13 Haziran 2016 Pazartesi

Sultan Abdülaziz’in kızı Nâzime Sultan anlatıyor: "Babamın katledilişini gördüm!"

Burada ilk defa yayınlayacağımız vesikayı ve Sultan Abdülaziz Han’ın kızı Nâzime Sultan’ın babasının katli sırasında gördüklerini nakletmeden önce padişahın vefatı hâdisesini kısa da olsa hatırlatmakta fayda vardır. Sultan Abdülaziz Han erkân-ı erbaa (dört kişi) diye adlandırılan Mithat Paşa, Hüseyin Avni, Mütercim Mehmed Rüştü Paşa ile Şeyhülislâm Hasan Hayrullah Efendi’nin ve önceden elde ettikleri altmış kadar yandaşlarının tertip ettiği bir darbe neticesi 30 Mayıs 1876 günü tahttan indirilmiş ve dört gün sonra da şehid edilmiştir.

PADİŞAHIN HAL’İ
Sultan Abdülaziz Han, yukarıda isimleri verilen dört kişinin şahsî kin ve garezleri ve bazı yabancı devletlerin parmağı ve yardımları sayesinde yapılan bir darbe neticesinde tahtından indirildi. Hâdise özetle şöyle olmuştu:

Hüseyin Avni, Mithat, Rüştü ve Süleyman Paşalar tarafından bu darbenin 30 Mayıs 1876 Salı sabah saat 4.30 civarlarında yapılması kararlaştırılmıştı.

Hüseyin Avni Paşa önceden, talim için Suriye’den getirttiği askerlerin, kışlalarda yer açılana kadar saray bahçesinde kalması için sultandan izin almıştı. Süleyman Paşa, hal’ gecesi bu askerler ile 300 Harbiye talebesine, padişaha bir suikast yapılmak istendiğini, yarın bu hususta erkenden tedbir alınacağını, verilecek emirlere aynen riâyet etmeleri gerektiğini, kimsenin giriş-çıkışına müsaade etmemelerini ve bunun padişahın emri olduğunu söylemişti.

İşte bu askerler gece saat dört civarında uyandırıldılar ve Harbiye talebeleri ile birlikte sarayı kuşattılar. Dünyanın en büyük ve modern harp gemileri ve zırhlılarından oluşan donanma, zaten geceleyin Dolmabahçe açıklarına demirlemişti.

Hal’in esas tertipçileri de geceden beri Kuzguncuk’ta Hüseyin Avni Paşa’nın yalısında, dürbünlerle sarayı gözetliyorlardı. Burada bulunmaları, eğer darbe muvaffak olamazsa toplantı yaptıklarını söyleyerek kendilerini temize çıkarmak içindi. Sultan Abdülaziz Han ise ibadet ve istirahattaydı…

Her şey planlanmış ve saray karadan ve denizden ablukaya alınmış, hal‘ kararı Dârüssaâde Ağası Cevher Ağa vasıtasıyla Pertevniyal Vâlide Sultan’a bildirilmişti.

Vâlide Sultan, derhal oğlunun odasına çıkıp onu uyandırdı. Ama hal’i oğluna doğrudan söylemeye cesaret edemiyordu. Tam bu esnada top sesleri duyulmaya başlamıştı. Sultan Abdülaziz Han, büyük bir teessürle:

“Bunlar Sultan Murad’ın cülûs toplarıdır vâlide. Beni amcam Sultan Selim Han’a döndürdüler ve bu işi Avni Paşa yapmıştır. Zannederim Rüştü ile Ahmed Paşa da bu işte birliktir. Cenâb-ı Hakk’ın takdiri böyle imiş” diyerek hızla giyindi.

Sultan Abdülaziz Han ve yakınları hemen sarayın rıhtımına indirildiler ve Topkapı’ya götürülmek üzere burada kendilerini bekleyen kayıklara bindirildiler.

Bu hazin manzarayı bir kişi daha seyrediyordu ki o da gelecekte tahta çıkacak olan şehzade Abdülhamid idi. Amcası ve âilesinin kayıklara bindirildiği ve zırhlıların açığından geçirilerek Sarayburnu’na çıkarıldığı sahneyi, hayatının sonuna kadar unutmayacak, bu işi yapanların simaları asla hâfızasından silinmeyecekti.

Sultan Abdülaziz Han ve efradı, Topkapı Sarayı’na nakledildi. Ailesine ve kendisine öğle yemeği verilmedi. Bizzat Hüseyin Avni Paşa’nın emriyle ve kasten, amcası Sultan Üçüncü Selim Han’ın şehid edildiği daireye yerleştirildiler. Bunların hiçbirisi tesâdüf değildi. Cinayetin safhaları birer birer tatbik ediliyordu.

Hemen o gün, 30 Mayıs 1876 Salı günü, Veliahd Murad Efendi tahta çıkarıldı.

İHTİLALCİLERİN YAĞMASI
Sultan Abdülaziz Han, Dolmabahçe Sarayı’ndan ayrıldıktan sonra, geride kalan eşyalarının ve paralarının büyük bir kısmı bazı fırsatçı darbeciler tarafından yağmalandı.

Sultan Abdülaziz Han’ın şahsî servetinin tamamına el konulmuş ve paralarının hazineye devrine dair komisyon tarafından bir karar alınmıştır. Mücevherler ise, satılmak üzere, Hiristaki isminde bir Rum sarrafa teslim edilmiş ve Paris’te daha pahalı satılır diyerek oraya gönderilmiş ancak, Hiristaki Efendi bir daha geri dönmemiştir. Böylece bir Türk hakanının mücevherleri, dolandırıcı bir Rum’un elinde kalmıştır.

SULTAN ABDÜLAZİZ’İN SON RİCASI
Sultan Abdülaziz Han, Topkapı Sarayı’na hapsedildiği sırada, Sultan Beşinci Murad’a bir mektup yazdı. Mektubunda özetle:

“Evvelâ Cenâb-ı Hakk’a, sonra atebe-i şevketlerine sığınır, kendi elimle silahlandırdığım askerin beni bu hâle koyduğunu hatırlamalarını tavsiye eder ve husûsî bir mekâna naklimi rica ederim.” diyerek, kendisinin bir an önce emin bir mekâna naklini istemiştir.

NEDEN KATLEDİLDİ?
Sultan Abdülaziz Han, Topkapı Sarayı’ndan, Ortaköy’de Çırağan Sarayı yanında bulunan Fer’iye Sarayı’na nakledilmesini istemiş ve bu isteği 1 Haziran 1876 günü yerine getirilmişti. Sultan Abdülaziz, burada gayet sıkı bir şekilde gözaltına alındı ve hemen, hizmetine üç hizmetçinin tayin edildiği vâlide sultana bildirildi. Bu üç uşak, Cezâyirli Mustafa Pehlivan, Yozgatlı Mustafa Çavuş ve Boyabatlı Hacı Mehmed idi.

Bu üçü, cinayet günü sabah erkenden Fahri Bey tarafından gizlice saraya sokulmuşlardı. Binbaşı Necib ve Binbaşı Ali Beyler de gelmişti. Reyhan ve Rakım Ağalar odanın kapısı önünde, kimsenin sokulmaması için nöbetçi bırakıldılar. Böylece katil heyeti sekiz kişi oldu. Bu altı kişi, sessizce Sultan Abdülaziz Han’ın odasının önüne geldiler ve içeri girdiler. Çok hızlı hareket eden kâtiller, Sultan Abdülaziz Han’ın üzerine atıldılar. Bir mücadele yaşandı. Bu mücadelede padişah zaman zaman ellerinden kurtulmayı başardı. Fakat daha sonra padişahı ellerine geçirdiler ve bilek damarlarını kestiler. Sultan tamamen bitkinleşince de olduğu gibi bırakıp her biri bir yere savuştular.

