18 Temmuz 2016 Pazartesi

Aliyev in darbeye karsi Mert tavri

Azerbaycan'da FETÖ elebaşı Fetullah Gülen ile yaptığı röportajı yayınlamaya hazırlanan ANS Televizyonu ve radyosunun yayını durduruldu.
Yayın durdurma kararını Azerbaycan Televizyon ve Radyo Şurası verdi. Şura'nın açıklamasında, Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in, Türkiye'deki darbe girişimini kınamasına, Azerbaycan halkının Türk halkının yanında olduğunu belirtmesine rağmen, ANS Televizyonunun terör örgütü elebaşı Fethullah Gülen'le röportaj yapmasının kabul edilemez olduğu belirtildi.
Aliyev'in talimatı üzerine ANS Televizyonu hakkında inceleme başlatan Şura, Türkiye ve Azerbaycan arasında stratejik işbirliği ilişkilerinin bozulmasına yönelik tahribatı önlemek, terörizm propagandasına yol vermemek amacıyla televizyonun yayınını durdurma kararı aldı.
Yayın durdurma kararı, devlet kuruluşlarını güç yoluyla devirmeyi, devletin bütünlüğünü ve ülkenin güvenliğini bozacak faaliyetleri yaymayı ve terörizme açık davet sayılabilecek yayınları suç sayan Televizyon ve Radyo Yayını Hakkındaki Yasa'nın 11. maddesine dayandırıldı.
Şura, ANS Televizyonunun yasa dışı yayın faaliyetini yargıya da taşıyacak.

TBMM'yi bombalayan alçak PYD'ye sığındı+Ankara havaya ucuralacakdi

FETÖ'nün darbe girişimi sırasında jetlerin bombaladığı noktalardan birisinin de Başkentgaz'ın Yenimahalle'deki doğalgaz istasyonu olduğu ortaya çıktı. Atılan bombanın, boruların sadece 2 metre uzağına düşmesi, faciayı önlerken bölgede 5 metre çapında, 3 metre derinliğinde çukur oluştu.
Edinilen bilgiye göre, Ankara Emniyet Müdürlüğü binasının yakınlarında bulunan istasyona atılan bomba, doğalgaz istasyonu içerisindeki boruların sadece 2 metre uzağına düştü.
Bombanın düştüğü yerde 5 metre çapında, 3 metre derinliğinde çukur oluştu.
İstasyon yakınında bulunan Bektaşlar Turizm'e ait otopark içerisindeki 38 araçtan bazıları kullanılamaz hale gelirken, bazılarında ise hasar oluştu.
Bombanın atıldığı ana ait görüntüler, güvenlik kameralarına yansıdı.
Olay sırasında otoparkta bulunan Bektaşlar Turizm'in sahibi Enver Bektaş ve Minibüs ve Halk Otobüsleri Esnaf Odası Başkanı Kurtuluş Kara, AA muhabirine açıklamalarda bulundu.




'ALLAH GÖSTERMESİN ANKARA'NIN YARISI HAVAYA UÇACAKTI'
Bektaş, yaşanan olayın çok üzücü olduğunu vurgulayarak, "22.30-23.00 itibarıyla araç sevkiyatı için buradaydık. 01.05 civarında emniyete atılan bombaların ardından burayı bombaladılar. Bizim garajımız, doğalgazla iç içe. Yanımızda Başkent Doğalgaz'ın yeri var. Direkt Başkentgaz'ı hedef almışlar. '2 metre yakındaki doğalgaz borularına isabet etseydi ne siz burada kalırdınız ne emniyet kalırdı ne TKİ ne Türk Patent Enstitüsü kalırdı.' dediler. Allah göstermesin, Ankara'nın yarısı havaya uçacaktı" dedi.
Bektaş, otoparktaki 38 aracın zarar görmesiyle yaklaşık 2 trilyonluk zarar oluştuğunu söyledi.
'HEDEF DOĞALGAZ DAĞITIM ALANIYDI'
Minibüs ve Halk Otobüsleri Esnaf Odası Başkanı Kara da 15 Temmuz saat 22.00'de bulundukları noktadan çıkartılan servis araçları ve halk otobüsleriyle Atatürk Havalimanı, Cumhurbaşkanı Külliyesi ve Genelkurmay Başkanlığına vatandaşları taşımaya başladıklarını belirtti. "Bombalama otobüslerin sevkiyatı sırasında yapılmış olsa facia yaşanırdı" diyen Kara, bombanın 01.10 civarında atıldığını ifade etti.

