6 Kasım 2013 Çarşamba

150 yillik hesap

Birkaç gün önce "Artık sadece Kuzey Irak değil Bağdat da Türkiye ile bütünleşmek için düğmeye bastı!" anlamına gelen cümleleri burada sıralamıştım. 
Dün sabah gazeteler arasında mekik dokurken Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın sözleriyle adeta duvara tosladım.
Bakan Yıldız "Kerkük-Yumurtalık boru hattı hattının sadece Barzani'nin değil BASRA petrollerini de dünyaya taşıyacak" diyordu!
Bu içeride kavga isteyenlerin, huzursuzluk peşinde koşanların, eski masanın geri gelmesi için çalışanların, Türk'ün yürüyüşünü durdurmak isteyenlerin anlayabileceği bir şey değildi! "Hayaldi gerçek oldu" bile diyemiyorum! 
Çünkü düne kadar bunun hayalini kuran kimse yoktu!
Bunu dile getirmeye kalkanlar "DELİ" diye içeri atılırdı!
Basra petrollerinin Akdeniz'le buluşmasını okurken çok eskiye gittim!Aradan geçen uzun zamanın neler götürdüğünü düşündüm!
Nasıl oyuna getirildiğimizi hatırladım!
Sultan Abdülaziz'e kadar yolculuk ettim!
Dünyanın üçüncü büyük donanmasını yaptıran, geleceğin denizlerde olduğunu keşfeden Padişah Abdülaziz, çok bilinmez ama YAVUZ SULTAN SELİM'den sonra Mısır'ı ziyaret eden ilk Padişah'tı!
Donanma ile meşgul olduğu kadar su yollarıyla da ilgilendi!
Süveyş Kanalı onun zamanında aldı başını gitti! Aklına yattığı için Fransızlar'ı kendi safına çekip İngiltere'ye GOLatmaya çalıştı!
Muazzam bir AKIL oyunuydu yaptığı! İngilizler'e alçak perdeden konuşup kanalın hayata geçmesi için çırpındı!
Çünkü İngiliz Başbakan ve Türk düşmanı Gladstone kesinlikle KANALA karşıydı! "Türkler insanlık dışı örnektir!"diyecek kadar sınırı aşan biri olan Gladstone önemli görüşmelerde KIRMIZI ÇANTASINI hiç bırakmamıştı! Bugün de İngiliz başbakanların kullandığı KIRMIZI ÇANTA Osmanlı'nın canını çok yakmıştı! Parçalama toplantılarında o kırmızı çanta hep vardı!
Zaten Abdülhamit bunu bildiği için ölümüne sevindiği tek isim Gladstone'du!
Neyse...
Abdülaziz donanma ve Süveyş projesi nedeniyle hayatını kaybetti!
Her zamanki gibi içerideki adamlarına bunu yaptırdılar!
Süveyş Kanalı hayata geçmiş ama OSMANLI devre dışı kalmıştı! Belki Osmanlı'yı hayata bağlayacak olan en önemli proje Abdülaziz'in öldürülmesiyle son buluyordu!
Hiç acımaz, son kertede ÖLÜM kusarlardı!
Kaybetmeye tahammülleri yoktu çünkü!
Abdülaziz katledildikten sonra İngilizler Gladstone'dan sonra ilk kez bir Musevi'yi BAŞBAKAN yaptılar! Kraliçe'nin sadık elemanı olan Benjamin Disraeli Süveyş'e hemen çöktü!
Arka planda Rothschild ailesi vardı! İstedikleri isim BAŞBAKAN olmuştu sonuçta!
PARA devreye girip kanal İngilizler'in hakimiyetine geçti!
Bunu fırsat bilen Shell aldığı ÖZEL İZİNLE yüksek tonajlı gemileri kanaldan geçirdi! Bu büyük üstünlük demekti!
Disraeli ile birlikte hem Shell hem de Royal Dutch gülüyordu!
PARANIN 
efendileri artık kesinlikle Ortadoğu'ya inmişlerdi!
Osmanlı'yı borçla ele geçirdikleri için sırada başkaları vardı!
Rus petrollerini ele geçirdiler!
Daha sonra da işi Shell ve Royal Dutch'a devrettiler!
Aslında ortada bir devir yoktu!
Rothschildler satıştan dolayı iki şirketin hisselerini ele geçiriyordu! Yani satarken alıyordu! Bu işlemle birlikte AİLEdünyanın her yerindeki petrollerin büyük ortağı oluyordu!
Şirketlerin ismi değişse de PATRON aynıydı!
Ünlü Rothschild ajanı Gülbenkyan da Ortadoğu petrollerinin İngilizler'e geçmesi için gece gündüz çalışıyordu!
Shell'in İstanbul ofisi ajanların buluşma merkezi olmuştu! Çok yazılmasa da literatüre giren MR. FIVE PERCENT yani "Bay yüzde beş!" sözü Sarkis Gülbenkyan için söylenmişti!
Osmanlı vatandaşı olduğu halde bölgenin petrol rezervlerini tek tek tespit etmiş ve daha sonra da Royal Dutch ile Shell'i evlendirmiştir!
Bütün bunlar olurken nasıl GEZİ olayları ile meşgul isek o zaman da MEŞRUTİYET ve 31 Mart Vakası ile uğraşıyorduk!
Adamlar bir şey alacakları vakit kesinlikle bize SORUN çıkartıyorlardı! Biz kuklaya bakarken KUKLACI pastayı götürüyordu!
Unutmadan, Osmanlı'nın petrolünü İngilizler'e peşkeş çeken Gülbenkyan paranın buluştuğu tek adres olan OSMANLI BANKASI'nın da danışmanıydı!
Kedi ciğer ilişkisi anlayacağınız!Görevini yaptıktan sonra Portekiz'de yani İngiliz bayrağının dalgalandığı topraklarda vefat eden Gülbenkyan sayesinde petrol Türkler'e nasip olmadı!
İşte 1850'lerde başlayan TUTSAKLIĞIMIZ artık her geçen gün kırılıyor!
Bakın BASRA petrollerinin Türkiye üzerinden Akdeniz'e akması İngilizler ve onların hayat verdiği ailelerin buralardan temelli gitmesi anlamına geliyor!
Bu Osmanlı'yı yıkan İngiliz Kraliyet ailesinin kesin mağlubiyeti demek!
Artık savaşlar silahla, topla, tüfekle kazanılmıyor!
Masaya yumruğu vurmak ve istediğin sonucu alabilmek çok önemli!
Birileri üzülse de, kırılsa da, istemese de Türkler dönüyor!
Hem de beklenmediği kadar etkili bir şekilde!
Bölge kardeşliği ve adaleti tekrar keşfediyor!
Türkiye hem kazanıp hem kazandıracak!
Bölgedeki bütün oyuncular karlı çıkacak!
Ama hepsinin üzerinde ANKARA'nın koruyucu şemsiyesi olacak!
İşte Türkiye'yi küçük düşürenler şimdi zorda!
Söylenmez biliyorum ama Türkler, Osmanlı'nın hem öldürülen sultan ve devlet adamlarının intikamını 150 yıl sonra alıyor!
KANALLA önümüzü kesseler de BORU HATLARIYLA geri geliyoruz!
Arap da, Kürt de, Ermeni de, Süryani de herkes buna inandı!
Bu topraklar uzun zaman hasret kaldıkları ADALETLE buluşacak!
Kolay olmadı, çok diyet ödendi!Ama son kare hepsinden önemli!
Petrol akacak Türk bakmayacak!