Ardından da önceden ayarlandığı gibi, hizmetçi ve küçük memurlardan birkaçı hemen feryada başladılar. Bu feryadlar üzerine odanın kapısı kırıldı ve Sultan Abdülaziz Han, bir şilteye sarılarak çok hızlı bir şekilde karakola götürüldü. Bu acelenin asıl sebebi, padişahı katlettikleri sırada yaşanan boğuşma izlerini göstermemek ve muhtemel delilleri ortadan kaldırmaktı.

Sultan Abdülaziz Han’ın katli esnasında, sarayda bulunan şehzâdeler ve diğer saray erkânının kapılarına nöbetçiler dikilmiş, odalarından çıkmalarına asla müsaade edilmemişti.

Karakola nakledilen padişah hâlâ canlı idi. Muayene ve rapor için gelen doktorlardan bazıları padişahın vücudunu etraflıca incelemek istedikleri vakit, Hüseyin Avni Paşa:
“Bu, bir padişahın cesedidir. Onun için size her tarafını açıp gösteremem” demek suretiyle isteklerine mâni oldu.

Bu şekilde, incelenmeden tutulacak bir rapora imza atmayacağını bildiren Hekim Ömer Paşa’nın o anda rütbeleri sökülmüş ve askerlikten uzaklaştırılmıştı.

Hatta rapor iki kere yazılmış ve vekiller tarafından beğenilmemiş ve üçüncüsü yazılmıştı. Doktorlara önce yüzü açılıp gösterilmiş ve bu cesedin Sultan Abdülaziz Han’a âit olduğu tesbit ettirilmişti. Daha sonra sağ ve sol kolları açılarak gösterilmişti. Sadece bunlara göre rapor yazılmış ve cesed ile beraber bir de makas getirilmişti. Bu kontrol esnasında, doktorlara: “İşte yaraları açan bu makastır. Sultan bu makasla kollarını kesmiştir!” denilmişti. Doktorlar bu hususu raporlarında aynen şöyle yazmışlar ve:

“Mezkûr makas kanlı olup, Hüdavendigâr-ı sâbıkın bâlâdaki zikrolunan cerihaları bununla icra etmiş olduğunu bize beyân ettiler” demek suretiyle, intihar veya katil hususunda kendi görüşleri değil kendilerine söylenenin böyle olduğunu ortaya koymuşlardı. Hem muayene için izin verilmiyor, hem de işte kendini bu makasla kesti denilerek, daha o anda karar verilmiş oluyordu.

Raporu imzalayan doktorlardan üçü muayenede bulunmuş diğerleri ise, arkadaşlarının şahitliklerine binaen raporu imzalamıştı. Meşhur Doktor Marko Paşa ise cesede hiç elini sürmediğini daha sonra ifade etmiştir. Raporun ne için tutturulduğu bile meçhuldür. Eğer intiharı ispat içinse, doktorlar böyle bir şeyi raporda ifade etmemişlerdir. Bu rapor, sadece hiçbir şey yapılmadı denmemesi için acele ile yapılmış bir teşebbüstür.

Bu hâdisedeki en mühim nokta, padişahın naaşının niçin alelacele karakola nakledilmiş olmasıdır. Niçin olduğu yerde ve odasında tahkikat yapılmamıştır?

Bunun sebebi şudur; suikast sonrasında canlı kalma ihtimaline mahal vermemek için, nakil esnasında ve karakolda tamamen şehid edilmesi sağlanmıştır. Katil heyeti bu arada zaman kazanmış ve padişahın vefatını kesinleştirmiştir. Sultan Abdülaziz Han, sadece kan kaybıyla değil, pehlivanlarla yaptığı boğuşma sırasında da aldığı darbeler ve ardından kan kaybından vefat etmiştir. Yukarıda belirttiğimiz üzere Sultanahmed Camii baş imamı naaşı yıkayan kişi olması hasebiyle, Yıldız Mahkemesi’ndeki şahitliğinde, padişahın vücûdunda bilhassa kalp kısmında morluklar gördüğünü ifade etmiştir.

Hüseyin Avni’nin: “Bu ceset sıradan birinin cesedi değildir” diyerek muayeneye mâni olması da bu işin bir tertip olduğunu teyit ediyor. Sultan Abdülaziz Han’ın cesedi mühim bir şahsiyetin cesediydi de niçin bir karakolun alt katına ve hem de alelade bir şilteye sarılarak kondu, niçin acele ile saraydan çıkarıldı, niçin yangından mal kaçırır gibi taşındı?

Bu nakil hâdisesindeki asıl maksat da, Sultan Abdülaziz Han’a sarayda ilk yardım yapılmasına mâni olmak, kâtillerin saraydaki telaşlarını fark ettirmemek, cinayet mahallindeki delilleri bu esnada yok etmek ve saraya alınan kâtillerin kaçmalarını kolaylaştırmaktı. Zîrâ, ceset sarayda incelenmeye başlansa idi, bütün devlet erkânının yanında, ailesinin bütün ferdleri, feryatlar üzerine dışarıdan geleceklerle beraber, duruma şahit olacaklardı. Karakola gidilerek bu dikkatler tamamen bertaraf edilmiş ve kimse karakola alınmamıştır. Sadece katil komitesi ve doktorlar girebilmiştir.

Madem ki, Hüseyin Avni Paşa’nın katilden haberi yoktu, alışılagelmiş bir hareket olmamasına rağmen, bir padişahın cesedinin karakola nakli emrini kim verdi? Sabahın çok erken sayılabilecek saatlerinde henüz evinden bile çıkmamış bir paşanın, hemen saraya gelerek daha vefat edip etmediğine bile bakmadan, “Bu cesedi karakola nakledin” demesi mümkün mü? İşte bütün bunlar da gösteriyor ki, hâdise tamamen tertip ve cinayetti.

Eğer Sultan Abdülaziz Han, intihar etmiş idiyse onu kurtarmak için niçin kendisine hiçbir tıbbî veya insanî yardım yapılmamıştı? Osmanlı saraylarında doktor eksik olmamasına rağmen, hiçbir müdahalenin yapılmaması bu hâdisenin cinayet olduğunu bir defa daha isbat etmektedir. Eğer Sultan Abdülaziz Han, intihar etmiş olsa bile, kendisine canlı olduğu halde müdahale yapılmaması ve o şekilde karakola nakledilmesi ile cinayetin ta kendisi işlenmemiş midir?

Yıldız Mahkemesi’ndeki ifadelerinde Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ki, ihtilal heyetinin başlarından birisi idi:

Naaşı karakola getirmişler ve getirdikleri zaman, hayat belirtileri mevcut imiş. Hekimler de karakola geldikleri zaman hayat belirtileri olduğunu tasdik etmişlerdi. O vakit bunu sordum. Fakat padişahın konuşmaya gücü olmadığı cevabını almıştım. Karakolda ne kadar yaşadığını bilemiyorum, zira ben sonradan gelmiştim ve bunu orada bulunan, vükela, vüzera ve ulemadan öğrenmiştik” demek suretiyle hâdiseyi tasdik etmiştir.

***

Yukarıda birer birer sıraladığımız hususlardan ve burada şimdilik yazmaya imkânı olmayan daha pek çok vesikadan anlaşılan odur ki, Sultan Abdülaziz Han katledilmiştir.