.

İŞTE KOMUTAN Ya devlet başa ya kuzgun leşe" Binbaşı Barış Dedebağı

Millete nasıl ateş ettiniz Siz Türk askeri değil misiniz




Sakarya Valisi Hüseyin Avni Coş Darbeci Hainlere, Millete Nasıl Ateş Ettiniz?



DARBECİ YARBAYIN TUTUKLAMA ANI





14 Temmuz 2016 Perşembe

Ordu Vapuru

Doğum yeri yüzünden başına gelmeyen kalmadı


x
İstanbul'da muhasebecilik yapan Uzunoğlu, 12 Temmuz 1951'de, Karadeniz seferini yapan “Ordu Vapuru” ile Giresun'a giderken, fırtına nedeniyle annesinin kendisini vaktinden birkaç gün önce vapurda dünyaya getirdiğini söyledi. Doğumunun vapurda olması nedeniyle nüfus cüzdanında doğum yeri kısmına “Ordu Vapuru” yazıldığını belirten Uzunoğlu, “Doğum olan vapurlara beyaz bayrak asılırmış. Giresun Limanı'nda bizi karşılamak için bekleyen amcam, vapurun direğinde beyaz bayrak olduğunu görünce benim dünyaya geldiğimi anlamış” dedi.
Doğum yeri konusunda çoğu zaman zorluklarla karşılaştığını belirten Uzunoğlu, şöyle devam etti:
“Askerliğimi yapana kadar doğum yerim ile ilgili bir konuda olumsuzluk yaşamadım ancak, askerliğimi yaptıktan sonra sık sık olumsuzluklarla karşı karşıya kaldım. Bu olumsuzluklar en çokbanka ve devlet dairelerinde karşıma çıktı. Bana doğum yerimi sorduklarında “Ordu Vapuru” deyince, bana; “hangi ile bağlı, ilçe mi, nahiye mi” diye sordular. Ya da doğum yerimi Ordu olarak yazdılar.”

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Eşek sütüne inanılmaz talep!

Manisa'da dört yıl önce kurduğu çiftlikte beslediği eşeklerden elde ettiği sütü satan kadın girişimci, şimdide internetten satışa başladı. Eğriboyun, taleplere yetişemiyor. Manisa'nın Şehzadeler İlçesi Akpınar Mahallesi'nde dört yıl önce kurduğu çiftlikte beslediği eşeklerden elde ettiği sütü, çeşitli hastalıklara iyi geldiği inancıyla isteyenlere satan 44 yaşındaki kadın girişimci Türkan Eğriboyun, şimdide internetten satışa başladı. Eğriboyun, kurduğu internet sitesi aracılığı ile Türkiye'nin dört bir tarafına eşek sütü pazarlıyor.
"Bağışıklık sistemini güçlendiriyor"
100 eşeğin bulunduğu çiftlikte üretim yapan Eğriboyun, eşek sütüne olan ilginin bu hayvanların fiyatında artışa neden olduğunu söyledi. Muğla ve ilçesi Köyceğiz ile Balıkesir'in Ayvalık ilçesinden satın aldığı eşeklerden süt elde ettiklerini belirten Eğriboyun, "Eşek sütü kanserden, astım ve bronşite, hatta siroza kadar birçok hastalığa iyi geliyor. Bunun yanı sıra kasları güçlendirir, kan değerlerini yükseltir. En önemlisi de bağışıklık sistemini güçlendirir ve vücut hücrelerinin yenilenmesine yardımcı olur" dedi. Eğriboyun, müşterilerine eşek sütünün sadece tıbbi tedaviyi destek amaçlı olduğu konusunda bilgilendirdiklerini de söyledi.
"Kış aylarında taleplere yetişmekte zorlandım"
Eşek sütüne ilginin yoğun olduğuna dikkati çeken Eğriboyun, "Hatta özellikle kış aylarında bu taleplere karşılık vermekte zorlandım. Eşek sütünün litresini 100 liraya satıyoruz. Elde ettiğim günlük 15 litre sütü elimdeki mevcut eşeklerden taze taze sağarak müşteriye veriyorum. Bunun yanı sıra kurduğumuz internet sitesi aracılığı ile kargoyla ülkenin dört bir tarafına da satış gerçekleştiriyorum" dedi.
"Dondurulmuş eşek sütünü içmeyin" uyarısı
Eşek sütü alacaklara uyarılarda da bulunan Eğriboyun, "Bazı müşterilerim daha önce aldıkları eşek sütünün acı ve ekşi olduğunu söylüyor. Aksine eşek sütünün tadı şekerlidir. Eşek sütünde hiçbir koku da yoktur. Vatandaşların dolandırılmamaları adına bunları bilmesi gerekmektedir. Özellikle vatandaşlarımıza 1.5 ay kadar bir sürenin üzerinde dondurulmuş eşek sütlerini içmemelerini tavsiye ediyorum. Çünkü bekletilen sütlerin hiçbir faydası olmuyor. Vatandaşların bizzat sağım yapılan eşekleri görerek, bu sütü almalarında fayda var" diye konuştu.