Gülbenkyan üzerinden Cumhuriyet’e saldırıldığını iddia etti ama gerçeklerin hepsini pas geçerek.

Bayer uzun uzun Gülbenkyan’ın Abdülhamit Han’ın talebiyle petrol araştırmaları yaptığı ve bu iki ismin beraber hareket ettiklerini, jeoloji ve petrol araştırmaları gerçekleştirdiklerini anlatıyor. Lakin gerçek hiç de öyle değil.

Aslında Gülbenkyan Musul müzakerelerinde Osmanlı adına İngiltere’yle görüşüp, petrolden aldığı %5 rüşvetle Osmanlı’nın bütün haklarını İngilizler’e peşkeş çeken birisi. İleride bu olaylar Osmanlı’nın Musul politikalarına 1-0 yenik başlamasına ve Musul’u kaybetmesine sebep oldu.
¥
Raif Karadağ, hayatına mal olan Petrol Fırtınası adlı kitabında olayı detaylı biçimde şöyle anlatıyor:

- I. Dünya savaşı öncesinde İngiliz baskısı neticesinde İttihat Terakki İngilizlerle Musul meselesini müzakereye açmıştı.

- Bu sırada İngiltere’nin elinde Sultan Osman, Reşadiye ve Fatih Zırhlıları parası tamamen ödenmiş halde bulunuyordu.

- Savaş çıkmış ve Osmanlı henüz iştirak etmemişti, Cavit Paşa yanında kendisi Ermeni hanedanının başı olarak tanıtan Kalust Gülbenkyan ile birlikte Londra’ya müzakereye gitti. Müzakere Royal Dutch Shell grubu-Detche Royal Bank arasında idi.

- Sait Halim Paşa, Cavid Paşayı görüşmeler devam ederken İstanbul’a çağırdı. Yerine ise Gülbenkyan’ı bırakarak geldi.

- Cavit Paşa İngiltere’ye geri dönüp müzakerelere devam etmeyi düşünüyordu ama İstanbul’a geldiğinde Enver Paşa ve Alman amiral Şuson’un emrivakisi ile Osmanlı savaşa girmişti.

- Müzakerelere İngilizler’in yanında bulunan Gülbenkyan katıldı. Musul’un imtiyazı İngilizler lehine imza edildi. Buna göre Turkish Petroleum Company kuruldu. % 50’si İngiliz Bahriye Birinci Lordluğu ve İstihbarat servisine (Darcy Grubu) % 25 İngiliz petrol şirketi Anglo Sakson Petroleum’a %25’i de Alman Deutche Orient Bank’a verildi.

- İran’dan sona İngilizler akıl almaz bir yolla Irak petrollerini de bir daha hiç çıkmamak üzere ele geçirdiler.

- Almanlar petrol için bizi en sıkıntılı durumlarda sırtımızdan vurmayı ihmal etmediler.
- Savaş ile birlikte imtiyazları işlerine yaramadı ama savaş sonrası Gülbenkyan’ın imzalı anlaşma metni Osmanlı’ya çok pahalıya mal oldu. Bunun ilk sonucu Musul’un Osmanlı toprakları dışında bırakılmasıdır.