Esasen sultanın katli hakkında her geçen gün yeni yeni vesikalar ortaya çıkmaktadır. Çünkü “güneş balçıkla sıvanmaz” hükmü tecelli etmektedir.

Makalemizin asıl kısmı olan ve bugüne kadar bilhassa ülkemizde hiç bilinmeyen bir cihetini yani Sultan Abdülaziz’in o zaman on yaşında bulunan kızı Nâzime Sultan’ın babasının katli sırasında bizzat yanında olduğu halde şahit olduğu hâdiseleri tarihe bir not olarak düşeceğiz.

“BABAMIN KÂTİLLERİNİ GÖRDÜM!”
Nâzime Sultan, Sultan Abdülaziz Han’ın kızıdır. Babası şehid edildiğinde (1876) on yaşında idi. Annesi ise padişahın üçüncü hanımı olan Hayran-ı Dil Hanımefendi’dir. Hayran-ı Dil Hanımefendi Çerkez olup 1846 yılı Kars doğumludur. Bu padişah hanımından Dolmabahçe Sarayı’nda, ilk olarak 25 Şubat 1866’da Nâzime Sultan doğmuştur. Bilahare, sadece halife sıfatıyla Osmanlı’yı temsil edecek olan, Abdülmecid Efendi dünyaya gelmiştir.

Hayran-ı Dil Hanım 26 Kasım 1895’te 49 yaşında olduğu halde Ortaköy’deki sarayda vefat etmiştir.

NE ZAMAN VE NEREDE VEFAT ETTİ?
Nâzime Sultan 1947’de, Beyrut’un Cünye kasabasında 80 yaşında vefat etmiştir. Dadısı ise Tâhir Mevlevi Olgun’un annesi olup Şam’da, Sultan Süleyman Camii’nde medfundur. Bu sultanhanım, Damad Ali Hâlid Paşa ile Yıldız Sarayı’nda Eylül 1885’te evlendi.

Nâzime Sultan’ın 1895 yılında vefat ettiğini kaydeden yazarlar varsa da bu kesinlikle doğru değildir. Çünkü Nâzime Sultan’ın 1895 yılından çok sonraları hayatta olduğuna dâir onlarca Osmanlı Arşivi vesikası vardır. Bu vesikalardan bazı örnekleri makalemize koyduk. Osmanlı Arşivi vesikaları dışında Cumhuriyet arşivi vesikaları da mevcuttur. Bu vesikalardan birisinde Nâzime Sultan’ın 1938’de hayatta olduğunu görmekteyiz.

Makalemizin esasını teşkil eden yazıda yer alan bilgiler de Nâzime Sultan’ın 1947’ye kadar Beyrut’ta yaşadığını ispat etmektedir.

NÂZİME SULTAN NE GÖRMÜŞTÜ?
Nâzime Sultan gördüklerini, 1940’lı yıllarda Beyrut’ta yaşadığı sırada aynı zamanda yeğeni ile evli olması hasebiyle akrabalığı da olan Adil Sulh isminde bir ilim adamına anlatmıştır. Onun da oğlu Munah Sulh babasından intikal eden bu vesika ve bilgileri o zaman tarihçi-yazar olan Halid Ziyâde’ye vererek El-Hayat Gazetesi’nde “Osmanlı Sultanı Abdülaziz’in Vefatındaki Esrar Kızının Şahitliği ile Dağılıyor” başlığıyla makale olarak yayınlatmıştı. Makalenin sadece bu mesele ile alakalı kısımlarının tercümesi şöyledir:

“Munah Sulh Bey’in kütüphanesinde babası Gazeteci-Yazar Adil Sulh’un Sultan Abdülaziz’in vefatı hakkında yazdığı evraklar yer alıyor. Evraklarda bunlara ilaveten Lübnan’da yaşayan ve küçük yaşta babasının katline şahit olan, Nâzime Sultan’ın Adil Sulh Bey’e babasının öldürülüşüne nasıl şahit olduğunu anlattığı ifadeler de yer alıyor.

“Burada şuna da işaret etmemiz gerekir ki Adil Sulh Bey, Derviş Paşa’nın ailesinden evlenmiştir. Adil Bey, bu evlilik ile Nâzime Sultan’a ve kocasına akraba olmuştur.

“Sultan Abdülaziz 30 Nisan 1876’da hal’ edildi. Ve aynı senenin üç haziranında şehid edildi. 3 Mart 1924’te saltanat ailesi mensupları Türkiye’den sürgüne gönderildi. Bunun üzerine aile, İstanbul’dan çıkarak muhtelif yerlere dağıldı. Ailenin büyük bir kısmı Lübnan’a geldi. Bir kısmı Beyrut’a yerleşirken diğer bir kısmı da Cünye’ye yerleşti. Gelen heyet içinde Mareşal Hâlid Paşa ve eşi de vardı. Sırba köyünde bir eve yerleştiler. Bu ev daha sonra Cumhuriyet Sarayı olacaktır. Damad Hâlid Paşa Osmanlı Meclis-i A’yanı üyesi ve Sultan Abdülaziz’in kızı Nâzime Sultan’ın kocası idi. Nâzime Sultan’ın kardeşi Abdülmecid Osmanoğulları halifelerinin sonuncusu idi. Kaderde Derviş Paşa’nın ailesine dünür olmak bana takdir olunmuştu. Bu evlilik Nâzime Sultan ile tanışmamı kolaylaştırmıştı. Nâzime Sultan, erdem sahibi, zekî, yüksek bir kültüre sahip, üstün ahlaklı ve nezaket sahibi bir hanımefendi idi. Bir defasında Osmanlı tarihinden hususiyle de babası Sultan Abdülaziz’in tahta geçiş devresi ve vefat hikâyesinden konuşmuştuk. Sanırım Nâzime Sultan’ın anlattıkları saltanat hayatındaki bu bariz hadisenin en açık görgü tanıklığıdır.

“Padişahın kızı Nâzime Sultan’ın ifadelerini aynen bana anlattığı şekilde aktaracağım. Nâzime Sultan diyor ki:

Kuşkusuz, babamın intihar ederek vefat ettiğine hükmedenler aldatıcılardır. Ben babamın öldürülüşüne bizzat kendi gözlerimle şahit oldum. Gördüklerim şundan ibarettir:

Bir gün babam sarayın salonlarından birinde oturuyordu. Ben de hemen yanı başında idim. O zaman on yaşında idim. Birden yanımıza pehlivan gibi sekiz adam girdi. Kuvvetli ve kötü niyetli oldukları belli oluyordu. Babam onları görünce kötü niyetli olduklarını anladı. Kurtulmaya çalışarak ayağa kalktı. Adamlar ilerlemeye başladılar. Bir taraftan da babamdan gelecek bir mukavemete karşı ihtiyatla hareket ediyorlardı. Babam büyük cüsseli, sağlam bünyeli ve güçlü pehlivanlardandı. Birkaç oyuna getirme teşebbüsünden sonra babam adamlardan uzaklaşarak sarayın bir üst katına çıkaran seyyar merdivenin olduğu yere ulaşmayı başardı. Ancak oraya varınca şaşırdı kaldı. Çünkü merdiven yerinde yoktu. İhtiyat olsun diye komplocular onu kaldırmışlardı. Sonra durdu ve yüksek bir sesle haykırdı:

‘Burada merdiven vardı. Kim aldı?’ Bu soruyu tekrar tekrar sordu. Telaşla sarayın salonlarında dolaşmaya başladı. Adamlar da arkasından onu takip ediyorlardı. Gördüğüm bu sahne beni korkuttu. Kapılardan birinin örtüsünü kendime siper ederek olup biteni izlemeye başladım. Nihayet adamlar babamın şiddetli mukavemetinden sonra onu bir köşede sıkıştırarak ele geçirdiler. Sonra sırt üstü yere yatırdılar. İkisi sağ koluna, ikisi sol koluna, ikisi sağ ayağına, ikisi sol ayağına oturdular. İçlerinden biri bir ustura ile iki elinin atardamarlarını kesti. Çok kan kaybedinceye kadar üzerinden inmediler. Babam bu hal üzere ruhunu teslim etti. Sonra onu pencerelerden birinin perdesine sardılar. Girişte olan karakola götürdüler. Mithat Paşa da orada idi. Babama karşı niyetlerinin kötü olduğu baştan belli idi. Zira babam hal’ edildikten sonra münadileri mahallelere gönderip ‘Sultan Abdülaziz öldü. Sultan Murad onun yerine geçti’ diye nida ettirdiler.

