizdir.

FAZLI KILIÇ: İKİ DENİZ BULUŞACAK HALİÇ, ANADOLU YAKASINA BAĞLANACAK
Bu demiryolu Kağıthane tarihi açısından çok önemli bir kilometre taşı. Eğer biz bu yolun izlerinin tamamen ortadan kalkmasına göz yumarsak ve yeniden inşa etmezsek tarihe karşı büyük bir kötülük yapmış oluruz. Ben belediye başkanı olmadan önce de sıradan bir İstanbul vatandaşı olarak bu demiryolunun hayalini kuruyordum. Göreve gelir gelmez bütün arşivi önüme aldım ve ne yapılması gerektiği konusunda uzun uzun düşündüm. Tarihçilerden ve teknik adamlardan bu konuda bilgiler aldım. Devlet Demiryolları yönetimiyle görüştüm ve eski hattın üzerinde bir haritalama çalışması yaptırdım. Kağıthane Belediyesi ve Devlet Demiryolları ekipleri ortaklaşa yaptığı haritalama çalışmasına son halini verdikten sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı sayın Kadir Topbaş'ı demiryolu ve güzergahı hakkında yerinde bilgilendirmek üzere davet ettik. Başkan Topbaş'ın bu konuda bilgili ve ilgili olduğunu gördük. Biz de harita ve güzergah hakkında ayrıntılı bir brifing verdik. Kadir Bey, yol boyunca verdiğimiz bu brifingin bir anında TCDD Genel Müdürü'nü arayarak teknik destek istedi. Kadir Topbaş, bu gezinin hemen ardından İstanbul Metropolitan Planlama Bürosu'na, hattın harita ve planlara işlenmesi, demiryolunun yeniden inşaası için projelendirilmesi talimatı verdi. Bu talimat sonucu Metropolitan Plan Bürosu'nda kurulan çalışma grubu araziyi gezdi, hat üzerinde helikopter uçuşu yaptı ve bir ön çalışma hazırladı. Oluşturulan proje taslağı Nisan 2009'da tamamlandı. Bu yol iki denizi bir araya getirecek.

BAŞBAKAN MÜJDEYİ VERDİ 
Biz bu aşamadan sonra arazideki çalışmaları sürdürdük. Hattın geçtiği diğer ilçe olan Eyüp'le de istişare ederek belirli bir aşamaya geldik. Başbakanımız, geçen yıl Kağıthane'ye taşınan Karadeniz su kanalının açılış töreninde yaptığı konuşmada, Silahtar - Ağaçlı demiryolu hattının yeniden inşa edileceğinin müjdesini verdi. Böylece asırlık hayalimiz gerçeğe dönüşmeye başladı. Bu tren hattı, kuzeyde Çiftalan köyü yakınlarında Üçüncü Boğaz Köprüsü yoluyla birleşiyor. Biliyorsunuz ki bu yolda bir de tren hattı bulunacak. Bizim tren hattının yeni yolla birleşme noktasında bir transfer istasyonu da kuracağız. Böylece Asya yakasına geçmek isteyenler bizim trenden inip diğerine binebilecekler. Böylece Haliç Anadolu yakasıyla da bağlanmış olacak. 
GÜZERGAHTA ÇİLEK, ELMA ÇİÇEK VE KİRAZ KÖYLERİ
Büyükşehir Belediyesi'nin kurduğu İstanbul Turizm Atölyesi, bu demiryolu için çok güzel bir taslak proje hazırladı. Bu projeye göre, hattın geçtiği güzergahta bulunan köyler için de bir planlama öngörülüyor. İstanbul Turizm Atölyesi Başkanı Yüksek Mimar Tülin Ersöz, proje hakkında şu bilgileri verdi: "Tren yolu güzergahında geçmişin izlerini hâlâ üzerinde taşıyan yedi köy var. Çiftalan, Ağaçlı, Karaburun, Kömürcüpınar, Akpınar, Terkos, ve Karabayır. Tren yolunun yapılması aşamasında bu köylere de çeşitli fonksiyonlar yüklenecek ve turizme yönelik destekler verilecek. Başkan Kadir Topbaş, bu köylerden birinin çilek, birinin elma, bir başkasının nar, dördüncüsünün kiraz ve vişne köyü olmasına onay verdi. Köylerde çok az sayıda apartman var. Bunlar istimlak edilerek ya da sahipleri teşvik edilerek İstanbul köylerinin geleneksel mimarisine göre yapılaşmalarına zemin hazırlanacak. İstanbul Valiliği İl Özel İdaresi de şehrin köylerindeki klasik yapı tiplerinin korunması için ciddi bir proje hazırlığı içinde. Bu, çok acil bir durum, çünkü bir müddet sonra çocuklarımıza İstanbul köyü diye bir yeri gösteremeyeceğiz. Tren hattındaki köyleri korursak elde var yedi olur. Bildiğiniz gibi Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü, kentteki çiçeklerin İstanbul civarındaki köylerde üretilmesi için bir proje başlattı. Tren hattındaki iki köy de çiçek üretim çiftliklerine dönüşür. 

