Konya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2016 Çarşamba

Güneş'le 400 dekar araziyi suluyor

Konya'da çiftçilik yapan kişi, 400 dekarlık arazisini, elektrik ve mazot maliyetinin yüksek olması nedeniyle kurdurduğu güneş enerjisi panelleri sayesinde suluyor.

Karatay ilçesine bağlı Acıdort köyünde yaşayan Esat Aslan, bölgede su sıkıntısı yaşandığı için açtırdığı su kuyusuna, mesafenin uzaklığı nedeniyle elektrik getirtemedi. Mazotla yaptığı sulamada maliyetin yüksekliği üzerine güneş enerjisinden faydalanmaya karar veren Aslan, 220 güneş paneliyle kurulan sistemle 54 kilowatt elektrik üretip, günlük bin 500 ton su çıkartıyor.

Aslan yaptığı açıklamada, güneş enerjisi sistemini kurduktan sonra masraflarının önemli ölçüde azaldığını, ayrıca daha fazla alanı sulamaya başladıklarını söyledi.

Köyden uzak olan tarlalarına elektrik çekebilme imkanlarının bulunmadığını belirten Aslan, "Elektrik olmayınca jeneratöre mazot koyup, suyu kuyudan çekmemiz gerekiyordu. Bu da her sulamada 20 bin lira masraf demekti. Mahsulü bir kez sulasak dahi zarar ediyorduk." dedi.

"Maliyetimiz bir hayli düştü"

Sulama problemi nedeniyle daha önce sadece buğday yetiştirdiğini dile getiren Aslan, şöyle devam etti:

"Güneş enerjisi sayesinde artık bu kıraç topraklara yeşil ürünler ekebiliyoruz. Sulaması maliyetli olduğu için ekmeye çekindiğimiz ayçiçeği, mısır ve yonca gibi ürünleri gönül rahatlığıyla yetiştiriyoruz. Su sıkıntısı ortadan kalkınca, arazimin daha önce kullanılmayan bölümlerine de ekim yapmaya başladım. Güneş enerjisiyle elektrik üretmeye başladıktan sonra maliyetimiz bir hayli düştü. Eskiden param varsa sulama yapabiliyordum. Şimdi ise gökyüzünde güneş olduğu sürece, sabahtan akşama kadar sulama yapabiliyorum. Paneller yokken sadece su kuyusunun çevresindeki alanı sularken, şimdi 159 dönüm araziyi suluyorum."

Baba Ömer Aslan da köylerine bu sistemi ilk defa kendilerinin getirdiğini, panelleri gören diğer çiftçilerin de güneş enerjisi sistemi kurmak istediklerini anlattı.

Bu tür girişimlerde devlet desteğinin önemli olduğuna dikkati çeken Aslan, "Çiftçiye traktör alırken verilen destekler var. Onun yanında güneş enerjisi kullanımının da artması için bakanlık tarafından daha fazla destek verilmesini istiyoruz." diye konuştu.

Bölge çiftçisi için umut oldu

Sistemi kuran firma sahibi Hasan Hüseyin Motuk ise elde edilen elektrikle saatte 140 ton su alınabildiğini, panellerin günde en az 8 saat çalıştırılabildiğini anlattı.

Bu tür projelerin, su sıkıntısının yaşandığı bölge çiftçisi için umut olduğuna işaret eden Motuk, şunları kaydetti:

"Bu yöredeki çiftçinin yüzde 60'a yakını kıraç alana ekim yapıyor. Yağmur yağmadığı zaman büyük kayba uğruyor. Yenilenebilir enerji kullanımında böylesine örnek çiftçilere ihtiyacımız var. Güneş enerjisi sisteminin kurulum maliyeti şimdilik biraz yüksek. Önümüzdeki dönemde devlet destekleriyle maliyet yüzde 20-30'lar seviyesine geldiğinde yaygınlaşacağına inanıyorum. Devletimiz güneş enerjisi yatırımlarına teşvik veriyor, ancak bunun yeterli olmadığını düşünüyoruz. Bu konuda hibe ve destek oranlarının artırılmasını bekliyoruz."