Ben babamın hükümlerinde hatasız olduğunu iddia etmiyorum. Zira hata yapmayan ancak Allahü Teâlâ’dır. Fakat şunu kati olarak ifade edebilirim ki babam, ülkesinin sadık bir hizmetkârı idi. Milleti için çok şeyler yaptı. Orduyu kuvvetlendirdi. Osmanlı donanmasını dünyanın ikinci donanması yaptı. Güzel ahlaklı, yumuşak huylu ve tövbekâr bir insandı. Edip ve kâtipti. Resmî yazıları harika birer edebî eser parçası idi. Arap ve Fars edebiyatını çok iyi bilirdi. Mahir bir ressam idi. İstirahat vakitlerini zaman zaman Dolmabahçe Sarayı’ndaki boğaza nazır hususî odasında geçirirdi.

“Nâzime Sultan burada ağlamaktan yutkunamadı ve bir müddet sessiz kaldıktan sonra ‘Babama haksızlık ettiler’ dedi.

“Sultan Abdülaziz’in katlini bir de kızı Nâzime Sultan’ın sözlerinden tarihe kaydettik. Umulur ki, Mithat Paşa ve ortaklarının tertibi ile kanlı bir şekilde hayatına son verilen bir padişahın vefatı hakkında şüphe ve tereddüde mahal kalmaz. Ümid ederiz ki, bundan sonra Mithat Paşa ve ortaklarının bu cinayetini dile getirmeyi intihar diyerek ört bas edenler, bütün bunlardan sonra yine padişahın intihar ettiğini iddia ederek başka bir yanlışa ortak olma cinayetini işlemezler.”

“Hakikat bir gün olur tezahür eder,
Mezara dahi gömülecek olsa.”


Ömer Faruk Yılmaz
(Yedikıta Dergisi, 38.Sayı, Ekim 2011)

Kaynaklar: Mahmud Celâleddin Paşa, Mir’at-ı Hakikat, I, İstanbul 1326; Ahmed Cevdet Paşa, Maruzat, nşr. Yusuf Halaçoğlu, İstanbul 1980; Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, I, s. XXIV; Sir Henry Elliot, İntihar mı, İmate mi? Yahud Vak’a-i Sultan Aziz, nşr. Kitapçı İlyas, İstanbul; Alberth Wirth,” Sultan Abdülazîz’in Öldürülmesi”, türk. çev. Salim Tura, Tarih Dünyası Mecmuası, sayı 18, 1 Ocak 1951; Abdurrahman Şeref, “Sultan Abdülazîz’in vefatı”, TTEM, sayı 6(83), 1 Teşrini sânî 1340; İbnülemin Mahmud Kemal,” Sultan Abdülazîz’e dâir”, TTEM, sayı 9(86); Hüseyin Hıfzî, Sultan Abdülazîz Devri, İstanbul 1326; Halid Ziyade, “Osmanlı Sultanı Abdülaziz’in ölümündeki gizem kızının şahitliği ile dağılıyor.”, El-Hayat Gazetesi, 6.5.1412 (11.11.1991) Pazartesi, Sayı: 10502

Yavuz Sultan Selim' in verdiği büyük ders

Yavuz Sultan Selim Han döneminde, 


İran hükümdarı Şah İsmail, kıymetli mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderiyor, hünkâra.
Sandık açılır. İçinden çeşit,çeşit 
değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkar. 
Fakat, sandık açılır açılmaz, etrafa pek fena 
bir koku yayılır.Önce, hiç kimse bir anlam veremez, nadide mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya.
Sonra, mesele anlaşılır.Sandığın dibine insan dışkısı doldurulmuş.
Yani, Şah İsmail, aklı sıra, cihan padişahına hakaret ediyor… (!)Cihan padişahı emir verir,
"herkes düşünsün, bu edepsizliğe, Osmanlı'nın şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız.“
Ve çözümü yine kendisi bulur
Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatılır. Sandığın içine, o zamanın en nefis gül kokulu lokumlarından hazırlanmış bir kutu yerleştirilir. Kutunun altına da, bir satırlık yazıdan ibaret pusula (not) iliştirilir.. 
Hediye sandığı, itina ile süslendikten sonra, 
Şah İsmail'e gönderilir.Sandık, Şah'ın huzurunda açılır. 
Sandık açılır açılmaz, etrafa mis gibi gül kokusu yayılır. Mücevher vs. gibi hediyeler takdim edildikten sonra, Osmanlı Elçisi –Şah’ın tedirgin olmaması için, önce kendisi tatmak kaydıyla- büyük bir saygı ve nezaketle,Şah İsmail'e lokumdan ikram eder.
Bilâhare, görevliler,huzurda bulunanlara teker,teker 
ikram etmeye başlarlar, lokumdan. Şah, bütün bu olup bitenlere bir anlam veremez.
Osmanlı Elçisi, Şah'ın şaşkınlığını gidermek için, Lokum kutusunun altına iliştirilmiş mütevazı pusulayı uzatır.Pusulayı okuyan Şah'ın yüzünde, 
bu sefer, şaşkınlığın yerini büyük bir utanç ifâdesi alır;

"İSMAİL HERKES YEDİĞİNDEN İKRAM EDER!!..."