- Gülbenkyan’ın imzası ile kurulan Turkish Petroleum Company da San Remo anlaşması ile 1920’de kapatıldı ve yerine Irak Petrolleri Şirketi kuruldu.

- Yeni paylara göre; 3 İngiliz şirketi %81,25, Fransa %23,75, Gülbenkyan ise %5 hisse aldı.

- Bu sırada Sevr’i kabul etmeyen Türk milleti ise kurtuluş mücadelesine girmişti. Irak Petrolleri ile uğraşacak durumda değildi
- Deterting böyle bir ortamda Irak’ı 4 parçaya bölüp petrol faaliyetlerini son sürat hızlandırdı.

- Lozan’da güney sınırımız BM’ye bırakıldı.
- İnönü ve heyetinin acemi ve basiretsizlikleri vahim sonuçlar doğruldu.
- Musul Türk devletinin hudut dışına çıkarıldı.
- Musul’un Memaliki şahaneden çıkarılmasa idi hanedanın Musul üzerindeki hakları devam edecekti. Musul’un Türkiye’nin elinden çıkmasını sağlayan etkenlerden biri saltanatın kaldırılması Hanedan’ın sürgüne gönderilmesi ve Hanedanın haklarının savunacak müessesenin kurulmamasıdır.

- Hükümet bu aileyi vatandaşlıktan çıkarmasaydı Musul meselesi zamana terk edilebilir ve bir gün halli imkanı bulunabilirdi…
¥
Sonuç olarak Musul’un kaybedilmesine giden süreçte Ermeni Gülbenkyan’ın Osmanlı’ya büyük ihaneti bulunuyor. Devlet için gittiği müzakerelerde kendi adına %5 petrol payı alan Gülbenkyan “Bay Yüzde Beş” (Mr. Percent Five) olarak anıldı.

Bugün ise Hürriyet gazetesinden Yalçın Bayer, köşesinde bir okuyucusunun ağzından Gülbenkyan güzellemesi çekti ve Gülbenkyan’ın sanat koleksiyonunun Türkiye’ye neden getirilmediğini sordu.

NOT: Royal Dutch ve Shell evlenirken Rockefeller'ın kurduğu Standart Oil en büyük rakipleriydi! 
Akrabalar yarışıyordu anlayacağınız!
Pastanın dilimleri hep onlara gidiyordu!

Avrupa'nın borç batağı sürüyor



Küresel piyasalarda son dönemde ABD Merkez Bankası'nın (Fed) tahvil alım programı ve 1 Ocak 2014'te göreve başlaması beklenen yeni Başkanı Janet Yellen'in izleyeceği politikalara odaklanmasına rağmen, son 5 yılın sürekli değişen kararlara karşın değişmeyen sorunu Avrupa Birliği ve borç krizi güncelliğini korumayı sürdürüyor.
Avrupa Birliği'ne üye 28 ülkenin kamu borcunun Gayri Safi Yurtiçi Hasılaya (GSYH) oranı, yılın ikinci çeyreği itibarıyla yüzde 86,8, 17 üyeli Avro Bölgesi'nde ise yüzde 93,4 seviyelerinde bulunuyor.
Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) verilerine göre, birlik ülkelerinin kamu borç sorunu, son 5 yıldır defalarca uygulamaya konan kurtarma paketleri ve alınan tüm önlemlere rağmen hız kesmeden artışını sürdürüyor.
Geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 89,9 olan Avro Bölgesi'nin kamu borcunun GSYH'ye oranı, bu yılın ikinci çeyreğinde yüzde 93,4'e yükseldi. Aynı dönemde 28 üyeli Birliğin kamu borcu da yüzde 84,7'den yüzde 86,8'e çıktı.
Birliğin öncü ekonomileri Maastrich'te sınıfta kaldı
AB'nin lokomotifi Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya, kamu borcunun GSYH'ye oranını yüzde 60'la sınırlayan Maastricht kriterleri açısından sınıfta kaldı. Zira Birliğin en büyük ekonomisi Almanya'nın kamu borcunun GSYH'ye oranı, yılın ikinci çeyreği itibarıyla yüzde 79,6, 2. büyük ekonomisi İngiltere'nin yüzde 89,6, 3. büyük ekonomisi Fransa'nın yüzde 93,5, 4. büyük ekonomisi İtalya'nın ise yüzde 133,3 seviyelerinde bulunuyor.
En fazla borç Yunanistan'da
Avrupa Birliği ülkeleri arasında en fazla kamu borcuna sahip ülke yüzde 169,1'le Yunanistan. Daha önce birlik tarafından defalarca kurtarılan ve yeni bir kurtarma paketinin gündemde olduğu ülkenin kamu borcunun GSYH'ye oranı geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 149,2 seviyelerinde bulunuyordu.
Birliğin kamu borç sorunu yaşayan bir diğer ülkesi de Portekiz. Ülkenin geçen yılın ikinci çeyreğinde 118,1 olan kamu borcu, bu yılın aynı döneminde yüzde 131,3'e yükseldi.
Türkiye kriterleri tutturuyor
Türkiye'nin, izlenen politikalar sonucunda 2012 yılında yüzde 36,2 olan AB tanımlı genel yönetim borç stokunun milli gelire oranı gerilemeye devam ederek, 2013 yılının ikinci çeyreğinde de yüzde 35,9'a indi.
Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, Türkiye'nin kamu borcunun GSYH'ye oranının bu yıl sonunda yüzde 36, 2014'te yüzde 34, 2015'te ise yüzde 33,5 olarak gerçekleşmesi bekleniyor.