20 Haziran 2016 Pazartesi

Erozyonla mücadelede 100% yüz başarı

"Toprağın bittiği yer" olarak nitelendirilen Konya'nın Karapınar ilçesinde 5 yıl önce dikimi gerçekleştirilen Amerikan çalısı "Atriplex"in, erozyonla mücadelede yüzde 100 başarılı olduğu bildirildi.
Derin kökleri sayesinde sorunlu ve tuzlu alanlarda yetişebilen, su istemeyen, soğuğa dayanıklı, uzun süre yeşil kalabilen, hayvanların yem olarak tüketebildiği "Atriplex", ABD, İran ve Avustralya'nın yanı sıra bir çok ülkede denenen ve erozyonla mücadelede başarıya ulaşılan bir bitki olarak biliniyor.
Yaklaşık 5 yıl önce Karapınar erozyon sahasına ekilen ve üstün özellikleriyle "marifetli bitki" olarak nitelendirilen Atriplex, "toprağın bittiği yer" olarak kabul edilen Karapınar'da erozyonu önlemede büyük başarı sağladı. Erozyonu önlemesi için 8 kente daha gönderilen bitki, oralarda da umut olacak.
"Az yağış alan yerlerde hayatta kaldı"
Toprak Su ve Çölleşme ile Mücadele Araştırma Enstitüsü Müdürü Durmuş Ali Çarkacı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, "Projeyle 5 yıl önce Atriplex dikimlerini yaptık. Atriplex bitkisini erozyonla mücadele açısından toprağı ne kadar koruduğuna baktık. İlk toprakla buluşturduğumuzda çok küçük bir fidan şeklindeydi. Atriplex, geniş çapıyla toprağı örtmesinden dolayı nemi muhafaza etti. Atriplex'e can suyu hariç kesinlikle su vermedik. Az yağış olan yerlerde hayatta kalmayı başarıyor ve büyüyor. Erozyonu önlemede yüzde 100 başarılı oldu." şeklinde konuştu. (AA)

22 Mayıs 2015 Cuma

Asırlık mavi rüyası gerçek oldu


Türkiye'nin GAP'tan sonra en büyük sulama yatırımı olan Konya Ovası Projesi (KOP) kapsamında çalışmaları yürütülen "Mavi Tünel" ile Akdeniz'e dökülen sular, ovaya akmaya başladı.