Yavuz Sultan Selimİran Seferi'ne çıkmak için 19 Mart 1514 tarihinde Edirne'den İstanbul'a hareket etmişti. Bir ay sonra Üsküdar'a geldiğinde, Şah İsmail'in halifelerinden olan Kılıç adında biri vasıtası ile Şah'a Farsça name gönderdi. Sultan Selim, İzmit'ten gönderdiği hicri takvime göre 920 Safer tarihli namesinde: Şah'ın Müslümanlığa uygun olmayan hareketlerinden, mezaliminden bahis ile kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezalimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini, yaptığı işler nedeniyle katline fetva verildiğini ve kılıçtan evvel İslamiyeti kabul etmesi lazım geldiğini ve atlarının Safer ayında İstanbul'dan hareket ettiğini ve bizzat muharebeye hazır olacağını bildirmişti. Yavuz namesinde şöyle diyordu: "Fitneler çıkardınız, İslam büyüklerine küfürler ediyorsunuz, bunun cezası katlidir, üzerinize geliyorum, işgal ettiğiniz Osmanlı memleketlerini geri veriniz." Elçi Kılıç, Şah İsmail'i Hemedan'da bularak nameyi vermiş, o da muharebeye hazır olduğunu bildirmiştir. Şahın bu cevabı Osmanlı ordusuErzincan'a geldiği sırada alınmıştır. Lütfi Paşa tarihine göre Şah İsmail, nameyi getiren Kılıç'ı öldürtmüştür.
Şah İsmail, muharebeye hazır olduğunu belirten namesinde: "Er isen meydana gelsin, biz de intizardan kurtuluruz" demiş ve Yavuz'a bir kadın elbisesiyle, yaşmak yollamıştır. Yavuz bu nameye cevabını 920 Cemaziyelevvel sonunda Erzincan'dan yollamıştır. Yavuz bu namesinde Şah İsmail er meydanına davet ediliyor ve hala kendisinden bir eser olmadığı beyan ediliyordu. Şah İsmail bu nameye cevap olarak; gerek II. Bayezid zamanındaki ve gerek kendisinin Trabzon valiliğindeki dostluklarından bahsederek aradaki düşmanlığın neden ileri geldiğinin bilinmediğini, Osmanlı Hanedanıyla kadim dostluklarından ötürü Timur zamanındaki gibi fena bir neticenin olmasını istemediğini beyan etmektedir. Ayrıca Yavuz'un namesinde hakaretvari tabirlerden şikayet ile name yazan katiplerin yazılarını afyon tesiriyle yazdıkları için bir altın hokka ile afyon macunu yolladığını da namesinde belirtmiştir. Şah İsmail'in afyon macunu yollaması yoluyla, II. Bayezid'ın afyonkeşliği sebebiyle oğlunun da babası gibi olduğu ima edilmektedir.

Yavuz Sultan Selim bu ağır nameye yine ağır bir nameyle cevap vermiştir. Namesinde şöyle demiştir: "Davete icabet edip uzun yolları kat ile memleketine girdik; fakat sen meydanda görünmüyorsun. Padişahların ellerindeki memleket onların nikahlısı gibidir; erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının ona elini dokundurtmazlar; halbuki bunca gündür askerimle memlektine girip yürüyorum, hala senden bir haber yok. Seni korkutmamak için askerimden 40.000 kişiyi ayırıp Sivas ile Kayseri arasında bıraktım; hasma mürüvvet ancak bu kadar olur. Bundan sonra da saklanıp gözükmezsen erkeklik sana haramdır, miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf ihtiyar eyleyip serdarlık ve şahlık sevdasından vaz geçesin." Yavuz bu namesiyle beraber Şah İsmail'in gönderdiklerine karşılık kendisinin kökenini telmihen hırka, şal, asa, misvak ve şedden (kuşak) ibaret tarikat levazımı yollamıştır. Böylece Yavuz, Şah İsmail'in dervişlikten geldiğine gönderme yapmıştır.

10 Haziran 2016 Cuma

60 bin TL'lik makineyi 2 bin TL'ye

Piyasada yüksek değerlerde satılan 3D yazıcı makinesini kendi imkanlarıyla üreten Meslek Lisesi öğretmenleri ve öğrencileri yazıcı ile istenilen şekilleri üretebiliyor. Öğretmenler, prototip olarak ürettikleri 3D yazıcıyı istenilen boyuta çıkarılabilecek şekilde geliştirdi. Öğretmenler ve öğrenciler kısıtlı imkanlarla yaptığı 3D yazıcı makinesini hazır satılanlarla hiçbir farkı olmadığını kanıtladı.
'DAHA BÜYÜĞÜNÜ DE YAPARIZ'
Mesleki ve Teknik Anadolu liselerine imkan verilmesi durumunda neler yapılabileceğini göstermek için böyle bir çalışmayı yaptıklarını söyleyen Niğde Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Müdürü Şefaat Güner, “Bu çalışmada elektrik ve elektronik ile makine bölümü öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz aktif bir şekilde çalıştılar ve sonuçta 3D yazıcımızı ve aynı zamanda lazer yazıcı olarak kullanıyor. Bu şekilde bir malzeme ürettik. Bu malzemeler prototip da diyebileceğimiz. Bunlar istenirse daha büyük boyutlarının üretimini de yapabiliriz” dedi.
'ESKİ MAKİNELERDEN ÇIKAN PARÇALARLA YAPTIK'
2 bin TL'ye mal ettikleri makinenin piyasada 60 Bin TL’ye kadar satıldığını belirten Niğde Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Elektrik Elektronik Bölüm Şefi Murat Kaya, 3D yazıcı ile ilgili şu bilgileri verdi:
Yaptığımız 3D yazıcı ve lazer kesici makinelerinde genel olarak bütün noktaları ekibimize aittir. Elektrik-elektronik kontrollerini her birini farklı noktada toplanmış parçalarla birleştirerek ve bir kısmını kendimiz üreterek bu hale getirdik. 3D yazıcının üretiminde eski makinelerden çıkan malzemeleri kullanarak yaptık. 3D yazıcımızın maliyeti 2 bin lira civarındadır.”
'İMKAN VERİLİRSE...'
Niğde Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Makine Bölümü Öğretmeni Mustafa Öztürk, 3D yazıcı ile Lazer kesici makinelerini kendi imkanları ile yaptıklarını söyledi.
Öztürk, “Dışarıda hazır satılan malzemeleri, kendi imkanlarımızla rahatlıkla yapılabileceğimizi öğrencilerimize gösterip ve bunların daha değişik boyutlarını yapabileceğimizi planladık. Bunlar henüz prototip yani istediğimiz gibi geliştirme imkanına sahibiz. Ebat olarak, hız olarak ve istenilen niteliğine göre bunları istediğimiz gibi büyütüp küçülte biliriz. Biz tamamen karşıdaki kişinin ve ne yapılacağıyla ilgili bizden istenilen şeyleri doğru orantılı olarak yapabiliriz. Burada orta Anadolu’da bir okul olmamız nedeniyle büyük şehirlerden çok farkımız olmadığını hatta imkan verilirse çok farklı şeylerin yapılabileceğini gösteririz” şeklinde konuştu.

8 Haziran 2016 Çarşamba

Anadolu'nun ikinci "bor"u gösterilen 'kalsit'

Kalsit üzerinde TÜBİTAK destekli Ar-Ge çalışmaları artarak sürüyor. Kristalleşmiş kalsiyum karbonat olan kalsit minerali bakımından Anadolu, dünyanın gözünü diktiği bir yer. Anadolu girişimcisi Niğtaş Grup'un sahipleri Sakin Aruk ve Hamdi Aruk minerali hayvan yemi olarak üretmeyi başardı. Çiftlik hayvanları için organik özelliği taşıyan gübre ile hayvanların boyu ve iskelet yapısı hızla gelişti. Kısa zamanda hayvanların vücut ve kas yapısını güçlendiren gübre için seri üretim yolda. Türkiye'nin saf kalsit rezervlerinin bulunduğu Niğde'deki Niğtaş tesislerine misafir olduk.


40 ÜLKEYE İHRACAT
Sakin Aruk, Türkiye'nin lider kalsit üreticisi olduklarını ve 40 ülkeye ihracat yaptıklarını söyledi. Aruk, birçok ülkede kalsit olduğunu fakat kristtalleşmiş saf kalsitin sadece Türkiye'de olduğunu söyledi.


TÜBİTAK ile Ar-Ge çalışması
Niğtaş bünyesinde 30 kişilik Ar-Ge ekiplerinin bulunduğunu açıklayan Sakin Aruk, bu çalışmalara 2009 yılında TÜBİTAK desteğiyle başladıklarını anlattı. Şu anda 100'e yakın kalsit ürünlerinin bulunduğunu ifade eden Aruk, Ar-Ge ekiplerinin çalışmalarıyla hem ürün çeşitliliğini hem de katma değeri yüksek ürün sayısını artırmaya devam ettiklerini açıkladı. Aruk, Niğtaş olarak etik değerlerinden ve kaliteden hiçbir zaman ödün vermediklerini kaydetti.