1 Temmuz 2016 Cuma

Cüneyt Arkın'ın 48 yıllık büyük sırrı!

Cüneyt Arkın ile eşi Güler arasındaki anlaşmazlığın tohumları bundan üç yıl önce  atıldı. O sıralarda bir gazetenin «Cüneyt Arkın'ın, eşinden boşanıp Zeynep Aksu  ile  evleneceğine» dair verdiği haber, ortalığı bir anda karıştırdı, karı-koca  şiddetli bir ağız münakaşası ile bugün aralarında bulunan uçurumun ilk işaretini  verdiler. Sonra söylentiler,  skandallar birbirini kovalamaya başladı. Artık  gazetelerin, mecmuaların sayfalarında Cüneyt Arkın'ın maceralarına ait haberler  baş köşeyi işgal ediyordu.
Bunların hangisi doğru, hangisi yanlış, tahkike imkan yoktu. Belki Cüneyt  haklıydı, belki de eşi Güler... Nihayet geçen yıl, genç kadın Levent'teki evini  terk etti, babasının Suadiye'deki evine sığındı. Araya dostları girdiler,  «Yapmayın, etmeyin, ayıptır» dediler ve  ikisini barıştırdılar.
Fakat bu zoraki beraberlik pek uzun sürmedi. Güler Cüreklibatır, Ses mecmuasında   çıkan, bir gece kulübünde çekilmiş fotoğraf yüzünden gürültülü, polis  romanlarına, filmlere  konu olacak bir şekilde evini ikinci defa terk etti,  tekrar «baba evine» yerleşti...
Cüneyt Arkın bundan yirmi gün önce avukatına kızı Filiz'e 18 yaşını bitirdiği   gün verilmek üzere beş daktilo sayfası uzunluğunda bir mektup bıraktı. Gayesi, 
ileride kızına  karşı kendini savunmaktı. Kızının bir gün karşısına geçip «Baba,  sen anneme bunları nasıl  yaptın, utanmadın mı?» demesinden çekiniyordu.  Gerçekten de bir baba için geçmiş günahlarından ötürü çocukları tarafından  suçlanmak acı, çok acı bir şeydi...

Eşi Güler ile boşanma noktasında olan Cüneyt Arkın, 2 yaşındaki Filiz'e, 18 yaşına gelince okuması için bir mektup yazdı. İşte Cüneyt Arkın'ın 48 yıl sonra ortaya çıkan duygusal mektubu..