Göksu Havzası'ndaki suların, Bağbaşı, Bozkır ve Afşar barajlarında toplanarak Mavi Tünel vasıtasıyla Konya havzasına aktarılmasının amaçlandığı Mavi Tünel Projesi'nde, ilk kez ovaya su verilmeye başlandı. Böylelikle Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamid döneminde başlayan "asırlık rüya" gerçekleşmiş oldu. Bağbaşı, Bozkır ve Afşar Barajı'nda toplanan sular, 17 kilometrelik Mavi Tünel vasıtasıyla mavi regülatöre iletiliyor. Buradan Apa Barajı'na aktarılan su, ovada çiftçinin kullanımına sunuluyor. KOP ile Akdeniz'e boşa akan 700 milyon metreküp su, Konya Ovası'nın su ihtiyacını önemli ölçüde karşılamış olacak. 
Tarihi ana tanıklık ettiler
Mavi Tünel'in sularıyla tarım arazilerinin sulanacağı bölgedeki 34 mahallenin muhtarı ile sulama kooperatifi başkanı, bu tarihi ana şahitlik etmek için Kuşça mevkisindeki Mavi Boğaz'a geldi. Heyecanlı bekleyişin ardından yapılan dua ile Mavi Tünel'den ilk su ovaya verildi. Devlet Su İşleri (DSİ) Konya 4. Bölge Müdürü Mustafa Uzun, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tarihi bir olaya tanıklık ettiklerini söyledi. Bölgede, yüzyılı aşkın zamandan beri Göksu Nehri'nin sularını ovaya aktarma hayalinin varlığına dikkati çeken Uzun, şöyle konuştu: "Göksu'nun suları Bağbaşı Barajı'nda toplanarak 17 kilometrelik tünelle artık Konya Ovası'na aktarılıyor. 150 yıllık bir rüyaydı, şimdi gerçekleştiriliyor. Bu su ovamıza ve ülkemize bolluk, bereket getirecek. Projenin devam eden çalışmaları var. Akdeniz'e akıp giden Göksu havzasındaki sular artık Konya Ovasına bereket getirecek." 
İlk adımı Abdülhamit han attı
Uzun, projenin, 150 yıl öncesine dayanan çok büyük bir rüyayı gerçeğe dönüştürdüğünü vurgulayarak, şunları kaydetti: "Bu projenin başlangıcını Abdülhamit Han 120 yıl önce yapmıştı. Birkaç kere denemeler yapılmıştı ama yıllar boyu gerçekleştirilemedi. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın bu projenin gerçekleşmesinde büyük iradesi var. Yörenin evladı, Başbakanımız Ahmet Davutoğlu'nun yoğun gayret ve teşviki var. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu'nun bizzat takip ettiği bir projeydi. DSİ Genel Müdürümüze ve çalışanlarımıza, müteahhitlerimize, emeği geçenlere teşekkür ediyorum."
Bağbaşı Barajı'nda depolanan 190 milyon metreküp suyun, Mavi Tünel vasıtasıyla Apa Barajı'na intikal ettirildiğini anlatan Uzun, bu suyun buradan da sulamada kullanılmak üzere ovaya aktarıldığını ifade etti. Uzun, Mavi Tünel'de vanaların açılmasıyla tarifi imkansız duygular yaşandığını belirterek, "Şu an burada bir su cümbüşü yaşanıyor. Debisi 60 metreküp/saniye su Mavi Tünel'den çıkıyor. Osmanlı döneminde başlayan 150 yıllık rüyanın, mutluluk verici, tarihi bir anındayız. Hayırlı olsun" diye konuştu.
Türkiye'nin en geniş yüzeyli suni gölü
Mavi Tünel'den suların proje kapsamında yapımı devam eden 125 kilometrelik kanal vasıtasıyla Hotamış Depolaması'na iletileceğini ifade eden Uzun, burada oluşacak göletin, 55 kilometrekarelik alanla Türkiye'nin en geniş yüzeyli suni gölü olacağını dile getirdi. Uzun, projeyle Konya'nın iklimi ve ürün çeşitliliğinin de değişeceğinin öngörüldüğünü belirterek, "Konya kent merkezinin, içme suyuyla ilgili en az 2050'ye kadar sorunu olmayacak. Yer altı sularıyla ilgili endişeler de ortadan kalkacak. İnşallah hayırlı olur" ifadelerini kullandı.

6 Mart 2015 Cuma

F4 lerde Israil süphesi


10 günde 3 kez düşen F-4 savaş uçakları akıllara bir sürü soru işareti getirmeye başladı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK), 54 adet F-4'ü 632 milyon dolar (1,643 milyar TL) ödeyerek modernize ettirdiği dönemde (1998-2003) İsrail'in kendi bünyesindeki F-4'leri hurdaya ayırdığı biliniyor. İşte ne olduysa bu tarihten sonra oldu. Türkiye'de 2002 yılından bu yana, yani modernizasyonun ardından toplam 12 adet F-4 savaş uçağının düştü. En dikkat çeken nokta ise düşen uçakların tamamının İsrail'de elden geçirilmiş olması.