Dünya halıcılık devleri İstanbul'da

Alman fuar firmaları Messe Stuttgart ve Hannover Fairs Turkey Fuarcılık birleşerek Türkiye'de bir ilke imza atıyor. Orta Doğu bölgesinin halı ve zemin kaplamaları fuarı ''Domotex'' ile Türkiye'deki panjur tente kapı-geçiş güneşten koruma sistemleri pencere ve cam sanayisine yönelik ilk özel mesleki fuar olan ''R+T Turkey'' kapılarını birlikte açıyor. Domotex Middle East fuarları 7-10 Kasım tarihleri arasında Yeşilköy Fuar Merkezi'nde açılacak. Ortadoğu'dan 67 iş işadamnının katılacağı fuarda mekan çözümlerine ilişkin halıdan parkeye en son ürünler aynı mekanda buluşacak. İstanbul Halı İhracatçıları Birliği Başkanı İbrahim Yılmaz Türk halı sektörü, 2013 yılında çok dinamik bir gelişme gösterdi diyerek 'Belçika'yı geride bırakarak Dünya halı sektörü içinde ikinci büyük tedarikçi oldu. Dünya sıralamasına 2012 yılında yüzde 24 oranında artan bir performans gösterdi. Bu yılın ilk 10 ayında halı sektörünün ihracatı yüzde 9 artarak 1,8 milyar dolara ulaştı' dedi.

Dünya birincisi ameliyat



Merkezin müdürü Doç. Dr. Bülent Aydınlı, yaptığı açıklamada, 3-9 Kasım tarihlerinin Organ Nakli Haftası olduğunu anımsatarak, organlarını bağışlayan insanlara rahmet dileyerek, onurlu ailelerini saygıyla selamladığını söyledi.
Bağışta bulunan insanların ailelerine devletin destek olması gerektiğini vurgulayan Aydınlı, "Kendisi acılıyken başka insanların acısını dindirmek için organ bağışlayan insanlar, çok gurur ve onurlu insanlardır. Bu hareketleri teşvik etmemiz ve bu insanların arkasında olmamız gerekiyor" dedi.
Merkezde her geçen yıl oldukça fazla hastaya nakil yaptıklarını belirten Aydınlı, yaptıkları başarılı nakiller sayesinde yurt dışından da istenilen bir merkez konumunda olunduğunu ifade etti.
Teknik kapasite arttıkça, organ nakli merkezi olarak farklı hastalıkları tedavi ettiklerini, farklı hastalara nakiller yaptıklarını anlatan Aydınlı, şunları kaydetti:
"Bunların içinde halk arasında 'köpek kisti' olarak da bilinen 'alveolar ekinokok' hastalığı var. Tam karşılamıyor ama 'köpek kisti'nin bir çeşidi olarak kullanılıyor. Normalde vahşi hayvanlar doğaya bırakıyor, köpeklere bulaşıyor. İnsanlara da bu ağız yoluyla bulaşıyor. Soğuk bölgeleri seven bir hastalık. Kanada'da, Orta Avrupa'da, Alpler'e yakın yerlerde görülüyor. Japonya'da bir adada görülebiliyor. Özellikle kış mevsiminin çetin geçtiği dönemlerde bu hastalık artıyor."
"Bu hastalığın yüzde 86'sı Doğu'da görülüyor"
Bölgenin bir hastalığı denebileceğini anlatan Aydınlı, "Ülkemizde bu hastalığın yüzde 86'sı Doğu Anadolu Bölgesi'nde görülüyor. Doğadan, normal hayvanlarla sık temas olması görülme oranını artırıyor. Bölgemizde hayvancılık yapıldığından dolayı sık görülüyor ve hayvanlardan insanlara bulaşıyor. Bu hastalık tümör gibi devam ediyor. Biliyorsunuz tümörde, başka yerlere yayılım olabiliyor. Bu hastalığın kendisi tümör olmamasına rağmen, akciğere, beyne yayılım gösterebiliyor" diye konuştu.
Doç. Dr. Aydınlı, şöyle devam etti:
"Bu hastalıktan dolayı Türkiye'de en fazla karaciğer nakli yapan merkez, Erzurum Atatürk Üniversitesi Organ Nakli Merkezi'dir. Hatta literatür taramasına göre, Fransa'dan 14 nakil bildirilmiş ama bizim şu ana kadar sadece bu hastalıktan 18 nakil yaptık ve dünyada en çok nakil yapan merkeziz. Niye önemsiyoruz? Teknik açıdan ciddi sıkıntılı bir hastalık. Bütün kalbe giden damarlar dahil belki tamamını değiştirmek gerekiyor bu ameliyatlarda. Sıkıntılı bir ameliyat ama çok şükür ki çok ileri teknikler kullanarak, başarılı ameliyatlar yapıyoruz."
Bu hastalığın bazı belirtileri olduğuna değinen Aydınlı, "Çok garip, bize bir hasta müracaat etti. Bu hastalık beynine yayılmış. Baş ağrısı şikayetiyle geldi ama karaciğerinde hiç çıkarılamaz, hatta nakil bile yapılamaz bir hastalık haline geliyor. Tomografi çektirdiğiniz zaman hekimleriniz sizi yönlendirecektir. Biz hem nakil öncesi bütün tedavi işlemlerinde hem de ameliyatlarında etkin bir merkeziz" diye konuştu