Canım yavrum Filiz'im
Sana bunları yazmamın bir sebebi var. Bugün 10 Mart 1968, Kurban Bayramı'nın  birinci günü. Bugün yine annen seni bana göstermedi. Telefonları yüzüme kapıyor, mektuplarımı okumuyor.
Senden ayrılalı iki ay oldu. Seni bin yıl görmemiş gibi özledim. Artık tatlı  yüzün, yavaş yavaş hafızamdan siliniyor, göğsüme dokunan o küçücük elinin  sıcaklığı azaldı. Günlerdir cehennemin dibindeymiş gibi acılar içindeyim.  Nedense bayram insanları daha hassas yapıyor. Akşama kadar sokakta balon uçuran  çocukların çığlıklarına kulaklarımı tıkadım. Bin kere adını fısıldadım, bin kere  Allah'a dua ettim seni bana göstersin diye. Korkular içinde sana geldim. Bana  kapıyı açmayacaklarını bile bile... 
Eve karı-koca iki dostumu gönderdim. Ben de köşede bekledim. Kadın hamileydi.  Yüzü çilli, şefkatli bir çocuk beklemenin mutluluğu içindeydi. Ama benim kadar  korku içindeydiler, benim kadar üzgündüler.
Teyzelerin onları kovmuş, annen, seni pencereden olsun görmeme razı olmamış. Sen 
teyzenin kucağındaymışsın, mavi dantelli bir elbisen varmış, tatlı tatlı  gülüyormuşsun, yaramazlık yapıp utanıyor, sonra başını saklıyormuşsun.  Çocuğum, bir babadan çocuğunu hangi kuvvet ayırır, buna hangi yürek razı olur?  Hangi kötülük böyle bir sevgiyi yener. Bütün duygularım ölmüş gibiydi dönerken.  Dünyanın bütün kurşunları yüreğime sıkılmış gibiydim. Bir annenin katılığını,  duygusuzluğunu, gaddarlığını neyle izah edecektik? Yanımdakilerin gözlerinde bir  acı izah vardı.
Denize yaklaşmıştık, deniz kapkaraydı. Arabayı durdurdum, her şey kararmıştı, 
onlara bakamıyordum, hiçbir kimseye, hiçbir tarafa bakamıyordum.  O akşam yatakta, bir zamanlar beni ölecek kadar seven annenin şimdi neden  düşmanım olduğunu, bu kötü duygunun doğuşundaki rolümüzün derecesini uzun uzun  düşündüm. Ve, küçücük hayatını yaralayan bizleri eşit suçlaman için sana her  şeyi anlatmaya karar verdim. Çünkü gün gelecek annen ve benim hakkımda binlerce  şey duyacak, okuyacaksın. Ve hep bunları başkaları yapacak ve sen hakkımızda  bunlara göre karar vereceksin.
En baştan başlayacağım...
Annenle elleri kitap dolu, zayıf, elmacık kemikleri çıkık, uzun saçlı, yeşil  gözlü bir delikanlı iken tanıştım. Sevgi arıyordum. Anneni buldum, incecik bir  yüzü, ufak benekli iri gözleri vardı. Bana her şeyini verdi. Onunla güzeldim.  Toprağımdı, güneşimdi, su üzerinde kayan bir çiçek gibi yürürdü yanımda.  Eskişehir'de hastalarımı, acımı, kötü yemeğimi paylaştı. 
Ah çocuğum! Dünya onun sevgili yüzü için yaratılmıştı sanki. Sonra garip bir  tesadüf oldu. Eskişehir'e gelen bir film ekibiyle tanıştım. Annenin ve benim  Sağlık Bakanlığı'na 80 bin lira borcumuz vardı. Yaşadığım hayatı umutsuzluğa  götüren, beni korkutan, erkek olarak üzen bir sorumluluktu bu borç. O zaman bu  umutsuzluk önünde kendimi ortaya koymam gerektiğini düşündüm.
Annenle karar verdik. Bir yıl mücadele ettim. Annen, kendi ailesine, hatta benim  aileme karşı beni korudu, beni yüceltti. Parasızdım. Dedenin evinde kalıyorduk.  Bana karşı son derece kibardılar. Ama utanıyordum. Leyla Sayar,Halit Refiğ ve  Recep Ekicigil bana yardım etmeye çalışıyorlardı.