İSRAİL'E, "TANESİ 11 MİLYON 700 BİN DOLARA" MODERNİZASYONLARI YAPILDI

Modası geçmiş, dünyanın artık F-4'leri hurdaya ayırdığı bir dönemde uçak başına 11 milyon 700 bin dolar (30.4 milyon TL) ödeyerek yaptırdığımız modernizasyon sonrası uçakların peş peşe düşüşü o dönemde yapılan askeri anlaşmaları bir kez daha gündeme getiriyor.

DEMİREL İSRAİL'DE HANGARLDA İNCELEMİŞTİ

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in övünerek bahsettiği, hatta 1998 yılında İsrail'e yaptığı bir ziyarette bizzat hangarlarda incelediği F-4 modernizasyon projesi kapsamında elden geçirilen uçakların peş peşe düşmesi, "Dünyanın hurdaya ayırdığı uçakları biz neden hala uçuruyoruz" sorusunu gündeme getirdi.

AMERİKA 19 YIL ÖNCE HURDAYA AYIRDI

İlki 1958 yılında Amerikan McDonald Douglas firması tarafından üretilen F-4'ler ilk defa 1960 yılında Amerikan donanmasında kullanılmaya başlamış. Amerikan ordusu, özellikle Vietnam savaşında kullandığı F-4'leri tam 19 yıl önce 1996 yılında hurdaya ayırmış. Bu güne kadar 5 bin 195 adet üretilen F-4 savaş uçaklarını İsrail de 2004 yılında hurdaya ayırmış. F-4'ler Türkiye dışında; ABD, İsrail, Avusturya, Mısır, Almanya, Yunanistan, İran, Japonya, Güney Kore, İspanya ve İngiltere orduları tarafından da kullanılmış.

13 YILDA 15 PİLOT ŞEHİT OLDU

2002 yılından bugüne kadar ülkemizde yaşanan F-4 uçağı kazalarında 15 pilot şehit oldu. Meydana gelen F4 kazaları şunlar:
"10 Ocak 2002: Sivas Gürün'de 173. Filo'ya ait iki F-4 çarpıştı, pilotlar fırlatma koltukları ile uçaklardan atladı.
9 Ocak 2003: Malatya'da 173. Filo'ya ait iki F-4 kol uçuşu sırasında birbiriyle çarpıştı. Olayda Yzb. Fazıl Taştan, Yüzbaşı Ali Rıza Sadak, Üsteğmen Semih Desticioğlu ve Üsteğmen M. Fatih Ongun şehit oldu.
22 Haziran 2005: Malatya'da düşen RF-4E uçağında Yüzbaşı Mustafa Akyüz ve Pilot Üsteğmen Melih Çelik atlayarak kurtuldular
17 Mart 2009: Konya'da askeri eğitim uçuşu yapan F-4 düştü, 1 pilot şehit oldu 1 pilot yaralandı.
3 Ekim 2011: 173. Filo'ya ait F-4, Konya'da yapılan tatbikatta düştü. Kazada Binbaşı Serdar Kandemir ve Üsteğmen Engin Kayadibi şehit oldu.
22 Haziran 2012: 173'üncü Filo'ya ait F-4 uçağı Akdeniz açıklarında Suriye tarafından atılan füze ile düşürüldü. Kazada Yüzbaşı Gökhan Ertan ile Teğmen Hasan Hüseyin Aksoy yaşamını yitirdi
30 Eylül 2013: Sivas'ın Kangal ilçesi yakınlarında düşen 173. Filo'ya ait F-4 uçağında Binbaşı Serdar Çeliker, Yüzbaşı Fatih Tüm atlayarak kurtuldu.
24 Şubat 2015: Malatya'dan havalanan ikili RF-4 kolu havada çarpıştı. Uçakta bulunan dört pilot hayatını kaybetti.
05 Mart 2015: Konya'da F-4 eğitim uçağının düşmesi sonucu Hava Pilot Kurmay Binbaşı Mustafa Tanış ile Hava Pilot Yüzbaşı Mustafa Delikanlı şehit oldu"