4 Kasım 2013 Pazartesi

Tunceli'de 3 bin yıllık tarih keşfedildi


Tunceli'de uzun yıllar devam eden çatışmalı ortamın çözüm süreciyle birlikte sona ermesiyle kentin tarihi de gün yüzüne çıkmaya başladı. Bitlis Eren Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü'nde araştırma görevlisi olan Serkan Erdoğan ile İl Kültür ve Turizm Müdürü İsmet Hakan Ulaşoğlu'nun tespit çalışmaları sonucunda il merkezine bağlı Rabat köyü yakınlarında 3 bin yıllık antik yerleşim alanı tespit edildi.
Erken demir çağı, Urartu, Hellenistik, Roma, Bizans ve İslam Ortaçağı ve Osmanlı dönemine ait izler taşıyan kale görünümlü yerleşimin eski bir ulaşım ağı üzerinde bulunan önemli bir merkez olduğu düşünülüyor. Yerleşim üzerinde rastlanan demir cürufu, seramikler, değirmen kalıntıları, tarihi köprü ve ağırlık nesneleri, alanın tarihin değişik dönemlerinde önemli bir ekonomik üretim merkezi olduğuna işaret ediyor.
Tunceli İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, alanın tescil edilmesi amacıyla Erzurum Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu'na başvururken, köy sakinleri alanın define arayanlar tarafından tahrip edildiğini ve koruma altına alınması gerektiğini ifade ediyor. Alanda araştırma yapan Bitlis Eren Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü'nde araştırma görevlisi olan Serkan Erdoğan, "Rabat Kalesi, şu ana kadar tespit edilebilen Tunceli'nin en büyük antik yerleşim alanı, yaklaşık üç futbol sahasından daha büyük genişliğe sahip. Seramik kırıklarından anladığımıza göre Rabat Kalesi, erken demir çağdan Osmanlı'nın son dönemlerine kadar yerleşim görmüş bir şehir. Bu da bize 3 bin yıllık bir tarihe sahip olduğunu gösteriyor. Buradaki köprü, Rabat Kalesi'ni Hozat'a bağlayan bir güzergah ve yanı zamanda Rabat Kalesi'ni Tunceli'nin diğer yerleşimleriyle bağlayan bir hat. Burada kaya mezarları, merdivenli yapıları da görmek mümkün. Kale içerisinde idari ve kamu binalarına çıkan gizli bir geçit söz konusu. Burada ayrıca önemli oranda demir ve bakıra da rastladık. Bu da buranın bir metal işleme merkezi olduğunu göstermekte. Bölgedeki değirmen taşlarının fazlalığı aynı zamanda buranın tarımsal üretim merkezi olduğuna da işaret ediyor" dedi.
Bölgenin define avcıları tarafından tahrip edilmeye başlandığını belirten Erdoğan, "Define avcıları bölgeyi talan etmeye başlamış durumda. Yerel yetkililerin bir an önce bu durama müdahale etmesi gerekiyor. Kazı ve araştırma çalışmalarının yapılmasının yanı sıra başta tarihi bu köprünün restorasyonu olmak üzere bir takım düzenlemelerin yapılması gerekiyor ki Tunceli'nin bu güzide yeri turizme kazandırılsın" diye konuştu.
Define avcıları başta Rabat Kalesi olmak üzere alanın bir çok yerinde kazı yapmış durumda. Köylerinin tarihi geçmişinin farkında olduklarını belirten köy sakinleri, köyün bir an önce sit alanı ilan edilerek koruma altına alınması talebini dile getiriyor.