ÇİFTLİK EVİ VE PANSİYON 
Trenle Karadeniz'e doğru yola çıkan vatandaşlar ve turistler, istedikleri istasyonda inerek ağaçlardan elma, tarlalardan çilek, bahçelerden çiçek toplayabilir, sepetlerin, meyvelerin ve çiçeklerin parasını üreticiye ödeyerek sonraki trenle yoluna devam edebilir. Yoluna devam etmeyip de kalmak isteyenler için de istasyonların bulunduğu köylerde çiflik konaklaması ve pansiyonculuğu teşvik etmeyi düşünüyoruz." 

18 Ekim 2013 Cuma

Doğu'nun mutfağına Fransız kalamadı

Dünyada en fazla turisti ağırlayan Fransa'nın efsanevi okulu Vatel, Türkiye'ye Doğu'dan giriyor. 33 yıllık geçmişe sahip turizm yöneticiliği okulu, Türk mutfağına yatırım yapma kararı aldı. Şirketin yöneticilerini ikna eden, okulun mezunlarından Ali Doğan Çamak önümüzdeki birkaç yılda Türkiye'ye 5 milyon dolarlık bütçe ayrıldığını belirtti. 

GURME TURİZMİ 

Fransız Vatel'in lüks otel ve restoranlara üst düzey yönetici yetiştirdiğini anlatan Çamak, başta Gaziantep olmak üzere Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da gurme turizmi açısından yüksek potansiyel olduğunu, bu bölgelere yatırım yapacaklarını söyledi. Çamak, "Türkiye'de Michelin yıldızlı restoran yok. Ama dünyanın hiçbir yerinde rastlanamayacak bir mutfak zenginliğine sahibiz. Michelin jürisi buraya geliyor, yemeklere bayılıp gidiyor. Ancak servisi beğenmedikleri için yıldız vermiyorlar. Bu da Türk mutfağının tanıtımını engelliyor. Bizim amacımız bu engeli aşacak yöneticiler yetiştirmek" diye konuştu. 

MEZUNU JETLE DOLAŞIYORDünya çapında 25 bin mezunu olan Vatel, adını Fransa Kralı 14'üncü Louis'nin aşçısı ve krem şantinin mucidi Francoise Vatel'den alıyor. Okul yöneticilerin yanı sıra konsiyerj, spa manager ve şarap tadıcısı gibi çok kazanan elemanlar yetiştiriyor. Çamak, İstanbul'da konsiyer olarak çalışıp dünyayı jetle dolaşan kişiler olduğunu belirterek, "Maaşları 7 bin pounda kadar çıkıyor. Buna bahşişler dahil değil" dedi. 

YILLIK ÜCRET 6 BİN 500 TLAli Doğan Çamak, İstanbul Gayrettepe'deki ilk şubede 25 kişinin eğitim alacağını söyledi. Okulun yıllık ücreti 6 bin 480 TL

13 Ekim 2013 Pazar

Gerçek ortaya çıktı

Lancet tıp dergisi: Filistin lideri Arafat uranyumdan 400 kat daha radyoaktif polonyum 210'un yüksek dozuyla zehirlenip öldürüldü.

Efsanevi Filistin lideri Yaser Arafat'ın dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron ve ABD Başkanı George W. Bush tarafından 'ortadan kalkması gereken bir engel' diye nitelendiği dönemde şüpheli biçimde ölmesinin üzerindeki esrar perdesi yavaş yavaş kalkıyor. Tıp aleminin en saygın dergilerinden Lancet, Arafat'ın zehirlenerek öldürüldüğüne dair bulguları destekleyen bir çalışma yayımladı. Lancet'e göre, Arafat'ın radyoaktif element polonyum 210 ile zehirlendiği şüphe götürmüyor.