9 Eylül 2014 Salı

Konya "yağ deposu" oldu

Konya Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürü Seyfettin Baydar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Konya'nın Türkiye'nin tarım ve hayvancılık politikalarının da merkezinde yer aldığını söyledi.
"Tahıl ambarı" olarak bilinen Konya Ovası'nda alternatif ürünlerin hızla yaygınlaştığını ifade eden Baydar, ayçiçeğinin de bunlardan biri olduğunu belirtti.
Türkiye'nin ham yağ açığını da dikkate alarak Konya Ovası'nda yağlık ayçiçeği ekimini teşvik ettiklerini vurgulayan Baydar, şöyle konuştu:
"Yağlık bitkiler ekimi Trakya Bölgesi'nde yaygın iken Konya'da 2005, 2006'dan itibaren yavaş yavaş yağlık bitki ekilmeye başlandı. Şimdi geldiğimiz noktada Konya, Türkiye'de en fazla yağ bitkisi ayçiçeği ekilişi, hatta yerine göre de en yüksek verimle ayçiçeği ekilişini gerçekleştiren, birinciliği Trakya Bölgesi'nin elinden alan bir il. 2005, 2006'larda 5 bin tonu bulmayan üretim 2013 yılında 262 bin ton oldu. Bu yıl 730 bin dekar alanda yapılan ekimle yaklaşık 300 bin ton rekolte bekleniyor. Ortalama dekar başına 400 kilogram verim söz konusu."
Su tüketim avantajı ön plana çıkardı
Ayçiçeğinin mısır ya da şeker pancarına göre yüzde 50 oranında daha az su tükettiğine işaret eden Baydar, en önemli sorunun su olduğu Konya Ovası'nda bu ürünün daha değerli hale geldiğini kaydetti.
Baydar, Konya Ovası'nda özellikle Altınekin, Cihanbeyli, Kulu, Karatay, Çumra, Karapınar, Sarayönü, Kadınhanı ve Ilgın gibi ilçelerde ayçiçeği ekim alanlarının giderek arttığını sözlerine ekledi.

1 Haziran 2014 Pazar

Madam "Z"