Ben ve Sen,ikimiz bir


Görme engelli Nusret Açık (35) pedal çeviriyor, bedensel engelli arkadaşı Murat Sevgi (38) de direksiyon hakimiyetini sağlayarak arkadaşının gözü oluyor. Kendisinin görme engelli atletizm sporcusu olduğunu anlatan Nusret Açık, her gün 8 kilometre gidiş 8 kilometre geliş yolunu bedensel engelli arkadaşıyla birlikte bisikletle kat ettiklerini söyledi.
Nusret Açık, Murat'ın ayağında sıkıntısı olduğunu belirterek şöyle konuştu: "Ben görme engelliyim. Bisikletle antrenmanlarımıza geliyoruz. Murat yolu takip ediyor ve direksiyon hakimiyetini sağlıyor, ben pedal çeviriyorum. Bu teklif ilk olarak benden geldi. Çünkü tek başıma stada gelemiyordum. Sağolsun sözümü dinledi ve denedik baktık oluyor. Şimdilik bu şekilde gelip gidiyoruz.'
Engelliler sosyal ortama girmeliler
Sporu çok sevdiğini anlatan Nusret Açık, sözlerine şöyle devam etti: 'Her türlü zorluğa rağmen spor aşkından geri kalmıyoruz. Spor sevgisi bizim için çok üst seviye olduğu için birçok zorluklara karşın şartları zorlayarak antrenmanlarımızdan geri kalmıyoruz. Spor çok iyi bir şey; hem sağlık açsından hem de bir engellinin uğraşı olması açısından çok faydalıdır."
Iğdır'da, birçok engellinin evinden çıkmadığını bildiğini anlatan Açık, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bırakın spor yapmayı sosyal bir ortama bile girmiyorlar ve kendi içlerine kapanık bir şekilde yaşıyorlar. Burada engelli arkadaşlarımın böyle ortamlara karışmalarını tavsiye ediyorum.'
Arkadaşım pedal çeviriyor, bende direksiyon hakimiyetini sağlıyorum
Bedensel Engelli Masa Tenisi Sporcusu Murat Sevgi de, ortopedik engelli olduğunu belirterek şunları söyledi: "Bir bacağımda katlama sorunu var. Bunun için pedal çevirirken zorlanıyordum. Nusret arkadaşım pedal çeviriyor, bende direksiyon hakimiyetini sağlıyorum, bu şekilde antrenmanlarımıza gidip geliyoruz.'
Bedensel ve Özel Sporcular Antrenörü Semra Özdemir de, Gençlik Hizmetleri ve Spor İl Müdürlüğü'nün engellilere yönelik sportif faaliyetleri olduğunu belirterek 'Engelli ailelerinden ricam şudur, çocuklarını toplum içerine çıkarsınlar. Biz de bu kapsamda kurum olarak onlar için faydalı şeyler yapabilelim. Bu sayede engellilerimiz öz güvençlerini kazansınlar ki, spor aracılığıyla onları topluma kazandıralım' diye konuştu.