Duru Film'e küçük bir rol için günlerce gidip geldim. Resimlerimi çekmek  istediler. Beni birisinin önüne katıp Taksim Parkı'na gönderdiler. Artık ona  tabi olmuştum. İki yıl doktorluk yapan insan için delice bir acıydı bu. Ne  yapacağımı bilmiyordum.
Odama girerken ceketini ilikleyen 50 yaşındaki hastalarımı düşünüyor, bana  gösterdikleri saygıdan utanıyordum. Eve gelip eşyalarımı topladım, annene  Anadolu'ya gideceğimi söyledim. Bana karşı koydu, «Başarmalısın, başaracaksın»  dedi. Tekrar çileli günler başladı. Annen tek gücüm, tek dayanağımdı. İlk  filmime başladığım zaman içim bomboştu. Subay trençkotum eskimiş, ayakkabılarım  su alıyordu. Günlerimi bir sandviçle geçiriyordum. Annen hem operada çalışmak,  hem okula gitmek zorunda kaldı, içkiye alıştığım, doymamacasına içtiğim  günlerdi. Dünya bana haksızlık etmişti.
Yağmurlu bir gündü, ince trençkotumun altında üşüyordum. Ayaklarım sırılsıklam olmuştu. Evden kahvaltısız çıktığım için midem acaip bir şekilde kaynıyordu.  Paramı saydım, ancak yola yetecekti. Taksim'e geldiğimde fırın taze ekmek  çıkarıyordu. Bir ekmek aldım ve onu yedim.
Bir gece sabaha karşı annen ağlıyordu. Gözyaşlarına dokundum, sustum. Annen benden şüphelenmişti. Hangi davranışım, hangi sözüm onda bu şüpheyi  uyandırmıştı. Ya da kimler ona tesir ediyordu? Bunda ne dereceye kadar haklıydı,  ya da ben suçluydum. Sana bir örnek vereyim. Şu kötü günler içinde hakkımda  birçok dedikodu çıktı, işte bunlardan üçü:
- «Ayrılır ayrılmaz Zeynep Aksu ile evlenecekmişim.»
- «Selda Alkor ile Bursa'da maceralarımız olmuş.»
- «Evli bir kadınla ilişkilerim varmış.»
İnsanlar başkalarının hayatlarıyla oynamaya, onların mutluluğunu yıkmaya bayılırlar. Benim yüreğimin dünyada bundan daha fazla iğrendiği başka şey yoktur. Annenin son iki yıldır bana gösterdiği korkunç sahnelerde kendisinden çok teyzen Gül'ün ve çevresinin payı vardır.
Sonra iki yıl içinde başarılarım, şöhretim, param oldu, imkanlarım genişledi. Annende de buna paralel olarak dedikoduların, kıskançlığın etkisinde kalmanın tesiriyle bir yabancılaşma başladı. Benimle bir yere gitmekten rahatsız oluyor, sokağa çıkmaktan korkuyordu.
Beni böylesine yıkan, insan dışı bir çalışmaya iten hırsı anlayamıyordu. Bense yorgundum, bin yıl uyuyacak kadar her şeyden usanmıştım. Bütün bunları annene anlatamıyordum. Dört bir yandan kuşatılmıştı. Çevresi, arkadaştaları, kardeşi, gazeteler ve sokaklar. Bense korkunç bir savaş içindeydim. Herkes beni yok 
etmeye hazır bekliyordu. Kovalanan bir hayvan gibi her an tetikteydim. Ve bu çılgın çalışma içinde yalnızdım, hiç kimse kalmamıştı çevremde. Yorgunluktan deli gibi bir şey olmuştum. Bu savaşın içinde annenin yüreğini göremiyordum. Ona fırsat veremiyordum. Hayvanca bencil, yorgun ve gururlu bir erkek rolündeydim. Evet, annenin öç almak isteyen dişi haline gelmesine ben sebep olmuştum.
Şimdi onu suçlayayım mı?
Yok çocuğum!
Anneni beni mahkemeye verdiği için, seni bana pencereden bile olsun göstermediği için suçlayanlara karşıyım. Onu benim kadar kimse anlayamaz. Mahkeme haberlerinde çıkan resimlerindeki şaşkın, biraz öç almışlığın rahat tebessümündeki acıyı yine ancak ben çözebilirim.