Halit Kıvanç'ın 'alfabeyi tersten okutan modacı' dediği 88 yaşındaki 'Madam Z' yani Zuhal Yorgancıoğlu Türk modasını Avrupa'ya tanıtarak ün salmış ülkemizin yetiştirdiği en eski modacılardan biri. Geleneksel motiflerle kıyafet ve kaftan tasarlayan Yorgancıoğlu, geçtiğimiz haftalarda İstanbul Bilgi Üniversitesi moda tasarımı öğrencilerine kendi hikâyesini anlattı ve tavsiyelerde bulundu. Biz de onunla yıllara dayanan başarısının sırrını ve 'Türk modası' üzerine konuştuk…
Modanın ülkemizde adının bile geçmediği dönemlerde bu işi yapıyordunuz. Örnek alabileceğiniz birileri yokken ne ilham verdi size?
Anadolu'da yaşamış olmam bana çok şey kattı. Hatta mesleğimin tohumları orada atıldı. Babam memurdu. Konya Çumra'da oturuyorduk. Hayatımda Konya'nın tesiri büyüktür. Çocukken 18 tane bebeğim vardı hepsine isim koymuştum. Onlar benim mankenlerimdi. Düşünün yıl 1932. Çocukluğum hep köylülerle beraber geçti. Anadolu motiflerim ilk orada gördüm. İzmir'de resim hocasıydım ancak tayinim çıkmamıştı. Evlendim, ev kadını oldum ve biber dolması yapmaya başladım. İçim sıkılıyordu. Sonra bir okulda gönüllü olarak resim öğretmenliği yaptım. Bu arada çocuklarım oldu. Okulu bıraktım ve atölyede çalışmaya başladım.
EŞİME 'YA GEL YA AYRILALIM' DEDİM
Amerika'ya gidişiniz var. Aslında orada hayatınız değişiyor…
Hep moda eğitimi almak istiyordum. Çocuklarım büyüdükten sonra Amerika'ya gitmeye karar verdim. İki aylığına kızımla Amerika'ya gittik. Orada diplomamı gördükten sonra beş senelik okulu bana iki yıl okuma imkânı verdiler. Bu imkânı kaçırırmıyım! Eşime telefonda iki yıllığına kalmak istediğimi söyledim. Tabi karşı çıktı. Bu karar benim için çok önemliydi ona 'istersen iki çocuğumu al buraya gel istersen ayrılalım' bile dedim! O zaman izin verdi. Deli gibi her gün gazetelerden iş ilanlarına bakardım. Dil bilmiyordum. News Post gazetesi tasarımcı arıyordu. Sınavlarına girdim, kazandım ve orada tasırımcı olarak işe başladım. Diplomamı aldıktan sonra planımda İstanbul'a gelip eşimi de alıp Amerika'ya dönmek vardı. Eşim döndükten sonra bana 'Zühal oraya gidelim rahat yaşayalım ama bu memleketin bize ihtiyacı yok mu' dedi. O öyle deyince ben de kaldım.
TÜRK MARKASI OLMAK İSTEDİM
Bu karardan sonrasında pişmanlık duydunuz mu?
Hayır. Kalmaktan dolayı memnun oldum. İyi ki de geri dönmemişim. O yüzden burada bir şeyler yapmayı kafaya koydum. Bir arkadaşımın desteği ile Türkiye'de defileler yapmaya başladım. Ankara'ya beni defile için davet ettiler. Yurt dışında moda elçisi olarak görevlendirildim. 1967 Türkiye'yi ilk yurt dışında temsil ettim.
Yurt dışında modacı olarak kendinizi kabul ettirmeniz zor oldu mu?
O yıllarda yurt dışında Türk markası diye bir şey yoktu. Tek amacım Türk markası olmaktı. Bunun için çok mücadele ettim. Avrupa'da düzenlenen defilelerden birinde sadece Türk bayrağı yok diye oturup koleksiyonumu bozdum ve bayrak diktim. Sırf Avrupa'da Türk bayrağı dalgalansın diye. Bu çabalarımdan dolayı o yıl bana Moda Oscar'ını verdiler. Kendi kültürümü korumayı ve savunmayı orada Amerika'da öğrendim.
Sizin Chanel'iniz varsa bizim de Madam Z 'miz var
Peki 'Madam Z' ismi nereden geliyor?
Yıllar önce İstanbul'da ilk moda festivali yapılmıştı. O festivale yurt dışından modacılar ve basın da bulunuyordu. Rahmetli gazeteci Ümit Deniz Fransız gazetecilerden birine 'sizin Chanel'iniz varsa bizim de Madam Z'miz var'dedi. Ondan sonra bütün Avrupa basını benden Madam Z dile bahsetmeye başladı. Yorgancıoğlu soyadı telaffuz edilmesi zordu.
Sizin hakkınızda 'Uykuları kaçıran' da deniyor. Bu sözün arkasındaki hikâye nedir?
Yaptığım kreasyonlar First Ladylerin uykularını kaçırdı. Brüksel'de bir madam defile sonrası elbiselerden birini almak için epey uğraştı. Araya büyükelçiyi falan koydu ama vermedim. Ertesi sabah odamın kapısını çaldı. Bana 'Madam uyuyamadım o elbiseyi almadan gitmeyeceğim' dedi. O kadar ısrar etti ki verdim bende.
Tek sermayem beynim ve kalemim
İtalyan Moda Oscar'ının sahibisiniz. Yurt dışında modada çok önemli ödüller kazandınız. Başarının sırrını neye bağlıyorsunuz?
Hiçbir zaman vazgeçmedim. Büyük modacılarla da çalıştım hiçbirinin etkisi altında kalmadım. Bilakis onların birkaçı benim etkim altında kalmıştır. İngiltere kraliçesinin modacısı Tia Porter. Hatta bunu bana kendisi de söylemiştir.
TÜRK MODASI OLUŞTURULMALI
Yurt dışına çıktığınızda etki altında kalmanız daha kolay olabilirdi. Nasıl bu ideali koruyabildiniz?
Annemden ve okulumdan aldığım milli hisler bana başka bir şey yaptırmadı. Bugün maalesef moda anlamında yurt dışındaki büyük modacıları taklit ediyor Türk modacılar. Türklerin kendine özgü modası diye bir şey yok. Paris'te bir kafede oturur, gelen geçen kadınların modellerini çizerdim. Hiçbirisi Paris'te yeni olan modayı giymezlerdi. Ancak Türkler alışveriş yaparlardı o mağazalardan. Avrupa özentisi eskisine oranla çok daha fazla var. Türkiye'deki moda tasarım bölümleri hep Avrupa'nın tesiri altında. Ancak Bilgi Üniversitesi bu anlamda yeni bir şey başlattı. O yüzden buradayız.
Dünyanın pek çok yerini gezdiniz ve defileler yaptınız. Her yerde aynı şekilde beğeniyle karşılandınız mı?
Evet. Arap, Japon, Amerika'dan da aynı tepkiler aldık. Çünkü tasarımlar evrensel. Brüksel'de bir gazete şöyle bahsetmişti; 'Yıllar önce Türkler geliyor ihtarı bir katliamın habercisiydi. Ancak bugün güzellik ve zarafetin habercisi olmuştur'. Daha ne isteyebilirim ki?
Yaptıklarınız yurt dışında takdir gördü peki ya burada?
Türkiye'den hiçbir maddi çıkar beklemeden yaptım bütün bunları. Siparişlerden aldığım parayı koleksiyona yatırdım. Gidiş geliş ve konaklama masraflarımız devlet tarafından karşılanıyordu. Bunun dışında başka bir şey olmadı. Kıymeti de bilinmedi. Bana 'bu değirmenin suyu neden geliyor' diye soruyorlardı. 'Beynim ve kalemim' diye cevap veriyorum. Türk kıyafeti giymek ikinci sınıf olarak görülüyordu.