Taraf gazetesinin haberine göre, Ramallah'ta İsrail kuşatması altındaki Mukata konutunda hastalanan Arafat, uçakla nakledildiği Paris'teki askeri hastanede 75 yaşında ölmüştü. Rahatsızlığı mide bulantısı ve karın ağrısıyla başlayan, Fransa'da böbrekleri iflas eden ve nörolojik komaya girip beyin kanaması geçiren Arafat'ın ölüm sebebi resmen açıklanmamıştı. Bir dizi bilimsel teste rağmen zehre rastlanmadığı, nadir rastlanan bir kan rahatsızlığından dolayı öldüğü söylenmişti.


'BULGULAR SAĞLAM'

Ancak yakınlarının merhum Filistin liderinin zehirlendiğinde yıllarca ısrar etmeleri üzerine, geçen yıl İsviçreli bilim insanları Arafat'ın ölüm sebebini soruşturmaya başladı. Temmuz 2012'de İsviçre'nin Lozan Üniversitesi'nden uzmanlar, Arafat'ın polonyum ile zehirlenmiş olabileceğine dair ellerinde kanıt bulunduğunu duyurdu. Ağustos 2012'de Fransız savcılar, eşyalarında yüksek düzeyde polonyuma rastlandığı gerekçesiyle cinayet soruşturması açtı. Eşi Süha Arafat'ın Filistin Yönetimi'ne yaptığı baskı sonucunda, Kasım 2012'de merhum liderin naaşı mezardan çıkarılıp otopsiden geçirildi.


YÜKSEK DOZDA RADYOAKTİF ELEMENT

Son olarak, Lancet, İsviçreli ekibin yakında tümüyle açıklanması beklenen çalışmasını değerlendiren bir yazı yayımladı. Dergi, ilk bulgulara göre, Arafat'ın elbiseleri ve diş fırçasında yapılan incelemeler uyarınca, kanı, idrarı ve tükürüğünde yüksek dozda yoğun radyoaktif elemente rastlandığını belirtti.

Lancet şunları söyledi: ''Bulgular, Arafat'ın polonyum 210 ile zehirlendiği olasılığını destekliyor. Adli tıp temelinde, 2012'de naaşının mezardan çıkarılması kararını destekleyen yeterli şüphe mevcut.''

Atina ve Osmanlilar

Bugün Atina’da bir tane ibadete açık cami yokken, Osmanlı hakimiyeti döneminde şehirde 350 kilise vardı.

Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan, son derece haklı olarak Atina’da bugün ibadete açık bir tane bile cami bulunmadığını söyledi. Bugün İstanbul’da 100 civarında kilise ibadete açıkken, Atina’da ibadete açık bir caminin bile olmamasını devamlı olarak Türkiye’yi tenkit eden entellerimiz acaba nasıl izah ederler?

Yunanistan’ın fethi

Osmanlılar, Rumeli’ye geçtiklerinde Balkanlar’ın büyük bir kesimi Sırp hakimiyetindeydi. Ancak bu krallığın kurucusu Duşan’ın ölümünden sonra Sırp devleti parçalandı ve ortaya birçok prenslik ve despotluk çıktı. Bizans da Mora’yı tekrar ele geçirdi. Bugünkü Yunanistan’ın diğer yerleri ise Venedikliler’in, Sırplar’ın, Bulgarlar’ın, Makedonlar’ın ve Arnavutlar’ın elindeydi. Bu bölgede Rumlar ile birlikte Makedonlar, Arnavutlar, Bulgarlar ve Sırplar bulunuyordu.

1350’li yıllarda Rumeli’ye geçerek yerleşmeye başlayan Osmanlılar kısa süre içerisinde Dedeağaç, Dimetoka ve çevresini ele geçirip, daha sonra Evrenos Gazi idaresinde ilerleyerek Gümülcine’yi fethettiler. 1371’de Çirmen Muharebesi’ni kazanan Osmanlı kuvvetleri İskeçe, Kavala, Drama ve Serez’i ele geçirdi. İkinci Murad zamanında Selanik, Yanya, Manastır ve Teselya gibi yerler Osmanlı topraklarına katıldı.