Fidan i dikme degil sökme operasyonlari


Bazı haberler var ki, uzun süre iz takibi yapmayı gerektiriyor.
MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı hedef alan sistematik yayınlar gibi.
Başka bir deyişle, Başbakan Erdoğan'la başlayıp, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile devam edip, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'la zirve yapan yayınlar demek daha doğru.
Bunların temelinde mutlaka İsrail'i esas alan bilgiler yer alıyor, eşzamanlı olarak yayınlanıyor ve hemen Yahudi sermayesi tarafından çıkarılan diğer yayın organları tarafından kısa sürede Türkiye karşıtı kampanyaya dönüştürülüyor.
Son dönemde Hakan Fidan hedefteydi ya, yakında tekrar başa dönüp Başbakan Erdoğan aleyhinde kampanyaya başlayacaklar demektir.
Başbakan'ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan'ın dediği gibi, satrançta esas hedef, şah; yani Başbakan Erdoğan. Ama şahı yemek için onun kalelerini, vezirini de etkisiz hale getirmek gerekiyor.
Wall Street Journal ve Washington Post'ta MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı hedef alan yazılar, ayrı kalemlerden çıkmış ama benzer iddiaları dile getiriyordu.
Hakan Fidan'ın başında bulunduğu MİT, İsrail istihbaratı Mossad'a çalışan 10 İranlının ismini bu ülkeye bildirmiş.
Jewish Press isimli internet sitesi ise işi bir adım daha ileri götürerek, Hakan Fidan'ın şahsını hedef aldı.
'Hakan Fidan bir sabah arabasında özel bir sürprizi hak ediyor' dedi.
Her satırından, 'kontrespiyonaj' yani 'karşı casusluk' kokan bu satırların istihbarat savaşlarının bir parçası olduğunu anlamak için, istihbaratçı olmaya gerek yok.
Gazeteci olmak yeter.
MİT Müsteşarı'na yönelik saldırının arkasında İsrail'in bulunduğu ya da Amerika'daki Yahudi lobisinin işi olduğu yönündeki haberlerin dayandığı birçok nokta vardı.
Doğrudan İsrail'in menfaatlerinin hedef alındığı haber, bir dezenformasyon ürünüydü ama Yahudi sermayesinin yayın organlarında çıkmıştı.
İsrail devleti, 'Hakan Fidan haberleri bizden kaynaklanmıyor' şeklinde açıklama yaptı, iki müttefiki arasında, 'istihbarat savaşları' çıkmasından endişe eden ABD, Fidan'dan memnun olduğunu ifade etti. Ama kampanyanın ucu yine döndü dolaştı ABD'de istihbarat örgütleriyle içli dışlı olan kendisini İsrail'in menfaatlerini korumakla yükümlü hisseden isimlere çıktı.
KAMPANYAYI YÜRÜTENLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ
Hakan Fidan'a yönelik kampanyanın arkasındaki isimlerin ortak özellikleri var.
Amerika'da istihbarat kuruluşlarında görev yapmışlar. Ortadoğu ve terör, İslam ülkeleri ve terör örgütleri gibi alanlarda uzmanlar. Güvenlik birimlerinden ayrıldıktan sonra Yahudi sermayesi tarafından çıkarılan yayın organlarında ve aynı düşünceye yakın düşünce kuruluşlarında önemli görevlerde bulunuyorlar.
Dindar bir Yahudi olup olmadıkları ancak kendilerini ilgilendirir ama , 'Derin İsrail' olarak tanımlanabilecek tezlerin sahibi ve savunucuları.
İLK İSİM: JONATHAN SCHANZER
Şimdi MİT Müsteşarı Hakan Fidan'a yönelik kampanyanın arkasındaki isimleri ve kuruluşları tek tek tanıyalım:
1-Hakan Fidan'la ilgili olarak Wall Street Journal ve Washington Post'ta yayınlanan haberlerde Jonathon Schanzer imzası yer almıyor ama çıkan haberlerde onun parmak izlerini görmek mümkün.
Başkan Obama'yı bir hayli yıpratan ve ABD'yi iflasa sürüklenmenin eşiğine getiren borçlanma tavanıyla ilgili haberlerle gündeme geldi ABD Hazine Bakanlığı. Sizi yanıltmasın, Hazine Bakanlığı sadece Amerikan hazinesiyle ilgilenmiyor. Aynı zamanda Amerikan başkanlarının koruma birimi buraya bağlı ve bakanlık etkili istihbarat yapılanmasına sahip.
Jonathan Schanzer ise uzun bir süre görev yaptığı Hazine Bakanlığı'nda parlak bir terörle mücadele analisti olarak gösteriliyor.
Bu birikimiyle kısa adı, 'FDD' olan, Demokrasiyi Koruma Vakfı (Foundation for Defence of Democracies) isimli düşünce kuruluşunda başkan yardımcısı olarak görev yapıyor.
Cumhuriyetçiler'in içinde Yahudi tezlerine en yakın duran kuruluşlardan biri olan FDD'de görev yapmasına rağmen, Ortadoğu, terör, İslamcı terör örgütleri, El Kaide, Selefiler, devletlerle terör örgütleri arasındaki ilişkiler, terörün sermayesi gibi konularda uzman isim olarak görüşlerine başvuruluyor. Kısaca ona Ortadoğu analisti deniliyor. Özel uzmanlık alanı Filistin ve Hamas olmasına rağmen daha çok devletler ve terör örgütleri arasındaki ilişkilerde uzman olarak gösteriliyor. Resmi özgeçmişinde, 'ABD Hazine Bakanlığı'nda bir terör finans analisti olarak çalıştı' bilgisinin altının çizilmesi bundan olsa gerek.
Tabii bunların İsrail'in terör örgütü olarak saydığı örgütler ve ülkeler olduğunu anlamak için kahin olmaya gerek yok.
Örnek, ABD'nin İran'a uyguladığı ambargonun finans boyutundaki en önemli isimlerinden biri olarak gösteriliyor Jonathan Schanzer.
FDD'nin resmi internet sitesindeki CV'sinde 'Yahudi Politikalar Merkezi Direktörü olduğu ve JPC dergisinin editörlüğünü üstlendiği' bilgileri de yer alıyor.
Aşağıdaki bilgilerin olduğu gibi:
'Dr Schanzer Emory Üniversitesi mezunu, Kudüs İbrani Üniversitesi'nde yüksek lisans ve Kings College London'da doktora yaptı. Ayrıca 2001 yılında Kahire Amerikan Üniversitesi'nde Arapça okudu.
Dr Schanzer'in yazılarına ulusal basında geniş yer verilir, Kongre'de sunumlarda bulunur ve televizyonlar tarafından sık sık görüşüne yer verilir.
ABD'de çıktığı TV programlarında bir süre İran'ın nükleer programını engellemek için Türkiye topraklarında faaliyet gösteren MOSSAD ajanlarının, 'Türkiye derin devleti' tarafından engellendiği ve aynı yapının, HAMAS'a yardım ettiği tezini işledi.