5 Haziran 2016 Pazar

Soykırım uzmanları

Almanya Federal Meclisi'nin Ermeni iddialarına ilişkin kararı, tarihte Almanların işlediği soykırım ve katliamları akla getirdi. 2. Dünya Savaşı sırasında milyonlarca Yahudi'nin yanısıra çingeneleri, Rusları ve Polonyalıları toplama kamplarında öldüren Almanya, 1904-1907 yıllarında Afrika'nın günümüzde Namibya olan güneybatı bölgesinde yerel halka karşı da katliam yaptı.

SÖMÜRGELEŞTİRDİLER

İklim ve coğrafi özellikleri nedeniyle, 17. yüzyıla kadar yerleşimin olmadığı Namibya'nın ilk halkları Herero, Nama, Orlam ve Ovambo kabileleriydi. Bölge, 1884 yılında Almanya İmparatorluğu himayesine girdi ve Alman Güneybatı Afrikası olarak sömürgeleştirildi. Yerlilere borç karşılığı Avrupa'dan getirilen malların satılması, borcunu ödemeyenlerin topraklarına el konulması, halkın köleleştirilmesi isyana yol açtı. Almanlara karşı ilk isyan eden, Nama kabilesi oldu. 1903'te ayaklanan Namalar, yaklaşık 60 Almanı öldürdü. 12 Ocak 1904'te de Samuel Maharero idaresindeki Hererolar da Alman sömürgesine karşı isyan etti.

'BÜTÜN YERLİLERİ VURUN'

Almanya'nın bölgeye gönderdiği General Lothar von Trotha, 11-12 Ağustos 1904'teki Waterberg Savaşı'nda isyanı bastırdı ve binlerce Herero ile Namayı çöle sürdü. Çöle gönderilenler, açlık ve susuzluktan yaşamını yitirdi. General Trotha, sömürge sınırları içinde görülen yerlilerin vurularak öldürülmesi emrini verdi. O dönem Almanlara kılavuzluk eden Jan Cloete anılarında, “Geçen erkekler, kadınlar ve çocuklar acımasızca öldürüldü. Daha sonra Almanlar, kaçanların peşine düştü. Yakaladıklarını vurarak ya da süngüyle öldürdüler” diye yazdı.



KABUS: KÖPEKBALIĞI ADASI


Katliamdan kurtulmayı başaran ve çoğu çocuk ve kadınlardan oluşan yerliler, toplama kamplarına gönderildi. Alman yerleşimcilerin köleleri olarak son derece ağır koşullar altında çalışmaya zorlanan yerlilerin büyük bir kısmı, hastalık ve kötü beslenme nedeniyle yaşamını yitirdi. Erkeklerini katliamda yitiren ve savunmasız kalan Herero ve Nama kadınları, Almanların tecavüzüne uğradı. Bu kadınların dünyaya getirdiği çocuklar da kamplarda kaderlerine terk edildi. 'Köpekbalığı Adası', bu kamplar arasında en korkuncu olarak ün saldı. Kayalık adada kaderine terk edilen yerliler, birer birer öldü. Ölenlerin cesetleri, bilimsel deneyler için kullanıldı. Deney için Almanya'ya gönderilen 300 kafatasından bazıları, iki ülke arasında varılan anlaşma sonucu 2011'de defnedilmek üzere Namibya'ya yollandı.

Namibya'yı katlettiler



Birleşmiş Milletler'in (BM) 1985'te yayımladığı Whitaker Raporu'nda Heroro nüfusunun yüzde 80'i ve Nama nüfusunun da yüzde 50'si 1904-1907 yılları arasında yaşanan sürgünler ve toplama kamplarında yaşamını yitirdi. Raporda Almanların Herero ve Namalara karşı işlediği katliam, 20'nci yüzyılın ilk soykırımı olarak nitelendi. Bölge, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya'nın mağlup olmasının ardından, 1918'de imzalanan anlaşmayla Güney Afrika'nın egemenliği altına girdi. Namibya, ancak 1990'da bağımsızlığına kavuştu. Almanların Namibya'daki soykırımı şimdiye dek birçok kitaba ve filme de konu oldu

Alman Meclisi'nden geçen Ermeni tasarısında oyunu çekimser yönde kullanan Oliver Wittke, kararı eleştirdi.

Alman Meclisi'nde 1915 Olayları'nı 'soykırım' olarak adlandıran karar tasarısı oylamasında çekimser oy kullanan Alman milletvekili Oliver Wittke, yaptığı açıklamada, “Oylamayı, akıllıca olmayan bir adım olarak değerlendiriyorum" ifadelerini kullandı.

Bu yargıya Türkiye-Ermenistan varmalı

Almanya Şansölyesi Angela Merkel'in lideri olduğu Hıristiyan Demokratlar Birliği (CDU) üyesi Wittke, “Oylamayı, akıllıca olmayan bir adım olarak değerlendiriyorum. Alman Meclisi'ndeki oylamanın şu andaki duruma bir katkısı olacağını düşünmüyorum. Bununla Türkiye-Ermenistan ve Türkiye-Almanya arasındaki ilişkileri kastediyorum. 100 sene önce meydana gelmiş bir olayla ilgili tarihsel yargıya Türkiye ve Ermenistan arasında varılmalıdır" dedi.

Türkiye ile direkt bağlantısı yok

Milliyet'te yer alan habere göre, Alman vekil "Bu oylama Türkiye'ye karşı yürütülen bir oylama değildi. 100 sene önce meydana gelmiş, direkt olarak Türkiye ile bağlantısı olmayan bir oylama olduğunu düşünüyorum" şeklinde konuştu.

Benim gibi düşünen vekiller benim gibi oy vermedi

1915 tasarısı, Federal Meclis'e tüm partilerin metin üzerinde uzlaşmasının ardından getirildi. Milletvekilleri partilerinin kararı doğrultusunda oy kullanırken, bazı vekillerin üzerinde baskı oluştuğu iddia edilmişti. Konu hakkında görüşünü sorduğumuz Wittke, “Benimle benzer şekilde düşünen vekilleri tanıyorum. Ancak onlar, baskı altında oldukları için başka şekilde oy kullanmayı tercih etti" dedi.


Almanya Federal Meclisinin Ermeni iddialarına ilişkin kararı, tarihte Almanların işlediği soykırım ve katliamları akla getirdi.

2. Dünya Savaşı sırasında milyonlarca Yahudi'nin yanı sıra çingeneleri, Rusları ve Polonyalıları toplama kamplarında öldüren Almanya, 1904-1907 yıllarında Afrika'nın günümüzde Namibya olan güneybatı bölgesinde yerel halka karşı da katliam yaptı.

Afrika'nın sömürgeleştirilmesi

Avrupalı ülkeler, 19. yüzyılın sonlarına doğru yer altı zenginliklerine göz koydukları Afrika kıtasını sömürgeleştirmeye başladı.

İngiltere, Fransa, Portekiz, İspanya, İtalya ve Belçika'nın paylaştıkları Afrika'ya geç kalan Almanya, günümüzde Kamerun, Togo ve Namibya olan bölgeleri 1880'lerde sömürgeleştirdi.

İklim ve coğrafi özellikleri nedeniyle, 17. yüzyıla kadar yerleşimin olmadığı Namibya'nın ilk halkları Herero, Nama, Orlam ve Ovambo kabileleriydi.