Osmanlılar’ı davet etti

Atina ve çevresi 1387’de Floransalı Gördüs Beyi Nerio Acciajuoli tarafından ele geçirilmişti. Şehrin gelirleri, daha önce Ortodoks katedrali iken Latin hâkimiyeti sırasında Katolik katedrali haline getirilen Parthenon Tapınağı’na tahsis edildi. Bu durum Ortodoks Rumlar’ın tepkisine sebep oldu. Rum Başpiskoposu Makarios, Osmanlılar’ı şehri fethetmeleri için davet etti ancak bu sırada şehir Venedik’in işgaline uğradı.

Atina 1402’de Nerio’nun oğlu Antonio’nun eline geçti. Antonio, Mora’ya Arnavutlar’ı yerleştirdi. Osmanlılar’ın Mora’yı ele geçirdikten sonra yaptıkları vergi sayımında Mora’da yaşayanların yarısının Arnavut olduğu açıkça görülür.

Antonio ve yerine geçen oğlu İkinci Nerio, Osmanlı’ya tabi olarak hakimiyetlerini sürdürdüler. İkinci Nerio’nun ölümünden sonra şehirde Venedik nüfuzu artınca halk duruma tepki gösterdi. Bu durumdan faydalanan Fatih Sultan Mehmed’in gönderdiği Tırhala Sancakbeyi Turahan Bey, 1456’da Atina’yı fethetti.

Ortodoksluk yaşadı

Balkanlar’da, Osmanlılar’la siyasi rekabete giren iki Hıristiyan devlet, Macarlar ve Venedik aynı zamanda Katolikliği de yayıldıkları yerlere götürüyorlardı. Bölgenin Osmanlılar’ın eline geçmesi Balkanlar’daki diğer yerlerde olduğu gibi Yunanistan’da da Ortodoksluğun yaşamasını sağladı.

Osmanlı fethinden sonra bugünkü Yunanistan’ın bulunduğu sahalarda kargaşa sona erdi ve buralara mutlak bir devlet hakimiyeti ile birlikte barış ve huzur geldi. Böylece bu bölgelerde ticaret ve şehir hayatı gelişti. Bölgede yaşayan Arnavut, Rum, Bulgar ve Makedonlar refah içerisinde, tek bir devletin çatısı altında huzurlu bir yaşantıya kavuştular.

Atina Osmanlı döneminde Edirne ve Selanik’ten sonra Balkanlar’ın üçüncü büyük şehri haline geldi. 16. yüzyılda şehir ekonomisinin gelişmesiyle birlikte, yeni manastır ve kiliseler inşa edildi. Evliya Çelebi 17. yüzyılda Atina’da 300 kilise olduğunu söyler. 1675’te burada bulunan İngiliz Konsolosu Jean Giraud ise Atina’da 350 kilisenin bulunduğunu yazmaktadır.

Ati­na­’nın kay­bı

İkin­ci Vi­ya­na boz­gu­nun­dan son­ra ya­pı­lan Kar­lof­ça Ant­laş­ma­sı (1699) ile Ati­na­’nın da için­de bu­lun­du­ğu yer­ler Ve­ne­dik­li­le­r’­e bı­ra­kıl­mış­tı. An­cak Os­man­lı­lar, 1715’te böl­ge­yi tek­rar fet­het­ti. 1821’de Rum is­ya­nı çı­ka­na ka­dar bu böl­ge­ler Os­man­lı top­ra­ğıy­dı.

İs­yan­dan son­ra İn­gil­te­re, Fran­sa ve Rus­ya­’nın des­te­ğiy­le Yu­na­nis­tan 1830’da ba­ğım­sız ol­du. Os­man­lı top­rak­la­rı üze­rin­de ilk ba­ğım­sız Hı­ris­ti­yan dev­le­ti ku­rul­muş­tu. As­lın­da, bu da­ha son­ra Bal­kan­la­r’­da ve im­pa­ra­tor­lu­ğun di­ğer böl­ge­le­rin­de mey­da­na ge­le­cek par­ça­lan­ma­nın baş­lan­gı­cıy­dı.