5 Mart 2014 Çarşamba

Türkiye biyoteknolojik ilaçta ilk adımı atıyor

Dünya ilaç sektörünün geleceği olarak gösterilen biyoteknoloji alanında artık Türkiye de söz sahibi olmaya hazırlanıyor. Selçuklu Holding bünyesinde faaliyet gösteren İlko İlaç ve Güney Koreli biyoteknoloji firması Genexine arasında yüzde 50'şer ortaklıkla kurulan İlkogen firması, Türkiye'nin ilk biyoteknolojik ilaç araştırma- geliştirme yatırımı oldu. 

KONYA'DA ÜRETİM
İlkogen' in ilk etap yatırım miktarı 32.4 milyon dolar olacak. Ortaklık kapsamında, önümüzdeki üç yıl içinde İlko İlaç'ın Konya'da bulunan üretim tesisinde, bugüne dek iç tüketime yönelik kısıtlı ithalat yolu ile ülkemize gelen biyoteknolojik ilaçlar için pilot üretim hattı oluşturulacak. İlkogen markalı ilk ürünlerin 2017'de pazara sunulması planlanıyor. İlk aşamada ağırlıklı olarak kanser ve kansere bağlı hastalıklara yönelik olarak biyoteknolojik ürünler geliştirilip üretilecek. 