Bölge, 1884'ün sonlarına doğru Almanya İmparatorluğu himayesine girdi ve Alman Güneybatı Afrikası olarak sömürgeleştirildi.

İlk Alman toplulukları, 1885'te bölgeye geldi ve yerel halklardan Hererolar ile diğer kabilelere karşı anlaşma yaptı. Daha sonra Hereroların anlaşmayı iptal etmesi üzerine Almanya, bölgeye küçük bir askeri birlik gönderdi.

Yerel halkın sayıca üstün olması Almanya'yı kabile liderleriyle yeniden anlaşma yapmaya zorladı.

Yerel halk, geçimini hayvancılıktan sağlıyordu. Hayvanlarının veba yüzünden ölmesi yerlileri, Almanların yanında çalışmak zorunda bıraktı. Yerlilere borç karşılığı Avrupa'dan getirilen malların satılması, borcunu ödemeyenlerin topraklarına el konulması, halkın köleleştirilmesi isyana yol açtı.

20. yüzyılın ilk soykırımı

Almanlara karşı ilk isyan eden, Nama kabilesi oldu. 1903'te ayaklanan Namalar, yaklaşık 60 Almanı öldürdü. 12 Ocak 1904'te de Samuel Maharero idaresindeki Hererolar, Alman sömürgesine karşı isyan etti.

Almanya'nın bölgeye gönderdiği General Lothar von Trotha, 11-12 Ağustos 1904'teki Waterberg Savaşı'nda isyanı bastırdı ve binlerce Herero ile Namayı çöle sürdü.

Çöle gönderilenler, açlık ve susuzluktan yaşamını yitirdi. General Trotha, sömürge sınırları içinde görülen yerlilerin vurularak öldürülmesi emrini verdi.

O dönem bölgede bulunan ve Almanlara kılavuzluk eden Jan Cloete, gördüklerini yazdığı mektupta şöyle anlattı:

"Hererolar Waterberg'teki savaşta mağlup edildiğinde ben de oradaydım. Savaşın ardından Almanların eline geçen erkekler, kadınlar ve çocuklar acımasızca öldürüldü. Daha sonra Almanlar, kaçanların peşine düştü. Yakaladıklarını vurarak ya da süngüyle öldürdüler. Heroro erkeklerinin büyük bir kısmı silahsız olduğu için Almanlara karşı koyamadılar."

Almanlardan kaçan Hereroların bazıları, İngiliz sömürgesi Bechuanaland bölgesine ulaşabilmek için Omaheke Çölü'ne gitti. Bunlardan sadece bin kadarı, Bechuanaland'a ulaşabildi.

General Trotha, kaçan Hereroların geri dönmesini engellemek için sınırlara çok sayıda asker yerleştirdi. Devriye gezen askerler, yerlilerin su bulmak için kazdığı çukurlarda çok sayıda iskelet buldu.

Vali Theodor Leutwein, Şansölye Bernhard von Bülow'a yazdığı mektupta General Trotha'nın eylemlerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirerek şikayet etti. Ordu üzerinde herhangi bir otoritesi bulunmayan Şansölye von Bülow da İmparator II. Wilhelm'e Trotha'nın eylemlerinin "Hristiyanlığa ve insanlığa aykırı olduğunu, Almanya'nın uluslararası saygınlığına zarar verdiğini" yazdı.

Katliamdan kurtulanlar kamplara gönderildi

Katliamdan kurtulmayı başaran ve çoğu çocuk ve kadınlardan oluşan yerliler, toplama kamplarına gönderildi. Alman yerleşimcilerin köleleri olarak son derece ağır koşullar altında çalışmaya zorlanan yerlilerin büyük bir kısmı, hastalık ve kötü beslenme nedeniyle yaşamını yitirdi.

Tarihçiler, kamplardakilere yiyecek olarak pişmemiş pirinç ve ölü hayvanların etlerinin dağıtıldığını, Alman idaresinin 1908'de yeniden kurulmasına dek yaklaşık 100 yerlinin öldüğünü ileri sürdü.

Erkeklerini katliamda yitiren ve savunmasız kalan Herero ve Nama kadınları, Almanların tecavüzüne uğradı. Bu kadınların dünyaya getirdiği çocuklar da kamplarda kaderlerine terk edildi.

"Köpekbalığı Adası", bu kamplar arasında en korkuncu olarak ün saldı. Kayalık adada kaderine terk edilen yerliler, açlık ve susuzluğun yanı sıra bölgede etkili olan şiddetli rüzgarlara da maruz kalıyordu.

Hayatını kaybedenlerin cesetleri bilimsel deneylerde kullanıldı
Kamplarda hayatını kaybedenlerin cesetleri, bilimsel deneyler için kullanıldı. Alman zoolog Leopard Schultze, deneylerde kullanılmak üzere yerlilerin cesetlerinden parça almasına izin verildiğini yazdı.

Deneylerde kullanılmak üzere Almanya'ya gönderilen 300 kafatasından bazıları, iki ülke arasında varılan anlaşma sonucu 2011'de defnedilmek üzere Namibya'ya yollandı.

Birleşmiş Milletler'in (BM) 1985'te yayımladığı Whitaker Raporu'nda Heroro nüfusunun yüzde 80'i ve Nama nüfusunun da yüzde 50'si 1904-1907 yılları arasında yaşanan sürgünler ve toplama kamplarında yaşamını yitirdi.

Raporda Almanların Herero ve Namalara karşı işlediği katliam, 20. yüzyılın ilk soykırımı olarak nitelendi.

Bölge, 1. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın mağlup olmasının olmasının ardından, 1918'de imzalanan anlaşmayla Güney Afrika'nın egemenliği altına girdi. Namibya, ancak 1990'da bağımsızlığına kavuştu.

100 yıl sonra gelen özür

Dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Roman Herzog, 1998'te Namibya'yı ziyaret etti ve Herero lideriyle bir araya geldi. Kabile lideri Munjuku Nguvauva, Almanya'nın resmen özür dilemesi ve tazminat ödemesi gerektiğini vurguladı.

Herzog, olaylardan duyduğu üzüntüyü dile getirdi ve tazminat ödenmesini öngören uluslararası yasanın 1907'de var olmadığını savundu.

Herero kabilesi, 2001'de ABD'de açtığı davada Alman hükümetinden ve sömürge döneminde Alman şirketlerine finanse eden Deutsche Bank'tan tazminat talebinde bulundu.

Yerel halkın katliamının 100. yıl dönümünde, 16 Ağustos 2004'te Almanya Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Bakanı Heidemarie Wieczorek-Zeul, resmen özür diledi ve "Biz Almanlar, dönemin Almanya'sının işlediği suçların tarihi ve ahlaki sorumluluğunu kabul ediyoruz." açıklamasını yaptı.

Almanya, hiçbir zaman tazminat ödemedi, sadece Namibya'ya yılda yaklaşık 14 milyon dolar ekonomik yardım yapma sözü verdi.

Edebiyatta ve sinemada Herero katliamı

Almanların, yerli halka karşı işlediği suçlar, romanlara ve filmlere de konu oldu.

Mari Serebrov, "Mama Namibia" adlı romanında ailesi Almanlar tarafından öldürülen 12 yaşındaki Herero yerlisi Jahohora'nın çölde hayatta kalmak için verdiği mücadeleyi anlattı.

Thomas Pynchon da 1963'te yayımladığı "V." adlı romanının bir bölümünde 1904'te Köpekbalığı Adası'ndaki toplama kampından söz etti.