Çocuğum bunlar bizim yazımız, kaderimiz. Ama annen bir elini uzatsa kurtulacaktım.
Evet yavrum acı çekiyordum ve yalnızdım. Annenin bende güç bildiği, kıskandığı her şey, şöhretim ve param beni bu dünyada yalnız bırakmıştı. Çünkü suçlarımda, zaaflarımda samimi idim. Suçluydum, ama sahte değil, içten pazarlıklı değil, cimri değil.
Annenle aramızda büyük bir ayrılık da Türk sinemasını asla önemsememesinden ileri geliyordu. Ona göre yaptığım bütün iş basit, aşağılayıcı bir şeydi. Teyzelerin de aynı şeyi düşünüyorlardı. Bu konuda her an beni üzmekten zevk alıyorlardı.
Yavrum, bir erkeğin işi hayatının en mühim kısmıdır. Gün gelecek sen de anlayacaksın bunu.
Görüyorsun yavrum, anneni kazanmak işimi, işimi kazanmak anneni kaybettiriyordu  bana. Yapayalnızdım, yine de anneni delice seviyor ve dayanıyordum.
Annen dışarıda görev almak istiyordu. Kırklareli'ne tayini çıktı. «Kendime güvenim gelir, oyalanırım» diyordu. Doğru söylemediğini biliyordum, gitmek istemiyordu ama, «Gitmem gerek» diye dayatıyordu.
Sonra gönderdim ve gitti. Neden gittiğini, neden gitmek istediğini kesin olarak 
bilmiyordum. Neden razı olduğumu da... Ama o günler ölümüme bile razı olacak 
kadar bezgindim. Tükenmiştim. Yokluğunun acısını iki gün sonra duydum, ama artık 
çok geçti. «Bana dön» diye yalvarmam lazımdı, ama yapamadım bunu.
Elimin kolumun neden zincirlendiğini, utanç ve azap içinde ona yazdığım güzel mektupları neden yırttığımı, Kırklareli'ne gidemeyip belki bin kere yoldan neden 
geri döndüğümü yalnız annen ve teyzen biliyor. Ve ileride sen de bileceksin. Ve anneni asla affetmeyeceksin.
Anneni oraya göndermekle bir erkek, bir koca olarak sorumsuz, hatta suçlu  davranmıştım. Bu suç güzel hatıralar, ölüm, aşk ve şeref için oldu. Çünkü annenin yaptığını yapmaktansa ölmek daha iyiydi. Buraya kadar ben suçluyum. Bunu 
kabul etmiş, tam bir yıl annene ve asla affetmeyeceğim teyzene taviz veriştim.
Onların bana için için gülmesini bilerek karşılarında gözyaşları dökmüş, ağlama yiğitliğini göstermiştim.
Yine de suçlu benim. Bir kadının suçlarını ve faziletlerini kocası yaratır. Annen aşkımızın eserlerini yıkmayı, benimle savaşıp beni rezil etmeyi artık görev bilmişti. Bense hala birleşmemizi ve kötü bahtımıza karşı beraberce karşı koymamızı teklif ediyordum. Çünkü annenin nasıl büyük aşk, bağışlama, verme, toprak kadar sabır, tevekkül ve inanç olduğunu yalnız ben biliyorum. Sanki o benimle doğdu, benimle ölecek.
Ah çocuğum! Annenin benim yanımdan başka bir yerde mutlu olabileceğini bilsem... Buna inanabilsem... Filiz'im. Bugüne kadar sevgime bağlı kalmak için her şeye katlandım. Bir yerde artık annene de karşı çıkmak zorundayım. Bunca haksızlığa 
layık olmadığımı ispat etmek istiyorum.
Nedir bu iğrençlikler, sessizce sevmek ve bağışlamak varken. Ben suçlarımı ve onun suçlannı bilerek geleceğe güvenle, erkekçe, dostça, arkadaşça, insanca, yiğitçe bakarak yalnız onu seviyorum. Yalnız onun yarattığı ve yapayalnız bırakmak istediği sevgiyi kurtarmaya çalışıyorum. O ise sevgiye bağlı kalmayı küçük gördü ve şimdi benden daha yalnız. 
Artık ona «Allahaısmarladık» diyebilirim.
Baban Cüneyt Arkın
6 Nisan 1968 / Türk Nostalji