Türkiye'den bazı gazeteci dostlara da sahip olan Schanzer'in en önemli özelliği ise, her şeyi yazması değil, kimi kritik konuları yazdırması...
Yazdırdığı bir haberin medya kampanyasına dönüşmesi ise Dr. Schanzer ve ekibinin işi.
Hakan Fidan olayında görüldüğü gibi.
İKİ NUMARADA YİNE BİR 'FDD' ANALİSTİ: DAVID BARNETT
Jonathan Schanzer gibi FDD'de görevli David Barnett. Ancak Dr. Schanzer kadar etkili bir isim olarak gösterilmiyor. FDD bünyesinde analist olarak görev yapıyor ama Jonathan Schanzer'in desteği onu kurum içerisinde ayrıcalıklı yapıyor.
Kamuya açık CV'sinde, 'Sina Yarımadası ve Gazze Şeridi yanı sıra Hizbullah, Hamas ve Filistin İslami Cihad dahil olmak üzere yabancı terör örgütleri içinde Selefi mücahitler hakkında yorumlar, makaleler yazdığı' belirtiliyor.
Biz Schanzer tarafından desteklenmesinin onu ayrıcalıklı bir konuma ittiğini söyledik ama tanıtım yazısında, Selefi gruplar hakkında FDD Başkan Yardımcısı'na yani Jonathan Schanzer'e notlar hazırladığı bilgisine yer veriliyor.
Aynen İsrail STK'larına ve Dünya Bankası'na finansman ve Filistin konularında notlar hazırladığı, bilgisi gibi.
Johns Hopkins Üniversitesi'nde de görev yapan David Bernett, selefi gruplar hakkında Yahudi sermayeli medya kuruluşlarının zaman zaman görüşüne yer verdiği bir isim olarak gösteriliyor. Bu arada konuşmacı olarak katıldığı programlarda İbranice'yi tercih ettiği de notlar arasında yer alıyor.
EKİBİN ÜÇ NUMARASINDA MICHAEL DORAN VAR
Aslında gölgede kalmaması gereken bir isim. Kendisini tanıyanlardan, 'O zaten gölgede kalmış birisi değil' eleştirisi gelirse itiraz etmem. Çünkü CV'si bunu ortaya koymaya yetiyor.
11 Eylül saldırılarının yaşandığı, Başkan Bush'un savaş çizmelerini giyip Irak ve Afganistan'ı işgal ettiği, 'İslamcı teröristlere' karşı savaş açıldığı, ABD'nin Neocon imparatorluğuna dönüştüğü bir dönemde ulusal güvenlikle ilgili birimlerde görev almış bir isim.
Dostları ona 'Mike' diyor. Cumhuriyetçi Parti'nin İsrail yanlısı militarist kanadıyla yakın ilişkili. Karanlıklar prensi Richard Perle ve Bush döneminin işgal politikalarının mimarı Paul Wolfowitz'e yakınlığı ile biliniyor. Bu dahi onu önemli bir adam yapmaya yeter.
Ortadoğu ve güvenlik konularında uzman olduğu bilgisinin yanına, Bush döneminde en uzun süre görev yapan ulusal güvenlik danışmanlarından biri notunu düşmenin yararlı olduğuna inanıyorum.
Bir ve iki numaradan farkı, FDD'de değil de Brookings Enstitüsü'nde görev yapması değil elbette ki...
11 Eylül saldırıları ve El Kaide konusunda ilginç bir bakış açısına sahip olan Daren'in, Türk masalları başlıklı makelesine bakınca, ülkemizle de yakından ilgilendiği anlaşılıyor.
Bir istihbarat ve güvenlik devleti olan İsrail'de üç ayrı istihbarat birimi faaliyet gösteriyor.
- Kısa adı MOSSAD olan ve en çok tanınan 'İstihbarat ve Özel Operasyonlar Enstitüsü' dış istihbarattan sorumlu.
- İç istihbarat ise, Shin-Bet yani 'Şabak'a ait. Filistinlilerin çok yakından tanıdığı örgüt Şabak. İşkenceleri yapan da baskınları gerçekleştiren de o.
- Askeri istihbarat; Aman. 'Agaf Ha Modiin'. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri gibi hiçbir askeri birime bağlı olmayan Aman, daha çok askeri teknoloji casusluğu ve Arap ordularına yönelik istihbarat çalışması yapmakla yükümlü.
Devşirme casus için Mossad'a geçit yok
Tüm bunların yanısıra Hakan Fidan'ın hedef seçilmesinde Mossad parmağını inkar etmek mümkün değil. 28 Şubat süreci ve özellikle de PKK ile mücadelede İsrail'le işbirliği yaptığımız 90'lı yıllarda Türkiye'yi bir operasyon üssü gibi kullanmaya alışan İsrail istihbaratı, MİT tarihinde ilk kez, 'İstihbarata Karşı Koyma' faaliyeti ile karşılaşınca, alanının daraldığının farkına varmıştı. Hakan Fidan MİT Müsteşarlığı'na atandığı andan itibaren doğrudan hedefi olmuştu İsrail'in.
Dananın kuyruğunun koptuğu olay ise, Mossad'ın, Türk vatandaşları arasından İran'a karşı casusluk yapmak üzere eleman devşirme faaliyetlerinin tespit edilmesi üzerine kopuyor.
Örneğin İstanbul, Iğdır, Van, Konya ya da Osmaniye'de İran'la ilişkili Türk vatandaşlarını İsrail casusu olarak yetiştirme faaliyetlerinin farkına varılarak engellenmesi...
Yani her devletin yaptığı İstihbarata Karşı Koyma faaliyeti. Başka bir deyişle kontrespiyonaj çalışması.
Bugün İran'a karşı yetiştirilecek olan casusların yarın Türkiye'ye karşı kullanılması tehlikesinin önüne geçilmesi. Yani elini kolunu sallayarak Türkiye'de faaliyet yapan İsrail'in nasırına basılması.
Sanıyorum sadece bu sebep dahi Hakan Fidan'ın hedef seçilmesine yeter.
Müslüman ülkeler hedefte
MİT Müsteşarı Hakan Fidan'a yönelik en etkili operasyon üssünün ise, kısa adı FDD olan, 'Foundation for Defence of Democracies' yani 'Demokrasiyi Koruma Vakfı' isimli kuruluş olduğu anlaşılıyor.
11 Eylül saldırılarının ardından kurulan ve ABD'nin askeri müdahalesine destek oluşturmak için alelacele kurulan kuruluşlardan biri. FDD'in mali desteğini ise Yahudi işadamlarının güçlü bağışları oluşturuyor. 2006 yılında düzenlenen 'Teröre Karşı Küresel Savaş' başlıklı konferans ABD Başkanı George W. Bush'tan övgü alan FDD etkinliklerinden biriydi. FDD'nin resmi internet sitesindeki, 'TOP sorunlar' olarak sıralanan başlıklara bakmanın faaliyet alanı hakkında fikir edinmeye yeteceği kanaatindeyim. Afganistan, El Kaide, Arap Baharı, Mısır, Terörle Küresel Savaş, İran, İsrail, Kuzey Afrika, Filistin ve Suriye... Seçimlerde Başkan Obama'ya karşı kampanya yürüten Yahudi koalisyonu içinde yer alan FDD, şu sıralarda İran'la yakınlaşma siyaseti güden Obama'ya sert eleştiriler yöneltmesiyle tanınıyor.