İngiliz yayın kuruluşu BBC, "Namibya - Soykırım" adlı belgeselinde Herero ve Namaların katliamını anlatırken, Halfdan Muurholm ve Casper Erichse, "100 Yıllık Sessizlik" adlı belgesel filmlerinde büyük annesi Alman askerlerinin tecavüzüne uğrayan 23 yaşındaki Herero kadınının öyküsünü paylaştı
Rekor başvuru

Alman Meclisi'nin 1915 Olayları'nın 'soykırım' olarak nitelemesinin ardından, Almanya'da yaşayan Türk kökenli Alman Vatandaşlarının, kararın iptali için Almanya Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yapması planlanıyor. Almanya'da 1.5 milyonun üzerinde Türk kökenli Alman vatandaşı bulunurken, kampanyaya rekor sayıda başvuru yapılması gündemde.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) 'soykırım suçu işlemiş ilgili ülke ve mahkemesi ya da Uluslararası Ceza Mahkemesi soykırıma hükmedebilir' kararının, Almanya Anayasa Mahkemesi'ne meclis kararının 'yasal temeli' olmadığı yönünde örnek olarak gösterilebileceği belirtiliyor. Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek, İsviçre Parlamentosu'nun aldığı 'soykırım' kararının ardından, 1915 Olayları'na ilişkin açıklamaları nedeniyle ceza almış, daha sonra bu kararı AİHM'e taşımıştı.

AİHM, 1915 Olayları'nın meşru bir tartışma konusu olup, bu tarihte yaşananlara ilişkin farklı görüşlerin ifade özgürlüğünü koruması altında olduğunu açıklamıştı. Alman Meclisi'nin kararının ardından konuşan Perinçek, Türkiye'nin AİHM kararlarını emsal göstererek Almanya aleyhine Avrupa Konseyi'ne şikâyette bulunması gerektiğini söylemişti. Milliyet'e konuşan Türk Alman Toplumu Başkanı Gökay Sofuoğlu, Almanya'da milletvekilleriyle görüşme yapacaklarını zira 1915 Olayları'nın 'soykırım' adı altında Almanya'daki eyaletlerde öğretilme planı yapıldığını ifade etti.

3 Haziran 2016 Cuma

Abdullah Cevdet kimdir

Süleyman Nazif le atışmalarıyla ünlüdür. 

misal; abdullah cevdet çiçek hastalığı geçirdiği için cildi pek bozuk biridir. süleyman nazif yorum yapar "sireti suretine aksetmiş"

Başka bir lakabı da "Adüvullah Cevdet"tir. allah'ın düşmanı manasına gelir.


9 Eylül 1869′da Arapkir’de doğdu. 29 Kasım 1932′de İstanbul’da yaşamını yitirdi. Osmanlı siyaset adamı ve düşünür. Jön Türk hareketi ile 2′nci Meşrutiyet döneminin düşünce yapısında önemli etkisi oldu. Mamuret’ül-Aziz Askeri Rüşdiyesi ve Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisi’ni bitirdi. Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’ye girdi. Dindar bir kişi olarak yetişmesine rağmen, okulda yaygın olan biyolojik materyalizmden etkilendi. “Fünun ve Felsefe” kitabı 1897′de Cenevre’de basıldı. Bir felsefe kitabı olan bu eserinde İslam uleması ile biyolojik materyalist düşünürlerin görüşlerini bağdaştırmaya çalıştı. Rusya’dan gelen popülist akımın etkisiyle siyasetle ilgilenmeye başladı. 1889′da İttihad-ı Osmani Cemiyeti’ni kurdu. Bu cemiyer daha sonra İttihat ve Terakki adını aldı. Bir kaç kez tutuklandı. Bir süre okuldan uzaklaştırıldı. 1894′te tıbbiyeyi bitirdi, Haydarpaşa Hastanesi’nde göreve başladı. Kısa bir süre Diyarbakır’a gönderildi. Diyarbakır İttihat ve Terakki şubesini kurdu. Ziya Gökalp ile tanışıp örgüte girmesini sağladı. 1895′te bozgunculuk suçlamasıyla tutuklandı, Trablusgarp’a sürüldü. 1897′de Paris’e kaçtı. Jön Türk hareketi içindeki bölünme sırasında Ahmed Rıza Bey grubuna katıldı. 1987′de Cenevre’ye giderek Jön Türkler’in merkezi yayın organı olan “Osmanlı” gazetesini çıkardı. Batı eserlerinden çeviriler yaptı. Giyom Tel’i çevirdi. 2′nci Abdülhamit’le yapılan anlaşma uyarınca para alarak yazmamama sözü verdi. Ertesi yıl Trablusgarp ve Fizan’daki siyasi tutukluların affı karşılığı tekrar yazmama sözü verdi ve Viyana Sefareti doktorluğuna atandı. 1903′te Avusturya’dan sınırdışı edildi. Cenevre’ye geçip “Osmanlı” gazetesini tekrar yayınlamaya başladı. “İçtihad” dergisini çıkardı, bu ismi taşıyan bir yayınevi kurdu. Halkı Batı kültürü doğrultusunda eğitmek amacıyla eserler yayınladı.
1904′te Osmanlı Sarayı’nın baskıları sonucu İsviçre’den de sınırdışı edildi. İçtihad’ı Mısır’a taşıdı, etkinliklerini Kahire’de sürdürdü. “Adem-i Merkeziyet” cemiyetinin üyesi oldu. Bilimsel makaleler yazdı. 1906 Erzurum ayaklanmasında halkı başkaldırmaya çağıran bildiriler hazırladı. 1910′da İstanbul’a döndü. 1911′de İçtihad’ı yayınlamaya başladı. Dergi, yayınlanan dinsel içerikli yazılar nedeniyle sık sık kapatıldı. İttihatçılara karşı tutumunu sürdürdüğü için 1914′te derginin yanını durduruldu. “İkdam” gazetesindeki yazılarıyla ekonomide özel girişimlerin geliştirilmesini ve anglo-sakson eğitiminin yararlarını savundu. Mütareke döneminde İngiltere yanlısı bir tutum izledi. İngiliz Muhibleri Cemiyeti’nin kuruluşunda aktif rol oynadı. Kürt Teali Cemiyeti’nde çalıştı. Bahailiğin bir dünya dini olarak kabul edilmesini istemesi tepkilere yol açtı. Mütareke dönemindeki etkinlikleri nedeniyle Cumhuriyet döneminde devlet işlerinden ömür boyu uzak tutulması kararlaştırıldı. Yaşamının bundan sonraki bölümünde şiir kitapları yazdı, İçtihad dergisini yayınladı. Batı’dan belli bilgi ve teknolojiler aktarılırken, geleneksel değerlerinde korunması gerektiğini savundu. Ekonomik ve toplumsal kalkınma için seçkin kafaların seçilerek özel eğitimle yetiştirilmesini önerdi. İslam dinini düşünceyi kısırlaştırmak ve ulusal uyanışı engellemekle eleştirdi. Osmanlı milliyetciliği anlayışı yerine, imparatorluk içindeki tüm ulusların eşitliğine dayalı bir birlik görüşünü savundu. Cumhuriyet döneminde de Arap harfleri yerine Latin alfabesinin kullanılmasını savundu, kadınların toplumsal yaşama katkılarının artırılmasını destekledi. Psikoloji, sosyoloji, eğitim ve tarih alanında pek çok çeviri yaptı. Mevlana’dan bazı parçalarla, Hayyam’ın rubailerini Türkçeleştirdi.