YÜKSELEN TREND 

Güney Kore'nin başkenti Seul'deki Genexine tesislerinde yeni biyoteknoloji araştırmalarını tanıtan İlko Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Öncel, Genexine ile birlikte çalışmalarının arkasındaki motivasyonu şöyle anlattı: "Yerli ilaç sanayi denildiğinde jenerik ilaçları kastediyoruz. Kimyasal moleküle dayalı ilaçlar da artık dünya tıkanma noktasına geldi. Artık yükselen trend biyoteknoloji. Bu alan Türkiye için de bir fırsat olabilir." Yaklaşık 959 milyarı bulan küresel ilaç pazarında biyoteknolojik ürünlerin payı 2014'te 200 milyar dolara ulaştı. 2020'de ise biyoteknolojik ilaçların 500 milyar dolarlık pazar yaratması bekleniyor. 
Biyoteknolojik ürünler, bir canlı hücresine ait genin, diğer bir canlı hücresine naklini mümkün kılan "rekombinan DNA teknolojisi" sayesinde üretiliyor. Bu teknoloji, hormonların laboratuvarda hücre kültürleri tarafından üretilmesini sağlıyor. Biyoteknoloji ürünlerinin atası, yoğurt olarak kabul ediliyor.

28 Ocak 2014 Salı

Türkiye'de bir ilk


Fatma Demir (64), 7 yıl önce kalp ameliyatı oldu. Rahatsızlıkları zaman zaman devam eden Demir, en son "kan tükürme" şikayetiyle Konya Medicana Hastanesi'ne başvuruldu. Kadının kontrollerinde kalbin kirli kanını akciğerlere taşıyan damarda anormal şekilde genişleme görüldü. Kalp kapakçıklarında da problem olan ve akciğere kan götüren arterdeki tansiyon yüksekliğine bağlı gelişen rahatsızlık nedeniyle hayati tehlikesi bulunan kadın, hemen ameliyata alındı.
Kalbin oluşturduğu yüksek basınç nedeniyle oldukça zor olan ameliyatta kanama ve dikiş yırtılmasını önleyen yöntem denendi. Başarılı geçen ameliyatın ardından Demir'in hayati tehlikeyi atlattığı bildirildi. Hastane doktorlarına göre ameliyat, Türkiye'de ilk, dünyada sekizinci hastaya yapıldı.
Opr.Dr. Deniz Yorgancılar ile birlikte operasyonu gerçekleştiren hastanenin Kalp ve Damar Cerrahi Uzmanı Opr. Dr. Özgür Mart, gazetecilere yaptığı açıklamada, hastanın tetkiklerinde tıpta çok nadir olan rahatsızlığının görüldüğünü söyledi.
Kalbin kirli kanını akciğerlere taşıyan ana damarda çok ciddi "balonlaşma" olduğunu tespit ettiklerini dile getiren Mart, şunları kaydetti:
"Ameliyat riskli de olsa hastamızı yaşatmak için operasyona karar verdik. Hasta, 7 yıl önce kalp ameliyatı geçirdiğini ve buna bağlı olarak o bölgenin çok yapışık olduğunu biliyorduk. Aynı zamanda kalbin bir kapağında da ciddi oranda genişleme tespit ettik. Kalbin damarda oluşturduğu yüksek basınç nedeniyle, dikiş tutması çok zor olan bölgede başarıyla işlemi gerçekleştirdik. Çeşitli hastaneleri gezip 'artık yapacak bir şey yok' denmiş olan hastayı, sağlığına kavuşturacağımız için çok mutluyuz. Literatüre baktığımızda ameliyatın çok nadir yapıldığını gördük. Çünkü; balonlaşan damarın özelliği, biz cerrahların çok iyi bildiği 'dikiş tutmaz' denilen bir damar olmasıdır. Hastamız, bize geldiğinde damarı balonlaşmış ve formunu kaybetmişti. İçinde pıhtı biriktiren damar, yoğun miktarda akciğere pıhtı atıyordu. Bu durumda ani ölüm riski çok çok yüksekti."