Rum is­ya­nı sı­ra­sın­da asi­le­rin eli­ne ge­çen Ati­na, Os­man­lı kuv­vet­le­rin­ce kur­ta­rıl­mış­tı. An­cak ya­pı­lan ant­laş­may­la Yu­na­nis­ta­n’­a terk edil­miş­ti. Türk as­ker­le­ri tas­fi­ye sü­re­ci­nin bi­ti­min­de 1833’te Ati­na­’dan çe­kil­di­ler. Ati­na, ye­ni ku­ru­lan Yu­nan dev­le­ti­nin baş­ken­ti ol­du.

Yunanistan’daki Türkler

*Yunanistan’ın kurulduğu ve daha sonra genişlediği topraklarda büyük sayıda Türk nüfus vardı. Gümülcine, Serez ve Dimetoka gibi bölgelerde Türkler, buralarda yaşayan Hıristiyanlar’dan üç-dört misli daha kalabalıktı. 19. yüzyıl sonlarına ait kayıtlardan ise Selanik, Manastır ve Yanya gibi bölgelerde Türkler’in, buralardaki diğer milletlerden daha fazla nüfusa sahip olduğu anlaşılmaktadır.

İlk önce 1830’da bağımsız Yunanistan kurulunca, Mora ve Attike Yarımadası ile Eğriboz Adası’nda bulunan Türkler’den sağ kalanlar Osmanlı topraklarına göç ettiler. İkinci büyük göç dalgası Balkan savaşlarından sonra gerçekleşti. Rum katliamından kurtulan yüz binlerce Selanikli, Manastırlı, Yanyalı Türk, Anadolu’nun ve Trakya’nın çeşitli yerlerine yerleştirildi.

Yunanistan’da Batı Trakya’nın dışındaki bölgelerde kalan son Türkler ise Lozan Antlaşması’na göre yapılan nüfus mübadelesiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne geldiler. 19. yüzyılın başlarında Yunanistan’ın en büyük nüfus grubunu oluşturan Türkler’den, bugün sadece Batı Trakya’da bulunan yaklaşık 100 bin kişi kalmıştır.

Atina’daki camiler

*Evliya Çele, 17. yüzyılın ikinci yarısında Atina’da, 4 cami, 7 mescit, 1 medrese, 3 mektep, 2 tekke, 3 hamam, 2 de han bulunduğunu söyler. Osmanlı döneminde Atina’da Kale Cami (Parthenon), Hacı Ali Cami, Yunus Mescidi, Yusuf Voyvoda Mescidi, Memi Çelebi Mescidi, Hasan Bey Cami, Direk Cami, Küçük Cami, Yeni Cami, Fethiye Cami, Kubbeli Cami, Eski Cami, Kephisias Cami, Softa Cami ve Mustafa Ağa camileri mevcuttu.

Yunanistan kurulduktan sonra Atina’daki Osmanlı eserleri birer birer ortadan kaldırıldı. Günümüzde Osmanlı camilerinden ibadet amaçlı olarak kullanılmayan Fethiye Cami ile Hacı Mustafa Cami günümüze kadar gelmiştir. Osmanlı döneminde Atina ve şehirdeki Türk eserleri hakkında Michael Kiel’in araştırmalarından teferruatlı bilgi öğrenilebilir.

Fatih Sultan Mehmed Atina’da

Fa­tih Sul­tan Meh­med, 1458’de Ati­na­’yı zi­ya­ret et­miş­ti. Sul­tan, Ati­na­’yı zi­ya­re­ti sı­ra­sın­da Ak­ro­po­l’­ü ge­ze­rek “Me­di­ne­tü­’l-hü­ke­mâ­” (hik­met sa­hip­le­ri­nin şeh­ri/fi­lo­zof­la­rın şeh­ri) şek­lin­de Ati­na­lı­la­r’­a il­ti­fat­ta bu­lun­muş ve şe­hir hal­kı­na im­ti­yaz­lar ver­miş­ti. Bu, İs­lâm dü­şün­ce­sin­de Aris­to ve Pla­to­n’­a (Ef­la­tun) du­yu­lan say­gı­dan kay­nak­lan­mak­tay­dı.

Atina’nın tarihini yazan Türk kadısı

Atina’nın tarihini 17. yüzyılın sonlarında bu şehirde kadılık yapan İstefeli Kadı Mahmud Efendi kaleme almıştır. Mahmud Efendi’nin “Târih-i Medinetü’l-hükemâ” isimli eseri şehrin ayrıntılı bir tarihidir.